DİKKAT ! BU BİLGİLER TELİF ESERİ OLUP YAZARI VE YAYINEVİMİZDEN  İZİN ALINMADAN KULLANILMAMALIDIR.
 

 
TAKDİM
1
HAYAT HİKAYESİ
1
BÜYÜK AYIP VE AKP’NİN YÜZKARASI
1
ATATÜRK VE GAZETECİLİK
1
ABD-AB VE SINIR ÖTESİ
1
AÇILIM İHANETTE SON TANGO
1
AÇILIM REZALETİ VE İLERİ DEMOKRASİ KÂBUSU
1
AÇILIMLAR VE AÇMAZLAR
1
ADALET (BARIŞ), MİLLET İRADESİ VE ÜSTÜNLÜK
1
ADALET AHLÂKI VE HUKUK
1
AKP’NİN YEL DEĞİRMENLERİ İLE SAVAŞI 
1
AMAN OYUNA GELMEYİN” OYUNU
1
ANAYASA'DAN ÖNCE YASA!
1
ANKARA’DA TOPUL TAŞIM TRAJEDİSİ  VE SÖZDE HUKUK (!) REZALETİ 
1
ARAP BAHARI = BOP CEHENNEMİ
1
ARTIK DEVLET OLMAK GEREK
1
BASİRET
1
BASİRET VE HÜKÜMET
1
BATI’NIN TÜRK FOBİSİ VE TARİHİ DÖNÖNÜŞÜM PROJESİ
1
BEŞİNCİ CUMHURİYETİN AYAK SESLERİ
1
BİLGİ ÇAĞI’NIN (!) BARONLARI
1
BİR MÜŞAVERE VE İNSAN HAKKINDA MÜZAKERE
1
BİRİ YALAN, ÖTEKİ YILAN
1
BU MECLİS “İÇ SAVAŞ” ÇIKARIR
1
BÜYÜK FIRSAT MESELESİ
1
CHP, MHP VE HDP KOALİSYONU HÜKÜMET KURMAK VE DEVLET OLMAK ZORUNDADIR
1
CUMHURİYET BURSA NUTKU VE GALİP BARAN BİLİNÇ ÜNİVERSİTESİ
1
CUMHURİYET, DEMOKRASİ VE ORDU ÜZERİNE  "GALİP BARAN" İLE BİR SÖYLEŞİ
1
CUMHURİYET’İ FAZİLET’E İBLAĞ
1
DAVOS’TA SON TANGO!
1
DEF'COTO SULTA
1
DEMİRKIRAT ALFABESİ "BASİDE İCRA"
1
DEMOKRASİ PRANGALARI VE DERİN DOMUZ BAĞLARI
1
DEMOKRASİ, ADALET VE MEDENİ SİYASET
1
DEMOKRASİYİ ÖZELLEŞTİRMEK
1
DEVLET; HÜKÜMET VE HALK
1
DEVR-İ SABIK’LAR!.
1
DEVR-İ SABIK YARATMAK
1
DİASPORANIN SESİNİ KESMEK
1
DİNDARLIK, ADALET VE DEVLET
1
DP BÜTÜN SİYASET KURUMLARINA İTHAF OLUNUR
1
DÖNÜŞTÜRMENİN ÖZNESİ “AÇILIM”
1
EKSİLTİLMİŞ BİR CEMİYET
1
ELLİ İKİNCİ  (52). YILINDA “DİN LİSANINDA EZAN”
1
EN KARA GÜN; 16 – 17 EYLÜL
1
EREĞLİ ÇÖL OLMASIN!
1
ERMENİ İSYANLARI, SOYKIRIM VE KATLİAMLARI
1
ERMENİ SORUNUNA ANALİTİK BİR YAKLAŞIM
1
ERMENİ TERÖR VE TEDHİŞ ÖRGÜTÜ ASALA TARAFINDAN ŞEHİT EDİLEN TÜRK DİPLO
1
ERMENİ YASASI DİKKATSİZ BİR ADIM
1
EZAN/TÜRBAN; AKP VE DP
1
EZELİ DÜŞMANLA RAKS 
1
FENA MI? YOKSA! İYİ Mİ OLDU
1
GANDİ’YE KULAK VERMEK
1
GERÇEK GÜNDEM
1
GEZİ PARKI EYLEMLERİ!
1
GLADYO-OLİGARK, BARONLAR ve HÜKÜMET
1
GO HOME AMERİKA,HINAUS AB
1
HÂL VE GİDİŞ; İLİM VE AMEL
1
HAKİKATİ KONUŞMAKTAN KORKMAYINIZ!
1
HÜKÜMET “YOK” HÜKMÜNDE!
1
HÜKÜMET VE HARAKİRİ AKAN KANI DURDURMAK!
1
İHANET FURYASI VE MENFUR ABLUKA
1
İKİ BİN ÜÇ YÜZ (2300) YILLIK ORDU, 50 YILLIK GELENEK
1
İLERİ DEMOKRASİ DİKTATÖRLÜĞÜ
1
İNSAN HAKLARI GÜNÜ “İNSAN SEVGİSİ” VE İSLÂM
1
İNSAN VE MÜSLÜMAN OLMAYA ÇAĞRI
1
KADİM "DEMOKRAT PARTİ" VE "AKP" FARKI 
1
KAMU HİZMETİNİN KILCAL DAMARLARI:BELEDİYELER ŞEHREMİNİ VE ‘3ǒ TEO
1
KAN AĞLAYAN KERKÜK VE TÜRK DÜNYASI
1
KASIT MI, İHMAL Mİ?
1
KEFERENİN “KÜRT DEVLETİ” FURYASI
1
KIBRISTA BÜYÜK OYUN; İHANETTE SON TANGO
1
KKTC SEMPOZYUMU HAKKINDA
1
KKTC'DE SEÇİM VE "TRUVA ATI" SENDROMU
1
KONFÜÇYÜS’Ü ANLAMAK GEREK!
1
KUNDAKLANAN CAMİLER SAYI
1
KUŞATMA VE ÇULLANMA
1
KUTSAL MİRAS IŞIK VE AŞK
1
KÜRTLERİN LOZAN’A GÖNDERDİĞİ
1
MADDE VE MANÂDA BÜTÜNLÜK
1
MEB Hüseyin ÇELİK NE YAPMAYA ÇALIŞIYOR? 
1
MENDERES 'VASİYET-EMANET VE DP
1
MENDERES’İN KATİLİ İNÖNܒMÜ?
1
MEŞRUİYET VE MEŞRUAT
1
MİLLİ DAVA (KIBRIS) GERÇEĞİ! 
1
MİLLİ SİYASETE DÖNÜŞ  SAYI
1
MÜZMİN KRİZDEN KURTULUŞ
1
NE ME'NEM “BİR BÜYÜK FIRSAT” 
1
NELER OLUYOR KIBRIS’TA
1
NİSYAN İLE MALÛL OLMAYINIZ.
1
OBJEKTİF VE REEL ANLAMDA; KUVVETLER VE DENGELER
1
ON İKİ ADA MESELESİ KIRK ASIRLIK TÜRK YURDU ANADOLU
1
ON İKİ ADA MESELESİ KIRK ASIRLIK TÜRK YURDU ANADOLU 2 
1
OYUN İÇİNDE OYUN, TERÖR VE SOYKIRIM
1
ÖNSEÇİM YAPMAYAN PARTİYE OY VERMEK GAFLET VE HIYANETTİR..
1
ÖTEKİ GAZETECİLİK VE MEDYA TERÖRÜ
1
ÖZÜRCÜLERE YARGI YOLU
1
REZİLLİK DİZ BOYU; HÜKÜMET NEREDE?
1
SİVİL DARBE VE ŞİFRELER
1
SORUN KİMLİK DEĞİL KİŞİLİK
1
STRATEJİK ORTAKLIK ÖNCESİ
1
ŞEYH  EFENDİNİN RÜYASI VE TÜRKİYE
1
ŞİMDİ NE YAPMALI
1
TABİATIN LANETİ VE GDO TEPKİSİ
1
TEHLİKENİN FARKINDA OLMAK
1
TERÖRÜN UNSURU ASLİSİ MASONLUKTUR
1
TÜRBAN (YAHUT) BAŞÖRTÜSÜ TBMM'DE
1
TÜRK ADA’LARI İŞGAL ALTINDA
1
TÜRK MİLLETİ LİDERİNİ ARIYOR!... 
1
TÜRK MİLLETİ’NE BAŞSAĞLIĞI; TERÖR VE TEDHİŞ’E KAHRİYE
1
TÜRK’ÜM, DOĞRUYUM
1
TÜRKİYE ANALİZİ
1
ULUS (MİLLET) BİLMEK İSTİYOR
1
VATİKAN'IN KÜRTLERİ
1
VESAYETİ İLGA VE DİP DALGA
1
YA HAKKINI VERİN, YA DA, O DİPLOMALARI YAKIN
1
YENİ BİR SİYASİ HAREKET Mİ!
1
YİRMİ BİRİN'Cİ (21). YÜZYIL TÜRKİYE’Sİ VE KIBRIS
1
YİRMİ DOKUZ (29) MART SENDROMU
1
YÜZ (100) MİLYAR EURO PİŞKİNLİĞİ
1
ZİNCİRLERİ KIRMAK, YÜZLEŞMEK VE HESAPLAŞMAK
1
ZORUNLU EĞİTİM (!) SORUNLU TASARI
 

Bir sonraki sayfaya gitmek için tıklayınız

Çalışmalar TELİF ESERİDİR Yazarlarımızın gönderileri ile yayına alınmıştır.
corumlu2000@gmail.com
Mahmut Selim GÜRSEL
yazarlarımız yaptıkları paylaşımlardan sorumludur.
Sitemiz ve yazarlarımız;hukuka, yasalara, telif haklarına ve kişilik haklarına saygılı olmayı amaç edinmiştir.
 
 
 
 
 
 

 01

Kitap içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

Önceki Sayfaya gitmek için tıklayınız

Bir sonraki sayfaya gitmek için tıklayınız

TAKDİM

            Bu sanal kitapta bulunan çalışmalar; arkadaşlarımızla birlikte basılı olarak yayımladığımız 53 sayı “Çorumlu 2000 Aylık Kültür Sanat Tarih ve Edebiyat” dergimiz ve 54’üncü sayıdan sonra da sanal olarak yayımladığımız dergi ile “Sarı Çiğdem Şiir Defteri” dergimizde yayımlanmış çalışmalardan derlenmiştir

Tarafımdan arkadaşıma bir ufak armağan olarak hazırladığım bu sanal çalışmamda onların da çalışmalarını derli toplu olarak sizlere sunmak amacı taşımaktadır.

Çalışmalarımın bir sanal kitaplık olarak sizlere ulaşması ve sizlerinde bilgilenmenizi ve ilgileneceğinizi ummaktayım.

Mahmut Selim GÜRSEL

 
 

Bu çalışma  "TELİF ESERİ OLUP"  Yazarı ve bu siteden izin almadan kullanmayınız!

Önceki Sayfaya gitmek için tıklayınız

Bir sonraki sayfaya gitmek için tıklayınız

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 
 

 02

Kitap içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

Önceki Sayfaya gitmek için tıklayınız

Bir sonraki sayfaya gitmek için tıklayınız

Mustafa Nevruz SINACI
1954 Niğde doğumlu.
İlk, Orta ve Liseyi Konya’nın Ereğli ilçesinde bitirdi. Tahsilini Ankara’ da tamamladı.
Hukukçu, Siyaset Bilimci, İktisatçı-İlâhiyatçı.
Sırasıyla; Demokratik Parti Gençlik Teşkilâtı Genel Başkanlığı, Tüketicileri Koruma Birliği Genel Başkanlığı, TÜRK-KONUT Kurucu Üyeliği ve Birlik Başkanlığı, EKKON Genel Başkanlığı, Kuruluş dönemi ANAP’ta (3. Cumhurbaşkanı Merhum Celâl Bayar’ın ricası ile) Başkan Yardımcılığı, Demokrat Parti’de ‘yeniden açılış dönemi’ Genel Koordinatör Yardımcılığı, 7. ve 9. dönem Genel Başkan Yardımcılığı, Genel Sekreterlik, İdari ve Mali İşler Başkanlığı ve nihayet İnsan ve Kültür Ocağı Genel Başkanlığı görevlerinde bulundu.
Adalet, Sabah, Akşam, Zafer, Son Havadis, Bugün, Her Gün, Ortadoğu, Tasvir, Zaman , Meydan, Haber Gazetelerinde ve Bilim Teknik dahil pek çok Dergide yazarlık yapan Mustafa Nevruz SINACI 2002 yılında emekli oldu. Halen merkezi Amerika’da olan “TURKİSH FORUM” (Dünya Türk Kongresi) İcra ve Danışma Kurulu Üyesi olan yazar. Evli ve üç kız çocuk babasıdır.
Internet’te Yazarımız   http://corumlu2000.dergisi.info  , Dergimizde yazıları yayınlanmaya devam ekmektedir..

 

 

Bu çalışma  "TELİF ESERİ OLUP"  Yazarı ve bu siteden izin almadan kullanmayınız!

Önceki Sayfaya gitmek için tıklayınız

Bir sonraki sayfaya gitmek için tıklayınız

 
 

 03

Kitap içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

Önceki Sayfaya gitmek için tıklayınız

Bir sonraki sayfaya gitmek için tıklayınız

BÜYÜK AYIP VE AKP’NİN YÜZKARASI

Mart ayının son Cuma’sı, bütün hüküm ve ilkeleri ile yürürlükte olması gereken ve bu ‘yürürlük’ şartından bilumum muhalefet partilerinin müteselsilen sorumlu ve yükümlü olduğu 1982 Anayasasına büyük bir darbe vuruldu. Elektronik, yazılı ve görsel medya’ya “Meclis'te son dakika” anonsu ile düşen habere göre: “Cumhurbaşkanına da örtülü ödenek getirildi!..”

Şüphesiz bu, vahim bir hukuk skandalıdır. Hadisenin gazeteci, yazar - çizer takımınca algılanıp, akıl-ahlâk, adalet ve hukuk bağlamında işlenip, kamuoyunun aydınlatılabileceği 30 Mart Pazartesi günü, akla hayale gelmeyecek şeamette olaylar yaşandı. Van hariç olmak üzere bütün Türkiye’de elektrikler kesildi. İnternet bitti, iletişim kapandı, çoğu cep ve ev telefonları stop etti, işlemedi. İstanbul Çağlayan Adalet Sarayında Savcı Mehmet Selim Kiraz, iki terörist tarafından rehin alındı. Akabinde balyoz davası beraatle sonuçlandı. 236 kişi için “sanıkların yüklenen suçları işledikleri sabit olmadığından" serbest bırakılmalarına karar veren mahkeme; buna ilâveten “dijital delillerde sahtecilik iddiasına ilişkin ‘suç duyurusunda’ bulunulmasını” istedi. İşte günün ve hattâ son on yılın en önemli vakıası bu idi. Esas bu nedenle iletişim, ilân ve duyuru vasıtaları maskelendi, karartıldı, perdelendi. Dolayısıyla “örtülü ödenek” şaibesi de karambole getirilerek unutturulmak istendi.

Hani şu, Türkiye Cumhuriyeti tarihinde hesabı bir tek Şehit Başvekil Adnan Menderes tarafından verilen; 1960 paçavrası ile büsbütün örtülerek gizlenen (sözde Baş Bakanların iffet, namus ve faziletlerine emanet) saklı, şaibeli, haram ve menfur para! (Bu doğru bir tanım. Zira vergi mükellefi, devletin ve yetim hakkının sahibi halkın; Bilgi, rıza ve muvafakati haricinde sarf edilen her kuruş, harcayana haram, harcatana günah, suç, boynuna borç, vebal ve hesabını mutlaka vermek zorunda olduğu hukuki, ahlâki ve vicdani bir mükellefiyettir.) Gerçekte belirli makam ve memuriyetler için iyi niyetle tahsis edilen örtülü tahsisatın (tahsisat-ı mesture’nin) asıl amacı: “Sadece, makamla mükellef memurun maddi imkân ve ödeme gücünü aşan” ağırlama yani temsil giderlerini temin-yerine göre ‘kimsesizlerin kimsesi sıfatıyla’ olağanüstü mağduriyetleri karşılamaya yöneliktir. Yalnız Türkiye de değil despotluk ve diktatörlükle malûl olmayan bütün medeni ülkelerde durum böyledir. Kaldı ki “özel temsil ve hatıra binaen yapılan ağırlamalar dışında” bütün resmikabul masrafları resmi ödenekler çerçevesinde yapılır. TC Anayasası ve kanunun öngördüğü usul ve esas da budur.

Hali hazır yürürlükteki ‘Kamu Mali Yönetimi ve Kontrol Kanunu’nun 24. maddesinde ‘örtülü ödenek’ Anayasa'nın 104. maddesinde ise ayrıntılı olarak Cumhurbaşkanının görev ve yetkileri tanımlanmıştır. Buna göre: 104. madde değiştirilmeden, ‘yasa’ ile Cumhurbaşkanının yürütme yetkilerini genişletmek mümkün değildir. Dolayısıyla uygulanması halinde, anayasa değiştirilmiş gibi gözükecek olan bu yasa; Başta Anayasa olmak üzere adalet, hukuk, gelenek ve ahlâka aykırıdır. Şu haliyle şaibe, hukuku dolanma ve apaçık bir sahtekârlık sayılır.

Zira Anayasa ile sorumsuz Cumhurbaşkanına verilmemiş bir görev veya yetki yasa ile hiçbir şekil ve surette verilemez. Yürütme / icra organı, hak, yetki ve görevini Cumhurbaşkanı ile paylaşamaz!.. Kaldın ki “Örtülü ödenek”, özellik arz eden, yüksek nitelikli güvenlik sahası ve konularında harcanacak paradır. “Kapalı istihbarat” ve “kapalı savunma” hizmetleri olarak tanımlanan bu konular, devletin milli güvenliğini ilgilendirir.

Hal bu ki; Yürütmeye ait olan “örtülü ödenek” kullanma yetkisinin Cumhurbaşkanına verilmesi, fiilen, cebren ve hileyle “Başkanlık Sistemi”ne geçildiğini gösterir. Mevcut hukuk düzeni ve ceza mevzuatına göre bu, ağır bir Anayasayı ihlâl ve anayasal düzeni değiştirmeye teşebbüs suçudur. Şu hale nazaran mevcut Cumhurbaşkanı, Anayasa’da belirlenmiş görev ve yetkilerinin dışına çıkamaz. Cumhurbaşkanının görev ve yetkileri Anayasa ile belirlenmiştir. Belirlenen yetkilerin tamamı açık, net, kati surette gizliliği gerektirmeyen saydamlıkta olup; Zaten Cumhurbaşkanlığı makamı ile örtülü, saklı, gizli-kapaklı işler bağdaşmaz. Kaldı ki, bu görevler arasında “örtülü ödenek” kullanmayı gerektirecek bir yükümlülük bulunmamaktadır.

Böyle bir icabın hâsıl olması halinde, gereğinin Başbakanlığa sevki kabildir.

GİZLİLİK MELÂNETTİR

Ama bütün bu tuhaf, akıl-mantık, hukuk ve ahlâk dışı işler, bizdeki (31’i seçime girme hakkına sahip, toplam:100 küsur) işbirlikçi-iştirakçi-çıkarcı, onursuz ve sorumsuz muhalefetin uyurluktan gelmesi gaflet-dalalet ve hıyaneti sayesinde vuku bulur, olup biter. Usulen yapılan bazı itirazlar dışında senaryo aynı. Tasarı Anayasa Mahkemesinden dönmezse oyun sürer!..

ÖNERGE ÜÇ AYLIK BAKANDAN

Muhtemelen tembihli, ısmarlamalı veya emrivaki önerge, en olmayacak yerden; Seçim dönemi bakanı olarak atanan Sebahattin Öztürk’ten geldi. Torba kanunu’nun ‘örtülü ödenek’ maddesi değiştirilerek; Başbakandan sonra Cumhurbaşkanına da örtülü ödenek imkânı getiren tasarıya:, “Kapalı istihbarat ve kapalı savunma hizmetleri, devletin milli güvenliği ve yüksek menfaatleri ile devlet itibarının gerekleri, siyasi-sosyal, kültürel amaçlar, olağanüstü hizmet ile ilgili devlet icapları için kullanılmak üzere Cumhurbaşkanlığı bütçesine de örtülü ödenek konulması” gerekçesi konuldu. (Anadolu tabiriyle, çalınan minareye kılıf hazırlandı)

PARLAMENTER SİSTEM BEKLEME ODASINA ALINIYOR

Samimiyet ve ciddiyet derecesi ancak Anayasa Mahkemesi itiraz sürecinde anlaşılacak olan tek itiraz ve tepki; CHP Grup Başkanvekili Akif Hamzaçebi den geldi. Akif Hamza Çebi, “Aslında önergenin ‘anayasaya aykırılık’ nedeniyle işleme konulmasının mümkün olmadığını, ileri sürüp Cumhurbaşkanının tarafsızlığını anımsatarak: “Anayasa gereği sorumsuz Cumhur Başkanına istihbarat hizmetleri, doğrudan yürütme, devletin gizli istihbarat faaliyeti ile ilgili görev vermek mümkün değil. Önergeyle parlamenter sistem akamete uğrar. Bu anayasal bir darbedir. Örtülü ödenek, bugüne kadar Başbakanların namusuna emanet edilmiştir. Sisteme göre oradan yapılan tüm harcamalar Başbakan, Maliye Bakanı ve ilgili tarafından imzalanan kararname esaslarına göre yapılır; burada 3’lü bir sistem vardı. Şimdi hükümet önergesiyle bu sistem terk ediliyor; Bunun nereye harcanıp, kime verileceği konusunda C. Başkanı kimseye hesap vermeyecek. Türkiye’de artık gizli kapaklı operasyonlar bu düzenlemeden sonra Erdoğan’ın talimatıyla çok daha rahat yapılıyor olacak. Bu parlamenter sistem ve Başbakan’a ihanettir.”

DAVUTOĞLU’NUN HABERİ VAR MI YOK MU?

CHP Grup Başkanvekili Engin Altay ise, “Davutoğlu’nun bundan haberi var mı yok mu? Olduğunu zannetmiyorum. Cumhurbaşkanı’nın siyasi amacı olur mu? Cumhurbaşkanı kendisine verilen görevleri yapar; yasama, yürütme ve yargıyla ilgili. Sarayda bıldırcın çiftliği kurabilir ama istihbarat timi kullanamaz. Madem o kadar emin, ‘400 verin’ diyor, beklesin iki ay sonra 400’ü alıp sistemi değiştirince yapsın. Devletin kabuğunu, özünü değiştiriyorsunuz. Anayasayı ayaklarınızın altına alıp çiğnemeye çalışıyorsunuz. Anayasa’nın özünü ve ruhunu iğfal ettiniz” tepkisini verdi. MHP Grup Başkanvekili Oktay Vural ise, “Önergeyle kendinizi inkâr ediyorsunuz. Bu hukuki değil, fiili durumdur. Fiili durumlarla devlet yönetilmez. Millet Vekili yetkisini haiz olmayan, “geçici görevli/Hükümeti temsil etmeyen” biri önerge veremez. Yetkisiz temsil olur. Bu tamamen darbe anlayışıyla getirilmiştir” dedi.

SEBEB-İ HİKMETİ NE OLABİLİR?

Eğer bu muvazaalı istemin muhteviyatını analiz edecek olursak, akıl-mantık ve hukuk dâhilinde bir sebep ve makul bir gerekçe bulmamız mümkün değil. Hükümeti by-pass ederek, sadece Cumhurbaşkanının yürütebileceği ne gibi işler olabilir? Örneğin, Suudi Arabistan'ın bazı Arap ülkelerini yanına alarak Yemen'e karşı başlattığı saldırıyı hükümet desteklemez ve fakat Cumhurbaşkanı desteklerse ne olacak? Böyle bir durumda Cumhurbaşkanının emrine tahsis edilen “örtülü ödenek”ten, taraflardan birine lojistik destek vermesini hangi güç önler, engeller veya denetleyebilir? Devlette, denetimsiz ve keyfi bir tahsisat niçin istenebilir?..

MİLLETE KAYGI VEREN KUŞKULU ÖRNEKLER VAR!..

Cumhurbaşkanının yönetim alanı, görev-yetki, sorumluluk sınırı ve tarafsızlığı ile asla bağdaşmayacak şekilde, her gün bir yerde, bir bahane ile Erdoğan'ın halktan 400 parlamenter istemesi örneği önümüzde duruyor. Dahası, mevcut Anayasa ve mevzuatta hükümetin görev, yetki ve sorumluluk alanında bulunan işlere dahletmesi; Adeta AKP’nin yetkili başkanı gibi, seçimlerin kaderine müessir fiil ve beyanlarda bulunması çok aykırı, sakıncalı ve bu kertede örtülü ödenek talebinde bulunması çok tuhaf ve anlaşılır gibi değildir. Hal böyle iken, vaki itirazlara cevap veren ve seçim konularında en yetkili kurul olan YSK, “Cumhurbaşkanının icraatlarını denetleme, karar verme yetkimiz yok” diyor! Erdoğan'ın “Yeni Türkiye” veya “TC gidecek AŞ gelecek” dediği başıbozuk bir devlet olursa, Afganistan, Irak, Libya, Suriye ve Yemen gibi Müslüman ülkelerin başı beladan kurtulamayacak demektir!..

ENDİŞELER VE ŞÜPHELER

Dış politikada kalıcı barış, istikrar, itibar ve “komşularla sıfır sorun” öngören sözde Adalet (?) ve Kalkınma (!) partisi.; Başta İsrail, Filistin/Gazze, Kuzey Irak, Suriye ve özellikle de Libya olmak üzere ABD ve batı lânetlileri tarafından yaratılan krizlerde başarılı bir politika izleyememiş, Türk ve İslâm âleminin aleyhine siyaset üretememiş ve uygulama yapamamıştır. Bakınız, Merkezi Londra'da bulunan Kürt Araştırmalar Merkezi'nde konuşan İngiliz Dr David L. Philips, 25 yıldır Kürtler üzerinde çalıştığını söyleyerek: “İlk kez, IŞİD örgütü sayesinde Kürdistan'ın dört parçası bir araya gelebilirdi” diyerek, oynanan oyuna ve düzene ilişkin korkunç gerçeği ağzından kaçırıverdi... Şimdi, ABD ve vahşi batı destekli Kuzey Irak üssünü kullanan terör ve tedhiş örgütleri ile iktidar partisinin aleni iştirak ve işbirliğine bakarak, IŞİD konusunda dünya basınında yer alan iddiaları göz önüne almak gerekir.

Esasında, ülkemizde yaşayan muhtelif etnik kök, din ve ana dil mensuplarını bireysel bağlamda (varsa) ele alınıp sorunlarının çözüme kavuşturması gereken çözüm süreci siyaseti mide bulandırmakta ve bu sürecin mimarı olarak da Tayip gösterilmektedir. Bütün bu güven sarsan olaylara nazaran denilebilir ki, IŞİD Kürdistan'ı kurmak için el altından örgütlenmiş El Kaide gibi bir örgüttür. Dolayısıyla ülkemiz, devletimiz ve milletimizin selâmeti için halktan hiçbir şeyin gizlenmemesi, her türlü siyasetin açık, net, şeffaf ve mertçe yapılmak zorundadır.

İTİRAF VE İLÂN EDİLEN SUÇLAR

Hükümet Sözcüsü Bülent Arınç; ”Gökçek seçimlerde oy isterken bu yapının (Cemaat) kucağında oturmuştur. Bu yapıya Ankara'yı parsel parsel satmış, yurt yerleri vermiştir. Zengin iş adamlarına okullar, imar planlarında değişiklik yaptırmıştır.” diyerek İ Melih Gökçek'in suç işlediğini itiraf etmiş ve onu yetkili makamlara bildirmeyerek de kayırmıştır. Arınç'ın bu ilân, beyan ve itirafına rağmen harekete geçmeyen makamlar görevlerini ihmal ve kötüye kullanma suçunu işlemektedir. Buna rağmen, hepsi kaygılı, kuşkulu ve şaibeli vakıaların, fiil ve faillerin üstüne gidilememekte ve devlette çok büyük sıkıntıların yaşandığı şüphesi yayılmaktadır.Ama ne var ki, mevcutta veya ufukta hesap sorabilecek medeni cesareti haiz, iktidara talip ve milli davaları takibe ehil, “namuslu, dürüst ve demokrat” bir parti gözükmemektedir!

Bütün bu sorular, kaygılar, şaibeli girişim ve sorunlar bir yana; Gerçekte 31 Mart 2015 günlü “gizemli” elektrik kesintisi, aynı gün vaki Adliye baskını ile menfur baskında illâ öne çıkan yada çıkartılan baro yöneticileri ile en uzun günün “kamufle edilen büyük olayı” balyoz davasının hitamı!

Bu toz-duman, gizem ve kargaşadan, en küçüğünden en büyüğü olan CHP ve MHP’ye kadar bütün muhalefet partileri, memur ve sahipleri sorumludur.

Yetkisiz birinin önergesi ile torbaya giren “örtülü ödenek” yasasından da..

NETİCE OLARAK:

CHP ve MHP bu hukuk dışı, dayatma ve ısmarlama ‘Cumhurbaşkanına örtülü ödenek’ yasasını Anayasa Mahkemesine götürüp, var güçleriyle arkasında durarak iptal ettiremezlerse, halkın önüne çıkmasınlar, seçime de girmesinler. Veya: Bu istemin hakiki/samimi taraftarları, usul, ahlâk, adalet ve hukuka uygun olarak ya Anayasa değişikliği yapsınlar ya da, 7 Haziran seçimlerini müteakip, muktedir olmaları halinde yeni Anayasa ile (bu defa) Devlet Başkanına ait görev, yetki ve sorumlulukların tadat ederken “örtülü ödenek” hususunu tertip etsinler!

Şimdilik, “Anayasa Mahkemesi bakalım ne yapacak?”

Takip edin lütfen!

 

Bu çalışma  "TELİF ESERİ OLUP"  Yazarı ve bu siteden izin almadan kullanmayınız!

Önceki Sayfaya gitmek için tıklayınız

Bir sonraki sayfaya gitmek için tıklayınız

 
 

 04

Kitap içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

Önceki Sayfaya gitmek için tıklayınız

Bir sonraki sayfaya gitmek için tıklayınız

 ATATÜRK VE GAZETECİLİK
 
            Cumhuriyetin temelleri ve temayüz ilkeleri konusunda ‘kurucu irade’ adına Atatürk’ün gazetecilik hakkında irşatları ve Türk gazetecilerine emanet ve vasiyetidir:  “Ben, manevi miras olarak hiçbir ayet, hiçbir doğma, hiçbir donmuş ve kalıplaşmış kural bırakmıyorum. Manevi mirasım ilim ve akıldır. Benden sonrakiler, bizim aşmak zorunda olduğumuz çetin, köklü zorluklar karşısında, belki gayelere tamamen eremediğimizi, fakat asla taviz vermediğimizi, akıl ve ilmi   rehber edindiğimizi tasdik edeceklerdir. Benden sonra, beni benimsemek isteyenler, bu temel mihver üzerinde akıl ve ilmin rehberliğini kabul ederlerse, manevi mirasçılarım olurlar.”  
 “İnsanlar daima yüksek, soylu ve kutsal amaçlara yürümelidirler. Bu davranış biçimi, insan olanın vicdanını, aklını ve tüm insanlık kavramlarını doyurur. Bu şekilde yürüyenler ne kadar büyük esirgemezlikler gösterirlerse o kadar yükselirler ve bu hareket biçimi mutlaka alnı açık olur. Çünkü, alnı açık, aklı açık, kalp ve vicdanı açık (vicdanı hür, irfanı hür) insanlar tarafından yönetilebilen toplumlar, ancak bu anlamda hareketlerin takipçisi olabilirler., Güneşsiz kalmış bir dünya; İçinde “düşünce özgürlüğü olmayan” bir ülkeden daha iyidir.”
 “Biz, cahil dediğimiz zaman mektepte okumamış olanları kastetmiyoruz. Kastettiğimiz ilim, hakikati bilmektir. Yoksa okumuş olanlardan “en büyük cahiller” çıktığı gibi, klâsik tahsil görmemiş olanlardan da ‘hakikati gören âlimler’ çıkabilir.”
 “Memlekette basın hürriyetinin de; (namuslu) demokrat (ve dürüst) bir idareye lâyık olgunlukla kullanılmasında daha dikkatli bulunulacağını ümit ederim. Hürriyeti kötüye kullanmanın doğurduğu birçok felâketleri çekmiş olan bu memlekette, bu dikkate özellikle gerek olduğu kanaatindeyim.
“Basın Hürriyetinin sakıncalarının giderilmesinin, yine basın hürriyeti ile mümkün olduğuna dair, bu büyük meclisin yol gösterme ve düzenleme sahasında tespit ettiği saygı duyulan esaslar, eğer Cumhuriyetin ruhu olan “faziletten” yoksun kendini bilmezlere, basında eşkiyalık fırsatı verirse, eğer halkı aldatan ve doğru yoldan çıkanların  fikir sahasındaki kötü ve uğursuz etkileri, tarlasında çalışan masum vatandaşların kanlarını akıtmasına, yuvalarının dağılmasına sebep olursa ve en sonunda bozgunculuğun en zararlısını göze alan bu gibi doğru yoldan sapanlar, kanunlarda mevcut aksaklık ve açıklıklardan yararlanma imkânını bulurlarsa, BMM’nin yola getirici ve ezici kudretinin müdahale ve uyarması elbette görevi olur.
 “Bununla birlikte, basın serbestisinden meydana gelecek kötülükleri ortadan kaldıracak etkili vasıta, asla geçmişte zannedildiği gibi, basın hürriyetini kısıtlayan hususlar değildir. Aksine, basın hürriyetinden doğacak sakıncaların giderilme vasıtası, yine basın hürriyetinin kendisidir.”
 “Gazeteler, kanunun ve toplum çıkarlarının aksine bir olaya şahit ve bir bilgiye sahip oldukları taktirde gerekli yayında bulunmalıdırlar., Memlekette kalem hürriyetinin de, demokrat bir idareye lâyık olgunlukla kullanılmasında daha dikkatli olunacağını ümit ederim. Şuradan ve/veya buradan gelecek günlük fikirlere, sahte ve yanıltıcı sözlere asla önem vermeyecek bir olgunluk esastır.
 “Vatandaşı; Millete karşı milletin büyüyüp yaşaması için alınan tedbirlere karşı harekete geçirmek en büyük ihanettir.
 “Demokrasi müesseselerinin başında basın hürriyeti olduğuna inananlar asil bir davanın takipçisidir. Basının üç işlevi vardır. 1.si: Basın, halkı ülke sorunlarından ve siyasi partilerin bu sorunlarla ilgili önerilerinden halkı haberdar etme ve eğitme yükümlülüğü., 2.si: Basın, vatandaş şikâyetinin serbest bir kürsüsü’ dür., 3.sü: Basın hükümetlere yön vermelidir. Çünkü, “Bugün memlekette vazifesini bilen, güçlüklerle uğraşabilen siyasilere rağmen, siyaset adamlarına akıl verebilecek dirayette ve basirette gazetecilerimiz vardır.
 İşte, TC’nin Gazetecilik ve Basın (medya) ilkeleri budur. Bu ruh, anlam ve bağlamda Cumhuriyetin temel hedef ve ilkeleri korunarak çıkartılan 5680 S. Basın Kanunu, 1960’dan bu güne paçavraya dönen mevzuat ve 5846 S. K.’la kaim telif hakları kavramına dair hukuki prosedür ile 5187 S.K; Atatürk’ün koyduğu ilkeler, milli standart ve normlar muvacehesinde derhal TBMM’de ele alınmak ve “Medya Terörü” ne son verilmek zorundadır.

 

 

Bu çalışma  "TELİF ESERİ OLUP"  Yazarı ve bu siteden izin almadan kullanmayınız!

Önceki Sayfaya gitmek için tıklayınız

Bir sonraki sayfaya gitmek için tıklayınız

 
 

 05

Kitap içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

Önceki Sayfaya gitmek için tıklayınız

Bir sonraki sayfaya gitmek için tıklayınız

ABD-AB VE SINIR ÖTESİ

 
Sağduyu sahibi, aklıselim, uyanık, basiret ve beka sahibi müteyakkız, Türkiye sevdası ile dolu, konjonktürü dikkatle izleyen gazeteci-yazarlar; Bu gün için yaşanan vahim gerçeği korkusuzca ortaya koymaya başladılar. Artık işin saklanacak-gizlenecek tarafı kalmadı. Uzun süredir millet de anladı ve bildi ki; Türkiye büyük bir kırılma noktasına itilmiş ve uçurumun ta kenarına kadar sürüklenmiştir. Bu hakikatle yüz yüze olan, her şeyi en ince ayrıntılarına kadar bilen ve fakat ses çıkartmayan, farkında değilmiş gibi davranan sadece hükümet ve siyasettir. Aslında günümüz siyaseti ve sözde aydınları bu konuda pek de masum sayılmazlar.
Aksine, sırtlarında yıllar önce uygulama imkânı hasıl olmuş bir projeye engel olmanın vebalini ve sorumluluğunu taşımaktadırlar. “Aldatan Put ve Pusudaki İhanet” konulu yazım yayınlandıktan sonra bir hayli olumlu tepki aldım. Bir tanesi, benim hassasiyetime ve yakın zamanda kaçırılan önemli fırsatlara dair açıklamalarıma şöyle cevap vermiş:
Adı bende mahfuz okuyucumun mektubu aynen şöyledir: “15-16 yıl önce Kuzey Irak'a Özal'ın girmek isteğine karşı çıkan şuursuz devlet ve yönetim anlayışının oluşturduğu kaosu hatırlayınız. O zaman dünya kamuoyu Türkiye'nin (ilk kez!) lehinde idi ve Körfezdeki Irak işgaline karşı savaşı merhum Özal tetiklemişti. Petrol Boru Hattı'nı keserek Irak'a ambargoyu başlatan Özal'ı dinlemeyen, anası Kürt olduğu için onu da Kürt sayan ve ilk kez Misak-ı Millî sınırlarına doğru yürümeyi savunmasını doğru veya inandırıcı bulmayan asker-sivil aydınlarımızın (!) özellikle de basınımızın oluşturduğu hadım siyaseti çok putları canlandırmıştır. O yüzden, askeri göreve çağıran bütün tavırların bir ayağı kaygan zemindedir. Çünkü askerin ne istediğini bizzat askerler bile bilmemektedir. Tezkere çıktıktan sonra ‘Başbakanın Bush'la görüşmesini bekleyeceğiz!’ diyen Genel Kurmay Başkanı'na sorulacak şu sorunun cevabı verilmediği sürece Kuzey Irak'a yapılacak her harekat başarısız kalmaya mahkum; tıpkı 25 harekatla bir sonuç alamadığımız gibi.
Siz Genelkurmay Başkanı'na sorulacak şu sorunun cevabını alabilirseniz, o cevap üzerine bir kitap bile yazmaya değer: ‘Seçim öncesinde, Milli Güvenlik Kurulu'nda gündeme getirmediğiniz halde, Harp Okulları'nda yaptığınız konuşmada neden Kuzey Irak'a girmeliyiz dediniz? Bu konuşmada söylediğiniz, 'Kuzey Irak'a girince PKK'dan başka Peşmerge ve ABD ile de bir iş tutacak mıyız?' sözlerinin ne anlama geldiğini Türkiye'de kimse değerlendirmedi, ama ABD'li bir askeri gözlemci aynen şöyle dedi: "Bu sözlerden anlaşılan şu ki, Türk Genel Kurmay Başkanı "Kuzey Irak'a girmeliyiz!" dedikten sonra bu mülahazaları serdettiğine göre, o bölgeye girmek istemiyor, ama iç politika malzemesi olarak kullanıyor." Bunları sizin de tuhaf bulduğunuzu sanıyorum. Fakat hepsinin bir anlamı olmalı.
Kısacası, Genel Kurmay Başkanı'ndan sonra kim Kuzey Irak'a girelim dediyse, ya bu iç politikaya alet oldu, yahut da hamasi duygularına mahkum haline geldi... Sınırın bu yanını kontrol altına alamayan Genel Kurmay Başkanı'na sorulacak pek çok soru varken, "Daha ne bekliyor ASKER ?" diye sormak bence çok anlamsız.
Gelen yüzlerce eleştiri ve öneri arasından, özellikle bu maili sizlerle paylaşmak isteyişimin nedeni şu: Evet Türkiye 1991-92 yıllarında çok büyük bir nimet ve fırsatı kaçırmış ve o zamanki rivayetlere göre, günün Genelkurmay başkanı, başta donanım eksikliği olmak üzere bazı nedenler ileri sürmek suretiyle harekâta karşı çıkmıştı. Bunun bedeli binlerce şehit ve milyarlarca dolar oldu. Oysa o gün mevcut donanımla bu harekât pekalâ başarılabilir ve şu an tepemizde asılı demoklesin kılıcı bertaraf edilebilirdi. Dolayıyla bu hadisenin ve çok daha sonraları örgüt kongreleri toplandıkça ve belirli mevsimlerde 8000-9000’e yakın militan Kandil kamplarında bir araya geldikçe neden gereği yapılmadı? Bütün bunlar sorgulanması ve cevap aranması gereken sorulardır.
Ancak, bu sorulara cevap vermek bir yana 25 veya 40 yıllık geçmişi ve bu geçmiş içinde eşkıyanın nereden nereye geldiğini, hangi dahili ve harici kaynaklardan beslendiğini dahi tam olarak sorgulamak mümkün olamamıştır. Gerçek şu ki, tehdit hep büyüye gelmiştir.
TÜRKİYE KİMLERLE SAVAŞIYOR ?
Aslında, bu bağlamda “savaş” ve “bölücü örgüt” terimlerini asla kullanmamak gerek. Zira, savaşın muhatabı aleni düşman ve hukuken var olan bir devlettir. Bu kelimeleri özellikle uluslar arası plâtformlarda ve Irakla ilişkilerde kullanmaktan özenle kaçınmak şarttır. Aksi taktirde salt bu terminoloji dolayısıyla bir takım baskılara ve flebisit taleplerine muhatap olunması ihtimali mevcuttur. Şu hale nazaran muhatap unsurdan sadece “eşkıya” ve “çeteler” olarak bahsetmek mümkündür. Mamafi daha açık ve anlaşılır olması bakımında biz sadece bu araştırma ile sınırlı kalmak koşuluyla bu kelimeleri kullanmaktayız. Devam edelim.
Türkiye kimlerle savaşıyor ? dedik...
Bu soru, şu günlerde herkese sorulmalı.
Millet vahametin tam anlamıyla farkına varmalı.
Zira, Türkiye şu anda başta ABD olmak üzere AB ve OECD üyesi tam 28 ülke ile fiili savaş halindedir. Bu husus bizzat Cemil Çiçek tarafından Adalet Bakanlığı zamanında açıklanmış, aslında yıllardır bilinen ve belli olan bir gerçektir.
Ordu bizim ordumuz. Askerler bizim evlâtlarımız ve kardeşlerimiz. Dahası, hepimiz Türk’üz ve askeriz. Bu bizim atadan ve soydan mesleğimiz. Adaletin, hakkın, hakikatin ve hukukun askerleriyiz biz. Ve dahası biz; Cumhuriyetiz, Demokrasiyiz, Lâiklik ve İnsanca, mertçe, dürüstçe, adalet ve barış içinde yaşamanın yer yüzündeki temsilcileriyiz.
Biz bir hukuk devletiyiz.
Ordumuz Türk ve Atatürk ordusudur.
Bizim ordumuzda lânetli pavyon paşaları, ABD-NATO ve AB kulu-kölesi, yeminli, biatlı dönme, devşirme, mason ve misyoner tohumları yok. Olanlar varsa eğer, bunlar Türk milletinin emrinde ve hizmetinde olamazlar! Temizlenmeleri ve tasfiyeleri gerekir.
ABD-AB namına ihtilal yapanlar, "NATO" ya sadakat yemini edenler ve "Ours boy" unvanını alanlar asla ve kesinlikle damarlarında “asil kan” akanlar değildirler ve olamazlar da.
Gelin; Doğruya doğru, eğriye eğri, yanlışa yanlış deme cesaret ve cüretini gösterelim.
Mesele, büyük önder Mareşâl Mustafa Kemal ATATÜRK’ün "Ya askerlik ya siyaset" diyerek gösterdiği yoldan gitmeyenleri, sorumsuz olduğu halde milletin kendilerine emanet ettiği silahları millete göstererek siyaset yapanları teşhir etmek, bazı suiniyet ve sızmalara dikkat çekmektir.
Allah için konuşun, 25 yıl savaş mı olur? Tüyü bitmemiş yetimin hakkı ve bu çilekeş halkın, el emeği ve göz nuru olan 500 milyar dolar nasıl sokağa atılır? Ülkeyi baştanbaşa üç kez imar ve ihya etmeye kâfi büyük bir servet böyle nasıl hovardaca harcanabilir?
Hani, 12 Eylül öncesinde bu ülkede çok yaygın bir anarşi ve terör vardı.
Kalleş baronlar kardeş kavgasını tahrik etmiş ve binlerce masum ve müsemmanın alçakça, haince kanına girmişlerdi. 12 Eylül günü askeri müdahale oldu. Anarşi ve terör bir günde bıçakla kesilir gibi kesildi. Bu neydi? Bir tesadüf mü? Yoksa mucize mi? O gün pek alâ muktedir olanlar ondan sonra 25 yıldır hangi stratejiyi geliştirdi?  Bu 25 yılda güvenlik meselesinde sözde sivil iktidarların gücü ve etkinliği ne oldu?
Ülke çıkarlarını düşünenlerle, bir yerlere savrulup milletin başında boza pişirenleri ayıralım..
Açık ve net sormak gerek!
Sincan'da İsrail tel’in edildi diye, sokaklarda tank dolaştıran, o Şubat bülbülü, İsrail muhibbi Çevik Bir beyefendi ve avanesi şimdi nerelerde.. Milletin cebinden kaç para alır. Nerelerde yatar, nerelerde kışlar?
Koskoca 25 yıl ve 500 milyar dolar!
Sivil siyaset veya ordu, kabahat veya ihmal kimde ise mutlaka hesap vermelidir.
Ve, daha da önemlisi bu trajikomik hikâye burada bitmeli, bitirilmelidir.
ANCAK ! GERÇEKLER AÇIKLANARAK
Fazla söze gerek yok. Irak'ın kuzeyi Türk jetleri tarafından hallaç pamuğu gibi atılıyor.
Başbakan İngiltere'den, ardından da ABD'den sınır ötesi operasyon onayı almak için koşuşturuyor. Kendi ellerimizle palazlandırdığımız Irak'ın kuzeyine en sonunda ekonomik yaptırımlar uygulanması kararı istemeyerek de olsa çıkıyor. Açıkça sınır ötesi tehdit olmasına karşın NATO kollarını kavuşturmuş, olanları seyrediyor.
Her ne kadar uluslar arası bir barış ve güvenlik örgütü olsa bile, cari konsepti itibarıyla NATO, adeta ABD’nin emrine girmiş; Bunun yanı sıra AB çıkarlarını koruma kaygısına düşmüş ve tıpkı Bosna-Hersek’te olduğu gibi, Irak’ın nahak yere işgaline de seyirli kalmıştır. Şu halde, BM veya NATO’dan her hangi bir konuda sağlıklı karar beklemek olanaksızdır.
İşte bu ortamda hâlâ Türkiye K. Irak’a sınır ötesi operasyon yapsın mı – yapmasın mı tartışmaları dinliyoruz. Sınır ötesi operasyonu istemeyenler bölgenin bataklık olduğunu ve TSK'nin bu bataklığa batma tehlikesi olduğunu ileri sürüyorlar. Oysa 1 Mart tezkeresi öncesi TSK'nin ABD kuvvetleriyle birlikte mutlaka Irak'a girmesi savunuluyordu. O zaman, hele de Saddam döneminde Irak'ın kuzeyinin de güneyinin de bataklık olduğu biliniyordu.
BİR MART TEZKERESİ
Aslında doğru olan bir Mart tezkeresini kabul etmek ve tam bir devlet ciddiyeti içinde uygulamaktı. Ben kişisel olarak 1 Mart tezkeresinin geçmesinden yana olanlardandım. Şimdi de hâlâ aynı düşüncemi koruyorum. Çünkü koşullar ve belgeler çok iyi düzenlenmişti. ABD Türkiye'ye girerse bir daha çıkmaz, gibi sözler söylendi. Kesinlikle öyle bir durum mümkün değildi. Bunların hepsi efsaneydi. Hani, bilmeden fikir üretme var ya. Aynısı yapıldı. Bunları çok aydınlarımız da maalesef yapıyor ve bu ülkeye çok da zarar veriyorlar.
Nitekim o tarihte Türkiye, hissiyattan uzaklaşıp Genelkurmayın yapmış olduğu o çok mükemmel anlaşmalara uygun biçimde oraya girseydi, bugün Irak'ın kuzeyindeki bu (PKK) ve benzeri sıkıntılar, karşımızda önemli bir ulusal güvenlik sorunu olarak durmayacaktı.
Onun dışında bunun ülkemize daha başka getirileri de olacaktı.
Tamam, demokratik bir ülkeyiz. TBMM'nin kararı öyle çıktı.
Ona da saygı duymaktan başka söyleyecek sözümüz yok.
Ancak, bugün yine sınır ötesi operasyona karşı çıkanlar var. Ben buna katılmıyorum. Irak'ın kuzeyi TSK için asla bir bataklık olmaz. Bunu düşünmek bile abestir, yanlıştır. Zira, ne Türkiye Cumhuriyeti dünün devleti ne de TSK dünün silahlı kuvvetleridir. Dolayısıyla TSK bu konuda fevkalade olgun bir noktaya ulaşmış durumdadır. TSK bir avuç eli kanlı PKK' lı katil sürüsünün karşısında bataklığa saplanmış konumuna kesinlikle düşmez. Düşebileceği de söylenemez. Bu türlü konuşanlara şüphe ile bakmak gerekir.
Dahası, şu anda TSK komuta kademesinde yukarda “bir zamanlar için” tanımladığımız “ABD-AB namına ihtilal yapan, "NATO" ya sadakat yemini eden ve "Ours boy" unvanı alan ve damarlarında akan kan şüpheyi calip” kimseler değil; Yürekten bir samimiyet ve sadakatle askerlik mesleğine bağlı, Türk inkılâbı ve Atatürk ilkelerine sahip ve saygılı; Varlığını Türk milleti ve devletinin devamlılığına adamış askerler vardır.
Bu Allah’ın bir lütfudur.
Kıymeti-kadri bilinmeli terör belâsına “şimdi” mutlaka son verilmeli, keza, 25 yıldır bunu sürüncemede bırakan ve anarşi üzerinden rant sağlayanlara hesap sorulmalı, muaheze edilmeli ve bedel ödettirilmelidir. Evet, bedel ödemek değil, bedel ödetmek zamanıdır. Çünkü millet zaten bu güne kadar çok büyük bir bedel ödemiş bulunmaktadır.
TERÖRLE MÜCADELE
Şimdi, bazı provokatif kesimler ve AB uzantısı akredite medya tarafından bu düzenli bir savaş değil, asimetrik bir savaş olması nedeniyle tehlike var, deniliyor... Maksat : TSK’nın sınır ötesi harekâtını önlemek ve menfur amaçlarını adım adım gerçekleştirmektir. Elbette karşı taraf o alçakça saldırılarını yapacak. Bu saldırılar karşısında TSK kayıplar verebilir. Bu, terörle savaşın doğasında var. Özellikle de bu tür bir savaşta kayıpları önlemek, düşünüldüğü kadar komutanların ya da liderlerin elinde değildir. Çünkü terörle mücadele ediyorsunuz.
Karşınızdaki, onurlu bir devletin erdemli bir ordusu değil.
Karşınızdaki, güya sizinle savaştığını söyleyen çeteler. Bunlar herhangi bir ahlaki, insani ya da yasal bir kurala bağlı değiller. Üstelik aralarında dünyanın bütün milletlerinden fırsat düşkünleri ve maceraperestleri var. Elebaşıları ve militanlarının kahir ekseriyeti ise Ermeni asıllı ve ASALA kökenli. Sanıldığı gibi Kürt unsuru falan yok karşınızda. Üstelik bunlar ahlâken düşük marksist ve leninist ideolojiye mensup bir güruh. İslâm’la veya insanla bağdaşır yanları yok.
Ama siz TSK olarak insani kurallarla, uluslararası hukuk kurallarıyla, kendi ülkenizin hukukuyla bağımlısınız. Dolayısıyla işin zorluğu doğasında. Tabii ki tek bir insanımızın akan kanı bizim için çok değerlidir. Ama bu ülke savunulmak zorunda. Bu ülkeyi savunmasız bırakırsak, onun bunun arzusuna göre yol alacak hale getirirsek o zaman neyimizi koruyabiliriz? Bunu bir sormak lazımdır.
Pskolojik savaş birimleri yok edildi
Onun bunun arzularından kastınız nedir?
Bugünlerde özellikle TBMM çatısı altında bazı sesler çıkıyor. "Başka çözüm bulmak lazım", diyorlar. Tamam, başka çözüm bulmak lazım da karşınızda eli silahlı bir terör örgütü var. Yani Türkiye Cumhuriyeti Devleti bu terör örgütüne, "Gel kardeşim, masaya oturalım. Pazarlık edelim. Ben sana biraz vereyim. Sen de biraz fedakârlık yap. Şu işi bir orta çizgide halledelim" mi demeli?
Talabani de aynı şeyi teklif etmedi mi?
O zaman Türkiye Cumhuriyeti bunu kabul mü edecek? Başından beri Abdullah Öcalan 'ın talebi de oydu. Daha sonra İmralı'dan avukatları aracılığıyla aynı mahiyette birçok mesaj gönderdi. Murat Karayılan 'ın, Osman Öcalan 'ın, hepsinin talepleri bu oldu.
Bugün bu talepleri Irak'ın kuzeyindeki o lider bozuntuları, aşiret reisleri seslendiriyorlar. Onların ne, kim olduklarını biz çok iyi biliyoruz. Bu son 30 yıla yakın zaman içinde bir de oradaki insanları Türkiye Cumhuriyeti besledi. Saddam zamanında ekmekleri yokken ekmeklerini verdi.
ABD'nin Irak'ı işgal etmesiyle ortaya çıkan Irak'ın kuzeyindeki Kürt bölgesine bizim işadamları yatırımlar yaptı. Okul, hastane, konut, devlet daireleri, havaalanı inşa ettiler. Hatta petrol bile çıkardılar. Türkiye'den oraya hepimizin bildiği gibi inanılmaz ucuz fiyattan elektrik veriliyor. Yani Türkiye orayı kalkındırdı. Peki, hangi amaçla o bölge palazlandırıldı, gelip bizim insanlarımızı vursunlar diye mi?
Bu tür komşu ülkelere yönelik faaliyetlerin mantıklı izahları olabilir. "Bu ülke insanları bize dost olsun. Karınları doysun ki başka yerlere göç edip oralarda rahatsızlık yaratmasınlar. Ben onlara kendi evlerinde belli bir hayat standardı sağlayacak biçimde yardımcı olayım. Bir yandan paramı kazanayım, bir yandan da bu yardımı yapayım" diye hükümetler bu yönde karar alabilirler.
Ama bugün içinde bulunduğumuz koşullarda sizin sorunuz çok geçerli. Acaba bu Türkiye açısından akıllıca bir davranış mı, yoksa değil mi? Şu geldiğimiz aşamada, Barzani ve Talabani'nin Türkiye Cumhuriyeti Devleti'ne böylesine kafa tutacak cesareti bulup "Size bir Kürt kedisini bile teslim etmeyiz" gibi abuk subuk, ne idüğü belirsiz beyanlarda bulunacakları bir noktaya geldiyse Türkiye, kendimize şunu sormalıyız: "Bu katkılar devam etmeli midir?"
TOBB Başkanı Hisarcıklıoğlu geçen gün, "Ulusal güvenliğin söz konusu olduğu bir yerde artık kâr, ekonomi hesabı yapılmaz. Onu yaptığınız zaman ihanetin içinde olursunuz" dedi. Onun üzerine çeşitli iş çevrelerinden Hisarcıklıoğlu'na hücumlar var. Kıyısından köşesinden mazeret üretip halkın gözünün önüne alacalı bir resim koyma gayreti içindeler. Devletin elinde askerden önce kullanabileceği başka kozlar da var. En azından bunları kullanırsınız.
Bir de PKK'nin kaçırdığı sekiz asker konusu var. Türkiye Cumhuriyeti böyle bir terör örgütüyle pazarlık masasına oturabilir mi?
Bunu da psikolojik propaganda amaçlı kullanıyorlar. Çok iyi baktıklarını söylüyorlar. Meğer ne kadar insancıllarmış. "Türkiye isterse teslim şartlarını konuşuruz" diyorlar.
Yani Türkiye Cumhuriyeti Devleti terör örgütüyle masaya oturacakmış. İş, Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin, bu teröristlerin o şekilde konuşmasına muhatap olacak noktaya geldi. Askeri adımlar atılıyor. Bu şehitler boşuna verilmiyor. Ama bizim güvenlik güçlerimiz teröristle savaş veriyorlar. Terörle savaşın ekonomik, siyasal, sosyal, psikolojik boyutları vardır.
Bana göre psikolojik harekât konusunda devletimiz hemen hemen sıfır noktasındadır. Bizim öyle bir birimimiz yok. Yetişmiş kadrolarımızın olduğunu da pek sanmıyorum. Bu hükümetin işidir.
Bu işle ilgili bir zamanlar devletin ilgili kurumları vardı. Ama AB'nin talebiyle o kurumlar, birimler külliyen bitti. O şartlar nasıl kondu, nasıl oldu? Akıl ermez bir iştir.
Bir zamanlar Barzani ve Talabani sözüm ona düşmanken iki kere onları birbirlerinin tuzağına düşmekten TSK kurtarmadı mı?
Öbürünün tuzağına düşmesin diye aldık adamı, helikopterle başka yoldan götürdük. TSK bütün bunları yaptı. Ama gerek Talabani'nin gerekse de Barzani'nin ne kadar kaypak, ne kadar dönek, ne kadar sözüne güvenilmez yaratıklar olduklarını TSK'den daha iyi hiç kimse bilemez.
Üstelik Talabani, Sovyetler Birliği döneminde Sovyet yanlısıydı. Parti üyelerine "Yoldaşlarım" diye hitap ediyordu. Barzani ABD'ciydi. Ama günün birinde baktık ki Talabani, ABD köstebeği çıkmadı mı?
ABD ajanı olduğu ortaya çıkınca epeyce hayret eden olmuştu, diye hatırlıyorum.
ABD'nin gizli gündemleri PKK dörde ya da beşe bölündü. Öcalan'ın artık etkisi kalmadı. Bir kısmı Barzani ve takımının etkisi altına girdi, deniyor. Bunlar sonuçta peşmerge. Bunlar bu kadar modern silahları nasıl bulabiliyorlar?
Bu terör örgütü diğer odakların desteği olmadan tek başına ayakta duramaz. Ne yazık ki bunun arkasında buna payanda, destek olan, ona bütün bu söylediklerinizi sağlayan ya da kendisinin bir şekilde sağlamasına göz yuman unsurlar var.
Kimdir bu unsurlar?
İsterseniz yakından uzağa doğru gideyim. En yakında olanlar Barzani-Talabani ikilisi, Irak'ın kuzeyindeki oluşumlar. Bir yandan da dünyaya ve bize, "Biz otonom bir yönetimiz. Yönetimin başkanı da var. Bağımsız da olabiliriz" diyorlar. Ben geçen yıl özel temsilcilik görevindeyken Irak'ın kuzeyinden benimle temas halinde olan bir kişi 2007'nin ajandasını getirdi.
Ajandanın en son iki sayfasını kapsayacak biçimde Büyük Kürdistan haritası vardı. Bu haritaya Mersin ve benim memleketim olan Sıvas, yukarıda Kars da dahildi. Aynı haritanın şeklinde rozetler yapmışlar. O kişi bana, "Bu rozetten bütün peşmergelerin, hatta çocukların bile yakalarında var" dedi. Bunlar çocuklarına hedef olarak bu haritayı gösteriyorlar.
Şu anda Irak'ın kuzeyindeki büyük güç ABD. ABD'nin bilgisi dışında bunları nasıl yapabilirler?
Şu andaki konjonktürde aksini düşünmek mümkün değil. Benim bilebildiğim kadarıyla ABD'nin Irak'ta, Ortadoğu'da, bir kısmını henüz açıklamadığı, ama bir kısmını da açıkladığı ileriye yönelik bazı projeleri var. Açıkladığı projelerden birisi de BOP. Zaten bizim Başbakan da BOP'un eşbaşkanı olmakla övünmüyor mu?
Ümit ederim neyin ne olduğunu ya da olmadığını çok iyi kavramışlardır. Ama benim anlayabildiğim kadarıyla BOP henüz daha ABD'nin düşündüğünün tam şekliyle ortaya konmuş ya da bizlere deklare edilmiş değil. Benim anlayabildiğim kadarıyla BOP onların kafasında net. Ama o kafalarındaki net şekli bize anlatmış değiller.
Şimdilik göründüğü kadarıyla bölge ülkelerine demokrasi getirilecek, Türkiye bunlara model olacak, ama bunun olabilmesi için Türkiye'nin biraz ılımlı İslam’a kayması lazım. Anlayamadığım, ılımlı ya da sıcak İslam nasıl oluyor? Bizim bildiğimiz İslam İslam’dır. Yarı demokrasi, yarı şeriat, ikisini de idare ediverin. Nasıl idare edilebilir? Onu bir türlü kafamda canlandırabilmiş değilim. Laiklik ilkesinin olmadığı yerde demokrasiden söz edemezsiniz.
Peki, bu peşmerge takımı TSK'nin mevzilendiği noktalarla ilgili bu kadar isabetli haber alma bilgilerine nasıl ulaşabilirler?
Öncelikle bunun hesabını vermesi gerekenler demin sözünü ettiğim Irak'ın kuzeyindeki kişiler. Ondan sonra Irak yönetimi geliyor. Ama bugün Irak yönetimi acınacak halde.
Geçenlerde bir Iraklı yetkilinin, "Biz egemen bir ülkeyiz. Sınırlarımıza müdahale ettirmeyiz" türünden bir beyanını okudum. Doğrusu buna bir hayli güldüm. İşgal altındaki, bir ucundan bir ucuna ABD askerinin kol gezdiği bir ülke nasıl egemen olur? Onu da çözebilmiş değilim. O durumdaki bir yönetimden özellikle bu terör örgütüyle ilgili olarak fazla bir şey bekleyemezsiniz.
Esas terör örgütüyle ilgili yapabilecekleri olup da yapmayanlar var. Bunların başında tabii ki ABD geliyor. Onun yanında da AB ülkeleri... Bunların yapabilecekleri şeyler vardı; halen var, ama yapmadılar. Şimdi, "Yapalım, edelim" gibi bazı beyanlar var. Bilmiyorum. Sonucunu görmedikçe inanmam mümkün değil.
Ben diyorum ki: "Benim dostum olduğunuzu söylüyorsanız, böyle bir terör belasıyla mücadelemde bana katkı sağlayacak, yardımcı olacak bazı şeyleri yapma yeteneğine sahipseniz, ama bunu yapmaktan kaçınıyorsanız o zaman benim gözümde siz benim yanımda değil, o teröristin yanındasınız."
PKK denilen eli kanlı örgüt Türkiye'ye bu kadar kapsamlı harekât yapabiliyor, canını böylesine yakabiliyorsa arkasında çok belirgin güçler vardır. Bu güçler de bellidir.
Türkiye'de demokrasi oyunu oynanıyor
Peki, ya AB?
Onunla ilgili söylemem gerekenleri söylemek istemiyorum. İçim bu konuda çok dolu. Ben biliyorum ki o Avrupa ülkelerinin uyuşturucuya kurban verdikleri her genç insanın kanında PKK'nin kanlı elleri var. Çünkü o uyuşturucunun oralara ulaşmasında en büyük taşıyıcı örgüt PKK. Bu durum kendilerine defalarca bildirilmesine rağmen hâlâ ülkelerinde, başkentlerinde PKK'nin işyerleri serbestçe çalışıyor. Hâlâ Brüksel'deki Grande Place'ın etrafında PKK'nin sekiz-on tane döner dükkânı var. PKK'ye para kesiyorlar. Önlerinde PKK bayrakları sallanan bütün büroları açık. Kendilerine Interpol listesinde arananların isimleri bildirilmiş. Adresi, her şeyi belli. Buna verilen cevap: "Benim ülkemde, yasalarıma aykırı bir şey yapmıyorlar." Bundan sonra da bu insanlar uçağa bindirilip serbestçe Irak'ın kuzeyine gidebiliyorlar. Bunu Öcalan'ın yakalanma süreci içindeki seyahati sırasında da gördük. Bu ülkelerin insanlarıyla ilgili hiçbir sorunum yok. Ama oralardaki yönetimler ne yazık ki böyle bir kasıtlı aymazlığın içinde. Türkiye'yi adam yerine koymuyorlar; talebine aldırış bile etmiyorlar. Benim anlayabildiğim kadarıyla onların Türkiye üzerinde başka hesapları var.
Ne gibi hesapları var?
AB süreci içinde Ermeni meselesini halledin, Kıbrıs sorununu çözün gibi dayatmalarla karşılaştık. Bunlar Kıbrıs'ın Rum kesimini büyük törenlerle AB'ye tam üye yaptılar. Bu ne biçim bir mantıktır? Demek ki bunlar Kıbrıs sorununun çözümünü arzu etmiyorlar. Yunanistan'ı da AB'ye ucuz ve basit bir biçimde aldılar. Çünkü Türkiye'ye Ege sorununu çözmesi söyleniyor, ama Yunanistan'a neden söylenmedi? Yunanistan'dan Kıbrıs sorununu çözmesi neden istenmedi? Demek ki tam anlamıyla riya ve çifte standart içindeler. Sonra çok yanlış bir kanı var. Batılılar, içimizdeki beşinci kol faaliyetleri ya da psikolojik savaş unsurları bunu pompaladılar, sanıyorum. Medyamızın bir kısmı da zaman zaman buna alet oldu. Halkta sanki o bölgenin insanlarının tamamı PKK'yi destekliyor gibi bir düşünce yarattılar. Orada halkımızın büyük çoğunluğu vatanını seven insanlardır.
Ama Güneydoğu'da oyların hemen tamamı AKP'ye ve DTP'ye gitmedi mi?
Oynadığımız bu demokrasi oyununu bir an önce sonlandırmak ve doğru dürüst bir demokrasi uygulamasına başlamak zorunluluğumuz var. PKK gelsin, mezradaki vatandaşın kafasına Kalaşnikof'u dayasın, "Bu mezradaki oyların birisi bile o işaretten başka partiye giderse hepinizi yarın akşam halledeceğiz" desin. O vatandaş ne yapacak? Oralarda her mezranın, her köyün başına asker, korucu koymanız mümkün değil. Dolayısıyla o insanlar oralarda zorunlu olarak istenen yere oy vereceklerdir, veriyorlar da. Başka çareleri yok. Bana göre o oyların çok önemli bir kısmı bu şekilde sağlanmıştır. Ondan sonra da TBMM'de demokrasi oyununu oynamaya başlarsınız.
ABD, Saddam'ı teröre destek veriyor diye yakaladı ve idam ettirdi. Türkiye açısından baktığınızda bu durum Barzani için de geçerli değil mi?
Bana göre Türkiye'ye karşı işlenmiş suç bakımından Öcalan'dan pek farklı değil. Yaptıkları yanına kâr kalmamalı. Bir şekilde cezalandırılması gerekiyor. Marmara Denizi'nde adamız boldur. Hayırsız var, Yassıada var.
Türkiye NATO'nun bir üyesi. NATO tüzüğünün 4. ve 5. maddeleri var. Bir NATO üyesine dışarıdan gelen ve güvenliğini tehdit eden saldırılar karşısında NATO üyelerinin harekete geçmeleri gerekiyor. Sizce NATO hâlâ neden harekete geçmiyor? NATO bir açıklama yaptı. Sanıyorum bütün AB'nin görüşü de o noktada. "Bu, Türkiye'nin iç meselesidir" diyorlar.
http://mustafanevruzsinaci.blogspot.com.tr

Bu çalışma  "TELİF ESERİ OLUP"  Yazarı ve bu siteden izin almadan kullanmayınız!

Önceki Sayfaya gitmek için tıklayınız

Bir sonraki sayfaya gitmek için tıklayınız

 
 

 06

Kitap içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

Önceki Sayfaya gitmek için tıklayınız

Bir sonraki sayfaya gitmek için tıklayınız

AÇILIM! İHANETTE SON TANGO

 
Anadolu Ulusal Uyanış ve Dayanışma Platformu 22 Haziran 2009 tarihinde “Dikkat!” anonsu ile 122 sorumlu kamu kurumu, siyasi partiler, sivil toplum kuruluşları (!) ile medya ‘vatanseverlerine” seslendi. Vatan-Millet sevdalıları, etkili-yetkili ve onurlu-sorumlu özel ve tüzel kişilerden; 17.Aralık.2004 tarihinde Brüksel’de imzalandığı söylenen (Ancak şu ana kadar henüz tekzip edilmemiş olan) AB katılım anlaşması ve anlaşmanı 4. maddesi hakkında bilgi “ayrıntılı açıklama” ister. Mezkür 4. madde aynen şunları ifade etmektedir.
“Kürt azınlıklara haklarının tanınması çerçevesinde, güney doğu Anadolu’da federe bir Kürt devletinin kurulmasının yolu açılacaktır”
Diğer taraftan 09.Temmuz.2009 günü Medya organlarımızda TBMM’de alenen terör ve tedhiş örgütü PKK temsilciliği yapan DTP, bahse konu 4. maddeye atfen “Türkiye’yi yedi eyalete bölme” yolundaki talepleri açıklamıştır. Bu ne cesaret, ne cüret!
Ama maalesef bu menfur fiil, ne bir cesaret ve ne de cür’et işi falan değildir.
Sadece, aslı milletten gizlenen, bilinen hükümleri de “inkâr ve tekzip edilmeyen” AB Katılım Anlaşması gereğidir. İddiayı çok açık ve etkin bir tavırla gündeme taşıyan platform, ‘Bölünme Yok Edilmenin İlk Aşamasıdır’ gerçeğinin altını çizerek, anlaşmanın diğer hüküm ve maddelerinin de ağır ağır işletilip yürütülmeye başladığını Türk kamuoyuna açıklamıştır.
İŞTE O BELGE?
Anadolu Ulusal Uyanış ve Dayanışma Platformun tarafından 22.06.2009 tarihinde Türk ‘vatanseverlerine” gönderilen açıklama istemli yazıda; “03.Ekim.2005 tarihinde AB ile Müzakerelerin başlatılabilmesi için, 17.Aralık.2004 Tarihinde, Brüksel’ de, Sn. Başbakan tarafından imzalandığı belirtilen belgenin aşağıdaki hususları içerdiği” açıklanmıştır.
VE “MADDE” LER:
-Müzakerelerin ucu açık olacak, sonuçta Üyelik Garanti edilmeyecektir.
-Türkler, Üye olunduktan sonra bile AB’de serbestçe dolaşamayacaklar, ancak AB’ye üye Devletlerin vatandaşları serbestçe Türkiye’de dolaşabileceklerdir.
-Kıbrıs Rum Cumhuriyeti tanınacaktır.
-Kürt Azınlıklara haklarının tanınması çerçevesinde, Güneydoğu Anadolu’da federe bir Kürt Devleti’nin kurulmasının yolu açılacaktır.
-İstanbul Fener Patriğine “Ekümenik” unvanı verilerek, İstanbul’da Ortodoks Din Devleti kurulmasına izin verilecektir.
-Dicle-Fırat üzerindeki barajlar başta olmak üzere, Türkiye’nin tüm su kaynakları ve su dağıtım şebekelerinin yönetim vedenetimi Uluslar arası bir kuruluşa teslim edilecektir.
-Başta Devlet Bankaları olmak üzere, tüm kamu malları hızla özelleştirilecektir.
Ermenistan-Türkiye sınırı açılacak, Ermenistan’la Diplomatik ilişkiler kurulacak ve 1915 Soykırımı kabul edilecektir.
-İran ve Rusya’nın Türkiye için birer potansiyel düşman oldukları göz önünde bulundurularak dış politika belirlenecektir.
83 bin sayfalık AB Müktesebatı tam olarak kabul edilip uygulamaya konulacaktır.(1)
SONUÇ VE İSTEK:
105 Sivil Toplum Kuruluşlarının oluşturduğu AUUDP soruyor:
“Bu güne değin, açık, net ve tam biçimiyle medya organlarında göremediğimiz, yetkililerimizden duyamadığımız bu hususların; Gerçek olup olmadığının tespit edilmesini, gerçek değil ise kamuoyuna açıklama yapılmasını; Gerçek ise bu nitelikte bir belgenin kim tarafından ve hangi mülahazalarla imzalandığının ve günümüze kadar bu konuda, Türk Kamuoyuna bilgi aktarılmamasının nedenlerinin bildirilmesi hususlarını arz ediyoruz”
Bildiri, AUUDP Genel Kurulu Adına Genel Başkan Prof. Dr. Didar ESER; Genel Sekreter Selda Talay TOSUN ve AB Kom. Bşk. Şükrü Sezar AYGEN tarafından imzalanmış olup aradan geçen bunca süreye rağmen halâ çağrıya “açık veya net” bir cevap alınamamıştır.
TC halkı, kamuoyu ve necip Türk Milleti’ne önemle duyurulur.
(1) Yılmaz DİKBAŞ, AVRUPA BİRLİĞİ-Tabuta Çakılan Son Çivi. (2004 Regular Report on Turkey’s Progress Towards Accession.–Recommendation of The European Commission on Turkey’s Towards Accession.–Issues Arising From Turkey’s Membership Perspective–Europian Parliamet Report–Brussel’s Europian Council 16-17 December 2004 Presdency Conclusions)

Bu çalışma  "TELİF ESERİ OLUP"  Yazarı ve bu siteden izin almadan kullanmayınız!

Önceki Sayfaya gitmek için tıklayınız

Bir sonraki sayfaya gitmek için tıklayınız

 
 

 07

Kitap içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

Önceki Sayfaya gitmek için tıklayınız

Bir sonraki sayfaya gitmek için tıklayınız

AÇILIM REZALETİ VE İLERİ DEMOKRASİ KÂBUSU

 
            İleri demokrasi, kardeşlik-barış ve demokratikleşme süreci gibi, dayatmalarla oynanan menfur oyun ve “Milli Dava Kıbrıs’ı da kapsayacak biçimde” etki alanı genişleyen senaryo kurgularının aslı, esası, hedef, amaç ve mahiyeti bütün yönleri ile ortaya çıktı.
            Açıklandı ve anlaşıldı. Vahamet bütün boyutlarıyla görüldü.
            İŞTE OYNANAN OYUN, MENFUR EMELLER VE ACI GERÇEKLER
            Her şey 30 Eylül 2013 günü açıklanan sözde demokratikleşme; Özde demokrasi, insan hakları, eşitlik, adalet ve hukukun deformasyonu; Siyasal, sosyal, toplumsal, fiziki/fiili ve ilmi “kuvvetler ayrılığı” varlığı’nın anlamsızlaştırılarak tekelleşmesi operasyonu ile ivme kazandı.
            “Anayasa Uzlaşma (yeni anayasa imal ve inşa) Komisyonu” akamete uğrayınca zuhur eden panik; “Hak yolunda ve millet hizmetinde muktedir olamayan iktidarı” adalet ve hukuk dışı arayışlara itti. Ne için?.. Kurucu Unsurun tesis-temin ettiği; 11 Kasım 1938 karşı devrimi ile ihanet sürecine giren Cumhuriyet Halk Partisinin yozlaştırdığı (malum ve menfur istibdat döneminde yozlaştırılan, saptırılan, istismar ve suiistimal edilen) rejimi.; 07 Ocak 1946’den başlayıp 27 Mayıs 1960’a kadar özenle imar, inşa ve ihya edilip orijinal haline dönüştürülen eseri imha, bölünmez bütünlüğü parçalama, ittihat ve tevhit-i ilga!
On bir yıldır yapılmak istenen, artık bütün yönleriyle ortaya çıkan amaç bu. Kinayeten adına kardeşlik ve barış denilen; Vatana, insana ve İslâm’a ihanet yolunda, amaca ulaşmak için, her şeyin mubah sayıldığı; Yalan-talan, hırsız-yolsuz, anarşi, terör-tedhiş yoldaşlığının icabı ifa edilen, “açılım”ların yüz karası, içler acısı ve utanç verici haline bakın:        
DEMOKRATİKLEŞME PAKETİ’NDEN!...
            “Sizleri en kalbi muhabbetlerimle selamlıyor; birazdan Türkiye’ye ve dünyaya ilan edeceğimiz demokratikleşme paketinin, ülke, millet, bölge; ekonomi ve demokrasimiz; en önemlisi de birlik ve kardeşliğimiz için hayırlara vesile olmasını Allah’tan niyaz ediyorum.”
 “Özellikle, 3 Kasım 2002 seçimleriyle oluşan, 11 yıldır aynı istikamet doğrultusunda fedakârca görev yapan, milli iradeyi en güçlü şekilde savunup, milletin talepleri yönünde çalışan Meclis’imize, değerli milletvekillerimize huzurlarınızda teşekkür ediyorum”
 “İç barışımızı güçlendirecek, toplumsal birlik ve bütünlüğümüzü, geliştirecek, huzurumuzu tahkim edecek her adım, milletimizin en büyük temennisidir. Bu paketle, Türkiye’nin istiklâlini güçlendiriyor, özgürlük alanını genişletiyor, ufkunu daha da açıyor ve umudunu çoğaltıyoruz. En önemlisi de, şehitlerimizin uğruna can verdikleri milletimizin, birliğini, kardeşliğini, dayanışmasını daha da pekiştiriyoruz. Böylece vasiyetlerini yerine getirdiğimiz tüm şehitlerimizi, bu anlamlı günde bir kez daha rahmetle, minnetle yâd ediyor; Allah Onlardan razı olsun, mekânları inşallah Cennet olsun diye dua ediyoruz”,
“1950’de başlayan demokratikleşme tarihimiz..”
 “Siyasi Partiler Kanunu’nun 11’inci maddesinde yapacağımız değişiklikle, partilere üye olmayı daraltan, kısıtlayan bazı engelleri ortadan kaldırıyor, Seçim Kanunu hükümlerine göre, oy verme hakkına sahip olan herkesin, partilere de üye olabilmesinin önünü açıyoruz. Bu amaçla, 11’inci Maddenin B bendindeki 6 kısıtlayıcı engeli ortadan kaldırıyor, yine Siyasi Partiler Kanunu’nda yapacağımız değişiklikle, farklı dil ve lehçelerde propaganda imkânını getiriyoruz. 298 Sayılı Kanunu’nun ilgili maddesini değiştirerek, parti ve adaylar tarafından yapılacak propagandalarda, Türkçenin yanında farklı dil ve lehçelerin de kullanılabilmesini mümkün hale getiriyoruz. Aynı şekilde, ön seçimlerde farklı dil ve lehçelerde propaganda imkânını getiriyoruz. SP Kanunu’nun 43’üncü Maddesindeki kısıtlayıcı hükmü kaldırıyor, ön seçimlerde de Türkçeden başka dil ve lehçeyle propaganda imkânını partilere sağlıyoruz…”
17 ARALIK OPERASYONU VE GERÇEKLER
Öncelikle yukarda sözü edilen: “Muhabbet, demokratikleşme, birlik ve kardeşlik.; Fedakârca görev yapan, milli iradeyi en güçlü şekilde savunup, milletin talepleri yönünde çalışan Meclis; İç barışımızı güçlendirecek, toplumsal birlik ve bütünlüğümüzü, geliştirecek, huzurumuzu tahkim edecek her adım.; Bu demokratikleşme paketiyle, Türkiye’nin istiklalini güçlendiriyor, özgürlük alanını daha da genişletiyor, ufkunu daha da açıyor ve umudunu daha da çoğaltıyoruz. En önemlisi de, bu paketle, şehitlerimizin uğruna can verdikleri milletimizin, birlik, kardeşlik ve dayanışmasını pekiştiriyoruz; 1950’de başlayan demokratikleşme tarihi!.”         17 Aralık’tan bu güne açıkça görülmüş, anlaşılmıştır ki; Pakette yer alan bu ve benzeri sözler kesinlikle samimi değil, sadece bir oyalama, göz boyama, hile ve aldatmacadır. Çünkü aynı paketin sonlarında yer alan: “SP Kanunu’nun 11’inci maddesinde yapılacak değişiklikle, partilere üye olmayı daraltan, kısıtlayan engeller ortadan kaldırılacak; Seçim Kanununa göre, oy verme hakkına sahip olan herkesin, partilere de üye olabilmesinin önü açılacaktır…”
Siyasi Partiler Kanunu’ndan “adalet, fazilet, insanlık ve hukuk” atılmak isteniyor.
SPK 2. Bölüm: Siyasi Partilere Üye Olma:
MADDE 11 - (Değişik 1. fıkra: 4445 - 12.8.1999) On sekiz yaşını dolduran, medeni ve siyasi hakları kullanma ehliyetine sahip bulunan her Türk vatandaşı bir siyasi partiye üye olabilir. Ancak; (a) Hâkimler ve Savcılar, Sayıştay dâhil yüksek yargı organları mensupları, kamu kurum ve kuruluşlarının memur statüsündeki görevlileri, yaptıkları hizmet bakımından işçi niteliği taşımayan diğer kamu görevlileri, Silahlı Kuvvetler mensupları ile yükseköğretim öncesi öğrencileri siyasi partilere üye olamazlar.
b) (Paket Gereği Kanundan Çıkartılacak Hükümler)
1 - Kamu hizmetlerinden yasaklılar,
2 - Zimmet, ihtilâs, irtikâp, rüşvet, hırsızlık, dolandırıcılık, sahtecilik inancı kötüye kullanma, dolanlı iflas gibi yüz kızartıcı suçlar ile istimal ve istihlâk kaçakçılığı dışında kalan kaçakçılık suçları, resmi ihale ve alım satımlara fesat karıştırma veya devlet sırlarını açığa vurma suçlarından biriyle mahkûm olanlar,
2. Basit ve nitelikli zimmet, irtikap, rüşvet, hırsızlık, dolandırıcılık, sahtecilik, inancı kötüye kullanma, dolanlı iflas gibi yüz kızartıcı suçlar ile istimal ve istihlak kaçakçılığı dışında kalan kaçakçılık suçları, resmi ihale ve alım satımlara fesat karıştırma veya devlet sırlarını açığa vurma suçlarından biriyle mahkum olanlar,
3 - Herhangi bir suçtan dolayı ağır hapis veya taksirli suçlar hariç üç yıl veya daha fazla hapis cezasına mahkûm olanlar, 3. Taksirli suçlar hariç beş yıl ağır hapis veya beş yıl ve daha fazla hapis cezasına mahkûm olanlar,
4 - Türk Ceza Kanununun ikinci Kitabının birinci babında yazılı suçlardan veya bu suçların işlenmesini alenî olarak tahrik etme suçundan mahkûm olanlar,
5 - Türk Ceza Kanununun 312. maddesinin ikinci fıkrasında yazılı halkı sınıf, ırk, din, mezhep veya bölge farklılığı gözeterek kin ve düşmanlığa açıkça tahrik etme suçlarından mahkûm olanlar, 5. Terör eyleminden mahkûm olanlar,
6 - Siyasi partilere üye olamazlar ve üye kaydedilemezler. Yükseköğretim elemanları, yasaklamanın dışındadır. Bunlar hakkında Yükseköğretim Kanunu uygulanır.
 
ÜYELİĞE KABUL ŞARTLARI
 
MADDE 12 - Siyasî parti üyesi olmaya kanuna göre engel hali bulunmayanların üyeliğe kabul şartları parti tüzüklerinde gösterilir. Tüzükte üyelik için başvuranlar arasında dil, ırk, cinsiyet, din, mezhep, aile, zümre, sınıf ve meslek farkı gözeten hükümler bulunamaz.
Siyasî partiler üye olma istemlerini sebep göstermeksizin de reddedebilirler. Ancak, üyeliğe kaydını isteyenin istemini reddeden teşkilatın bir üste kademesine, parti tüzüğünde gösterilen şekilde itiraz hakkı vardır. İtiraz üzerine verilen karar kesindir.
 
ÖNSEÇİMDE PROPAGANDA İLE İLGİLİ HÜKÜMLER
 
MADDE 43 - Aday yoklamalarına katılan aday adayları için propaganda yapmak amacı ile açık hava toplantıları, örf ve âdete göre sohbet toplantısı sayılanlar hariç olmak üzere kapalı salon toplantıları tertiplenemez, duvar ilânı, el ilânı ve her nevi matbua, ses ve görüntü bantlarıyla propaganda yapılamaz. Bu tür toplantılarda başka aday adaylarına karşı kötüleyici beyanlarda bulunulması yasaktır.
Siyasî partiler, tüzüklerinde gösterilmek kaydıyla aday adayları için bunların vereceği bilgileri de esas alarak aday adaylarının meslek veya sanat hayatlarındaki derece, başarı ve eserlerini, memlekete yaptığı hizmetleri gösterir, vesikalık fotoğraflarını taşıyan matbualar bastırıp dağıtabilir. Aday adaylarının soyadı alfabe sırasına göre düzenlenecek benzer bilgileri içeren matbualar sandık başlarına asılabilir.
Aday adayları, mensup oldukları partinin programı, büyük kongresinin ve yetkili merkez organlarının kararları ile partinin seçim bildirisi dışında, milli mahalli yahut mesleki çapta herhangi bir vaatte bulunamazlar ve Türkçe'den başka dil ve yazı kullanamazlar.
Aday adayları, önseçimlerde oy kullanacak partili üyelere veya yakınlarına maddi çıkar sağlama amacı güdemezler; önseçimlerde oy kullanacakları etkilemek maksadıyla meşru ve hukuka uygun olmayan davranışlarda bulunamazlar…”
Hesaplanan bu değişiklikler hayata geçtiğinde:
1. Hiç af çıkartmadıkları yalanına rağmen, esasa müteallik yasa “paket ve torba” biçim düzenlemelerle “denetimli serbestlik” ve sair nam ve kapsamlar altında hapisten çıkan 100 bin civarında suçlu,
2. Yukarda arz ve ifade edilen 2820     Sayılı Siyasi Partiler Kanunu 11/b fıkrasının iptali ile yüz binlerce insanlık düşmanı, alçak, namussuz, şerefsiz-soysuz, karaktersiz mahlûk, hırsız -yolsuz, anarşist, terörist, katil, ırz düşmanı, bebek katili cani ve hain serbestçe siyasi partilere üye olabilecek.; Canları isterse parti kurabilecek ve her düzeyde seçme-seçilme hakkına sahip hale getirilecekler… 
3. Siyaset iyice “iyi insan, iyi, onurlu, sorumlu, namuslu ve dürüst vatandaşların hakkı, işi ve görevi” olmaktan çıkacak; Bütünüyle pislik domuzlarının eline kalacaktır.
 
            KİRLİ ELLER VE MENFUR EMELLER
           
Bu değişiklik istemi, öteden beri plânlanan ve kerameti kendinden menkul paketlerle Meclise dikte edilen müstakbel hedef belli olmuştur. Bu menfur süreçle, en başta bebek katili olmak üzere, bilumum hırsız, yolsuz, soysuz, katil, hain, terör-tedhiş unsuru canilerle bölücü unsurlar meclise taşınmak istenmektedir. Bizim gaflet, dalâlet ve hıyanet ile malûl muhalefet, ya hâlâ, bu vahim ihanete uyanamamış, ya da “işin işbirlikçiliğine” yatmış olsa gerektir!
Yazışma Adresi: P.K. 118 [06 442] Yenişehir-ANKARA
 

Bu çalışma  "TELİF ESERİ OLUP"  Yazarı ve bu siteden izin almadan kullanmayınız!

Önceki Sayfaya gitmek için tıklayınız

Bir sonraki sayfaya gitmek için tıklayınız

 
 

 08

Kitap içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

Önceki Sayfaya gitmek için tıklayınız

Bir sonraki sayfaya gitmek için tıklayınız

AÇILIMLAR VE AÇMAZLAR

 
Her ne kadar hükümet, ‘Akan kanlar dursun; Analar ağlamasın’ gerekçesiyle cürmünü cemaate mâl-etmeye; ‘milli birlik ve kardeşlik’ yalanı ile de, suç teşkil eden eylemini devlet politikası göstermeye çalışıyorsa da nafile. Çünkü olay bir komplo, baskı ve dayatma eseri.
Bakınız!..Yunan Savunma Bakanlığı’na yakınlığı ile bilinen, Amina&Asfalia dergisi yazarı ve strateji uzmanı Dimitris Patsules, Derginin 2009 yılı Temmuz sayısında; “ABD’nin, PKK’yı baskı aracı olarak kullandığını ve tamamıyla yok etmeyeceğini, Güneydoğu Anadolu bölgesinin uzun vadede, ABD ve İsrail’in desteğiyle oluşturulacak ‘Büyük Kürdistan’a dâhil edilmesinin planlandığı”nı yazıyor.Makale şöyle:
“ABD askerinin 2010’da Irak'tan çıkması ve bölgede istikrar sağlanması çerçevesinde, PKK ile TC hükümeti müzakereye başlama kararına yöneldi. Şimdiye kadar PKK'ya katlanan ve onu Türkiye'ye karşı baskı unsuru ve sorun aracı olarak kullanan Washington, Afganistan-Pakistan cephesinde ihtiyaçların artmasıyla ABD ordusunun Irak'ta kalamayacağını anladı ve 2007’de politika değiştirerek Ankara ile PKK 'nın tehdit unsuru olarak kalmaması konusunda bir anlaşma yaptı. Karşılığında İsrail'den sonra Amerika'nın Orta Doğu'daki en sadık müttefiki olarak K. Irak'taki Kürt hükümetini tanımasını ve Irak'ın istikrarına yardımcı olmasını istedi.
Sonuçta, Bağdat ve Kuzey Irak Kürt hükümeti, PKK'ya cephe aldı. Örgüt kaçış yolu, eğitim-ikmal ve yeniden organize için üs olarak kullanacağı güvenli bir yer kalmadığı için Türkiye'nin güneydoğusunda eylemlerini sürdüremeyecek. PKK şimdi zor durumda. Çünkü ABD Irak'a istikrar kazandırmak istiyor. Kürtler ise var olan ‘devletlerini’ koruma peşinde...
Amerika ve İsrail, Orta Doğu'da ‘Büyük Kürdistan’ın kurulmasını öngörmekte ve 12 milyon Kürt'ün yaşadığı Türkiye’nin G. Doğusunun bu devlete dâhil edilmesini istemektedir. Bu stratejinin uzun vadede Türkiye'nin çöküşüne neden olacağı unutulmamalı!..”
KRİTİK HAFTA:
Yazar, Ekim sayısındaki "Kürt Meselesindeki Gelişmeler" başlıklı makalesinde: "Kürt meselesi kritik haftaya girmiştir. 25 yıl süren savaştan sonra ilk kez çözüm imkânı, TC’nin bütünlüğünü kurtarma çabalarıyla birlikte görünmektedir. Esasında Washington isterse, bir gecede PKK'yı yok edebilir veya Irak kuvvetlerince temizlenmelerini sağlayabilir. Ancak, ABD şu aşamada PKK'yı yok etmeyi değil, bir süre daha kullanmayı planlamaktadır.. .
Ayrıca, ABD ve AB'nin PKK'ya karşı Türkiye'ye sağladığı yardımlar karşılıksız değil. PKK izole edilmeden siyasi çözüm bulunması talebi ağırlıklıdır. Erdoğan’ın Kürtler için geniş özgürlükleri kapsayan planlar hazırlaması ABD-AB isteğidir. Sonuçta, kaybeden Türkiye’dir. Çünkü çete savaşının bedeli askeri galibiyet değil, hükümetle müzakere ve siyasi bir çözümün kabul ettirilmesi idi. Bu itibarla PKK, hedefine ulaşmayı başarmıştır.
Türkiye ve Kürtler arasında gerçek savaş, artık siyasi arenada sürecektir. Ancak bunun devamı, öngörülen çete harekâtlı baskı manivelası ile mümkündür. Şimdi Erdoğan, Kürtlere mümkün olduğunca az şey vermeye ve PKK'yı silahsızlandırmaya çalışmakta, oysa Kürtlerin amacı özlü haklar ile siyasi, ekonomik ve sosyal yaşamda kendi kaderlerini tayin edebilmedir.
Generaller ve milliyetçi partilerin, Kürtlere serbestiler verilmesine tepkileri mesnetsiz değildir. Her ne kadar, DTP ve PKK'nın askeri sorumlusu Murat Karayılan, federe devlete dair taleplerini terk ederek, Türkiye'yi bölmeyecek bir çözümü kabul ediyor gözükse de; Türk liderler Kürtlerin gelecekte ülkeyi bölmenin ön şartlarını yarattığını, bunun sonucu olarak da, sonuçta bir Kürt devletinin kurulacağını bilmektedirler. İşte bu, İsrail ve ABD'nin hedefidir."
Yunanlı strateji uzmanı D.Patsules olanları böyle açıklıyor. Atina Büyükelçiliğimizin bir tekzip’i var mı? Hayır. Hükümetten tepki, reddiye? Yok. Öyleyse hükümetin “demokratik açılım”ının her ne kadar içeriği belli değilse de, birtakım “ayrıcalık ve serbestiler” kapsadığı tahmin edilen projenin uygulamaya konulması halinde, Dimitris Patsules’un ifade ettiği gibi, bunun uzun vadede Türkiye’nin lehine gelişmeler yaratmayacağı çok açık.
(Kaynak: Amina&Asfalia, Sinan Sungur, Odatv.com Kasım-2009)
http://mustafanevruzsinaci.blogspot.com.tr

Bu çalışma  "TELİF ESERİ OLUP"  Yazarı ve bu siteden izin almadan kullanmayınız!

Önceki Sayfaya gitmek için tıklayınız

Bir sonraki sayfaya gitmek için tıklayınız

 
 

 09

Kitap içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

Önceki Sayfaya gitmek için tıklayınız

Bir sonraki sayfaya gitmek için tıklayınız

ADALET (BARIŞ), MİLLET İRADESİ VE ÜSTÜNLÜK

 
Adı “Adalet ve Kalkınma” olan partinin olağanüstü büyük kongresinde, hatipler adeta haykırıyor, başta Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu (HSYK) olmak üzere, Cumhuriyet Baş Savcıları dâhil bütün adalet ve hukuk cihazı camiasına telkin, tembih ve tehdit dolu mesajlar göndermekte birbirleri ile yarışıyorlardı!.. (Ankara, 27 Ağustos 2014)
Onlara göre: Hiçbir şey (güç, kuvvet veya erk) millet iradesinden üstün olamazmış!.
Özellikle, 27 Mayıs sonrası ve bizatihi 27 Mayıs’ın (12 Mart, 12 Eylül, 28 Şubat ve sair post modern darbe, sulta/cunta, vesayet kalkışmalarının) henüz yargılanmadığı; Şahsi ahvaller dışında (Nürmberg Mahkemeleri gibi), bütün olayın maşeri vicdan (HÂKİM) önüne çıkartılıp sorgulanmadığı bir Türkiye’de, bu söz çok iddialıdır. Mübalâğalı, ağdalı, abartmalı ve belli ki “icraattan dolayı duyulan rahatsızlıklardan mütevellit”, aba altından sopa gösterme amacına matuf bir söylem kabilindendir!..
Esası demagoji, hayal ve ütopyadır.
Zaten de öyle algılanmıştır…
Yine de gelin, bu iddia ve ihtirasın mümkün olup olamayacağına bir bakalım:
Ancak burada, öncelikle millet iradesinin tezahür biçimi son derece önemlidir.
Medeni ülkeler ve yerleşik, kurumlaşmış namuslu-dürüst, ilkeli-onurlu, sorumlu-soylu ve saydam demokrasilerde “bire/bir” yani, doğrudan vekâletle temsil hakkı verilmiş bireylere Millet Vekili denir. Doğrudan seçmen tarafından önerilerek, tayin ve tespit edilmemiş kişinin milleti temsil hakkı yoktur. Bu ve mümasil (benzer) kişiler ancak patronları, parti sahipleri ve icabında dâhil oldukları “saadet zincirinin” menfaatlerini temsil ve ilzam ederler…
Dolayısıyla Milletin değil; Vesayetin vekillerine parlamenter denilir.
Son elli yılda bu usul-esas ve kriterlere uygun olarak: Namuslu, dürüst, demokrat ve şeffaf usullerle seçilmiş, gerçek bir “MİLLET VEKİLİ” var mı acaba?. Malûm sürece dair tarihte yazmıyor. Bilen varsa beri gelsin!.. Velev ki, Milletvekilleri bu esas ve usullere uygun seçildi. Millet tercihinin eseri, şaibesiz vekiller ve “devlet idaresinde millet iradesinin” tecelli unsurları oldu. Bu takdirde adalet’in üzerinde ve adalete rağmen bir irade ortaya konulabilir mi? Müştereken Meclis dahi adalete aykırı bir karar alabilir ve uygulamaya sevk edebilir mi?
Cevap: Kesinlikle HAYIR, asla ve kat’a mümkün olamaz’... 
Tam burada bir hatırlatma yapayım:
Bu gün 1 Eylül Dünya Barış Günü (01 Eylül 2014) 
Barış öyle bir kavramdır ki; Sadece Adalet hüküm sürdüğünde gerçekleşir.
Bir ülke, aile, kabile, kurum veya dünyada Adalet yoksa Barış yoktur. Ülkenin bütün kurum ve kurulları ile hayatın her alanında adalet yoksa sadece zulüm, eziyet, işkence, gasp, irtikap, terör/tedhiş ve sömürü vardır. Nizamı âlemde; Daha açık ve doğru bir tanımlama ile evrensel hukukta; Haklı, doğru-iyi ve dürüstlerin güçlülüğü>meşruiyeti esastır. Özellikle vahşi batının ‘şeytani kuramı’ olan “insan insanın kurdudur” itikadında ‘güçlülerin haklılığı, hâkimiyeti ve meşruiyeti’ esas olmakla beraber; Bu yol, meslek veya meşrep orijinal/objektif İnsan (canlı) Hakları, Adalet, adalet ahlâkı ve hukuka kesinlikle aykırıdır.
Amma lâkin (sözde) Müslüman âlemin içine düştüğü gayya çukuru; Nefret, ifrat, hırs, ihtiras, zaaf, fetret ve “kifayetsiz muhterisler” ile millet iradesini “sahtecilik, yalan ve hileyle” gasp ederek hükümferma olan kripto tiranlar dolayısıyla, yüzler Kâbe’den batı’ya çevrilerek; Adalet, hakikat ve faziletin nuru, kötülük ve kul hakkının karanlığına iblâğ olmuş (dönüşmüş) bulunmaktadır. Bunun anlamı:
Şu anda dünyada özgür, hür ve hükümran bir İslâm ülkesi yok demektir.
Oysa, Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulduğu 1923 yılında, başta İran olmak üzere; Afganistan ve Türkiye hür, bütünüyle özgür ve hükümran (egemen) ülkeler idi!..
İşte günümüzün fotoğrafı budur.    
Peki, “ADALET MÜLKÜN TEMELİDİR” ne demek?
            Önce “Adalet” ne demektir? ADALET: Hak (Rab) kanunlarına, yani evrensel hukuk kurallarına uygunluk.. Herkese hakkını vermek, lâyık oldukları muameleyi yapmak, haksızları terbiye etmek; Suçluları mutlaka cezalandırmak, zulüm yapmamak, saygı, insaf ve merhamet sınırları dâhilinde insanları idare, barışı koruma, ekolojiyi himaye ve devleti idame etmektir.
Adalet kelimesinden türeyen Mâdelet=adaletli olmak; Kelimenin kökeni olan Dâd ise, Cenab-ı Hakk'ın emrini, emrettiği şekilde tatbik ve suçlu üzerinde icra etmek anlamında olup; Uygulamada “Hak sahibine hakkını vermek” ve “haksız, zalim ve bilumum suçluları te'dip ve terbiye, ta'zip ve tecziye (cezalandırmak ve ıslah) etmek anlamına gelir.
Ayrıca “Evrensel Adalet”, “İlâhi Adalet” hükmündedir. Halkı ve devleti idare, hukuku (kurulu düzeni) idame ile görevli, bizzat halk tarafından (aracısız/dolaysız) seçilmiş vekillerin meşruiyeti ile buna dayalı Yargı erk’i ve hükümetlerin meşruiyeti de adaletle kaimdir. Yargı, tam bir tarafsızlık ve bağımsızlıkla adalet üretemiyorsa, “gayrimeşru” demektir. Ne pahasına olursa olsun Meclisin bu zulmü düzeltmesi zorunludur. Görev hükümete değil Meclis’e aittir.
            Hükümetler de aynen mahkemeler gibi; Karar, icra, iş ve işlemlerinde adil olmaya, hak ve adalet üzere hareket etmeye mecburdur. Adil olmayan hükümeti def ile öncelikle ve evvelâ muhalefet görevli-yetkili ve sorumludur. Paralelinde adalet cihazı, Meclis ve nihayet ordu! Şu kadar ki adil olmayan hükümete itaat caiz değildir.  
Kuramın Arapça aslı “El-adlü esâsü’l-mülk”tür. Türkçede ‘mülk’ kelimesi ‘Mahkeme kadıya mülk değil’ söylemindeki gibi genellikle taşınmaz (gayrimenkul) anlamında kullanılır. Oysa Arapçada hükümran devlet, müstakil düzen, ülke, egemenlik, iktidar, saltanat, özgürlük anlamlarına gelir. Yani ‘Adalet mülkün temelidir” sözüyle özellikle ve ağırlıkla kastedilen: “Devletin veya düzenin esası adalettir.” Hükmü, hayati unsur ve evrensel gerçeğidir.
            Bu gerçek, Mecelle, Sosyoloji, Felsefe ve Siyaset Bilimi disiplinleri gibi objektif ilmî kaynaklar ve medeni siyaset normunda açıklandığı ve tanımlandığı üzere: Meclis (YASAMA) nezdinde.; Millet Vekillerinin ortak ve mutlak sorumluluğu altında; Adalet cihazı (YARGI) “tarafsız ve bağımsız”; Hükümet (YÜRÜTME) ise, sadece Anayasa ve Anayasaya kesinlikle uygun olmak koşuluyla Yasama ve Yargı Kararlarını uygulamakla memur ve mükellef olup; Kuvvetlerin her biri, devlet içinde “nevi-i şahsına münhasır” erklerdir. Şu kadar ki: Yasama kendine amir; Yargı ve yürütme ise Yasamaya bağlı kurum ve bağlı kuruluşlar hükmündedir.
            Yani: Tepeden-tırnağa, tabandan zirveye/çatıya, devlette adalet hâkim ve hükümferma olmadıkça; İnsani, hukuki, ahlâki ve medeni bir devletten söz edilemez. Devlet, Demokrasi, Cumhuriyet ve Lâiklik “olmazsa olmaz” kabilinden özgün kurallar bütünüdür. Hükümetler sadece ve yalnızca bu düzeni geliştirmek, iyileştirmek, mükemmele ulaştırmak;  Daha kavi, sağlam ve mükemmel kılarak “haklıların güçlülüğü, iyi insan ve iyi vatandaşların” mutluluğu yönünde yükseltmek için Meclisle ortak çalışarak görev yapmak zorunda ve durumundadırlar.  
            ‘Esas’ kelimesi için seçilmiş olan ‘temel’ yanlıştır. Çünkü bir ‘toplumsal sözleşmenin’ devlet ve adalet temelinde teşkili önemli olmakla beraber; Asıl şart adalet ve hukukun devlet binasının “temelden, tavana bütün huzme ve hücrelerine” nüfuz etmiş bulunmasıdır.
Adalet, devlet temelinde mevcuttur” biçiminde bir iddia ve telâkki ile otaya çıkılıp; hükümet işleri “kitabına uydurulmak” kabilinden sevk, idare ve idame olunamaz. Söz, kuram ve kural’ın sahibi olan Hz. Ömer’in anlayışına göre “adalet bir devletin temelinde olduğu gibi tepesinde de, yani her zerresinde mevcut olarak fiilen hayat ve vücut bulmalıdır.
Adalet temeli üzerine bina edilen kurum ve kuruluşların çatısında zulüm yaşanırsa, o binada adaletin varlığından söz edilemez. Halkın idaresiyle iştigal edip; En az Hazreti Ömer veya aynı dönemin “putperest İran Kisrası Nûşirevan” kadar adil olamayan Amirler ile; “Adaletsiz amirler karşısında dilsiz şeytan kesilen Âlimler” manâ itibarıyla sadece bir Köpek hükmündedirler. Biline… 
Netice olarak:
            Adaleti Meclisler tesis; Yargı cihazı temin ve Hükümet’ler ifa ve icraya mecburdur. 
 

Bu çalışma  "TELİF ESERİ OLUP"  Yazarı ve bu siteden izin almadan kullanmayınız!

Önceki Sayfaya gitmek için tıklayınız

Bir sonraki sayfaya gitmek için tıklayınız

 
 

 10

Kitap içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

Önceki Sayfaya gitmek için tıklayınız

Bir sonraki sayfaya gitmek için tıklayınız

ADALET AHLÂKI VE HUKUK

 
Adalet ve hukuk’un temel ilkesi, kaynağı ve dayanağı: Vahiy, vahiyle ikame olunmuş ahlâk ve buna mümasil adet, örf ve geleneklerdir. Ki, bunların tamamı karşılıklı saygı, mutlak adalet, hürmet ve muhabbet üzerine kuruludur.
Daha açık bir anlatımla: İnsan kelimesinin “ins, ünsiyet, meşveret ve muhabbet” kavramlarından türediğini “hikmet’le” anlamak ve bu minval üzere açıklayıp, yorumlamak lâzımdır. Y ani: İnsan kelimesi dahi “salt iyilik ve erdemlilik” karşılığı olup; Namuslu, dürüst, onurlu, sorumlu ve düzenli (istikrarlı/haysiyetli/şahsiyetli/karakter sahibi) olmayan bir varlığı insan olarak kabul etmek kabil değildir.
İnsan, mutlak bir hukuk, adalet ve ahlâk abidesidir.
Daha da açıkçası: Yalancı, hırsız, yolsuz, faşist, fahişe, anarşist, terörist, hain ve zalim yaratıklar insan olarak kabul edilemez ve böylelerine “insanca” muamele edilemez.
Yani “düzenlilik/istikrar” dünya, kâinat ve insanlık için esastır.
İşte evren/kâinat, mutlak bir düzen ve istikrar üzere kaimdir.     
İnsanlar için ilim, ibret, hikmet ve ders olan “tertip” i, evrensel işleyişten alacağımız bir kesitle, özetleyip, örnekleyelim. Evrensel işleyişte şekiller, dengeler ve düzenler…
Sarmal Şekil Dengeyi Nasıl Sağlıyor?
Sarmal şeklindeki galaksilerin içinde bulunan fizik ve metafizik (madde ve madde ötesi) kuvvetler arasındaki denge şaşırtıcı niteliktedir. Bir galaksi, kütle çekim etkisiyle kütle merkezine doğru yoğunlaşarak gelişir. Merkez kütlesinin artışı buradaki kütle çekimini de artırdığından, galaksinin merkezi, merkezkaç kuvvet ve kütle çekimini dengeleyecek şekilde daha hızlı dönmeye başlayacaktır.
Ayrıca merkezin daha hızlı dönmesi, kütlenin merkezde yoğunlaşmasını engeller.
Bu nedenle galaksideki tüm sistemin dengede kalabilmesi için, galaksi merkezindeki parçacıkları yavaşlatıp, kenardakileri hızlandırabilen özel bir mekanizmaya ihtiyaç vardır. İşte bu harika mekanizma “eşit açılı sarmal şekil” tarafından oluşturulmaktadır.
Çünkü eşit açılı sarmal kollar, böyle bir fonksiyon için oldukça uygun bir şekil oluştururu. (J.P. Vallee, ‘The Milk Way’s Spiral Arms Traced By Magnetic Fields, Dust, Gas and Stars’, Journal of Astronomical Society, Volume; 454, s. 119-124)
Allah Yoktan Var Edendir
Görüldüğü gibi pek çok galaksinin “eşit açılı sarmal şeklinde” oluşu aslında bu galaksilerin fiziksel açıdan dengede kalabilmesi için hayati bir öneme sahiptir.
Bitkilerde ve deniz dibinde yaşayan canlıların kabuklarında belirli bir orana (altın oran) bağlı olarak ortaya çıkan eşit açılı sarmalın uzayın derinliklerinde yer alan pek çok galakside de görülüyor olması hayret verici bir durumdur.
Ayrıca galaksilerde görülen sarmal da, tıpkı bitkilerde ve bazı hayvanların kabuklarında görülen sarmallar gibi, içinde bulunduğu yapının dengeli ve uyumlu olmasını sağladığından çok önemli bir fonksiyonu yerine getirmektedir.
Kuşkusuz evrenin var olduğu günden itibaren sahip bulunduğu düzenin ve dengenin hiçbir şekilde bozulmayışı Allah’ın varlığı ve sonsuz kudretinin delillerinden biridir.
Her şeyi eksiksiz ve kusursuz olarak yaratma gücüne sahip olan Rabbimiz, altın oranı öylesine eşsiz ve fonksiyonel bir şekilde yaratmıştır ki, bu oran, içinde bulunduğu her sisteme ve biçime, insanda hayret uyandıracak derecede mükemmel bir estetik, biçimsel bir güzellik ve denge kazandırmaktadır. Bir Kuran ayetinde Rabbimiz şöyle buyurmaktadır:
"Gerçekten sizin Rabbiniz, altı günde gökleri ve yeri yaratan, sonra arşa istiva eden Allah’tır. Gündüzü, durmaksızın kendisini kovalayan geceyle örten, Güneş’e, Ay'a ve yıldızlara kendi buyruğuyla baş eğdirendir.
Haberiniz olsun, yaratmak da, emir de (yalnızca) O’nundur.
Alemlerin Rabbi olan Allah ne Yücedir. " (Araf Suresi, 54)

 

 

Bu çalışma  "TELİF ESERİ OLUP"  Yazarı ve bu siteden izin almadan kullanmayınız!

Önceki Sayfaya gitmek için tıklayınız

Bir sonraki sayfaya gitmek için tıklayınız

 
 

11

Kitap içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

Önceki Sayfaya gitmek için tıklayınız

Bir sonraki sayfaya gitmek için tıklayınız

AKP’NİN YEL DEĞİRMENLERİ İLE SAVAŞI

 
03 Kasım 2002 günü yapılan milletvekili genel seçimlerinde akp; Seçme-seçilme ve oy kullanma hakkına sahip ve listelerde kayıtlı 41.407.015 seçmenden, sandık başına giderek vatandaşlık görevini fiilen yapan 32.753.836 kişiden 10.848.704’ünün oyunu alarak % 33.12 oranla 365 milletvekili çıkardı;
Cumhuriyet tarihinin en antidemokratik seçiminde chp’de 6.114.843’le, % 18.66 oy oranı ile 177 milletvekili çıkardı. Diğer partiler adeta bozguna uğradı. Tamamı barajın altında kalarak feci şekilde boğuldular. Seçimlere katılım oranı:  %79.10 olarak gerçekleşti. Yani akp seçime katılanların % 33.12, tüm seçmenlerin ise %26.20’sının; chp’de seçime katılanların %18.66’sının, seçme hakkı bulunan vatandaşların ise % 14.76’sının oyunu alarak barajı aştı ve 177 milletvekili ile parlâmentoya girdi.
SİYASİ PARTİLER VE SEÇİM YASALARININ HUKUKSUZLUĞU
2822 sayılı siyasi partiler; 298 sayılı seçimlerin temel hükümleri ve 2839 sayılı millet- vekili seçimi kanunlarındaki antidemokratik unsurları dikkate aldığımızda bu, bundan sonraki ve 1983’den itibaren yapılan bütün genel ve yerel seçimlerin ne kadar millet iradesine aykırı, utanç verici, adalet-hukuk ve siyaset bilimi ile çelişkili olduğunu görmek mümkündür.
Yani; akp’nin % 33.12; gerçekte % 26.20 ile Parlâmento’nun % 68.54’üne; Chp’nin ise, % 18.66 veya gerçekte % 14.76 oyla Parlâmentonun % 31.46’sına sahip olması çok büyük bir haksızlıktır. Asla onaylanamaz. Bu millet iradesi, hukuk devleti ilkeleri ve kamu vicdanına saygısızlık ve aleni bir ahlâksızlıktır. Özellikle; kanunun ön seçim ile ilgili mücbir hükümlerinin uygulanmaması ve millet iradesinin adalet ve hakkaniyetle tezahürüne karşıt “merkez yoklaması (gerçekte parti sahiplerinin keyfi ataması) yönteminin uygulanması nedeniyle büyük bir ayıp, haksızlık, hukuksuzluk ve aymazlıktır bu..Ve kesinlikle!... “yönetimde istikrar ve temsilde adalet” ilkesinin suç derecesinde ihlâlidir. İnsan hakları, adalet ahlâkı ve hukuka aykırı olarak, “azınlığın çoğunluğa tahakküm” rejimidir. Diğer bir anlamda ve en açık deyişiyle; 50 yıllık statükonun sürdürülme kaygısıdır.
Bu, elbette bilinen ve beklenir bir gerçektir. İkinci “karşıdevrim” 27 Mayıs 1960’dan itibaren sistematik olarak sürdürülen yozlaşma, bunalım, buhran ve kaotik popülist politikalar bunun böyle olmasını gerekli ve zorunlu kılmaktadır. Statükoya göre ortada bir sorun yoktur.
MİLLETE GÖRE SORUN BÜYÜKTÜR
Ülkemiz, son müze soygunları nedeniyle Kültür ve Turizm Bakanı (eski chp ve shp’li) Ertuğrul Günay’ın “soygunların sebebi darbelerdir” tespiti cihetiyle 27 Mayıs 1960, 12 Mart,  12 Eylül ve 28 Şubatta olabildiğice soyulmuştur. Öyle ki soygun-vurgun, yalan-talan, gasp, irtikap, hırsızlık ve yolsuzluk ara dönemlerde de olanca hızıyla siviller, siyasiler ve oligarşik bürokratik yapı tarafından da amansızca sürdürülmüştür. Bunun yanı sıra elli yılda vuku bulan faili meçhul sayısı 50 bin dolayında telâffuz edilmektedir. Dahası iç ve dış borç yükü yıllardır milletin belini bükmekte; Pahalılık ve enflâsyon geni halk kitlelerini ezmekte; Anarşi, terör ve tedhiş, halkın huzur, emniyet, devletin güvenlik ve bütünlüğünü tehdit etmektedir, o dönemde de etmekte idi…Tüm oligark, uzantı ve mütemmim cüzlerini kapsayan “çağ, İslâm ve insanlık dışı” dokunulmazlık yasaları nedeniyle gaspçılar yakalanamıyor, parlâmento tasallutçularına dokunulamıyor ve “asil halk” hariç “medya/mafya/politik-ACI” suçlularına ilişilemiyordu!...
İşte akp bu argümanları sonuna kadar kullanarak iktidar oldu.
Üstelik kahir ekseriyetle ve tek başına…Demokrat Parti’den bu yana ilk defa!...
Ama ne oldu? Yedi buçuk sene sonra gelinen noktaya bakıldığında fotoğraf şu: “Havanda su dövmek, bıktıran demagoji, tezvirat, popülizm-mugalâta, adi, ahlâksız ve şerefsiz kartel medyası ile dans, siyasette mutasyon; sonuç hayali sukut ve hüsran…” Yani akp ve hükümeti 7.5 yıldır fuzuli işlerle iştigal etmekte, de’Facto AB-D sultasına izin vermekte ve İspanyol yazar Miguel de Cervantes Saavedra'nın kahramanı Donkişot misal yel değirmenleri ile savaşmaktadır.
 

Bu çalışma  "TELİF ESERİ OLUP"  Yazarı ve bu siteden izin almadan kullanmayınız!

Önceki Sayfaya gitmek için tıklayınız

Bir sonraki sayfaya gitmek için tıklayınız

 
 

 12

Kitap içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

Önceki Sayfaya gitmek için tıklayınız

Bir sonraki sayfaya gitmek için tıklayınız

AMAN OYUNA GELMEYİN” OYUNU

 
Aradan günler geçti. Hala köşe bucak ‘hayâsızca’ tartışılıyor.
Tokat Reşadiye de 7 erimizin kalleşçe şehit edilmesi neymiş?
Provokasyon! Peki, kim varmış bu kanlı provokasyonun arkasında?
Dönme, devşirme, açılımcı koza ve kripto güruhu sayıyor: “TSK, Ergenekon, Tikko, Tkpml, İntikam Tugayı” gibi ihtimaller... Ama pkk bu ihtimaller arasında yok!
Yurt çapında karakollar, askeri lojmanlar, araçlar, masum insanlar ve esnafın ekmek kapısı dükkânlara; Tüm ekonomik varlıklar, sosyal donatılar ve kamu mallarına molotoflu saldırılar düzenleyen, pkk, 7 erin şehit edilmesi cürümünün failleri arasında sayılmak istenmiyor. İllâ başkası aranıyor. Çünkü katil pkk çıkarsa açılım iflas eder.
PROVOKASYON OYUNU
Çok enteresandır, bir taraftan da terör örgütü ile Ergenekon ilişkilendirilmek isteniyor. Ne yaman bir çelişki bu!.. Sapla saman böyle birbirine karışmış durumda…
Örgüt baronu Murat Karayılan, 3 Aralık2009 tarihinde ne demişti?
“Yeni yapılan cezaevi bir ölüm çukuru, nefes alınamayan bir kafes. Apo’yu imha etmek için oraya koymuşlardır. Bu yaklaşımı bir savaş girişimi olarak görüyoruz. Ciddi bir savaş girişimi...” Arkasından yurt çapında isyan provaları ve provokasyonlar..
Bu defa da: ”Tepkiler halkın insiyatifidir, önderlik konusunda ben kimseye şöyle, böyle yapın demem. Herkes önderlikle doğrudan bağ içindedir, dolayısıyla herkes önderlik karşısında duyduğu sorumluluğun gereğini yerine getirmektedir” demedi mi?
Kaldı ki pkk Reşadiye’nin sorumluluğunu üstlendi...
İHANETLE DANS
Gerçek provokatör belli oldu. Dahası bir kez daha menfur örgütün ardı-arkası ortalığa döküldü, DTP’nin kapatılması ile iğrenç ayrıntı ve menfur bağlantılar bir, bir ortaya çıktı. AB+ABD = pkk. Elli yıllık amansız düşmanlık, fesat ve tefrika sürecinin doğal sonucu…
Üstelik çok utanç verici bir durum…
Çünkü 31 Temmuz 1959’dan bu güne tam elli yıldır AB kapısında pinekliyoruz!
Eğer, 27 Mayıs mason-misyoner+koza-kripto, peşmerge kalkışması olmasaydı, en geç 1963’de Ortak Pazar (AB) tam üyesi idik. Müteakip sürecin “demokrasi, hak-adalet, hukuk ve insanlık düşmanı, vatan haini” aktörleri utansın!
BAŞ DÜŞMAN AB+ABD
İşte tam bu sıra, terör-tedhiş örgütü yardım, yataklık ve yaltakçılığı, yani, Türk ve Türkiye düşmanlığı tam müseccel, harici bedhaht AB, şer ve şeriklerini kastederek Recep, “AB bizi istemiyorsa baştan söylesin, oyalamasın” demiş. Yuh be, el insaf’.. Talip anlamak istemiyorsa AB istemediklerini nasıl anlatabilir ki!
Üstelik Batı Trakya mezalimine mukabil, patrikhane ve ruhban okulu;
Rum-Yunan soykırımı, iftira ve tefrikalarına rağmen Kıbrıs sorunu;
İğrenç yalan, oyun-düzen ve sahteciliklere karşın Ermeni açılımı!
Üstüne üstlük sözde katılım süreci ve müktesebat gereği; Zinanın suç olmaktan çıkartılmasından tutun, TCK ve CMUK’un, suç örgütleri ve suçlu lehtarı, ‘iyi insan ve iyi, namuslu-dürüst vatandaş’ aleyhi yapıya dönüştürülmesine kadar, bir türlü insanlık dışı tasarrufun “insan hakları ve demokrasi adına” dayatma mercii AB değil mi?
Dahası var!.. AB’nin hiçbir ülkesinde demokrasi, hak, adalet, ahlâk ve hukuk yoktur. Bu nedenle: Bizim var olan kete-kullâ demokrasi, birazcık hak, bir miktar adalet ve vaziyeti idare edecek kadar ahlâkınızı da; despotluk-diktatörlük, haksızlık-yolsuzluk, adaletsizlik, ahlâksızlık ve hukuksuzluğa dönüştürmek için “iş bu açılımlar dâhil” elden gelen her türlü menfur dayatma, baskı, zulüm ve çabayı sarf etmektedir.
Buna ve aradan geçen “50 YILA” rağmen hal⠓AB” diyenler, Anadolu halkının kendine özgü deyimiyle: “Ya AB köpeği veya Amerikan uşağı” sayılırlar mı, sayılmazlar mı? Sanırım, buna rağmen AB yanlılarına, Atatürk’ün tanımı olan “dâhili bedhaht” (iç düşman) denilmelidir.
DENİZE DÖKÜLDÜKLERİ YERDEN!...
İhanet şebekeleri Kürt kisvesi ile kalkıştıkları ihanet furyasını en son “denize döküldükleri” yerden ayağa kaldırmak istediler. Bu diyalektik ve tarihi materyalizmin bir çeşit diriliş öğretisi gereğidir. “…düştükleri yerden kalkarlar.”
İzmir faşist mi değil mi, muhabbeti çeşitli platformlarda devam ediyor.
Kasıtlı bir dikkat dağıtma olayı veya komplosu var ortada diyebiliriz.
Bir yanda azılı faşist unsurlar “demokrat ve Kürt” kisvesi ile ahkâm kesiyor.
Diğer tarafta ise “Aman oyuna gelmeyin” diye haykıran, yalvaran, yakaran ve terör-tedhiş tarafına yardım ve yataklık yapan işbirlikçiler:
OYUNA GELMEYİN OYUNU
“Aman ha, buna İzmirliler alet olmamalı... “
“Sakın savunma kompleksine girmemeliler...”
“Olgun, ağır, sakin ve vakur olmalıdır…”
“Oyuna gelmemek, tuzağa düşmemek, çoluk-çocuğa uymamak gerek” diyorlar.
AMMA LAKİN’…
DTP kasıtlı olarak gerilla kıyafeti giydirilmiş çocuklar ve zafer işaretleriyle şehir içinde gövde gösterisine kalkışınca ve bu olay Habur’daki rezaletin ertesine rastlayınca beklenir sosyal refleks oluştu... Planlı programlı olmayan ani bir tepki ortaya çıktı.
Kamu malını tahrip, korumasız insanları yaralama, rencide, geniş halk kitlelerini tehditle sindirmeye, korkutmaya yönelik sistemli ajitasyon ve tehlikeli prokasyonlar hız kazanınca, “aman oyuna gelmeyin” diyen “işbirlikçi unsurlar” yüzünden toplumun kimyası bozuldu. Moral ve motivasyonu bozuldu.
OYSA:
Devlet ve hükümet (polis-asker) var olduğu sürece bu ve benzer eylem, teşebbüs ve kalkışmaların asla ve kesinlikle olmaması gerekirdi!.. Zira adalet, emniyet, güvenlik ve huzur, istikrar ve insicam sağlandığı sürece “hükümet” var demektir. Aksi taktirde meşru bir hükümetin varlığından asla söz edilemez.
Hükümet varsa; Demokrasi, adalet, hukuk, özgürlük ve güvenlik vardır.
Bu unsurlar yoksa, devlet işgal altında veya hükümet acz içinde demektir.
Amaç hem İzmir hem ülkenin diğer yanlarında sosyal refleksi öldürmek...
Terör ve tedhiş örgütüne karşı halkın yurt çapındaki haklı ve doğru öfkesini suçluluk duygusuna dönüştürmek…
Çoğu İzmir’de DTP konvoyunun taşlanmasından birkaç gün sonra İdil’de PKK yanlıları öğretmen evini bastı. İnsanlar sabaha kadar ölüm korkusu içine atıldı. İzmir’e faşist diyenlerden tek kelime çıktı mı? Çıkmaz... Çünkü faşist bizatihi kendileri... Çoğu tedhiş örgütü meddahlığıyla geçinen birer zavallı...
Bu hengâme içinde  “Basın Türkiye’de ABD’den çok daha özgür” dedi.
Demeye kalmadı ertesi gün Aydınlık dergisi mahkeme kararıyla bir ay kapatıldı.
Sebep: “Vatanı savunmak suç, bölücülük ve casusluk serbest, Türk ordusuna tasfiye harekâtı” başlıklı yazı.
Anaların gözyaşı halâ dinmedi.
Terör örgütüne verilen rüşvetlerle de dineceğe benzemiyor!
Şu hale nazaran: Açılım süreci neyi gösterdi?
Cevap: “Aman oyuna gelmeyin” oyununu!
“Rica ile merhamet dilenmekle bir devletin onuru kurtarılamaz” (Atatürk)
http://mustafanevruzsinaci.blogspot.com.tr

Bu çalışma  "TELİF ESERİ OLUP"  Yazarı ve bu siteden izin almadan kullanmayınız!

Önceki Sayfaya gitmek için tıklayınız

Bir sonraki sayfaya gitmek için tıklayınız

 
 

 13

Kitap içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

Önceki Sayfaya gitmek için tıklayınız

Bir sonraki sayfaya gitmek için tıklayınız

ANAYASA'DAN ÖNCE YASA! 

 
            Gelinen nokta itibarıyla Türkiye'de siyaset tıkanmış, mutat eşhas ve siyaset kurumları Cumhuriyet tarihi'nin en kaotik bunalımına sürüklenmiş bulunmaktadır. Burada sorun sadece iktidar veya muhalefet değil, bütünüyle siyaset hukuku ve politik kurumlardır. Zira sıkıntı, milli (medeni) siyaset geleneğinin bilinçsizce terk edilerek evrensel insanlık davası, hak-hukuk, adalet ahlâkı ve "insana hizmet" felsefesiyle bağdaşmayan çıkar odaklı ve batı eğilimli karanlık mecralara girilmesinden kaynaklanmaktadır.
            Yaşanan kronik sorun: 'Zulümle abâd' ve "demokrasinin dışlanması" meselesidir.
Güncel politika, devlet idaresinde millet iradesini hâkim kılmaktan uzak,; demokratik hak-özgürlük ve güvenlik kavramlarında çelişkili, GSMH-refah payının hak kavramı ve adalet ahlakı yönünde tabana yayılmasında etkisiz; Batıcı bir zihniyetle 'artı değerin' belirli ellerde toplanmasına taraftar olmakla bu; Evrensel hukuk, milli hars, insani boyut, bilinç toplumu, siyaset felsefesi ve yönetim biliminin temel (insani, hukuki ve sosyal) ilkelerine aykırıdır.
            Dolayısıyla halka hizmet, adalet ve hukuk normlarında zaafa düşen siyaset sisteminin ivedilikle restore-rehabilite edilmesi; "Türk İnkılâbı" ile vazedilen objektif ve orijinal ilkelere dönülmesi gerekir. (Atatürk ilke ve inkılâpları) Aksi takdirde 48 yıldır sürüp giden yozlaşma, çürüme, maruz kalınan dezinformasyon, psikolojik savaş, anarşi-terör ve tedhiş, telâfisi kabil olamayacak kadar büyük toplumsal travma, zarar ve hasara neden olabilecektir.
            Bu nedenle, sürekli gündeme taşınan sivil Anayasa yerine, bunu sağlıklı, kalıcı-akılcı ve sürdürülebilir kılacak; Namuslu, dürüst ve demokrat millet temsilcilerinin seçim şartlarını oluşturmak çok daha önemli, acil-gerekli ve 'sistemin rehabilite edilmesi' zorunludur.
            Bu amaçla: AB süreç ve müktesebatının da (siyasi kriterler) gereği 2820 sayılı "SPK" ve seçim mevzuatı köklü bir değişikliğe tabii tutulmak, Siyasi Partilerde kesinlikle Genel Başkan sultası önlenmek; Genel Başkanlık süresi iki dönemle sınırlanmak; Siyaset ahlakına aykırı ittifaka teşebbüs, oy kaybı yahut seçimlerden kaçınmada görev hitamı; Mutlak üyelik aidatı; imtina halinde seçme ve seçilme hakkının kaybı; Halkın rıza ve muvafakatine aykırı; Haksız, yolsuz, keyfi, tek taraflı ve antidemokratik bir tasarruf; İnsan hakları, adalet-hukuk nizamının tahakkuk, demokrasinin tesis ve tedavülü (kurumlaşabilmesi) bakımından 'hazine yardımının' derhal ve bütünüyle kaldırılması gerekli ve zorunlu olup;
Marjinal, statükocu, yalancı-talancı, şirket görüntülü "antidemokratik vesayet-emanet, sahip-sulta partileri" (diktatörlükler) yerine "halka-millete ait, (milli irade kaynaklı) atılımcı, açılımcı, katılımcı, adalet ve hukuka saygılı, ilmi zihniyete dayalı, ilkeli, namuslu, dürüst ve demokrat" kitle partilerinin yolu açılmalıdır. Zira siyasi partiler; halka dayalı olmak, milletten kuvvet almak, gündemi tabandan belirlenmek, üyelerce denetlenmek, parti içi demokrasiyi tam yaşamak, yaşatmak ve milletin nabzını ve iradesini mutlaka yansıtmak zorundadır. 
Bu bağlamda, Parti içi demokrasi kesin ilke ve kurallara bağlanmalı, mevcut zorunlu organlara ilâveten "Denetleme Kurulları" kurulmalı, her tür kongre organ seçimi hür irade ve genel seçimlerde uygulanan tercihli-çarşaf liste ile yapılmalı, kulis yapanlar ve anahtar liste çıkaranların ihracına ilişkin hüküm konulmalı ve tüzükler buna göre tahkim edilmelidir. Siyasi Partiler vaat, taahhüt ve projelerini YSK ve YCBS'na beyanla tescil ettirmeli, zamanaşımı olmaksızın vaatlerinden sorumlu tutularak siyasete onur, ilke, saydamlık ve sorumluluk kazandırılmalı, böylece toplumsal bilinç, ilim, yetenek ve kalite desteklenerek, gerçek hukuk devleti ve kavi demokrasilerde olduğu gibi, insan hakları ve adalet sisteminin gelişmesine katkı sağlanmalıdır.
Ayrıca iktidar, uygulamadığı proje, yerine getirmediği vaat ve taahhütten dolayı aleyhlerine dava ikame, tazminat, icra-i takip ve kapatma dâhil her türlü yasal hükümle SPK tahkim edilmeli. Açılacak davalar ücretsiz olmalı, adaylar ve Partilerince açıklanan hususlar Seçim Kurulları, Cumhuriyet Savcıları, mülki idare ve mahalli güvenlik kurumları tarafından belgelenip, tescil edilerek takibe konulmalıdır.
KİTLE PARTİLERİ NİZAMI
              Siyasi partiler içinde vaki olaylar, hak gaspı, ihlal ve ihtilâflar ile bunlara karşı ikame edilebilecek davalar fevkalade mahdut, muğlâk ve merci-i muhataptan yoksundur. Oysa vuku-u halinde bu itiraz, şikâyet-takip ve davalara süre kaydı olmaksızın derhal bakmaya yetkili özel ihtisas mahkemeleri kurulmak zorundadır. Bu, üyeler yönünden bir hak ve acil ihtiyaçtır.
            298 Sayılı seçimlerin temel hükümleri ve seçmen kütükleri hakkındaki kanunla 2839 Sayılı milletvekili seçimi kanunu da sorunludur. Bu kanunlar bütün usul, esas, ruh ve ilkeleri ile bütünüyle değiştirilerek "temsilde adalet, yönetimde ilmi, insani ve demokratik istikrar" ilkesi esas alınmalıdır. Değişiklikte iki turlu dar bölge sistemi esas alınarak her bölge bir vekil çıkaracak şekilde düzenlenmeli, bakanlık sayısı zaten de'facto varit (örtülü olarak mevcut) başkanlık sistemine geçiş doğrultusunda yeniden düzenlenmelidir.  
            Sistemin yapılanmasında mutlaka "yedek vekillik" ihdas edilerek; Ölüm, yüz kızartıcı suç (cürüm), istifa (istifa müessesesi hukuken tek taraflıdır) ve parti değiştirme halinde derhal ilişik kesme ve yedekten çağrı esası uygulanarak, mevcut kokuşmuşluk, yozlaşma-çürüme ve dejenerasyona karşı radikal önlemler alınmalı, suiistimalci, din tüccarı, siyaset simsarı ve ihanet şebekelerince oluşturulan "ahlâksız vekil pazarları" dönemi ebediyen kapatılmalıdır.
Böylece, ara ve erken seçim sorunu ortadan kalkacak, büyük ölçüde maddi tasarruf sağlanacak;.Ülke gerçek istikrar, barış-huzur, ve devlet umuruna kavuşacaktır. Kemali basiret, adalet-hukuk ve insaniyet bu şekilde hâkim olur. Aşamalarla başkanlık sistemine geçilmesi halinde; Milletvekillerinin Yasama ve Denetleme-Araştırma-Soruşturma görevi hariç olmak üzere, bakanlık görevi dâhil yürütme de yer almaları mümkün olamaz. Bakanlık isteyenin ve bakan olanın milletvekilliği sona erer. Böylece Partiler, kitle ve halk iradesine rücu eder.
Kürsü masuniyeti hariç tüm ayrıcalık dokunulmazlık ve imtiyazların tamamına son verilmesiyle "namuslu-dürüst-ilkeli-kaliteli, onurlu-sorumlu demokrat" rejim imkân ve ortamı yakalanabilir. Dahası, TBMM kadrosu beher 10 vekile bir sekreter düşecek tarzda yeniden düzenlenmeli, meclisin bütün çalışan ve görevli sayısı azami vekil sayısı ile sınırlanmalıdır.
Ayrıca, Milletvekili maaşı asgari ücrete endekslenmeli "milletvekilleri asgari ücretin  katlarına endekslenmeli, emeklilik ve özlük hakları SGK'ya tabii vatandaştan farklı olamaz" hükmü "değiştirilemez bir kural" olarak ilgili yasa, tüzük ve Anayasaya konulmalıdır. Sosyal adaletin temini ve ücretler arasında denge bu kriterin konulması ve uygulanmasına bağlıdır.
Buna paralel yapılacak bir ekleme ve düzenleme ile de; Milletvekillerinin kamu kurum ve kuruluşları üzerinde cari tasallut, takip ve tahakkümlerine son verilmeli, vekillerin rüşvet yahut iltimasa teşebbüsleri suç sayılmalıdır. Zira asiller için suç teşkil eden fiil, faili olmaları halinde vekillere "ağırlaştırılarak" kapsama alınmazsa adaletin sağlanması, hukuk devletinin sağlıklı-kalıcı kılınması kabil değildir. Siyasette ve siyaset kurumlarında üretim, kalite, onur, ilke ve erdemi yakalamanın başkaca bir yolu yoktur.  
            Bu bağlamda il genel meclisi ve belediye meclisi üyeliği de "mahalle muhtarlığı" ile birleştirilerek belediyeler siyasetten soyutlanmalıdır. Uygulanacak iki turlu seçinin 1. turunda köy-mahalle muhtarları ile bağımsız belediye başkanları seçilmeli, ikinci turda (seçilememesi halinde) en fazla oy alan 2 başkan adayı yarışmalı, aynı zamanda birinci turda seçilmiş olan  muhtarlar arasından belediye meclisi ve il genel meclisi üye seçimleri yapılmadır. Hedef: Yerel yönetimlerde katılımcı demokrasi, uzlaşma kültürü ve etkin hizmet yolunun açılmasıdır. Bütün mevzuat bu doğrultuda yeniden ve yerinden yönetim ilkesi ile bireysel sorumluluk ve hukukun üstünlüğü "adalet ve demokrasi" ilkeleri esas alınarak yapılandırılmalıdır.
            Bu taktirde kalite yönetime taşınacak, yönetim kalitesi artacak, yerel imkân, kaynak ve potansiyel maksimize edilecek ve bu güne değin belediyelerce yapılan haksızlık, yolsuzluk ve suiistimaller önlenecektir. Sistemle katılımcı demokrasi, adaletli karar, sorumlu uygulama ve etkin denetim süreci başlatılabilecektir. Şu kadar ki, Vekiller için geçerli ilişik kesme-yedek yöntemi bu düzeyde de geçerli olmalıdır. İşte 'irade-i milliye ve kitle partisi' nizamı budur. 
            Seçim Kanunlarında hedef, evrensel demokrasinin norm ilke, standart ve kriterlerine ulaşıp, kurumlaştırmak suretiyle bir daha kesinlikle değiştirilmesini önleyecek tedbirler almak ve uygulamayı insan onuruna yakışır biçimde ve en adaletli şekilde (kalıcı ve sürekli olarak) sağlamaktır. Sanırım acele etmeye gerek yok !
Önce hak, adalet ahlâkı, hukuk ve demokrasi yolu açılmak zorundadır.
Sonra! Temiz toplum ve temiz siyaset için "TEMİZELLER OPERASYONU"
Namuslu, dürüst, ilkeli, onurlu, sorumlu; gerçek demokratlar yönetime gelmeli ve eğer yapılacaksa "sivil anayasa" (sonra) dürüst bir kadro tarafından yapılmalıdır.
 

Bu çalışma  "TELİF ESERİ OLUP"  Yazarı ve bu siteden izin almadan kullanmayınız!

Önceki Sayfaya gitmek için tıklayınız

Bir sonraki sayfaya gitmek için tıklayınız

 
 

 14

Kitap içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

Önceki Sayfaya gitmek için tıklayınız

Bir sonraki sayfaya gitmek için tıklayınız

ANKARA’DA TOPLU TAŞIM TRAJEDİSİ  VE SÖZDE HUKUK (!) REZALETİ

 
24 Aralık 2004 tarihinde (2004/35 sayılı) UKOME (Büyükşehir belediye başkanlığı ulaşım koordinasyon merkezi) Ankara içerisindeki dolmuş, otobüs, metro gibi toplu taşıma araçlarının yolcu taşıma ücretlerinin arttırılmasına karar verdi.
UKOME kararı EGO Genel Müdürlüğü İdari Encümeninin 28.12.2004 gün ve 2004/212 sayılı “uygun görmesi” ile toplu taşıma % 33 zam olarak 01 Ocak 2005 tarihinden itibaren yürürlüğe girdi.
Bunun üzerine, Turhan Çakar Başkanlığında faaliyet gösteren “Tüketici Hakları Derneği” belediye'nin toplu taşıma araçlarına, 2005 yılı başından geçerli olmak üzere yapmış olduğu zammın iptali için, Ankara 2. İdare Mahkemesine iptal davası açtı.
Dava beş sene sürdü.
Bu sürede uzun bir hukuk mücadelesi verildi. 2. İdare Mahkemesi, önce toplu taşıma ücretlerinin artış işleminin iptali talebini reddetti. Ardından bu kararın Tüketici Hakları Derneği tarafından temyizi üzerine karar Danıştay tarafından bozuldu. Bozma üzerine davayı yeniden gören mahkeme, 15 Ekim 2009 tarihinde son kararını vererek, 01 Ocak 2005 tarihinde uygulamaya konulan ulaşım zamlarını iptal etti. Tüketicilerden fazladan para alınmasına dur dedi ve Ankara Büyükşehir Belediyesini mahkum etti.''
Bu kararla 5 yıl boyunca, derdest olan davaya rağmen yapılan “haksız ve hukuka aykırı” artışların hukuki dayanağı ortadan kalktı. Toplu taşım ve ulaşımda 2004 yılı fiyatlarına dönüldü. Söz konusu mahkeme kararıyla, ''dünya başkentleri ve İstanbul hariç bütün Türkiye şehirleri arasında ulaşımın en pahalı olduğu Ankara'da yaşayan işsiz, öğrenci, memur-emekli ve yoksul halkın, mağduriyetine son verilmiş ve fiyatlar emsalleri düzeyine inmiş oldu.
06 Mart 2010 günü, konu hakkında bir açıklama yapan THD Başkanı Turhan Çakar, ''yıllardır Ankaralıya ulaşımda reva görülen haksızlık, hukuksuzluk, insafsızlık, derneğimizin tüketicilerle sabırla yürüttüğü, hukuk mücadelesiyle ortadan kaldırılmıştır” dedi. Ayrıca; Ankara 2. İdare Mahkemesinin kararının kesin hüküm teşkil ettiğini ve iptal edilen zamların, vilayet genelini kapsayıcı-düzenleyici bir işlem olduğundan, kararın ortaya çıkan sonuçlarından tüm Ankara halkının yararlanacağını bildirdi.
Yaptıkları hesaplamalara göre, yolcu başına 5 yıl boyunca ortalama olarak fazladan 2 bin lira alındığını iddia eden Çakar, tüm yolculardan 5 yıl boyunca fazladan alınan bedelin, ortalama 5,5 milyar lirayı bulduğunu savunarak; Tüketicilerin biletlerindeki ücret farkının iadesi için, belediyeye müracaat edebileceklerini söyleyen Çakar, ''olumsuz cevap almaları halinde, eski kartlarla birlikte Tüketici Sorunları Hakem Heyetlerine başvurabilirler veya belediye yönetimi aleyhine, İdare Mahkemesine dava açabilirler. Dernek olarak bu konuda her türlü hukuki desteği vermeye hazırız'' dedi.
Devamla; Belediye başkanı Melih’in ise, “söz konusu karar sonrasında belediyenin iflas edeceğini ileri sürerek, hedef saptırmaya çalıştığını iddia ederek, ''bu hukuksuzluğu başka bir kılıf altında biletlerdeki transfer hakkını kaldırmak gibi, başka bir hukuksuzlukla devam ettirmeye kimsenin gücü yetmeyecektir. Ankaralılar buna asla izin vermeyecektir'' diye konuştu. Bu arada basın açıklaması sırasında, Güvenpark'ın içinde yer alan minibüs durağında çalışan bir grup minibüs şoförü, basın açıklamasına tepki gösterdi. Minibüsçüler, ''Biz de ev geçindiriyoruz. Çok mu mutlu oldunuz. Siz 5 yıl önceki maaşınıza çalışır mısınız? Yağa, mazota ve benzine gelen zamları biliyor musunuz?'' sözleriyle karara ilişkin tepkilerini dile getirdiler. Minibüs şoförleri ile dernek üyeleri arasındaki sözlü münakaşanın artması üzerine, araya polisler girerek minibüs şoförlerini uzaklaştırdılar. Şoförler, karar öncesi 1,85 lira olan dolmuş otobüs ücretlerinin, kararın ardından 90 kuruşa indiğini belirtirken, bu fiyata ulaşım hizmetinin verilemeyeceğini savundular.
Kararı uygulama konusunda hukuki mecburiyetle karşı karşıya kalan Melih şöyle bir açıklama yapıyordu:
2. İdare Mahkemesi tarafından verilen bir karar. Davanın özetini okuyorum. “Ankara Büyükşehir Belediye Başkanlığı Ulaşım Kordinasyon Merkezi’nin gündem dışı teklifle görüştüğü Ankara içerisindeki dolmuş, otobüs, metro gibi toplu taşıma araçlarının yolcu taşıma ücretlerinin arttırılmasına ilişkin, 24.12.2004 tarih ve 2004/35 sayılı kararını onayan EGO Genel Müdürlüğü İdari Encümeninin 28.12.2004 gün ve 2004/212 sayılı kararını belirlenen şehir içi toplu taşıma fiyat tarifelerindeki artışın, fahiş olduğu, enflasyon oranlarının dikkate alınmadığı, hukuka ve mevzuata uyarlık bulunmadığı iddialarıyla iptali istenmektedir deniliyor" dedi.
Anılan tarihte, yani 31 Aralık 2004 gününde toplu taşım ücretleri 90 kuruş idi.
2004 yılı TÜFE enflâsyon oranı % 9.32 oldu. Buna rağmen toplu taşım ücretlerine % 33 zam yapıldı!... “Melih devamla: (IHA) Danıştay 2. ve 9. Dairenin verdiği mahkeme kararı ile pazartesi gününden (08 Mart 2010) itibaren Ankara’da toplu taşıma ücretlerinde tam biletin 90 kuruşa, öğrenci biletlerinin 60 kuruşa düşürüleceğini söyledi. Ankara Büyükşehir Belediye binasında basın toplantısı düzenleyen Gökçek, Danıştay’ın aldığı kararı ’kaos’ olarak niteledi. Gökçek, Tüketici Hakları Derneğinin açtığı dava ile toplu taşıma bilet fiyatlarının 6 yıl öncesine döneceğini ve Pazartesi’den itibaren Ankara’da ulaşım konusunda kaos yaşanacağını söyleyen Gökçek, otobüs ve metro hattında gecikmeli seferler düzenleyeceklerini bildirdi. Gökçek, yargı reformu konusunda fikir söylemlerinin erken olacağına işaret ederek idari mahkemelerin belediyeleri yönettiğini ifade etti. Gökçek, "İdari mahkemeler belediyeleri yönetiyor. Biz bir hata yaptıysak halk bize ders versin. Hukuk esnek olduğu için kişiye göre değişiyor" dedi.
İdare Mahkemesine, Tüketici Dernekleri Federasyonu’nun açtığı davayla ulaşım ücretlerine yapılan zamların iptalinin istendiğini ve 2’ye karşı 1 oyla davanın haklı bulunarak 2007 fiyatlarına dönülmesi yönünde karar çıktığını belirten Gökçek, "Ellimize ulaşan 2 mahkeme kararından 1’si bu" diye konuştu.
Bu davayı idari mahkemede kazandıklarını belirten Gökçek, "Tüketici Hakları Derneği bunu Danıştay’da yeniden temyiz etmiş. Danıştay, Tüketici Hakları Derneği’nin lehine davayı bozmuş ve idari mahkemede 15 Ekim 2009 tarihinde yani birinci aldığımız kararın yaklaşık 6 sene sonrasında iptal kararı vererek, bizim 2003 fiyatlarına dönmemiz için karar almış. İki tane mahkeme kararı var. UKOME her iki mahkeme kararının uygulanması için ve tatbik edilmesi için aşağıda karar verdi. Çünkü biliyorsunuz mahkeme kararlarını uygulamakta kanunen suç 3 yıla kadar hapsi gerektiriyor. Dolayısıyla biz de mahkeme kararlarını arzu ederek, benimseyerek, mantığımıza uygun bularak değil mecbur kaldığımız için uygulamak konumunda kaldık" ifadelerini kullandı. Daha sonra yeni bilet fiyatlarını açıklayan Gökçek, pazartesi gününden geçerli olmak üzere tam biletin 90 kuruş, indirimli (öğrenci) biletin ise 60 kuruş olduğunu duyurdu. Minibüslerde ise ulaşım ücretlerinin kısa mesafe için 90 kuruş uzun mesafe için 1 lira olduğunu belirterek, 1 saat içinde 50 kuruşa yapılan aktarmalı seyahatlerinde kaldırıldığını dile getirdi.”
Açıklandığı gibi 08 Mart Pazartesi günü Mahkeme kararının uygulanmasına başlandı.
Aynı gün TŞOF Danıştay’a başvurarak; UKOME kararını iptalini istedi.
Daha önce beş yılda çıkan karara mukabil bu defa üç günde karar çıktı. 11 Mart Perşembe günü dolmuşlar, 12 Mart’ta da otobüsler eski tarifeye döndü. Şimdi sorulur: Adalet bunun neresinde? Uygulanan hukuk orman hukuku mu?
NOT: Bu konu bitmez, dosya kapanmaz!... Yeri geldikçe gereği yapılacaktır.
E.POSTA        : gercek.demokrat@hotmail.com
WEB               : http://mustafanevruzsinaci.blogspot.com,
POSTA           : PK, 118 [ 06 442 ] Yenişehir/ANKARA
NOT               : Kaynak göstermek şartıyla yazılar yayına izinlidir.
 
 

Bu çalışma  "TELİF ESERİ OLUP"  Yazarı ve bu siteden izin almadan kullanmayınız!

Önceki Sayfaya gitmek için tıklayınız

Bir sonraki sayfaya gitmek için tıklayınız

 
 

15

Kitap içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

Önceki Sayfaya gitmek için tıklayınız

Bir sonraki sayfaya gitmek için tıklayınız

ARAP BAHARI = BOP CEHENNEMİ

 
            İktisat ve siyaset hayatı vesayetle malûl ve emperyalistlere mahkûm, milli devlet vasfı mülga, bütün sosyal unsur ve kurumları dumura uğramış; Banka ve borsa şirketlerinin % 75’i düyun-u umumiye (yabancı soyguncu ve vurguncuların) eline geçmiş; Kendini, utanmadan ve Allahtan korkmadan, Türk ve İslâm düşmanı BOP saldırganlarının “eş başkanı” ilân eden bir mecnûn marifetiyle AB-ABD talimatlarıyla yönetilen sömürge bir ülkedir şu anda Türkiye…
            Kişi başı gelir, tıpkı enflâsyon rakamları gibi bir istatistik bir yalandır. Hakikatte kişi başına gelir, ülke gelirinin nüfusa bölünmesi olup; Asgari ücretli, işçi, memur ve emekli, her vatandaşın cebine giren para olması gerekirken, gerçek bu değildir. Dahası: Toplam gelirin % 75’i yabancılara, kalanın % 65’i imtiyazlı kesimin cebine girmekte; Milli Gelir’in çok küçük bir dilimi halka nasip olmaktadır. Acı gerçek budur. Bilelim ve artık düşlerde yaşamayalım!
Ancak vicdanı, ilmi ve irfanı kararmış; Basiret, hikmet ve bekadan yoksun; Dürüstlük, Hak, Hukuk, Adalet ve Demokrasi fukaralarının elinde bölünme tehdidine maruz ülkenin aciz ve zavallı yöneticileri adına; Akıl tutulması ile malûl, gazeteci nam bir meczup, önüne aylık 52 Bin liralık bir ulufe atılınca, ilk çıktığı televizyon ve akredite medyaya bak neler diyor?.
“Eğer gerçekten bir ülke ekonomi üzerinden yaşadığı asırlık esareti bir lider etrafında toplanan ekip tarafından bitirebilmiş ve o ülke artık başkalarından bağımsız hareket edebiliyor da kalkınmasını dünya genelinin en önünde ilerletiyor ise;, Buna rağmen kendi ülkesinde ideolojik körelmeye yakalanmış bir grup, onu düşürüp ülkeyi ve milleti yeniden 70 sente muhtaç duruma düşürecek şekilde, her türlü yalan- dolan iftira bilgi kirliliği ile o lideri (!) siyaset alanından dışarı atmakta, dış rakiplerden daha gayretli olarak.. Bilerek ve ya bilmeden o lider (!),  ülke ve dış rakiplerinin işine yarayacak, ülkemizin kalkınma hızını kesmek için frene basılacak şekilde onu düşürmeye çalışıyorsa ve bu askerleri ilgilendiren bir sıcak savaş değil ise;, Bütün vatanını ve milletini yüceltip muasır medeniyet seviyesine ulaştırmak hatta muasır medeniyeti aşmak isteyen gazeteciler ve halk bu uğurda ölmek dâhil her türlü gayreti göze almalıdır. Hele askeri savunma ve savaşlar alanındaki silah üretimine başarılı bir giriş yapmış da, artık bir buçuk asırdır  ilk defa, ne 1. dünya savaşında ki Almanya'ya nede ondan sonra devam eden önce İngiltere ve sonrada ABD ye bağımlı olmaktan ordularımızı kurtarıp Nato’dan emir almaktan kurtaracak başarılı hamleleri gerçekleştirmeye başlamış ise her vatan evladı askerde onun başarısı uğruna ölmeyi göze almalı;, Çünkü adam gece gündüz demeden geldiği günden beri koşarak çalışmakta hem de herkesi o tempoda çalışmaya zorlamaktadır.”
El insaf!.. Yüklü bir ulufeye mazhar oldu diye: “170 yıl sonra bir lider çıkıp finansal esareti bitirmişse ben ölmeye hazırım" diye yalan söyleyebilen bir kişi, gazeteci mi, yoksa bir haşhaşi neferi mi anlamak çok zor! Hasan Sabbah fedaileri meşrep gereği her şeyi göze almış insanlardır. Ancak gazetecilerin aciz yönetimler ve lideri (!) için (hırs, ihtiras ve para uğruna) ölümü göze almaları, objektif düşünme ve yazabilmeye engel olacak dolayısıyla işine düzgün yapmasına imkân kalmayacaktır. Hele ölümü göze almanın ödülü “52 bin lira maaş” olunca,  paranın her kapıyı açtığı sözü ön plana çıkıyor. Lütfen elinizi vicdanınıza koyarak bu insanlık düşmanlığı, ayrımcılık ve bölücülüğün tam tersini bir düşünün!..
Hani o dillerinden düşürmedikleri ve “misyonun son halkası” olduklarını iddia, iftira ettikleri Şehit Baş Vekil Adnan Menderes ve kadim DP’nin şanlı kadroları “benzer bir durum ve yine Türk ve İslâm âlemine yönelik tehditler karşısında” ne yapmışlardı?
            MENDERES D-8’lerden önce Bağdat Paktı’nı kurmuştu biliyor musunuz?..
            Yaklaşık 58 yıl önce Ortadoğu’da, (TC’ni parçalama, bölme ve İslâm âlemini domuza peşkeş çekme değil) birinci sınıf, belirleyici, hür, hükümran ve tam bağımsız dünya devleti ve etkin bir güç olma yolunda ilk adımları DP atmıştı. Cumhuriyeti kavi (sağlam) kılan Sâdâbad Paktı’ndan sonra, Irak’ta imzalanan Bağdat Paktı dünya çapında büyük bir başarıdır. Türk ve İslâm dünyasına özgürlük ve bağımsızlık kapılarını açan bu anlaşmadan 2 yıl arayla 2 komşu ülkede askerî darbe oldu. Birlik ve bağımsızlık yanlısı vizyoner lider ve hükümetler gitti.
SÂDABAT+BAĞDAT PAKTI VE BOP LÂNETİ  
Cumhuriyet tarihinde biri akim (başarısız) ikisi tam üç anlaşma vardır ki; Bunlardan, son derece uyduruk, sanal ve sağlam temellerin aksine çürük zeminler üstüne inşa edilmeye çalışılan D-8, Developing Eight (gelişmekte olan 8 ülke: Türkiye, İran, Pakistan, Bangladeş, Malezya, Endonezya, Mısır ve Nijerya) ittihadı hariç olmak üzere; Mustafa Kemal Atatürk tarafından akit ve inşa olunan Sadabad Paktı ile Baş Vekil Adnan Menderes ve DP’nin eseri Bağdat Paktı; Türk-İslâm Âlemi’nin özgürlük, hükümranlık ve bağımsızlığı yolunda atılmış fevkalâde önemli, değerli ve hayati adımlar niteliğindedir.
Dönem itibarıyla Avrupa Birliği’nin hamisi, fiili ve asli üyesi olan Osmanlı’nın, sinsi, vahşi, alçak, kalleş ve amansız düşmanı batı tarafından kancıkça yıkılıp parçalandıktan, dâhili ve harici düşmanla işbirliği sonucu zevale uğratıldıktan sonra, Türk-İslâm âleminin en büyük sorunu örtülü işgal, çöreklenmiş ihanet ve işbirlikçi vesayet olmuştur.
Kutsal İttifak, Tarihi İttihat ve pusudaki ihanet:
1955, 24 Şubat. Yer Bağdat. Türkiye Başbakanı Adnan Menderes, yüzünde tebessüm ve umut... Masaya eğilmiş, Bağdat Paktı’na imza atıyor. Bir sonraki karede Irak Kralı ikinci Faysal’la tokalaşıyor. Ülkeleri yakınlaştıran, ekonomik, özgürlük-güvenlik ve işbirliği yolunu açan anlaşmadan sonra Irak ve Türkiye’de ilginç gelişmeler yaşanıyor. Menderes’in 1959’da Londra’da uçağı düşüyor. Aynı yıl içinde bu sefer komşu ülke Irak’ta bir darbe gerçekleşiyor; Başbakanla, kral feci şekilde öldürülüyor. 1960’ta Türkiye’de Menderes ve DP hükümetinin sonunu getiren 27 Mayıs darbesi oluyor. Bir yıl sonra da Menderes idam ediliyor.
1950’de iktidara gelen Menderes (DP hükümeti) ülkede ekonomik ve demokratik açılımlara giderken dış politikayı ihmal etmiyor. Menderes, çok aktif ve aksiyoner bir lider, sürekli yurtdışı seyahatlere çıkıyor. Önemli anlaşmalara imza koyuyor. 1952’de NATO’ya üyelik anlaşması imzalanıyor. ABD ve Rusya ile “mütekabiliyet ve adalet muvacehesinde” ilişkiler geliştiriliyor. Hindistan’a kadar Türkiye’nin ilgi alanını genişliyor. Tek parti (CHP) döneminde kapısı çalınmayan Ankara’yı 10 yıllık DP iktidarında Eisenhower’dan Nehru’ya kadar pek çok lider ziyaret ediyor. Komşuları ihmal etmiyor. Irak’la yakınlaşıyor. Başbakan Nuri Said Paşa Osmanlı askeri. İstanbul’da eğitim görmüş. Irak’a dönmüş, başbakan olmuş.
1955’te Irak’a gerçekleşen seyahatte Dışişleri Bakanı Ali Fuat Köprülü ve Kayseri Milletvekili, DP Genel Başkan Yardımcısı Kamil Gündeş bulunuyor. Türkiye, İkinci Dünya Savaşı’na kadar Irak petrollerinden pay almış. Bağdat Paktı anlaşması ile ekonomik bir kurul oluşturulacak, enerji sorunu tamamen çözülecek. Türkiye bölgesel bir güç olacak. Menderes, Bağdat’ta anlaşma sonrası İmam-ı Azam’ın türbesini ziyaretinden sonra Semati Ataman’a, bu amacından şöyle bahsediyor: “Elbette bir daha yeniden Osmanlı imparatorluğu kurulmaz ama günümüzün imkân ve şartları içinde o coğrafyada bulunan ülkeler niçin tekrar bir araya gelmenin çarelerini aramasın, bir yolunu bulmasın?”
Ancak iki ülkede birbirini takip eden darbeler bu süreci kesintiye uğratır. Bağdat Paktı anlaşmasından sonra 1958’de Irak’ta çok kanlı bir darbe olur. Kral 2. Faysal öldürülür. Nuri Said Paşa kadın kıyafeti ile saraydan kaçmaya çalışırken darbeciler tarafından yakalanarak linç edilir. Anlaşmaya taraf Türkiye’de 1959’da Menderes’in Londra’da uçağı düşer. Baş Vekil kazadan sağ olarak kurtulur. 27 Mayıs 1960’ta bu sefer askerî darbe olur. Menderes iktidardan indirilir. Irak ve Türkiye içe kapanır ve ilişkiler kesilip koparılır..
1958’de Irak, 1960’ta Türkiye’de darbelerin olması tesadüf mü? Bağdat Anlaşmasına imza koyan Menderes’in hemen yanı başındaki DP Kayseri Milletvekili Kamil Gündeş’in yeğeni Prof. Dr. Pelin Gündeş Bakır, “2 yıl arayla iki komşu devlette askerî (!) darbe oluyorsa orada soru işareti vardır. Menderes, Kral 2. Faysal ve Nuri Said Paşa aynı yöntemle iktidardan indiriliyor, çok manidar. Bağdat Paktı’nın mimarları bunlar.” diyor. Nitekim bu vahametten sonra ittifak dağıldı, anlaşma feshedildi. Türkiye Irak petrollerinden pay alamadı, Irak hiçbir zaman Türkiye ile yakınlaşamadı. İki ülkede de vizyoner hükümetlere kapılar kapandı. ./…
İHANETTE SON TANGO
24 Şubat 1955’te Türkiye, İran, Irak ve Pakistan ile Birleşik Krallık İngiltere arasında imzalanan Bağdat Paktı 9 Temmuz 1937de Türkiye, İran, Irak, Afgaristan arasında imzalanan Sadabat Paktı’nın tekrarı ve yeniden hayata geçirilmesi projesinden ibarettir. Zira ilki Atatürk ve sonraki Menderes tarafından hazırlanıp / kotarılıp imzalanan her iki Paktın da amacı esasta aynıdır: Orta Doğu’da barış, özgürlük, bağımsızlık ve güvenliği sağlamak…
Mustafa Kemal ATATÜRK tarafından önerilip, altyapısı hazırlanan ve gerçekleşmesi sağlanan Sadabat Paktı’na imza atan devletlerin aldığı kararlar: 1. Pakta katılan tüm devletler; Türkiye, İran, Irak, Afganistan birbirlerinin iç işlerine karışmayacak; 2. Saldırgan girişimlerde bulunmayacak; 3. Ortak yararları üstün tutacak; 4. Milletler Cemiyeti’ne (Cemiyet-i Akvam) saygılı olacaklardı.
Sadabat Paktı, Atatürk’ün vefatından sonra çalışmalarını durdurdu. 1955’de kurulan Bağdat Paktı dâhil olmak üzere, bir daha da Atatürk’ün oluşturduğu bu birliktelik kurulamadı.
CENTO (Central Treaty Organization/Merkezi Antlaşma Teşkilatı) ise önceki adıyla “Bağdat Paktı” (1955-1958) Türkiye, İran, Irak, Pakistan ve Birleşik Krallık İngiltere arasında, SSCB yayılmacılığını Ortadoğu’da önlenmeye yönelik kurulan bir güvenlik ve savunma örgütüdür. 1958 isyanında Irak’ın pakttan çekilmesi üzerine ABD’nin de dâhil olduğu yeni bir antlaşma yapılmış; 1979da önce İran, ardından da Pakistan’ın çekilmesiyle CENTO’nun varlığı fiilen ve resmen sona ermiştir. (Bir hatırlatma: 27 Mayıs 1960ta işlevine son verilen II. TBMM binası 1961-1979 yılları arasında CENTO’nun son genel merkezi olarak kullanılmıştır.)
            Bağdat Paktı, Türkiye ile Irak arasında 24 Şubat 1955 tarihinde imzalanan Karşılıklı İşbirliği Anlatlaşması’na İngiltere’nin (4 Nisan), Pakistan’ın (23 Eylül) ve İran’ın (3 Kasım) katılması ile oluşan bir karşılıklı güvenlik ve savunma örgütüdür. ABD ise (ileriki yıllarda) paktta gözlemci üye olarak yer alacaktır.
            Antlaşma 7 maddeden müteşekkil olup; 1. ve 2. maddeleri taraflar arasında Birleşmiş Milletler Sözleşmesi’nin 51. md. gereği işbirliği yapacakları, bu işbirliğinin özel antlaşmalara zemin olacağı, antlaşmaların yürürlüğe girmesi ile gerekli önlemlerin hükümet onayından sonra uygulanacağına dairdi., 5. maddesinde ise; antlaşmaların Ortadoğu dışındaki devletlere de açık olacağı ve üye ülkelerin kendi aralarında özel antlaşmalar yapabileceği belirtilmişti.
Bu maddeye istinaden antlaşmaya giren İngiltere, Irak’taki üslerini korumasına olanak tanıyordu. 6. md. Antlaşma amaçları çerçevesinde çalışmak üzere daimi bir konseyin teşkiline dairdi ve bu konsey antlaşmaya katılanların sayısı en az dördü bulduğunda faaliyete geçecekti. İlk toplantıda (Kasım 1955) merkezin Bağdat olması ve örgüt içinde Daimi Askeri Komite ile Ekonomik Komite kurulması kararlaştırılmıştı.
Paktın sona ermesiyle ABD, İngiltere, Türkiye, Pakistan ve İran’ın üyelikleri ile teşkil edilen CENTO içinde ABD etkin rol oynamaya başladı. Teşkilatın askeri planlama kurulunun başına bir ABD generali getirildi. Fakat askeri sahada önemli bir çalışma yapılamadı. Sadece ekonomik işbirliği teşebbüsleriyle sınırlı kalan CENTO, ABD’nin Hindistan-Pakistan ihtilâfı ve Türkiye’nin Kıbrıs meselesinde takındığı tavır sebebiyle önemini tamamen yitirdi. Pakistan 12 Mart 1979da, İran ise ertesi Gün teşkilattan ayrıldıklarını açıkladılar…
DÜŞMAN DAİMA PUSUDA
Eğer sürece dikkat edilirse açıkça görülecektir ki: 1937’de imzalanan Sadabat Paktı ile 1955’de imzalanan Bağdat Paktı’nın dumura uğratılmasında en önemli rolü İngiltere (Birleşik Krallık) üstlenmiş ve akabinde ABD’yi devreye sokarak yok etmeyi tetiklemiştir. Dolayısıyla, Türk ve İslâm âlemine karşı girişilen bu tür ve benzer sabotajlarda ön plânda İngiltere, peşi sıra Amerika ve arka plânda İsrail’in rol aldığı görülür. Tıpkı 1958’de Irak’ta ABD-İsrail ve İngiltere’nin (BOP)’un birinci versiyonu’nu uygulamaya koyması gibi..
Dönem itibarıyla menfur ve melhus projenin gelişmesini, yayılmasını önleyen ve akim kalmasını sağlayan Adnan Menderes ve DP’dir. Bu gün ise ihanetin Eş Başkanı aynı ülkede!.. 

Bu çalışma  "TELİF ESERİ OLUP"  Yazarı ve bu siteden izin almadan kullanmayınız!

Önceki Sayfaya gitmek için tıklayınız

Bir sonraki sayfaya gitmek için tıklayınız

 
 

 16

Kitap içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

Önceki Sayfaya gitmek için tıklayınız

Bir sonraki sayfaya gitmek için tıklayınız

ARTIK DEVLET OLMAK GEREK

 
Bu makalenin ana esin kaynağı, “İnsan hakları, adalet, hukuk, ilim-irfan ‘doğrusal yönde’ Bilinç Üstadı” ülkemizin tek “Bilinçolog” u; Kendisini, “Davutpaşa, Bağcılar, Konya, Ankara ve daha nice elim faciaların sorumlusu, “toplumsal sorumluluk ve yönetimi denetleme bilinci”” çılgını “Milli Kahraman Galip Baran”dır.
O, dayandığı ilkeler, sahip olduğu yüksek onur-erdem, bilgelik, olgunluk ve kemâl mertebesi, ve bütün insanlığa örnek yaşam biçimi ile tıpkı Mevlâna, Taptuk Erenler, Yunus Emre, Hacı Bayram-ı Veli, Phidaias, Archimedes ve Diyojen gibi dünyaya meydan okuyor.(1)
O, “Yurdunu ve milletini özünden; Türkiye ve Türk milletini herkesten, dünyayı ise, bütün dünyalılardan daha çok seven” bir insan. Bu, öyle bir sevgi ve sorumluluk duygusu ki;
lkemiz ve dünyanın bütün sorunlarından “kendini sorumlu” tutacak kadar !.
Evet, bende öyle sanıyorum.
Türkiye ve dünyada yaşanan tüm sorunların, bilinçsizce katlanılan, çekilen acılar ve ıstırapların sorumlusu elbette “Galip Baran” değil ama; Sorumlu makam ve mevkilerde olduğu halde, en azından O’nun kadar sorumluluk, sevgi, saygı ve insanlık davasına bağlılık duymayanlarındır. Başta, bizzat kendi varlığı-vücudu ve yakın çevresi olmak üzere, yapılan yanlışların, olumsuzluklar ve aykırı uygulamaların farkında-bilincinde olmayanlarındır.
O, Kızılay da izmarit toplar, trafik ışıklarında yayaları nezaketle yönlendirir ve başta Ankara, İstanbul, İzmir ve Muğla olmak üzere ülkenin dört bir yanında; İyi insan iyi vatandaş; Bencilliğin yarattığı sorunsalın çözümü Sencillik; Türk’üm doğruyum-çalışkanım; Yasalara saygı; Devleti düzenleme ve yönetimi denetleme; Yolsuzlukla mücadele.. gibi, özgün “bilinç” eylemleri yaparken insanlar O’na; “Keşke herkes senin gibi olsa”, “İşte şu senin yaptığın tam bir ibadettir” biçiminde özen, taktir memnuniyet ve şükran ifade eden sözler söylerler.
İnsanlar O’nu seviyor, sayıyor, saygı duyuyor ve örnek alıyorlar.
Amma! Muğla’dan bağımsız Milletvekili adayı olduğunda oy vermiyorlar.
Çünkü, çok sağlam dayanakları ve taviz vermeyen yüksek bir karakteri var.
Mevcut Politik-ACI’ları sorumsuz buluyor ve tasvip etmiyor.
Tıpkı, Astronom Phidias'ın oğlu Archimedes’in "Bana yeterince uzun bir kaldıraç ve sağlam bir dayanak noktası verin, dünyayı yerinden oynatayım" diyerek kaldıraç kanununu bulduğu gibi, (2) O’da adalet ve hakikati (gerçeği) “en sağlam dayanak” olarak kabul ve ilan eden, önemli ve lâkin hiç kimse değerini bilmese de “aslında çok değerli” bir bilim adamı.
“Devlet de, hükümet de çok sağlam dayanaklar üzerine oturmalı” diyor.
Galip Baran’ın tek başına, Turgutreis belediyesi, Muğla Valiliği, Ankara hükümeti, Meclis ve Cumhurbaşkanlığı dahil bütün dünyaya meydan okuyabilmesinin nedeni: Sadece ve yalnızca dürüstlüğü, Atatürk’ün telâffuz ettiği anlamda radikal (objektif bilim, norm, kriter ve evrensel standartlar) bağlamında sağlam ve mükemmel karaktere müstenit dayanakları.
Devlete önerdiği sağlam dayanaklar ise: Demokrasi, Adalet, Hukuk ve saydamlık.
Yani; “Hayatta en hakiki mürşit (yol gösterici ilim ve fen’dir.” Bunlar nedir? Adalet-hukuk, ilim-fen ve demokrasi. Zira, Demokrasi olmazsa bilim, özgür bilimin olmadığı yerde ise hak yoktur. Dikkat edin!.Kanun veya kutsal devlet değil!. Neden “kanun” değil ? Çünkü, esas olan millet-halk ve kutsal insandır. Bu anlamda, devlet olmanın, milli birlik (insicam-imtizaç) beraberlik ve bütünlüğün esası insan hakları, insan sevgisi, insan için var olma bilinci, eşitlik (yalnızca kanun önünde değil, hayatın her alanında); Hak, Halk, Adalet ve Hukuktur. Milli Şâir Mehmet Âkif Ersoy’un dediği gibi yani: “Hakkıdır Hakka Tapan Milletimin İstiklâl” Hükümet ise; Adaletle hüküm ve hikmet işidir. Hüküm-hikmet sahipleri; Cumhurbaşkanı, Başbakan, Bakanlar, milletvekilleri gibi seçilmişler ve bilumum atanmışlar (bu nedenle) milletin emrinde ve hizmetinde olduklarının idraki (bilinci) dahilinde hareket, tasarruf ve halktan aldıkları yetki muvacehesinde; “Devlet idaresinde millet iradesini hakim kılma” umdesine sadık kalmak zorundadırlar. Zira: “Hakimiyet kayıtsız ve şartsız milletindir”
ŞU HALE NAZARAN: İstanbul’da yaşanan patlama faciası, Diyarbakır, Ankara ve yurdun çeşitli yörelerinde anarşi, terör-tedhiş, gasp-irtikap, kundakçılık, sabotaj, tehdit sürüp gider; Memleket, suç ve suçlu için cennet, çıkar örgütleri için çiftlik; “iyi insan, namuslu-dürüst vatandaş için” adeta cehennem; Yalan-talan-rüşvet-iltimas-kaçakçılık-kayıt ve kapsam dışı ‘önlenemez’ kronik bir hastalıktır. Sözde serbest piyasada pahalılık-fahiş fiyat, soygun-vurgun revaçta. Haksız rekabet atakta; Kamu yararı esaslı namuslu-dürüst, ilkeli-onurlu ve sorumlu piyasa dumura uğramış. Buna rağmen hakim siyaset en kritik zamanda kalkıp türban politikasına soyunup; “sadece üniversitelerde serbest” kalacak biçimde abesle iştigal ediyor.
Manâ, muhteva, amaç ve kapsam olarak yukarıda tanımlanan bu teşebbüs objektif olmaktan uzaktır. Geçerli ilkeler bazında insan hakları kriterleri, evrensel standartlar, adalet, ahlâk ve hukuk normlarına aykırıdır. Subjektiftir. Umur-u devlette “suç teşkil eden fiiller hariç” ferdi serbestlik umumi; Söz söyleme (düşünce ve fikir) hürriyeti esas, kılık-kıyafetle uğraşmaksa irticadır. İnfialdir. Affedilmez bir hata, onursuzluk ve sorumsuzluktur.
Şu halde; Artık, bütünüyle millet, kurumlar ve sektörler, tüm okullar ve üniversiteler üzerinde, eşitlik adalet, hak-hukuk ve faziletle hakim ‘hikmetli devlet’ olma zamanı gelmiştir.
Devlet demek: Adalet, eşitlik, hakkaniyet, hükümde hukuk ve hikmet demektir. (3) Hikmet: Adaletli ve faziletli yönetim anlamına gelir. Yönetim, etkinlik alanı büyük, spekülâtif ve sansasyonel unsurlara bakmadan gereğini yapmak ve TSK tarafından da, çekincesiz kabul, taktir ve tasvip edilen “başörtüsü” toplumun bütün kesim ve kurumlarında serbest bırakılarak, bundan böyle “arz-talep” kanunları dahilinde kendi mecrasına terk edilmelidir.
Umur-u devlet ve Galip Baran emsal sorumluluk bunu gerektirir.
Bakınız, size çok önemli iki belge sunacağım:
TÜRKİYE CUMHURİYETİ’NİN, “MİLLİ SİYASET BELGESİ VE GELENEĞİ”
(ESASA DAİR MÜSTENİDAT / DAYANAKLAR)
Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin “BİZ” lâfzıyla bilinen, “Kuvâ-i Milliye Ruhu ile mündemiç efsane isimler” ve “Destan Kahramanları” olarak anılıp, tarihe mâlolan kurucu ve kurtarıcıları; Mustafa Kemal Atatürk, Mahmut Celâl Bayar, Rauf Orbay, Fevzi Çakmak, Kâzım Karabekir, Salih Omurtak, Ali Fuat Cebesoy, Ali Fuat Başgil, Refet Bele ve İsmet İnönü’ (!) dür. Vatan-millet-bayrak-insan-toprak sevgisi, Adalet, hukuk ve fazilet timsali olan bu müstesna zat’lar; Canları ve kanları pahasına kurdukları devletin, ulusal değerler, evrensel norm ve kriterler muvacehesinde “milli siyaset belgesinin esas, usul, kapsam ve çerçevesini belirleyen” belgeyi vazetmişler. Bu belgeyi “manevi vasiyet, emanet ve gelenek” anlamında formatlayıp, başta “Türk Gençliği” olmak üzere; Türkiye’yi muasır medeniyet seviyesinin üstüne ve daha ilerisine taşıyacak “ilkeli, onurlu, sorumlu, namuslu-dürüst ve demokrat” insanlar ve gelecek nesillerin uygulama ve korumasına “Atatürk’ün manevi şahsında ebed-müddet kaim bir vasiyet” olarak havale etmişlerdir.
Buna göre; “Yürürlükte olması-kalması ve uygulanması gereken” maddi-manevi-ilmi vasiyetin, geleneğin esası ve nokta-i istinadı, Milli siyaset belgesinden calip-i dikkat pasajlar:
MİLLİ SİYASET; Türk Devleti için vuzuh (açıklıkla) ve kabiliyeti tatbikiye görülen (uygulama imkânı olan) mesleki siyasi Milli Siyasettir : “Milletimizin, kavi, (sağlam-emin) mesut ve müstekar (istikrarlı-kararlı-sabit ve sakin/meskün) yaşıyabilmesi için, devletin tamamen milli bir siyaset takip etmesi ve bu siyasetin, teşkilâtı dahiliyemize tamamen mutabık ve müstenit olması (dayanması) lâzımdır. Milli siyaset dediğim zaman, kastettiğim manâ ve medlûl, (delâlet-işaret edilen, gösterilen) şudur : Hududu milliyemiz dahilinde, her şeyden evvel kendi kuvvetlerimize müsteniden muhafazai mevcudiyet ederek millet ve memleketin hakiki saadet ve umranına çalışmak. Alelıtlak (umumiyetle, mutlaka, bir suretle kayıtlı olmayarak, min-gayri tahsis) türlü emeller peşinde milleti işgal ve ızrar etmemek... Medeni cihandan, medeni ve insani muameleye ve mütekabil dostluğa intizar etmektir.” (4)
DİKKAT EDİN : Belgede, “Milletimizin, kavi, (sağlam-emin) mesut ve müstekar (istikrarlı, kararlı, sabit ve sakin/meskün) yaşayabilmesi (refahın adaletle tabana yayılması) için, devletin tamamen milli bir siyaset takip etmesi ve bu siyasetin, teşkilâtı dahiliyemize bütünüyle mutabık ve müstenit (uyumlu) olması (dayanması) lâzımdır.” Diyor. Tüm yönetim unsurları ile devlet ve hükümetin buna dikkat etmesi ve icabını yerine getirmesi gerek. Zira,devlet belli bir kesim,grup veya zümrenin değil bütün halkın-milletin devletidir.”
Denilmekle; “Milli Siyaset” sadece ve yalnızca dışa karşı hürriyet, hakimiyet ve istiklâl olarak değil, aynı zamanda hiçbir ayrım gözetmeden bütün yurttaşları eşit görmek, bir tutmak, hizmet ve muamelât ile elem-keder ve kıvanç paylaşmada, sorumluluk ve yükümlülük bağlamında “aynı-farksız ve eşit” tutmak anlamına gelir. Esas olarak suç işlemek yasak; Ve fakat suç teşkil etmeyen fiil ve tasarruflarda halk özgürce hareket etmek hakkına sahiptir.
KALDI Kİ ! TCK’da açıkça tanımlanmış, İnkılâp Kanunlarında vâzedilmiş hüküm ve yönetmeliklerde yer almış “gayri ahlâki” edinim, giyim-kuşam, fiil ve tasarruflar ile lokal toplumsal tepki ve refleksler dikkate alındığında; Alenen tahrik ve suça teşvik mahiyeti arz eden açıklığa nazaran, kapanmak ve örtünmekte ne gibi bir menfi unsur görülmektedir.
Buna verilen cevap genellikle lâiklik ve (sözde) cumhuriyetin kazanımları olmakla; Zaten, cumhuriyet, lâiklik ve demokrasi İslâm’ın kendi iç yapısı, önerdiği yönetim biçimi ve yaşam tarzında mevcuttur. Batı bu öğeleri İslâm’dan mütevaris olarak almıştır. Dahası İslâm, insan hakları, hayvan hakları, doğal denge ve çevrenin korunmasında en önemli fenomendir.
Gelelim devletin ve devlet (halk) adına hüküm ferma olan hükümetin görevine:
DAHİLİ SİYASET; Hükümetler (devlet) bütün vatandaşlara eşit mesafede olmak ve adil davranmak zorunda ve durumundadır. (29.Nisan.1928’de hükümet bütçesi üzerinde yaptığı konuşma)
Bizim takip ettiğimiz siyaseti, dahili ve harici safhasında vuzuh ve istikametle ifade edebiliriz. Dahili siyasette vuzuh (açıklık-şeffaflık) ve istikamet: Cumhuriyet kanunlarını bilâ fark ve bilâ imtiyaz herkese tatbik etmekte dikkat ve hassasiyet gösteren bir siyasettir.
Demokrasinin bu tarzda tezahürü elbette kuvvet ve kudretle tecelli eder.
Biz bu memlekette hayırlı ve semereli olarak yapılacak bütün işler için ilk şart ve azimet (çıkış) noktası evvel emirde vatandaşların huzurunu ve cemiyetin nizamını salim ve müstakim (sağlam ve doğru) bir dahili siyasette bizatihi müteharrik (kendiliğinden hareket edebilen) hâkimler eline mevdu (teslim eden) bir usul ile kabil-i tahakkuk görüyoruz.
Bu memleketin yüz seneden beri tarihi gösterir ki; Hayırlı ve iyi ıslahat yapmak için memleketin şeraitinin, vesaitinin müsait ve mütehammil (uygun ve dayanıklı) olduğu azami hasılayı idrak etmekte tereddüt ne kadar muzır (zararlı) ise, geniş ve kayıtsız şeraiti memleketin ortasına sererek anarşiyi tesci etmek (desteklemek), onun kadar muzır, onun kadar kısırdır. Memleketin hayır ve nef’i (faydası) için şeraitinin ve vesaitinin müsait ve mütehammil olduğu azami hasılayı isteyecek ve alacak kadar idrak ve cesaret, sonra bütün icraatı memleketin demokrasi yolunda her gün bir hatve (adım) daha ilerlemesini temin edecek dikkat, hassasiyet ve kudret; İşte bizim anlayışımız dahili siyasette budur.(İsmet İnönü, İsmet İnönü’nün TBMM Konuşmaları, 1920-1973 Birinci Cilt, 1920-1938 s.285) (5)
NETİCE OLARAK: 1923-1938 Atatürk döneminde askerde imam sınıfı vardı.
Milli müfredat gereği bütün okullarda Kur’an-ı Kerim dersi verilir, askeri lise ve harp akademilerinin mezuniyet törenlerinde dualarla yemin edilir, askeri okulların tamamında resmen beş vakit namaz kılınırdı. İnkılâp Kanunları çerçevesinde bazı (aykırı ve çarpıcı) kılık ve kıyafetler yasaklandı. Lâkin, Türk ve Müslüman kadının ‘Anadolu Anası’nın’ baş örtüsüne ilişilmedi. Milliyet, etnik kök, meslek ve meşrep ifade eden kıyafetler dışında asla halkın kılık ve kıyafetine karışılmadı. Sorun oldu mu ? Hayır. Bilâkis, toplumsal barış pekiştirildi.
1940-1950 arasında camiler kapatıldı, Kur’an-ı Kerim okumak, almak-bulundurmak, öğrenmek ve öğretmek yasaklandı. Asker yemini değiştirildi ve imam sınıfı kaldırıldı. Milli, manevi, ilmi, sosyal ve kültürel değerler baskı altına alındı. Ezan dahil din işlerine, halkın gelenek ve törelerine müdahil olundu. Baskı, zulüm ve diktatörlük estirildi. Atatürk ilkeleri ve Türk İnkılâbı hafızalardan kazınmak-silinmek istendi. Rus diktatör Stalin’in bile asla cesaret edemediği “para ve pullardan Atatürk resmini kaldırmak” dahil olmak üzere “halka rağmen halkı yönetme” adına bin türlü kepazelik yapıldı. Amaç: Prototip insan ve standart vatandaş yaratmaktı. Başarılı oldu mu ? Kesinlikle HAYIR !.. Bu despotluk, mezalim ve işkence, başta kalkınma ve gelişme olmak üzere, halka ve devlete bir yarar sağladı mı ? HAYIR... HAYIR !.
Peki “sorun” oldu mu? Elbette, mem de çok.
1950-1960 döneminde Atatürk ve dünyanın en insani rejimi “Kemalizm’e tepki olarak yapılan karşı devrime mukabil”, tekrar milli ve manevi değerleri ihya eden BEYAZ İHTİLÂL kötü mü oldu? HAYIR. Bilâkis, demokrasinin cumhuriyetle bütünleşmesi, halkın devletle barışmasına ve buluşmasına neden oldu. On yılda 100 yıla denk kalkınma ve gelişme sağlandı. Türkiye, çağdaş, ileri, modern dünya devletleri arasında hak ettiği yeri aldı. Üstelik adalet ve hakkaniyetle.Üretimle-yatırımla. Evrensel politikalar izlemekle. Halkla omuz omuza güç ve inanç birliği içinde çalışmakla açlık, yokluk, yoksulluk ve cehalet aşıldı. Refah tabana yayıldı. Demokrasi kurumlaştı. Türkiye, 1938’lerden sonra bir kanun devletine dönüştürülmüş iken, tekrar demokratik, lâik bir hukuk devleti oldu. Yani, FEVKALÂDE. MÜKEMMEL.
1960 ne yaptı ? Milli devleti ve Atatürk Anayasasını ortadan kaldırdı. Kemalizm’in tasfiyesini kalınan yerden tekrar başlamak suretiyle sürdürdü. Toplumsal barış bozuldu. İç ve dış güvenlik, ekonomi ve siyaset yozlaşma sürecine girdi. Siyaset kurumları tahribata uğradı.
Cumhuriyete ara verildi. Demokrasi, onarılması mümkün olamayacak büyüklükte darbe aldı.
Gerçek anlamda lâiklik, Cumhuriyet ve demokrasinin dengeleri sarsıldı.
Doğal dengeler (stabilizatörler) tahrip ve tarumar edildi.
Ekonomi dar boğaza girdi, tarihin en büyük kriz, bunalım ve buhranları yaşandı.
Anarşi, terör ve tedhiş yoktu. Geldi.
Pahalılık, açlık, yokluk, yoksulluk ve adaletsizlik yoktu. Oldu.
DEVLET RAYINDAN “İSTİNADINDAN” ÇIKTI
İstiklâl savaşı gazileri hunharca asıldı. Milletin yarısından fazlası fesat, ifsat, nifak ve iftiralara maruz bırakılarak tahrik, hakaret, baskı ve zulme uğratıldı. Umur-u devlet, nizam-ı hükümet ve adalet kalmadı. 27 Mayıs milletin ve ülkenin üzerine adeta bir kâbus gibi çöktü.
Hani yukarda, birinci bölümde Galip Baran ile bir başka örnek daha vermiştik:
“O, dayandığı ilkeler, sahip olduğu yüksek onur-erdem, bilgelik, olgunluk ve kemâl mertebesi, ve bütün insanlığa örnek yaşam biçimi ile tıpkı Mevlâna, Taptuk Erenler, Yunus Emre, Hacı Bayram-ı Veli, Phidaias, Archimedes ve Diyojen gibi dünyaya meydan okuyor.(1)”
Demek ki; Devlet ve hükümetin ilkelerini gözden geçirmesi zamanı gelmiştir. Sarsılan sağduyu hakimiyeti “Atatürk dönemi gibi” tekrar sağlanmalı; Azınlığın çoğunluğa tahakküm zihniyeti kökünden kazınıp atılmalıdır. Zira, esas olan millettir. Millet devlettir ve devlet millet için vardır. Atanmış veya seçilmiş “herkes” milletin emrinde ve hizmetindedir.
Bu gerçeğin iyice bilinme ve fiilen yaşama geçirme zamanı gelmiştir.
Mesele aynı zamanda “kurumsal taassup, mesleki şovenizm, bürokratik oligarşi, dış baskı ve çıkar örgütleri odaklı iç güdümü tasfiye etmektir. Her ne kadar kuvvetler ayrılığı esas olsa bile “devlette tevhid-birlik” mutlaktır. Birliğin istinadı: Adalet ahlâkı ve hukuk olmalıdır.
“O, Kızılayda izmarit toplar, trafik ışıklarında yayaları nezaketle yönlendirir ve başta Ankara, İstanbul, İzmir ve Muğla olmak üzere ülkenin dört bir yanında; İyi insan iyi vatandaş; Bencilliğin yarattığı sorunsalın çözümü Sencillik; Türk’üm doğruyum-çalışkanım; Yasalara saygı; Devleti düzenleme ve yönetimi denetleme; Yolsuzlukla mücadele.. gibi, özgün “bilinç” eylemleri yaparken insanlar O’na; “Keşke herkes senin gibi olsa”, “İşte şu senin yaptığın tam bir ibadettir” biçiminde özen, taktir memnuniyet ve şükran ifade eden sözler söylerler...”
Milletin hizmetkârları adaletsiz ve hukuksuz, fuzuli ‘türban-örtü işi ile uğraşmaktan; Halkın kılık kıyafeti ile gündemi saptırıp beyinleri bulandırmaktansa; Üretim ve yatırımı arttırmaya, iç ve dış borcu tasfiye etmeye, EMEKLİNİN HAKKINI YEMEMEYE, bütün maaş, ücret ve gelirlerde eşitlik, hakkaniyet ve adaleti sağlamaya ve refahı tabana yaymaya gayret etmelidirler. Şu an için, bizatihi iktidar bir sorundur ve çözüm üretmek yerine sorunsalı yoğunlaştırmakta, doğal dengeleri sarsmakta ve “insan odaklı olmayan” tedbir, tasarruf ve “vatandaş haklarına aykırı” uygulamaları ile doğal dengeleri bozmaktadır.
OYSA; Her ne şekilde teşekkül etmiş olursa olsun, TBMM ve Milletvekilleri Türk halkının huzur, barış, karşılıklı anlayış, güven-emniyet, tolerans ve demokratik-lâik hukuk devleti bağlamında ve “MUTLAK EŞİTLİK” çerçevesinde sağlamak ve sürdürmek zorunda ve durumundadırlar. Bu nedenle: “İnsanlar O’nu seviyor, sayıyor, saygı duyuyor ve örnek alıyorlar. Amma ! Muğla’dan bağımsız Milletvekili adayı olduğunda oy vermiyorlar.Çünkü, çok sağlam dayanakları var. Mevcut Politik-ACI’ları tasvip etmiyor.Tıpkı, Astronom Phidias'ın oğlu Archimedes’in "Bana yeterince uzun bir kaldıraç ve sağlam bir dayanak noktası verin, dünyayı yerinden oynatayım" diyerek kaldıraç kanununu bulduğu gibi, (2) O’da adalet ve hakikati (gerçeği) “en sağlam dayanak” olarak ilan eden çok önemli ve hiç kimse değerini bilmese de “aslında çok değerli” bir bilim adamı.
Galip Baran’ın tek başına, Turgutreis belediyesi, Muğla Valiliği, Ankara hükümeti,
Meclis ve Cumhurbaşkanlığı dahil bütün dünyaya meydan okuyabilmesinin nedeni: Sadece ve yalnızca dürüstlüğü, Atatürk’ün telâffuz ettiği anlamda radikal (objektif bilim, norm, kriter ve evrensel standartlar) bağlamında sağlam ve mükemmel karaktere müstenit dayanakları.
Yani; “Hayatta en hakiki mürşit (yol gösterici ilim ve fen’dir.” Bunlar nedir? Adalet-hukuk, ilim-fen ve demokrasi. Zira, Demokrasi olmazsa bilim, özgür bilimin olmadığı yerde ise hak yoktur. Dikkat edin!.Kanun veya kutsal devlet değil!. Neden “kanun” değil ? Çünkü, esas olan millet-halk ve kutsal insandır. Bu anlamda, devlet olmanın, milli birlik (insicam-imtizaç) beraberlik ve bütünlüğün esası insan hakları, insan sevgisi, insan için var olma bilinci, eşitlik (yalnızca kanun önünde değil, hayatın her alanında); Hak, Halk, Adalet ve Hukuktur. Milli Şâir merhum Mehmet Âkif Ersoy’un dediği gibi: “Hakkıdır Hak’a Tapan Milletimin İstiklâl”
Hükümet; Adaletle hüküm ve hikmet işidir. Hüküm-hikmet sahipleri; Cumhurbaşkanı,
Başbakan, Bakanlar, milletvekilleri gibi seçilmişler ve bilumum atanmışlar (bu nedenle) milletin emrinde ve hizmetinde olduklarının idraki (bilinci) dahilinde hareket, tasarruf ve halktan aldıkları yetki muvacehesinde; “Devlet idaresinde millet iradesini hakim kılma” umdesine sadık kalmak zorundadırlar. Zira: “Hakimiyet kayıtsız ve şartsız milletindir”
Ancak, bazı gerçeklerin iyi anlaşılması, beyinlere kazınması ve “BİLİNǔ toplumsal şuur oluşturulması; ARTIK, devletin de hakkıyla ve lâyıkıyla devlet olması gerek !..
Dahası: Devletin de, yukarda sayılan emsaller gibi “adalet ahlâkı, eşitlik ve hukuk” temeline dayanması; En sağlam dayanak olan bu istinatla kalkınma ve gelişmede şahlanması, muasır medeniyet seviyesini aşmak için “yurttaşlar arasında asla bir ayrıma gitmeden” olağan üstü bir performansla hak yolunda-millet hizmetinde çalışması şarttır. Bu açıdan bakıldığında, şu an yaratılan sanal gündem ve kuru gürültü boş ve anlamsız bir teşebbüsten ibarettir. Harcanan imkân, kaynak, enerji ve mesaiye yazıktır. Bu ve benzer konuları sorun olmaktan çıkartmış ileri ve modern dünyaya karşı ise ayıptır.
Gerçek o ki, devlet din alanına karışamaz. Dinin de siyasete alet edilmesine asla ve kesinlikle müdahil olamaz. Elbette, İnkılâp Kanunları tanımlanan ve öngörülenler dışında halk istediği biçimde kılık-kıyafet edinmekte ve kamu kurum ve kuruluşları ile her türlü okul ve öğrenim kurumu dahil giyinmekte serbest olmalıdır. Bunun, sadece ve yalnızca yüksek öğrenim “üniversiteler” ile sınırlanması telâfisi kabil olamayacak kadar büyük bir hatadır.
Eğer tasarı düşünüldüğü biçimde yasalaşır ve anayasaya girerse çok büyük toplumsal travmalara neden olacağı kesindir. Söze Galip Baran la başladık yine O’nunla bitirelim:
Yurdunu ve milletini özünden çok seven “ÖĞRENCİ’nin ANDI”
Ben; Bundan böyle; (a) Yaşıtlarıma: Çevreyi kirletmemelerini/aşırı tüketmemelerini /trafik kurallarını çiğnememelerini / milli servete zarar vermemelerini/ toplum sağlığına aykırı davranış ve alışkanlıklar edinmemelerini, yani KIRMIZIDA DURMALARINI ve geçmeğe kalkışan yaşıtlarını, “SOSYAL YAPTIRIM” olarak bilinen yöntemle uyarmalarını, uyardıklarına, kendilerinin de başka yaşıtlarını aynı yöntemle uyarmalarını önermelerini önereceğime VE; (b) (yakınım olan) Büyüklerime, ayrıca: Vergi kaçırmamalarını/rüşvet vermemelerini-almamalarını/imar yasasına aykırı işler yapmamalarını / iş ahlakının korunması için çaba göstermelerini/her şeyi devletten bekleme alışkanlığından vazgeçmelerini, yani KIRMIZIDA DURMALARINI ve geçmeğe kalkışanları “SOSYAL YAPTIRIM” olarak bilinen yöntemle uyarmalarını, uyardıklarına başkalarını aynı yöntemle uyarmalarını önermelerini, önereceğime “SÖZ VERİYORUM”
KIRMIZIDA DURMAK: “İnsan ve insan haklarına saygı”yı ve “her türlü yanlış, iş, davranış ve haksızlıktan kaçınma”yı öngören bir kavramdır.
SOSYAL YAPTIRIM : “Kırmızıda geçeni; anında, yüzüne karşı, utanmaktan başka bir tepki gösteremeyecek şekilde uyarmak”tır. (7) (BİTTİ)
1) www.galipbaran.blogspot.com
2) http://www.mcs.drexel.edu/...archimedes/contents.html
3) www.mustafanevruzsinaci.blogspot.com
4) (Atatürk, Büyük Nutuk 1919-1923) “Türk Milleti’nin davası yüksek ve medeni bir milletin asilâne ideal davasıdır, İsmet İnönü” (Prof. Dr. Melzig, der., İsmet İnönü: Millet ve İnsaniyet – s: 52)
5) MİLLİ SİYASET BELGESİ : Devlet ve Milli Hükümetlerin, ülkenin bütün kurum, kuruluş ve unsurları ile iç ve dış politikayı şamil olarak uygulamak ve uymak zorunda oldukları; Esas, Usul ve Çerçevesini belirleyen ilkeleri teşkil eden belgeye Milli Siyaset Belgesi denir.) (Devletin üzerinde yükseldiği temel ilke, öz değer, kavram ve kurumlar)
6) Galip Baran (Türkiye’nin Kurtuluş Projesi)7) Galip BARAN: Bilinçolog; HABİTAT Mevlana, Bilinç, Sencillik ve Yolsuzlukları Önleme Kozaları Kolaylaştırıcısı, (0252)3823477/0535. 844 84 76 e-Mail: galipbaran@ttmail.com WEB: www.turkcelil.com, www.galipbaran.blogspot.com
http://mustafanevruzsinaci.blogspot.com.tr

Bu çalışma  "TELİF ESERİ OLUP"  Yazarı ve bu siteden izin almadan kullanmayınız!

Önceki Sayfaya gitmek için tıklayınız

Bir sonraki sayfaya gitmek için tıklayınız

 
 

 17

Kitap içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

Önceki Sayfaya gitmek için tıklayınız

Bir sonraki sayfaya gitmek için tıklayınız

BASİRET

Devlet adamlığı basiret (ileri görüş-öngörü), beka (devamlılık, kararlılık, denge, ilke ve istikrar) adalet ahlâkı, insan sevgisi, samimi dindarlık, merhamet duygusu, hukuka saygı ve; Özellikle Türk harsı itibarıyla “damarlarında akan asil kan” doğrultusunda Milli Devlete, Vatana, Toprağa, Bayrağa, kültürel miras, milli-manevi değerler ve en kutsal değer olan İnsan a (yurttaşa) saygı ve sahiplik ile kaimdir.
            Bunun, en başta gelen sebebi : Türk adının “Kâmil (olgun-fazıl-bilge) İnsan” anlamına gelmesidir. Bu nedenledir ki, Türk milleti bilinen ve belli olan tarih boyunca 101 devlet ve 13 İmparatorluk kurmuş; İnsan hakları, adâlet ahlâkı, yüksek kültür, insani boyut-bilgi toplumu ve medeniyetin banisi-hamisi ve timsali olmuştur.
Türk; Madde ve manânın imtizacıdır.
            Dolayısıyla “Türk Milletini” yönetebilmek; İleri görüşlü olabilmek; Derin bir bilgelik ve yüksek bir erdemi zorunlu kılar. Öyle ki, Namuslu, dürüst, ilkeli, onurlu-erdemli, bilge ve sorumlu olmayan “gişi” den devlet adamı olmaz. (Bak: Siyasetname)
            Ayrıca, önderin “milli tarih ve milli hafıza” bilincine bihakkın vakıf olması gerekir.
            İşte, yolundan ve izinden gitmenin ne kadar önemli, zorunlu ve tartışılmaz olduğu kati karinelerle sabit büyük önder Mustafa Kemâl ATATÜRK’ün hayatından çok önemli; Basiret ve bekayı simgeleyen, hayret ve ibreti mucip “gizemli” bir kesit: 
            “1907 yılında Mustafa Kemâl arkadaşlarıyla birlikte, ülke sorunlarını müzakere ettiği çok özel bir toplantıda, bizzat kendisi tarafından önceden hazırlanan ilginç bir harita ortaya çıkartır ve hazır olanlara gösterir. Olayın şahitlerinin anlattıklarına göre haritanın, Osmanlı Devleti’nin o zamanki sınırları ile uzak-yakın hiçbir ilgisi ve alâkası yoktur. Bu nedenle haritaya pek bir anlam veremezler. Zira, harita sadece Anadolu ve Trakya’yı kapsamaktadır.
            Oysa, toplantı günü hiçbir anlam verilemeyen bu harita, şimdiki TC’nin haritasıdır.
            Haritada, bu günkü sınırlarımıza uymayan çok önemli bir ayrıntı vardır.
            O’ da, Atatürk’ün bizden ayrılmasını asla istemediği ve bir türlü buna razı olamadığı; Musul Vilâyeti (Kerkük ve havalisi) topraklarını da bu haritaya katmış olmasıdır. Mustafa Kemâl haritasına Hatay, 12 adalar, Batı Trakya (Selânik) ve Kıbrıs’ı da katmıştı. (Misak-ı Milli) Daha sonraları İstiklâl Savaşı kazanılınca, İsviçre de yapılan Lozan Antlaşması ile Türkiye bu toprakların bir kısmından vazgeçmek ve Kerkük’ten çıkan petrol haklarını satmak zorunda kaldı. Daha sonra vaki ilhak gayretleri de sonuç vermedi.
            Mustafa Kemâl geleceği bilme gücüne (basirete) sahip olmasaydı bu haritayı taa 1907 yılında çizmesi, dava arkadaşlarına göstermesi ve Misak-ı Milli sınırlarını daha o zamandan belirlemesi mümkün olabilir miydi ? Mezkür haritanın çiziliş tarihi olan 1907 yılında henüz  II. Abdülhamit Osmanlı padişahı idi. O sıra, gittikçe güçsüzleşen Osmanlı İmparatorluğunun topraklarında gözü olan (bu günün AB’si) batılı ülkeler topyekün saldırıya geçmek için uygun zamanı gözlemekte idiler.  
             Nitekim, 1911 yılında İtalyanlar Trablusgarp’a saldırdılar. Osmanlı Devleti onunla ilgilenirken, bir yandan da Ege’de ki 12 Adaları işgal ettiler. Arkasından Balkan savaşı koptu. Osmanlılar’ın eski komşuları (eyaletleri) Sırbistan ve Bulgaristan, Karadağ ve Yunanistan birleşerek saldırıya geçtiler. İki cephede savaşmak zorunda kalan Osmanlı Devleti İtalyanlar ile anlaşma yapmak zorunda kadı ve Trablusgarp’ı bırakmak mecburiyeti hasıl oldu.
            Bu sırada Balkan devletleri Edirne’yi aldı. Daha sonra birbirlerine düşen bu devletlerin zafiyetinden yararlanan Osmanlı Edirne’yi kurtardı. Ancak, 1913 yılında imzalanan “Bükreş Anlaşması” ile tekrar Trakya’ya kadar geri çekilmek zorunda kalındı.
            Atatürk’ün çizmiş olduğu haritanın bir bölümü böylece gerçekleşmiş oldu.
            Daha sonraları çıkan Birinci Dünya Savaşı sırasında birçok topraklar kaybedilmiştir. Arkasından da Anadolu işgal edilince, düşmanın mezalim ve esaretine karşı başlatılmış olan Kurtuluş Savaşı sırasında ilk önce TC’nin bu günkü Doğu sınırları çizilir. Bunu, Güneydoğu illerimizin sınırlarının belirlenmesi izler. En sonunda düşmanın İzmir’den denize dökülmesi ile birlikte, TC’nin 1907’de Mustafa Kemâl tarafından çizilen haritadaki sınırları ortaya çıkar.
            Bütün bu gelişmelerden sonra şunu kesin olarak görmekteyiz ki; Mustafa Kemâl, olacakları önceden tahmin etmekte ve hattâ bilmekte idi.
Yıllar öncesinden çizmiş olduğu harita, bunun en büyük kanıtı değil midir ?”
Bir başka mesele de, Ankara’nın Başkent oluşudur.
ANKARA’NIN BAŞKENT OLUŞU:
Bir gönül dostu, Araştırmacı-Şair ve yazar Selçuk Alpaslan, değerli bir bilim adamı olan Reşit Yılmaz kardeşime nakletmiş. O da bugün (27 Aralık 2007) fakirhanemize şeref vererek bize anlattı.
Ankara’nın Başkent olması ile ilgili olay kısaca şöyledir:
“Selçuk Alpaslan’ın babası Atatürk’ün en sadık adamlarından biri ve özel şoförüdür. Bizzat şahit olur, konuşmaları dinler. (Fuat Bayramoğlu da babasından aynı meseleyi dinlemiş ve vakıayı tasdik etmiştir.) Buna göre; Mustafa Kemâl, ta Amasya’dan itibaren “Paşam burayı Başkent yapınız” türü telkin, tavsiyelere maruz kalmaktadır. Bu telkin, tavsiye ve baskılar Erzurum, Sivas ve nihayet Konya’da adeta bir dayatma haline gelir.
Bunun üzerine Mustafa Kemâl Konya da kurmaylarına şöyle bir açıklamada bulunur:
“Yıllar önce idi. Hacı Bayram-ı Veli Hazretleri rüyama girdi ve bana (manâmda) dedi ki: “Sen, Yüce Allah’ın  izni inayetiyle muvaffak olacak, müstakbel-müstakim Türk Devletini kuracaksın. Fakat, Resûlullah Efendimizin arzusu ve bizim münasip görmemiz o ki; Devlet kurulunda ENGÜRܒ yü (Ankara’yı) Başkent yapmalısın...” dedi.
Bundan sonra hiç kimse Mustafa Kemâl’e Başkent konusunu açmadı.
Zira, Türkiye Cumhuriyetinin başkenti artık belli idi. Belli olan bir şey daha vardı. O da, Mustafa Kemâl’in muazzam bir deha, fevkalâde basiret ve feraset (ileri görüş-öngörü) sahibi olduğu; İlmini, irfanını sadece dünyevi vasıtalar ve kitaplardan değil, bizzat ilâhi kaynaklardan aldığıdır.
Bu konuyu bir de tasavvuf ehlinin dilinden dinlemek gerek.
Hasan Hüseyin Memiş’in “Hükümet Sistemleri / DİKEN” (Akasya Kitap, Ankara: 2007, www.akasyakitap.com, s: 13) isimli kitabında yer alan “Şeyh Efendinin Rüyası” ilgili bölüme bir baksınlar. Burada İstiklâl Harbi’nin nasıl ve kimler tarafından himaye edildiğini çok iyi görecekler.
Dahası var:
Atatürkçü Düşünce Derneği Genel Merkezinde Araştırmacı-Yazar Behzat Şaşal’a, “Atatürk’ü Tanımak ve Anlamak” isimli kitabından dolayı, “Sen Atatürk’ü adeta bir din Hoca ve Din adamı gibi takdim ediyorsun..” diye çıkışırlar.
Behzat Şaşal, büyük bir tevazu, tevekkül olgunlukla onlara şu cevabı verir:
“Siz, bazı yayınlarınızda Atatürk’e yeşil sarıklı bazı kimselerin (mücessem ve seyyal varlıkların) yardımcı olduğundan bahsedersiniz. Peki, dönemin Padişâhı Allah’ın Halifesi değil miydi. Peki, Yüce Yaratıcı koskoca halifesi varken ve ortalıkta dipdiri dururken, niçin Atatürk’ün ordularına yardım etti dersiniz ?..”
NETİCE: Devlet adamları beka ve basiret sahibi olmak zorundadır. Beka, basiret ve feraset, yüksek bir iman ve onurlu-erdemli yaşam işidir. İleri görüş, basiret-feraset ve deha, samimi dava, inanç adamlarına münhasır bir özelliktir. Bu özelliği taşımayanlar, devleti de taşıyamazlar, halkı da, hükümeti de..

Bu çalışma  "TELİF ESERİ OLUP"  Yazarı ve bu siteden izin almadan kullanmayınız!

Önceki Sayfaya gitmek için tıklayınız

Bir sonraki sayfaya gitmek için tıklayınız

 
 

   18

Kitap içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

Önceki Sayfaya gitmek için tıklayınız

Bir sonraki sayfaya gitmek için tıklayınız

BASİRET VE HÜKÜMET

Devlet adamlığı basiret (ileri görüş-öngörü), beka (devamlılık, kararlılık, denge, ilke ve istikrar) adalet ahlâkı, insan sevgisi, samimi dindarlık, merhamet duygusu, hukuka saygı ve; Özellikle Türk harsı itibarıyla “damarlarında akan asil kan” doğrultusunda Milli Devlete, Vatana, Toprağa, Bayrağa, kültürel miras, milli-manevi değerler ve en kutsal değer olan İnsan a (yurttaşa) saygı ve sahiplik ile kaimdir.
Bunun, en başta gelen sebebi : Türk adının “Kâmil (olgun-fazıl-bilge) İnsan” anlamına gelmesidir. Bu nedenledir ki, Türk milleti bilinen ve belli olan tarih boyunca 101 devlet ve 13 İmparatorluk kurmuş; İnsan hakları, adâlet ahlâkı, yüksek kültür, insani boyut-bilgi toplumu ve medeniyetin banisi-hamisi ve timsali olmuştur.  Türk; Madde ve manânın imtizacıdır.
Dolayısıyla “Türk Milletini” yönetebilmek; İleri görüşlü olabilmek; Derin bir bilgelik ve yüksek bir erdemi zorunlu kılar. Öyle ki, Namuslu, dürüst, ilkeli, onurlu-erdemli, bilge ve sorumlu olmayan “gişi” den devlet adamı olmaz.
 Ayrıca, önderin “milli tarih ve milli hafıza” bilincine bihakkın vakıf olması gerekir.
            İşte, yolundan ve izinden gitmenin ne kadar önemli, zorunlu ve tartışılmaz olduğu kati karinelerle sabit büyük önder Mustafa Kemâl ATATÜRK’ün hayatından çok önemli; Basiret ve bekayı simgeleyen, hayret ve ibreti mucip “gizemli” bir kesit: 
“1907 yılında Mustafa Kemâl arkadaşlarıyla birlikte, ülke sorunlarını müzakere ettiği çok özel bir toplantıda, bizzat kendisi tarafından önceden hazırlanan ilginç bir harita ortaya çıkartır ve hazır olanlara gösterir. Olayın şahitlerinin anlattıklarına göre haritanın, Osmanlı Devleti’nin o zamanki sınırları ile uzak-yakın hiçbir ilgisi ve alâkası yoktur. Bu nedenle haritaya pek bir anlam veremezler. Zira, harita sadece Anadolu ve Trakya’yı kapsamaktadır.
Oysa, toplantı günü hiçbir anlam verilemeyen bu harita, şimdiki TC’nin haritasıdır.
Haritada, bu günkü sınırlarımıza uymayan çok önemli bir ayrıntı vardır.
O’ da, Atatürk’ün bizden ayrılmasını asla istemediği ve bir türlü buna razı olamadığı; Musul Vilâyeti (Kerkük ve havalisi) topraklarını da bu haritaya katmış olmasıdır. Mustafa Kemâl haritasına Hatay, 12 adalar, Batı Trakya (Selânik) ve Kıbrıs’ı da katmıştı. (Misak-ı Milli) Daha sonraları İstiklâl Savaşı kazanılınca, İsviçre de yapılan Lozan Antlaşması ile Türkiye bu toprakların bir kısmından vazgeçmek ve Kerkük’ten çıkan petrol haklarını satmak zorunda kaldı. Daha sonra vaki ilhak gayretleri de sonuç vermedi.
 Mustafa Kemâl geleceği bilme gücüne (basirete) sahip olmasaydı bu haritayı taa 1907 yılında çizmesi, dava arkadaşlarına göstermesi ve Misak-ı Milli sınırlarını daha o zamandan belirlemesi mümkün olabilir miydi ? Mezkür haritanın çiziliş tarihi olan 1907 yılında henüz  II. Abdülhamit Osmanlı padişahı idi. O sıra, gittikçe güçsüzleşen Osmanlı İmparatorluğunun topraklarında gözü olan (bu günün AB’si) batılı ülkeler topyekün saldırıya geçmek için uygun zamanı gözlemekte idiler.
Nitekim, 1911 yılında İtalyanlar Trablusgarp’a saldırdılar. Osmanlı Devleti onunla ilgilenirken, bir yandan da Ege’de ki 12 Adaları işgal ettiler. Arkasından Balkan savaşı koptu. Osmanlılar’ın eski komşuları (eyaletleri) Sırbistan ve Bulgaristan, Karadağ ve Yunanistan birleşerek saldırıya geçtiler. İki cephede savaşmak zorunda kalan Osmanlı Devleti İtalyanlar ile anlaşma yapmak zorunda kadı ve Trablusgarp’ı bırakmak mecburiyeti hasıl oldu.
Bu sırada Balkan devletleri Edirne’yi aldı. Daha sonra birbirlerine düşen bu devletlerin zafiyetinden yararlanan Osmanlı Edirne’yi kurtardı. Ancak, 1913 yılında imzalanan “Bükreş Anlaşması” ile tekrar Trakya’ya kadar geri çekilmek zorunda kalındı.
Atatürk’ün çizmiş olduğu haritanın bir bölümü böylece gerçekleşmiş oldu.
Daha sonraları çıkan Birinci Dünya Savaşı sırasında birçok topraklar kaybedilmiştir. Arkasından da Anadolu işgal edilince, düşmanın mezalim ve esaretine karşı başlatılmış olan Kurtuluş Savaşı sırasında ilk önce TC’nin bu günkü Doğu sınırları çizilir. Bunu, Güneydoğu illerimizin sınırlarının belirlenmesi izler. En sonunda düşmanın İzmir’den denize dökülmesi ile birlikte, TC’nin 1907’de Mustafa Kemâl tarafından çizilen haritadaki sınırları ortaya çıkar.
Bütün bu gelişmelerden sonra şunu kesin olarak görmekteyiz ki; Mustafa Kemâl, olacakları önceden tahmin etmekte ve hattâ bilmekte idi.
Yıllar öncesinden çizmiş olduğu harita, bunun en büyük kanıtı değil midir ?”
Bir başka mesele de, Ankara’nın Başkent oluşudur.
ANKARA’NIN BAŞKENT OLUŞU:
Bir gönül dostu, Araştırmacı-Şair ve yazar Selçuk Alpaslan, değerli bir bilim adamı olan Reşit Yılmaz kardeşime nakletmiş. O da bugün (27 Aralık 2007) fakirhanemize şeref vererek bize anlattı.
Ankara’nın Başkent olması ile ilgili olay kısaca şöyledir:
“Selçuk Alpaslan’ın babası Atatürk’ün en sadık adamlarından biri ve özel şoförüdür. Bizzat şahit olur, konuşmaları dinler. (Fuat Bayramoğlu da babasından aynı meseleyi dinlemiş ve vakıayı tasdik etmiştir.) Buna göre; Mustafa Kemâl, ta Amasya’dan itibaren “Paşam burayı Başkent yapınız” türü telkin, tavsiyelere maruz kalmaktadır. Bu telkin, tavsiye ve baskılar Erzurum, Sivas ve nihayet Konya’da adeta bir dayatma haline gelir.
Bunun üzerine Mustafa Kemâl Konya da kurmaylarına şöyle bir açıklamada bulunur:
“Yıllar önce idi. Hacı Bayram-ı Veli Hazretleri rüyama girdi ve bana (manâmda) dedi ki:
“Sen, Yüce Allah’ın  izni inayetiyle muvaffak olacak, müstakbel-müstakim Türk Devletini kuracaksın. Fakat, Resûlullah Efendimizin arzusu ve bizim münasip görmemiz o ki; Devlet kurulunda ENGÜRܒ yü (Ankara’yı) Başkent yapmalısın...” dedi.
Bundan sonra hiç kimse Mustafa Kemâl’e Başkent konusunu açmadı.
Zira, Türkiye Cumhuriyetinin başkenti artık belli idi. Belli olan bir şey daha vardı. O da, Mustafa Kemâl’in muazzam bir deha, fevkalâde basiret ve feraset (ileri görüş-öngörü) sahibi olduğu; İlmini, irfanını sadece dünyevi vasıtalar ve kitaplardan değil, bizzat ilâhi kaynaklardan aldığıdır.
Bu konuyu bir de tasavvuf ehlinin dilinden dinlemek gerek.
Hasan Hüseyin Memiş’in “Hükümet Sistemleri / DİKEN” (Akasya Kitap, Ankara: 2007, www.akasyakitap.com, s: 13) isimli kitabında yer alan “Şeyh Efendinin Rüyası” ilgili bölüme bir baksınlar. Burada İstiklâl Harbi’nin nasıl ve kimler tarafından himaye edildiğini çok iyi görecekler.
Dahası var:
Atatürkçü Düşünce Derneği Genel Merkezinde Araştırmacı-Yazar Behzat Şaşal’a, “Atatürk’ü Tanımak ve Anlamak” isimli kitabından dolayı, “Sen Atatürk’ü adeta bir din Hoca ve Din adamı gibi takdim ediyorsun..” diye çıkışırlar.
Behzat Şaşal, büyük bir tevazu, tevekkül olgunlukla onlara şu cevabı verir:
“Siz, bazı yayınlarınızda Atatürk’e yeşil sarıklı bazı kimselerin (mücessem ve seyyal varlıkların) yardımcı olduğundan bahsedersiniz. Peki, dönemin Padişâhı Allah’ın Halifesi değil miydi. Peki, Yüce Yaratıcı koskoca halifesi varken ve ortalıkta dipdiri dururken, niçin Atatürk’ün ordularına yardım etti dersiniz ?..”
NETİCE: Devlet adamları beka ve basiret sahibi olmak zorundadır. Beka, basiret ve feraset, yüksek bir iman ve onurlu-erdemli yaşam işidir. İleri görüş, basiret-feraset ve deha, samimi dava, inanç adamlarına münhasır bir özelliktir. Bu özelliği taşımayanlar, devleti de taşıyamazlar, halkı da, hükümeti de!

Bu çalışma  "TELİF ESERİ OLUP"  Yazarı ve bu siteden izin almadan kullanmayınız!

Önceki Sayfaya gitmek için tıklayınız

Bir sonraki sayfaya gitmek için tıklayınız

 
 

  19

Kitap içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

Önceki Sayfaya gitmek için tıklayınız

Bir sonraki sayfaya gitmek için tıklayınız

BATI’NIN TÜRK FOBİSİ VE TARİHİ DÖNÜŞÜM PROJESİ

 
Önce “fobi” nedir, onu açıklayalım: Atatürk Kültür Dil ve Tarih Yüksek Kurumunca 1992’de yayınlanan “Türkçe Sözlük” (cilt: 1, sayfa: 510) Fobi sözcüğünü “Belirli nesneler veya durumlar karşısında duyulan olağan dışı güçlü korku, yılgı” olarak açıklıyor.
Eski (DP) Tokat Milletvekili merhum ve müstesna, Cennetmekan Ahmet Gürkan’a ait; R.V.C. BODLEY’ in,  “Rönesans’ı İslamiyet’ e borçluyuz”  biçimindeki dürüst ve samimi itirafı ile başlayan “İslam Kültürünün Garbı Medenileştirmesi” (Nur Yayınları, Ankara, 1989)  adlı kitapta bütün sebep ve sonuçları ile tam bir vukufla işlendiği ve açıklandığı veçhile vahşi batı; Türkler ve Müslümanlar tarafından kısmen medenileştirilebilmiş kompleks (complexe), siyasal, sosyal ve psikolojik bakımlardan halâ erginleşememiş (kemâle ermemiş) ve insani bakımdan henüz olgunlaşmamış eksik bir toplumdur.
Avrupa’dan firar eden-kaçan, kovulan veya kitlesel sürgün (tehcir) nedeniyle 13 Mayıs 1607 tarihinden itibaren yeni kıtaya intikal ederek seri katliam, yerli halka yönelik vahşet ve soykırımlara başlayan Amerikalılar ise, kadim Avrupalılardan çok daha gayri medenidirler.
Aynı zamanda 35 ilâ 40 milyon arası Türk asıllı Kızılderili’yi soykırımla yok eden ve Avustralya yerlileri dahil “insani boyutta ileri” kültürler tarafından “insanlıktan arınmış ve medeniyetten soyutlanmış, mutasyona uğramış varlıklar” olarak nitelenen de bu batılılar ile şimdilerde “demokrasi, insanlık ve barış” adına (hile, desise, yalan, dolan, tefrika ve iftira ile) işgal, gasp, tasallut ve talan girişimlerinde bulunan ABD’dir.
1786-1860 yılları arasında Osmanlı Devleti’ne zorunlu haraç veren ABD’de bu fobi, tarihi bir kompleks ve Pentagon senaryolarında Türkiye’yi “büyük bekraund’un yegâne hedef ve muhatabı” görecek ve bütün hesaplarını ‘Türkiye üzerine yapacak kadar’ ileridir.
Öyle ki, başkan Bush’un doğal lideri konumundaki günümüz evanjelistleri, bu aşağılık kompleksi ve “Türk-İslâm” fobisine dönüşen haset ve kıskançlığın ürünü olarak sahte bir kuran yazdırıp Arap ülkelerinde dağıtmaya başlamıştır.  
Tıpkı Milovan Cilas’ın “Eksik Kalmış Bir Cemiyet” isimli eserinde işlenen temaya tıpa tıp uyan yapı maalesef ve hala, yalnızca Balkanları değil, bütün ABD ve Batıyı şamildir.
Bu durum, “modern bilim” adına ortaya konan, fakat özlü referanslarında Türk olgusu, İslâm Dini, Müslüman ve Kur’an faktörlerini bilerek ve isteyerek yok sayma ve muhtemeldir ki, tarihi bir kin, fobi ve kompleks eseri olarak dikkate almaktan şiddetle kaçınma, bilerek, isteyerek, kasıtla-bilinçle dışlama ısrarında açıkça görülmektedir.
Batılı din adamlarına göre “İslamiyet” diye bir din; Bunların sözde bilim adamlarına göre ise vahiy kaynaklı Kur’an-ı Kerim sanki yoktur. Dayandıkları 4 adet muharref Ahdi Atik (Ahd-i Cedit) yahut aforoz ettikleri Barnaba İncili dahil; Mezkür kitapların beşi de birbiri ile tutarsız ve çelişkilidir. Şu hale nazaran, Yahudilerin Tevrat’ı da dahil olmak üzere Müslüman olanların dışında iman ve amel unsuru başkaca bir “vahiy kaynaklı” sağlam, sağlıklı, sahih ve güvenilir bir kitap yoktur.
Mevcut haliyle bu risalelere biat fanatik ve sapık, bilimdışı bir yaklaşımdır. Her ne kadar nebatat-bitki ve hayvanat yönünden tartışılabilir olsa da; İnsan ve İnsanın yaradılışı bakımından tam bir bilim dışılık, irtica, gericilik ve yobazlık olan “evrim” teorisi de, bu fanatizmin doğal bir sonucudur. Dahası, başta Hıristiyanlık ve Yahudilik olmak üzere İslâm dışı inançlarda “bilim ve din” çatışması, insani boyut ve bilgi toplumu yolunda mesafe alan veya aradığı ‘huzur iklimini’ buralarda bulamayan kişileri başka arayışlara sevk etmiş; Bunun doğal bir sonucu olarak da ateizm ve paganizm çok tehlikeli bir tırmanışa geçmiştir.   
Hıristiyan fundamentalizminin ve buna dayalı sekülârizmin sebebi budur.
Tarihi sekülarizmin temel unsuru ise Hazreti Musa’ya isyan, Museviliği tahrif ve esası İslâm (Müslümanlık) olan bu dinin ilkelerine karşı direnişle masonik ritüele dönüşün tezahür biçimidir. Masonluk ise, bütün ilke ve unsurları ile din karşıtı ve insanlık düşmanıdır.
Dolayısıyla, 500 yılı mücavir ve nihai sınırları itibarıyla 627 yıllık bir dünya devleti, huzur iklimi, “hüküm ve hikmette adalet ahlâkı ve ahkâmını temsil eden” ve son 5700 yıllık tarihin insani, ahlâki ve medeni boyutunu oluşturan “Türk” ve İslâm medeniyeti; Bu gerici ve irticai (gayri medeni) organizasyonların önündeki en büyük engeldir.
Bu nedenle, Osmanlı’ya karşı (yıkılış sürecini başlatan) ilk tehdit Amerika’dan gelmiş ve bunu İngiltere, Fransa, Almanya, İtalya ile nihayet Yunanistan zincire katılmıştır. Ancak, netice (dönem itibarıyla) taraf ülkeler yönünden tam bir hezimet ve hüsrandır. 
            Bunu, tarihen sabit ve çok enteresan bir olayla örneklemek mümkündür. Şöyle ki;
31 Ağustos 1914 günü Osmanlı Devleti, Almanya'nın yanında Birinci Dünya Savaşına girdiğinde; İngiltere Savaş Bakanı Lord Kitchener hamasi bir açıklama yaparak: "Türkiye'yi yok edinceye ve tarih sahnesinden silinceye kadar savaşacağız.." dedi.
Aradan bir yıl geçmeden Çanakkale'de büyük bir hezimete uğradılar. Atatürk ve Türk milleti yine büyük bir mucize yaratmıştı. İngiltere ve müttefikleri şaşkındı. Köhne ve hasta bir devlet bütün ordularını tarumar etmişti. Beklenen bu değildi. Hayâl-i sükut, uğranılan yenilgi ve hezimetin etkileri derindi...
Bu büyük mağlubiyetten sonra İngiltere parlâmentosu özel gündemle acilen toplanarak 'Çanakkale hezimetini' bütün aşama ve ayrıntıları ile görüştü. (1916) Saatler süren öfkeli, sinirli, gergin ve heyecanlı oturum boyunca milletvekilleri Başbakan David Lloyd George'u  hedef alarak en ağır şekilde eleştirip suçladılar. Korkunç ve acımasız hücumlar yönelttiler.
Başbakan bütün konuşulanları olanca sükunetiyle sonuna kadar dinledi.
Nihayet, elinde bir kitapla kürsüye çıktı.Elindeki kitap Kur'an-ı Kerim di...
Kendisine ve orduya yöneltilen eleştirilere, çok kısa ve öz olarak şöyle cevap verdi:
"Şu elimdeki kitabı görüyor musunuz ? Bu, Türklerin taptığı kitaptır. Kuranı Kerim...
Biz bu milleti tam 300 yıldır bu kitaptan ayırmaya ve dinlerinden uzaklaştırmaya çalışıyoruz. Demek ki başaramamışız. Zira, bu kitap Türk'lerin elinde olduğu ve onlar bu kitaba göre amel ettiği (uyguladığı ve yaşadığı) sürece, bütün dünyanın orduları bir araya gelse, yine de Türkleri yenmeye muktedir olamazlar.
Ne vakit ki, onları bu hayat ve kuvvet kaynaklarından soğutur, uzaklaştırır ve ayırırız, işte o zaman Türkleri yenmek dünyanın en kolay işi olacaktır" dedi.
Bunu lütfen not ediniz ve asla unutmayınız.
Olay, hafızalarda canlı tutulmalı, milli tarih şuuruna kazınmalı ve “Türk demek; Önce insan demektir” bağlamında yükselen her yeni nesle mutlaka anlatılmalı, aktarılmalı ve dünya neden “TÜRK” denilince “MÜSLÜMAN” ı anlamakta ve algılamaktadır sebebi bilinmeli.
Ancak bu durum, sömürüde sınır tanımayan küresel sermayenin tam da istediği bir gelişmedir. Zira, insani boyut’ da ehliyet, liyakat, hürriyet, hak, hukuk ve adalet ahlâkı vardır. Böyle yüksek (ideal-gerçek) bilgilerle donanmış bir toplum “İNSAN ODAKLIDIR”.
Batı kaynaklı bilim oldukça karmaşık, ahlakla çelişik, dinle kavgalı ve bizim “İnsani Boyut ve bilgi toplumu” dediğimiz “evrensel değerlerden” uzaktır. Ayrıca, İslam’ın “hadis-i kutsi” tarzında niteleyip, bilimle barışık, bütünleşik ve doğal kabul edilen bütün sentez, tez ve kavramları batı tarafından inatla ve ısrarla reddedilir.
Meselenin özünde yatan vahşi kapitalizm, emperyalizm ve buna mümasil “modern sömürgecilik” adına icat edilen “küreselleşmedir” Daha da açıkçası: Bütün dünya ve insanlık alemini hedef alan, haksız savaş ve mesnetsiz işgallerle ülkeleri kasıp-kavuran yalan-talan, soygun-vurgun, yolsuzluk, gasp-irtikap ve terör ihtirasıdır.
İşte, ABD ile tarihten bütünleşik AB budur.   
Bu tarihi bir husumet sürecidir. Sinsice sürüp gitmektedir. Ve, maalesef gerçektir.
Örneğin, M.K. ATATÜRK “Türk Tarih Tezi” ni araştırma-geliştirme ve oluşturma aşamasında bütün batı kaynaklarını büyük bir dikkatle incelemiş ve H.G. WELLS dışında bilgi, deha ve doğruluğuna inanabileceği bir tek eser dahi bulamamıştır.
Değerli araştırmacı, şair ve yazar Yavuz Bülent Bakiler 1980 öncesi yayınladığı bir kitapta, dünyada toplam 2228 adet “Türk’ü İmha Planı” nın varlığını açıklamış ve dönem itibarıyla yaşanan dehşet, anarşi, maddi-manevi terör ve dehşetin boyutlarını bu plan ve projeler bağlamında değerlendirmiş idi.
Örneğin: Bu plânın bariz bir parçası olarak nitelenen 1968-12 Eylül 1980 döneminde terör olaylarının bilânçosu: 13.000 civarında ölü, 6000 yaralı, 1600 sakat dolayındadır. ( 1984 – 2005 arası bu rakama 35.000 küsur ölü daha eklenmiştir.) 12 Eylül 1980 müdahalesini müteakip kısa bir süre içerisinde ise: 650.000 kişi gözaltına alınmış, başta anarşi, terör, can ve mal emniyetini suistimal ve sair vatanın birlik, bütünlük, kanunlarını ihlâlden 230.000 kişi yargılanmıştır. Buların arasında parti liderleri de vardır.
Yapılan yargılamalar ve müteakip süreçte vaki itiraf ve yayınlar, bütün bölücü örgütler ile çeteler ve ihanet şebekelerinin arkasında, başta Almanya olmak üzere batı ülkeleri, yabancı istihbarat organizasyonlarının bulunduğunu ortaya koymuştur.
İşte batının öteki ve gerçek yüzü.
Daha önce, Türk ve İslam alemi ile ilgili ve Osmanlı’dan bu yana ısrarla süregelen bir “toplumsal dönüşüm projesi” açıklamıştım. Şimdi tekrar aynı konuya dönme zarureti hasıl oldu. Bu, her hangi bir resmiyeti olmayan, bütünüyle gizli tutulan ve tamamen Türk devletini zaafa uğratıp, dolaylı yollarla ele geçirmek, halkını ve kaynaklarını sömürmek isteyen harici mihraklar tarafından, dahili işbirlikçilerle beraber yürütülen sinsi bir projedir. Projenin aslı, müsebbinin idamı ile sonuçlanan  çok eski bir hikâyedir.
Anlatalım:
Şöyle ki, 1820’lerde Fener Rum Patriği olan Papa V. (Çingene) Gregorius, dönemin Rus Çarı’na, emperyalist batı menfaatleri karşısında büyük bir engele dönüşen Türklerin yola getirilmesi ile ilgili bir mektup yazar. Mektuptan Padişah II. Mahmut haberdar olur. Diğer yıkıcı ve bölücü faaliyetleri nedeniyle zaten patriğin suç dosyası bir hayli kabarıktır. Mektup da deşifre olunca, malum Papa, patrikhanenin kapısında asılarak idam edilir.
Ancak bu olay ta, 19 Haziran 625, “II.İznik Kongresinde” ateşlenen bir fitilin, sabık haçlı ruhunu tekrar diriltip yangına dönüşmesine sebep olur. Koyu dindar (!) ve katı kindar batı bunu bir fırsat ve ganimet telâkki ederek derhal organize şer ittifakını oluşturur. Amerika uzantıları ve Çar bağlantıları ile ittifak tamamlanıp, maddi-manevi bütün güç, imkân ve kaynaklar Osmanlıya karşı seferber edilir. İngiliz Başbakanın dediği gibi amaç yok etmektir.
 İşte, tarihi kin, intikam (Türk fobisi) ve kan ihtirasını tetikleyen o mektup:
“Türkleri, maddeten ezmek ve yenmek mümkün değildir. Çünkü Türkler çok sabırlı ve mukavemetli insanlardır. Gayet mağrurdurlar ve izzet-i nefis sahibidirler.
Bu hasletleri de, dinlerine bağlılıklarından, kadere rıza göstermelerinden, an’anelerinin kuvvetinden; Padişâhlarına, kumandanlarına ve büyüklerine olan itaat ve sadakatlerinden ileri gelmektedir.
Türkler zekidirler ve kendilerini müspet yolda sevk ve idare edecek reislere sahip oldukları müddetçe de çalışkandırlar. Gayet kanaatkârdırlar.
Onların bütün meziyetleri, hattâ kahramanlık, cesaret ve secâat (yiğitlik, yüreklilik) duyguları’ da an’anelerine (örf, adet, töre ve geleneklerine) olan bağlılıklarından, ahlâk salâbetinden (sağlamlık ve yüksekliğinden) ileri gelmektedir.
Bu nedenle, Türklerde, evvelâ itaat ve sadakat duygusunu kırmak ve manevi bağlarını yok etmek,dini metanetlerini zaafa (zayıflık-kuvvetsizlik) uğratmak icabeder. Bunun da en kısa yolu, milli ve manevi ananelerine uymayan harici fikirler ve davranışlara onları alıştırmaktır.
Türkler, dış yardımı reddederler; Haysiyet duyguları buna manidir. Velev (hattâ isterlerse) ki, geçici bir süre için zahiri (görünen) kuvvet verse de, Türkleri mutlaka dış yardıma alıştırmalıdır.
Maneviyatları sarsıldığı gün,Türkleri kendilerinden şeklen çok kudretli, kuvvetli, güçlü, kalabalık ve zahiren hakim kudretler önünde zafere götüren asıl kudretleri sarsılacak ve maddi vasıtaların üstünlüğü ile yıkmak mümkün olabilecektir.
Bu sebeple, Osmanlı devleti’ni tasfiye için mücerret olarak (yalnızca) harp meydanlarındaki zaferler kâfi (yeterli) değildir, ve hattâ sadece bu yolda yürümek, Türklerin haysiyet ve vakarını (ağırbaşlılığını) tahrik edeceğinden, hakikatlere nüfuz etmelerine de sebep olabilir.
Yapılacak olan, Türklere hiçbir şey hissettirmeden bünyelerindeki bu tahribatı, her ne pahasına olursa olsun tamamlamaktır.”
Patrik nam Papa’nın mektubu; İznik Konsüllerinin aynı konuda aldıkları kararlar ile örtüşür ve yol gösterir mahiyettedir. Bu mektup, kendini Bizans’ın hamisi sayan ve SSCB’ne  kadar Bizans bayrağını kullanan Çarlık Rusyasına ‘bahusus projeyi’ ilham eder. Proje, başta yakın akraba Fransa ve İngiltere olmak üzere bütün Batı’ya açılır ve anlatılır. Kısa sürede, Osmanlı Devleti üzerinde hesap ve husumet yüklü; Kin ve intikam ile kıvranan ülkelerce benimsenir ve “tam bir gizlilikle” uygulamaya konulur.
Kurulan sinsi tuzak yönünde ilk dış borç, aradan fazla bir süre geçmeden Fransa’dan alınır. “Borç alan emir de alır” mantığı çerçevesinde sistematik erozyona ilk adım atılır. Sonra, İstanbul ve diğer büyük merkezlere misyoner olarak özel surette eğitilmiş Fransız dilberleri-kızları ‘mürebbiyeler’ gönderilir. Bu mürebbiyeler tarafından özenle yetiştirilen Osmanlı ayân, eşraf ve geleceği parlak delikanlıları eğitim için Paris ve Moskova’ya gönderilir. Burada beyinleri özenle yıkanır.
Döndükleri zamansa tahribat dahili tahribat başlar.
Ancak bu arada plân farklı veçheleri ile de yürürlüktedir. Şöyle ki:
8 Şubat 1846’da İstanbul’da bir Protestan Kilisesi kurulur. Bu kilise, havalide faaliyet gösteren bütün ajan ve misyonerlerin üssü ve irtibat merkezi haline getirilir. Derhal Tevrat ve İncil’in Türkçe’si ve Osmanlıda yaşayan azınlık dillerine çevrim ve dağıtımına başlanır. Amaç: Azınlıkları isyana hazırlamak, dil ve kültür yönünden motive ederek, farklı bir kimlik ve isyana mütemayil kişilik kazandırmaktır.
11 Şubat 1876, İznik Dünya Misyonerlik Merkezi; Türk ve Müslümanların yaşadığı bütün ülke ve Osmanlı coğrafyasındaki halklara ulaşma, onları din, inanç, adet, örf, gelenek, görenek ve kültürlerinden (törelerinden) uzaklaştırma, Hıristiyanlaştırma ve en azından ateist ve paganlaştırma (dinsizleştirme) konusunda “bütün gücü, imkânı ve varlığı ile hareket etme ve faaliyet gösterme” kararı alır.  
9 Şubat 1854, Mısır’da en ehemniyetli-önemli ve en değerli misyonerlik okulları “Kuzey Amerika Misyonerliği Federasyonu” tarafından kurulmaya başlanır. Buna paralel olarak bölgede masonlaştırma (siyonist) faaliyetlere hız verilir. Kahire’nin Orta Doğu Mason ve Misyoner merkezi haline dönüştürülmesi amaçlanır. Kısa bir süre içinde Osmanlı’nın Mısır Valisi de masonluğa intisap eder. Böylece, Osmanlı’nın çürütülmesi ve çökertilmesinde rol alan şer ittifakları da belirginleşmeye başlar.
Plân çok başarılıdır.
Bu arada projenin Rusya (Çarlık) ayağı da boş durmamaktadır.
9 Şubat 1870 tarihinde, “Rusya steplerinde yaşayan Müslüman Türkleri dinlerinden döndürmek, milliyetlerinden soğutmak ve Hıristiyanlaştırmak amacıyla merkezi Moskova’da “Ortodoks Misyonerlik Derneği” kurulur. Bu dernek tarafından 1908’e kadar 700 okul kurulmuş ve toplam 19.000 öğrenci yetiştirilmiştir.
1897 yılına gelindiğinde (27 Ocak / Osmanlı Haftası’nın birinci günü) İsviçre’nin Bâl şehrinde “Birinci Dünya Siyonist Kongresi” toplandı. Sonuç bildirisi ve alınan karar dehşet verici: “Asırlardan beri Müslümanlığın büyük mevkiini işgal eden ve bilhassa Yahudilerin üzerinde emeller ve ihtiraslar besledikleri ve adına arz-ı mev-ut dedikleri mukaddes Filistin topraklarını elinde bulunduran ‘Türk-Osmanlı Devletini parçalamak ve Türk milletinin şeref ve itibarını (Amerikalıların Kuzey Irak’ta yaptığı çuval hadisesi misâl) pâyimal (ayak altında kalmış, mahvolmuş, telef olmuş, ezilmiş, sürünmüş) ederek; Bütün dünyadaki Müslümanların gözünden düşürmek ve böylelikle mukadder olan ‘Dünya Müslüman Birliği’ mefküresinin ne pahasına olursa olsun gerçekleşmesini önlemek.”
Türk ve İslâm’a yönelik süreç, içimizdeki nadir hainleri yetiştirmekle ünlü Robert Kolej ile sürer gider. Bu alanda daha binlerce örnek vermek mümkündür. Burada verdiğim örnekler çok ender işlenen ve açıklanan türdendir. Zira, 1938’de vaki “Atatürk ilkeleri ve Türk İnkılâbına (Kemalizm’e) mukabil” KARŞI DEVRİM kapsamında millet hafızasından kazınma  süreci başlatılınca bu bilgilerin büyük bir bölümü yok edilmiş; İnsan hakları, adalet ahlâkı, objektif hukuk ve ATATÜRK’ ün en büyük hedefi olan demokrasiye geçme projesi çerçevesinde yürüyen sürecin devamı gerekirken, tam tersi yapılmış ve koyu bir diktatörlük ikame edilmiştir. Bu tam da batının istediği ve beklediği (teşvik ederek desteklediği) yoldur.
Günümüze intikal süreç açısından bunun bir diğer anlamı da; (projeyi çok iyi bilen ve başarı etkisini bizzat gören) Lord Kingros’un, İnönü’ye açıkladığı vasiyeti gereği Lozan’ın intikamını almak ve ülkeyi Sevr şartlarına dönüştürmektir. Bu çaba, büyük Atatürk’ün vefatı ile (bir üst paragrafta açıklandığı biçimde) bir karşıdevrim olarak başlamış, 1950’ye kadar aralıksız sürmüş ve 10 yıllık bir kesintiden sonra (gaflet, hıyanet ve dalaletle malul bir avuç darbeci sayesinde) 27 Mayıs 1960’dan itibaren yeniden yürürlüğe konulmuştur.
Projenin temelinde kadrocular, bazı 150’likler, sol akımlar, Ermeniler, Rumlar, Yunan asıllılar, dönmeler, devşirmeler, koministler gibi bölücü unsurlar ile Atatürk’ün ülkemizden kovduğu Masonlar ve misyonerler vardır.
Üstüne üstlük bu menfur faaliyet mihrakları zamanla, Türkiye’nin sabetaist bir devlet felsefesini esas aldığını, Yahudi-İbrani ilkeleri üzerine kurulduğunu ve Türk lâisizminin İslâm dışı ve İslâm’ı yok sayan bir sistem olduğunu savunacak kadar da ileri gidebilmişlerdir.
Çabaları, özellikle M.K.Atatürk’ün din karşıtı ve maddeci-materyalist olduğu yönünde yoğunlaşmış ve menfur faaliyetleri bu miğfer etrafında odaklanmıştır. Bunların ülkemiz ve milletimize verdiği zarar çok büyük boyutlardadır. Özellikle, 1961’den itibaren hızlanan din ve vicdan hürriyetini kısıtlama girişimleri bu ve benzer mihrakların işidir. İş bu makalede işlenen ve açıklanan proje kapsamında faaliyet gösteren ve Atatürk’ün ‘dahili bedhahlar” olarak betimlediği çoğunluğu dönme ve devşirme kesim budur.
Karakteristik özellikleri: Hırsız, yolsuz, din istismarcısı ve bölücülük biçimindedir.
Proje, tam anlamıyla ve bütün yönleriyle gericidir. İrticai’dir. Fakat, özünde “Laiklik” kavramı vardır. Maksat: Dinden, imandan uzaklaştırmak ya...
Bütün mensup ve taraftarları son Osmanlı hükümeti gibi zayıf; Küresel emperyalizmin emrinde ve hizmetinde hareket eden “maşalar, aç, açık ve muhtaç, zayıf karakterli, yolsuzluğa meyyal, kimlik ve kişilik fukarası, milli ve manevi değer yoksunu kişilerden müteşekkil yönetimlerin” özlemi içindedir.
Tercih edilen format ise; Misyonerlik, Masonluk, ateist ve pagan içerikli solculuktur.
Bu anlam, format ve bağlamda istenen, arzu edilen ve uğruna çaba harcanan öyle maşa bir hükümet ki; Dış borcu nimetten sayacak, yeniden kapitülasyon devrini açacak, Türkiye’yi borçlandıracak, özelleştirme adı altında milli servetleri yabancıların yararına sunacak, her türlü denetimi kaldıracak, sol-ateist-pagan elit ve imtiyazlı sınıfı emperyalist ve kapitalistlerle ortak edecek, ceplerine iki pasaport koyacak ve çifte vatandaşlığın yolunu açarak “globalleşme ve küreselleşmeyi” yabancıların Türkiye’yi sömürerek semirmesi esasına oturtacak… 
Bunun için geleneksel bürokrasiyi çökertmek, lâiklik kisvesi altında ve ‘Tevhid-i Tedrisat Kanununa” aykırı olarak; Dini, Milli ve İlmi eğitimin bizzat devlet tarafından ve tam bir denge ile uygulanmasını öngören emri yerine, ‘tam bir gericilik, yobazlık ve irtica’ ile insanları din, ilim ve diyanetlerinden uzaklaştırmak, dini eğitim ve öğretimi olabildiğince kısıtlamak, savsaklamak, bu alanda pekala başkaları tarafından istismar ve suistimale müsait  boşluklar yaratmak, milli değer ve manevi mukaddesleri baltalamak, ahlâkı yozlaştırmak, ahlâksızlık, sapıklık, iyilik ve insanlığı yok etmek; Böylece Türk milletini tarihi onur, ilke ve erdemlerinden arındırıp, paraya tapan, aç gözlü, heves, hırs, şehvet düşkünü ve ihtiraslarının zebunu olmuş zavallı, alçak mahluklara dönüştürmek ana hedeftir.
Tıpkı, batılı yöneticiler (yani kendileri) gibi…
Dahası, dokunulmazlıklar ihdas ederek imtiyazlı sınıfı sürekli koruma altına almak. Adalet ahlakı ve hakkaniyete dayalı “hukuk devletini” ortadan kaldırarak, sosyal devleti, kapitalist ve emperyalist devlete dönüştürmek suretiyle halkı “potansiyel müşteri” olarak gören, Atatürk ve Türk inkılâbına aykırı yapılanmayı hayata geçirmek. Halkın yönetme gücü, kuvvet ve kudreti, hükümetleri takip, kontrol ve denetimi anlamına gelen “Kuvayi Milliye” ruhunu çökertmek; Dahası, Mustafa Kemal ATATÜRK ve kurucu unsurun emanet ve vasiyeti olan: “Türk Demek: Türkçe Düşünmek, Türkçe Konuşmak ve Türkçe Yaşamaktır. Ne Mutlu Türk’üm Diyene” vecizesinin üst, ana ve esas bölümlerini sinsice kaldırarak, sadece ve yalnızca “Ne Mutlu Türk’üm Diyene” bölümünü kurum ve kuruluşlara yazacak kadar kompleks içine düşmek. Türklüğü anlamsız, belirsiz ve muğlak bir kavrama dönüştürmek.          Daha da ileri giderek; “Her insan bir devlettir”, “Devlet insan için vardır”,“İnsanı yaşat ki, devlet yaşasın” ve “Zulüm abâd etmez insanı, ilim abâd eder” ilkelerini yaşam boyutundan kaldırarak; Devleti Milli hedefler ile varlık nedenlerinin dışına çıkartmak. Doğal olarak sonuçta: Globalizm ve küreselleşmeyi, Türk insanı ile bütün masum ve mazlum (az gelişmiş) ülkelerin müşterek çıkarlarına kullanmak varken, tam tersine bir yol izleyerek; Milli Şair Mehmet Akif Ersoy’un seksen sene önce teşhis ve ilân ettiği “tek dişi kalmış canavar” lara ülkeyi ve insanı peşkeş çekmek..  
Bu psikolojik savaş ve provokatif ajitasyon sonucu geldiğimiz nokta içler acısıdır.
Günümüz genç neslinin olayı daha iyi anlayabilmesi için, döneme ve 1938’ den sonra başlayan kısır döngüye ilişkin şöyle bir örnekle devam etmek istiyorum.
Konu Türkiye.
Yıl : 2005
Konuşan ise; 1957'de genç bir uzman olarak (bu günkü AB’nin temel taşı olan) Roma anlaşmasının raporlarını düzenlemiş, Avrupa üniversitelerinin birinde Jean Monnet enstitüsünü kurup, yüzlerce diplomat, bakan, siyasetçi yetiştirmiş, Türkleri seven, Türk dostu, Türkiye'yi yakından izlemiş hayli yaşlı bir Fransız akademisyen.
            Bakınız, 2006 dönemi Türkiye’si için ne diyor:
            "Her şeyden önce, Türkiye bir "Maskeli Balodadır". (Bu maskeli balo, Cumhuriyet tarihinin en büyük kırılma hareketi olan 27 Mayıs 1960 günü başlamıştır) Evet, maalesef bir maskeli baloda...Bu güne (2006’ya) kadar ünlü bir Türk diplomata rastlamadım. Yunanlıların nüfusu az ama, önemli olan kemiyet değil, keyfiyettir. Yunanlı diplomatlar her kapıda, her kurumda, her an karşınızdadırlar. Türkiye bu nüfusuna rağmen diplomat yetiştirememiştir. Diplomaside yoklar. Zaten, kendi tapusunu okuyamayan hariciyeci, diplomat, uzman olur mu? Yunanlılar Antik Yunan belgeleri dahil hepsini okuyabildikleri gibi, hepsinin  arşivlerini ezbere  biliriler. Eski, Antik Yunanla bugünkü Yunanlıların ne ilgisi olduğu hep tartışılır ama dünyayı böyle inandırmışlar ve kandırmışlardır.”
            "Osmanlıca bilmeyen diplomat olur mu? Osmanlıca diyorum, zira, Doğu'dan Batı'ya
bütün devletlerin arşivlerinde Osmanlıca belgeler var. Türklerin Kıbrıs'taki, Balkanlardaki, Yunanistan'daki, her yerdeki  tapuları da Osmanlıca; Türk diplomatlar bunları okuyamıyorlar. Türk diplomatlarında milli tarih şuuru yok. Büyük bir imparatorluğun belgeleri bir zamanlar vaktiyle Bulgaristan dan, Rumeli'den Türkiye'ye göç etmiş ve Osmanlıca bilen berber, emekli öğretmen, sıhhiye memurlarına tercüme ettirildi. Çok önemli arşiv belgelerini bunlar, tercüme ettirdiler...  Halbuki o belgelerde, en azından tapularda farklı bir hukuk terminoloji vardı.”
            "Cumhuriyet kurulalı seksen yılı geçmiş; nüfusu belki yakında seksen milyonu geçecek bir Türkiye'nin bugün için en az 500-600 milyar dolar ihracatı, 600 adet dünyaca tanınmış  diplomatı, üç tarafı denizlerle çevrili bu ülkenin en az 600 adet uluslararası balıkçı şirketi, deniz nakliyat şirketi, petrol arama şirketi,vs.’si olmalıydı... Yunanlılar savaşarak değil, diplomasiyle dünyayı ikna ediyorlar. "Megalo idea" larından, yani milli ideallerinden asla vazgeçmezler. Eski Bizansı almak, İyonyayı, Karadeniz’i geri almak peşindeler. Kıbrıs'ı bir Rum adası, Türkleri azınlık kabul etmekteler ve dünyaya bunu inandırmışlardır. Bunu Mösyö Denktaş iyi biliyordu ve yıllarca Kıbrıs elden gitmesin diye görüşmeleri elinden geldiğince baltalıyordu. Bunu bilerek ve inanarak yapıyordu. Gerçek ve samimi bir Türk olarak direniyordu. Görüşme masalarının arkasından nelerin gelebileceğini çok iyi hesaplıyor ve biliyordu. Ancak, 1999'da Yunanistan'ın çabalarıyla Türkiye Helsinki'de AB ringine çekildi. Hakemler de ayarlanmıştı. Helsinki de AB Türkiye'yi döverek ve hırpalayarak zafer elde etmeyi planlamıştı..." (Muhtemelen değişim ve dönüşüm plânının bilincinde olan Jean Monnet, ya bilerek veya kasıtlı olarak 1960 öncesini atlamaktadır.)
            Oysa, 1950-1960 dönemi Türkiye’si bu makus talihi kırmış ve kendinden önce yaratılan kâbusları aşmıştı. Dış politikada, Lozan Antlaşmasını bile delmeye muktedir ve Kıbrıs konusunda Türkiye aleyhine olan hükümleri rafa kaldıran bir Fatin Rüştü ZORLU; Maliye Bakanlığında milleti çarıktan kurtaran, işsizliği-yoksulluğu yenen, refahı tabana yayan ve ülkeyi bugünlere taşıyan büyük atılım ve yatırımları hayata geçiren Hasan POLATKAN ve Başbakanlıkta “onurlu, sorumlu, yüreği vatan, millet ve insanlık davasına sevdalı, hakkaniyet ve adalete, hukuka, Atatürk’ün ilke ve Türk İnkılâplarına yürekten bağlı, sahip ve saygılı; Gerektiğinde Türk Ulusunun menfaatleri için dünyaya meydan okumaktan kaçınmayan, günde 12 saat millet için çalışan, AET/AT’a tıpkı Mustafa Kemal ATATÜRK gibi ‘ısrarlı davete’ ağırlıklı pazarlılar ve önkoşullar ileri sürerek ilk defa başvuran” bütün dünyanın gıpta ile baktığı, örnek aldığı büyük devlet adamı Adnan MENDERES vardı.
Günün Türkiye vizyonu Jean Monnet’in hayâl bile edemeyeceği boyutlarda idi.  
Eğer, menfur darbe olmasa idi, bugün Allah bilir Türkiye nerelerde olurdu. 
Şimdi gelelim olayın çok farklı ve kritik bir boyutuna. Konu özelleştirme. 1870-1908 arası Osmanlı’nın yıkımına ve 20.500.000 km2’den 775.000 km2’ye düşme/küçülme, başlıca parçalanma nedenine. Bunun güncel adı “özelleştirme”, tarihi ve gerçek anlatım-ifade biçimi ise “kapitülâsyonlar” dır. Kapitülâsyonlar Türk milleti, Türk istiklâli ve Türk istikbalinin kara talihi ve karakura gibi üzerimize çöken kâbusudur.
Tarihi ders ve maliyeti-ağır bedeli kanla, canla ödenen ibrete istinaden burada şunu söylemek gerek: “Özelleştirme iktisadi hayatın ve ekonomi biliminin doğal bir gereğidir. Şu kadar ki; Milletin malı yine millete ve milletin namuslu, dürüst, şerefli ve onurlu tüccarına, esnaf, işletmeci ve sanayicisine satılır. Damarlarında Türk kanı akan hiçbir kişi ve yönetim yabancıya “kalıcı ve tapulu” mülk satmaz. Satamaz. Türk, kapitalist ve emperyalist küresel sermayenin oyununa gelmez. Gelemez. Mutlak mütekabiliyet ve alım gücüne (denge) dayalı ticaret müstesnadır. Bu da milli menfaatler esas ve halkın yaşam (tabana yayılı refah) düzeyi baz alınarak yapılabilir. Hayatı ucuzlatmayan ve namuslu-dürüst rekabet ilkelerine uymayan bir özelleştirme programı ise vatana ihanetle birdir.” Yani: Türk İnkılabı’nın özelleştirme konusunda mutlak emir ve ilkesi olan, “Özelleştirilmesi gereken temel kurumları öncelikle çalışanlarına, sonra Türk müteşebbislerine ve Türk halkına devir ve temlik etme” ilkesinden saparak; Mustafa Kemal ATATÜRK’ ün, “Efendiler, görülüyor ki bu kadar kesin ve yüksek zaferden sonra bile, bizi barışa kavuşturmaktan engelleyen nedenler, doğrudan doğruya ekonomik nedenlerdir. Çünkü bu devlet, bu ulus, ekonomik egemenliğini sağlarsa, o kadar ileri, güçlü bir temel üzerine yerleşmiş ve gelişmeye başlamış olacaktır ki, artık bunu yerinden oynatmak mümkün olamayacaktır. İşte, (dahili ve harici) düşmanlarımızın bir türlü rıza gösteremedikleri, onaylayamadıkları budur.” (M. Kemal Atatürk, 17 Mart 1923) Emir ve ilkesini kaale almayacak kadar onursuz ve şuursuz yöneticiler ile gaflet ve dalâlet içindeki yönetimler, bilerek veya bilmeyerek büyük felaketlerin sebep ve hikmeti olabilmektedirler. Burada, milli iktisat şuuruna ermek gerekir.
3 Mart 1933 tarih ve 2262 Sayılı Sümerbank Kanunu çıkartıldığında ise, özelleştirme konusunda ebedi örnek ve amir bir hüküm olan 11. madde “... hisse senetlerinin kısmen veya tamamen Türk kişi ve kuruluşlarına satılması..” kuralını unutacak kadar gafil; Ve yine: “..artık durumu düzeltmek, hayat bulmak, insan olmak için; Mutlaka Avrupa’ dan nasihat almak, bütün işleri Avrupa’nın emellerine uygun yürütmek, bütün dersleri Avrupa’dan almak gibi, bir takım zihniyetler ortaya çıktı. Oysa, ‘Hangi bağımsızlık vardır ki, yabancıların nasihatlarıyla, planlarıyla yükselebilsin !’ Tarih, böyle bir olay kaydetmemiştir.” (M. Kemal ATATÜRK, TBMM, 6 Mart 1922) Emrine uymayacak kadar hain olabilsin !..
Milli devlet ilkesinin temel emir ve hükümlerine mukabil; Soygun-vurgun, sahtecilik, üç kâğıtçılık, yalan-dolan ve talanı kolaylaştırsın. Adalet ahlakı ve tam bir faziletle halka hizmet etmekle memur ve mükellef, görevli kadroları kaçakçı, soyguncu ve hortumculardan anarşist ve teröristler oluştursun. Suçluya karşı müsamahakar, mağdur ve mazluma karşı kayıtsız olabilsin. Bu fiiller AB güdümünde yürüyen yönetimlerin eseridir.
Bunun idrakinde olan bir hükümetin derhal AB ile (katılım süreci bağlamında) bütün ilişkileri kesmesi ve 1959’da imza olunan “ekonomik işbirliği” (AT/AET) sürecine dönmesi artık olmazsa olmaz bir zorunluluk haline gelmiştir.
Devam eden süreç Türkiye’nin ve Türk halkının aleyhine işlemekte ve maalesef tarih tekerrür etmektedir. Akil insanlar ve namuslu yöneticiler tekerrüre müsaade etmezler.
Ekonomik suça, ekonomik ceza, ticari sır, geniş kapsamlı devlet sırrı (!?) gibi çağdışı ve insanlığa aykırı usul, esas ve kavramları yerleştirerek, gasp, irtikap, sahtecilik ve her türlü yolsuzluk ile hortumculuğu teşvik ederek uygun ortamı yaratsın. Böylece, üretim ekonomisini rantiyeciliğe iblâğ etsin. Batının amacı bu. Peki araçlar nedir.
Araçlardan birincisi demokrasiyi yozlaştırmak. İnsan hakları kavramını ayrılıkçı, bölücü ve terörist gruplara nimet olarak sunmak. Diğer taraftan da, gerçek anlamda üreten vatandaşı pahalılık, enflâsyon, deflâsyon, faiz, yüksek (haksız) ve dolaylı vergi, harç (haraç) düşük maaş ve maaşlar arasında eşitsizlik, dengesizlik ve adaletsizlik kıskacına alarak, yokluk, yoksulluk, fakirlik ve cehaleti körüklemek. İnsanları ezmek. Kişiliksizleştirmek. Güven ve kimlik bunalımına sokmak. Yapay olarak yaratılan bunalımları desteklemek ve derinleştirmek için ara da bir kriz yaratmak.
Buna mukabil AB ve ABD biz ve bizim gibi ülkelerden sağladığı rantla kendi halkının refah düzeyini, yaşam kalite ve standardını yükseltmekte; Kendi iç yapısında milliyetçiliği olabildiğince tahkim etmekte (bazı ultra zenginler yaratmanın yanı sıra) kendi halkının refah ve saadetini öncelikle düşünmektedir.
Menfur plân ve küresel sermaye tarafından oluşturulan bu kıskaç içinde vatandaşı “ADALET’ mi, GÜVENLİK’ mi” gibi, aldatıcı, alçaltıcı ve yanıltıcı bir tercihe zorlamak. Açlık ve yoklukla korkutarak AB kapılarında pineklemeye mahkum etmek. Adaleti, sözde güvenlik uğruna (bilerek ve isteyerek) feda etmek. İç politikada; Temsilde Adalet, Siyasette İstikrar aldatmacası ile demokrasiyi dışlamak... “Halka rağmen, halka hizmet” söylemi gibi çok sakat, insanlık, ahlak, demokrasi ve hukuk dışı bir anlayışı inatla, ısrarla dayatmak. Zengini daha zengin, fakiri daha fakir yapma pahasına çıkar peşinde koşmak...
İşte bunlar, harici bedhahların, dahili bedhahlar yoluyla vaki icraatlarıdır.
Yürüyen ‘dönüşüm projesinin’ tezahür biçimidir. Dahası var... 
Yozlaşmayı sürekli kılmak, milleti (art niyetli veya bilgisiz,beceriksiz,vizyonsuz)  kalitesiz, karizmasız, milli ve manevi değer, ilke ve erdemlerden uzak, siyasi iktidar ve hükümetlere bağımlı hale getirmek içinse; Bir taraftan genel aflar, vergi afları ve disiplin afları çıkartmak, borç silmek, diğer taraftan “nâmerde muhtaç hale getirilen” memur ve emeklilere adalet ve hakkaniyet ilkelerine bütünüyle aykırı zamlar yapmak.
Bütün bunlar projenin çok iyi yürüdüğü ve pek ustaca yürütüldüğünü gösterir. Yürütenler ise, artık kurumlara girmişler, atanmışlar, seçilmişler ve aklın alamayacağı yerlere kadar yükselmişlerdir. Bunlar, devletten en yüksek maaşı alırlar. Hiçbir hukuk devletinde kimseye nasip olmayan ayrıcalık ve imtiyazlardan yararlanır, üstelik, insan hakları, adalet ve hukuka temelden aykırı imtiyaz ve “dokunulmazlıkları” vardır. Emeklilikleri de ayrıcalıklı ve imtiyazlıdır. Kimisi emekli olduktan sonra bile çeşitli vakıf, kurum ve kuruluşlardan ayda 35 milyar TL’ye varan maaşlar edinir. Fiilen çalışanlar arasında maaşı 100 milyar TL’yi aşanları da vardır. Yasa ile kurulu Sendika, Vakıf, Oda, Banka ve Borsalarda ayrı bir saltanat hüküm sürer. Bunların çoğu “sarı” sömürü unsurudur. Bir de bunlara sivil toplum kuruluşu derler. Oysa, halka rağmen kanun gücüyle halkı sömüren hiçbir kurumun STK özelliği yoktur. Şimdi düşünün bir kere; Türkiye, demokratik, lâik, eşitlik ilkesine dayalı bir sosyal adalet ve hukuk devleti değil midir ? Cumhuriyetin temel ilkesi de, Büyük ATATÜRK’ ün tam bir isabetle açıkladığı ve halka “rejimin teminatı” olarak sunduğu “Cumhuriyet Fazilettir” tanımı, nasıl bir manâ, muhteva ve garantiyi şamildir. Elbette ki; Başta Mustafa Kemâl ve kurucu unsur “Demokrasi ile mündemiç, namuslu, ilkeli, onurlu, sorumlu, sosyal ve şeffaf, yani halkçı bir rejim” bağlamında yeni TÜRKİYE’ yi Cumhuriyet ile taçlandırmışlardır. Diğer bir anlamda Cumhuriyet, “dünyada emperyalizme karşı kazanılan ilk ve en büyük zafer olan ‘İSTİKLÂL SAVAŞI’ nın mükâfatıdır.
Yeni devletin ve genç cumhuriyetin hukuku buna göre tertip ve tanzim olunmuştur. Başta 1924 Kanunu Esasisi olmak üzere 1928, 1961 ve 1980 dahil bütün TC anayasaları “mutlak EŞİTLİK ve ADALET” ilkesi üzerine kuruludur. Gerçek anlamı itibarıyla Türk idare sistemi “insan-halk odaklıdır, yani devlet halk için vardır” Halk devlet için değil !..
Bakınız; en son Anayasanın, “değişmez, değiştirilemez ve değiştirilmesi dahi teklif olunamaz”  kaydını havi başlangıç ilkeleri ne demektedir:
“Türk vatanı ve Milleti’nin ebedi varlığını ve Yüce Türk Devleti’nin bölünmez bütünlüğünü belirleyen bu Anayasa, Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu, ölümsüz önder ve eşsiz kahraman Atatürk’ün belirlediği ‘MİLLİYETÇİLİK’ (!?) anlayışı ve O’ nun inkılâp ve ilkeleri doğrultusunda;
Dünya milletleri ailesinin EŞİT HAKLARA SAHİP şerefli bir üyesi olarak, Türkiye Cumhuriyeti’nin ebedi varlığı, REFAHI, maddi ve manevi mutluluğu ile çağdaş medeniyet düzeyine ulaşma azmi yönünde;
Millet iradesinin mutlak üstünlüğü, egemenliğin kayıtsız şartsız Türk Milleti’ne ait olduğu ve bunu millet adına kullanmaya yetkili kılınan hiçbir kişi ve kuruluşun, bu Anayasada gösterilen hürriyetçi demokrasi ve bunun icaplarıyla belirlenmiş hukuk düzeni dışına çıkamayacağı; (Öyle ise, Anayasanın amir hükmüne rağmen AB’ye katılım konusu bu güne kadar neden millete hiç sorulmadı ? Diğer demokratik hukuk devletleri ve medeni milletler gibi REFERANDUMA neden gidilmedi. Bizi yönetenler arasında bu güne kadar hiç mi adalet ve hukuka saygılı, Anayasayı okumuş ve ‘uygulamak zorunda olduğunun bilincini’ taşıyan yönetici olmadı ?) 
Sarahaten belirtilmiş ilkeler ve amir hükümlerdir. Bir’de 10. maddeye bakalım: Hiçbir kişiye, aileye, zümreye veya sınıfa imtiyaz tanınamaz” Şimdi “ADALELET ve KALKINMA (!?) partisi hükümetine sorarlar:
- NEDEN BU ANAYASA UYGULANMIYOR ?.. ORTADA BİR KASIT’MI VAR ?
Ve neden ? bütün foyası ve art niyeti ortaya çıkan AB sürecinde ısrar ediliyor ?
Bilinen ve yaşanan, apaçık görülen bütün gerçeklere rağmen bu inat niye ?
Ülkenin insanı, canı-kanı, Mehmetçiği, gerçek değeri, değer üreten ve değerleri canı pahasına koruyanları fakrü zaruret içindedir. Evine ekmek götüremez. Çocuğunun cebine okul harçlığı koyamaz. Eşine mahçuptur, akrabasına, dostuna boynu bükük. Evinde en az iki işsiz vardır. Yıl sonunda aldığı artış, otobüs zammına bile yetmez. Çoğu yol parası bile bulamaz. Evinde hapis veya mahalle kaldırımlarında gezmeye mahkumdur. Gâvur dediğimizin emeklisi bile dünya turuna çıkar, dolaşır. Bizimki hastalıkla, yoklukla, yoksullukla, işsizlikle boğuşur. Eziktir. Istıraplıdır. Çilelidir.
On bin yıllık büyük Türk medeniyetinin ve “İnsan Odaklı” cumhuriyetin amacı ve sonucu bu mu ? Seksen yıldır bu netice için mi katlandı koca millet, bunca sıkıntıya !..
Ya, onu bu hale getiren diğerleri !...Neden ? bir türlü Hukuk Devleti olunamaz? Ülkede Adalet ahlakı uygulanamaz. Dengeler kurulamaz ve adaletle korunamaz ? Hukukun olmazsa olmaz üstünlüğü neden evrensel gerçeklerle örtüştürülmez, bütünleştirilmez.
Onlar (devleti soyanlar, büyük ölçekte yolsuzluk ve hırsızlık yapanlar) hem ulusal ve hem de uluslar arası kaynaklardan domuz gibi beslenirler. Yararlanırlar. Yedikleri önlerinde, yemedikleri arkalarındadır. Bunların ‘üretme’ diye bir marifetleri ve kaygıları yoktur. Sadece ‘tüketmeyi’ severler. Bütün işleri kaçak, kayıt ve kapsam dışıdır. Sonunda, bilerek veya bilmeyerek (gaflet ve dalâletle) devleti’ de tüketmeye doğru giderler. 
Çünkü, batının menfur plânı bu menfur programı önlerine koymuştur.
Dönmeler, devşirmeler, dahili bedhahlar ve sabetaistler bu programa göre yürürler. 
İkincisi, memuru rüşvet almaya, halkı da rüşvet vermeye zorlamak, alıştırmak. Geleneksel kamu ahlâkını bozmak. Dengeleri derinden sarsmak. Doğal stabilizatörleri bilerek, alçakça yok etmek. Bilinçli, duyarlı ve sorumlu memur ve vatandaş yerine, ‘emir kulu’ prototipler yaratarak; Türk milletinin asil karakterinde var olan “sadece ve yalnızca Allah’a kul olmak” fikrine dayalı “özgür bireyi” yok etmek. Özgür bireyi yaratma adına insanı ve insanlığı yok etme, kişiyi yalnızlaştırma stratejisini uygulamak. Pervasızca uygulatmak. Tıpkı Amerika’nın ‘demokrasi ve insan hakları adına’ yaptığı gibi; Özgürleşme, demokratikleşme ve modernleşme adına bütün bu inanç ve öz değerleri kaldırmak. Esas olarak da: Türk kimliğini, kişiliğini ve yükselen değerlerini yok etmek.
Aslında bu, Türkiye üzerinde giderek yoğunlaşan ‘psikolojik savaşın ve malum değişim, dönüşüm projesinin muhtelif vetireleri ile güncelleşmiş versiyonlarından başka bir şey değildir. Aldatan put, proje gereği hükmünü icra etmektedir. İçerde bol taraftar bulmuştur. Dönmesi, devşirmesi, haini, zalimi; Türk’ün ekmeğini yiyip düşmanın kılıcını çalmak için adeta kuyruktadır. Bu ve benzeri hainlerin hesabı dahi yapılamamaktadır.
Ancak, AET/AT’ ın “ekonomik, endüstriyel, bilimsel ve teknolojik” bağlamda devlet politikası olarak kabul edildiği 31 Temmuz 1959 gününden 1963 tarihli Ankara Antlaşmasına kadar (27 Mayıs 1960 darbesi nedeniyle) çok şey değişti.
Dönemin “devlet politikası” Başbakan Adnan MENDERES’ in, 1957’de kurulan AET (Avrupa Ekonomik Topluluğu), daha açık bir söylem ve resmi ifade ile “Ortak Pazar”a, yoğun istek, ağırlıklı talep ve ısrarlar sonucu ilk resmi başvuruda bulunduğu gün; “Biz, Büyük Önder ATATÜRK’ ün daha 9 Şubat 1934 de, Avrupa da mutlaka bir birlik tesis olunacağını işaret ederek nadir bir basiret örneği verdiği ‘bu hedefi’ esas ve baz alarak başvurumuzu yapıyoruz” şeklindeki açıklama istikametinde başlar. Yani, devlet politikası asla siyasi, sosyal, medeni ve kültürel kapsamı haiz değildir. Sadece ve yalnızca karşılıklı menfaatler doğrultusunda iktisadi işbirliği, teknolojik değişim ve ticaret söz konusudur. Bunun dışında, iç işlerimize müdahale / karışma anlamına gelecek, istiklâl ve tam bağımsızlığımızı ilzam edecek hiçbir şey kabul ve asla tasvip edilemez.             

Bu çalışma  "TELİF ESERİ OLUP"  Yazarı ve bu siteden izin almadan kullanmayınız!

Önceki Sayfaya gitmek için tıklayınız

Bir sonraki sayfaya gitmek için tıklayınız

 
 

  20

Kitap içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

Önceki Sayfaya gitmek için tıklayınız

Bir sonraki sayfaya gitmek için tıklayınız

BEŞİNCİ CUMHURİYETİN AYAK SESLERİ

 
Bir şafaktan, bir şafağa; “Karanlık gecelerin nurlu sabahına doğru..”
Yaklaşık 17 bin yıldır Anayurt Anadolu’yu mesken tutan aziz, kadim ve necip milletimizin tarih boyunca, yan yana yahut da peş peşe kurduğu (bilinen ve belli olan) 101 devlet ve 16 İmparatorluk sürecinde;,  Defalarca, adına “son” denilen ve fakat her biri aslına rûcu, mazarrattan arınma,dâhili bedhahlardan ayıklanma anlamına gelen ileri ufuklara açılım; Yeni başlangıç, büyük oluşum ve nice, birbirinden sancılı kutlu doğumlar yaşanmıştır. Ki bu, insanlığın adalet ve uygarlık tarihini inşa, inkişaf ve inkılâp tarihinin destansı sürecidir.
Kadim hatıratlarda bu vakıalara: “Karanlık gecelerin nurlu sabahı” denilir.
Hattâ 1700’den itibaren “küresel adalet, evrensel barış ve hukuk”un yaşam biçimi olmaktan çıkartılması nedeniyle, sadece duraklama, gerileme ve yıkılış dönemi toplamı 223 yıl süren son “Türk-İslâm İmparatorluğu” Osmanlı Devletine nazaran; Henüz 90 yıllık genç TC bünyesinde; Mâkus talih, dâhili ve harici bedhah iştirakli karanlık ve kâbus biçiminde cereyan eden; Yeniden yapılandırma, değiştirme, dönüştürme kalkışmaları” mevcudu; Hiçbir tarihi, zorunlu ve tabii neden olmaksızın “şark meselesi, güdüm ve menfur emeller gereği” alçakça yıkıp, yeniden ve “sözde Cumhuriyet oluşturma” kalkışmaları defalarca yaşandı.
Kısaca “Milli Devleti ilga, Türk Milleti’ne ihanet ve Cumhuriyeti dış güdümlü sömürgecilikle ikame” kalkışmalarının “karşı devrim” niteliği arz eden ilki: 11 Kasım 1938 ve ikincisi: “ihanete tam teşebbüs” de diyebileceğimiz: 27 Mayıs 1960’dır. Buna mukabil; Milletin “mezalime reddiye, misak-ı milliye uyanış, manevi diriliş ve doğal korunma içgüdüsü” nün doğal sonucu olarak vukua gelip hayat bulan: “Dörtlü Takrir” Manifestosu ve 07 Ocak 1946’da şahlanan, kadim Demokrat Parti halk hareketinin 14 Mayıs 1950 günlü “Beyaz İhtilâl”i ise; Atatürk ilkeleri ve Türk İnkılâbının zaferidir.
 Bu zafer zulme karşı kazanılmıştır. Ata-Türk, Türk Milleti ve İslâm ümmetine ihanet eden hain İsmet İnönü’dür. O ki; Atatürk’ün (katledilerek) vefatı üzerinden bir gün bile geçmeden, Meclisi tanklarla çevirtip kendisini Cumhurbaşkanı ilân ettirerek;  Milli Şef ve sözde “cumhuriyet halk partisi’nin” ebedi başkanı sıfatlarının kullanarak 11 Kasım 1938’de diktatörlük ihtirasını hayata geçirmiş bir halk düşmanıdır. Gerici, solcu, goşist, emperyalist ve yobazlar bu kalkışmaya “karşı devrim” adını yakıştırır!.  
Buna göre: Birinci Cumhuriyet, Milli Mücadele zaferi ile taçlanan 1923 - 1938 dönemi; İkinci Cumhuriyet, 11 Kasım 1938 kalkışması ile başlayan 1938 - 1950 dönemi; Üçüncü Cumhuriyet, 14 Mayıs, “Milli Demokrasi” Bayramı olup;  27 Mayıs 1960 isyanına kadar süren Asr-ı Saadet dönemidir. Şu içinde bulunduğumuz idare Dördüncü Cumhuriyet olmaktadır. 27 Mayıs’la başlayan dördüncü Cumhuriyet; 12 Mart, 12 Eylül, 28 Şubat ve sair “ayarlama ve düzenlemelerle” devleti bu siyasi zaaf, hafıza kaybı, milli, ilmî ve manevi değerler erozyonunun zirve yaptığı uçurumuna kadar sürüklemiştir…  
Kısa bir analiz yapacak olursak:, 11 Kasım ile 27 Mayıs’ın; Ata-Türk ilkeleri,   Türk inkılâbı ve Milli Mücadele ruhuna “karşı devrim” kindarlığı ile tam bir ihanet, hedef ve amaç birliği içinde olduğunu; 14 Mayıs “Beyaz İhtilâl” halk hareketinin ise: Milli Mücadele, Milli Devlet, Türk İnkılâbı ve Kurucu Cumhuriyet’in nezih temelleri üzerinde; Birleştirici, barıştırıcı, tamamlayıcı ve bütünleyici bir siyasi denge unsuru  (stabilizatör) sıfatıyla yükseldiğini iftiharla görürüz...
Sürecin ispatı ve gerçekliği: Büyük oyun’un bekraund’u olan 28 Şubat dava sürecine start verilmesine karşın; Dönemin hırsızlık, yolsuzluk, gasp, irtikap ve talanına ait milyarlarca dolar devlet alacağının peşine düşülmemesi; Çok gerekli ve zorunlu olmasına rağmen, henüz 11 Kasım 1938’in gündeme bile taşınmaması, 27 Mayıs 1960 isyan davalarının başlatılmamış olmasıdır. İşte bu cihetle; İçinde bulunduğumuz evre, adeta, ‘ihtiyar Osmanlı’nın, genç Türk Cumhuriyetinde kastı mahsusla, düşmanca tekrarlanmak istenen, kin ve intikam hezeyanlarını hatırlatmaktadır ki; Bu “nurlu sabahlara doğru” bir yöneliştir..
BİR TESPİT VE TEŞHİSLE..
Özgür Gündem Grubunda bir mesaj yayınlayan değerli ilim, tarih ve düşünce adamı Osman Akgün; “İmralı süreci, bir ABD İsrail şantaj ve tehdit sürecidir. Arkalarında bol miktarda suç dosyaları, suç kanıtları ve kanunsuzluklar bırakarak yükselenler, şimdi bu hatalarını Türk milletine ödetmeye; Sadece kendilerini kurtarmak için koca bir milleti parçalamaya ve tarihten silecek adımlar atmaya kalkıyorlar…
Şundan, kesinlikle eminim ki, bunu yapmaya ömürleri yetmeyecek. “Yeşil kâğıda güvenerek Orta Doğuda at oynatanlar da en kısa sürede, o yeşil dolarların ellerinde patlaması ile perişan olup gidecekler” diyorum ve İran’ın nükleer bombasını yapmasını, Çin'in doları dolaşımdan kaldırmasını sabırsızlıkla bekliyorum. Az kaldı sabredin!..”
TÜRK MİLLETİNE ÇAĞRI
Beşinci Cumhuriyet’in ayak sesleri; Bilumum insan hakları, eşitlik, adalet ve hukuka aykırı açılımlar, yeni (sözde sivil) anayasa ve torbalar dolusu yasa düzenlemeleri ile sistemin objektif ve reel geleneksel yapısını temelden sarmaya matuf teşebbüslerle.; Üç’ü parlamento içinde temsilci sahibi olmak üzere, toplam: 71 partiden oluşan muhalefetin gaflet, dalâlet ve Türk Milleti’ne hıyaneti sayesinde ağır, ağır geliyor. Oysa vatan, toprak ve bayrağın hakiki sahipleri; “Devletin Sakinleri” değil, “Türkiye Cumhuriyeti’nin Gerçek Sahipleri” Aziz ve necip Türk Milleti’nin, bu vesileyle yüksek vicdanına sesleniyor ve ilgilileri uyarıyorum!
            1. Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin kurucusu ve sahibi olan Türk Milleti’nin adı, vatandaşlık tarifinden, Kanunlar ve Anayasa’dan asla çıkartılamaz, çıkartılmamalıdır!..
            2. Devletimizin eşit, onurlu, şerefli, tamamı 1. sınıf üyeleri olan aziz vatandaşlarımız, ırk, din ve mezheplere ayrıştırılamaz. TC’nin asli ve kurucu unsuru Müslümanlar; Tali unsur ve azınlıkları: Müslüman olmayan vatandaşlardır. Ancak; Türk Medeni Kanunu ve Anayasa karşısında bütün vatandaşlar eşittir. ATA-TÜRK döneminde vaki müracaatla tüm azınlıklar bu hususu kabul ve Cemiyet-i Akvam da tescil etmiş bulunmaktadır. Dolayısıyla, dünyanın en uygar ülkesi Türkiye Cumhuriyetinde azınlık ve ayrıcalıktan söz edilemez…
         3. Türk Milleti’nin Anadolu’da 17 bin yıldır kesintisiz olarak devam eden varlığı ve 7000 yıllık (doğrudan ve dolaylı) egemenliği; Emperyalist güçler dayatıyor ve vahşi batı nam kalleş AB istiyor diye, hile, desise, oyun ve düzenle yok edilemez. Türkiye Cumhuriyeti üniter değil “Milli ve mütesanit” bir devlettir. Bunun böylece sürdürülmesi gerekir.    
             4. Başta Avrupa (AB) ve Amerika olmak üzere, bütün dünya devletlerinin “tek resmi dil” esasına dayalı dil birliğine gider.; Rusya Federasyonunun Özerk Cumhuriyetlerinde “ana dil” resmi dil ve eğitim dili bile olamaz; Esir (azınlık) olmalarına rağmen Çin Uygur bölgesi, Batı Trakya ve Bulgaristan’da Türkçe eğitim yapılamaz, AB’de resmi dil dışında ana dil bile konuşulamazken; Türkiye Cumhuriyeti'nde, Türkçeden başkaca bir dil, "resmi dil ve eğitim dili" olarak, asla ve kesinlikle ikame edilemez ve kullandırılamaz. Bu dünya gerçekleri, bilim, adalet ve evrensel hukuka bütünüyle aykırı; Gericilik, yobazlık, bölücülük ve çağ dışılıktır.
            Bütün Türk’ler, bu aşamada şu iki gerçeği çok iyi bilmelidir:
1. Ayrılıkçı isyan hareketini sürdüren (siyaseten BDP tarafından desteklenen) eşkıya başı Abdullah Öc alan'ın (Artin Agopyan) 1996 da Grek TV ile  yaptığı ibret verici söyleşisini şu linkten: http://www.youtube.com/watch?v=M9knlpssYR0 izleyebilirsiniz. Türkiye'nin geleceğini, Türk Anayasasının nasıl olacağını böyle biriyle pazarlık yapan politik acı’lar Türk Devletinin koruyucusu olabilirler mi?.. Ermeni asıllı olduğu için Kürtçe bilmeyen, bu nedenle kötü bir doğu şivesiyle Türkçe konuşmaya çalışan Öcalan; “Yunanistan'ın Ege ve Akdeniz’de haklarını savunan taraf,  Türkiye’nin ise saldırgan olduğunu”  belirterek, örgütünün Türklere ve Türkiye’ye karşı yürüttüğü savaşın, “Yunan davasına da hizmet edecek büyük bir fırsat” olarak değerlendirilmesi gerektiğini söylüyor ve “Yeni bir Türk-Yunan savaşı olursa, bu sefer Türkler tarihlerinin en ağır, yenilgisini alacaklardır” kehanetinde bulunuyor…
            2. Türk Demek: “Türk’çe Düşünmek, Türk’çe Konuşmak ve Türk’çe Yaşamaktır. Ne Mutlu Türk’üm Diyene!” Gazi Mustafa Kemâl ATA-TÜRK
 
SÖZDE BARIŞ (!) ADINA, VİZYONA KONAN MENFUR SÜREÇ
Şimdi gelelim; Daha dün “değişim ve dönüşüm” denilen ve fakat bu gün: “değiştirme, yeniden yapılandırma ve dönüştürme” kalkışmasının ayrıntılarına. Hafızalarınızı iyi yoklayın ve hatırlamaya çalışın. Bu, ‘değişim-dönüşüm ve yeniden yapılandırma’ söylemlerinin kökeni ta 1938 ve nihayet 1960’lara dayanır. Turgut Özal tarafından piyasaya sürülen transformasyon bu “vatana ihanet örgüsünün” baba lisanı, yani İngilizcesi ya da Amerikancasıdır.
Sanki memlekette savaş varmış gibi; Sözde “barış” adına icat ve ihdas olunan menfur bir süreçte Türkiye Cumhuriyeti devleti, eş başkan (çok utanç verici bir tanım) eşkıyanın silah bırakması ve yurdu terk etmesi başlığında Türk düşmanı bebek katili Apo'nun himmetine çöktürülmüştür. Bu dayatma bir alçaklık, anarşi ve terör ile müzakereye kalkışmak ise tam bir acizlik, millete karşı küstahlık, insanlık düşmanlığı, hukuk katli ve rezilliktir. Mahpus bir eşkıya ile sözde Kürt (gerçekte Rum, Ermeni) kimliğine tanınacak statüyü teminen Atatürk'ün belirlediği milliyetçilik anlayışı ve onun Türk inkılâbı ve ilkeleri yönünde belirlenen “Vatan ve Milletinin ebed-müddet varlığı ile Türk Devletinin bölünmez bütünlüğü” üzerinden hangi kesintilere gidileceği müzakere ve münakaşa ediliyor. Hangi hak, cesaret, yetki ve cüretle? Yuh artık! Hal bu ki, “Müslim ve Gayri Müslim esasına dayalı Milli Devlet” statüsünden en ufak bir kesinti dahi Türkiye Cumhuriyeti’ni uluslararası hukuka bağdaştıran, hali hazır yaşanan huzur ve barışın teminatı olan Lozan’ın ihlali ve ilgasına yol açar. 
Üstüne üstlük, bu kalkışma veya namı diğer açılımda Devleti eşkıyanın önüne düşüren müzakerelerde, Kürt nüfusun var olduğu tüm coğrafyalarda uluslararası hukukun çiğnenmesi sorumluluğu göze alınmakta. Sızdıranlar bulunarak doğruluğu sabit olan “meşhut suç unsuru”  İmralı zabıtlarında Sırrı: “Rojava (Suriye Kürdistan’ı) için bir aktarımınız olacak mı?” diye sorar: “Suriye'de Kürtler iki tarafla da görüşsünler, kim haklarını verirse onunla çalışsınlar. Suriye demokratik kurtuluş cephesi olsun. Türk, Türkmen, Kürt, Arap hepsi, Suudi Selefiler çok tehlikeli, Esat küçük burjuva diktatörü. Suriye Kürtleri Barzani emrine girmez. Onun çizgisi farklı. Kürtler mutlaka bir öz savunma gücü oluşturmalı..” denilmekte..
Şu diyaloga, mücadele yerine yapılan “demokratik” müzakereye bakın!
Kesinliği ve doğruluğu net olarak kanıtlanan ve içeriği Türkiye Cumhuriyeti Devleti, Halkı, Hükümeti ve Anayasasına karşı “tartışmasız suç teşkil eden” işbu tutanaklar hakkında Cumhuriyet’in Savcıları henüz suskun. Adalet cihazı ilgisiz, siyasi taraf tehditkâr ve baskıcı; Müzakereciler tam bir saklılık, gizlilik ve mahremiyet peşindeler. Adeta millet ve devletten gizli menfur bir pazarlık yapılmakta!
Karanlık gecelerin kâbusu, bu ihanet şebekeleri ve işbirlikçileridir işte… 
Şu anda Türkiye’de, “Türkiye Cumhuriyeti’nin varlık nedeni olan” Anayasa ve hukuk ihlali yönünde, söylem biçimi dahi ihanet içeren, anayasal ve yasal suç teşkil eden teşebbüsler var. Bu bilinçsiz ve güdümlü kalkışmalar Türkiye'yi çok büyük bir risk, ağır sıkıntı ve ufukta belirmiş nice tehlikeli badirelere sokuyor?
Hatırlamaya çalışın:
Temmuz 2012'de Suriye Kürt bölgesinde kendisini Kürdistan ordusu olarak tanıtan YPG; Haseke ve Kamışlı kentleri dışında tüm alanı ele geçirmişti. Kentlerde halk meclisleri ve yargı sistemi oluşturulmuş, dış güvenlikte YPG, iç güvenlikte polis ve yerel zabıta görev başı yapmış, meslek ve kadın örgütleri, eğitim ve halk evleri çalışmaya başlamıştı. Resmi sınırın bu tarafı Ceylanpınar’ın tam karşısında Serakaniye'de YPG güçleri ile Türkiye'den kumandalı Özgür Suriye ordusu arasında rejime karşı işbirliğini geliştirmeye yönelik ateşkes anlaşması Suriye Kürdistan’ında özerkliğin inşasına hız vermişti!
Karşı tarafta bunlar yapılırken, Türkiye Cumhuriyetinde de KCK’nın altyapısını oluşturmaya yönelik delege ve komite seçimleri yapılıyor; Yetkili ve sorumlu bir hükümete rağmen, sistematik olarak Türkçe coğrafi isimler Kürtçe’ye dönüştürülüyordu.   
Şimdi Apo'nun mektubunu Kandil'e götüren, ıkçı, ayrılıkçı ve sahrada teröristlerle kucaklaşacak kadar küstah, bölücü parti heyeti; Irak Kürt Yönetimini ziyaretinde Barzani yönetimi ile temasta. Barzani yönetimi kim? Otuz yıldır Türkiye ile deFAKTO savaş halinde olan aleni ve alçak, hain düşman!.. Dahası farklı ideolojilerde siyasi oluşumlarıyla Kürtlerin demokratikleşme hareketi perspektifinde kurumsal kimlikleri esasında birlik ve dirliklerini teminen ortak dil ile siyasal nicelik ve niteliklerini kazanması anlamında; Terör ve tedhişin hamisi, 27 Mayıs’ın mimarı.; İnsanlık haysiyeti, şeref ve soy yoksunu, alçak Batı tarafından yaratılan sözde Kürt sorununun çözülmesini destekliyor.
PYD'nin de barış sürecine dâhil edilmesi çağrısı yapılıyor!
Bu sıra, Türkiye'deki misafiri Irak'tan idam mahkûmu eski Cumhurbaşkanı Sünni lider Tarık el Haşimi, Sünni milletvekillerinin Şii Maliki hükümetinden çekilmelerini istiyor.          
O sıralarda rejim muhalifi Özgür Suriye Ordusu da Suriye-Irak sınırının kuzeyinde El Anbar / Akaşat'ta pusuya düşürdüğü Suriyeli ve Iraklı askerlere saldırıp ağır kayıplara neden oluyor. Yoksa bu bahaneyle Suriye cephesinin Irak’a genişlemesi mi isteniyor? Çünkü ABD, başta Türkiye ve Arap olmak üzere bütün Ortadoğu, ülkelerini kayıtsız-şartsız kendi sömürge alanı, pazarına katmayı hedeflemiş ve projelendirmiş bulunmaktadır.
BOP, BİP ve Arap Baharı denilen menfur plânların yegâne hedef v amacı budur.
Bunu teminen Amerika askeri gücünü yedekte tutuyor. Ekonomik ve siyasi gücü ile demokrasi, yetki devri, yeniden yapılandırmalar gibi benzeri yöntemlerle ulusal sınırları anlamsızlaştırmayı, Ortadoğu'yu “Yeni Osmanlı” sanal tutkalıyla güya herkese ortak vatan yapmayı hedefliyor. Oysa bu tam bir yalan, hile ve desise
Eş başkanlık yetkisi devrettiği sanılan (!), Ortadoğu'da insanların eşitlikle mi yoksa dikta ile mi bir arada olacakları gerilimini yönetiyor. Bu noktada, emperyalistlerin en büyük korkusu Atatürk'ün "Mazinin kararsız, çürümüş zihniyeti çöktü. Bütün dünya bilmeli ki, Türk milleti hakkını, haysiyetini, şerefini tanıtmaya kadirdir. Türk, vatanının bir karış toprağı için ayağa kalkar. Türk milletinin haysiyetinin bir zerresine, vatanın bir avuç toprağına vuku bulacak tecavüzün bütün mevcudiyetine vurulmuş hain bir darbe olacağını fark etmeyeceğini sanmak hatadır" ifadesi ibretle hatırlanmalıdır.
Ama bakınız, tam bir ihanet, şer ve şeamet skandalı var!
Aleni ihanet ve meşhut suç belgesi “İmralı tutanakları” etrafa saçıldığında Eş başkan  "Bana güvenin. Tek Millet, Tek Bayrak, Tek Vatan" diyor, bir yandan da ihanet şebekesi ile mücadeleyi rölantiye alıp müzakere ediyor. Ne elemli bir çelişki değil mi?
Diğer tarafta: "Tek Millet, Tek Bayrak, Tek Vatan" konseptinde acuze, zavallı İslam Konferansı Örgütü; Osmanlı Devletinin yıkılması ve halifeliğin ilgası ile başsız, etkisiz, güçsüz ve karmakarışık kaldığı düşünülen İslam ülkelerini dini esaslar, dini bir çekirdek etrafında toplanmış ümmet anlayışında devletler konfederasyonu olarak temsil ettiğini sanıyor... Oysa bu iddia bütünüyle yalan. En utan verici hakikat ise; Sözde İslâm devletleri adına “Örgüt temsilcisi” olanların çoğu, bir Yahudi tarikatı olan masonluk illetinin mensubu.
Mason Locasından mülhem ABD-İngiltere ve AB kullarında mürekkep ve çoğu ilmi toplantılarında bile “İngilizce” konuşulan bu deforme yapı, güya ümmetin dayanışması, siyasi - ekonomik-kültürel-bilimsel işbirliği ve Müslüman halkın hukuk ve haklarını savunmayı amaçlıyor. İslam Kalkınma Bankası ise güya İslam şeriatı yönünde ekonomik, mali ve bankacılık faaliyetleriyle ümmetin münferit ya da birlikte ekonomik kalkınmalarına ve sosyal gelişmelerine katkıda bulunuyor gibi görünüyor! Bunların hepsi yalan.
AB uydurması, Amerikan senaryosu ve yeni sömürge girişimlerinin iğrenç maskesidir. İşte bu yüzden, petrol ve maden dâhil olmak üzere, aslında bütün insanlığın ortak malı, doğal hak ve servetlerinin sahibi İslâm, Afrika coğrafyası şimdi yeniden talan ve tarumar edilmek,  yağmalanmak isteniyor. Karanlık kâbus budur. Bu karanlık ve kâbustan nurlu sabaha; Beşinci Cumhuriyetle değil; Ancak ve sadece Milli Devlet, Milli Hükümet ve Milli Şuur ile ulaşılır.  
Aksi takdirde “muktedir olmayı”, “diktatör olmak” biçiminle anlayanlarla değil.

Bu çalışma  "TELİF ESERİ OLUP"  Yazarı ve bu siteden izin almadan kullanmayınız!

Önceki Sayfaya gitmek için tıklayınız

Bir sonraki sayfaya gitmek için tıklayınız

 
 

 21

Kitap içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

Önceki Sayfaya gitmek için tıklayınız

Bir sonraki sayfaya gitmek için tıklayınız

BİLGİ ÇAĞI’NIN (!) BARONLARI

 
Vatandaş internette “açık mektup” yayımlamak suretiyle yakınıyor.
“Ben politikacı değilim, olmaya da niyetim yok. Ben zaten politik bile davranamam. Hatta o konuda özellikle beceriksizim. Ama anlatmam, açıklamam gerek. Yapılanların kötü olduğunu ve kötülüğün ağırlığını hissettirebilmek için.. Belki görülür, anlaşılır, fark edilir diye. Bana göre tarih bu günleri asla affetmeyecektir. Çünkü: Bu toplumu adına türban denilen bir kılıçla, kese kanata, yarıp ikiye böldü. "Velev ki siyasi simge, suç mu?" sözleriyle fitili ateşledi. Meseleyi özellikle bir kan davası noktasına getirdi. Söz verdiği gibi kendisinden olmayanı da kucaklamak yerine, tokatlamayı tercih etti. Artık kimse birbirini sevmesin, saflar derinleşsin, bıçaklar bilensin istedi. Ettiği her lafla bilerek, isteyerek nefret tohumları ekti.. Öfkeli. Kendinden olmayan herkese yukarıdan bakan tavrı var. Aslında duyduğu korkunç öfkeyi maskelemek için öfkeli. Çünkü sevgisiz. Öfke bir hitabet biçimidir, savunması sadece komiklik. ‘Öfke bir hitabet biçimi olsa da asla bir yönetim biçimi olamaz’ gerçeğinden bihaber. İşte bu yüzden her öfkeyle kalktığında zararla oturmakta! Çünkü hırsının sonu yok.
Her yer ve her şey benim olsun, herkes benden olsun istiyor. Kendisinden olmayana tahammül edemiyor, dayanamıyor, eleştirilere katlanamıyor. Bunca yıl şakşakçılara o kadar alışmış ki, AB müzakerelerine gittiğinde elinde koca bir hiç’le dönmesine rağmen “Avrupa Fatihi” manşeti atanlara öylesine güvenmiş, uçağına binenlerin hep kendisini alkışlayacağına o kadar emin ki, en ufak bir eleştiride çığırından çıkıyor, saldırganlaşabiliyor.
Çünkü o, savaşta her şeyin mübah olduğu bir ekolü temsil ediyor; Dini de, dindarlığı da, bir tek kendinden yana olanlara ait sanıyor. Onun için inanmanın tek şartı baş örtmek.
Çalan da, çırpan da, yiyen de, yediren de; satan da, sattıran da türbandan yanaysa mesele yok. Her biri bilmem kaç yüz dolarlık has ipek örtüler takmış eşleriyle İslam bir tek onlarınmış gibi davranıyorlar. Yerine göre ulema kesilip, büyük kalabalıkları saf, samimi, temiz ve yürekten inanan insanları inancından soğutuyor ve İslam’ı kendilerine mal etmeye çalışıyorlar. Ama gerçek şu ki, çok yanlış yapıyor, yapıyorlar.
Çünkü gerçekleri konuşmak yerine mazlum ve mağdur edebiyatına sığınıyor. işler ters gittiğinde ise, o yanık sesiyle, izan, insaf ve adapla ezilmiş halk kahramanını oynuyor. Eğer ezilen halkın kahramanı olmaksa niyet, kendisi ve şürekâsının gemilerini, villalarını, bitmek bilmeyen dünyalıklarını nasıl açıklıyor? Bu halk bir torba kömüre, iki dize şiire kendisini halk kahramanı yapar diye düşünüyor Çünkü bu halk aç, çaresiz, işsiz ve kimsesiz. Ama ya "Gayri yeter" derse! Bir gün gözü açılır da, o bir torba kömür karşılığı kimlere ne tavizler verildiğini görürse! O bir torba kömür için çekilen peşkeşleri fark ederse. "Neden elektriğe, suya, gaza, yola bu kadar para veriyorum?" diye sorarsa! Benzinin neden çok pahalı diye merak ederse!
Hani olur da bir gün gözü açılır da gerçekleri görürse Hiç mi korkmuyorsunuz?
Dedim ya onu tarih affetmeyecek. O ki, adaletten, hukuktan, kul hakkından korkmaz. Ama tarihten korkmalı Çünkü ellerinde Türkiye'nin kanı var. Ellerinde türbanı kılıç yaparak kanatarak, yara-yara ortasından ikiye böldüğü Türkiye'nin kanı var. İşte bu yüzden, onu tarih hiç affetmeyecek.” Bu, halktan birinin serzenişi... Mektup internette dolaşıyor okunabilir.
TC ‘karşılıklı sevgi, saygı, anlayış ve barış’ üzerine kurulu bir Halk Devleti’dir.
Atatürk’ün, despotizm, sulta ve zorbalık anlamına gelen ‘devrim’ yerine, toplumsal konsensüs’e dayalı ‘İnkılâp’ı tercih nedeni budur. Kanıtı TBMM’de kazılı “Egemenlik kayıtsız, şartsız Milletindir” vecizesi olup;.Devlet idaresinde “sevgi-saygı, adalet, eşitlik ve hukuk esastır "insani boyut ve bilinçli toplum" Türk halkının hakkı, bir Cumhuriyet projesi ve milletin “muasır medeniyet seviyesini aşma” idealidir. Çünkü, darbelerle dayatılan, “Bundan böyle asla, bir Atatürk çıkartamayacak (pasif, palyatif, bilinçsiz ve paralize) toplum yaratma” emeli güden, sözde “bilgi çağının baronları” fiilen bitmiş ve tükenmiş, ülkemiz ve dünyayı da tükenme noktasına getirmişlerdir. Yukarda açıklanan mektup bir örnek... Hakikat: Türk halkı’ nın sinesini parçalayan ıstırap ve çile, diğer tarafta ‘yalan-talanla’ saltanat süren baronlardır.
"İyi, Namuslu, Dürüst ve Demokrat olan kazansın. Bilerek ve 'bilinçle' KÖTÜ'lere oy verenler ve kötüler kahrolsun." AMİN
http://mustafanevruzsinaci.blogspot.com.tr

Bu çalışma  "TELİF ESERİ OLUP"  Yazarı ve bu siteden izin almadan kullanmayınız!

Önceki Sayfaya gitmek için tıklayınız

Bir sonraki sayfaya gitmek için tıklayınız

 
 

 22

Kitap içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

Önceki Sayfaya gitmek için tıklayınız

Bir sonraki sayfaya gitmek için tıklayınız

BİR MÜŞAVERE VE "İNSAN" HAKKINDA MÜZAKERE

 
30 Haziran 2009 Salı
Çok Sevgili ve Değerli "Gamze Erkök" Hanımefendi Kardeşim;
Tartışma (müzakere ve mütalaa) konumuz İNSAN'dır.
Biz, insan'ın "iyi" olduğunu ve sadece "iyi, namuslu, dürüst, demokrat, adaletli ve faziletli" varlıkların "insan olduklarını" fıtraten (yaradılıştan, doğallıkla) bilenlerden ve "iyi bigiyi", yani İLİM'İ bizzat yaşayan ve yaşatmaya çalışanlardanız.
Bu muhteşem frekans uyumu da açıkça göstermektedir ki, SİZ'de, yüksek bir varlık ve gerçek bir İNSAN'sınız. Kutlarım.
Şiarımız: "Göründüğümüz gibi olmak ve Olduğumuz gibi görünmektir" İçten saygı, kalbi teşekkür ve başarı dileklerimle.
Mustafa Nevruz SINACI
 
EY, ADININ ADAMI "HAMİYET"
(Sahip çıkan, koruyan ve kollayan, insaf, ilim ve merhamet sahibi) HANIM!
Güçlülük asla haklılık nedeni değildir. Kesinlikle olamazda.
Bilakis "güç" adalete dayalı olursa yaratıcı kuvvet; Aksi taktirde, yıkıcı istibdat, yakıcı zulüm ve alt varlıklarca icra olunan sömürü, işkence ve tahrip aracı haline gelir.
Keza, SAYGI evrensel denge (stabilizasyon) unsuru olup, esas itici güç ve yapıcı-yaratıcı faktör SEVGİ'dir.
SEVGİ, gerçek anlamda ilahi kaynaklıdır.
Adalet ve fazilettir.
İşte gerçek güç budur.
Yani, haklılık ve doğruluktan yükselen aksiyon ve irade.
Meşruiyet de (bu) adalet (GERÇEK GÜÇ) ile kaimdir.
Adalet aynı zamanda evrensel işleyiştir.
Diğer bir anlamda nizam-ı alem.
Yani, doğal denge.
Yani, canlı-cansız, insan-hayvan, vahşi-ehli, kendiliğinden mevcut her ne varsa (mevcudat) tamamını içine alan ve istisnasız kapsayan eko-sistem.
SONUÇTA:
Eko sisteme sahip ve saygılı olarak dünya ve evreni imar ve tamir edenler:
Evrensel saygı, sevgi ve adaleti'in kudreti = haklı, doğru ve yerinde olan güç;
Tahrip ve tarümar eden, yalan, talan, hırs ve ihtirasla yakıp-yıkan negativite (afet-felaket); Yasa, hukuk, ahlak ve adalet dışıdır.
O, İnsan, hayvan, canlı-cansız her şeye zarar veren'in derhal konrol altına alınıp, talim ve terbiye edilemediği (insan'a dönüştürülemediği) taktirde derhal imha edilmesi gerekir.
 
KISSADAN HİSSE:
Aramızda suret-i hak'dan görünerek dolaşan;
Ancak, insanlık-ADALET, Sevgi-Saygı, Hürmet ve Muhabbet ve dahi HAYVANLIK dışı olan: Rüşvet-iltimas, ayırma-kayırma, yolsuzluk-suistimal, görevi kötüye kullanma, gasp-irtikap, vergi dahil her türlü kaçakçılık, anarşi-terör, cana-mala ve ırza tasallut ve tecavüz FAİL, SUÇLU ve potansiyel eğilim sahipleri asla insan değidirler.
Bunlara 'hayvan' da denilemez, zira hayvanların her türü onlardan daha şereflidir.
Onlar insanlar ve hayvanlara karşı acımasız, zalim, duyarsız, adaletsiz ve apaçık DÜŞMAN oldukları için; "İNSANLAR VE HAYVANLAR ALEMİNDEN" acilen ve derhal "DIŞLANMALARI" mutlak bir zaruret, meşru bir hak ve insanlık adına vecibedir.

Bu çalışma  "TELİF ESERİ OLUP"  Yazarı ve bu siteden izin almadan kullanmayınız!

Önceki Sayfaya gitmek için tıklayınız

Bir sonraki sayfaya gitmek için tıklayınız

 
 

 23

Kitap içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

Önceki Sayfaya gitmek için tıklayınız

Bir sonraki sayfaya gitmek için tıklayınız

BİRİ YALAN, ÖTEKİ YILAN

 
Yavru Vatan Kıbrıs'ta oyun, düzen, hile ve desise bitmek bilmiyor. Türk, Türkiye ve TSK karşıtı milli dava düşmanı vatan haini, gaflet, dalâlet ve ihanet içindeki gürüh her gün yeni bir  şer ve şeytanlık üretmekte. Maksat KKTC halkının hür ve hükümran bir devlet veya Anavatana katılım arzusunu, inancını ve direncini kırmak. Kişisel hırs, ihtiras, ahlâk ve yasa dışı edinim uğruna sınırları kaldırmak, tıpkı Yunanistan örneğinde olduğu gibi şerefli ve şanlı Türk Ordusunun zaferi ve şehit kanları üzerine bir şeytan imparatorluğu kurmak. 
Gerek Ana vatan ve gerek yavru vatan Kıbrıs'ta Türk milleti için en büyük tehlike, kahir ekseriyeti dönme, devşirme ve nesebi gayrisahih unsurlardan oluşan (muhtemelen Rum, Ermeni ve İbrani kökenli, mason, misyoner, ateist, pagan, sabetay) unsurların dış düşmanlarla iştirak ve işbirliği halinde yürüttükleri projelerdir. 
Bu projelerin tamamı "menfaat odaklı" ve küresel sermayeye hizmet amaçlıdır.
Mezkür çıkar gruplarının dini imanı paradır. Kirli-kara paradan başkaca mukaddesleri yoktur. Annan Plânı oylamaya sunulurken KKTC'de yaptıkları gibi, halkı kandırmak, yasa, insanlık, adâlet ve ahlâk dışı izolasyonlarla bunalttıkları insanları tuzağa düşürmek suretiyle menfur emellerine alet edebilmekten başkaca bir kaygıları da yoktur. Dönem itibarıyla müftü dahil, pek çok din adamını da kirli emellerine alet ettikleri malum olmakla;
Şimdi de yıllardır uyguladıkları hain psikolojik savaşın yeni versiyonlarını yürürlüğe koyma çabası içindeler.
Bakınız, Kıbrıs'tan değerli mücahit, yiğit "Asena" sevgili dost ve Türk kardeşimiz Emete Gözügüzelli (Ayşe Kocatürk) bize gönderdiği mail'de neler anlatıyor:
"Son günlerde KKTC'nin Ulusal Kanalı Bayrak Radyo Televizyon kurumunda 29 Mart 2007 gecesi yayımlanan "Duvarımız" belgeseli ile aşağılanan Türk halkı ve işgalci olarak gösterilmeye çalışılan Türk ordusuna sahip çıkmak isteyen Kıbrıs Türk halkı BRT'de meydana gelen olaylara tepkisini göstermek için BRT önüne siyah çelenk koyarak tavrını koydu. Hatırlanacağı üzere, 1994 yılında Niyazi Kızılyürek ve Panikos Chrysanthou tarafından çekilen "Duvarımız" adlı belgesel anılan tarihten günümüze kadar geçen zamanda hiçbir şekilde KKTC'de yayımlanmasına müsade edilmemişti. Ancak tüm Avrupalı devletler ve Amerika'da belgesel gösterime sunulmuştu.
Güney'de iki toplumlu etkinlikler adı altında Dali Belediyesi girişimleri ile belgeseli ilk kez gösterime sunulur.. Anılan gösterimi izlemek için ise adanın kuzey ve güneyinden siyasetçiler davet edilirler. Filim gösterildikten sonra begesel iki tarafın  politikacılarının tartışmasına açılır. 1997 yılına gelindiğinde Niyazi Kızılyürek ve Panikos Chrysanthou Türkiye'de İstanbul'da Türk-Yunan komitesi tarafından iki senede bir "iki halk arasının daha iyi anlaşılmasını teşvik etmek için" çaba sarf eden siyasetçi, sanatçı, akademisyenlere verilen ödüle layık görülür ve İpekci ödül dağıtımlarında ilk kez iki "Kıbrıslı"nın ödül alması gerçekleşir. 1997 yılında Maria Chrysanthou imzası ile "İki kıbrıslı İpekci ödülü ile mükafatlandırıldı" başlıklı Kıbrıs Haber Ajansında yayımlanan yazıda "İstanbul'da kalış süresinde Chrysanthou ve Kızılyürek Rum Ortodoks Kilise Pariği Bartholomeos ile de görüşmüşlüklerini" yazar [1]. Anlaşılan Bartehelemos her iki "Kıbrıslı" yı kutsayarak yaptıkları belgeselde duydukları başarıdan ötürü kendilerini kutlar.
O dönemde Kıbrıs Haber Ajansına (CNA) konuşan Niyazi Kızılyürek aldıkları ödülden duydukları memnuniyeti dile getirirken "fakat özellikle de bu Türkiye ve Yunanistan içerisinde filimin sunumu için kapılar açılacaktır"derken "eğer birileri Kıbrıs sorununu Türkiye'de bir tabu olarak düşünürse, ödülün verilmesi ile konu hakkında bir tartışmanın açılacağı bir şans verecektir. Kıbrıs sorununda Türkiye'de ilk kez bir Kıbrıs Türk ve Rumu bir araya gelerek 'barış' konusunda savunma yapmışlardır."demiştir. 
Maria Chrysanthou ilgili yazısında Duvarımız filiminin Yunanistan'daki Atina Polytechnic ve Amerika'da New York Üniversitesi ve Harvard gibi birçok yerde izlendiğini ve çok olumlu yorumlar yapıldığını belirtirken, "duvarımız" bir Fransız Alman kanalı olan ARTE ve Alman ZDF kanalında "iki grup arasında anlayış ve dostluğun ilerletilmesi" amacı için sunulduğu iddia etmiştir. Filme  BBC 9 haberleri, Avrupa TV networku Euro-haberleri özel bir oturum ile "Duvarımız"a destek verildiği ifade edilirken  "Bu yılın sonunda sinemalarda Kıbrıs'ta filimin gösterilmesi beklenmektedir." yorumunda da bulunmuştu.
Kızılyürek ve Chrysanthou  hazırlamış oldukları "Duvarımız" belgeselinden sonra Batı dünyası ve özellikle de Türkiye'deki TÜSİAD yetkililerince büyük destek almışlardı. 2005 yılında gelindiğinde TUSİAD "Kıbıs Açmazı: Yeni bir hamle için Umut"  başlığında 2 Kasım, 2005'de Fairmont Hotel, Washington, DC'de bir konferans düzenler. Anılan toplantıda TUSIAD Amerikan temsilcisi Abdullah Akyüz, Amerika'dan Matthew J. Bryza, Gergetown Üniversitesinde Türk Çalışmaları Enstütüsünün İdari Direktörü David Cameron Cuthell Jr., KKTC Parlementosundan CTP'den seçilen ve Meclis Başkanı olan Fatma Ekenoğlu ve Doğu Akdeniz Üniversitesinde öğretim üyesi Gül İnanç katılırlarken Rum tarafındaki üiversiteden Niyazi Kızılyürek  de konuşmacı olarak davet edilmiştir.
Türkiye'deki TUSIAD çalışmaları içerisinde olan ve ayni zamanda Bilgi Üniversitesinde akademisyen olan Soli Özel  de İstanbul'dan toplantıya katılır. Conflict Resolution çalışmalarının KKTC ve Avrupa'da eğitimini veren ve KKTC'de bu alanda birçok seminerler düzenleyen Doğu Akdeniz Üniversitesi öğretim üyelerinden Ahmet Sözen  de DAÜ'deki
Kıbrıs Politik Merkezi direktörü olarak konuşmacılar içerisinde yer alır. [2]
Soros Vakfının uzantıları olan ve vakfın çalışmalarına büyük destek veren TUSIAD, Bilgi Üniversitesi gibi sivil ağların uzantısının gerisinde ortaya çıkan isimlerin çalışmalarına bakıldığı zaman da durum daha açık ve net olarak görülüyor.
2007 yılına gelindiğinde KKTC'nin ulusal yayın kanalı olan Bayrak Radyo Televizyonu' [3]nda 29 Mart gecesi "Duvarımız" adlı belgeselin özellikle de terör örgütü EOKA'nın kuruluş gününden birkaç gün önce yayımlanması tesadüf değildir. 
Daha önce 1997 yılında anılan belgesel BRT'de yayımlanması istenmiş ancak dönemin makamları tarafından kabul görmemişti. Görüldüğü üzere Mayıs 2000'den de anlaşılacağı üzere "Duvarımız" adlı filim o dönemde oraya katılan KKTC'deki bazı siyasilerin belgeseli izleyerek tartışmasına açılmıştı. Sonuçta tarafların anılan belgesel üzerinde uzaklaştıklarının en güzel göstergesi bahse konu filmin  2007 yılında 29 Mart akşamı KKTC'nin ulusal yayın kanalı Bayrak Radyo Televizyonunda gösterime sunulması ile sonuçlanması ile görüldü. Peki anılan belgesel nasıl içeriktedir? Neden daha önceki Türk idarecileri anılan belgesele müsaade etmemişlerdi. Neden Dali'deki iki toplumlu etkilikler programında iki taraftan katılan siyasetcilere 2000 yılında anılan belgesel gösterime sunularak  görüşlerinin alınması ve aralarında uzlaşı yaratılması hedeflenmişti?
Bahse konu Belgeselin içeriği;
Belgeselde adadaki Türkiye ve Türk askeri işgalci, TMT ise vahşet yapan bir kuruluş olarak anlatmaktadır. (Olayın en dehşet verici tarafı ise, bu belgeselin KKTC'nde ve CTP' nin yönetiminde resmi devlet televizyonundan yayınlanmasıdır. Türk halkı buna şiddetle tepki göstermiş, sorumluları kınamış ve fakat hükümetten ses çıkmamıştır. İşin en tuhaf tarafı da budur. RTE hükümetinin Annan Plânı sırasında, bu menfur plânın kabul edilmesi ve iki tarafın birleştirilmesi yönündeki çabaları ile CTP' nin taraf olduğu müteakip seçimler ve bilhassa "Milli Kahraman" Dr. Rauf Denktaş'a karşı sürekli hale gelen dışlayıcı tutum endişe yaratmaktadır. Şu halde, Ana Vatan halkının ezici çoğunluğu "YA İSTİKLÂL YA ÖLÜM" diye haykırır ve  öncelikle "Tam bağımsız, hür-hükümran ve tanınmış" KKTC'ni isterken; Analitik oy bazında % 22.5'un temsilcisi ve meşruiyeti başından beri tartışmalı bir hükümet nasıl olur da, 'birleşme ve bütünleşme' isteyebilir ?
Kaldı ki, bu şartlarda en ideal çözüm: Tarihi ve yasal haklarımızı kullanmak suretiyle ilhak ve KKTC’ni 82. inci vilâyet olarak anavatana katmaktır. İç siyasette daima milliyetçilik, demokratlık ve muhafazakârlıktan dem vuran AKP Kıbrıs konusunda çok daha dürüst, onurlu, tarihe saygılı ve sorumlu olmak zorundadır.
Bu bağlamda, yaşananlara karşı takınılan tavır Türkiye adına utanç vericidir.) 
Dış unsurların KKTC’nin ortadan kaldırılarak Kıbrıs Türklerinin güneydeki “Kıbrıs Cumhuriyeti”ne entegre olmalarını istemelerinin bir parçası da adada yürütülen psikolojik savaşın bir parçasını oluşturuyordu. Nede olsa izlenecek olan belgesel yeni beyinleri kontrol altına almayı umuyordu ve buna kendi ulusal yayın organımız destek verecekti.” Oysa;
           Her şeyden önce, bu gün KKTC’de yaşayan Türkler kadar, barış, huzur, emniyet ve güvenle hayatını sürdüren Rumlar da, bu ortamı TMT ve 1974 Kıbrıs Barış Harekâtı ve Türk Ordusuna borçludurlar.  TMT ve Türk Ordusuna işgalci diyenler kesinlikle Türk, insan ve her hangi bir inanç mensubu olamazlar. Dayandıkları ve cesaret aldıkları güçler de yasa, ahlâk ve insanlık dışıdır. Bunun artık böyle bilinmesi ve gereğinin buna göre yapılması gerekir.
            Şu anda KKTC ve Güney Kıbrıs Rum Yönetimi iştirak ve işbirliği bağlamında olup bitenin en açık ve en doğru biçimde şöyle tanımlanması mümkündür:
            GERÇEKLER SAPTIRILMAKTA VE YALAN SÖYLENMEKTEDİR
            Evet, GKRY ile KKTC yönetimini şimdilik ele geçiren grup, tarihe karşı suç işlemekte ve alenen hadiseleri saptırıp yalan söylemektedirler. Emete Gözügüzelli’nin 1. bölümde yer alan ve devamını daha sonra vereceğim yazısında vurgulandığı gibi; Bunların ağzında yalan ve torbalarında yılan bulunmaktadır. Maksat, her ne pahasına olursa olsun şehitlerimizin kanı ile sulanan kutsal Kıbrıs toprağını MEGALO İDEA’ ya peşkeş çekmektir. 1948’lerden bu güne Yunanistan’ın tek hedef ve yegâne amacı İLHAK’ tır. Atatürk’ün Türk milletine vasiyet ve emanet ettiği yol ise Kıbrıs’ın ilhakıdır. Lâkin zamanla bu “YA TAKSİM YA ÖLÜM” e dönüşmüş; Şu anda dış politikada zaafiyetle malul ve AB’ye medyun yönetim ise bunu dahi telâffuz etmekten aciz hale gelmiştir.  
            Ama, asla tarih yalan söylemez. Burada bir kısım önemli ve bilinmesi gerekli tarihi gerçekleri tekrar değerli dikkatlerinize arz ediyorum. Lütfen bakınız:
 
“MİLLİ DAVA KIBRIS, TARİHİ OLAYLAR VE GERÇEKLER
 
Kıbrıs, Büyük ATATÜRK' ün "Güneş Dil" teorisinde belirtildiği üzere; Evveli Türk-ahiri Türk ve 1878'e kadar 300 sene 8 ay ve 19 gün resmen Türk hakimiyetinde kalan, Anadolu'nun ayrılmaz parçası ve mütemmim cüzü olan bir vatan toprağıdır. Hattâ jeolojik olarak binlerce sene önce İskenderun körfezinden koparak bu günkü yerine kaydığı; Diğer bir efsaneye göre de, bir vakitler Anadolu ve Suriye ile birleşik Atlantis yurdu (kıtası) iken, (gurur ve kibirden ileri gelen) malum felâket sonucu bağlantıların çökerek yere battığı ve 1974 harekatına imkân veren Londra-Zürich ve Garanti antlaşmalarının mimarı ve "Kıbrıs Milli Davasının sahibi" Demokrat Partidir. (Bayar, Menderes, Zorlu) Uluslar arası kabul ve onaya sahip bu anlaşmaların esası, iki toplumlu ve eşit haklara dayalı bir federasyon ve iki kurucu devlet amacı, espri ve yaklaşımına dayalıdır.
Varılan nokta itibarıyla bu anlaşmalar çok büyük bir tarihi başarı olup; Lozan anlaşmasına rağmen Türkiye’ye sürekli bir hak ve hattı hareket imkânı sağlamıştır. Öngörülen amaç ve tam bir kararlılıkla uygulanan strateji gereği, asgariden aynı görüş muhafaza edilerek atide (gelecekte) Yunanistan ve AB yanlısı girişimlerle bu garantörlüğün izalesine kesinlikle izin verilmeyecek ve yürütülen görüşmelerden olumlu sonuç alınamaması halinde "ilhak" politikası devreye sokulabilecekti. Hazırlanan ortam buydu. Aksi takdirde, tarihi hakların hiç birisinden vazgeçilmesi asla ve kesinlikle düşünülmedi. Düşünülemezdi.  Türkiye ile Kıbrıslı Türk kardeşlerimizin lehine olmayan hiçbir anlaşma ve uygulama kabul edilemezdi. Rıza gösterilebilecek nihai çözüm ise; Mevcut topraklardan kesinlikle taviz verilmeksizin "taksim" veya “ilhak” dı. 1960 sonrası hükümetlere tevarüs eden miras budur.
1974 “barış harekâtı” bu ortam ve yasal imkân kullanılarak haklı, doğru ve uluslar arası meşruiyeti varit bir müdahale biçiminde yapıldı. Zamanın ve müteakip dönemlerin aciz ve zavallı hükümetleri yanlış yapmasa idi; Bu gün Kıbrıs’ın tamamı Türkiye’nin olabilir ve yaşanan bunalım ve buhran pekalâ ortadan kalkabilirdi. Fakat, harekâtın yarım bırakılması, istikrarlı ve tutarlı bir politika izlenmemesi, nihayet AB ile yapılan Gümrük Birliği anlaşmasında Kıbrıs konusunda taviz verilmesi “Milli Davayı” baltalamış ve birbirini takip eden ihanetler sayesinde bu günlere kadar gelinmiştir.
Kıbrıs tarihinin efsane isimlerinden Doktor Fazıl Küçük ve Dr. Rauf Denktaş yukarda açıklanan ve Atatürk’ün ortaya koyup Menderes’in hayata geçirdiği politika’ nın sadık ve samimi müdafileridir. Doktor Fazıl Küçük neyse ama, bu süreçte tam bir vefa ve fedakârlık örneği veren Dr. Rauf Denktaş çok rencide edilmiş ve Kıbrıs davasına büyük oranda zarar verilmiştir. Bu çok maksatlı, AB güdümlü, milli duygulardan ari ve şuursuz bir politikadır.
Özellikle, Annan plânının oylamasında üstlenilen risk, gün alma pahasına tekrar  tekrar verilen taviz ve ivazlar, bugün itibarıyla davayı rayından çıkartmış ve içinden çıkılmaz hale getirmiştir. Dahası, Kıbrıs’ın BOP ve BİP projelerinde odak noktası haline getirilmesi, stratejik önemini kat be kat arttırmış ve her ne pahasına olursa Türkiye’ den kopartılması hedeflenmiştir.  Türkiye buna asla göz yummamak ve izin vermemek zorundadır. (4) 
Bu notu verdikten sonra Ayşe KOCATÜRK’ e dönüyoruz. Şöyle devam ediyor:
“Tüm bu hadiseler gerçekleşirken GKRY Dışişleri Bakanı Yorgus Liliakis bir açıklama yapar:
“Kıbrıs Türkleri azınlıktırlar, adada Kıbrıstaki Türk azınlığın siyasi ve  ekonomik ambargo altında olduğunu iddia etmeleri anlamsızdır, çünkü bu ambargo ‘işgal’ sonunda meydana gelmiştir.”
Liliakis tüm bu açıklamaları yaparken güneyle birlikte ortak vatan birleşik Kıbrıs diye mücadele yürüten Sayın Kızılyürek neden Padopulos’a ve Kıbrıs Türklerini azınlık görenlere karşı sessiz kalıp, adadaki Türk askerini işgalci olarak göstermeye çalışıyor?
Bugüne kadar gelinen süreçte KKTC hükümetinin konu ile ilgili açıklama yapmaması oldukça üzücü ve düşündürücüdür. “Çav bella Yurdum İşgal Altında” dinletisi eşliğinde Rumlarla ortak kurultay yapan CTP adada Türk askerine bakışını açık ve net bir şekilde açıklaması gerekmektedir.
Kimler neye hizmet etmeye çalışıyorlar?
KKTC’deki Kıbrıs Türk Barış Kuvvetleri Komutanlığına karşı CTP yönetimi ile başlatılan saldırılara insan hakları, empati, demokrasi gibi kavramların arkasına sığınılarak dış unsurlara hizmet etmektedir.
            Korgeneral Hayri Kıvrıkoğlu komutanımız bu adaya bastığı günden bugüne değin geçen sürede yapılanlara karşı Kıbrıs Türk halkını asla ezdirmeyeceği, her şekilde güvenliklerini tesis edeceklerini ve KKTC Devletini ilelebet yaşatılması için mücadele vereceklerini belirtmiş ve gereğini de yaptıklarını kanıtlamıştır.
            Türk askerine karşı başlatılan gizli ve sinsi saldırılar Lokmacı krizinden öncesine dayanmaktaydı. Bu saldırıya geçenleri en güzel şöyle tanımayarak şunu demekte fayda var;
 
HEYBESİNİN İKİ GÖZÜ VAR. BİRİ YALAN DOLU ÖTEKİ DE YILAN...
 
Evet Kıbrıs’taki idarecileri özetle tanımladık.
Yoksa Anavatan’da da bunlardan var mıydı?...
           ANAVATAN ABLUKA ALTINDA
            Mücahit kardeşimiz Emete’ye, son sözlerine cevaben Anavatan hakkında diyeceğimiz şudur: “Evet, Anavatan da da, orada olduğu gibi gaflet ve dalâlet ve hatt⠓KKTC’nin Güney Kıbrıs Rum Yönetimi ile birleşmesini isteyecek ve bunu tahrik ve teşvik edecek kadar hıyanet içinde; Genel kurullarında İstiklâl Marşı yerine Ermeni şarkıları çalacak ve söyleyecek kadar ihanet içinde olanlar maalesef vardır. Üç günde 10 askerimiz şehit edilmiş ve halâ kuzey Irak'a girilmemiştir. 
Fakat, bu tarih boyunca olagelen bir durumdur.Bize göre olağan ve doğaldır.Olacaktır. Esas önemli olan: Aziz ve Necip Türk Milleti’nin “Vatanına, İnsanına, Toprağına, Bayrağına, Hürriyet, Adalet, Cumhuriyet ve İstiklâline ‘hakkıyla ve lâyıkıyla’ sahip çıkması; Türk inancı ve kültürünü tahkim etmesi; “Önce İnsanım, Sonra Türk ve Müslüman” bilinci içinde insanca bir hayat sürmesidir. Zira, Türk milleti ve İslâm alemine düşmanlık besleyenlerin hiç birisi insanlıktan nasip almamış hırsız, yolsuz ve soysuz yaratıklardır.
Türk Milletinin duası, onların da insan olması istikametindedir. Bunun için Büyük Önder ATATÜRK: “Türk Demek: Türkçe düşünmek, Türkçe Konuşmak ve Türkçe yaşamak’ tır. Ne Mutlu Türk’üm Diyene” demiştir. Türkiye; Bütün dünya ve uzay Türklüğünün kalbi, kafası ve beynidir. Bu misyon ayakta kaldıkça ve bu akideyi şuurla yaşayan Türkler durdukça, dahili ve harici bedhahların muvaffak olması düşünülemez.   
Kıbrıs konusunda Türk milleti'nin nihai fikri ise: "YA İLHAK YA ÖLÜM" dür biline...
 
[1] http://www.hri.org/news/cyprus/cna/1997/97-06-02.cna.html
2 http://www.tusiad.us/content/uploaded/cyprus%20forum%20bios-Nov%202-2005.pdf
3 Bilindiği üzere, Bayrak Radyosu, 25 Aralık 1963 tarihinde Rumların ada Türklerini Kıbrıs Cumhuriyeti’ nden dışlaması üzerine, Kıbrıs Türkünün sesini dünyaya duyurmak amacıyla mücahitler tarafından küçük bir garajda akülerle yayına başlamıştır. Barış Harekâtı’nın gerçekleştirildiği 1974 yılı sonrasında yeni bir yapılanma içine giren Bayrak Radyosu, 1976 yılında televizyon yayınını da başlatmıştır. 1983’te KKTC’nin kurulması ile birlikte çıkarılan bir yasa ile, özerk bir kurum statüsüne kavuşarak, “Bayrak Radyo Televizyon Kurumu (BRTK)” adını almıştır. BRTK’nın yatırım projelerine Türkiye tarafından önemli mali destek sağlanmaktadır.
4 Mustafa Nevruz SINACI, BELDE Gazetesi, Ankara
5  Haber, Emete Gözügüzelli, (Ayşe Kocatürk) KKTC, Lefkoşa

Bu çalışma  "TELİF ESERİ OLUP"  Yazarı ve bu siteden izin almadan kullanmayınız!

Önceki Sayfaya gitmek için tıklayınız

Bir sonraki sayfaya gitmek için tıklayınız

 
 

 24

Kitap içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

Önceki Sayfaya gitmek için tıklayınız

Bir sonraki sayfaya gitmek için tıklayınız

BU MECLİS “İÇ SAVAŞ” ÇIKARIR

 
Aslında, her ne kadar adı ve kurumsal anılış biçimi “Türkiye Büyük Millet Meclisi” ise de, bu şanlı ad’ın kadim mana ve tarihi muhtevası ile “parlamenter” namıyla maruf kutsal çatı altında iş görenler, taban tabana aykırı ve inadına zıttır. Özellikle “Kurucu Meclis” vasfı ile efsanevi “Milli Mücadele ”den mütevellit  “Gazi” unvanıyla müseccel ve “İslâm Halifeliği şahsında mündemiç” yüce bir isimle müsemma olma (ad ile örtüşme) yönünden, (mevcut hal ve cari durum itibarıyla) aralarında çok büyük çelişkiler bulunmaktadır.
Çok kısa, özel ve özne cihetiyle tarihe bakalım. Şöyle ki:
“İlk başkanı Mustafa Kemal (AtaTürk) olan TBMM, son “hür ve hükümran” Türk devleti “Türkiye Cumhuriyeti”nin kurucusudur. Kuruluş amacı ile varlık nedeni bakımından “Millet adına tek egemendir.”  Millet Meclisi’nin üzerinde hiç bir güç, hiç bir irade, vesayet veya makam yoktur. Yasama, yürütme ve yargı dâhil,  adı ‘kuvvetler birliği’ veya ‘kuvvetler ayrılığı’ (isim ve biçim her ne olursa olsun) nihayetinde bütün hak, kuvvet ve yetkilerin tek ve yegâne sahibidir. Zira yargı, yasama ve yürütme (icra) gücü: Milli “egemenlik kayıtsız şartsız milletindir” umdesi gereği Türk Milleti’ne aittir. Türk Milleti; Türkiye Cumhuriyeti’ni fiilen kuran ve “Milli Mücadele’yi” yapan millettir. TBMM’nin üstünde bir güç tanınamaz. TBMM Gazi’dir. Milli Kurtuluş Savaşını sevk, idare ve idame etmiştir. Türkiye Cumhuriyeti Devleti ve TBMM Ebed müddettir, devamlılık arz eder. Şiarı: adalet ahlâkı, kadim gelenekler, hukuk, hakkaniyet, egemenlik ve insan haklarına saygı muvacehesinde tam bağımsızlıktır.
1923-1946 yılları arası meclis iki dereceli sistemle oluşurdu.
Buna göre: “İntihabı evvel” denilen birinci derecede: Önce bizatihi halk tarafından, yörenin en namuslu, dürüst, tahsilli, terbiyeli, seviye ve seciyesi (ahlâk ve karakteri yüksek) vatandaşlar arasından delege seçilir; Bu delegeler de “yöreye isabet eden vekil sayısının iki katı” aday adayı belirlerdi. İkinci derece olan “intihabı sani” aşamasında. Vilâyet delegeleri tarafından ilçelerden gelen adaylar arasından, “İl Vekil Sayısı” kadarı fiilen seçimlere katılır ve Ankara’ya gönderilir; Yani seçilenlerin istisnasız tamamı Millet Vekili olup; İki dereceli sistem gereği doğrudan halk tarafından ve yerinden seçilip Meclise gönderilirlerdi.”
1946’da Halk Partisi tarafından ilk kez “tek dereceli” seçim öngörüldü. Partizan ve Jandarma teminatlı “Açık Oy Gizli Sayım” esaslı bu usul; Yalnız Türkiye’nin değil, belki de dünya tarihinin en iğrenç seçim sahtekârlığı, (tam bir alçaklık, hile ve kalleşlik) olarak siyaset tarihine geçmiştir. Ancak, bundan sonradır ki; O’da, daima itiraz, muvazaa, şikâyet, şaibe ve tartışma konusu olacak biçimde uygulanan “yargı gözetimi” ihdas edilmiştir.”
Şimdilerde kullanılan bilgisayarlı sistem ise: Tam bir sır, gizem ve şaibeden ibarettir.
Halkın vekil seçiminde artık hiçbir dahli yoktur. Resmi delege seçimi, önseçim veya teşkilât yoklaması bile yapılmamaktadır. Evvelinde telâffuz bile edilmeyen (kürsü masuniyeti hariç) dokunulmazlık, ayrıcalık ve imtiyazlar “Millet Vekilliği” kurumunu lekelemiş, şaibeye bulamış, yok etmiş ve kurutmuştur. Halkın kanaatine göre: Şu haliyle parlamentoda “vesayet, sulta, cunta ve dikta” hâkimdir. Devlet idaresinde milletin vekil ve iradesi yoktur.  
 Dolayısıyla bunlar, memlekette ne huzur, ne asayiş, ne milli birlik ve ne de Misak-ı Milli bırakmaz. Bu gidiş ülkeyi adım adım iç savaşa, bölünmeye götürür. Eğer millete vekâlet edenler, etnik fanatizme sarılırsa, yıllarca, silah olarak kullanmak istedikleri etnik kökenlerini fırsat buldukça, Türk düşmanlığına yöneltirlerse, bunun sonucu kesinlikle iç savaştır. Evet, bu emare kıstasları maalesef böyle, öyle yapıyorlarsa (ki, öyle) bu vekiller, devletin zayıfladığını gördükçe, içlerindeki kini kusmaya başladılar Batılı dostlarının menfur himayeleri gölgesinde, bildikleri tüm hainlikleri gerçekleştiriyorlar. Türk milletinin gözünün içine baka, baka lânetli soy, kin ve komplekslerinin intikamını almaya çalışmaktalar. Bunu yaptıkları bir vakıa; Yani millet buna her gün şahit olmakta; Verdikleri demeç veya attıkları kimi nutuklarını izleyerek görmekteyiz ki, parlamentoda sözde Kürt, Rum, Yunan, Ermeni ve Yahudi lobileri mevcut!    
Üstelik asla ‘Milli Devlet’ten yana değil; Milli Devlete karşı!
Olacak şey değil!

Bu çalışma  "TELİF ESERİ OLUP"  Yazarı ve bu siteden izin almadan kullanmayınız!

Önceki Sayfaya gitmek için tıklayınız

Bir sonraki sayfaya gitmek için tıklayınız

 
 

 25

Kitap içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

Önceki Sayfaya gitmek için tıklayınız

Bir sonraki sayfaya gitmek için tıklayınız

 “BÜYÜK FIRSAT” MESELESİ

 
Hani Cumhuriyet’in yeddi emini, memurların baş amiri ve halkın emanetçisi Abdullah Gül, Mart ayında İran'a giderken "Kürt sorununda iyi şeyler olacak” demiş, devamla da “Kürt meselesi Türkiye'nin birinci sorunudur. Halledilmesi lazımdır” açıklamasını yapmıştı.
Çek Cumhuriyetinde yapılan Prag zirvesi dönüşünde de, "İster terör, ister Güney Doğu yahut Kürt meselesi deyin. Bu, Türkiye'nin birinci sorunudur. İyi gelişmeler olması lazım ve olabilir. Herkes işin farkında. Önce böyle bir çalışma anlayışının olması lazımdı. Devletin içinde herkes birbiriyle çok daha açık seçik konuşuyor. Herkes derken, asker, sivil, istihbarat, hepsi için söylüyorum. Bu ortamda iyi şeyler olur. O yüzden de iyi şeyler olacak diyorum. Bir fırsat var, bu fırsatın kaçmaması lazım” dedi.
HÜKÜMETİ SARSAN “ŞOK”
Gül’ün ‘beklenmedik’ söz ve açıklamaları hükümette şok etkisi yaparken, başta Rum-Yunan, Ermeni ve Yahudi diasporaları ile Misyonerler camiasında bayram havası yarattı.
Tam bir vukuf, ehliyet-liyakat, basiret ve beka ile “Cumhuriyetin Kanunlarını” adalet, fazilet ve eşitlikle uygulamak, yetimin malını gözetip kul hakkını korumakla memur-mükellef “bakan’ların başı, halk hizmetkârı ‘başbakan’ RTE, açıklamayı önce “genel af” gibi algıladı.
Ancak meselenin (şimdilik) öyle olmadığı anlaşılıp “Kürt açılımı” tepki alınca hemen “güneydoğu meselesi” diye ağız değiştirildi. Sonra “demokrasi ve barış atılımı”, “huzur ve kardeşlik projesi” ve “Toplumsal barış girişimi” ne dönüştü. Sonunda örtülü bir AB söylemi ve dünya modası olan “Demokratik açılım” da karar kılındı!
NEDİR; DEMOKRATİK AÇILIM?
‘Ne men-em bir büyük fırsat’ konulu makalemize göz atarsanız; ‘Yurttaşlıkta Birlik” başlığı altında işlenen bir hukuk ve insanlık mucizesini görürsünüz. Zira 1926 -27 yıllarından beri TC yurttaşları eşitlenmiş, millet arasında hiçbir ayrılık, azınlık ve ayrıcalık kalmamıştır. Şimdi sorulur: “Ne sorunu kardeşim? Sorun varsa, ya her kesin sorunudur, ya da yoktur.”
Öyle ya; 40 yıldır alıştıra-alıştıra gündeme taşınan; Ülkede konuşulan 36 ana dil ve 48 etnik kök’ün varlığı, Anadolu’ya 1071’de gelindiği yalanı., 1071’den önce Anadolu’da Türk olmadığı, sonra geleneyse haçlıların (haşâ) aşılama yaptığı; Egedeyse (kalleş-kancık) Yunan palikaryasının tohum ektiği, akabinde de Wilson prensiplerinden dem vurarak ‘bütün halklara Flebisit (kendi kaderini tayin) hakkı tanıyan karar, metin ve tasarılar hükümetlere dayatıldı.
Diğer taraftan, sözde “Kürt’lerin Ermeni önderi” kundaktaki bebek dâhil 7’den 70’e 35 bini aşkın Kürt kardeşin kalleş katili, eşkıya Artin Agopyan: “Federe devlet kabul etmem, ayrı bir devlet de istemem” sözleri “yol haritaları” ve devlette zaaftan istifade ‘sayın’ taltifleri ile “binlerce şehit, aileleri ve necip Türk Milleti rencide edilerek” gündeme sokuldu.
OYSA!
Malum ve mezkür ihanet furyası elli yıldır sürerken; “FIRSAT” Nabuko’nun “hortum döşeme” açılımından “PKK’nın tasfiyesi” olarak çıktı. ABD’nin BOP işinin bitmesi üzerine AB’nin “ucuz gaz hortumu” gündeme geldi. Hat borularının yegâne tehdit, sabotaj ve şantaj unsuru PKK için “işimiz bitti, mazarratı halledin” vizesi “büyük fırsattır” Diğer taraftan; Yıllardır Kürt kamuflâjıyla rant sağlayan Ermeni-Rum-Yahudi diasporası, vaktiyle Ağar’a ihale ettikleri olağanüstü kârlı “düz ova” siyasetini hayata geçirme peşine düştüler. Sonuçta: “Demokratik açılım” içi boş ve muğlâk bir kavram; Ortada kimlik sorunu falan yok. Zaten Doğu ve Güneydoğu Ana-vatan bölgesi ve öz Türkmen yöresi. Öyleyse!
SÖZ KONUSU OLAN VATAN'DIR; GERİSİ TEFERRUAT!
Ülkemiz elli yıldır siyasi vesayet, dâhili-harici kuşatma ve abluka altındadır. Şimdilik bunu kırmanın tek ve son hukuki ve demokratik yolu sandık olup; Son çare: ‘ya AKP’ye karşı tek parti olarak birleşmek’ veya seçimde hiçbir parti’ye oy vermemek şartıyla 27 Mayıs cunta, dikta, sulta ve statüko partilerini sandığa gömerek Cumhuriyet’i kurtarmaktır.

Bu çalışma  "TELİF ESERİ OLUP"  Yazarı ve bu siteden izin almadan kullanmayınız!

Önceki Sayfaya gitmek için tıklayınız

Bir sonraki sayfaya gitmek için tıklayınız

 
 

  26

Kitap içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

Önceki Sayfaya gitmek için tıklayınız

Bir sonraki sayfaya gitmek için tıklayınız

CHP, MHP VE HDP KOALİSYONU HÜKÜMET KURMAK VE DEVLET OLMAK ZORUNDADIR

         Sıradan bir seçim, aldatan put ve rejimin anatomisi; Sözde İslâm ülkelerinde ironi, ötelenen bilim ve gerçek:
Hakikatte: “Hak, Hüküm-Hikmet ve Hükümet”
Başta Orta Doğu (güdümlü Arap hükümranlıkları) olmak üzere, İslâm ülkeleri nam ya da Müslümanların yoğunlukta olup idare cihazına hâkim bulundukları memleketlerde, müthiş bir rüşvet-iltimas, yalan-talan, ikiyüzlülük, nitelikli (organize) sahtekârlık hüküm sürmektedir. 
İslâm’ın zorunlu kıldığı hak, adalet, ahlâk, eşitlik ve hukuk ilkelerine tamı tamına ters, bütünüyle aykırı ve bir nevi “emanet, vesayet ve icazet” sistemine dayalı olarak teşekkül eden sultalar, cuntalar!
Ortak akıl ve maşeri vicdanın asla kabul etmeyeceği biçimde kamu gücünü kullanarak gasp, irtikap, hırsızlık, yolsuzluk, suiistimal, hile-desise, ayırma-kayırma, aldatma-kandırma, takiyye ve çifte standart yoluyla vatandaşları alenen soymaktadırlar. Ki bu, mensup olduklarını iddia ettikleri dinle taban tabana zıt, Kuran-ı kerim vahiylerine tümden aykırı, tam bir sapkınlık, mürailik, müşriklik ve bilinçli bir kilise mukallitliği hali arz etmektedir.
Oysa Demokratik hukuk devletleri ve özellikle idarede Müslümanların yer aldığı İslâm referansı ile anılan devletlerde hükümetler eliyle; Seçilmişler tarafından doğrudan veya bazı yüksek dereceli atanmışlar (memurlar) kullanılmak suretiyle haksızlık, yolsuzluk ve suiistimal yapılıyor olması; Dünya milletlerine karşı ve İslâm adına çok büyük bir utançtır.
Uzun bir süredir “paralel devlet” yaftası altında ülkemizde sürdürülen operasyonlar da bu sosyal mutasyon ve toplumsal çürümüşlüğün, en az elli yıldır Türkiye Cumhuriyetinde var olduğunu kanıtlamaktadır. Alınan tedbirler ve yapılan operasyonların ‘namuslu-dürüst, onurlu ve sorumlu hükümet; Mutlak adaletli, demokrat, lâik, şeffaf devlet doğrultusunda gelişmesini ve gerçekleşmesini dilerim. Aksi takdirde, sür’atle yayılan yozlaşma, kokuşma ve çürümenin önlenmesi, devletin “haksız, hırsız, yolsuz” takımından kurtarılması mümkün olmayabilir!
Aslında “dinler arası diyalog” namıyla ileri sürülen ve bazı beyinsiz kitlelere dayatılan ütopyanın sebebi; Bu koyu cehalet hali, iğrenç fanatizm veya (büyük bir ihtimalle de) dönme-devşirme (kripto) orijini olsa gerek! Bir başka şekilde, evrende var olan tek dine eş koşulur ve dinler arası diyalog safsatası nasıl ortaya konulabilir? Müslümanların çok dikkatli olması şart! Zira “el iman minel vatan” emri, “her insan bir devlettir” olgusu, “tam bağımsız, özgür, hâkim ve hükümran” devlet algısı ile “Meclisler, vekiller ve hükümetler halkın emrine ve vatandaşın hizmetine memur unsurlardır” hakikati asla unutulmamalıdır.
            KELİMELERİN KAVGASI VE DİL İSTİSMARI 
            Böyle bir durumda bizim her konuya, “mutabık kalınmış tanımlar” veya “kelime ve kavramların” soy anlamları ile başlamamız gerek. Aksi takdirde, ilim-irfan, emir ve ilmihale dair beyan ve bildirimlere açıkça muhatap oldukları halde, davranış biçimlerini düzeltmeyen, doğrusal yönde değiştirmeyen, yaşama tarzlarını doğrultmadan; Küfür, yanlış, hata, ihmal ve kusurda ısrar edenleri primitif varlıklar, paralize veya mutasyona uğramış mundarlar şeklinde kabul, ilân ve telâkki etmek gerekir. Böyleleri, akil olmadıkları ve rüştlerini ispatlamadıkları cihetle, hiçbir derece ve düzeyde yöneticilik görevlerine seçilemez veya atanamazlar. Velev ki seçilmiş veya atanmış olsalar bile, bu geçersiz bir eylem, gayrimeşru ve yok hükmündedir. Şu kadar ki: Bu durum, malûm eşhası işledikleri suçlardan mütevellit ceza ehliyetini kaldırmaz.
            GELELİM GÜNÜN EN ÖNEMLİ MESELESİNE
            Şöyle ki: 07 Haziran günü, adına seçim (!) denilen bir çeşit “saptama/tespit” prosedürü ifa ve icra edildi. Nihayetinde her an ‘asıl olan millet’ tarafından azli kabil 550 vekil tayin ve tespit olundu. Şimdi! “Sadece halka vekil olduklarını idrak, asla bir Avukattan fazla hak, yetki ve güce sahip olmadıklarının bilinciyle vekiller” hükümet kurma yolunda. Bu aşamada sadece millete karşı sorumlu olduklarını; görev ve yetkilerini doğrudan milletten aldıklarını; kanunlar gereği “sadece koordinasyonla görevli parti başkanına” biat etmemeleri; Türkiye Cumhuriyeti anayasası dışında kimseye itaat ve sadakat göstermemeleri gerektiğini bilmeye mecburdurlar.
            AYRICA: HAK kavramının Allah anlamına geldiğini, haksızlığın Allahsızlık-kâfirlik; Hüküm’ün, Hikmet bağlamında ilim-ahlâk ve fazileti zorunlu kıldığını; Hükümet’in eşitlik, hak (Hakkıdır Hak’a tapan Milletimin İstiklâl), (evrensel) hukuk ve adaleti uygulamaya memur ve her şekilde mecbur olduğunu bilmek ve bu bilinçle hükümet etmek zorundadırlar!
            Evrensel gerçek, İlâhi, ilmî ve insani (fıtrat) hakikat şudur ki: Adil (adaletli, eşitlikçi, namuslu, dürüst, şeffaf ve demokrat) olmayan hükümetler meşru değildir. Milletler arası bazı temas, tedbir ve misillemeler hariç olmak üzere, devlette gizlilik olmaz. Gizlilik melânettir.
BU İDRAK VE HAKİKAT IŞIĞINDA HÜKÜMET ŞUURU
(Sözde) seçimlerin hemen akabinde koalisyon konusunda kırmızıçizgiler çizen Ana Muhalefet partisi (CHP)’nin, MHP ve HDP’ye bazı hatırlatmalarda bulunduğuna şahit olduk. “Hele durun, kaçmak var mı? Seçimlerde, halkın huzuruna çıkıp vaki hükümetin yeteneksiz, yetersiz ve başarısız olduğunu söylediniz. Seçim oldubitti. Yeni hükümet kurmak için icazet aldınız. Şimdi nereye kaçıyorsunuz? Emekliler, çifte ikramiye, asgari ücretliler, yüksek maaş, eşitsizlikler, çiftçiler, ucuz mazot, aç sefil çocuklar, püskevit, dar gelirli aileler, Hilal Kart ne olacak? İşsizler iş, evsizler ev bekliyor. 13 yıldan bu güne sürüp gelen yolsuzluk, yalan-talan, soygun-vurgun, rüşvet ve iltimasla suçladığınız hükümetin hesaba çekilmesi, sorgulanması, yargılanması, yargı önünde; Yüce Divanda hesap vermesi gerekmiyor muydu? Sizler, ey bu günün muhalefete soyunan ve iktidara icazet, lütuf ve inayet arz eden sözde siyaset haneleri!
Seçim döneminde yalan söylemediyseniz gelin, mertçe sözünüzün arkasında durun. 
HESAPLAŞMA YOKSA İBRA’DA YOKTUR
Sözünüzü tutmadan ve adaleti hayata geçirmeden nereye kaçıyorsunuz?
Evvelâ bu hükümete hesap sormak, sonra da haksız, adaletsiz, hukuk ve ahlâka aykırı olarak gerçekleştirilmiş bütün karar, edinim ve icraatların muhakemesini yapmak için sizler (Chp, Mhp, Hdp) hep birlikte koalisyon kurmaya mecbursunuz. Tarafsız ve bağımsız yargı önü ve kamu vicdanı nezdinde hükümet ve AKP aklanırsa; Bu defa sizler yalancı, müfteri ve bozguncu durumuna düşersiniz. İkisinin ortası yoktur. Ya hükümet olup, hesap soracaksınız ya da siyaset ve fazilet sahnesinden çekilip gideceksiniz.  Böyle bir durumda kaçmak veya kaçamak yollara sapmak yiğitlik değil, resmen (hariçle iştirakli) dâhili bedhahlıktır. 
Baştanbaşa Güney Doğu olmak üzere hemen, hemen her sandıkta yolsuzluk, hırsızlık ve hile yapıldığına dair vahim iddialar bütün İnternet medyasında yer alıyor. Buna mukabil yandaş, yoldaş ve sırdaş basın ile akredite medyada tek satır yok. Herkes neticeden memnun ve mutlu görünüyor. Hatta bir takım kaşarlı politik ACI’lar pişkinlikle sırıtarak rol kesiyorlar. Sanki bu sahne, hain oyun ve senaryo demokrasi düşmanları tarafından hazırlandı gibi geliyor insana! Peki, Yüksek (!) Seçim Kurulu kesin sonuçları neden ve niçin bu kadar geç açıkladı?..
Malum, menfur, bakkalcı ve çakkalcı medya bunu neden, niçin sorgulamadı?
SOSYAL MEDYADA YER ALAN İDDİALARDAN
Bütün bu savları yok saymak ve ithamları duymazdan gelmek herkes için zuldür.
Silah tehdidiyle vatandaşın "seçme hakkına" tasallutta bulunulduğu gerçeğine delalet edecek onlarca, yüzlerce örnek varken ve binlerce plâkasız araç sandık sandık dolaşmış iken; Bu şaibeye rağmen sizler, adalete hesap vermeden mi yüce Meclise sığınıp, dokunulmazlık zırhına sarılarak, tüyü bitmemiş yetimin hakkını domuz gibi yiyip zıkkımlanacaksınız? Bu vaziyette “millet bize muhalefet görevi verdi” demek, iğrenç bir yalandır, ayıptır, bühtandır, korkaklık, yalakalık, avantacılık, haramzadelik ve hazımsızlıktır diyen yok mu içinizde?..
Sahi, neden bu seçimde kimse “çöpten oy pusulası çıktığını” ileri sürmüyor?
Haksızlık, yolsuzluk, sahtecilik, organize sahtekârlık, görevi kötüye kullanma, hile ve desise yapıldığına dair “milletvekili çıkaran partilerin” bir iddiaları yok. Gariptir Vatan partisi gibi, “çok ağır bir yenilgi, hayal kırıklığı ve hüsrana uğrayanlar” dâhil bütün partiler neticeden memnun. Yaklaşık iki haftadır ortaya konulan eylem ve söylemlere bakılırsa, sanki mevcut hükümetin yerinde kalarak, hiçbir şey olmamış gibi fiil ve icraatına devam etmesi umuluyor, bekleniyor ve sanki akla-hayale gelmeyecek atraksiyonlarla AKP’ye gizli destek veriliyormuş gibi! Bu ne acayip pişkinlik, vurdumduymazlık ve aymazlık?
Gören de bunları AKP’nin saklı ortakları, siyasi iştirak ve müttefikleri sanacak.
Açıklaması mümkün olmayan çok şaşılacak, garip ve tuhaf bir durum!..
Oysa millet, CHP-MHP ve HDP’ye koalisyon hükümeti kurma görevi verdi.
Evet, elbette! Seçim sonuçları akıl, erdem ve vicdan ışığında okunduğunda açıkça görülür ki; Millet CHP, MHP ve HDP’ye koalisyon hükümeti kurmaları için görev, yetki ve sorumluluk verdi. Zaten, daha dün, bunu çok istiyorlardı. Yandaşları "Yaşasın koalisyon" çığlıkları atıyor; "Koalisyon felakettir" diyenlere karşı kuyruğu dik tutup, "Ne münasebet. Pek âlâ koalisyon hükümetiyle de ülke idare edilebilir. Siz, geçmişin kötü örneklerine bakmayın, piştik elhamdülillah" demiyorlar mıydı?
Şimdi fırsatı değerlendirmek zorundalar. Şekvacı, şikâyetçi ve millete karşı davacı oldukları mevcut hükümete karşı başarılı olabilecek bir koalisyon hükümeti kurmalı ve miting meydanlarında taahhüt ettikleri iddialı vaatlerini mutlaka yerine getirmelidirler. Bu bir namus, akıl, mantık, şeref ve haysiyet borcudur. Millete alenen verdikleri sözleri tutmamaları halinde; Belki de ikinci bir fırsatı asla bulamayabilirler.
KAÇMAK YOK VAATLERİ YERİNE GETİRECEKSİNİZ!
Malum ve mezkür muhalefetin, aynı telden çalıp müştereken yaptıkları en büyük, en önemli vaat ve taahhütlerini şöyle bir gözden geçirelim: Büyük insanlık; Hak, adalet, eşitlik ve barış; Birlik, bütünlük ve beraberlik içinde adaletle kalkınma:, Objektif-Evrensel hukuk ve tarafsız, bağımsız yargı; İşsize iş, herkese aş; Namuslu, dürüst ve saydam yönetim; Bedelsiz eğitim, karşılıksız sağlık ve ücretsi adalet; Makul asgari ücret; Çalışan ve emekli maaşlarında norm ve standart birliği; Seyyanen ücret zammı; Aracı-tefeci ve komisyoncu soygununa son verilerek, üretici ve tüketici arasında dolaşan kene, kan emici vampir ve sülük saltanatına dur denilmesi… Daha neler, neler. Alın sokaklara dağıtılan afiş, pankart ve el ilânlarına bakın.
Şunu kimse unutmasın: Siyasette herkes sözünden vaat ve taahhüdünden sorumludur.
Aslında Yüksek Yargı, TBMM ve Adalet Bakanlığının olması gereken görevi: Yerine getirilmediği sürece: Nitelikli sahtekârlık, organize hırsızlığa teşebbüs, bireyleri ve top yekûn kitleleri kandırmaya, aldatmaya ve bu yolla çıkar sağlamaya hazırlık, TBMM, siyasi partiler ve Milletvekilliği kurumunu istismar, suiistimal ve kötüye kullanma suçlarını takip biçiminde düzenlenmek zorundadır. Zira sıkı bir takip, denetim ve belgeleme olmadan suç önlenemez.
UTANMADAN, ARLANMADAN POLEMİK YAPILIYOR   
Kılıçdaroğlu yan mı çiziyor? Demirtaş "MHP ile asla bir araya gelemeyiz" mi diyor? Bahçeli erken seçim mi istiyor? Bir dakika beyler! Kaçmak var mı? Halkın huzuruna çıkıp bu hükümetin başarısız olduğunu sizler söylediniz ve hükümet kurmak için icazet aldınız. Şimdi nereye kaçıyorsunuz? Emekliler, çifte ikramiye, asgari ücretliler, yüksek maaş, çiftçiler, ucuz mazot, çocuklar püskevit, fakirler hilal kart, işsizler iş, evsizler ev:, Top yekûn millet adalet, hak, hukuk ve eşitlik bekliyor. Açılım-saçılım sahtekârlığı yalan, tiksindirici bir hile, desise... Bu milletin yegâne sorunu: Herkese adalet, eşitlik ve hukuktur. Hani söz namustu, bu vaatleri gerçekleştirmeden nereye kaçıyorsunuz? Bahane üçlü koalisyon kurulamaz. Niye? Görünüşte Erdoğan nefreti sizi bir araya getirdi. Pek âlâ da ortak çalışabilirsiniz. Neden olmasın…
“MHP'nin olduğu yerde HDP, HDP'nin olduğu yerde MHP olmazmış. Bunlar düşman kardeşler, bir yapı içinde huzurlu olamazlar, sürekli "maraza" çıkarırlar. İkisinin olduğu yerde CHP olmaz. Kurulacak bir "azınlık hükümetine" dışarıdan destek de vermezler. Yapıları, çatı ve ideolojileri buna uygun değil. Dünya yıkılsa bir araya gelemezler” söylemleri doğru değil.
RTE nefretinde bir araya gelebilen, Pekâlâ bir ‘ortak çalışma’ düzeni kuran, kurdukları düzende birbirlerini kırmayan, üzmeyen, suçlamayan, incitmeyen, karşılıklı atışmayan, ağız dalaşına girmeyen ve maraza çıkarmayanlar, hükümeti haydi haydi kurar ve birlikte çalışmayı başarabilirler. Daha dün bunlar birbirlerini vatana ihanet, hırsızlık, yolsuzluk, hele ki devleti satmakla hiç suçlamıyorlardı. Seçim sathında adeta paslaşıyor halkın çok iyi bildiği suçlarını; Görevi ihmal, ihanet ve suiistimallerini, haksızlık-yolsuzlukta ortaklıklarını dile getirmiyorlar; Birlikte atıp-tutuyor, üç aşağı beş yukarı tamamı benzer vaatlerde bulunuyorlardı.
Sıra vaatleri gerçekleştirmeye gelince mi "düşman kardeşler" oldular?

Bu çalışma  "TELİF ESERİ OLUP"  Yazarı ve bu siteden izin almadan kullanmayınız!

Önceki Sayfaya gitmek için tıklayınız

Bir sonraki sayfaya gitmek için tıklayınız

 
 

 27

Kitap içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

Önceki Sayfaya gitmek için tıklayınız

Bir sonraki sayfaya gitmek için tıklayınız

CUMHURİYET, BURSA NUTKU VE GALİP BARAN BİLİNÇ ÜNİVERSİTESİ

 
Devletin çözemediği sorunları çözmeğe girişen “Ey ahali duyduk duymadık demeyin, Galip Dede devletin yapamadığını yapmağa soyundu.” (10.05.1998-Milliyet, M.Hayırlıoğlu) 76 yaşındaki “Halk filozofu, ilim, aksiyon ve eylem adamı, yurttaşlara örnek bilinç üstadı, Milli Kahraman” Türk genci Galip Baran, yıllar önce başlattığı, “trafik terörüne son verme ve demokrasiyi tabana yayma projesi’nin uygulamasında, Trafik Yasası’nı ihlal yoluyla yolsuzluk yapan bazı rütbeli-rütbesiz polisleri, askerleri, avukat ve hâkimleri uyarıyor.
Türk polisi, Galip Baran’ı sözü edilen projeyi uygularken gözaltına alıyor. “Kırmızı Işık Eylemcisi Gözaltında” (22.04.1989, Milliyet) Ancak, Türk inkılâplarının sahipliğine ve cumhuriyetin ilmen, fennen ve bedenen kuvvetli, yüksek seciyeli muhafızlığına (bekçiliğine) soyunan Baran, “bu ülkenin polisi vardır, jandarması vardır” demiyor. Polisin ve jandarmanın henüz cumhuriyetin polisi ve jandarması olamadığını düşünüyor. Ne Cumhurbaşkanı’na, ne Başbakan’a, ne Adalet ve ne de İçişleri Bakanına telgraflar çekip, mektuplar yazarak affı için yalvarmıyor, “ben inanç ve kanaatimin gereğini yapıyorum, eylemimde haklıyım, eğer bana haksızlık yapılmışsa bu haksızlığı ortaya koyan neden ve etkenleri düzeltmek de benim görevimdir” diyor. Demokrasilerde devletin etkinleştirilmesini sağlama, kurumları disiplin ve toplumsal denetim altına alma çalışmalarını sürdürüyor.
Bu mücadele sürecinde kendisini (Rektör'ü olduğu) Bilinç Üniversitesi Baş amelesi olarak tanımlayan Galip Baran; Atatürk’ün, Bursa Nutku’nda sözünü ettiği, “Cesaretimizi pekiştiren ve sürdüren sizlersiniz. Ey yükselen nesil! İstikbal sizsiniz. Cumhuriyeti biz kurduk, onu yükseltecek ve yaşatacak sizsiniz” diyerek görevlendirdiği Türk Gençleri’nden (büyüklerinden) birisidir… Katıldığı HABİTAT-II zirvesinde, kendisinden, “Tek Kişilik Ordu” olarak da söz ettiren (Milliyet, 13.06.1996) Galip Dede, Türkiye (ve dünyanın) tek “yasa bağımlısı”dır. Yasa kavramıyla bu denli içli-dışlı ve özdeşleşmiş oluşunu dikkate aldığımızda, Galip Dede’yi “Bay Yasa” olarak tanımlamamız; O’nu önemseyip izlememiz, örnek almamız ve “Bilinç Üniversitesi” ne sahip çıkarak, açtığı yoldan yürümemiz gerekir diye düşünüyorum… Önce, Atatürk’ün Bursa Nutku’na ilişkin kısa bir hatırlatma: 1975 yılında ilk kez yazılı bir metin olarak, Cafer Tanrıverdi tarafından açıklanıp dağıtılmasından sonra; Kayseri 2. Ağır Ceza Mahkemesince yapılan duruşmada dönemin Türk Tarik Kurumu Başkanı Enver Ziya Karal ile Öğretim Üyesi Sami N. Özerdem’in katkılarıyla, Atatürk’e ait olduğu kesinleşen nutkun, mahkemece onaylanan orijinal metni aşağıdadır. Ayrıca 1935 yayını bir dergide de vardır. İrticai bir ayaklanma sonrası, Bursa’ya giden Atatürk tarafından söylenen bu nutuk’un bir bölüm de, Celal Bayar tarafından meclis kürsüsünden okunmuştur. Önceleri siyasi iktidarlarda tedirginlik yaratan ve yasak olan Bursa Nutku, mahkeme kararından sonra, serbestçe okunur, söylenir ve dağıtılır hale gelmiştir.
BURSA NUTKU:
“Türk Genci, devrimlerin ve cumhuriyetin sahibi ve bekçisidir. Bunların gereğine ve doğruluğuna herkesten çok inanmıştır. Yönetim biçimini ve devrimleri benimsemiştir. Bunları güçsüz düşürecek en küçük, ya da büyük bir kıpırtı veya bir davranış duydu mu, “bu ülkenin polisi vardır, jandarması vardır” demeyecektir. Elle, taşla, sopa ve silahla; nesi varsa onunla kendi eserini koruyacaktır. Polis gelecek, asıl suçluları bırakıp, suçlu diye onu yakalayacaktır. Genç, “Polis henüz inkılâp ve cumhuriyetin polisi değildir” diye düşünecek, ama hiçbir zaman yalvarmayacaktır. Mahkeme onu yargılayacaktır. Yine düşünecek; “Demek adliyeyi ıslah etmek, rejime göre düzenlemek lazım.” Diyecek. Onu hapse atacaklar. Yasal yollarla karşı çıkışlarda bulunmakla birlikte bana, başbakana ve meclise telgraflar yağdırıp, haksız ve suçsuz olduğu için salıverilmesine çalışılmasını, kayrılmasını istemeyecek. Diyecek ki,” ben inanç ve kanaatimin gereğini yaptım. Araya girişimde ve eylemimde haklıyım. Eğer buraya haksız olarak gelmişsem, bu haksızlığı ortaya koyan neden ve etkenleri düzeltmek de benim görevimdir.” İşte benim anladığım Türk Genci ve Türk Gençliği!” (Mustafa Kemal Atatürk)
BİLİNÇ ÜBİLİNÇ ÜNİVERSİTESİ’NİN KURULUŞ AMACI, HEDEFLERİ VE İŞLEVİ
Bursa Nutku’nun yılmaz takipçisi, Atatürk ilkeleri, Türk İnkılâbı, fazilet anlamında Cumhuriyet, yasalara saygı, adalet ahlâkı ve demokrasiye olan sarsılmaz bir inançla Galip Baran; Yirmi yıl aralıksız süren bir mücadele verdi. Esas amaç, manâ ve muhteva bazında “İnsan hakları, adalet, demokrasi ve hukuk” mücadelesinin doruğunda: “Cumhuriyet’in ilmen, fennen, bedenen kuvvetli ve yüksek seciyeli muhafızlarını, diğer bir deyişle “yurdu ve milleti özünden çok seven” nesilleri yetiştirmek üzere Muğla ili, Bodrum ilçesi Turgutreis beldesinde Bilinç Üniversitesini kurdu.
Şu an için bu Üniversite, yerel eylem projeleri ile entegre olarak İnternet ortamında hizmet vermekte, dünyanın her tarafında okunmakta ve her gün binlerce insan (okuyucu ve meraklı) tarafından ziyaret edilmektedir. Ayrıca, Üniversite Rektörü Galip Baran, teori üreten gönüllü Öğretim Üyeleri ve Üniversite eylemcilerine yönelik günlük e.Mail trafiği 100 binleri bulmaktadır. Dolayısıyla dijital ortamda faaliyet gösteren sanal bir kurum gibi algılansa da, fiiliyatta Bilinç Üniversitesi, Türkiye ve dünyanın yüzlerce üniversitesinden daha aktif, sıkça ulusal-bölgesel basında yer alacak, süreci etkileyecek ve hatta gündem belirleyecek kadar popüler, geniş katılımlı, belirleyici, etkin, dinamik bir yapıya sahiptir.
Özellikle, “Bilgi Çağı’nın çöküşü” söylemiyle başta Türkiye olmak üzere BM, AB dâhil pek çok uluslar arası kurum-kuruluş, bilim akademisi, evrensel lobi, konjonktürel araştırma teşekkülü nezdinde tez, antitez ve iddiaları ciddiyetle konuşulan Galip Baran ve Bilinç Üniversitesi’ne, oldum olası Türkiye hükümetleri kulak tıkamakta, göz ardı etmekte ve görmezlikten gelmektedir. Bunun olası nedeni GB’ın eylemci ekibi ve Bilinç Üniversitesinin ısrarla takip ettiği yol ve ele aldığı konulardır.
Bu konular kısa ve öz olarak:
Aşırı tüketim, gereksiz masraf, kişisel ve kurumsal israfın önlenmesi;
Vergi adaletinin hakkıyla ve layıkıyla sağlanması, ekonominin kontrol edilmesi, kayıt-takip altına alınması ve kesinlikle vergi kaçırmanın önüne geçilmesi;
Ekolojik denge, çevre, en değerli unsur olan insan ve insana taalluk eden bütün bitki, su, hava ve hayvan varlığının özenle korunması, doğal, siyasal, sosyal ve kültürel kirlenmenin tam bir dikkat ve disiplinle önlenmesi; Milli servete asla zarar verilmemesi;
Trafik kurallarına mutlaka uyulması, uymayanların nezaketle uyarılması, olmazsa yasal yaptırım uygulanması ve sonuçta insan’a içtenlikle saygı duyulması;
İnsanlık dışı varlılara münhasır bir alçaklık olan rüşvetin verilmemesi ve alınmaması;
Bütün insanlığın leh ve yararına imar yasasına uyulması, her ne surette olursa olsun
İmar yasasına aykırı işler yapılmaması, yapanların şiddetle men ve takibi;
İş barışı ve iş ahlakının korunması, çalışanın hakkının mutlaka adaletle verilmesi;
Maaş ve ücrette hakkaniyet ve hukukun hâkim kılınması, eşit işe eşit ücret verilmesi;
Toplumun beden ve ruh sağlığının korunması ve aykırı alışkanlıklar edinilmemesi;
VE;
“Her şeyi devletten bekleme alışkanlığı”nın terk edilmesi.
İşte O’nun toplumdan ve devletten istedikleri bunlar. Aslında aynı şeyler hepimizin istek ve beklentisi, ihtiyaç ve sıkıntısı değil mi? Demek ki bu hepimizin işi!
BAK (Lütfen) : http://www.bilinc-universitesi.blogspot.com
 Bilinç Üniversitesi Rektör Yardımcısı ve Bilinç Akademisi Başkanı
DEVLET, ADALET, HUKUK VE CEMAATLER…
Günümüz toplumunda, (yıkılış dönemleri hariç) binlerce yıllık tarihimizde eşine ender rastlanan vahim bir onursuzluk, sorumsuzluk ve buna paralel salt bencillik, yani, hırs-ihtiras ve çılgınlık derecesinde, kanun-kural tanımaz bir ‘öz çıkar’ yoğunlaşması (sosyal şizofreni) gözlenmektedir. Hatta bu uğurda toplumsal ilkeler, sosyolojik-psikolojik ilmi disiplinler, milli ve manevi değerler hiçe sayılmakta, halkı birbirine kenetleyen temel stabilizatörler, devletin ve demokrasinin çimentosu niteliğindeki asgari müşterekler tahrip ve tahrif edilmektedir.
Örneğin: 29 Mart 2009 tarihinde yapılması yasa ve Anayasa emri olan Yerel seçimler konusunda, önce Yüksek Seçim Kurulu tarafından ilân edilen ‘seçmen sayıları’ ile bir şaibe bulaşmış (Seçmen sayıları: 2002=41.300.000, 2007=42.500.000, 2008=48.300.000., Buna göre: Seçmen sayısı 5 yılda 1.2 milyon artarken, 1 yılda nasıl olup da 6 milyon artmıştır?), sonra yüksek yargı arasında vaki çelişkili karar ve açıklamalar kaygı yaratmış ve nihayet, 2820 Sayılı Siyasi Partiler Kanunu ile 2839 ve 2972 Sayılı temel Kanunlara fiilen muhalefet anlamına gelen, adayları re’sen belirleme biçimindeki ‘hak, hukuk ve ahlak dışılık’ gölgesi düşmüştür. Açıkçası: Henüz resmi seçim takvimi işlemeye başlamadan, önseçim veya delege yoklaması yapılmadan belediye başkanı, belediye meclisi ve il genel meclisi adaylarının büyük çoğunluğunun belli olması, ilan ve kamuoyuna deklaresi utanç verici bir gelişmedir.
Daha doğru bir anlatımla bu: Anayasa ve yasalar gereği halkı idare etmekle memur ve mükellef kişileri belirlemekle yükümlü, ‘demokrasinin vazgeçilmez unsuru siyaset (politika) kurumlarının’ iyice yozlaştığı, çürüdüğü ve tabana vurduğunun göstergesidir.
Buna rağmen gidişatı ‘aynı istikamette yoğunlaştırmaya ve pekiştirmeye çalışan’ bazı art niyetli kesimler, milli hassasiyetleri izole etmeye yönelik, fakat, aynı şikayet konularını baz alan tahrip ve tahkir amaçlı tartışmalar yapmaktadırlar.
Bunlardan biri ve en belirgin olanı da, başarısız yönetimleri tahrik, kafaları bulandırma ve mesnetsiz, dayanaksız suçlamalarla saman altından su yürütmedir. Esas itibarıyla, genel gidişattan çok memnun olan bu kesimler, yaşanan kaos ve kargaşadan yararlanma peşindedir.
MESELA “DEVLET-CEMAAT” İLİŞKİSİ:
Yukarda değinildiği üzere, Türk toplumunda son zamanlarda yaşanan belirgin değişim ve dönüşüm, bazı art niyetli, dış bağlantılı, gerici, fanatik, yobaz, bağnaz kişi ve kesimlerce “devlet-cemaat ilişkisiyle” açıklanmakta, konuyla ilgili olarak da bazı iddialar, görüş, düşünce ve yorumlar ileri sürülmektedir. Bu nedenle konuyu, umur-u devlet kavramı, medeni siyaset geleneği ve konjonktürel bağlamda incelemek gerekmiştir. Buna göre:
Kendilerini konuyla ilgili gösteren bazı uzmanlar (!) ile; (AB-D yanlısı ve Soros güdümlü) Boğaziçi Üniversitesi ve Açık Toplum Enstitüsü tarafından hazırlanan “Türkiye’de Farklı Olmak” konulu raporda yer alan görüşler (21 Aralık 2008 Cumhuriyet) ve Bahçeşehir Üniversitesi Uluslar arası İlişkiler Bölümü Öğretim Üyesi Prof Dr. Hasan Köni tarafından:
“AKP’nin ikinci dönem kalacağını gördüğümüzde, iktidar kültürünün topluma yansıyacağını da tahmin ediyorduk. Bu araştırmanın verileri bilinen gerçeklerdi. Türkiye’de laikler, kadınlar, gençler; kısacası farklı olan herkes üzerinde giderek artan bir baskı var” denilirken; Marmara Üniversitesi Sosyoloji Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Nilüfer Narlı da:
“Anadolu kentlerinde bağnaz muhafazakârlaşma ekseninde bir değişim yaşanıyor. Bu değişimde en önemli noktalardan birincisi kadınların ötekileşmeden daha fazla olumsuz etkilenmesidir. İkincisi, bağnaz bir muhafazakârlığın katı konvansiyonel ahlak ilkelerine sıkı sıkıya bağladığı insanların yalnızca diğer insanları yargılamakla kalmadığı, aynı zamanda onların yaşam tarzına müdahale ettiği de ortaya çıkmıştır. Gülen ve benzer cemaat yapılarının, toplum tarafından sempati görmesinin temel nedeni, devletin özellikle eğitim ve sosyal dayanışma alanında çökmesidir” demekte.
Sosyoloji Derneği Bşk. Prof. Dr. B.Gökçe ise:
“Muhafazakârlaşma yalnız Anadolu’da değil, büyük şehirler dâhil olmak üzere Türkiye’nin her yerinde artarak bir baskı unsuru haline dönüştü. Toplumdaki kişi ve grupların, kendilerini yöneten siyasi erk ile egemen güçlerin farkında olmadan etkisi altına girdi. Bu durum Türkiye’nin sosyal yapısındaki değişimle bağlantılı bir olgudur.”
Yukarda özetlenen devlet ve cemaat ilişkileri ile ilgili görüşler konumuz dışında olmakla birlikte, bahse konu cemaatten kasıt insani ve İslâmi cemaatler değil; Bilakis kendi öz çıkarları uğruna bütün ekonomik, sosyal, bilimsel, kültürel ve dinsel değerleri pervasızca kullanmaktan kaçınmayacak kadar değersiz sapkınlardır.
İNSAN’A ODAKLI OLMAK GEREK!
Dolayısıyla ‘insanlık, adalet ve hukuk dışı gasp, edinim ve tasarruflar’ bilumum fail ve fiilleriyle Cumhuriyet Savcıları, Yargıç ve Mahkemelerin işidir. Yargı, Yasama ve Yürütme bunun için vardır. her şeye rağmen insanlık düşmanlığı, zulüm ve hukuk dışılık sürüyorsa, bunun bedelinin ne kadar ağır olduğu da bilinmeli ve gereken tedbir ivedilikle alınmalıdır.
Biz konuyu “insan” bağlamında ele almak, incelemek, irdelemek ve değerlendirmek durumundayız. Bu noktadan hareketle: Sözde uzmanların görüş açıklarken temas ettikleri, ‘devletle ilgili’ düşüncelerin temeline inmek ve değerlendirmek gerekir diye düşünürüz.
Buna göre: Yönetimin yerini cemaatlerin aldığını söyleyebilmek için; devletin en azından şimdi, veya bir zamanlar haklı, adil-doğru ve dürüstler adına hâkim ve hükümran, demokratik disiplin unsuru, adalet ahlâkı çerçevesinde hukuka, insan haklarına sahip-saygılı, eşitlikten yana “var” olduğunu kabul etmek gerekmez mi? 10 Kasım 1938’den sonra, (1950-60 hariç) devlet var mıydı ki? Eğer devlet adalet ahlâkı ve hukuk hâkimiyeti ise, bu anlamda oldu mu hiç? Olmayan bir şeyin yerini ne alabilir?
BİR AÇILIM VE DEMOKRASİ DERSANESİ
Başta Galip Baran olmak üzere; İnsanı, insani (insanlık dışı, yasa karşıtı) davranışları ve bunların nedenlerini araştırdığımız, 20 yıldır devam eden, demokrasi dershanesi odaklı “okul dışı eğitim” çalışmalarımızda gördük ki, devletin hizmet etmesi beklenen kalabalıkların varlığı ve devlete muhatap bu kalabalıkların davranışları başlı başına bir sorun. Devletin var olabilmesi için kalabalıkların üstlerine düşeni yapmaları vergi vermeleri, yasalara uymaları ve var olan devlet’in de, ne pahasına olursa olsun bunu temin etmesi gerekirken, yönetimlerin yasayı, yönetilenlerinse ana kural ve kaideleri boş vermesi. Buna paralel sosyal gevşeme ve toplumsal yumuşama.. Adalet ve Hukukun yerini, kaynağı adalet ve hukuk olmayan keyfi yasa kavramının alışı ve yığınların bunlara da uymayışı. Kalabalıklar bunu yapmıyorlar ise ki yukarıda sözü edilen çalışmalarda “vatandaşlık görevlerini” yapmadıklarını gördük ve bu sorumluluklarını nasıl yerine getirecekleri konusunda onlara örnek olmak için yıllarca çalıştık. Projeler hazırladık uyguladık. Kalabalıklar anlamadılar. Yönetimler de anlamadı. Durumu olmayan devletin kurumlarına sunduk. Onlar da anlayamadılar. Haklıydılar kalabalıklar (toplum) anlamayınca kalabalıkların seçtikleri nasıl anlayabilirlerdi ki? Anlamamaları bir tarafa, şaka gelecek ama zaman zaman gözaltına da aldılar bizi, o çalışmaları yaparken…
Sonuç olarak demek istediğimiz şu ki: “Kanun, adalet, vergi ve denetim yok’sa, devlet de yok demektir”. Cemaat olsa ne yazar?
Neden uyruk değil de, kalabalık dedik, açık değil mi?
Açık değilse, “toplumsal ve yasal sorumluluk nedir?” bir araştırın ve daha ayrıntılı bilgi için: http://bilinc-universitesi.blogspot.com’u ziyaret edin lütfen!
http://mustafanevruzsinaci.blogspot.com.tr

Bu çalışma  "TELİF ESERİ OLUP"  Yazarı ve bu siteden izin almadan kullanmayınız!

Önceki Sayfaya gitmek için tıklayınız

Bir sonraki sayfaya gitmek için tıklayınız

 
 

  28

Kitap içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

Önceki Sayfaya gitmek için tıklayınız

Bir sonraki sayfaya gitmek için tıklayınız

CUMHURİYET, BURSA NUTKU VE GALİP BARAN BİLİNÇ ÜNİVERSİTESİ

 
Devletin çözemediği sorunları çözmeğe girişen “Ey ahali duyduk duymadık demeyin, Galip Dede devletin yapamadığını yapmağa soyundu.” (10.05.1998-Milliyet, M.Hayırlıoğlu) 76 yaşındaki “Halk filozofu, ilim, aksiyon ve eylem adamı, yurttaşlara örnek bilinç üstadı, Milli Kahraman” Türk genci Galip Baran, yıllar önce başlattığı, “trafik terörüne son verme ve demokrasiyi tabana yayma projesi’nin uygulamasında, Trafik Yasası’nı ihlal yoluyla yolsuzluk yapan bazı rütbeli-rütbesiz polisleri, askerleri, avukat ve hâkimleri uyarıyor.
Türk polisi, Galip Baran’ı sözü edilen projeyi uygularken gözaltına alıyor. “Kırmızı Işık Eylemcisi Gözaltında” (22.04.1989, Milliyet) Ancak, Türk inkılâplarının sahipliğine ve cumhuriyetin ilmen, fennen ve bedenen kuvvetli, yüksek seciyeli muhafızlığına (bekçiliğine) soyunan Baran, “bu ülkenin polisi vardır, jandarması vardır” demiyor. Polisin ve jandarmanın henüz cumhuriyetin polisi ve jandarması olamadığını düşünüyor. Ne Cumhurbaşkanı’na, ne Başbakan’a, ne Adalet ve ne de İçişleri Bakanına telgraflar çekip, mektuplar yazarak affı için yalvarmıyor, “ben inanç ve kanaatimin gereğini yapıyorum, eylemimde haklıyım, eğer bana haksızlık yapılmışsa bu haksızlığı ortaya koyan neden ve etkenleri düzeltmek de benim görevimdir” diyor. Demokrasilerde devletin etkinleştirilmesini sağlama, kurumları disiplin ve toplumsal denetim altına alma çalışmalarını sürdürüyor.
Bu mücadele sürecinde kendisini (Rektör'ü olduğu) Bilinç Üniversitesi Baş amelesi olarak tanımlayan Galip Baran; Atatürk’ün, Bursa Nutku’nda sözünü ettiği, “Cesaretimizi pekiştiren ve sürdüren sizlersiniz. Ey yükselen nesil! İstikbal sizsiniz. Cumhuriyeti biz kurduk, onu yükseltecek ve yaşatacak sizsiniz” diyerek görevlendirdiği Türk Gençleri’nden (büyüklerinden) birisidir… Katıldığı HABİTAT-II zirvesinde, kendisinden, “Tek Kişilik Ordu” olarak da söz ettiren (Milliyet, 13.06.1996) Galip Dede, Türkiye (ve dünyanın) tek “yasa bağımlısı”dır. Yasa kavramıyla bu denli içli-dışlı ve özdeşleşmiş oluşunu dikkate aldığımızda, Galip Dede’yi “Bay Yasa” olarak tanımlamamız; O’nu önemseyip izlememiz, örnek almamız ve “Bilinç Üniversitesi” ne sahip çıkarak, açtığı yoldan yürümemiz gerekir diye düşünüyorum… Önce, Atatürk’ün Bursa Nutku’na ilişkin kısa bir hatırlatma: 1975 yılında ilk kez yazılı bir metin olarak, Cafer Tanrıverdi tarafından açıklanıp dağıtılmasından sonra; Kayseri 2. Ağır Ceza Mahkemesince yapılan duruşmada dönemin Türk Tarik Kurumu Başkanı Enver Ziya Karal ile Öğretim Üyesi Sami N. Özerdem’in katkılarıyla, Atatürk’e ait olduğu kesinleşen nutkun, mahkemece onaylanan orijinal metni aşağıdadır. Ayrıca 1935 yayını bir dergide de vardır. İrticai bir ayaklanma sonrası, Bursa’ya giden Atatürk tarafından söylenen bu nutuk’un bir bölüm de, Celal Bayar tarafından meclis kürsüsünden okunmuştur. Önceleri siyasi iktidarlarda tedirginlik yaratan ve yasak olan Bursa Nutku, mahkeme kararından sonra, serbestçe okunur, söylenir ve dağıtılır hale gelmiştir.
BURSA NUTKU:
“Türk Genci, devrimlerin ve cumhuriyetin sahibi ve bekçisidir. Bunların gereğine ve doğruluğuna herkesten çok inanmıştır. Yönetim biçimini ve devrimleri benimsemiştir. Bunları güçsüz düşürecek en küçük, ya da büyük bir kıpırtı veya bir davranış duydu mu, “bu ülkenin polisi vardır, jandarması vardır” demeyecektir. Elle, taşla, sopa ve silahla; nesi varsa onunla kendi eserini koruyacaktır. Polis gelecek, asıl suçluları bırakıp, suçlu diye onu yakalayacaktır. Genç, “Polis henüz inkılâp ve cumhuriyetin polisi değildir” diye düşünecek, ama hiçbir zaman yalvarmayacaktır. Mahkeme onu yargılayacaktır. Yine düşünecek; “Demek adliyeyi ıslah etmek, rejime göre düzenlemek lazım.” Diyecek. Onu hapse atacaklar. Yasal yollarla karşı çıkışlarda bulunmakla birlikte bana, başbakana ve meclise telgraflar yağdırıp, haksız ve suçsuz olduğu için salıverilmesine çalışılmasını, kayrılmasını istemeyecek. Diyecek ki,” ben inanç ve kanaatimin gereğini yaptım. Araya girişimde ve eylemimde haklıyım. Eğer buraya haksız olarak gelmişsem, bu haksızlığı ortaya koyan neden ve etkenleri düzeltmek de benim görevimdir.” İşte benim anladığım Türk Genci ve Türk Gençliği!” (Mustafa Kemal Atatürk)
BİLİNÇ ÜBİLİNÇ ÜNİVERSİTESİ’NİN KURULUŞ AMACI, HEDEFLERİ VE İŞLEVİ
Bursa Nutku’nun yılmaz takipçisi, Atatürk ilkeleri, Türk İnkılâbı, fazilet anlamında Cumhuriyet, yasalara saygı, adalet ahlâkı ve demokrasiye olan sarsılmaz bir inançla Galip Baran; Yirmi yıl aralıksız süren bir mücadele verdi. Esas amaç, manâ ve muhteva bazında “İnsan hakları, adalet, demokrasi ve hukuk” mücadelesinin doruğunda: “Cumhuriyet’in ilmen, fennen, bedenen kuvvetli ve yüksek seciyeli muhafızlarını, diğer bir deyişle “yurdu ve milleti özünden çok seven” nesilleri yetiştirmek üzere Muğla ili, Bodrum ilçesi Turgutreis beldesinde Bilinç Üniversitesini kurdu.
Şu an için bu Üniversite, yerel eylem projeleri ile entegre olarak İnternet ortamında hizmet vermekte, dünyanın her tarafında okunmakta ve her gün binlerce insan (okuyucu ve meraklı) tarafından ziyaret edilmektedir. Ayrıca, Üniversite Rektörü Galip Baran, teori üreten gönüllü Öğretim Üyeleri ve Üniversite eylemcilerine yönelik günlük e.Mail trafiği 100 binleri bulmaktadır. Dolayısıyla dijital ortamda faaliyet gösteren sanal bir kurum gibi algılansa da, fiiliyatta Bilinç Üniversitesi, Türkiye ve dünyanın yüzlerce üniversitesinden daha aktif, sıkça ulusal-bölgesel basında yer alacak, süreci etkileyecek ve hatta gündem belirleyecek kadar popüler, geniş katılımlı, belirleyici, etkin, dinamik bir yapıya sahiptir.
Özellikle, “Bilgi Çağı’nın çöküşü” söylemiyle başta Türkiye olmak üzere BM, AB dâhil pek çok uluslar arası kurum-kuruluş, bilim akademisi, evrensel lobi, konjonktürel araştırma teşekkülü nezdinde tez, antitez ve iddiaları ciddiyetle konuşulan Galip Baran ve Bilinç Üniversitesi’ne, oldum olası Türkiye hükümetleri kulak tıkamakta, göz ardı etmekte ve görmezlikten gelmektedir. Bunun olası nedeni GB’ın eylemci ekibi ve Bilinç Üniversitesinin ısrarla takip ettiği yol ve ele aldığı konulardır.
Bu konular kısa ve öz olarak:
Aşırı tüketim, gereksiz masraf, kişisel ve kurumsal israfın önlenmesi;
Vergi adaletinin hakkıyla ve layıkıyla sağlanması, ekonominin kontrol edilmesi, kayıt-takip altına alınması ve kesinlikle vergi kaçırmanın önüne geçilmesi;
Ekolojik denge, çevre, en değerli unsur olan insan ve insana taalluk eden bütün bitki, su, hava ve hayvan varlığının özenle korunması, doğal, siyasal, sosyal ve kültürel kirlenmenin tam bir dikkat ve disiplinle önlenmesi; Milli servete asla zarar verilmemesi;
Trafik kurallarına mutlaka uyulması, uymayanların nezaketle uyarılması, olmazsa yasal yaptırım uygulanması ve sonuçta insan’a içtenlikle saygı duyulması;
İnsanlık dışı varlılara münhasır bir alçaklık olan rüşvetin verilmemesi ve alınmaması;
Bütün insanlığın leh ve yararına imar yasasına uyulması, her ne surette olursa olsun
İmar yasasına aykırı işler yapılmaması, yapanların şiddetle men ve takibi;
İş barışı ve iş ahlakının korunması, çalışanın hakkının mutlaka adaletle verilmesi;
Maaş ve ücrette hakkaniyet ve hukukun hâkim kılınması, eşit işe eşit ücret verilmesi;
Toplumun beden ve ruh sağlığının korunması ve aykırı alışkanlıklar edinilmemesi;
VE;
“Her şeyi devletten bekleme alışkanlığı”nın terk edilmesi.
İşte O’nun toplumdan ve devletten istedikleri bunlar. Aslında aynı şeyler hepimizin istek ve beklentisi, ihtiyaç ve sıkıntısı değil mi? Demek ki bu hepimizin işi!
BAK (Lütfen) : http://www.bilinc-universitesi.blogspot.com
 Bilinç Üniversitesi Rektör Yardımcısı ve Bilinç Akademisi Başkanı
DEVLET, ADALET, HUKUK VE CEMAATLER…
Günümüz toplumunda, (yıkılış dönemleri hariç) binlerce yıllık tarihimizde eşine ender rastlanan vahim bir onursuzluk, sorumsuzluk ve buna paralel salt bencillik, yani, hırs-ihtiras ve çılgınlık derecesinde, kanun-kural tanımaz bir ‘öz çıkar’ yoğunlaşması (sosyal şizofreni) gözlenmektedir. Hatta bu uğurda toplumsal ilkeler, sosyolojik-psikolojik ilmi disiplinler, milli ve manevi değerler hiçe sayılmakta, halkı birbirine kenetleyen temel stabilizatörler, devletin ve demokrasinin çimentosu niteliğindeki asgari müşterekler tahrip ve tahrif edilmektedir.
Örneğin: 29 Mart 2009 tarihinde yapılması yasa ve Anayasa emri olan Yerel seçimler konusunda, önce Yüksek Seçim Kurulu tarafından ilân edilen ‘seçmen sayıları’ ile bir şaibe bulaşmış (Seçmen sayıları: 2002=41.300.000, 2007=42.500.000, 2008=48.300.000., Buna göre: Seçmen sayısı 5 yılda 1.2 milyon artarken, 1 yılda nasıl olup da 6 milyon artmıştır?), sonra yüksek yargı arasında vaki çelişkili karar ve açıklamalar kaygı yaratmış ve nihayet, 2820 Sayılı Siyasi Partiler Kanunu ile 2839 ve 2972 Sayılı temel Kanunlara fiilen muhalefet anlamına gelen, adayları re’sen belirleme biçimindeki ‘hak, hukuk ve ahlak dışılık’ gölgesi düşmüştür. Açıkçası: Henüz resmi seçim takvimi işlemeye başlamadan, önseçim veya delege yoklaması yapılmadan belediye başkanı, belediye meclisi ve il genel meclisi adaylarının büyük çoğunluğunun belli olması, ilan ve kamuoyuna deklaresi utanç verici bir gelişmedir.
Daha doğru bir anlatımla bu: Anayasa ve yasalar gereği halkı idare etmekle memur ve mükellef kişileri belirlemekle yükümlü, ‘demokrasinin vazgeçilmez unsuru siyaset (politika) kurumlarının’ iyice yozlaştığı, çürüdüğü ve tabana vurduğunun göstergesidir.
Buna rağmen gidişatı ‘aynı istikamette yoğunlaştırmaya ve pekiştirmeye çalışan’ bazı art niyetli kesimler, milli hassasiyetleri izole etmeye yönelik, fakat, aynı şikayet konularını baz alan tahrip ve tahkir amaçlı tartışmalar yapmaktadırlar.
Bunlardan biri ve en belirgin olanı da, başarısız yönetimleri tahrik, kafaları bulandırma ve mesnetsiz, dayanaksız suçlamalarla saman altından su yürütmedir. Esas itibarıyla, genel gidişattan çok memnun olan bu kesimler, yaşanan kaos ve kargaşadan yararlanma peşindedir.
MESELA “DEVLET-CEMAAT” İLİŞKİSİ:
Yukarda değinildiği üzere, Türk toplumunda son zamanlarda yaşanan belirgin değişim ve dönüşüm, bazı art niyetli, dış bağlantılı, gerici, fanatik, yobaz, bağnaz kişi ve kesimlerce “devlet-cemaat ilişkisiyle” açıklanmakta, konuyla ilgili olarak da bazı iddialar, görüş, düşünce ve yorumlar ileri sürülmektedir. Bu nedenle konuyu, umur-u devlet kavramı, medeni siyaset geleneği ve konjonktürel bağlamda incelemek gerekmiştir. Buna göre:
Kendilerini konuyla ilgili gösteren bazı uzmanlar (!) ile; (AB-D yanlısı ve Soros güdümlü) Boğaziçi Üniversitesi ve Açık Toplum Enstitüsü tarafından hazırlanan “Türkiye’de Farklı Olmak” konulu raporda yer alan görüşler (21 Aralık 2008 Cumhuriyet) ve Bahçeşehir Üniversitesi Uluslar arası İlişkiler Bölümü Öğretim Üyesi Prof Dr. Hasan Köni tarafından:
“AKP’nin ikinci dönem kalacağını gördüğümüzde, iktidar kültürünün topluma yansıyacağını da tahmin ediyorduk. Bu araştırmanın verileri bilinen gerçeklerdi. Türkiye’de laikler, kadınlar, gençler; kısacası farklı olan herkes üzerinde giderek artan bir baskı var” denilirken; Marmara Üniversitesi Sosyoloji Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Nilüfer Narlı da:
“Anadolu kentlerinde bağnaz muhafazakârlaşma ekseninde bir değişim yaşanıyor. Bu değişimde en önemli noktalardan birincisi kadınların ötekileşmeden daha fazla olumsuz etkilenmesidir. İkincisi, bağnaz bir muhafazakârlığın katı konvansiyonel ahlak ilkelerine sıkı sıkıya bağladığı insanların yalnızca diğer insanları yargılamakla kalmadığı, aynı zamanda onların yaşam tarzına müdahale ettiği de ortaya çıkmıştır. Gülen ve benzer cemaat yapılarının, toplum tarafından sempati görmesinin temel nedeni, devletin özellikle eğitim ve sosyal dayanışma alanında çökmesidir” demekte.
Sosyoloji Derneği Bşk. Prof. Dr. B.Gökçe ise:
“Muhafazakârlaşma yalnız Anadolu’da değil, büyük şehirler dâhil olmak üzere Türkiye’nin her yerinde artarak bir baskı unsuru haline dönüştü. Toplumdaki kişi ve grupların, kendilerini yöneten siyasi erk ile egemen güçlerin farkında olmadan etkisi altına girdi. Bu durum Türkiye’nin sosyal yapısındaki değişimle bağlantılı bir olgudur.”
Yukarda özetlenen devlet ve cemaat ilişkileri ile ilgili görüşler konumuz dışında olmakla birlikte, bahse konu cemaatten kasıt insani ve İslâmi cemaatler değil; Bilakis kendi öz çıkarları uğruna bütün ekonomik, sosyal, bilimsel, kültürel ve dinsel değerleri pervasızca kullanmaktan kaçınmayacak kadar değersiz sapkınlardır.
İNSAN’A ODAKLI OLMAK GEREK!
Dolayısıyla ‘insanlık, adalet ve hukuk dışı gasp, edinim ve tasarruflar’ bilumum fail ve fiilleriyle Cumhuriyet Savcıları, Yargıç ve Mahkemelerin işidir. Yargı, Yasama ve Yürütme bunun için vardır. her şeye rağmen insanlık düşmanlığı, zulüm ve hukuk dışılık sürüyorsa, bunun bedelinin ne kadar ağır olduğu da bilinmeli ve gereken tedbir ivedilikle alınmalıdır.
Biz konuyu “insan” bağlamında ele almak, incelemek, irdelemek ve değerlendirmek durumundayız. Bu noktadan hareketle: Sözde uzmanların görüş açıklarken temas ettikleri, ‘devletle ilgili’ düşüncelerin temeline inmek ve değerlendirmek gerekir diye düşünürüz.
Buna göre: Yönetimin yerini cemaatlerin aldığını söyleyebilmek için; devletin en azından şimdi, veya bir zamanlar haklı, adil-doğru ve dürüstler adına hâkim ve hükümran, demokratik disiplin unsuru, adalet ahlâkı çerçevesinde hukuka, insan haklarına sahip-saygılı, eşitlikten yana “var” olduğunu kabul etmek gerekmez mi? 10 Kasım 1938’den sonra, (1950-60 hariç) devlet var mıydı ki? Eğer devlet adalet ahlâkı ve hukuk hâkimiyeti ise, bu anlamda oldu mu hiç? Olmayan bir şeyin yerini ne alabilir?
BİR AÇILIM VE DEMOKRASİ DERSANESİ
Başta Galip Baran olmak üzere; İnsanı, insani (insanlık dışı, yasa karşıtı) davranışları ve bunların nedenlerini araştırdığımız, 20 yıldır devam eden, demokrasi dershanesi odaklı “okul dışı eğitim” çalışmalarımızda gördük ki, devletin hizmet etmesi beklenen kalabalıkların varlığı ve devlete muhatap bu kalabalıkların davranışları başlı başına bir sorun. Devletin var olabilmesi için kalabalıkların üstlerine düşeni yapmaları vergi vermeleri, yasalara uymaları ve var olan devlet’in de, ne pahasına olursa olsun bunu temin etmesi gerekirken, yönetimlerin yasayı, yönetilenlerinse ana kural ve kaideleri boş vermesi. Buna paralel sosyal gevşeme ve toplumsal yumuşama.. Adalet ve Hukukun yerini, kaynağı adalet ve hukuk olmayan keyfi yasa kavramının alışı ve yığınların bunlara da uymayışı. Kalabalıklar bunu yapmıyorlar ise ki yukarıda sözü edilen çalışmalarda “vatandaşlık görevlerini” yapmadıklarını gördük ve bu sorumluluklarını nasıl yerine getirecekleri konusunda onlara örnek olmak için yıllarca çalıştık. Projeler hazırladık uyguladık. Kalabalıklar anlamadılar. Yönetimler de anlamadı. Durumu olmayan devletin kurumlarına sunduk. Onlar da anlayamadılar. Haklıydılar kalabalıklar (toplum) anlamayınca kalabalıkların seçtikleri nasıl anlayabilirlerdi ki? Anlamamaları bir tarafa, şaka gelecek ama zaman zaman gözaltına da aldılar bizi, o çalışmaları yaparken…
Sonuç olarak demek istediğimiz şu ki: “Kanun, adalet, vergi ve denetim yok’sa, devlet de yok demektir”. Cemaat olsa ne yazar?
Neden uyruk değil de, kalabalık dedik, açık değil mi?
Açık değilse, “toplumsal ve yasal sorumluluk nedir?” bir araştırın ve daha ayrıntılı bilgi için: http://bilinc-universitesi.blogspot.com’u ziyaret edin lütfen!
http://mustafanevruzsinaci.blogspot.com.tr
 

Bu çalışma  "TELİF ESERİ OLUP"  Yazarı ve bu siteden izin almadan kullanmayınız!

Önceki Sayfaya gitmek için tıklayınız

Bir sonraki sayfaya gitmek için tıklayınız

 
 

 29

Kitap içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

Önceki Sayfaya gitmek için tıklayınız

Bir sonraki sayfaya gitmek için tıklayınız

CUMHURİYET’İ FAZİLET’E İBLAĞ

 
Bu biraz “DAVOS’TA SON TANGO!” nun devamı olacak. Zira 48 yıldır uygulanan ‘aykırı’ bir senaryo var ortada. Ne demiştik? Olaylar zincirlemedir, birbirini kovalar ve tamamlar. Süreç AB’ye girme değil, her şeye rağmen apaçık bir ‘bağlanma’ oyunudur. Süreç içinde Davos’u bir halka olarak görmek gerek. Aksi takdirde, zaman tuzağına düşülmez, sürede müsavat (eşitlik) ön görülür, moderatör’e değil; Progrom ve soykırım suçlusu İsrail’e ders verilir, diplomasi askıya alınır, başta M60 tank ihalesi olmak üzere iki ülke arasında vaki bütün projeler büyüteç altına konulur ve 28 Şubat’tan itibaren yoğunlaşan anlaşma ve ilişki trafiği dondurulurdu.
Aradan geçen zamana rağmen hiç birisi oldu mu? Maalesef olmadı!..
En azından, yaşasaydı Atatürk, demokrasi Şehitleri Menderes ve Zorlu olsa böyle yapardı. Çünkü onlar, hayatlarını seçim kazanılması, bir süre daha vekil kalınması gibi bencil ihtiraslara değil, ebed-müddet Türkiye, fazilet anlamında Cumhuriyet, hak-adalet ve hâkim-hükümran bir hukuk idealine adamışlardı. Olması gereken bu idi. Ama öyle olamadı!..
Peki, neden ve niçin? Çünkü son 48 yılda anlayışlar ve kavrayışlar ‘strateji’ değişti.
Türkiye Cumhuriyeti kuruluş amacından saptırıldı. Atatürk ilke ve inkılâpları tarihe gömülerek hafızalardan silindi. Nevi-i şahsına münhasır (kendine özgü) olması gereken TC’ nin yönü (DYP’nin ihtiyar atı gibi) tefessüh etmiş batıya çevrildi!.. Bu bağlamda Cumhuriyet ’in temel ilke ve maddi-manevi değerleri, başta demokrasi olmak üzere adalet ahlâkı ve hukukun mutlak gereği kuvvetler ayrılığı (yargı-yasama-yürütme) özgürlük ve hükümranlık hakkı AB kriterleri ve çifte standart kurbanı edildi. TC Mahkemeleri AİHM’nin altına düştü.
Yani Davos; yıllarca ezilen Türk milleti’nin tükürükle bile boğabileceği Güney Kıbrıs Çetesi, tebaadan Yunanistan, tefessüh etmiş AB ve düne kadar Osmanlı’ya vergi veren ABD tarafından rencidesi, istismarı ve alçakça sömürülmesi nedeniyle kısmi heyecan yaratmıştır. Dolayısıyla bu çıkış Türk Milleti’nin hasret kaldığı bir duruş, meydan okuma, vicdanen dışa vurma ve sinerjik ‘desarj’ biçiminde algılanmış olmakla; İç politikada yararlanılan harika argüman ve yerel seçimlere tahvili planlanan duygusallık.. ‘Acı gerçek’ budur. Aksi takdirde mesele bir seçim arifesinde iç politikada bu denli abartılmazdı!.
Burada önce Başbakan, icra heyeti ve dönem politik-ACI’larının mutlaka bilmesi ve hatırlaması gereken bir hakikat vardır. Cumhuriyet tek başına bir hiçtir. Ancak ve sadece demokrasi ile birleştiği, bütünleştiği takdirde bir anlam ifade eder. Yahut SSCB gibi zalimin adı, soykırım, zulüm, insanlık dışı sulta, saltanat ve despotizmin maske söylemi olarak kalır. Açık bir anlatımla Cumhuriyet; Atatürk’ün tanımladığı “fazilet” bağlamında uygulanıp, adalet ve hukuk’la fiilen yaşam boyutuna geçirilmedikçe büyük bir yalan, sahtecilik ve yolsuzluktan ibarettir. Örneğin siyasi partilerin delege seçimi yapmak yerine ‘aday belirleme’ yöntemi gibi!
Cumhuriyet’in olmazsa olmaz bileşenleri adalet ve hukuk ile taçlanmış demokrasidir.
Derinlemesine inceleyince gördük ki, Atatürk aslında batı tarzı (yozlaşmış ve çıkar kaygısıyla çürümüş) demokrasi ile sağlandığı öne sürülen faydaların, Türk tipi (Türk İnkılâbı) Cumhuriyet ve demokrasi (medeni siyaset) ile çok daha kolay elde edilebileceğini anlatmak istemiş müteakip vecize ve nutuklarıyla bu gerçeği ‘sadıklar için’ açıkça ortaya koymuştur...
“Bizim idare şeklimiz Kitaplarda adı konmuş, tanımı verilmiş yönetimlerden hiç birine benzemez bir idaredir!. Milli hakimiyet ve milli iradeyi gerçekleştiren biricik idare de budur!.. Bu nitelikte bir yönetimdir!. İdare şeklimizi adlandırmamız gerekirse, halk idaresi, veya halk hakimiyeti deriz!.. Demokrasi’ye değil, sosyalizm'e benzemiyormuş!.. Efendiler!.. Biz benzememekle, benzetmemekle gurur duyarız!.. Çünkü biz bize benzeriz, efendiler!..”
“Bizim (sistemimiz) hâkimiyeti kayıtsız şartsız milletin eline veren bir idaredir. . Gerçekten bugün dünya yüzünde Millet hakimiyeti'ni bu kadar kesin sağlayıp, böyle açık belirten başka bir idare yoktur!..Cumhuriyetin en asri, mantıki ve namuskâr tatbikini temin eden hükümet şekli: Demokrasi’dir!.. (Mustafa Kemal ‘Atatürk’ 27.1.1923)
Şimdi Davos’ta yaratılan kahraman’ı; Cumhuriyet’i fazilet’e iblâğa davet ediyoruz.
 

Bu çalışma  "TELİF ESERİ OLUP"  Yazarı ve bu siteden izin almadan kullanmayınız!

Önceki Sayfaya gitmek için tıklayınız

Bir sonraki sayfaya gitmek için tıklayınız

 
 

 30

Kitap içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

Önceki Sayfaya gitmek için tıklayınız

Bir sonraki sayfaya gitmek için tıklayınız

DAVOS’TA SON TANGO!

  
Ülkemizde 27 Mayıs’tan bu güne ısrarla sürdürülen bir kirli oyun var.
Zaten o büyük kırılma, 11 Kasım 1938 şeametinden sonra gelen ikinci karşıdevrim ve meş’um sapma Türkiye’yi çökertmek içindi.
Bu gün akredite medyanın adını utanmadan, ar, hayâ etmeden, tam bir kast-ı mahsusla ‘Ergenekon’ koyduğu Ümraniye davasına esas cürüm ve caniyane emellerin tahakkuk mebdei ve milâdı da aynı tarihe rastlar. (İşte bu nedenledir ki, bahusus dava ve soruşturmanın 48 yıl geriye kadar uzanmasını ve 27 Mayıs’ı da içine alan tam bir hesaplaşma ve yüzleşme ‘temiz eller operasyonu’ olmasını istemekteyiz.)
Demokrat Parti tarafından (Halk Partisinin şiddetli muhalefetine rağmen) kanlı Kıbrıs olaylarını önlemek ve Milli davayı koordine etmek için kurulan Genelkurmay Özel Harp Dairesi Başkanlığı ile 1960’a kadar bu dairenin iştigal ettiği yegâne kritik konu olan TMT’yi suçlamak, büyük haksızlık, yalan ve iftiradır. Nitekim 27 Mayıs’ın önce kendi Genelkurmay Başkanı’nı yediği ve Türk Ordusunda tarihinin (8.800’leri bulan her derece ve düzeyde) en büyük tasfiyesini gerçekleştirdiği ve TSK’nın Atatürkçü unsurlardan bütünüyle ayıklandığı da asla unutulmamalı.. Dolayısıyla, ‘Encümeni Daniş’ 12 Mart, 12 Eylül ve sürecin bekraund’u 28 Şubat da bu bağlamda büyüteç altına konulmak, araştırılmak-soruşturulmak ve muhakeme edilmek zorundadır. Aksi taktirde sadece ahtapotun bir kolu kesilmiş olacak, menfur beyni ve hain gövdesi hükmünü sürdürmeye devam edecektir!..
Yani, milli birlik komitesi bu örgüt’ün günümüze uzanan ilk temeli, İsmet İnönü’de bir numarası idi. (Araştır: Encümeni Daniş) Sonra bunun yerini A. Atila Sözer tarafından isim ve eylem bazında bütün ayrıntılarıyla açıklanan ‘karayılan’ örgütü (gladyo) aldı. Bu kitap ilk baskısının yapıldığı dönemde yolsuzluklardan sorumlu Devlet Bakanı Orhan Kilercioğlu’na verildi. Akabinde de tebahur etti, piyasadan kayboldu, buharlaştı. (Bak: Karayılan Doktrini-devrimci güçler, A.Atila Sözer, Saycom-kırmızı kurdele, http://www.gittigidiyor.com/)
İsmet İnönü’nün Lozan’dan itibaren üstlenerek yürüttüğü gerçek misyonu da Anayurt Gazetesi yazarı Hasan Hüseyin Memiş’in ‘Diken’ isimli kitabından öğrenebilirsiniz. (Diken, Hükümet Sistemleri, Akasya Kitap, Mayıs-2007, Ankara) Prof. Dr. Oktay Sinanoğlu’nun AB sürecine ilişkin değerlendirmeleri ve Yılmaz Dikbaş’ın bu süreçte oynanan oyunlara dair kitaplarına bir göz atarsanız sanırım ‘oynanan oyun’ bütün boyutlarıyla ortaya çıkacaktır.MESELA!... 16 Şubat 1999 tarihinde terör ve tedhiş örgütü başı Abdullah Öcalan’ın, Kenya`nın Başkenti Nairobi`de derdest edilerek Türkiye`ye getirilmesini, 56. hükümet’in başı Bülent Ecevit’in ‘kahraman’ ilân edilişini ve akabinde 18 Nisan 1999’da erken Genel Seçime gidilmiş olmasını nasıl yorumlarsınız? Derken, hükümeti kurma görevinin 9. Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel tarafından DSP Genel Başkanı ‘milli kahraman’ Bülent Ecevit'e verilmesi!Böylece, Bülent Ecevit, başbakanlıktan istifa ettiği 1979 yılından 20 yıl sonra 5. kez Başbakanlık görevini üstlenmiş oldu. Ecevit, DSP, MHP ve ANAP ile 28 Mayıs 1999 günü (Mesut Yılmaz’ın ‘Milliyetçi Sol’ olarak tanımladığı) üçlü (17.) koalisyon hükümetini kurdu. Bu arada, MHP 21 yıl sonra hükümete girdi. 22 yıl aradan sonra il kez bağımsız adaylar (!?) (millet) vekili seçildi. Bunlar hep bir tesadüften mi ibaret acaba? yoksa sahnelenen oyunun bir parçası mı? Gelelim günün Davos meselesine!..
3.02.2009 günü grup toplantıları ve genel kurulda mesele çözüldü, suçlu moderatör!..
Zaten farklı bir durum olsaydı, Gazze’de soykırım yapan İsrail pilotlarının Konya’da (Bolu da telaffuz edilmekte?) eğitimine son verilir, yılan hikâyesine dönen 2000 yılı ‘M60 tank modernizasyonu’ yolsuzluğunun üstüne gidilir ve milletin kanını emen 37 temel sektör Yahudi şirketinin lisansları askıya alınırdı!. Bunların hiçbirisi olmadı. Üstelik 200 nokta atışı ile İsrail ateşkesi bozarak Hamas’ı suçladı. Ortada doğru dürüst bir ateşkes de kalmadı.
Peki, sırada ne var? Cevap: 29 Mart 2009 Yerel Seçimleri!...
Yani, AKP’nin parlatılması ve Recep Tayip Erdoğan’a “milli kahraman” rolü!..
(*) Siyaset Bilimci, Hukukçu, Araştırmacı-Yazar, 7. ve 9. dönem DP Genel Başkan Yardımcısı
 

Bu çalışma  "TELİF ESERİ OLUP"  Yazarı ve bu siteden izin almadan kullanmayınız!

Önceki Sayfaya gitmek için tıklayınız

Bir sonraki sayfaya gitmek için tıklayınız

 
 

 31

Kitap içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

Önceki Sayfaya gitmek için tıklayınız

Bir sonraki sayfaya gitmek için tıklayınız

DE’FACTO SULTA

 
           Neredeyse yarım asırdır devletin düzeni bozuk.
Milletin üstüne kâbus gibi çöken darbeler; eşitlik, hak, adalet ve hukuk düşmanlığı de’facto (resmen olmasa da fiilen) hükmünü sürdürüyor.
Rejim, haklı, doğru-dürüst, ilkeli, onurlu ve sorumlu yurttaştan yana değil; Zengin, güçlü, paralı, onursuz, hırsız-yolsuz, milli servet ve kaynakları sorumsuzca israf eden, peşkeş çeken saltanat ve sulta unsurlarından yana.
Milli tarih-Milli hafıza, manevi değerler ve doğal stabilizatölere (temel toplumsal ilke ve denge unsurlarına) inadına bir direniş, başkaldırı, güzel adet, örf, ahlâk ve geleneklere karşı red bilinci oluşturulmaya; bunun yanı sıra “sorumluluk bilincinden arınmış, ilkesiz-onursuz ve sorumsuz birey” yani, prototip insan yaratılmaya çalışılıyor.
Bu uğurda yıllardır uygulanan psikolojik savaşla; Vatandaşın beynine, bilinçaltına, onu ümitsizlik, başarısızlık, hayal kırıklığı, kâbus, karamsarlık ve hüsrana sürükleyecek, hak yolunda-millet hizmetinde mücadele gücü ve direncini yıkacak-kıracak olumsuz mesajlar ve yönetimi denetleme iradesini ortadan kaldıracak sistematik telkinler empoze ediliyor.
Öyle ki; Halkın bilinçaltından toplumsal görgüler, örfler, adetler ve yasa kavramının ifade ettiği algılar, yozlaştırılmaya, çürütülmeye, anlamsızlaştırılmaya çalışılıyor. Bilincin bu özelliğinin keşfedilmesi ve teknolojinin de ilerlemesiyle, Subluminal Teknik yani bilinçaltına gizli mesaj gönderme yöntemiyle, samimi dindarlık ve özellikle saf (arı-duru) Müslümanlığa karşı; Dinler arası diyalog ve ılımlı İslâm gibi Watikan’ın menfur yöntemleri kullanılıyor.
Psikolojik savaş sürecinde bu mesajları bilinçaltına gönderme, aktive etme, çeşitli illegal yol ve yöntemlerle yapılmakta. Örneğin müzik, dizi, sıradan program, normal ve çizgi film, açık oturum, münferit hitap-sohbetlerle haber programlarının ses/görüntü altına insan kulağının duyamayacağı ama bilinçaltımızın algılayabileceği düzeyde ‘çok hassas’ dalga boyunda mesajlar yerleştirmek suretiyle insanlar üzerinde tahribat, akıl ve hafızalarda tahrifat yapıyorlar. Bazı siyasi partiler bile 25. kare denilen bu yöntemi zaman zaman kullanmaktan geri kalmıyor. Ekolojik denge, doğal doku ve bedensel tehdide yönelik DNA, RNA bozucu tohum kodlaması, sanayi kirliği, biyolojik savaş ve hormonal baskı da cabası.
Elli yılı mücavir bu süreçte Depresif ve şizofrenik, paralize bir yapı oluştu. İnsanların ruh beden imtizacı, vücut kimyası ve zihinlerini senkronize edecek, dengeleyebilecek sosyal ilâç ve unsurlar bir bir yok edildi. Buna paralel cinnet, cinayet, şiddet eğilimi ve gerilim arttı. İnsanlarımız artık geleceğinden umutsuz, yaşama sevincini yitirmiş, karamsar ve mutsuz.
İşte bu nedenle, Cumhuriyet’in temel (Atatürk) ilkeleri, insan hakları ve hukuka aykırı ayrıcalık, dokunulmazlık ve imtiyazlar ısrarla korunuyor. 27 Mayıs’tan bu güne demokrasi, hak, adalet, eşitlik ve hukuk kavramları muâllakta.. Seçimden siyasete, siyasetten başıboş piyasa (!) ekonomisine kadar şaibe bulaşmadık yer kalmadı. Cumhuriyet’in vazgeçilmezi ve temel ilkesi olan halk’a hizmet, art arda yaşanan hezimetler (kaos, kriz, bunalım ve buhran), eza, cefa, haksızlık, yolsuzluk ve aralarında ‘başbakan, bakan, parlamenter, general, emniyet müdürü, rektörler ile şehir ve büyük şehir belediye başkanları’ da bulunan bit, pire, kene, sülük ve vampirlerce yapılan sömürü, suiistimal ve hortumlarla halk canından bezdirildi.
Kamu vicdanını derinden sarsıldı, rencide edildi, yaralandı.
Türkiye’de yaşamak adeta bir zulüm ve işkence halini aldı.
TBMM’nin Genel Kurul duvarında “Egemenlik Kayıtsız Şartsız Milletindir” yazılı. 549 kişi her gün bu temel emir ve ilkeye bakarak el kaldırıyor. Hani ‘Milli İrade’?
Amma bu “EL’LER” ne hikmetse bir türlü, haksızlık, yolsuzluk, yalan-talan, vurgun ve soyguna, saltanat ve sultaya “DUR” demiyor. Ortalıkta dosyalar uçuşuyor, kimse Hâkime, Savcıya gidemiyor. Cumhuriyet’in savcıları ‘hak-adalet adına” durumdan vazife çıkartmıyor.
NEDEN? Çünkü, ülkemizde DE’FACTO saltanat ve SULTA hakim de ondan!...
 

Bu çalışma  "TELİF ESERİ OLUP"  Yazarı ve bu siteden izin almadan kullanmayınız!

Önceki Sayfaya gitmek için tıklayınız

Bir sonraki sayfaya gitmek için tıklayınız

 
 

  32

Kitap içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

Önceki Sayfaya gitmek için tıklayınız

Bir sonraki sayfaya gitmek için tıklayınız

DEMİRKIRAT ALFABESİ "BASİDE İCRA"

 
Bu (başlıktaki) lâf, 1960 öncesi tarihi ve kadim Demokrat Parti Çankaya Ocağı delegesi müteveffa Hamdi Ciliv'e ait. Merhumun aynı ad'la bir de kitabı var. Biz onunla, Demokrat Parti'nin, 19 Haziran 1992 tarih ve 3821 Sayılı Kanun gereği yeniden açılması, ruhlanması, hayat bulması ve güncel vizyonunun inşası sürecinde tanıştık, muhterem eşi Sara dâhil, Prof. Dr. Orhan Morgil'in Koordinatörlüğü'nde birlikte çalıştık.
Kuruluşunun 67. yılında (7 Ocak 2013) Hamdi Ciliv'i tazimle anmamın nedeni şu: Merhum, tarihi-kadim DP için derdi ki:
"Demokrat Parti; M. Kemal Atatürk’ün 14 Eylül 1923 tarihinde.; Celâl Bayar, Prof. Dr. Fuat Köprülü, İsmet İnönü, Recep Peker ve Refik Saydam ile birlikte kurduğu Halk Fırkası (chp) nin özü, asli cevheri, kurucu unsuru; Milli Mücadele ve Kuvva-i Milliye hareketinin beyin takımı olan "Kuvva-i İlmiye" koludur.
Bu sıfatla; 7 Ocak 1946'da 'Yeter! Söz Milletindir'  diyerek kuruldu. Samimi bir halk hareketi olan "beyaz ihtilâl"  ile 14 Mayıs 1950'de iktidara geldi. Milleti; Dikta, cunta, ıstırap, esaret, açlık, hastalık, çarık ve şeametten kurtardı; Hak, hukuk, adalet, insaniyet ve demokrasi ile buluşturdu; Cumhuriyeti Demokrasiye kavuşturdu. İşte ve başta, bilhassa bu nedenle; Vatan ve vatandaş daima Demokrat Parti ve Adnan Menderes ile davanın tüm önderlerine minnettar ve müteşekkir olacaktır." Derdi!
Hamdi Ciliv'i tanıyanlar, bunları O'nun söylemiş olmasının ne kadar önemli, anlamlı ve değerli olduğunu da çok iyi bilirler. Benim, kuruluşun 67.ciyılında Hamdi Ciliv'i özellikle ve bilhassa anmamın birinci nedeni, içtenlikle söylenmiş bu sözleridir!
İkinci neden ise; Tıpkı Hüsamettin Cindoruk ve mümasil misyon tacirleri gibi, yıllar boyu merhum Menderes ile birlikte anılarak mirasından yararlanmayı şiar edinen, Av. Burhan Apaydın tarafından TBMM Başkanlığına verilen (güdümlü Yassı ada çadır tiyatrosu, hukukun utancı ve adaletin yüzkarası) 1961 idam (alçakça ve haince katliam) emirlerinin tekrar gözden geçirilmesi, kaldırılması veya yeniden yargılanma yolunun açılması marifetiyle itibarın iadesi, girişimine duyduğum tepkiyi dile getirmek içindir.
Çünkü başta, son Baş Vekil Adnan Menderes olmak üzere, kader ve dava arkadaşları Fatin Rüştü Zorlu ile Hasan Polatkan'ın bu rezalete alet edilmeleri büyük bir ayıp ve utançtır. Küresel adalet ve evrensel barış elçileri, O merhum ve müstesna Demokrasi Şehitlerinin buna asla ihtiyaçları yoktur. O'nlar, aziz ve necip, büyük Türk Milleti tarafından, ilelebet sürecek, derin bir nefretle, şiddetle reddedilen menfur bir isyan ve kalleş ihanetin masum kurbanıdırlar.
Zaten, kamu vicdanında tertemiz; Fakat isyancı, vatan haini güruhlarca illâ lekelenmek istenen berrak isim ve muazzez şanları TBMM tarafından iade-i itibara mazhar olmuştur. Aziz Ruhlarını alenen rencide edecek başka bir istismara gerek yok!. Milli Mücadele mabedi; Milli Ruh ve mübarek Mukaddeslerle mündemiç Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin bu suiistimale "evet" diyerek izin vereceğine inanmak istemiyorum.
Bu vesileyle; Yıllardır fütursuzca sürdürülen "Demokrat Parti ve Adnan Menderes" istismarı, sömürü ve suiistimaline yol açacak bu girişimi asla tasvip ve tasdik etmediğimi ilân ederim. Üstelik vaktiyle Süleyman Demirel, Tansu Çiller, Mesut Yılmaz, Mehmet Ağar ve Erkan Mumcu'nun yaptığı gibi; "Demokrat Partiye rağmen Demokrat Parti istismarı" utanç vericidir. Ayıptır. Tam bir şımarıklık, kendini ve haddini bilmezliktir!
MÜTHİŞ BİR İRONİ
Üstelik kadim Demokrat Parti ile özellikle Şehit Baş Vekil Adnan Menderes sömürüsü yoluyla "siyaset simsarlığı, din tüccarlığı ve misyon tacirliği" yapanlar, genellikle Milli devlet karşıtı, AB+ABD uydusu ve öz'de "Misak-ı Milli ile Milli Mücadele" aleyhinde olanlardır.
Oysa Demokrat Partili olmanın ilk şartı: Misak-ı Milli'ye adanmak; İnsan Hakları, tam demokrasi, özgürlük, Milli bağımsızlık, egemenlik ve tavizsiz hükümranlık bağlamında 'Milli Mücadele'yi kayıtsız şartsız tasdik ve tasvip etmeyi zorunlu kılar. DP'nin şiarı Milli Devlettir.
2001 yılında tarafımdan Mehmet Ağar aleyhine "Demokrat Parti istismarı" hakkında açılan bir davanın, Sincan Ağır Ceza Mahkemesinde vaki duruşmasında: 'Bizim bahis konusu ve kastettiğimiz bu günkü DP değil; 1950-60 arası faaliyet gösteren Demokrat Parti'dir," gibi, çok garip, acayip ve saçma bir ifade vermesi, yıllardır ısrarla sürdürülen istismarın veçhesidir.
OYSA BİLMEK LÂZIM Kİ:
3821 Sayılı Kanun gereği 29 Kasım 1992'de 5. Olağan Büyük Kongresini ifa ve icra ederek (tıpkı AP, CHP ve MHP gibi) yeniden açılan tarihi, klâsik ve kadim Demokrat Parti; İlk kurulduğu 07 Ocak 1946'dan itibaren vaki bütün hak, mal ve hukuku, fiilen ve resmen iktisap ederek orijinal ad ve amblemle, Türk siyaset hayatındaki yeni ve ileri yerini almıştır.
Dolayısıyla; 1992 yılından itibaren ayakta, aktif ve hayattadır.  Hattâ resmen (yeniden) açılarak faaliyete geçtiği tarihten itibaren: Önce, dava, emanet ve vasiyete ihaneti ile maruf Aydın Menderes'in Büyük Değişim Partisi (BDP), DP'ye 1994 yılında iltihak etmiş, iltihakı tasvip etmeyen İstanbul İl Başkanı, Genel Başkan Yardımcısı ve Genel Başkan adayı Besim Tibuk Demokrat Parti'den ayrılarak 1995'de Liberal Demokrat Parti'yi kurmuş.; Bir süre sonra da, Korkut Özal'ın Genel Başkanlığı sırasında (Turgut Özal tarafından 'yeniden aktif siyasete dönmek amacıyla' kuruluşu yapılan) Yusuf Bozkurt Özal'ın Yeni Parti'si (YP), 1997 yılında DP'ye iltihak etmiş ve fakat; her şeye rağmen, 27 Mayıs ürünü "menfur mihraklar tarafından" her daim partinin inkişafına mani olunmuş ve gelişmesi sistemli, plânlı ve güdümlü müdahalelerle engellenmiştir.
2001 atağı ve Ankara Belediye Başkanı İ. Melih Gökçek'in de'facto (resmen değil fiilen) genel başkanlık görenine nasp edilmesinden sonra durum değişir. "Üçlü Çete"nin ağır hezimet ve akamet sürecinde, Demokrat Parti'ye iktidar yolu sonuna kadar açılır. Fakat alelacele tezgâhlanan oyunlar, şark kurnazı dessas düzenler ve (bedhahlarla) ittifak dolarlarının bastırması sonucu açılan yol (her şeye rağmen) kapılır ve kapatılır.
Bunu dâhili darbeler (2004), iç hesaplaşmalar, kirli oyunlar, pazarlama, satış ve peşkeş operasyonları izler. Zaten Yaşar ve Ömer'in parti işgali bu minval üzeredir. Bu arada, hakiki, halis ve samimi, gerçek demokratlar "ya soylu bir diriliş, ya onurlu kapanış" parolası ile Demokrat Parti'yi kurtarmak adına uzunca bir mücadele verseler de eyyamcı takımın elinden partiyi kurtarmaya muvaffak olamazlar. Sonunda olan olur ve Erkan Mumcu (ANAP) ile vaki anlaşma ve pazarlık gereği 08 Mayıs 2005 günlü sembolik kongre sonucu ANAP'a katılım, fiilen ve resmen gerçekleştirilir. DP'niz ANAP'a katılması ve Mehmet Ağar'ın DYP'sinin
Demokrat Parti adını alması tam bir üçkâğıtçılık, hile, desise, organize sahtekârlık ve suç teşkil eden bir faciadır. Bu utanç D(y)P'nin ANAP ile birleşip bütünleşmesine kadar fütursuzca devam eder. Makûs talihin son evresi bu birleşme ve bütünleşmedir. Böylece, artık geç de olsa "Merkez Sağ" teşekkül etmiş ve DP, 33 yılı mücavir iktidar ve beş büyük partinin bileşkesi (sentezi) haline gelmiştir.
NETİCE OLARAK
Hali hazır Demokrat Parti, Gültekin Uysal'ın Genel Başkanlığında ve 2820 Sayılı Siyasi Partiler Kanunu çerçevesinde siyasi, fiili ve hukuki faaliyeti ile insan hakları, adalet ahlâkı ve DEMOKRASİ mücadelesini "Anayasa ve yasalar" kapsamında nizami bir şekilde sürdürmekte olup; Merkez ve taşra dâhil bütün organları, kurulları ile ayakta ve hayattadır.
Demokrat Parti'nin, canlı, fiili, resmi ve aktif varlığına rağmen, tarihi, değerleri ve liderleri üzerinde müzmin biçimde tesis edilen "inatla sürdürülen ve çıkarlar uğruna ısrarla sergilenen" istismar, siyasi sömürü ve suiistimaller utanç vericidir! Bilmeyenler bilmeli, duymayanlar duymalı ve bu istismar artık son bulmalıdır!
Demokrat Parti'ye gelince:
Dönem itibarıyla tarihi dava, geleneksel misyon ve merkez sağı temsille mükellef bir siyaset kurumu sıfatıyla kendini bilmek; Bizzat kendisi 'tarihi, tabii ve kadim Demokrat Parti' olmak, gelenek ve gerçeği sahiplenmek; İnsan ve ülke bağlamında Merkez Sağ'ı toparlayıp; "Yeter; Söz Milletindir!" diyerek, siyasete vaziyet etmek zorunda ve durumundadır.
Biline.
 

Bu çalışma  "TELİF ESERİ OLUP"  Yazarı ve bu siteden izin almadan kullanmayınız!

Önceki Sayfaya gitmek için tıklayınız

Bir sonraki sayfaya gitmek için tıklayınız

 
 

 33

Kitap içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

Önceki Sayfaya gitmek için tıklayınız

Bir sonraki sayfaya gitmek için tıklayınız

DEMOKRASİ PRANGALARI VE DERİN DOMUZ BAĞLARI

 
            Eğer işler yolunda gider, her hangi bir mani çıkmazsa, 2015 yılında, sözde millet adına ve illâ millete rağmen “vekil atama ve cebren seçmene onaylatma” tatbikatı yapılacak!. Millet iradesinin, devlet idaresinde temsil edilmediği; Az gelişmiş veya güdümlü azınlığın nitelikli çoğunluğa tahakküm ettiği ülkelerde görülen bu utanç, Cumhuriyet, demokrasi, insan hakları, hukuk ve ahlâkın ilga edildiği 27 Mayıs 1960’dan beri, ne yazık ki bizde de var.
             Şöyle ki:
            Konuya iyimser bir yaklaşımla bakacak olursak; 1963-1980 dönemi “güdümlü delege” hâkimiyeti vardı. 1983’den sonra bu, apaçık lider nam parti sahibi sulta ve cuntasına dönüştü. Şimdi, hepsini mumla aratan bir despotluk/diktatörlük var. Yani Türkiye 55 yıldır Demokrasi; Varlığı buna bağlı ilim, özgür bilim, Adalet ahlâkı, kuvvetler ayrılığı, Hukuk, gerçek anlamda Lâiklik ve özellikle, fazilet bağlamında Cumhuriyet idaresinden mahrumdur.
            Daha da açıkçası ve tam olarak işin aslı; 1980 öncesi nadiren varlığına rastlansa bile, 1983’den sonra “Millet Vekili” anlam ve bağlamında, halis ve hakiki, yani gerçek bir Türkiye Büyük Millet Meclisi Üyesi’nin olmayışıdır. Bu nedenle, demokrasinin olmadığı yıllara ait ve raci olmak üzere Gâzî TBMM’nin adı “Parlamento”; Büyük bir aymazlık, pişkinlik, küstahlık ve utanmazlıkla adına “seçilmiş” denilen atanmışlara da “parlamenter” denilmektedir.
            Kendi ifadelerine göre parlamenterler, Lider’in (parti sahibinin) istek ve buyruklarını yerine getiren; Buna karşın, vatandaşa verilen asgari ücretin devasa katlarını alıp, dahası türlü çeşitli iş takipleri, emsalsiz imtiyaz, ayrıcalık ve dokunulmazlıklar sayesinde çok konforlu bir hayat sürerek bu “kula kulluk etmeye” katlanan kimseler olduklarını söylerler.
            Bu “kul’a kulluk” nedeniyle, elbet memlekette demokrasi olmaz. Çünkü Demokrasi, her şeyden önce hürriyet, hakkaniyet, adalet ve eşitliktir. Bakınız etrafa “demokrasi” var mı acaba? Elbette yok!.. Eğer, parlâmento denilen yer Türkiye Büyük Millet Meclisi vasfını haiz bulunsa ve içinde bir tane dahi “Millet Vekili” olsa idi; Yıllardır, kesintisiz biçimde hükmünü sürdüren seçim ve siyasi partiler mevzuatında Baraj; Seçimlere katılabilmek için asgari örgüt şartı; Üyeyi yok sayan, önseçimi öteleyen, seçmen iradesini dışlayıp hiçe sayan, adına merkez yoklaması denilen resen atama keyfiyeti; “Aidat ve Bağış yükümü ile” millete bağlı ve üye’ye muhtaç olan, kitle partisi kavramı, katılımcılık, uzlaşma, demokrasi kültürü ve paylaşımcılığı ortadan kaldıran, insanlık ve rıza dışı hazine yardımı; Siyasi partilerde sahiplik, başıbozukluk, denetimsizlik, dikta, sulta ve cunta olur mu idi?...    
            Üstüne üstlük, siyasi partiler ve seçim mevzuatı, tam anlamıyla antidemokratik, keyfi yönetim yanlısı, “temsilde adalet & siyasette istikrar” palavrasını kurnazca maskeleyen, geniş halk kitleleri ile “devletin gerçek sahibi halkı” öteleyen, örseleyen, dışlayan, hiçe sayan bu ve benzeri demokrasi düşmanlıkları, yasa boşlukları, sözde usulen ve tefhimen seçilmiş (ve fakat gerçekte atanmış) kimseler için olağanüstü imkânlar, ayrıcalık, dokunulmazlık ve imtiyazlar ihdas etmek mümkün olabilir mi idi?..
            Parlamento da gerçek Millet Vekili bulunmadığı için; Doğal olarak ülkemizde kitle partisi, medeni siyaset boyutunda devletçilik, objektif ve reel anlamda iktisadi, siyasi, sosyal, bilimsel ve kültürel rekabet ortamı yok. Buna göre ülkemizde devlet, öncelikle “Denetleyici, Düzenleyici ve Destekleyici” olamamakta; Sadece ve yalnızca hâkim olan unsurun çıkarlarını gözeten, koruyan ve geliştiren (ele geçirildiğinde, istenildiği biçimde kullanılabilen) bir cihaz mesabesine düşürülmüş bulunmaktadır. Ki, millet iradesinin “demokratik, adil ve ahlâki” bir biçimde, devlette temsil edilmeyişinin doğal ve beklenir sonucu budur. 
            Bu şartlar altında muhalefet yoktur, olamaz; İktidar dışında kalan menfaat şebekeleri ‘muhalefet’ olarak adlandırılır. Dolayısıyla demokrasinin önündeki en güçlü engel, en girift domuz bağı, sahte/sanal ve güdümlü muhalefettir. Bu nedenle ülke 2015’de demokratikleşme, anayasayı iyileştirme, sanal Kürt sorununu ilga, yıllardır aleyhinde kurulan menfur tuzakları imha ve hükümetin dini kullanmaya başlamasıyla baş gösteren, “de Facto Siyasal İslamcılık” sorunu ile hesaplaşarak; Gerçek demokrasi, Adalet ve Hukuku hayata geçirmek zorundadır.
 

Bu çalışma  "TELİF ESERİ OLUP"  Yazarı ve bu siteden izin almadan kullanmayınız!

Önceki Sayfaya gitmek için tıklayınız

Bir sonraki sayfaya gitmek için tıklayınız

 
 

 34

Kitap içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

Önceki Sayfaya gitmek için tıklayınız

Bir sonraki sayfaya gitmek için tıklayınız

DEMOKRASİ, ADALET VE MEDENİ SİYASET

 
Demokrasi yönünden bilimsel (ilmi) disiplinin mutlak gereği ‘muğlâk değil’ mutlak kuvvetler ayrılığı ilkesidir. Ya, 1924 (1928) anayasasında olduğu gibi TBMM şahsında bütün (mündemiç) kuvvetler birliği veya ‘Yasama, Yürütme ve Yargı’ olmak üzere birbirinden tam bağımsız kuvvetler ayrılığı esastır. Bugün ülkemizde olduğu gibi ‘ikisinin ortası’ yoktur.
Türkiye hariç dünyanın her devletinde ‘savcılar’ vardır. Türkiye’de ise ‘milli devletin doğal bir gereği olarak’ Cumhuriyet (millet) savcıları. Bu çok anlamlı bir uygulama olup; Cumhuriyet savcıları adalet ve hukuku, her hangi bir erk yahut hükümet adına değil, doğrudan ‘halk adına’ yürütmekle memur ve mükelleftir. Bu nedenle hukukta ‘meşhut suç’ denilen ‘kişisel şikâyet ve takibe bağlı haller dışında’ hiçbir istisnası olmadan (Cumhurbaşkanı, başbakan, bakan, her derece ve düzey memur dâhil) icabı halinde her kesin ve her kurumun üstüne gidebilir, re’sen soruşturma açabilir ve dava ikame edebilir. Eğer uygulamada bu yoksa, ortada adalet, hukuk, yargı veya demokrasi de yoktur!..  
Cumhuriyet Savcıları ve Hâkimler ‘millet adına’ iş görür.
Millet adına iş gören Yargı erk’i, ya Yasama-ya (TBMM’ne) bağlıdır veya siyasetten arınmış yüksek mahkeme (örneğin Anayasa Mahkemesi) nezdinde temsil ve ilzam olunur. Her ne şekil ve surette olursa olsun hukuk devletlerinde ‘milletvekillerinin kürsü masuniyeti’ hariç dokunulmazlık, ayrıcalık ve imtiyaz yoktur. Varlığı da asla kabul edilebilir değildir.  
İşte, Türk medeniyetinin binlerce yıllık mazisinden intikal ve Proto Türklerden grek  (eski Yunan’a) ‘demokrasi’ adıyla tahvil eden (dönüşen) ‘Medeni Siyaset’ sisteminin aslı ve esası budur. Medeni siyaset asırlar içinde nizam-ı âlemi oluşturan vahiyle tahkim edilmiştir. Bu nedenle ahlâken yükseklik, bilgelik ve olgunluk rejimidir. Madde ve manâ barışı, olgunluk ve dinginlik (kâmil insan ve şüra) bağlamında, Türk milleti’nin öz yapısında hayat bulan ve gelişen bu sistem insanlık âleminin en büyük eseridir. Eser’in, ‘insanlık idealini’ ortak payda kabul eden atalarımızca değil de; İnsanlık düşmanlığıyla maruf Greklerce sahiplenilmesi sinsi bir kurnazlık, kıskançlık, haset, ‘emperyalist emeller doğrultusunda’ yozlaştırma, çürütme ve dejenere etme amaçlıdır. Rum-Yunan tarihi bunu belgeleyen binlerce vakıa ile doludur.  
Bu eser, hikmet ve mütekâmil medeni siyaset rejimi dolayısıyla olmalıdır ki, İslâm’da ve Kur’anda herhangi bir siyasi sistem vazedilmemiştir. On emirden ibaret Tevrat ve  taklit ve tahrif edili ‘muharref’ İncillerde de özgün bir siyaset öğretisi, tavsiye ve öngörüsü yoktur.(Bu nedenle dini siyaset veya ticatere alet etmek lâikliğe aykırı ve bütünüyle insanlık dışıdır) 
Türkiye Cumhuriyeti olarak kalkınmak, gelişmek, yükselmek ve Atatürk' ün gösterdiği muasır medeniyet seviyesini aşmak, modern bilim ve ileri-yüksek teknolojinin nimetlerine ulaşmak, ancak ve sadece; Evrensel norm, standart ve kriterlerde bütün kurum ve kuruluşları ile teşekkül ve tekemmül etmiş "katılımcı ve çoğulcu demokrasinin” (yukarda açıklanan) medeni siyaset ve gerçek hukuk devletinin yaşam boyutuna geçmesi ile mümkündür.
Zira insani boyut ve bilinç toplumuna ancak ve sadece gerçek bir demokrasi idaresi ile ulaşmak ve bu yolla birinci sınıf bir devlet olmak mümkündür. Kaldı ki, yüksek basiret, deha ve bekasıyla bunu gören, anlayan ve kavrayan, ülkemiz ve insanımızı ilk kez demokrasi ile buluşturan Atatürk'ün en çok istediği, kendini adadığı ve arzuladığı ideali geleneksel medeni siyaset ve demokrasi yoludur. Şimdi ülkemizin Cumhuriyet ve demokrasi (söylem bazında olsa bile) üzere bulunmasının da ana nedeni budur. Bu nedenle demokrasi: 
"İnsanlık ideali, insanca yaşam ve bilinç toplumunun temel kaynağı ve dayanağıdır", "Bireysel sorumluluk ve hukukun üstünlük ve önceliği" noktasından ve "Kanunlar anayasaya, anayasalar da insan’a aykırı olamaz", "Cumhuriyet-Demokrasi ve Lâiklik ayrılmaz, sarsılmaz ve vazgeçilmez bir bütündür" gerçeği, siyaset bilimi ve disiplin ilkesinden hareketle; "bütün medeni toplumların mutabık kaldığı, insan hakları, adalet ve hukuk üstünlüğünün esas alındığı kurallar bütünüdür" ilkesi dahilinde gerekli değişim, dönüşüm ve düzenleme yapısal reformlar süratle hayata geçirilmek zorundadır. Eğer hükümet, sözde değil, öz’de demokrat ise tabii!..
 

Bu çalışma  "TELİF ESERİ OLUP"  Yazarı ve bu siteden izin almadan kullanmayınız!

Önceki Sayfaya gitmek için tıklayınız

Bir sonraki sayfaya gitmek için tıklayınız

 
 

 35

Kitap içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

Önceki Sayfaya gitmek için tıklayınız

Bir sonraki sayfaya gitmek için tıklayınız

DEMOKRASİYİ ÖZELLEŞTİRMEK

 
Meşruiyet; Hüküm, hikmet ve adalet iledir.
Adalet, doğrudan ve dolaylı (katılımcı ve çoğulcu) demokrasi’nin temel unsuru olup, uygulanması, hayat bulması, halkın refah, huzur-güven ve saadet içinde yaşaması, kaynağını haklılık, doğruluk, onur-erdem ve dürüstlük kavramlarından alan hukuk’un teşkil ettiği yazılı kanunlardır. Yani, ‘adalet’ hükmünü ‘hukuk’la icra eder.
Esas olarak kanunlar anayasaya, anayasa ise kesinlikle ve asla insan haklarına aykırı olamaz. İnsan hakları, evrensel anlamda yaşama, beslenme, barınma, inanma ve “inandığı gibi”, eşit, güvenli ve huzurlu bir hayat sürme hakkından ibarettir.
Hukuk, münhasıran cumhurun (halkın) kendi kendini idare ettiği hallerde, yani millet iradesinin devlet idaresinde hâkim unsur olabildiği ‘demokrasi’ rejiminde varlığını gösterir. Bunun dışında ‘kanun-yasa’ devletlerinde, demokrasi, adalet ve hukuktan bahsetmek mümkün değildir. Bunlar genellikle (günümüz örmeklerinde olduğu gibi) polis, jandarma (1938 -1950 Türkiye) veya çete devletleridir. Özgün olarak Türk siyasetinde buna “halka rağmen halkı yönetme” denilir!.. Ki, bu söylem diktatörlük, tasallut ve despotluk anlamına gelir.
Çok açık ve net bir anlatımla: Demokrasinin iki mütemmim cüzü (tamamlayıcı ve bütünleyici unsuru) vardır. Bunlar adalet (adalet ahlâkı) ve hukuktur. Göstergesi sosyal hukuk devleti olup; Uygulamada (yönetim) kamu harcamalarını olabildiğince kısan, vergileri azami ölçüde azaltan, az kazanandan az, çok kazanandan (lüks kullanım ve israftan) çok vergi alan, aldığı vergileri tasarrufla ve en saydam biçimde kullanan hükümetler icraatı yürütür.
Bir başka özellik de: Adalete sadık, millete karşı samimi dürüst hükümetlerin ‘hüküm sürdüğü’ devletlerde, en basit anlamda bile, her hangi bir yolsuzluk yoktur. Ayrıca demokrasi rejimini ‘gerçekten’ yaşayan ülkelerde ‘özgürlük ve güvenlik’ sorunu da yaşanmaz. Çünkü, ‘medeni siyaset’ ve ‘hakiki demokrasi’ bağlamında yurttaşlar haddini bilir, bilmeyene haddi derhal devlet tarafından bildirilir.
Bunun sebebi hikmeti ise: “Devlet iyi insan ve iyi vatandaştan yana icraat ve faaliyet gösterir.” Seçilmişler millete vekil ve hizmetkâr, memurlarsa itaat ve sadakat üzeredir. Herkes hakkının, hukukunun (görev ve yükümlülüklerinin) idrakinde, bilincindedir.
HAK KAVRAMI   
Doğuştan ve doğalda var olan haklar, sonrasında adalet ahlâkı ve hukuk’la desteklenip tahkim edilmek suretiyle, milli devlet ve yurttaşlık bilinci (toplumsal sözleşmeler) bağlamında genişletilir. Hak ve özgürlükleri kullanma biçimi budur. Ancak hiçbir gerçek kişi (fert) veya kurum (tüzel kişi) bir başka kişi veya kurumun hak ve özgürlüklerini gasp, tahdit, tehdit veya ihlale yetkili değildir. Şu kadar ki, sadece ve yalnızca genel ahlâk, milli güvenlik ve can-mal güvenliğine yönelik tehdit algılaması yahut aleni teşebbüs hallerinde Millet Meclisi kararı (yasa) çerçevesinde insanlar tedip (haddini bildirmek) ve terbiye (ıslah) edilmek zorundadır.
Bu bağlamda özgürlükler kısıtlanabilir, tecrit (hapis) edilebilir. Yahut taammüden cinayet, cinayete azmettirmek, hırsızlık-yolsuzluk, nitelikli dolandırıcılık ve organize çıkar örgütleri yoluyla ölüme sebebiyet ile vatana ihanet gibi hallerde ‘ölüm cezası’ meşrudur.
Şu kadar ki; Yönetimi izleme-denetleme, memurin (devlet memurları) ve vükelayı (milletvekillerini) muaheze (ikaz, tenkit) suç ve suçluları ihbar (bildirme) görevi vatandaşın; Araştırma, koğuşturma, soruşturma, muhakeme ve infaz devletin görevidir. Hiçbir ferdin veya adalet cihazı hariç olmak üzere her hangi bir kurumun muhakeme ve infaz yetkisi yoktur.
Müesses olan nizam (meclis ve hükümetler) hakkaniyet, adalet ve hukuk görevini tam bir eşitlikle ifa ve icra etmediği takdirde ‘meşruiyetleri’ sona erer. Bu durumda görev Atatürk ilkeleri ve Türk İnkılâbı gereği Cumhuriyet Savcılarına aittir.
İşte Başbakan’ın (bilerek veya bilmeyerek) “demokrasiyi özelleştireceğiz” ifadesinde saklı hakikat budur. Oysa söylemden “demokrasinin mabedi biziz, sadece biz demokrasiyi iyi biliriz, bizim yaptığımız her şey demokrasidir” anlamı çıkmaktadır. Yanılgının büyüğü budur!
 

Bu çalışma  "TELİF ESERİ OLUP"  Yazarı ve bu siteden izin almadan kullanmayınız!

Önceki Sayfaya gitmek için tıklayınız

Bir sonraki sayfaya gitmek için tıklayınız

 
 

 36

Kitap içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

Önceki Sayfaya gitmek için tıklayınız

Bir sonraki sayfaya gitmek için tıklayınız

DEVLET; HÜKÜMET VE HALK

 
Bilgi çağının çöküşü ve “bilinç çağı”na geçişin en önemli nedenlerinden biri de; dünya çapında kelimeler ve kavramlar üzerinde oynanan oyun ve bu bağlamında insan hakları, adalet, hukuk ve demokrasi sözcüklerinin anlamsız kılınması ve içlerinin boşaltılmasıdır.
Örneğin: Türkiye Cumhuriyeti ‘Ermeni soykırım yalanı’ konusunda bu kastın kurbanı;
Afganistan, Pakistan, Irak ve pek çok Müslüman ülke de; İnsan hakları ve demokrasi söyleminin mağdurudur. Bunun başlıca üç ana nedeni vardır:
Birincisi: Yenidünya ‘düzen’i peşinde koşan kene, vampir, sülük ve pire türü kan emici (insani değer ve erdemler yönünden mutasyona uğramış ve vahiy ahlakından arınmış) varlıkların içine düştüğü vahşet, şehvet, şöhret, hırs ve ihtiras; Çok öz ve anlamlı bir tanımla, ilâh, silâh ve ilâç tüccarları;
İkincisi: Bunlara, aynı zaaflar ile malul olmaları nedeniyle yardım ve yataklık eden; Milliyet, mensubiyet, insani değer, medeni mefküre (ilmi dava), hamd, kanaat, şükür, samimi inanç, sevgi-saygı, tolerans, ibadet ve ihlâstan arınmış primitif ve prototip yöneticiler;
Üçüncüsü: Tıpkı kurbağa örneğinde görüldüğü gibi beyni uyuşmuş, içine kapanmış, onursuz ve sorumsuzlaştırılmış, miskin, medeni cesaretten yoksun, bütün insani, milli ve manevi duyguları, asil-aziz ve harsi (kültürel) erdemleri korku, baskı, zulüm, maddi-manevi işkenceler ile bastırılmış pasif-palyatif ‘sürü psikolojisi’ içine sürüklenmiş toplumsal yapı. Bu örnekte halkı idare eden, hâkim ve hükümran, başına buyruk bir çoban, millet ise icabında azgın köpeklerce korkutulan, hizaya sokulan sürü mesabesindedir.
İşte bütün dünyada siyaset sisteminin tıkanması, kaynakların tükenmesi ve ekolojik sistemin temelden sarsılmasının nedeni budur. Sahipsizlik ve sorumsuzluk… Ortak değerler, toplumsal müşterekler ve evrensel dengeler konusunda kafa yormamak, bilinç ve bilhassa inisiyatif geliştirmemek. Kurumsal ve bireysel sorumluluk almamak...
Tıpkı fanatik ve cahil softaların ileri sürdüğü bir sapkınlık olan ‘kaderciliğe’ geleceğini, özgürlüğünü, yaşam hakkı ve güvenliğini şuursuzca teslim etmek; Kötülerin bilinçle yürüttükleri “gasp-irtikap ve haksız edinim” mücadelesine iyi insan ve iyi vatandaş olarak kayıtsız kalmak. Bütünüyle gayrimeşru, şiddet, tehdit, baskı, yalan-talan, hırsızlık-yolsuzluk ve özellikle: İnsan hakları, adalet ahlâkı, eşitlik ve hukuk istismarı ile yönetilmeye karşı “meşru direnme” hakkını kullanmamak!..
BİLİNÇ ÇAĞINA DOĞRU
Oysa, başta insanlık tarihinin tek ve yegâne semavi (vahiy kaynaklı) dini olan İslâm; İslâm’ın son peygamberi Hazreti Muhammed’in, bütün zamanları şamil mukaddes Kitabı Kur’an; İlim yolunun kanaat önderleri, dünyanın ‘kendilerini insanlık ve medeniyet davasına” adamış örnek ve önder şahsiyetleri, namuslu bilim ve siyaset adamları ve nihayet Türk siyaset ve devlet hayatının aynası; Özgür insanlık âlemi ve davasının ışığı-nihai lideri Mustafa Kemal Atatürk; “Hayatta en hakiki mürşit ilimdir” diyerek yol göstermiştir.
Dünyayı yeniden keşfetmeye gerek yoktur. Bilinçli, kendinde ve farkında olmak yeter.
Tekâmül nazariyesinin esası, her defasında sıfırdan başlamak değil, gelinen noktadan itibaren alarak ilmin yolunu ve önderlerin ışığını takip etmektir.
Konuyu bu bağlamda ele alacak ve bir yol haritası çizecek olursak!..
MANA VE MUHTEVA OLARAK DEVLET:
Kelime, kavram ve anlam (manâ ve muhteva) olarak devlet, “Siyasi, idari ve merkezi bir teşkilâta sahip, belirli ve müseccel sınırlarla muhkem ve mukayyet, toprakları üzerinde hâkim, halkıyla hür, müstakil, özgür ve hükümran, (tam bağımsız) ülke;
Üzerindeki insan topluluğunu, mutlak bir adâlet, hukuk, eşitlik ve hakkaniyetle yöneten, refahı tabana yayan, dengeli kalkınan, doğrusal yönde hareket eden, milletin işlerini tam bir dürüstlükle, vukuf, ehliyet ve liyakatle yürüten, insan haklarına sahip ve hukuka saygılı meşru bir hükümetle ‘milli hakimiyet’ tesis etmiş bulunan evrensel bir kurumdur.
Esas olarak devlette kanunlar Anayasa’ ya, Anayasalar ise insana ve insan tabiatına (doğuştan var olan insan haklarına) aykırı olamaz. Devlet insan için vardır. İnsanlar, halk, millet, yani yurttaşlar tarafından “Namuslu, dürüst, katılımcı, saydam-şeffaf, ilkeli, onurlu, sorumlu, hak-hukuk ve bilumum medeni tasarruflarda mutlak eşitlik esasına dayalı”, özellikle demokrasi ve demokrasinin mutlak mütemmimi (ayrılmaz parçası olan) Cumhuriyetle yönetilmek zorunda ve durumundadır.
Bu insana ve İslâm’a uygun bir toplumsal sözleşmedir.
Toplumsal sözleşmeler kuruluşla birlikte ikame olunur.
Zaman içinde değiştirilmez. Geliştirilir ve mükemmelleştirilir.
İNSAN ODAKLI “ORİJİNAL” DEVLET
Bilinen ve belli olan tarihte ilk kez bu ideolojik tanım ve siyaset felsefesi günümüzden 2500 yıl önce Plâton (Eflâtun) tarafından vâzedilmiş; Bu rejim ve siyaset felsefesinin en ileri ve çağdaş-modern versiyonu ise, Atatürk ilke ve inkılâpları bağlamında “İnsan odaklı” doğru, demokratik ‘İnsani Boyut ve Bilgi Toplumunun ideal rejimi’ “Türk İnkılâbı” (Atatürk’ün kendi deyişi ile) “KEMALİZM” olarak biçimlenmiş devlet-rejim budur.
Günümüzde, orijinal ve objektif bir rejim olan bu yönetim biçimini örnek alan veya uygulayan, (dünyada) gerçek devlet sayısı iki elin parmakları kadar azdır. Yakın ve uzak tarihte ise, ağırlıklı olarak Türk ve İslâm devletleri ile 20.500.000 km2’de yaklaşık 600 yılı mücavir süre ile “huzur iklimi” olarak adâletle hüküm süren Osmanlı örneği ile 1923-1938 dönemi Türkiye Cumhuriyeti gösterilir.
Dünya devleri ve devletlerinin pek çoğu bilime kıyasen çete devletidir.
Bunlar tasallutla tasarruf eder, evrensel hukuk ve adalet ilkelerini tanımazlar.
GİZLENEN REJİM KEMALİZM
Şu anda ülkemizde de Kemalizm maalesef ‘gizlenen rejim’ durumunda olup, 1961’ den itibaren terk edilmiştir. Ancak, AB Komisyonunca onaylanan Ortlander raporunda yer aldığı veçhile batı, Türkiye’nin kesinlikle Atatürk’ü unutmasını istemektedir. Zira, kapitalist ve emperyalist küresel sermaye, önünde en büyük tehlike olarak “Kemalizm” i görmektedir.
Bu talep ve yaşanan gerçek yönünde biz yine de konuyu irdelemeyi sürdürelim: Devletler, halk tarafından tesis ve idame ettirilen hükümetler eliyle yönetilir. Hükümetlerin mutlak şartı meşruiyettir. Hüküm ve hikmet meşruiyetle mümkündür.
HÜKÜMET VE MEŞRUİYET:
Gücünü sadece ve yalnızca halktan alan ve halka dayanan, kuvvet, kudret ve hakimiyet-hükümranlık hakkını “halkla birlikte-halk için kullanan”, halkın emrinde ve hizmetinde olan ve bu (hüküm ve hikmet) hakkını; Ulusal ve evrensel hukukun kabul görmüş ilke, norm, standart ve kriterleri muvacehesinde; İlmi değer, manevi mukaddes, milli mefküre, temel inanç, adet, örf, yerleşik töre, birikim ve gelenekleri doğrultusunda kullanan; Halkın gücü, kudreti, irade ve adâlet ahlâkı “doğrudan milletçe onaylanmış” müşterek hak, hukuk ve menfaatleri tavizsiz-ivazsız bir “kamu ahlâkı dairesinde” yönetme erkidir.
Bu, Türk milleti ve TC devleti bağlamında bir “Kuvâ-i Milliye” veya “Çanakkale” rûhu, nizamı; Yani, halk iktidarı anlamına gelir. Halk iktidarı ‘hak iktidarı’ demektir. Diğer bir anlamda, kamu yönetiminde ‘kamu onayı ve kamu vicdanı’ esastır. Türk milletinin kamu vicdanı: Mustafa Kemal ATATÜRK, O’ nun ilkeleri ve Türk İnkılâbıdır. (devamı var)
DEVLET; HÜKÜMET VE HALK (2) Mustafa Nevruz SINACI
CUMHURİYET FAZİLETTİR, ERDEMDİR:
Türk İnkılâbı ‘Cumhuriyet Fazilettir” ilkesine dayalıdır. Mutlak dürüstlüğü esas alır. Yani; Türk devleti (orijinal Fransızca da ‘bon-sens’ denilen) haklıların güçlülüğü, hak, adalet ve hukukun mutlak hakimiyeti; her türlü ayırma, kayırma, farklılık, üstünlük, imtiyaz ve kanunsuz koruma dışında ‘tam eşitliği’ öngörür. Bilimin, milli birikimin ve insani bilincin gereği olan ‘doğrusal yönde temlik ve tasarrufu”, “En hakiki mürşit ilimdir” ilkesini esas alır.
Türk milleti ve TC devleti, vahşi kapitalizm ve küresel emperyalizme karşıdır. Türkiye, hür, müstakil, hakim ve kendi hukuku ile kaim medeni bir dünya devletidir. Türkiye Cumhuriyeti; Binlerce yıllık devlet geleneğinin gereği; Namuslu bir devlettir.
DEVLETİN NAMUSU:
Yukarda açıklanan usul, esas ve münhasıran “Türk İnkılâbı” çerçevesinde ‘Türk Devleti’ “CUMHURİYET FAZİLETTİR” ilkesi bağlamında kuruludur. Cumhuriyet’in ana ilkelerinden biri de: Haklıların güçlülüğü ilkesidir. Güçlülerin haklılığı değil…
“Fazilet” Türk ve dünya lügatlarında;
“Doğruluk, dürüstlük, değer, meziyet, iyilik, ilim, irfan ve iman itibarı ile yüksek, adalet ve ahlâk-edep sahibi, hürmet ve muhabbete lâyık, saygınlık” anlamına gelir. Tek kelime ile fazilet: Kişisel ve kurumsal bazda namuslu, dürüst ve demokrat olmaktır. Gerçek anlamda namuslu, dürüst ve demokrat olmayanın devlette işi yoktur.
Bu tanımları, günümüzde yaşanan ‘derin’ kavram kargaşasını açıklamak için yaptım.
ASIL MESELE NEDİR:
83 yıllık cumhuriyet tarihini “Hakiki devlet ve namuslu hükümetler” bağlamında büyüteç altına koyduğumuzda ortaya çıkan profil şudur: 1923-1938 dönemi: Tam bir yokluk, yoksulluk ve kıtlıktan; Taban ve tavan arasında makul bir denge korunarak, el ve gönül birliği ve “millet olma” bilinci içinde kalkınma ve gelişme yolunda büyük mesafe alınmış; Kurucu önderi, bütün ayni ve nakdi mal varlığını milletine ve milletin kurumlarına bağışlamış, bütün dünyanın saygı duyduğu “kederde ve kıvançta bir” yüksek bir medeniyet bu dönemde yaşanmıştır. Atatürk dönemi, tertemiz ve pırıl pırıl bir dönemdir.
1938-1950: Karşı devrim adına, her şeyin yerle bir, Türk inkılâbınınsa ter-yüz edildiği, ilk yolsuzluk ve suistimallerin uç verdiği, demokrasinin yerini despotluğun aldığı kıtlık ve kâbusların hortladığı karanlık ve kara bir dönem. Kayıp yıllar...
1950-1960 : Türk inkılâbının düştüğü yerden ayağa kalktığı, Atatürk programlarının tekrar, özenle yürürlüğe konduğu, milletçe kalkınma-gelişme, devletçe yükselme ve ‘muasır medeniyet seviyesine ulaşma” seferberliğinin başladığı ve ülkenin karanlıktan aydınlığa çıkarılarak birinci sınıf bir dünya devleti noktasına yükseldiği, taşındığı harika yıllar.
DİKKAT:
14 Mayıs 1950 seçimlerinde ‘beyaz ihtilâl’ olarak tarihe geçen ve büyük bir halk hareketi ve kuvâ-i milliye ruhuyla “demokrasi zaferi” kazanan parti, halk partisi tarafından “devr-i sabık” yaratmama konusunda uyarılmış, aksi taktirde askeri darbe ile tehdit edilmiş olmakla; DP, demokrasiye geçiş evresi nedeniyle bu şartı kabule mecbur kalmıştır.
DARBE:
27 Mayıs 1960’da, başta halk partililer ile Cumhuriyet, Demokrasi, Atatürk, Adalet, ahlâk ve milli değerler düşmanı, hukuk özürlü dahili ve harici bedhahların iştirak ve işbirliği sonucu yapılan darbe, 10 yıldır yaşanan “asr-ı saadet” dönemini sonlandırdı. Bir değil binlerce “DEVR-İ SABIK” yaratma ihtirası uğruna kurulan ‘adalet ve hukukun yüz karası, utancı’ güdümlü mahkemelerde binlerce masum insan, memur, müsdahdem, genel müdür, genel kurmay başkanı, bakan, başbakan ve cumhurbaşkanı alçakça sorgulandı ve yargılandı. Nâhak yere üç masum ve müsemma lider hunharca asıldı. Ancak, örtülü ödenek dahil devletin ve hükümetin bütün hesapları tertemiz çıktı... Devr-i Sabık yaratamadılar. Çünkü devlet bu dönemde Atatürk’ün yolunda ve izinde yürümüştü.
Atatürkçülük, yani ‘Kemalizm’ ile yalan-talan ve yolsuzluk birleşmezdi. Oysa, müsebbipler 1950’de devri sabık yaratılmamasını şart koşmuşlardı.Çünkü 1938-1950 döneminde devleti yönetenler, reddi miras etmişlerdi. Ortam pisti.
NEREDEN NEREYE:
Emekli Jandarma Kurmay Albay ve dönemin Jandarma Genel Komutanlığı Kaçakçılık ve Organize Suçlarla Mücadele Daire Başkanı; Namus ve fazilet timsali büyük insan, gerçek bir Türk Askeri, Kuvva-i Milliyeci Aziz ERGEN’ in “Kirli Ellerin İttifakı” isimli kitabı yayınlandığı gün bana geldi. Türünün nadir örneklerinden olan bu kitabı; Yukarda irdelediğim siyaset bilimini (Türk inkılâbını) baz alıp, “1960-2006” döneminde olup bitenleri düşünerek büyük bir dikkat ve itina ile satır satır okudum. Başlangıçta vaki açıklama ve tanımlar doğrultusunda mukayeseli bir şekilde inceledim, değerlendirdim.
Daha sonra Kuvvai Milliye Derneği Genel Başkanı Bekir Öztürk, Talât ŞALK (DGM eski, emekli Cumhuriyet Başsavcısı) ile Aziz ERGEN tarafından; Ankara Sürmeli Otel’ de yapılan ‘tanıtım amaçlı basın toplantısını izledim. Evet, demek artık, ‘yeni bir beyaz sayfa daha’ açmanın değil; ‘iyice kirlenen’ son 40 yılın hesabını sormak zamanı gelmişti
“KİRLİ ELLERİN İTTİFAKI” ADLI KİTAP
Bahusus toplantıda, Aziz Albayın son derece ağır başlı, temkinli ve (emekli de olsa) temsil ettiği camia ve emekli olduğu kurumun onur ve erdemini düşünerek verdiği cevaplar ile Talât ŞALK’ ın açıklamalarını ‘bu amaçla’ not aldım. Akabinde aldığım önemli notlar ve kitabı bir kenara koyarak, ertesi günden itibaren İnternet, radyolar, yazılı-görsel medya ve televizyonlarda yer alan haber ve programları dikkatle izlemeye başladım.
Acaba, Türkiye’yi sarsacak nitelikteki bu açıklamaların yansıması ne olacaktı?
Halkın tutumu, hükümetin tavrı, başta insan hakları örgütleri olmak üzere, sivil toplum kuruluşlarının ve genelde kamuoyunun tepkileri konusunda ciddi beklentilerim vardı.
Sanki bütün medya harekete geçecek, aziz ve necip Türk halkı ayağa kalkacak, STK’ lar (Hrant Dink’in cenazesi ve 301.madde konusunda olduğu gibi) hepten teyakkuz durumuna geçecek, başta Sayın Cumhurbaşkanı, Devlet Denetleme Kurulu, Başbakan, Başbakanlık Yüksek Denetleme Kurulu, Bakanlar ve Bakanlık Teftiş Kurulları derhal işe el koyacak; Dönem itibarıyla kayıp, kaçak, gasp, hırsızlık ve yolsuzlukla hortumlanmış, kitapta açıklanan ‘millete ait’ 500 milyar doların peşine düşerek;
‘DEVLETİN NAMUSUNU” kurtaracaklardı…
Zira, dönemin hayali ihracat komisyonu başkanı ve eski Aksaray milletvekili Mahmut ÖZTÜRK, Manisa eski milletvekili Tevfik DİKER (Anayurt), o gün için vizyondaki “Kurtlar Vadisi” dizisinin yapımcıları, konuyla ilgili başkaca kitaplar yazan yazarlar, dönem içinde konuyla ilgili dizileri yayınlayan gazeteler ve gazeteciler sayesinde (Aziz Albay kadar olmasa bile) yine de ‘harekete geçmeye yetecek kadar’ pislik, kirlilik, hırsızlık, yolsuzluk, yozlaşma, erime ve çürüme ortaya çıkmıştı.
Üstüne üstlük bir de, ‘dokunulmazlara’ ait dosyalar vardı. (devamı var)
TÜYÜ BİTMEMİŞ YETİMİN HAKKI
Böylece tüyü bitmemiş yetimin hakkı söke söke geri alınacak, Aziz Türk milletinin alçakça çalınan geleceği kurtarılacak, suçlular yakalanacak, adil mahkemelerde yargılanacak ve kamu vicdanı rahatlatılacaktı. Bu son derece olağan, doğal, masum ve yasal bir beklenti idi. Zira, devlet ve hükümetler bunun için vardı. Hiç olmazsa beyaz enerji dahil, aysbergin dışarıda kalan, görünen bölümü aydınlandı. Kirli eller, kara vicdanlar ve irin dolu yüreklerin sırrı ayândı artık. Devlet varsa (ki, vardır) şimdi harekete geçmeliydi. Zira;
Aziz Ergen’in kitabı, izah ve itirafları bir bakıma rüşvetin, hırsızlığın, hortumculuğun ve devleti kullanarak milleti soymanın aleni belgesi idi. Üstüne üstlük bu güne kadar benzer konularda yayınlanan hatırat, belge, bilgi, kitap ve itirafları da tamamlıyordu. Hazır, Anayasa mahkemesi, yerel mahkemeler ve Cumhuriyet Savcıları da konu üstünde idi.
NELER GÖRDÜK, NELERE ŞAHİT OLDUK
Bir tarafta aleni dolandırıcılıktan yakalanan bakan, diğer tarafta sahtecilik, görevi kötüye kullanma, rüşvet, iltimas, suistimal, nüfuz ticareti gibi yüz kızartıcı suçlarla yargılanan eski bakan ve vekiller; Diğer tarafta, aynı suçlara ilâveten bölücülük, teröre destek, yardım-yataklık ve dahi vatana ihanete kadar varan iddialarla suçlanan, ancak insan onuru, adalet ahlâkı, demokrasi, anayasa’ nın eşitlik ilkesine aykırı bir biçimde dokunulmazlık zırhı ile korunan ‘milletvekilleri’ vardı.
Hattâ, buna rağmen yalan-talan, soygun ve vurgun bütün şiddeti ile devam etmekte idi. Üstüne üstlük, şimdilerde Türkiye’yi soyanlar ve hortumlayanlar kervanına İMF, AB kurumları, Dünya Bankası ve ülkemizin “Milli İktisat”sınırlarını yok eden “Gümrük Birliği” çeteleri bile vardı. Ülkemizde mafyalar cirit atıyor, organize çıkar örgütleri “Medya-Mafya-Politika” şeytan üçgeninde, rahatça hareket ediyor ve diledikleri gibi faaliyet gösteriyordu. Evet, devlet, hükümet ve halk bütün kurum ve kuruluşları ile harekete geçmeliydi. Şimdi tam zamanı idi. Artık, ‘hiçbir şey eskisi gibi olmamak’ zorundaydı.
AMA HAYRET!..
Alenen suçlanan ve marifetleri deşifre edilen kesimlerden çıt yok. En küçük bir ret, tekzip veya itiraz bahis konusu değil. Mütareke medyası popülizm peşinde. Tutturmuş bir ‘Amerikalı albay nasıl soyuldu’ konusu speküle edip duruyor. Milliyetçi, sağcı ve muhafazakâr yayın organları da, sanki söz birliği etmişçesine “Çuvalın intikamını alan albay” teranesine sarılmakta. Ortada tam bir sağırlar ve körler diyalogu ‘pandomima’ var.
Tedbir olarak sadece, devletten ve halktan alenen çalınan 300 milyar dolarlık miktarı mücavir olaylar ve saiklerine ilişkin bölüm nedeniyle, “KURTLAR VADİSİ” dizisi kapatıldı.
SUÇ VE CEZA: (ADALET, ÖZGÜRLÜK VE GÜVENLİK)
Öteden beri ve günümüzde yurttaşlarımız mahalle marketlerinden, ülke bakanlarına kadar ulaşan yolsuzluklardan bıkmış, yılmış ve usanmıştır. Sokaklarda gasp, devlette irtikap ve yolsuzluk vardır. Suç patlamıştır. Suçlu rahattır. Yargı, Hukuk, Adalet ve ceza kurumu dumura uğramıştır. Mâşeri vicdanı ATATÜRK olan millet rahatsızdır. Durum kriz boyutunu aşmış, ümitsizlik, güven bunalımı ve buhrana dönüşmeye başlamıştır.
GELECEK VE GERÇEK!..
Oysa, gelecekle ilgili umut ve inanç yaratmak, her türlü yolsuzluğa karşı toplumsal refleks oluşturmak ve doğal stabilizatörleri tekrar hayata geçirmek gerekir. Bu meyanda, Aziz Albay tarafından açıklanan dehşet verici olaylar; Zati şehadetle taraf olunan, vakıaların kamu tarafından sorgulanması, müsebbiplerin yargılanması ve cezalandırılması şarttır. Bunun yanı sıra, 1960’dan günümüze ‘devlet erki kullanılmak ve kuruluşlar istismar edilmek” suretiyle, siyaset kurumları ve siyasi partiler de alet edilerek yapılan ve boyutları dönem itibarıyla 500 milyar dolarlara varan dehşet verici devasa soygun, vurgun, yalan ve talan anatomisi ‘keyifle ve korkusuzca’ menfur icraatını sürdürememelidir. Bu soyguna “DUR” demek zamanıdır.
Suç ve suçlu ‘cürüm’ cenneti haline getirilen ülkede namuslu insanlar güvende değil. Suçlular küstah ve acımasız. Masumlar ve mazlumlar korumasız. Yeni TCK ve AB sayesinde suçlulara avukat verilmekte, mağdurlar ise daha da mağdur ve perişan. 1923-1938 ilâ 1950-60 dönemi devlet anlayışı unutulmuş, herkes Atatürkçü, fakat, Atatürkçülük, Kemalizm ve Türk inkılâbından eser yok. Bu ne iki yüzlülük, mürailik ve münâfıklıktır ki; Milliyetçiler, sağcılar, solcular, dinciler dahil bütün kesimlerden hırsız, yolsuz ve hortumcu çıkabilmekte.
Adama (vatandaşa) sorarlar!
Hani ilkelere ne oldu. Hani binlerce yıllık tertemiz Türk medeniyeti !
Bize pırıl pırıl, tertemiz ve berrak bir Cumhuriyet emanet eden Atatürk’e ihanet niye ?
Cemiyetin temeli adâlet ahlâkıdır. Ancak, adaleti kaim olan kanun hukukidir.
Türk inkılâbının amacı kanun devleti değil; Hukuk devletidir. Hukuk devletinde suç cezasız kalmaz. Ceza, suça mümasil (denk) olmak zorundadır. Ne eksik, ne fazla.
Evet, İnsan elbette özgür bir varlıktır. Lâkin bu, suç işleme özgürlüğünü kapsamaz. Kanun ve kuralları belirleme hakkı, ‘güçlülerin’ değil, haklı-doğru ve dürüstlerindir.Demokrasilerde hırsız, yolsuz, hortumcu, yıkıcı ve bölücü unsurlara; Cezalarını çekip ıslah olmadan “halk içinde” serbestçe dolaşma hakkı tanınamaz.
Hukuk devletinde ‘suç işlemek’ herkes için yasaktır. Mutlak kaide budur.
DEVRİ SABIK YARATMAK GEREK:
Şimdi tam zamanıdır.
Zira kapımıza tekrar bir ekonomik kriz dayanmıştır.
Bizim yeteri kadar kriz, kaos, bunalım ve buhranımız varken buna dayanamayız.
Millet, meri hükümet, ‘durumdan vazife çıkartarak’ Anayasa Mahkemesi veya yüksek yargı önce cürmün milâdı olan 27 Mayıs’ın hesabını sormalıdır. Bununla birlikte o mâkus günden itibaren bu güne değin yapılan bütün haksızlık, hırsızlık, gasp, irtikap ve yolsuzluğun hesabı muhakeme edilmeli; Ülkemiz, istiklâl ve istikbalimiz aleyhine işleyen AB süreci behemahal durdurulmalı, Gümrük Birliğinden derhal çıkılmalı, devlet “namuslu-dürüst ve demokrat” Atatürk’çü-Kemalist Cumhuriyet konumuna tekrar çekilerek; 46 yıllık kâbusun kara vicdanlı, kirli el’li ve kansızlar (damarlarında asil kan akmayan) hain, dönme, devşirme, ateist, pagan ve Türklüğünü kaybetmiş insanlık düşmanları sorgulanıp, yargılanarak ‘devr-i sabıkları” yaratılmalıdır.
Temiz devlet ve temiz toplum için bu şarttır. Türkiye’nin kendi kendisi ile yüzleşme ve yönetenlerin halkla hesaplaşması zamanı gelmiştir. Yarın çok geç olabilir.
DEVLETİN MALI DENİZ:
Bu söylemin doğrusu, haksızlıktan, rüşvet, hırsızlık ve yolsuzluktan bıkmış-bunalmış, bu alt varlıklara karşı illet ve nefretle muzdarip halkımın, kinayeten söylediği bir söz olup;
DOĞRUSU şöyle: “Devletin malı deniz, hırsızlık, haksızlık ve yolsuzluk yapan domuzdur.”
Bu manâ ve muhtevada “Domuzlar” devr-i sabıklar olsa gerektir.
Devlet gibi devlet, adam gibi adam olmanın yolu da; Ülkemiz ve devletimizi her tür haksızlık, yolsuzluk, adaletsizlik ve hukuksuzluktan arındırmaktan geçer. Bu konuda fert ve millet olarak günün hükümetine güvenmek isteriz.
http://mustafanevruzsinaci.blogspot.com.tr
 
 

Bu çalışma  "TELİF ESERİ OLUP"  Yazarı ve bu siteden izin almadan kullanmayınız!

Önceki Sayfaya gitmek için tıklayınız

Bir sonraki sayfaya gitmek için tıklayınız

 
 

 37

Kitap içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

Önceki Sayfaya gitmek için tıklayınız

Bir sonraki sayfaya gitmek için tıklayınız

DEVR-İ SABIK’LAR!..

 
Eğer durumdan şikâyetçi olanlar Atatürk döneminin kadim Halk Partilisi veya illâ tarihi ve gerçek Demokrat Parti’li iseler mesele yok. Çünkü bu orijinal insanları 1960’dan sonra CHP’de, 12 Mart’tan sonra AP ve DYP’de ve kesinlikle Turgut Özal dönemi dışında ANAP’ta göremez; Türk İnkılâbı, gelenek ve gerçek çizgisine mensup, erbabı faziletten olan yüksek şahsiyetlere; Hakkaniyet, adalet, hukuk ve demokrasi düşmanı; Haksızlık, yolsuzluk, yalan-talan, ayırma ve kayırmanın çöreklendiği siyaset şirketlerinde rastlayamazsınız!
ÖZELEŞTİRİ, VİCDANİ YARGILAMA VE SORGULAMA:
Büyük Türk Milleti ve şanlı Türkiye Cumhuriyetini bu karanlık günlere, kâbuslara, vahamet, kriz, kaos ve şeamete sürükleyenler: Başta İsmet İnönü, Alpaslan Türkeş, Bülent Ecevit, Necmettin Erbakan, Süleyman Demirel, Turgut Özal, Tansu Çiller, Mesut Yılmaz, Devlet Bahçeli, Deniz Baykal ve Doğu Perinçek ile şu an itibarıyla sözde milli merkez (?!) başkanı Cindoruk değil mi?.. Aslına, nesline, dava/misyon ve milletine ihanet ederek, AKP’de yuvalanan eski Demokrat Parti’li, AP, DYP ve özellikle ANAP’lılara ne demeli?!.
Hani siyasi ahlâk, namus-şeref, insanlık onuru, Milli dava, manâ, ilke, ruh ve misyon haysiyeti nerede?.. Her ne kadar siyaset bir din, partiler mezhep değilseler de; İlkeli, onurlu, sorumlu, sahip, saygılı ve omurgalı olmak, inandığı veya sığındığı yerde haysiyetli durmak, insan olmanın olağan, doğal ve zorunlu bir gereğidir.
Özellikle Türk soyundan gelenler; Namuslu, dürüst ve demokrat olanlar ile etnikten kripto olmayanlarda bu karakter, en yüksek, saygın ve saygıdeğer biçimde zuhur ve tezahür eder. Zorunlu haller ve mücbir nedenler dışında şahsiyetli ve haysiyetli insanlar yaşadıkları sürece ilke, onur, yol ve çizgilerini muhafaza etmekle maruftur. Buna mukabil, Ebu Cehil, Ebu Leheb ve Muaviye bin Ebu Süfyan (şeytan) soyundan gelen selefiler bukalemun gibidir. Ne zaman nerede olacakları ve oldukları yerde rahat durup durmayacakları bilinemez.
Millet Vekili mi; Parlamenter mi?
Bırakın Türkiye’yi, dünyanın en dinsiz, (dini anlamda) ahlâksız ve ateist ülkelerinde bile, Millet Parlâmentoları’nda temsil görevi yapan kimseler millete vekâleten ve bizzat millet adına vazife icra ve ifa ederler. Hareket tarzları tıpkı bir “vekil avukat” durum ve derecesinde olup; Asla had ve hudutlarını aşamazlar. Objektif ve orijinali bu; Peki bizimkiler neyin nesi?
Neden ve niçin Türkiye parlâmenterleri, kendi hür iradeleri ile Cumhurbaşkanı adayı önerme, bizzat aday olma veya istediklerini (ya da isteyeni) aday gösterebilme uğruna medeni cesaret ve fazilet gösteremediler?. Dayatmadan şikâyetçi olup; 6271 sayılı yasayı suçlayanlar, mezkür yasa 2011 ve 2012 yıllarında görüşülürken “akıl tutulması ile malul” veya akıl-mantık melekeleri dumura uğramış, idrak, basiret ve becerileri uçup gitmiş miydi acaba?
Sebebi: 1961’den bu yana, Türk Milleti’ne “Vekil” seçtirilmeyişidir.
Aksi takdirde, beka, basiret, ilim ve ferasetten nasipsiz eşhasın oralarda işi ne?
 YÜKSEK YARGI NEDİR?
Diğer taraftan; Ancak ve sadece adalet, hakkaniyet ve hukukta hata yapmayacak kadar ilim, ahlâk, kıdem, ehliyet, ilke, şahsiyet, haysiyet, yüksek karakter; Yani liyakat sahiplerinin görev yapabilecekleri “hak, adalet ve hukuk” hanelere Mahkeme ve Yüksek Mahkeme denilir.
Türk Milleti’nin yüksek hars’ı ve asırlarca dünyayı idare etmiş medeniyetinin gerçeği, değişmez geleneği, düsturu budur. Her ne kadar, bu gelenek ve genetik gerçek doğrultusunda, sadece yüksek ilim/ahlâk ve fazilet sahibi soylular hukukçu (Hâkim, Savcı, Avukat).; Ast ve üst Subay, Polis ve Millet Memuru olabilirken (Osmanlı/Enderun ve İngiltere/Exeter örneği), 1960’dan sonra her önüne gelenin her yere girebildiği, her makama aday olabildiği (vaktiyle orduya silâh çekmiş eşkıyanın Cumhurbaşkanı adayı olması) bir memleket büyük bir hesabın arifesindedir. Çünkü artık bu ülkede, yüksek mahkemeler adalet dağıtamıyor; Hak, hukuk ve huzur üretemiyor. Şimdi söyleyin bakalım:
YSK neden adil değil acaba? Unutmayın!
İnsaniyetin miyarı adalettir. Eğer adalet yoksa dikta, cunta ve mezalim vardır biline.
 
 

Bu çalışma  "TELİF ESERİ OLUP"  Yazarı ve bu siteden izin almadan kullanmayınız!

Önceki Sayfaya gitmek için tıklayınız

Bir sonraki sayfaya gitmek için tıklayınız

 
 

 38

Kitap içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

Önceki Sayfaya gitmek için tıklayınız

Bir sonraki sayfaya gitmek için tıklayınız

DEVR-İ SABIK YARATMAK

 
DEVLET: Kelime, kavram ve anlam (manâ ve muhteva) olarak devlet, “Siyasi, idari ve merkezi bir teşkilâta sahip, belirli ve müseccel sınırlarla muhkem ve mukayyet, toprakları üzerinde hakim, halkıyla hür, müstakil, özgür ve hükümran, (tam bağımsız) ülke; Üzerindeki insan topluluğunu, mutlak bir adâlet, hukuk, eşitlik ve hakkaniyetle yöneten, doğrusal yönde hareket eden, milletin işlerini tam bir dürüstlükle yürüten, insan haklarına sahip ve hukuka saygılı meşru bir hükümetle ‘milli hakimiyet’ tesis etmiş bulunan ulusal bir kurumdur.
Esas olarak devlette kanunlar Anayasa’ ya, Anayasalar ise insana ve insan tabiatına (doğuştan var olan insan haklarına) aykırı olamaz. Devlet insan için vardır. İnsanlar, halk, millet, yani yurttaşlar tarafından “Namuslu, dürüst, katılımcı, saydam-şeffaf, ilkeli, onurlu, sorumlu, hak-hukuk ve bilumum medeni tasarruflarda mutlak eşitlik esasına dayalı”, özellikle demokrasi ve demokrasinin mutlak mütemmimi (ayrılmaz parçası olan) Cumhuriyetle yönetilmek zorunda ve durumundadır.
Bilinen ve belli olan tarihte ilk kez bu ideolojik tanım ve siyaset felsefesi günümüzden 2500 yıl önce Plâton (Eflâtun) tarafından vâzedilmiş; Bu rejim ve siyaset felsefesinin en ileri ve çağdaş-modern versiyonu ise, Atatürk ilke ve inkılâpları bağlamında “İnsan odaklı” doğru,  demokratik ‘İnsani Boyut ve Bilgi Toplumunun ideal rejimi’ “Türk İnkılâbı” (Atatürk’ün kendi deyişi ile) “KEMALİZM” olarak biçimlenmiş devlet-rejim budur.
Günümüzde, orijinal ve objektif bir rejim olan bu yönetim biçimini örnek alan veya uygulayan, (dünyada) gerçek devlet sayısı iki elin parmakları kadar azdır. Yakın ve uzak tarihte ise, ağırlıklı olarak Türk ve İslâm devletleri ile 20.500.000 km2’de yaklaşık 600 yılı mücavir süre ile “huzur iklimi” olarak adâletle hüküm süren Osmanlı örneği  ile 1923-1938 dönemi Türkiye Cumhuriyeti gösterilir.
Şu anda ülkemizde de Kemalizm maalesef ‘gizlenen rejim’ durumunda olup, 1961’ den itibaren terk edilmiştir. Ancak, AB Komisyonunca onaylanan Ortlander raporunda yer aldığı veçhile batı, Türkiye’nin kesinlikle Atatürk’ü unutmasını istemektedir. Zira, kapitalist ve emperyalist küresel sermaye, önünde en büyük tehlike olarak “Kemalizm” i görmektedir.
Bu talep ve yaşanan gerçek yönünde biz yine de konuyu irdelemeyi sürdürelim:   
Devletler, halk tarafından tesis ve idame ettirilen hükümetler eliyle yönetilir.
Hükümetlerin mutlak şartı meşruiyettir. Hüküm ve hikmet meşruiyetle mümkündür.
Meşru Hükümet : Gücünü sadece ve yalnızca halktan alan ve halka dayanan, kuvvet, kudret ve hakimiyet-hükümranlık hakkını “halkla birlikte-halk için kullanan”, halkın emrinde ve hizmetinde olan ve bu (hüküm ve hikmet) hakkını; Ulusal ve evrensel hukukun kabul görmüş ilke, norm, standart ve kriterleri muvacehesinde; İlmi değer, manevi mukaddes, milli mefküre, temel inanç, adet, örf, yerleşik töre, birikim ve gelenekleri doğrultusunda kullanan;
Halkın gücü, kudreti, irade ve adâlet ahlâkı “doğrudan milletçe onaylanmış” müşterek hak, hukuk ve menfaatleri tavizsiz-ivazsız bir “kamu ahlâkı dairesinde” yönetme erkidir.
Bu, Türk milleti ve TC devleti bağlamında bir “Kuvâ-i Milliye” veya “Çanakkale” rûhu, nizamı; Yani, halk iktidarı anlamına gelir. Halk iktidarı ‘hak iktidarı’ demektir. Diğer bir anlamda, kamu yönetiminde ‘kamu onayı ve kamu vicdanı’ esastır. Türk milletinin kamu vicdanı: Mustafa Kemal ATATÜRK, O’ nun  ilkeleri ve Türk İnkılâbıdır.
Türk İnkılâbı ‘Cumhuriyet Fazilettir” ilkesine dayalıdır. Mutlak dürüstlüğü esas alır.
Yani; Türk devleti (orijinal Fransızca da ‘bon-sens’ denilen) haklıların güçlülüğü, hak, adalet ve hukukun mutlak hakimiyeti; her türlü ayırma, kayırma, farklılık, üstünlük, imtiyaz ve kanunsuz koruma dışında ‘tam eşitliği’ öngörür. Bilimin, milli birikimin ve insani bilincin gereği olan ‘doğrusal yönde temlik ve tasarrufu”, “En hakiki mürşit ilimdir” ilkesini esas alır.   
Türk milleti ve TC devleti, vahşi kapitalizm ve küresel emperyalizme karşıdır.
Türkiye, hür, müstakil, hakim ve kendi hukuku ile kaim medeni bir dünya devletidir.
Türkiye Cumhuriyeti; Binlerce yıllık devlet geleneğinin gereği; Namuslu bir devlettir.
DEVLETİN NAMUSU: Yukarda açıklanan usul, esas ve münhasıran “Türk İnkılâbı” çerçevesinde ‘Türk Devleti’ “CUMHURİYET FAZİLETTİR” ilkesi bağlamında kuruludur. “Fazilet” Türk ve dünya lügatlarında; “Doğruluk, dürüstlük, değer, meziyet, iyilik, ilim, irfan ve iman itibarı ile yüksek, adalet ve ahlâk-edep sahibi, hürmet ve muhabbete lâyık, saygınlık” anlamına gelir. Tek kelime ile fazilet: Kişisel ve kurumsal bazda namuslu, dürüst ve demokrat olmaktır. Gerçek anlamda namuslu, dürüst ve demokrat olmayanın devlette işi yoktur.
Bu tanımları, günümüzde yaşanan ‘derin’ kavram kargaşasını açıklamak için yaptım.
ASIL MESELE NEDİR: 83 yıllık cumhuriyet tarihini “Hakiki devlet ve namuslu hükümetler” bağlamında büyüteç altına koyduğumuzda ortaya çıkan profil şudur: 1923-1938 dönemi: Tam bir yokluk, yoksulluk ve kıtlıktan; Taban ve tavan arasında makul bir denge korunarak, el ve gönül birliği ve “millet olma” bilinci içinde kalkınma ve gelişme yolunda büyük mesafe alınmış; Kurucu önderi, bütün ayni ve nakdi mal varlığını milletine ve milletin kurumlarına bağışlamış, bütün dünyanın saygı duyduğu “kederde ve kıvançta bir” yüksek bir medeniyet bu dönemde yaşanmıştır. Atatürk dönemi, tertemiz ve pırıl pırıl bir dönemdir.
1938-1950: Karşı devrim adına, her şeyin yerle bir, Türk inkılâbınınsa ter-yüz edildiği, ilk yolsuzluk ve suistimallerin uç verdiği, demokrasinin yerini despotluğun aldığı kıtlık ve kâbusların hortladığı karanlık ve kara bir dönem. Kayıp yıllar...
1950-1960 : Türk inkılâbının düştüğü yerden ayağa kalktığı, Atatürk programlarının tekrar, özenle yürürlüğe konduğu, milletçe kalkınma-gelişme, devletçe yükselme ve ‘muasır medeniyet seviyesine ulaşma” seferberliğinin başladığı ve ülkenin karanlıktan aydınlığa çıkarılarak birinci sınıf bir dünya devleti noktasına yükseldiği, taşındığı harika yıllar.
DİKKAT : 14 Mayıs 1950 seçimlerinde ‘beyaz ihtilâl’ olarak tarihe geçen ve büyük bir halk hareketi ve kuvâ-i milliye ruhuyla “demokrasi zaferi” kazanan parti, halk partisi tarafından “devr-i sabık” yaratmama konusunda uyarılmış, aksi taktirde askeri darbe ile tehdit edilmiş olmakla; DP, demokrasiye geçiş evresi nedeniyle bu şartı kabule mecbur kalmıştır.
DARBE : 27 Mayıs 1960’da, başta halk partililer ile Cumhuriyet, Demokrasi, Atatürk, Adalet, ahlâk ve milli değerler düşmanı, hukuk özürlü dahili ve harici bedhahların iştirak ve işbirliği sonucu yapılan darbe, 10 yıldır yaşanan “asr-ı saadet” dönemini sonlandırdı. Bir değil binlerce “DEVR-İ SABIK” yaratma ihtirası uğruna kurulan ‘adalet ve hukukun yüz karası,  utancı’ güdümlü mahkemelerde binlerce masum insan, memur, müsdahdem, genel müdür, genel kurmay başkanı, bakan, başbakan ve cumhurbaşkanı alçakça sorgulandı ve yargılandı. Nâhak yere üç masum ve müsemma lider hunharca asıldı. Ancak, örtülü ödenek dahil devletin ve hükümetin bütün hesapları tertemiz çıktı... Devr-i Sabık yaratamadılar. Çünkü devlet bu dönemde Atatürk’ün yolunda ve izinde yürümüştü.
Atatürkçülük, yani ‘Kemalizm’ ile yalan-talan ve yolsuzluk birleşmezdi.
Oysa, müsebbipler 1950’de devri sabık yaratılmamasını şart koşmuşlardı.
Çünkü 1938-1950 döneminde devleti yönetenler, reddi miras etmişlerdi. Ortam pisti.                   
NEREDEN NEREYE: Emekli Jandarma Kurmay Albay ve dönemin Jandarma Genel Komutanlığı Kaçakçılık ve Organize Suçlarla Mücadele Daire Başkanı; Namus ve fazilet timsali büyük insan, gerçek bir Türk Askeri, Kuvva-i Milliyeci Aziz ERGEN’ in “Kirli Ellerin İttifakı” isimli kitabı yayınlandığı gün bana geldi. Türünün nadir örneklerinden olan bu kitabı; Yukarda irdelediğim siyaset bilimini (Türk inkılâbını) baz alıp, “1960-2006” döneminde olup bitenleri düşünerek büyük bir dikkat ve itina ile satır satır okudum. Başlangıçta vaki açıklama ve tanımlar doğrultusunda mukayeseli bir şekilde inceledim, değerlendirdim.
Evet, demek artık, ‘yeni bir beyaz sayfa daha’ açmanın değil; ‘iyice kirlenen’ son 40 yılın hesabını sormak zamanı gelmişti
Bahusus toplantıda, Aziz Albayın son derece ağır başlı, temkinli ve (emekli de olsa) temsil ettiği camia ve emekli olduğu kurumun onur ve erdemini düşünerek verdiği cevaplar ile Talât ŞALK’ ın açıklamalarını ‘bu amaçla’ not aldım. Akabinde aldığım önemli notlar ve kitabı bir kenara koyarak, ertesi günden itibaren Internet, radyolar, yazılı-görsel medya ve televizyonlarda yer alan haber ve programları dikkatle izlemeye başladım.
Acaba, Türkiye’yi sarsacak nitelikteki bu açıklamaların yansıması ne olacaktı ?
Halkın tutumu, hükümetin tavrı, başta insan hakları örgütleri olmak üzere, sivil toplum kuruluşlarının ve genelde kamuoyunun tepkileri konusunda ciddi beklentilerim vardı.
Sanki bütün medya harekete geçecek, aziz ve necip Türk halkı ayağa kalkacak, STK’ lar hepten teyakkuz durumuna geçecek, başta Sayın Cumhurbaşkanı, Devlet Denetleme Kurulu, Başbakan, Başbakanlık Yüksek Denetleme Kurulu, Bakanlar ve Bakanlık Teftiş Kurulları derhal işe el koyacak; Dönem itibarıyla kayıp, kaçak, gasp, hırsızlık ve yolsuzlukla hortumlanmış, kitapta açıklanan ‘millete ait’ 500 milyar doların peşine düşerek; ‘DEVLETİN NAMUSUNU” kurtaracaklardı.
Zira, dönemin hayali ihracat komisyonu başkanı ve Aksaray milletvekili, Manisa eski milletvekili; o gün için vizyondaki “Kurtlar Vadisi” dizisinin yapımcıları, konuyla ilgili başkaca kitaplar yazan yazarlar, dönem içinde konuyla ilgili dizileri yayınlayan gazeteler ve gazeteciler sayesinde (Aziz Albay kadar olmasa bile) yine de ‘harekete geçmeye yetecek kadar’ pislik, kirlilik, hırsızlık, yolsuzluk, yozlaşma, erime ve çürüme ortaya çıkmıştı. Üstüne üstlük bir de, ‘dokunulmazlara’ ait dosyalar vardı.
Böylece tüyü bitmemiş yetimin hakkı söke söke geri alınacak, Aziz Türk milletinin alçakça çalınan geleceği kurtarılacak, suçlular yakalanacak, adil mahkemelerde yargılanacak ve kamu vicdanı rahatlatılacaktı. Bu son derece olağan, doğal, masum ve yasal bir beklenti idi. Zira, devlet ve hükümetler bunun için vardı. Hiç olmazsa beyaz enerji dahil, aysbergin dışarıda kalan, görünen bölümü aydınlandı. Kirli eller, kara vicdanlar ve irin dolu yüreklerin sırrı ayândı artık. Devlet varsa (ki, vardır) şimdi harekete geçmeliydi. Zira;
Aziz Ergen’in kitabı, izah ve itirafları bir bakıma rüşvetin, hırsızlığın, hortumculuğun ve devleti kullanarak milleti soymanın aleni belgesi idi. Üstüne üstlük bu güne kadar benzer konularda yayınlanan hatırat, belge, bilgi, kitap ve itirafları da tamamlıyordu. Hazır, Anayasa mahkemesi, yerel mahkemeler ve Cumhuriyet Savcıları da konu üstünde idi. Bir tarafta aleni dolandırıcılıktan yakalanan bakan, diğer tarafta sahtecilik, görevi kötüye kullanma, rüşvet, iltimas, suistimal, nüfuz ticareti gibi yüz kızartıcı suçlarla yargılanan eski bakan ve vekiller; Diğer tarafta, aynı suçlara ilâveten bölücülük, teröre destek, yardım-yataklık ve dahi vatana ihanete kadar varan iddialarla suçlanan, ancak insan onuru, adalet ahlâkı, demokrasi, Anayasa’nın eşitlik ilkesine aykırı bir biçimde dokunulmazlık zırhı ile korunan ‘milletvekilleri’ vardı.       
Hattâ, buna rağmen yalan-talan, soygun ve vurgun bütün şiddeti ile devam etmekte idi.
Üstüne üstlük, şimdilerde Türkiye’yi soyanlar ve hortumlayanlar kervanına İMF, AB kurumları, Dünya Bankası ve ülkemizin “Milli İktisat”sınırlarını yok eden “Gümrük Birliği” çeteleri bile vardı. Ülkemizde mafyalar cirit atıyor, organize çıkar örgütleri “Medya-Mafya-Politika” şeytan üçgeninde, rahatça hareket ediyor ve diledikleri gibi faaliyet gösteriyordu.
Evet, devlet, hükümet ve halk bütün kurum ve kuruluşları ile harekete geçmeliydi.
Şimdi tam zamanı idi. Artık, ‘hiçbir şey eskisi gibi olmamak’ zorundaydı.
AMA HAYRET : Alenen suçlanan ve marifetleri deşifre edilen kesimlerden çıt yok. En küçük bir ret, tekzip veya itiraz bahis konusu değil. Mütareke medyası popülizm peşinde. Tutturmuş bir ‘Amerikalı albay nasıl soyuldu’ konusu speküle edip duruyor. Milliyetçi, sağcı ve muhafazakâr yayın organları da, sanki söz birliği etmişçesine “Çuvalın intikamını alan albay” teranesine sarılmakta. Ortada tam bir sağırlar ve körler diyalogu ‘pandomima’ var.
Tedbir olarak sadece, devletten ve halktan alenen çalınan 300 milyar dolarlık miktarı mücavir olaylar ve saiklerine ilişkin bölüm nedeniyle, “KURTLAR VADİSİ” dizisi kapatıldı. 
SUÇ VE CEZA : Öteden beri ve günümüzde yurttaşlarımız mahalle marketlerinden,  ülke bakanlarına kadar ulaşan yolsuzluklardan bıkmış, yılmış ve usanmıştır. Sokaklarda gasp, devlette irtikap ve yolsuzluk vardır. Suç patlamıştır. Suçlu rahattır. Yargı, Hukuk, Adalet ve ceza kurumu dumura uğramıştır. Mâşeri vicdanı ATATÜRK olan millet rahatsızdır. Durum kriz boyutunu aşmış, ümitsizlik, güven bunalımı ve buhrana dönüşmeye başlamıştır.
Oysa, gelecekle ilgili umut ve inanç yaratmak, her türlü yolsuzluğa karşı toplumsal  refleks oluşturmak ve doğal stabilizatörleri tekrar hayata geçirmek gerekir. Bu meyanda, Aziz Albay tarafından açıklanan dehşet verici olaylar; Zati şehadetle taraf olunan, vakıaların kamu tarafından sorgulanması, müsebbiplerin yargılanması ve cezalandırılması şarttır. Bunun yanı sıra, 1960’dan günümüze ‘devlet erki kullanılmak ve kuruluşlar istismar edilmek” suretiyle,  siyaset kurumları ve siyasi partiler de alet edilerek  yapılan ve boyutları dönem itibarıyla 500 milyar dolarlara varan dehşet verici devasa soygun, vurgun, yalan ve talan anatomisi ‘keyifle ve korkusuzca’ menfur icraatını sürdürememelidir. Bu soyguna “DUR” demek zamanıdır.
Suç ve suçlu ‘cürüm’ cenneti haline getirilen ülkede namuslu insanlar güvende değil. Suçlular küstah ve acımasız. Masumlar ve mazlumlar korumasız. Yeni TCK ve AB sayesinde suçlulara avukat verilmekte, mağdurlar ise daha da mağdur ve perişan. 1923-1938 ilâ 1950-60 dönemi devlet anlayışı unutulmuş, herkes Atatürkçü, fakat, Atatürkçülük, Kemalizm ve Türk inkılâbından eser yok. Bu ne iki yüzlülük, mürailik ve münâfıklıktır ki; Milliyetçiler, sağcılar, solcular, dinciler dahil bütün kesimlerden hırsız, yolsuz ve hortumcu çıkabilmekte.
Adama (vatandaşa) sorarlar !
Hani ilkelere ne oldu. Hani binlerce yıllık tertemiz Türk medeniyeti !
Bize pırıl pırıl, tertemiz ve berrak bir Cumhuriyet emanet eden Atatürk’e ihanet niye ?
Cemiyetin temeli adâlet ahlâkıdır. Ancak, adaleti kaim olan kanun hukukidir.
Türk inkılâbının amacı kanun devleti değil; Hukuk devletidir. Hukuk devletinde suç cezasız kalmaz. Ceza, suça mümasil (denk) olmak zorundadır. Ne eksik, ne fazla.
Evet, İnsan elbette özgür bir varlıktır. Lâkin bu, suç işleme özgürlüğünü kapsamaz.
Kanun ve kuralları belirleme hakkı, ‘güçlülerin’ değil, haklı-doğru ve dürüstlerindir.
Demokrasilerde hırsız, yolsuz, hortumcu, yıkıcı ve bölücü unsurlara; Cezalarını çekip ıslah olmadan “halk içinde” serbestçe dolaşma hakkı tanınamaz.
Hukuk devletinde ‘suç işlemek’ herkes için yasaktır. Mutlak kaide budur. 
DEVRİ SABIK YARATMAK GEREK : Şimdi tam zamanıdır.
Millet, meri hükümet, ‘durumdan vazife çıkartarak’ Anayasa Mahkemesi veya yüksek yargı önce cürmün milâdı olan 27 Mayıs’ın hesabını sormalıdır. Bununla birlikte o mâkus günden itibaren bu güne değin yapılan bütün haksızlık, hırsızlık, gasp, irtikap  ve yolsuzluğun hesabı muhakeme edilmeli; Ülkemiz, istiklâl ve istikbalimiz aleyhine işleyen AB süreci behemahal durdurulmalı, Gümrük Birliğinden derhal çıkılmalı, devlet “namuslu-dürüst ve demokrat” Atatürk’çü-Kemalist Cumhuriyet konumuna tekrar çekilerek; 46 yıllık kâbusun kara vicdanlı, kirli el’li ve kansızlar (damarlarında asil kan akmayan) hain, dönme, devşirme, ateist, pagan ve Türklüğünü kaybetmiş insanlık düşmanları sorgulanıp, yargılanarak ‘devr-i sabıkları” yaratılmalıdır.
Temiz devlet ve temiz toplum için bu şarttır. Türkiye’nin kendi kendisi ile yüzleşme ve yönetenlerin halkla hesaplaşması zamanı gelmiştir. Yarın çok geç olabilir.         
DEVLETİN MALI DENİZ : 
Bu söylemin doğrusu, haksızlıktan, rüşvet, hırsızlık ve yolsuzluktan bıkmış-bunalmış, bu alt varlıklara karşı illet ve nefretle muzdarip halkımın, kinayeten söylediği bir söz olup; DOĞRUSU şöyledir: “Devletin Malı Deniz, Hırsızlık, Haksızlık ve Yolsuzluk Yapan Domuzdur.” Bu manâ ve muhtevada “Domuzlar” devr-i sabıklar olsa gerek.
 
 

Bu çalışma  "TELİF ESERİ OLUP"  Yazarı ve bu siteden izin almadan kullanmayınız!

Önceki Sayfaya gitmek için tıklayınız

Bir sonraki sayfaya gitmek için tıklayınız

 
 

 39

Kitap içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

Önceki Sayfaya gitmek için tıklayınız

Bir sonraki sayfaya gitmek için tıklayınız

"DİASPORANIN SESİNİ KESMEK"

           
            Koç Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Norman Stone da konuşmasına, "Ermeni diasporası ne oyun oynuyor, neden buradayız? Neden öğrenciler, insanlar bir şekilde milliyetçi akımlara kapılıyor?" diyerek başladı. Ermeni diasporasının gerçeği manipüle ettiğini ifade eden Stone, "Yakında '10 milyon Ermeni öldürüldü' diyecekler. Böylece esas kendilerine zarar veriyorlar. Fransız diasporasının ne yapmak istediğini anlamıyorum" dedi. Türkiye'nin durumunun çok yakın zamana kadar "şu durumu nasıl idare etsek" şeklinde olduğunu ifade eden Stone, Türklerin savlarını yabancılara sunma tarzlarının iyi olmadığını söyledi. Türklerin söylemini dürüst, açık ve kısa makalelerle dile getirmesinin daha doğru olacağını anlatan Stone, Türkiye'nin kendisini savunuyor duruma düşmemesi gerektiğini kaydetti. Stone, "Bu ülkeyi benim gibi gerçekten seven insanlar olarak, Orhan Pamuk ve Hırant Dink'in çektiği sıkıntıları anlatamıyoruz, bunu anlatmakta zorluk çekiyoruz" diye konuştu. Norman Stone konuşmasını, "Biz, ortalığı karıştırmaktan ve anlamsız  bir kasıtla suyu bulandırmaktan başka hiçbir işe yaramayan Ermeni diasporanın sesini kesmesini istiyoruz" diyerek tamamladı.
            "TOPRAK PEŞİNDE KOŞUYORLAR"
            CHP İstanbul Milletvekili Şükrü Elekdağ ise batıdaki bazı ülkelerin sözde Ermeni soykırımı iddialarını benimsediklerini anlattı. Türkiye'ye yönelen küresel bir tehdit bulunduğunu ve bu suçlamaların Türk dış politikası üzerinde baskı yaptığını ifade eden Şükrü Elekdağ, batılı devletlerin Ermeni iddialarını Türkiye'ye karşı koz olarak kullandıklarını söyledi. Bu tür olayların sürekli gündemde olduğu bugünlerde Ermeni tarafının muazzam bir faaliyet içinde bulunduğunu anlatan Elekdağ, savundukları iddialarla ilgili her yıl (yalan-yanlış) binlerce kitap ve makale yazdıklarını, her vesile ile sempozyumlar düzenlediklerini, ses getirecek lobicilik faaliyetlerinde bulunduklarını kaydetti. Bütün Ermeni dünyasının kendisini son bir asırdır Türkiye'ye karşı savaş içinde gördüğünü belirten Elekdağ, şöyle devam etti:
            "Bunun bir amacı var. Amaçları, Ermenistan'ı Anadolu'nun doğusundan toprak
alarak büyütmek. Bunun peşinde koşuyorlar. Bunun için de “4 T” stratejileri var.  bunlar; tanıtım, tanıtma, tazminat ve toprak... Bunu yıllardır kimseye anlatamadık. Bugüne kadar tanıtma ve tanıtımda mesafe aldılar. Son olarak ABD'de soykırıma uğradığını söyleyen bir kesim açtığı tazminat davasını kazandı ve tazminat aldı. Yani 3. üncü aşama da geçti. Tanıtım, tanıtma, tazminatta mesafe aldılar, şimdi sıra toprakta... Biz bu edilgenlikle bu davayı nasıl kazanacağız? Karşımızda bu dava için seferber olan büyük bir kesim var." Devamla, "Tehcir, Cenevre Sözleşmesi'ne uygun, burada Türkiye açısından endişe edecek bir şey yok"  diye konuştu.
            Daha sonra,Tehcirin, Cenevre Sözleşmesi'ne uygun olarak bir "askeri gereklilik" çerçevesinde uygulandığını anlatan Aktan, şöyle devam etti: "Dönemin yönetiminde ve Türk toplumunda Ermenilere karşı yok etme kastı asla mevcut olmamıştır. Çünkü Ermenileri aşağılık gören bir ırkçı nefret yoktur. Ne daha önce, ne de o sırada ortaya çıkmıştır. Böyle bir duygunun ne yazılı, ne sözlü örneği vardır. Tam tersine Ermeniler Osmanlı Türklerini aşağı, gayri medeni, vahşi, hatta barbar görmüşlerdir. Osmanlı İmparatorluğu, Avrupa'nın tarihi önyargıları ya da ırkçılığının yol açtığı savaşlarda ve bu ırkçılıktan esinlenerek Türkleri aşağı gören Balkan Hıristiyanları ve Ermenilerin isyanlarıyla yıkılmıştır. Osmanlı hakimiyetinden çıkan bölgelerdeki Türk ve Müslüman’ lar ırkçı nefretle katledilerek Anadolu'ya sürülmüşlerdir. Dünya bu trajedilere kayıtsız kalmıştır. Bu açıdan Osmanlı'nın yıkılışı, basit bir askeri-politik kuvvet mücadelesinin çok ötesine ve ilerisine taşınmış ve tarihi gerçeğe aykırı olarak, soykırım niteliği kazanmıştır. Belki de bu nedenle geçmiş travmalarımızı unutmayı yeğliyoruz. Tarih çalışmalarında Ermeni olaylarına fazla değinilmemesinin nedeni de bu olmalı. Yine aynı nedenle Kurtuluş Savaşı'nı kazanan ve Cumhuriyeti kuran kuşaktan sonra, kendimizi batıya karşı küçük görmek, özgüvenle mücadele edememek, sürekli suçlu hissetmek gibi depresif ve yersiz duygular giderek toplumumuza hakim olmaktadır."
            PROF.HALACOGLU\'NUN KONUSMASI
            TÜRK TARİH KURUMU BAŞKANI PROF. DR. HALAÇOĞLU konuşmasında: ''BİZİM TARTIŞMAKTAN UTANACAK NE BİR TARİHİ GEÇMİŞİMİZ, NE DE SOYKIRIM VARDIR'' Türk Tarih Kurumu (TTK) Başkanı Prof. Dr. Yusuf Halaçoğlu, ''bu ülkede yaşamaktan ve bu milletin bir ferdi olmaktan gurur duyduğunu'' belirterek, ''Bizim tartışmaktan utanacak ne bir tarihi geçmişimiz, ne de soykırım vardır'' dedi. İstanbul Teknik Üniversitesi (İTÜ) ve Sivil Toplum Kuruluşları Birliği Platformu'nun işbirliğiyle İTÜ Maçka Yerleşkesi'nde düzenlenen ''Türk-Ermeni İlişkilerinde Tarihi Gerçekler'' konulu sempozyumun öğleden sonraki bölümünde ''1915 Soykırım İddiaları... Savcılar ve Hakimler'' başlıklı bildiri sunan Prof. Dr. Halaçoğlu, bu konunun bilimsel olmaktan çıkıp siyasal alana dönüştürüldüğünü vurguladı. Dünya Savaşı'nda Ermeniler'in de diğer insanlarla aynı acıyı paylaştıklarına işaret eden Halaçoğlu, bu konuyla ilgili Osmanlı arşivleri gibi diğer devlet arşivlerin de henüz tam anlamıyla incelenemediğini belirttiği konuşmasına öyle devam etti:
            ''Osmanlı arşivleri son 1 yıldır internet ortamındadır. Osmanlı arşivlerinin yüzde 10'u incelenebilmiştir. Buna rağmen soykırıma uğradıklarını söylemektedirler. Bu durumda verilecek yanıt 'hayır' olacaktır. Bu takdirde iddianameyi hazırlayanlar ile kararı verenlerin varmak istedikleri sonuç nedir? Yok eğer 'yeterli bilgilerimiz var' deniyorsa, bu durumda ellerindeki verileri dünya kamuoyuna sunmaları gerekir. Ama görülen o ki ellerinde böyle bir veri yok. Bilgi Üniversitesi'nde yapılan sempozyumda 'belgeyle tarih yazılmaz', 'soykırımın belgesi olmaz' denildi.
 

Bu çalışma  "TELİF ESERİ OLUP"  Yazarı ve bu siteden izin almadan kullanmayınız!

Önceki Sayfaya gitmek için tıklayınız

Bir sonraki sayfaya gitmek için tıklayınız

 
 

  40

Kitap içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

Önceki Sayfaya gitmek için tıklayınız

Bir sonraki sayfaya gitmek için tıklayınız

DİNDARLIK, ADALET VE DEVLET

 
Osmanlı İslâm Devleti’nin., evrensel İslâmi değer, adalet ahlâkı, insanî norm, ilke ve standartları terk ederek çöpe atmaya; Yönetim ve yaşam biçimini tefessüh etmiş (yozlaşmış, çürümüş) maddeci Batı kültürüne göre şekillendirme gafletine düştüğü 1700’lerden itibaren, muharref ve mukallit İncil yandaşlarının yıldızı parlamış, buna paralel olarak fanatik Musevi camiasında yükselme devri, Osmanlı’da (1734) gerileme, düşüş ve çöküş başlamıştır.
Bunun ana nedeni: Tabiatın boşluğa tahammül edememesidir
Daha açık bir anlatımla batı, Türk ve İslâm âleminin içini boşaltıp değerlerini çalmış; Yerine kendine ait yozlaşmış, çürümüş, ahlâksızlık, hırsızlık, yolsuzluk, namussuzluk illetini koymuştur. Merhum Milli Şâir Mehmet Akif Ersoy, bir Avrupa gezisi dönüşü bu hali tespit eder ve şöyle açıklar: “Batı İslâm’ın ilmini almış; Bize ancak adı kalmış pâyidar…”     
“EY İNSANLAR VE MÜSLÜMANLAR!...
‘Evrensel hukuk ve İslâm’a göre: Devlet insan içindir. İnsan’ı yaşat ki, devlet yaşasın, düsturu, iktisat ve müttefik içtihat gereği: Hak edilmiş ve helâl olmak şartıyla, ‘kazanç’tan en az bir yıl kullanıldıktan sonra vergi alınır. Gelir Vergisi oranı 1/40, yani: % 2.5 olup; gümrük hariç “peşin vergi” haram ve yasaktır. Başta tekel ürün ve hizmetleri olmak üzere; Akaryakıt, Doğalgaz, Tüpgaz, Elektrik, Su, Telefon, Ekmek zorunlu ihtiyaç ve sürüme dayalı “sürekli ve garantili” kazanç unsuru mal ve hizmetlerde azami kâr oranı, maliyet artı % 5;, Alımı isteğe bağlı, zorunlu ve yaşamsal olmayan mal ve hizmetlerde ise kâr oranı: Maliyet artı en fazla % 20’dir. Üretici, Sanayici ve Tüccar halka hizmetle memur-mükellef kimsedir. Fahiş ve haksız kâr edilemez. Devlet’in varlık sebebi vatandaşlar adına piyasaları geliştirme ve kontrol, huzur, istikrar ve insicamı temin; Halkı, hür teşebbüsü, üretim ve hizmetleri Düzenleme, Destekleme ve özellikle Denetleme ile yetkili, görevli ve sorumludur.’ İYİ BİLİN!..”
Enteresandır; Osmanlı ve İslâm devletlerinin duraklaması Batı’nın ayağa kalkmasına; Gerilemesi ise yükselmesine denk gelir. Bizde duraklama ve gerilemenin nedeni: "nepotizm, gayrimüslimlere yalakalık, ABD, İngiltere, Almanya ve Fransa’ya yardakçılık, hak, adalet ve hukuku siyasete, din’i hem siyaset ve hem de ticarete alet edecek kadar ahlâki düşüklüktür. "
Dönem itibarıyla tüm İslâm âlemini kucaklayan, temsil ve izam eden Osmanlı’nın bu minval üzere zevali, doğal ve evrensel yaşam biçiminden uzaklaşarak; Hızla küfrün kucağına düşmesi, 200 yıl süren “hilâl-i salip” mücadelesi neticesinde sözde Müslümanların ric’ati (pes ederek geri çekilmesi), mağlubiyeti ile sonuçlanmış ve bu illetle yıkılıp gitmişlerdir.
Gelinen nokta: Adalet ve faziletle hükümferma olunan 20 milyon 500 bin km2’lik bir cihan devletinden, 780 bin km2’lik arenadır. Oysa Cumhuriyetin kuruluş ilkesi Türk İnkılâbı ile Osmanlı’nın kuruluş düsturu birdir. İmanlı-şuurlu, onurlu-sorumlu, hak, adalet ve fazilete dayalı namuslu, dürüst, demokrat “antiemperyalist” Türkiye Cumhuriyeti…..    
Dolayısıyla, her iki halde de olması gereken, beklenen ve mayalanan ne idi?
“Ebed Müddet Devlet”; Hak, adalet, huzur, emniyet, eşitlik ve barış iklimi!..
OSMANLI’DA OLMADI!...
Bunun sebebi: İnsan için en doğal, rahat, özgür, şahsiyetli ve haysiyetli yaşam biçimi olan İslâm’dan uzaklaşmak, bid-at ve hurafelere saplanmak; Müslümanlık bir yana, insanlık dışı, alt ve alçak bir yaşam tarzına rıza göstermektir. Aşağıda arz, ifade edeceğim şekilde bu, bütün İslâm âlemi bir yana İnsanlık âlemi için de büyük bir hezimet, ıstırap, sıkıntı ve utanç nedeni olmuştur. 1700 ilâ 1930 yılları arasında aralıksız cereyan eden Müslüman odaklı savaş, tehcir (zorunlu göç), sistemli soykırımlar, suni olarak teşkil ve teşekkül ettirilen sözde ana dil, etnik kök, mezhep ve tarikat sapkınlıkları da hesaba katmak gerek!..
İşte bu feci izmihlâl ve ağır hezimetin faili: Vahşi Batı, Hıristiyan ve Yahudiler;
Suçlu ve sorumlusu: Apaçık gaflet, dalâlet ve hıyanetle malûl, din tacirliğine müptel⠑Müslümanların Emir’i vasfını terkle “Kral” kisvesine bürünen, kibir, sefahat, saltanat ve ilmî sefalet zafiyetiyle illetli ümera (amirler, yöneticiler) ve bu zûl-zilletten maişet dilenecek kadar alçalan, ilim, ahlâk ve fazilet fukarası ulema, fukaha ile sözde zamanın aydınlarıdır...  (./..) 
 
DİNDARLIK, BİLİM VE DEVLET
Devletten, sosyal hayat ve kurumlardan dini soyutlamanın, ahlâkı dışlamanın faturası daima çok yüksek olmuş; “insan, ekosistem ve bütünüyle doğal hayata ihanet” anlamına gelen bu menfur teşebbüsler, sonuçta çok büyük ekonomik, sosyal ve kültürel felâketler, travma ve çöküntülere neden olmuştur. (BAK: Dindarlık, Adalet ve Devlet)    
Mağdurları: Sorumluluk duygusu, medeni cesaret, onur, ahlâk, iman ve ilimlerini terk edip; Dinî ticarete, adaleti siyasete, ilmi menfaate alet etmeye kalkışan; rüşvet-iltimas, ayırma, kayırma, haksızlık, yolsuzluk ve suiistimale yönelen, icabında yalan söylemek ve yalan yere yemin etmekten kaçınmayacak kadar insanlık dışına çıkmış öz haini, sözde Müslümanlar… 
Bu yüzdendir ki; (1300–1923) 623 yıllık ömrün 434 yılını insanca ve İslâm’ca hüküm süren; Adalet ve barış iklimi, fazilet güneşi Osmanlı’nın çöküşü 189 yıl sürmüştür. Oysa yeni Türkiye Cumhuriyeti henüz 89 yaşındadır. Bilinen ve belli olan, tarih boyunca kurulmuş Türk devletlerine oranla henüz çok gençtir. Yenidir…
Mayası itibarıyla Osmanlı’ya rücu eder korkusuyla da;
Genç Türkiye Cumhuriyeti, olgunlaşmadan boğulmak istenmektedir.. 
Bu istek ve ihtirasın zebunu ise: Kadim “Şark Meselesi’nden” mütevellit bedhahlardır.
Hakikatte MS 300 yıllarından beri Türk milletine karşı düşmanlığı bilinen ve sürekli bileylenen, tarihin en kanlı soygun, vurgun, katliam ve soykırımlarından biri “Haçlı Seferleri” ile maruf, eli kanlı, kara vicdanlı, haramzade, emperyalist batıdır. Musevi, Hıristiyan âleminin siyasal, sosyal, bilimsel ve kültürel yapısı; Türk ve Müslümanların, bütün devirlerine nazaran, çok ileri, koyu ve derin bir dindarlıkla örülmüştür… 
Hıristiyan Batı ve Kuzey Yıldızı Yahudiliğin referansı din’dir. (Din kullanılarak 19. yy’da İsrail devleti kurulmuştur.) Ancak öncelikle, “arz’ı idare etme” iddiası güden, yaygın söylem ve yayınlara göre bu ideal, iddia veya ütopyasını hayata geçirmek için evrensel bazda yoğun çaba harcayan Yahudi toplumunu ele almak ve analitik olarak incelemek gerek:
 
“EY İNSANLAR VE MÜSLÜMANLAR!...
‘Evrensel hukuk ve İslâm’a göre: Her insan bir devlettir. Devlet insan için vardır. İnsan’ı yaşat ki, devlet yaşasın düsturu, iktisat ve içtihat gereği: Her nevi kazanç sadece ve yalnızca “bir defa” vergilendirilir. Vergilendirilmiş kazançtan; ÖTV, KDV ve sair namlar altında, doğrudan veya dolaylı olarak başkaca vergi alınamaz. Buna teşebbüs ve tevessül insan hakları, adalet ahlâkı ve hukuka aykırıdır. Üretici, Sanayici ve Tüccar halka hizmetle memur ve mükelleftir. Meşru hükümet adaletin teminatı olmakla; hüküm ve hikmet de, adalet iledir. Hükümete rağmen hiç kimse fahiş ve haksız kâr elde edemez.
yolsuzluk domuzluktur. Devlette suiistimal, ihmal ve hırsızlık varsa hükümet yok demektir. Devlet’in varlık sebebi. Millet Adına kontrol, huzur, istikrar ve insicamı temin; Sektörleri tanzim, tertip, üretim, hizmet, serbest rekabet, fiyat ve piyasaları “insan lehine” Düzenleme, Destekleme ve özellikle Denetleme ile yetkili, görevli ve sorumludur.’ İYİ BİLİN!..”        
 
MUKAYESELİ BİR İNCELEME VE DEĞERLENDİRME     
2012’de nüfusu 7 milyara ulaşan Dünyada yalnızca 14 milyon Yahudi / Musevi var.
(Kuzey ve Güney Amerika'da 7, Asya'da 5, Avrupa'da 2 milyon ve Afrika'da yaklaşık 100  bin Musevi yaşamakta) Buna mukabil, aynı dünya’da 1 milyar 600 milyon Müslüman var. (1 milyar 100 milyon Asya'da, 500 milyon Afrika'da, 44 milyon Avrupa’da, 6 milyon Amerika kıtasında.) Yani dünyada 1 Musevi’ye karşın 114 (!) Müslüman var... İyi ama bu Yahudiler Müslümanlardan niçin 100 kat daha güçlü ve daha zengin ve daha eğitimli ve daha mucitler?
            Tarafsızlık ve bilimselliği “Müslümanlar açısından” tartışmalı tespitlere bakalım…
 
NEDEN VE NİÇİN?..
Yakın çağın en etkin bilim adamı Albert Einstein; Psikanalizin (ahlâksızlık, dinsizlik ve insanlık düşmanlığı öğretisinin) babası Sigmund Freud; Sayısı milyonları bulan masum ve suçsuz insanın sefalet, açlık, yokluk, ideolojik kargaşalarda, harplerde telef edilmesine neden olan Karl Marks, Engels, Stalin, Buharin ve Kuzinen Yahudi idi… (./…)
 
DİNDARLIK VE SİMSARLIK
            Umur-u devlette dindarlık, öncelikle ihlâs, mutlak doğruluk, adalet ahlâkı, dürüstlük, engin hoşgörü, derin tevazu ve samimiyeti zorunlu kılar. Bu, aynı zamanda “insani boyut ve bilinçli İslâm toplumunun” devlet adamı profilidir. Kur-an ahlâkı, İslâmi ilimler ve müspet bilim olarak adlandırılan bütün disiplinlere göre “devlet adamları” ile “bilim insanları” birer aktör veya figüran değil; Nevi şahsına münhasır, karakteri özgürlük, mürşidi (rehberi) sadece ilim, adalet ve gerçek olan; “namus borcu, kumar borcu olmayan” yüksek şahsiyetlerdir. 
            İdare sanatı “iyi, namuslu, dürüst (bilge) ve demokrat” Müslümanların işidir.
            İyi’lerin seçilmesi, ileri doğru atılmış bir adım; Kötülerin idareyi ele geçirmesi ise: Gericilik, irtica ve yobazlığa avdet olup; Hazreti Âdem’den bu yana İslâm’ın Cumhuriyet dışında bir yönetim sistemi önermemesinin sebebi budur. Aslında İslâm, aleni bir şekilde Cumhuriyeti de önermez. Sadece halkın kendi kendisini yönetebilmesini ve “devlet idaresinde millet iradesinin” belirleyici olmasını ister. Bu nedenle Yüce Peygamber; Kral, İmparator ve Reislere gönderdiği mektuplarda: “İslâm, sizin idare şeklinizle değil, halkın Müslüman olması ve İslâm’ı yaşaması ile alâkadardır” der. Çünkü insanların İslâm’ı yaşaması; İnsanca yaşaması anlamına gelir. Huzur, güvenlik, eşitlik, adalet ve barış sadece İslâm’dadır. .
“EY, İNSANLAR VE EY, MÜSLÜMANLAR!...
‘Evrensel hukuk ve İslâm’a göre, devlet insan içindir. İnsan’ı yaşat ki, devlet yaşasın, ilkesi, iktisat ve müttefik içtihat gereği: Hak edilmiş ‘kazanç’tan en az bir yıl kullanıldıktan sonra vergi alınır. Gelir vergisi oranı 1/40 yani: % 2.5 olup; gümrük hariç ‘peşin vergi’ haram ve yasaktır. Başta tekel ürün ve hizmetleri olmak üzere akaryakıt, doğalgaz, Lpg, elektrik, su, telefon, ekmek zorunlu ihtiyaç ve sürüme dayalı “sürekli ve garantili”
kazanç unsuru mal ve hizmetlerde azami kâr oranı, maliyet artı % 5; Alımı isteğe bağlı, zorunlu/yaşamsal olmayan mal ve hizmetlerde ise:, Maliyet artı % 20’dir. Üretici ve Tüccar, halka hizmetle mükelleftir.  Fahiş kâr edilemez. Devlet’in varlık sebebi halk adına piyasaları geliştirme ve kontrol, huzur, istikrar ve insicamı temin; Halkı, hür teşebbüsü, üretim ve hizmetleri Düzenleme, Destekleme ve özellikle Denetleme ile yetkili, görevli ve sorumludur.’ İYİ BİLİN!..”          
            DİN’İ YAŞAMA GÖREVİ
            Şu kadar ki; Milletçe seçilmiş yahut “devlet idaresinde, millet iradesini temsil etmek üzere” hükümetlerce atanmış; Bilumum devlet adamları, hükümet görevlileri ile millet memur ve müstahdemleri dini söylemekle değil, ancak ve sadece yaşamakla mükelleftir. Ayrıca, halk adına hükümet eden veya devlet adına iş gören kimseler; Vatandaşlar arasında tam bir eşitlik, adalet ve hakkaniyetle muamele etmeye memur ve mecburdur. Nasıl ki; Rab insanları imtihan maksadıyla yeryüzüne gönderip, sınamasına rağmen, din, inanç, fikir ve vicdani kanaatlerinde hür bırakır; Peygamberlerine dahi “dinde zor yoktur” diye sadece “nasihati” emreder! Şu hale nazaran: Ne diğer insanların ve ne de devlet adına hükümetlerin “din, inanç, mezhep, düşünce ve vicdani kanaatlere (hukuken suç unsuru olmadıkça) karışma hakları yoktur.
            Bu kaide rüştünü ispatlamış, akil ve rey sahipleri için geçerlidir. 18 yaşına kadar olan her çocuğa (Anne ve Babasının dâhil olduğu) dini öğretmek; Velev ki, anne ve babası dinsiz ise, bu defa “fıtrat gereği” çocuğu Müslüman olarak eğitmek ve İslâmi öğretime tabii tutmak devletin görevidir. Dinsiz anne ve babalar, devletin bu tasarrufuna itiraz edemez, dava yoluna gidemezler. Rüşt yaşına gelen çocuk, kendi kararını bizzat kendisi verir.             
            DİN’İ ANLATMA VE AÇIKLAMA GÖREVİ
            Toplum önünde dini temsil, ilzam ve ifade görevi sadece ve yalnızca Halife, Şeyh-ül İslâm yerine kaim Diyanet İşleri Başkanı, Müftü, İmam yahut gayrimüslim cemaatler adına Patrik, Papaz ve Hahamlar ile ilim ve edep dâhilinde olmak kaydı şartıyla bizatihi halka aittir. 
            TC, 11 Kasım 1938 karşı devrimine kadar, bu özelliklerle mütemayiz 1.sınıf devlet adamlarınca yönetilmiş; TSK’da er-erbaş talimi, Eğitimin her aşaması ile Harp Okullarında;, Kur-an, Din ve ahlâk dersleri zorunlu tutulmuş; Harp Okulu ve Kışlalarda Namaz İçtimaları uygulanmıştır. Cihanşümul bir devletin bakiyesi için olağan, doğru ve gerekli olan da budur.   
            Dinsiz devlet olmaz. Lâiklik: “Fert’in, devlet içinde dinini yaşama teminatıdır”  ./..
 
DİNDARLIK VE KİNDARLIK
            Eğer bir hükümet, ordu’yu kendince hizaya sokabiliyor, generalleri çok ağır iddia ve ithamlarla hapse atabiliyor, pamuk eldiven giyili demir yumruğunu bakan, milletvekili, yargıç ve savcıların başına indirebiliyorsa;, Bu hükümet, TC’nin kurulduğu günden itibaren vaki tüm yolsuzluk-haksızlık, hukuksuzluk, faili meçhul, yalan-talan, soygun-vurgun dâhil olmak üzere her suiistimalin üstüne rahatlıkla gidebilir. Özellikle referansı insan hakları/adalet, demokrasi, kalkınma, barış ve dindarlık olmakla; Zaten gitmeye mecbur ve mahkûmdur.
            HESAPLAŞMA VE YÜZLEŞME
            Her ne kadar 27 Mayıs sorgulanıp, yargılanmadıkça 12 Mart, 12 Eylül ve 28 Şubat hiçbir anlam ifade etmiyorsa; Verilecek hesabı olmayan 1919-38 dönemi ile hesabı yassı-ada cehenneminde verilmiş 1950-60 hariç olmak üzere:, 1938-1950 ilâ 1960-2012 dönemlerinin şaibeli hesabı mutlaka verilmeli, hesaplaşma ve yüzleşmesi mutlaka yapılmalıdır. 
            İşte!.. Halkın ihtiyacı olan, “zorunlu hesaplaşma ve yüzleşme” budur.
Vizyon ve misyonunu “hesaplaşma-yüzleşme, adalet ve barış” üstüne oluşturan cari hükümetin başta gelen görevi: Tüyü bitmemiş yetimin hakkını almak ve devletin namusunu kurtarmaktır. Aksi takdirde: 12 + 52 = 64 yıl boyunca trilyonlarca doları “siyaset + medya + mafya” işbirliği sonucu soyulan bu milletin mâşeri vicdanı huzur bulmayacak, haksızlık ve adaletsizlik üzerine kurulu güncel siyaset ıslah ve iflâh olmayacaktır.
            Dahası, yıllardır apaçık bilinen yabancı etkisi, Ülke üzerinde vaki insanlık dışı baskı, dayatma, dezinformasyon ve yönlendirmeler; Mezkür hesaplaşma - yüzleşme olmadan mâkus talih sona ermeyecek, yıllardır, ülkemiz ve dünyada Türk insanına reva görülen çifte standart, alçaklık, kalleşlik ve zulüm nihayet bulmayacaktır.
            Öyle ki, bir Türk yabancı bir ülkeye gittiği zaman, asli unsur veya ‘yerli halk’ denilen yasal vatandaşların sahip olduğu hakların büyük bölümünü kullanamaz; “Milli değerleme” ve sair namlar altında misillenmiş fiyat politikalarına maruz kalırken;. Türkiye’ye gelen ne idüğü belirsiz, ahlâken tefessüh etmiş, bu topraklara adım atmaya bile lâyık olmayan bir yabancıya akıl almaz kolaylıklar, ucuzluklar, imkânlar ve fırsatlar sunulmaktadır!...   
            Bu da bir yolsuzluktur. Vatana, vatandaşa, eşitlik ilkesi ve insan haklarına ihanettir.
            Katlanarak artan ve sürüp giden bu ve benzer yolsuzlukların acilen durdurulması ve bu hükümetin en başta rüşvet, iltimas, haksızlık, yolsuzluk, kasıtlı işsizlik, pahalılık, adaletsizlik, görevi kötüye kullanma ve suiistimallerle “kendi dönemi dâhil” yüzleşmek ve hesaplaşmaktan başka bir çaresi yoktur. Aksi takdirde olay, sadece ‘darbe, dikta, cunta ve sulta’ meselesinden ibaret kalırsa bunun adı dindarlık değil, kindarlık olur, biline!..     
“EY İNSANLAR VE MÜSLÜMANLAR!...
‘Evrensel hukuk ve İslâm’a göre: Her insan bir devlettir. Devlet insan için vardır. İnsan’ı yaşat ki, devlet yaşasın düsturu, iktisat ve içtihat gereği: Her nevi kazanç sadece ve yalnızca “bir defa” vergilendirilir. Vergilendirilmiş kazançtan; ÖTV, KDV ve sair namlar altında, doğrudan veya dolaylı olarak başkaca vergi alınamaz. Buna teşebbüs ve tevessül insan hakları, adalet ahlâkı ve hukuka aykırıdır. Üretici, Sanayici ve Tüccar halka hizmetle memur ve mükelleftir. Meşru hükümet adaletin teminatı olmakla; hüküm ve hikmet de, adalet iledir. Hükümete rağmen hiç kimse fahiş ve haksız kâr elde edemez. Rüşvet, haksızlık ve yolsuzluk domuzluktur. Devlette suiistimal, ihmal ve hırsızlık varsa hükümet yok demektir.
Devlet’in varlık sebebi. Millet Adına kontrol, huzur, istikrar ve insicamı temin; Sektörleri tanzim, tertip, üretim, hizmet, serbest rekabet, fiyat ve piyasaları “insan lehine” Düzenleme, Destekleme ve özellikle Denetleme ile yetkili, görevli ve sorumludur.’ İYİ BİLİN!..”
Bütün iddia ve kara propaganda (dezinformasyon) biçiminde söylenen yalanların dışında, ötesinde ve arkasında yaşanan gerçek tüyler ürpertici olup:, Ülkemizde uygulanan vergiler insanlık dışı, fiyatlar fahiş, piyasa “rüşvet, iltimas, hırsızlık, yolsuzluk, soygun ve vurgun” üzerine kuruludur. “Eşit işe eşit ücret” ve “serbest rekabet” kuyruklu bir yalandır.
Şu haliyle rejim; Dindarlık değil, adeta simsarlık; Başta Kürtçülük misali ayrımcı furyalar olmak üzere, yurttaşlara eziyet, zulüm, küstahlık ve kindarlık üzerine kuruludur. 
Bütün iddia ve kara propaganda (dezinformasyon) biçiminde söylenen yalanların dışında, ötesinde ve arkasında yaşanan gerçek tüyler ürpertici olup:, Ülkemizde uygulanan vergiler insanlık dışı, fiyatlar fahiş, piyasa “rüşvet, iltimas, hırsızlık, yolsuzluk, soygun ve vurgun” üzerine kuruludur. “Eşit işe eşit ücret” ve “serbest rekabet” kuyruklu bir yalandır.
Şu haliyle rejim; Dindarlık değil, adeta simsarlık; Başta Kürtçülük misali ayrımcı furyalar olmak üzere, yurttaşlara eziyet, zulüm, küstahlık ve kindarlık üzerine kuruludur. 
 
ADALET GÜNEŞİ VE HUZUR İKLİMİ İÇİN…
            Adalet güneşi, huzur ve hukuk iklimi Osmanlı dâhil; Tarihteki (101 devlet ve 16 cihan imparatorluğundan ibaret) kadim Türk devletlerinin en büyük özelliği ‘nevi şahsına münhasır’ ortak karakteridir.
“Medeni Siyaset” bilimi, bu kaynaktan beslenir. Dolayısıyla onurlu, soylu ve medarı iftihar Türk tarihinde ‘nevi şahsına münhasır olmak’ kıskançlıkla korunduğu, hayat bulduğu sürece, Devlet ve millete zeval gelmez. Hüküm ve hikmet sahipleri (hükümetler) asla acizlik, zaaf, atalet ve dumur ile malul olmazlar. Ta ki, iç/dış düşmana borçlanıncaya, sonuçta namertten emir almaya başlanıncaya değin!… Her ne kadar, tüm devletler için, kural aynı olsa da, Türk’ler için bu (Yahudi kurnazlığı iç ve dış borç) tam bir fecaet ve felâket sebebidir.
            Tıpkı şimdi ve 1960’dan itibaren olduğu gibi...
            Borçlanma ve sözde müttefik güdümü altında ezilmenin bedeli çok pahalıdır.
            Bugün Türkiye’nin borçlu olduğu ABD ve AB ülkelerinin tamamı, baş belâsı melânet ve ihanet şebekesinin yardım, yaltakçı, aleni patron ve yatakçısıdır. Üstelik bunların hükümet çevresi, parlamento ve kurumlar içinde sadık hizmetkârları, kartel medyasında sahibinin sesi it, karındaş ve kripto beyinleri vardır. Her hükümet bunu bilir, fakat ses çıkartamaz…
            İç borç erbabı da; Cüz-i bir tasarruf kesimi hariç, haraççı, şantajcı ve rantçıdır..      
            Daha dün “0 Sorun” derken, şimdi (borç yüzünden!..) geldiğimiz yere bakın..
            Amerika bizi cepheye sürmeye kalkışıyor. Suriye ile resmen olmasa da, fiilen savaş halinde sayılırız. Hatta savaş devlet katına sıçradı. İllegal de olsa, Kore’deki gibi Amerika adına ön cephedeyiz. Haberlere göre: Suriye’de 49 istihbaratçımız tutuklu. 49 esir verilmiş. Buna mukabil Türkiye’ye sığınmış bir isyancı subayı takas eden, üst düzey MİT görevlisi özel yetkili savcılarımız tarafından sorguya çekilmiş. Bu yüzden mit, akp, Hükümet ve TBMM’nin başı derde girdi. Yıldırım hızıyla “hale mahsus özel yasa düzenlemesi” yapılarak kriz atlatıldı.
            Sorun bu şekilde aşılmasa ve süreç devam etseydi; mit yöneticilerinin sorgulanması ve yargılanması; Bazı kişi ve kesimlerin ipliğini pazara çıkartır ve sonuçta Recep Usta bu yüzden eş başkanlıktan olabilirdi. Olmalıydı da... Çünkü, hiç olmazsa ondan sonra Amerikan domuzu karşısında dik durulabilir, TC “nevi şahsına münhasır” bir politika rotasına girebilir; İncirlik ve Malatya rezilliği son bulabilir, belki de çuvalın intikamı bile alınabilirdi!.. Olmadı!...
            Sonuçta on yıllık açıklık, şeffaflık, adalet, hukuk ve demokrasi lâfları boş çıktı.
            Bunun yerini deli saçması Oslo dedikoduları ve Abdullah Gül’ün Başbakan iken Colin Powell ile yaptığı iddia edilen ipe sapa gelmez gizli antlaşma söylentileri ve çuval fitnesi aldı, ihanet yürüdü tefrika büyüdü. Oysa cümle âlem bilir ki; Değil Ermeni, Yunan, Rum /Romalı, Yahudi, (İsevi & Musevi) zerre miskal insan olan TC vatandaşı dahi bu tür kir, kin ve ihanet paçavralarına belge diye imza atmaz, ekmeğine hain olmaz, asla kabul etmez, onaylamaz… 
            Anadolu insanı; Adalet güneşinin ışığı ve huzur ikliminin güneşidir.
            Asil’i; Namuslu, dürüst ve demokrat olanıdır. Asıl azmaz, bal kokmaz. 
            YAPILMASI GEREKEN: ONURLULUK VE SOYLULUKTUR!..
            Başta Suriye olmak üzere, dünkü hinterlandımızda yaşanan insani, ilmi, siyasi, sosyal ve kültürel sorunları;. Tıpkı Ceddimiz Osmanlı misal “kutsal bir dava uğruna” hayır, himmet ve adaletle, Türk ve İslâm dünyası ile el ele ve istişare ederek halletmeye çalışmalı;. Özellikle, Suriye cenahında evvelâ Türkmen kardeşlerimiz ve kadim tebaamızın emniyet, ırz-namus can ve mal güvenliği, toprak bütünlüğü ile devlet varlığının korunup, kollanması için tüm imkân ve kaynaklar açıkça, dürüstçe ve mertçe seferber edilmelidir. Gâvurla, domuzla birlikte değil!
            Vahşi Batı (AB) ve kalleş ABD ile iştirak insanlık ve İslâm’a hakarettir.
            Gayrimüslim ile Müslümanların imdadına koşulmaz. Bu alçaklık ve küstahlık olur.
            Zira Türk Milleti ve Türkiye Cumhuriyeti hükümetlerinin şiarı adil, namuslu, dürüst ve demokrat olmak, adalete muhtaç olanlara rıza-i ilâhi için koşmak; Adaleti çiğneyen güruh, çete devletleri ve sözde devlet adamlarını cezalandırmak; Türk tarihi, talih-kader ve tabiatının olağan ve doğal gereğidir. Aksi takdirde mukadder olan akıbet ve hakikat: “Adaleti çiğneyen devlet adamlarını cezalandırmayan milletler çökmek zorundadır.” Hz. Muhammed (S.A.V)
 

Bu çalışma  "TELİF ESERİ OLUP"  Yazarı ve bu siteden izin almadan kullanmayınız!

Önceki Sayfaya gitmek için tıklayınız

Bir sonraki sayfaya gitmek için tıklayınız

 
 

 41

Kitap içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

Önceki Sayfaya gitmek için tıklayınız

Bir sonraki sayfaya gitmek için tıklayınız

DP BÜTÜN SİYASET KURUMLARINA İTHAF OLUNUR

 
Bu günlerde DYP’ye zoraki monte Demokrat Parti’nin Büyük Kongresi yapılacak.
Genel Merkezden yapılan açıklamaya göre Demokrat Partinin 4. (!) Olağanüstü Büyük Kongresinin 6 Ocak 2007 Pazar günü yapılacağı bildirildi. Ancak, daha önce de bu sütunlarda defalarca yazdığım gibi bu ekip Demokrat Parti’den bihaber. Meselâ, IV. Olağanüstü Büyük Kongre demişler ne alâkası var. Önce Parti evraklarını ANAP’tan alsınlar da, aslında kaçıncı Kongre olduğunu bir öğrensinler.
Bahusus Kongrede Genel Başkan seçiminin ardından GİK, Merkez Karar Kurulu ve Yüksek Haysiyet Divanı organlarının yedek ve asil üyelerinin seçimleri gerçekleştirilecek. Burada çok önemli bir ayrıntı vereyim, DP’de Merkez Karar Kuru Yoktur. Bunun yerine kaim Parti Divanı vardır. Parti Divanı, bütün siyaset kurumlarına örnek olacak kadar demokratik, özgün ve parti içi demokrasiyi tedvire muktedir bir kuruldur. GİK Divan tarafından seçilir ve yine Genel Başkanlık Divanı; Parti Divanı’nın onayı ile vücut bulur. Peki hani dünün DYP’ sinin Demokrat Partiye iblâğında bu hüküm. Elbette yok. Çünkü onlar, orijinal DP amblemini de almamakla sadece ve yalnızca “merkez sağın utancı-hicabı” haline düşen DYP’lerine yeni bir yüz arayışına girmişlerdi. Amaçları DP olmak falan değildir. Neyse, uzatmayalım.
Hani, daha önce 17-18 Kasımda yapılması planlanan kongre, Genel Başkan Mehmet Ağar tarafından iptal edilmişti. Ardından GİK, kongrenin 6 Ocak tarihinde yapılmasına karar verdi. Tarafımıza intikal bilgilere göre. Kongrede, DP-dyp Genel Başkan Yardımcısı Çağrı Erhan, eski İstanbul İl Başkanı Süleyman Soylu, eski Sağlık Bakanlığı Müsteşarlarından Aytun Çıray, eski genel sekreterlerden Serhan Yücel, gazeteci Nevval Sevindi, Genel Başkan Mehmet Ağar'ın eski genel merkez danışmanlarından Doç. Dr. Namık Kemal Bingöl, eski Denizli Milletvekili Ümmet Kandoğan ve eski İzmir İl Başkanı Kani Aydoğdu genel başkan adaylıklarını açıkladılar. Ayrıca, Ali Şahin, Hasan Ateş, Eşref Ünal, Dursun Atabek, Hayrettin Özaydın, Cemal Önez, Salih Erkal ve Efkan Erkul isimli şahıslar da genel merkeze adaylık başvurusu yapmışlar. Ne diyelim ? hayırlı olsun. Bekleyecek ve göreceğiz neler olacağını !..
Bizim fikrimiz o ki; Parti sahibi, polis, Mehmet AĞAR’ın katı yönetimi, kaprisleri ve basiretsizliği nedeniyle DYP misyonuna nokta konuldu. Tam kıvamında gerçekleşmesi kabil “birleşme ve bütünleşme” ise maalesef gerçekleştirilmedi ve zoraki nikâh sonunda böyle oldu.
Ancak, bununda memleket hayrına iblâğı mümkün.
Umarım bu makale bulunur, okunur, ibret ve ders alınır.
Dava ve misyonun hakiki varislerinde biri sıfatıyla halisane temennimiz budur.
Tabii değişim ve dönüşümün gerçekleşebilmesi için DP adını alan ve fakat “manâ ve muhtevasının” ayrılmaz bir parçası olan amblemini dışlayan bu yeni (!) oluşumun, yapılacak kongrede aslına rücu etmesi, dava ve misyonunun özünü teşkil eden tarihi amblemi alması, ilke onur ve değerlerini iktisap etmesi zorunludur. Aksi takdirde sonuç yine hayâl-i sükut ve derin bir hüsrandan başka bir şey olmayacaktır.
(DYP) -DP’YE İTHAF
Her ne kadar aşağıdaki bilgilere bütün siyaset kurumlarının “hayati derecede” ihtiyacı olsa da; Ben bu makaleyi özellikle ve bilhassa DYP-DP’ye ithaf ediyorum. Umarım görülür, bilinir, okunur, incelenir ve değerlendirilir. Zira, bu çalışma büyük bir zahmet, meşakkat, bilgi ve birikimin ürünüdür. Her ne kadar “marifet iltifata tabii” ise de, biz kimselerden her hangi bir iltifat beklemiyor; Sadece “bilgi” yi siyasetin ve siyasetçilerin istifadesine sunuyoruz.
İDEAL BİR PARTİ (GELENEĞİN) PROGRAMI
Bu güne göre uzak bir geçmişte; 01 Eylül 1937 tarihinde, "Şark Raporu" ışığında, (Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal ATATÜRK' ün emir ve direktifleri üzerine) Celâl BAYAR ve arkadaşları tarafından hazırlanan "TC'nin, Kalkınması-Gelişmesi ve Muasır Medeniyet Seviyesine Ulaşmasına İlişkin Program Tasarısı" bizzat ve şahsen, ATATÜRK tarafından okunmuş, incelenmiş olup, pek çok ek ve değişiklik yapıldıktan sonra BAYAR' a, "İşte, bu program benim programımdır. Türk milleti için düşündüğüm ve icrası hususunda lüzumuna kani olduğum her hususu havi bulunmaktadır. Bütün esas ve unsurları ile bunun mutlaka ve noksansız olarak uygulanmasını istiyorum. Hükümeti kurun ve bu programı uygulayın." dediği ve uygulama emri verdiği metin, önce 25.Eylül.1937 tarihli 1. Mahmut Celal BAYAR
Hükümetinin resmi ve "Atatürk tarafından hazırlanan" onaylı programı oldu.
Ancak bu programın, 25.10.1937-25.01.1939 tarihleri arasında görev yapan 1. ve 2. Bayar hükümetleri tarafından uygulanması mümkün olmadı. Çünkü, Şark Raporu ve çok bariz hale gelen bazı sorun ve sıkıntılar yüzünden Atatürk, İsmet İnönü’yü, parti ve devlet görevlerinden azlederek sürgüne göndermişti. Diğer taraftan kendi hastalığı ilerliyor ve devlet işleri ile meşgul olamıyordu. Bayar Hükümeti ise, bir taraftan aziz Atatürk’ün tedavisi için koşturuyor, diğer taraftan da programın hayata geçmesi ve hükümetin (İnönü den dolayı) başarılı olmasını istemeyen Vekillere karşı yoğun bir mücadele veriyordu. 10.Kasım.1938 günü Ulu Önder hayata gözlerini kapayıncaya kadar bu mücadele, programdan hiçbir sonuç alınamadan ve her hangi bir uygulama yapılamadan böylece sürdü.
Vefatın ertesi günü İsmet İnönü derhal, kendisini Cumhurbaşkanlığına seçtirdi. İlk etapta "Atatürk' ün programı" hayal mahsulü olarak nitelenip yürürlükten kaldırıldı. Bütün Resmi daire ve okullardan Atatürk portreleri indirilerek "milli şef" fotoğrafları asıldı. Tedavüldeki kağıt ve madeni paralar toplanarak "milli şef" resimli paralar basılıp piyasaya çıkartıldı. Buna sabır ve tahammül gösteremeyen ve onay vermeyen Bayar Hükümeti 25.Ocak.1939 da görevinden alındı.
Bu tarihten itibaren ülkemizde karanlık, despot, diktatör ve faşist bir yönetim, baskıcı ve karanlık bir dönem başladı. Halk Partisi ile devlet adeta birleşti, bütünleşti. Celal BAYAR ve arkadaşları; Adnan MENDERES, Refik KORALTAN, Prof. Dr. Fuad KÖPRÜLÜ, Mareşal Fevzi ÇAKMAK, Ali Fethi OKYAR ve Ali Fuad BAŞGİL; Zamanla, azimle ve sabırla genişleyen bir yelpaze içinde, (kendi deyimleri ile) Demokrasi ve fazilet mücadelesine başladılar. Atatürk'ün, yoluna, izine, vasiyet-gelenek ve programına sıkı sıkıya, sadakat ve samimiyetle sahip çıkıp sarıldılar.
İşte; 12.Haziran.1945 tarihli "dörtlü takrir" e, buna mümasil demokrasi, insan hakları, adalet, fazilet ve hukuk mücadelesine esas teşkil eden ve 07.Ocak.1946 da "Demokrat Partinin " kurulması ile hayata geçen bu programdır. Bu program, Türkiye sevdalıları için uygulanması ve uyulması gereken bütün ayrıntıları açıklar. Ülkemiz ve insanımızı onurla yükseltmek, kalkındırmak ve geliştirmek isteyenlere yol gösterir. Çağı gereklerine göre değişim ve dönüşüm özelliğini taşır. “Cumhuriyet, Demokrasi ve Lâiklik” bağlamında öncü bir fonksiyona sahiptir. Kısaca milli misyon olarak da vasıf ve ifade edebileceğimiz "Atatürk' ün Programı” bu programın, esas itibarıyla ‘partiler üstü’ karakteri, özellik, nitelik ve ana hatları (muhtevası) aşağıdaki şekildedir:
Gelenekte siyasetin amacı: Devletin temel unsuru, varlık sebebi olan İnsanı, maddi-manevi, ilmi-bilimsel ve kültürel değer, eser ve zenginliklere kavuşturarak ‘ona’ gerçekten başarılı, onurlu, ilkeli, sorumlu ve mutlu olabileceği ortamları hazırlamak;
“Siyaset ve Devlet’in Yeniden Yapılanması” reformu çerçevesinde:
a-Devleti asli (Adalet, Dış-İç emniyet, güvenlik ve huzur, Sosyal Devlet, fert ve toplumun geliştirilmesi, tabanda refah ve mutluluğun şartlarının oluşturulması) görevlerine “yönlendirici ve denetleyici” boyuta çekmek, bunun dışındaki bütün kurum, kuruluş ve işlemleri ya, yerelleştirerek veya hızla özelleştirerek halka teslim etmek; Namuslu ve dürüst rekabete dayalı ‘serbest piyasa ekonomisi’ ni hayata geçirmek.
Şu an için “güvenlik ve istikrar” kavramları anlamlarını yitirmiş bulunmaktadır. Öyle ki, yoğunlaşan kundaklama teşebbüsleri ile 3 Ocak tarihli Diyarbakır saldırısı, ondan evvelki askerleri kaçma ve/veya kaçırılma kalkışmaları, DTP vukuatları ve nihayet; Ağır bir tehdit ve dayatma niteliği arz eden son AB kararları bunu açıkça göstermektedir.
Şimdi kaldığımız yerden devam edelim:
b-Yerinden Yönetim ve katılımcı Yerel Demokrasiyi gerçekleştirmek.
Bilimin, bilincin ve demokrasinin zorunlu kıldığı bu gerçek; İki yüzlü, dessas, yalancı ve talancı AB’nin de menfur telkin-dayatma ve katkılarıyla günümüzde hedefi ve amacından saptırılmakta ve muhtemel bir bölünmeye zemin hazırlamak niyeti ile istismar edilmektedir.
c-Yasama, Yürütme ve Yargı erkleri arasındaki “kuvvetler ayrılığı, bağımsızlık ve tarafsızlık ilkesini” hayata bütün usul, esas ve unsurları ile uygulamak. Kanunlar önünde tam eşitliği sağlamak. Adalet ve hukukun üstünlüğünü hakim kılmak.
d-Başta Cumhurbaşkanının doğrudan halk tarafından ve milli delege sistemi ile halkın içinden seçilmesi olmak üzere; Milletvekilleri, Belediye Başkanları, İl ve Belediye meclisi üyelerini “namusluca ve dürüstçe” yasalaşmış dar bölge ve iki turlu seçimle seçtirmek; Yerel yönetimlerin siyasi partilerle bütünüyle ilişiğini kesmek.
e-Ülkeye Tam Başkanlık Sistemini kazandırmak.
Demokrasi, uzlaşma kültürü, karşılıklı saygı-sevgi, tolerans ve hoşgörüye dayalı bütün evrensel hak ve hürriyetlerin önündeki engelleri kaldırarak, adalet ve hukuku hakim kılmak suretiyle bunların uygarca ve özgürce kullanılmasını sağlamak. ‘Kanunlar anayasaya, anayasalar da insan’a aykırı olamaz’ ilkesi doğrultusunda Anayasa ve yasaları sadece temel esasları ihtiva edecek şekilde yeniden düzenlemek ve demokratikleştirmek. Yargı Erki’ni bütünleştirip bağımsız ve tarafsız kılmak, Devletin bütün kurum ve işlemlerini yargının ve halkın denetimine bağlamak, tam şeffaflık ve saydamlığı temin etmek, yargının hızlı, etkin, sağlıklı ve ucuz çalışmasını sağlamak. Hak aramanın yolunu açmak. İçinde (Ombudsman) kurumunun da bulunduğu bir adalet dağıtım sistemi ile halkın hak arama, denetim ve izleme hakkını kullanması kurumsallaştırmak.
Devlet okul ve üniversitelerini, merkezi sistemden yerel yönetimlere devretmek, uygun olanları vakıf haline getirip özelleştirmek. Eğitimde etkin bir sigorta ve kredi sistemi kurmak, fakir, yoksul ve güçsüzlerin de en iyi şartlarda okuma imkanlarından yararlanmasını sağlamak, Devletin Sağlık ve Sosyal Güvenlik kurumlarını tek çatı altında birleştirmek, gerekli olanları yerelleştirmek ve özelleştirmek. Bütün vatandaşlar bir Genel Sağlık Sigortası kurmak. Ayırımsız bütün vatandaşlarımıza devlet hastanelerinde ‘ücretsiz bakım, kontrol ve tedavi’ imkânı sağlamak. Fakir, yoksul, güçsüz ayrımı yapmadan bütün vatandaşlara kalıcı, sürekli ve kaliteli sağlık hizmetini devlet olarak vermek.
Devletçe yönetilen mevcut sigorta sistemlerini çağdaş ve sağlıklı bir Milli Sosyal Güvenlik Sistemine (SAGEM) dönüştürmek. Emekliliği çağdaş-güncel, insani ve medeni boyutta norm ve standart birliğine kavuşturmak. Çalışanla emekli arasındaki maaş farkını asgariye indirmek, maaşlar arasındaki ayrıcalık ve uçuruma son vermek, kamu ve özel sektör çalışanları ile bütün emekli maaşlarını “yoksulluk sınırının” üstüne çekerek, insanca bir yaşam sürmelerini sağlamak,
BİLGİ NOT:
Mevcut hükümet tarafından mezkür sahada yapılan çalışma maalesef bu standart, ilke ve normlardan bütünüyle uzaktır. Sosyal Güvenlik Kurumu adı ile oluşturulan ve tıpkı yıllar önde DP tarafından öngörüldüğü veçhile “Sosyal Güvenlikte Tek Çatıyı” amaçlayan bahusus kurum ölü doğmuş ve doğar doğmaz da kadük olmuştur. Bu kurumun oluşumunda ne adalet, ne hukuk ve ne de hakkaniyet ilkelerinden söz etmek mümkün değildir. İnşâllah düzeltilir.
Elbette düzeltilmesi de gerekir. Zira, TC’nin kuruluş amacı bunu muciptir.
İşsizlik Sigortasını genelleştirmek.Zorunlu tahsilini bitiren ve/veya 18 yaşını ikmal ettiği halde, her hangi bir okula devam etmeyen bütün gençlerimize ya iş bulmak veya işsizlik maaşı bağlamak. Emeklilerin, işsizlerin, öğrenim gören gençlerin, ev hanımlarının, özürlülerin, yoksul, kimsesizlerin, gazilerin ve şehit ailelerinin durumlarını iyileştirmek. Ülkemizde fakir, yoksul, aç-açık ve kimsesiz bırakmamak. Devlet adına, kimsesizlerin kimsesi olmak. Türkiye ve dünya Türklüğüne sahip çıkmak.
Memur-işçi ayrımını asgariye indirmek. Kamu çalışanlarının sayısını en az yarıya indirmek. Bilimsel sendikacılığı geliştirmek. Sendika ağalığına son vermek. İşçi ve Memur sendikalarını tek Konfederasyon çatısı altında birleştirerek demokratikleştirmek. İşçi ve memur dahil bütün çalışanların sosyal haklarını demokratik yollarla elde etmeleri için gereken yasal düzenlemeleri yapmak. Asgari ücreti, sigorta kıdemi, tahsil, ehliyet ve liyakatle bağlantılı, en alt göstergesi (asgari geçim indirimi) vergi dışı kalacak biçimde yeni usul ve esaslara bağlamak.
Ekilebilir tarım ve ziraat alanlarını korumak kayıt ve şartıyla, Şehirlerin gelişme alanlarını hızlı ve planlı olarak yerleşime açmak, kira ve konutu rant vasıtası olmaktan çıkartmak, herkesin mutlaka medeni ve insani şartları taşıyan, sağlıklı bir Konut sahibi olmasını özendirip desteklemek.Kaynak kaybını engellemek, gereksiz yatırım ve israfı önlemek ve sağlıklı-yeterli-konforlu bir yaşam düzeyi için ‘yaşam boyu kullanılabilecek” kiralık konut sistemini devreye sokmak.
Devlet olarak, toplumun bilim, kültür ve Sanat değerlerine sahip çıkmak, milli ve manevi değerleri geliştirecek, Türk harsı, kimlik ve kişiliğini yükseltecek, Namuslu, sorumlu, ilkeli, onurlu ve sorumlu vatandaş formunu hakim unsur haline getirecek tedbirler almak, Sanatı ve sanatçının gelişmesini özendirmek.Anarşist, terörist, bölücü, hırsız, yolsuz, rüşvetçi, iltimasçı, gasp ve irtikap eğilimli ve/veya bu fiillere tenezzül ve tevessül eden alt varlıkları eğitmek, terbiye etmek. Islah olmayan araz ve müzminleri toplumdan soyutlayıp, üretim kamplarında enterne etmek.
Aktif ve şahsiyetli bir Dış Politika izlemek.Tarihten ve tabiattan kaynaklanan bütün hak ve hukukumuzu tavizsiz ve ivazsız olarak sonuna kadar kullanmak. Uluslar arası ilişkileri ‘mutlak mütekabiliyet’ ilkesi doğrultusunda yeniden düzenlemek. Ülkemizin tam bağımsız, hür ve hükümran bir devlet olma sıfatını, hayatın ve iktisadın bütün alanlarında temin, tedvir, sevk, idare ve organize etmek, harici misyonumuzu ne idüğü belirsiz dönmeler ve monşerlerden temizleyip, bütünüyle Türkleştirmek. Öz be öz, yani asaleten Türk olmayanları
Dış İşleri, İç İşleri, TSK ve MEB’ na almamak.
İç güvenliğin sağlanması görev, yetki ve sorumluluğunu merkezi idarenin gözetim, takip, denetim ve koordinasyonunda il ve ilçe idarelerine vermek. Jandarmayı kaldırmak. Kaymakam ve Valiler ile Müftü, Başsavcı, il ve ilçe Emniyet Müdürlerinin halk tarafından seçilmesini sağlamak.
“Güneydoğu Sorununu”, hiçbir ayrımcılık, bölücülük, halklar arasında farklılık, imtiyaz ve sair “bütün Türk vatandaşlarının tabi olduğu ve uymak zorunda bulunduğu yasal şart, statü, imkân ve fırsat eşitliği ile Kanunlar önünde mutlak eşitlik” bağlamında ve bütün insanlar, inançlar ve bölgeler arasında tam eşitlik ilkesi dahilinde ve sosyo-ekonomik çerçevede çözmek. Halklar değil, ayırımsız tüm vatandaşlar arasında adalet, eşitlik ve hukuku üstünlüğü ilkesini hakim kılmak. Ülkede var olan, dokunulmazlıklar dahil bütün ayrıcalık, imtiyaz ve istisnalara kesin olarak son vermek.
Yüksek kalite, ucuz ve uygun fiyat” bağlamında “Namuslu ve dürüst Rekabete Dayalı liberal ekonomi Serbest Piyasa Düzeni” içinde “Hür Teşebbüsü” gerçekleştirmek, kapsamlı bir Teşvik sistemiyle ekonomiye dinamizm getirmek. Devlete ekonomide, makro politikalar ile nazım rolünü yüklemek. Vatandaşı ezdirmemek. İktisadın temel esas ve ilkelerini “çıkar-çılgın kâr ve rant” üstüne değil; Helâl kazanç üstüne bina etmek. Her türlü kayıt ve kapsam dışılığa son vererek, devleti kontrol altına almak.
Vergileri adil esaslar çerçevesinde makul seviyelere indirmek, tabana yaymak, kamu maliyesini bütünüyle şeffaf ve saydam kılmak, Türkiye Milli Mastır Projesi kapsamında kayıt ve kapsam dışını ortadan kaldırmak, dolaylı vergileri azaltmak ve doğrudan vergileri evrensel boyuta çekerek; Vergilendirilmiş kazancın üst üste ve tekrarlanan bir döngüyle vergilendirilmesini kesin olarak önlemek,
Esnaf ve sanatkarın Küçük ve Orta Ölçekli İşletmelerini (KOBİ) geliştirmelerini sağlamak, yoğun bir program ve etkin teşvik tedbirleri ile desteklemek suretiyle, en kısa sürede her KOBİ’ yi bir büyük fabrika ve AŞ’ye dönüştürmek,
Ülkenin farklı özellik taşıyan geri kalmış bölge ve yörelerinin kalkınması dinamik ve cazibelerinin birbirlerine eşitleneceği etkinlikte teşvik tedbirleri ile gerçekleştirmek,
Etkin bir ulaşım, haberleşme ve enerji alt yapısı tesis ve idame ettirerek, Ülkenin gıda üretiminde kendine yeterliliği güvence altına almak; İspanya’nın Sevilla bölgesi gibi ekolojik ve organik-doğal tarıma dayalı büyük ölçekli işletme ve alanlar oluşturmak
Dış pazarlarda rekabet gücümüzün artırılması amacı ile ekonomik, mali, monater
politikalarda gereken düzenlemeleri yapmak, komşu ülkelerle serbest piyasa, liberal ekonomi ve dürüst rekabete dayalı ve geniş kapsamlı ekonomik işbirliğini oluşturmak, sınır kapılarını serbest ticarete açmak ve geçişleri serbestleştirmek.
Proje bütününe sadık kalarak bu programı uygulamak, Türkiye’ye gerçek anlamda çağ atlatacak ve ülkemizin “Birinci Sınıf Dünya Devleti” konum ve durumuna yükselmesini kesinlikle sağlayacaktır.
İDEAL BİR PARTİ MİSYONU
Türk milletini içinde bulunduğu ıstırap ve sıkıntılardan kurtaracak; “Kalkınmış - gelişmiş; Muasır medeniyet seviyesine erişmiş ve bu düzeyi aşmış bir Türkiye” ideali ve sevdalılarının “mevcut ve/veya muhtemel yeni Parti Misyonu: Kısaca "gelenek" olarak tanımlanan ve başlangıcı Ulu Önder ATATÜRK ve milli mücadeleye dayanan, Atatürkçü-Kemalist, Milliyetçi, Maneviyatçı bir "kuvva-i milliye" misyonudur. Esas itibarıyla var olan ve fakat sahipsiz kalan bir çizgidir. ATATÜRK' le başlar. BAYAR, MENDERES ve ÖZAL ile günümüze kadar uzanır. Hakiki ve bizatihi / geleneksel sahibi tarihi Demokrat Partidir. Kuvva-i Milliye ve Milli Mücadele ruhunun destansı bir dirilişi olarak tanımlanan 1946' dan dolayı "46 Ruhu" olarak da ifade olunur.
TANIM VE ANLAMI :
Demokratik ve gerçek anlamda Lâik Türkiye Cumhuriyeti’ nin; Atatürk ilke ve inkılâpları ve manevi mirası ile mündemiç; Milli, ilmi, insani ve manevi mukaddeslerle mücehhez; İnsan Hakları, Eşitlik, Adalet ve mutlak Hukukun Üstünlüğüne dayalı, İnsan haklarına sahip ve saygılı, muasır medeniyet seviyesini aşmayı hedefleyen; Ebed-müddet hür, hükümran ve 1. sınıf müstakil bir küresel Devlet olmasını amaçlamak, bu inanç ve ideal uğrunda tam bir fazilet, ahde vefa ve fedakârlıkla, "nefer" olarak çalışmak; Namuslu, dürüst ve demokrat bir insan, onurlu-ilkeli-sorumlu-erdemli bir vatandaş sıfatıyla Devlet, Cumhuriyet ve Demokrasiyi korumak, kollamak, kalkındırmak ve geliştirmektir.
İDEAL BİR PARTİNİN VİZYONU
"İleri, Çağdaş ve Güncel Vizyon" :
Bütün Türk vatandaşları ve Türkiye Cumhuriyeti Devletini, bilgi çağına taşımak;
İnsani boyut ve bilgi toplumunu gerçekleştirmek.
En ileri seviyede kalkınma gelişme, bilim ve yüksek teknoloji düzeyini yakalamak.—
Devletimizi özgür, hakim-hükümran ve güçlü, insanlarımızı zengin ve mutlu kılmak.
Sağlıklı, saydam, adaletli, ilkeli, onurlu, sorumlu, dürüst ve mutlak surette hukukun üstünlüğüne dayalı; Üretici, yaratıcı, çalışkan, hukuka sahip ve saygılı, dinamik ve sinerjik bir
Devlet ve Millet, toplum oluşturmaktır.
"SİYASİ VE SOSYAL" (SOSYOMETRİK) MANİFESTO :
1. Nedene odaklı değil, çözüm ve projeye odaklı olarak çalışmak.
2. Namuslu, dürüst, demokrat; İyi insan ve sorumlu vatandaş olmak.
3. Sorumsuz vatandaşlıktan, sorumlu vatandaşlığa geçişi sağlamak.
4. Lider sultasını kaldırmak; Siyasi rakip değil iyi bir ekip olmak.
5. Ortak aklı esas alarak; Verimli, uyumlu, ilmi ve kaliteli siyaset yapmak.
6. Adres : "Türkiye"
7. Kimlik : "Türkiye Cumhuriyeti Vatandaşı”
8. Kişilik : "İnsani Boyut ve Bilgi"
9. İlke : Onurlu, Saydam, Adaletli, Demokrat ve Dürüst Siyaset,
10. Parola : Vatana, Millete, Devlete, İnsana ‘insanlık alemine’ hizmet.
İNSAN HAKLARI, ADALET, HUKUKUN ÜSTÜNLÜĞÜ, DEMOKRASİ VE UZLAŞMA KÜLTÜRÜ İLKELERİ
1. Her insan bir devlettir. Devlet insana hizmet için vardır. Devletin bütün hattı hareket ve faaliyetinde ‘kamu yararı’ esastır. Bütün kurum ve kuruluşları ile kamu halkın emrinde ve hizmetinde olmak zorundadır. Hiçbir vekil, asil olan milletten veya milleti oluşturan bir fertten üstün olamaz. Bütün makam ve mevkiiler millete, eşit olarak halka ve doğrudan insana hizmet etmekle memur, mecbur ve mükelleftir. Devlet memuru yoktur. ‘Millet Memuru’ vardır. Cumhurbaşkanı dahil, millet vergisi ve devlet gelirinden maaş alan her kes “millet memurudur” Millet memuru; Namuslu, onurlu, ilkeli ve sorumlu olmaya ve bütün vatandaşlara eşit davranmaya, devlette halkın menfaatlerini canı pahasına korumaya ve kollamaya, hizmetini adalet, fazilet ve tam bir vefa ve dürüstlükle, en temiz, doğru ve verimli olarak yerine getirmeye mutlak surette memur ve mecburdur. Hırsızlık, yolsuzluk, bölücülük, vatandaşlar arasında ayırımcılık ve gasp, rüşvet, irtikap, namussuzluk ve sahtekârlık yapanlar kamuda görev alamazlar.
2. Genel amaç ve felsefe : İnsanı yaşat ki Devlet yaşasın.
3. Partinin varlık sebebi ve ana vizyonu : Adalet ve Demokrasi.
4. Adalet ve Demokraside hedef : Evrensel norm, standart ve kriterleri aşmak.
5. Kanunlar Anayasa ya, anayasada insan haklarına aykırı olamaz. Devlet kutsal değildir. Hiç bir kurum da kutsanamaz. Evrende kutsal olan tek varlık: Namuslu, dürüst, ilkeli, onurlu ve sorumlu "insan" dır. Devlet, özellikle ve bilhassa “iyi insan ve iyi vatandaşın yanındadır. İyi insan ve iyi vatandaş: Birey olarak, namuslu, iffetli, temiz ve dürüst bir hayat süren, çalışan, üreten, hakkıyla ve helâlıyla kazanan, demokrasiye inanan, insan hakları, adalet ve hukuka bilinçle sahip ve saygılı olan, yerine göre bütün kurum ve kuruluşlar, özel sektör ile devleti denetleyen kişidir.
6. Bütün insanlar hakları ile doğar. Devletin görevi, bu hakları korumak, geliştirmek; Bilgi, birikim, tahsil, terbiye, kişisel çaba-çalışma, verim ve üretimine paralel olarak bütün vatandaşları onurlu, güvenli, zengin ve mutlu kılmaktır.
7. Bireyin (kişilik) hakları dokunulmazdır. Bireyler örgütlenerek ve belirli amaçlarla bir araya gelerek; Tüzel hukuk çerçevesinde daha geniş anlamda hak, hukuk ve teşebbüs imkânı ve sahibi olabilirler. Devletin görevi : Düzenleme; Destekleme ve Denetlemedir; Ayrıca;
Gönüllü Kuruluşları teşvik etmek, destek olmak ve iş birliği yapmaktır.
Devlet idaresinde millet iradesi ‘katılımcı gerçek demokrasi’ esastır.
Devlette demokrasiyi bütün kurum ve kuruluşları ile uygulamayan, kesintiye uğratan, ayrıcalık, dokunulmazlık ve imtiyaz yaratan, adalet ve hukukun mutlak üstünlüğü, tarafsız ve bağımsızlığı ile hakimiyetini sağlayamayan hiçbir siyasi parti meşru sayılamaz. Adalet, hakkaniyet ve genel ahlâk esaslarına aykırı hüküm, karar ve tasarrufta bulunan bütün yargıç, savcı ve (resmi-sivil) yöneticiler görevlerinden derhal uzaklaştırılır. Devlette sahtecilik, israf ve suistimalin yeri yoktur.
8. En önemli ve en değerli "İnsan Hakkı" Yaşama, Öğrenme, İnanma, Barınma, İnandığı gibi konuşma-yaşama ve hayatını “İyi insan ve iyi vatandaş” boyutunda sürdürme hakkıdır. Ancak, suç işlemek, yalan söylemek, başkalarının hak ve hukuku’ na halel getirmek; Din tüccarlığı ve siyaset simsarlığı yapmak kesinlikle yasaktır.
9. Siyaset; Devleti Adaletle ve milletle iş birliği halinde, hukukun üstünlüğü ve yasalar önünde mutlak eşitlik ilkesine göre halkla "birlikte" yönetmektir.
10. Cumhuriyet fazilettir. Devlet, Demokrat, Saydam, şeffaf, medeni, muasır ve insani boyutta lâik; “imkân ve fırsat eşitliğine” dürüst rekabete dayalı serbest piyasa, (yerine göre) karma ekonomi ve liberal ekonomiden yana olup; Bütün iktisadi hareket ve faaliyetlerin temel amacı: Bireyin refah, zenginlik, güvenlik ve mutluğudur.
Üretici ve tüketici arasında 1’den fazla aracı ve komisyoncu ihdası yasak; Üreticinin, ürettiğini doğrudan tüketiciye satması esastır.
ÜYELİK ESASLARI VE PARTİ KURALLARI ÜYELİK ESASLARI
a) Bütün Üyeler parti içinde eşit haklara sahip olmak zorundadır.
b) Her Üye "parti aidatı" vermeye mecbur, memur ve mükelleftir. Parti, başta Devlet (hazine) olmak üzere, hiçbir kurum ve kuruluştan bağış-yardım ve sair namlar altında para alamaz. Standart üye aidatı dışında hiçbir vatandaştan para kabul edemez. Parti görevlerini para karşılığı dağıtamaz, peşkeş çekemez. Kıdem, ehliyet ve liyakat dışında (seçme-seçilme ve görev dağıtma, adaylık hallerinde) başkaca bir kriter ileri süremez.
c) Üç ay üst üste aidat vermeyenlerin seçme ve seçilme hakkı; Altı ay süreyle aidat vermeyenlerin "parti üyeliği" kesin olarak sona erer. Adaylığı görevden istifaya bağlı kişilerin ‘fahri üyelik kıdemi’ ve dönem ödemeleri dikkate alınır. Aralıksız en az 6 ay aidat ödeyen fahri ve asli üyeler dışında kimsenin, parti içinde seçme-seçilme ve aday olma hakkı yoktur. Siyasi Partiler ve Seçim Kanunları buna göre düzenlenir.
e) Parti üyesi, halk içinde muteber, ilkeli, sorumlu, duyarlı ve başarılı "örnek ve önder" bir insan olmak ve Partiyi onurla temsil etmek durumunda ve zorundadır. Zamanla siyaseti kirletme ve yozlaştırma eğilimi olanlar partiye üye olamaz. Yüz kızartıcı suç işleyen vatandaşlar partide üye sıfatıyla kalamaz.
SİYASETİN KURALLARI
a) Her parti üyesi, bağlı olduğu (il, ilçe, belde, mahalle, köy) sorunlarını tespit etmek, çözüm önerileri-projeler üretmek ve bunları kendi başkanlığına yazılı olarak iletmek, gereğini takip etmek ve kamu-halk lehine sonuçlandırmakla yetkili, sorumlu ve görevlidir.
b) Üyelerin bir başka görevi de; Kayıt ve icra mercileri olan kademe Yönetim Kurullarını murakabe etmek. Hesap, iş, işlem ve faaliyetleri takip, kontrol ve dahili denetimde bulunmak suretiyle yerel başarıya "sorumlulukla" katkı sağlamaktır. Parti kademesinde, her hangi bir yöneticinin ‘parti içi demokrasi’ kurallarına aykırı hareket etmesi, hak gaspı, hukuk ve tüzük ihlâli halinde her üyenin bir üst merci ile doğrudan Mahkemelere başvurma ve sorunu gidermek için gerekeni yapma hakkı ve görevi vardır. Parti’de, her hangi bir sahip ve antidemokratik sulta oluşması halinde; Üye’ lerden her hangi birinin müracaatı ile mahalli savcı ve hakimler derhal gereğini yapmakla memur, mecbur ve mükelleftir.
c) Ayrıca, her üye geçici veya daimi bir komisyonda görev almak, partiye kişisel ve bilimsel katkı sağlamak ve mahallin nabzını bu kurul ve komisyonlar yoluyla Genel Merkeze ulaştırmak zorundadır.
d) Parti Üyesi için "Anayasal Vatandaşlık" esastır. İnsanlar arasında hiç bir şekil ve surette bir ayrım gözetilemez ve ileri sürülemez. Şu kadar ki; Vatan hainleri, hırsız ve yolsuzlar, namussuz ve sahtekârlar bunun dışındadır.
İDEAL BİR PARTİ’NİN “PARTİ” KURALLARI
a) Aidat borcu olan adaylık ileri süremez.
b) Bütün Kongrelerde "birleşik/tercihli- çarşaf liste" esastır. İyi olan kazanır.
c) Kulis yapmak yasaktır ve ihraç nedenidir. Seçimlerde hür irade esastır.
d) Hiç bir partili, bir başka parti ile "ittifak" isteminde bulunamaz.
e) Partinin bir başka partiye katılması istenemez.
f) Parti Üyeleri :
1. Yürürlükteki Kanunlara, yönetmeliklere ve bazı yöneticilere karşı olabilirler. Bu doğaldır. Fakat karşı mücadele, mukabil öneri ve alternatifler üreterek kanunların çizdiği yol, ilke ve çerçeve içinde verilir. Hak mutlaka yasal yollardan aranır. Birey, zail olması ve/veya gasp edilmesi halinde hak aramak, haklarını korumak, sorumlu bir insan ve dürüst vatandaş sıfatıyla ‘kişilik ve kamusal haklarını’ savunmak zorundadır. Şu kadar ki, hiçbir parti üyesi veya vatandaş “hak arama” gerekçesi ile kamu, özel sektör ve vatandaş mallarını tahrip edemez, kimseye tacizde bulunamaz, ayrıcalık, dokunulmazlık, imtiyaz ve istisna talebinde bulunamaz.
2. Parti üyesi asla iltimas yapmaz. Yalan söylemez. Yüksek karakterli, ilkeli, şahsiyetli ve haysiyetli olmak Parti Üyesinin (ve halkın) yaşam biçimidir. Bundan asla ödün vermez. Mili değerler ve manevi mukaddesleri nefsinde yaşar. Din ticareti ve siyaset simsarlığı yapmaz. Siyaseti, "demokrasi ve fazilet mücadelesi" olarak gönüllü ve fakat "milli bir görev olarak" yürütür. Üye sıfatıyla hizmetleri gönüllü olmak zorundadır. Karşılığında kişisel menfaat ummaz. Karşılık beklemez. Şahsi çıkar ve ikbal peşinde koşmaz.
3. Parti Üyesi, Toplumsal yapı içinde ve özellikle kendi bölgesinde; Rüşvet, iltimas, hırsızlık, yolsuzluk ve her türlü su istimali takip ve başta parti içi merciler olmak üzere, sorumlu merciler nezdinde şikayetle neticeyi takip eder. Medeni cesaret, ilke ve yüksek ahlak sahibidir. Mahalli ve çevresinde kişisel ve kurumsal mücadelesini verir. Şikayet, takip, dava ve şahitlikten kaçınmaz. Halk içinde muteber, örnek-önder ve "fazilet timsali” iyi insan, iyi ve sorumlu vatandaş olmak vazgeçilmez bir görevdir.
Ayrıca, bu özellik ve sıfatla üyeler; Milli ve yerel medyayı izler. Sesli, görüntülü ve yazılı medyada rastladığı İnsan Hakları, Adalet, Hukuk, Demokrasi, Lâiklik, Ulusal Çıkar ve Milli Menfaatlere aykırı yayınları ihbar eder. Sorumluları hakkında şikâyette bulunur ve icabında dava açar. İnsan hakları, demokrasi ve “ebet müddet” Türk Devletinin diğer ülke ve devletlere nazaran “mutlak hakimiyet ve kesin hükümranlık” haklarına halel getirecek ihanet ve tertip peşinde olan yayınlar hakkında gereğini yaptıktan başka, çevresinde alınmasını ve yayılmasını men ve takip eder. Milli, manevi ahlâki ve kültürel değerlerin korunması, şer ve şeytani unsurların ülkemiz üzerindeki menfur emellerinin engellenmesi ve önlenmesi konusunda üye ve vatandaş olarak en etkin tepkiyi gösterir ve kitlesel mücadeleyi sevk, idare ve organize eder. Çevresinde ve çalıştığı kurumda VATAN, MİLLET ve BAYRAK aleyhine hiçbir oluşum ve girişime izin vermez.
Devletin temel ülkülerini ve Atatürk ilke ve inkılâplarını bütün varlığı ile korur ve yaşam boyutunda sürdürülmesini sağlama çabası içinde olur.
4. Parti Üyesi, parti ilkelerini halka anlatmak, program ve projelerini öğrenip açıklamak-anlatmak, sorumlu ve aktif bir partili sıfatıyla sürekli "yeni üyeler kayıt etmek" zorundadır. Ayrıca, her üye yaşadığı çevre, çalıştığı kurum, yaptığı iş ve kendi iştigal alanı ile gözlemlediği yöre hakkında, Toplam Kalite Yönetimi; Şeffaf ve Saydam Devlet, Demokrasi ve lâiklik uygulamaları bağlamında (halka davranış, yaklaşım ve iletişim biçimleri, kamu mallarında doğru-dürüst, ilkeli ve verimli tasarruf, kalkınma-gelişme-koruma ve iyileştirme faaliyetleri konulu) tespit, öneri, proje ve düşüncelerini partiye iletir. Gerekirse, bizzat konuyla ilgili komisyon, çalışma grubu ve ekipler kurar. Konularını takip eder ve sonuçlandırır.
5. Ayrıca, üyeler iştigal konuları, şahsi konum ve durumları itibarıyla yasaklı olmadıkları taktirde, 5253 sayılı kanun hükümlerine uygun olarak, toplumda varlığına ihtiyaç duyulan ve çok önemli boşlukları doldurma imkân ve ihtimali olan “Sivil Toplum Kuruluşları” oluşturur. Genel kalkınma ve kamu menfaatini koruma amaçlı Vakıf, Kooperatif, plâtform ve bunların üst kuruluşları olan Birlik, Federasyon ve Konfederasyonların kurulmasını teşvik eder. Destekler. Vatanın ve milletin kalkınması ve gelişmesi için zorunlu esaslı-özgün projelerin hayata geçirilmesi ve/veya kültür emperyalizmi, misyonerlik baskısı, milli-ulusal ve manevi değerleri yok etme, anarşi, terör ve bölücülük ile iç ve dış politikada “Büyük Atatürk’ün Gençliğe Hitabında” dile getirilen durumlar ve bu durumda “vazife telâkki edilmesi zorunlu hallerde” millet adına, milli mukaddeslerin, yükselen değerlerin ve milli istiklâlin her alanda korunması için mücadele, halkı bilinçlendirme ve müdafaa ortamını hazırlar.
6. Dahası, sorumlu bir insan ve vatandaş sıfatıyla; 4982 Sayılı “Bilgi Edinme Hakkı Kanunu” ile sahip olduğu bütün hakları sonuna kadar kullanır. Devletin tahsil ettiği vergileri nerelere ve nasıl kullandığını araştırır. Gereksiz masraf ve israf olup olmadığını soruşturur. Yetkili ve görevli kurumların milli hassasiyetler ve yönetim kalitesi konusunda sergilediği faaliyet,tutum, yaklaşım ve davranış biçimlerini araştırır. Daha demokrat, namuslu, temiz, üretken ve verimli bir Türkiye için “Yasa yoluyla” insanlık ve vatandaşlık görevini özen ve önemle yerine getirir.
7. İcabında, 3071 Sayılı “Dilekçe Hakkının Kullanılması Hakkında Kanun” gereği doğrudan TBMM Başkanlığına; Soru Önergeleri, Kanun Teklifleri, Soruşturma Talepleri ve Kamu Kurum ve Kuruluşlarının denetlenmesi ile bazı yetkili ve görevlilerin aykırı durum, tutum ve davranışları hakkında ihbarlarda bulunur. Kınanması gerekenleri kınar. Teşvik ve taktir edilmesi gereken Milletvekili ve yöneticilere desteğini bildirir. Uyarma ve aydınlatma, yol gösterme görev ve sorumluluğunu yerine getirir.
8. Başkaca, üyeler; Kongre, toplantı ve etkinliklere katılma, kurul ve komisyon görevleri nedeniyle fiili çalışma, gönüllü olarak parti adına seyahat, propoganda, halkla ilişkiler, tanıtım-anlatım, yazım-yayın ve üye kayıt faaliyetleri gibi görevleri yerine getirmek zorundadırlar. Bu asli görev ve özel siyasi hizmetleri mukabili karşılık gözetemez ve masraf talep edemezler. Partide gönüllülük ilkesi esastır. Zira, Cumhuriyet, gerçek anlamda Lâiklik, hürriyet, adalet, özgürlük, ulusal kişisel, kitlesel bağımsızlık ve Demokrasinin vazgeçilmez unsurları siyasi partilerdir. Her vatandaş mutlaka “namuslu, dürüst ve demokrat bir siyaset kurumuna” üye olmalıdır.
Son olarak: Her üye, partiyi namerde, mafyalara ve çıkarcı, üç kâğıtçı kesimlere muhtaç etmemek amacıyla; Hangi kademede olursa olsun, parti binasına giderken (eğer gücü ve maddi imkânı varsa) sıkıntıları gidermek, hiç olmaz ise genel ihtiyaç, kırtasiye ve ikram cinsinden (çay-kahve-meşrubat-yemek-şeker-gazete-kitap) götürmek adetini benimser, tavsiye ve teşvik eder. Başkaca bir işi, görev ve zorunlu mazereti olmadıkça boş zamanlarını partide geçirir. Yöneticiler ve çalışanlara yardımcı olmayı ve parti işlerine katkı sağlamak suretiyle, katılımı teşvik etmeyi asli bir vazife ve kutsal bir görev olarak kabul ve telakki eder.
9. Her üye; Parti kimlik ve kişiliğini, kendi kimlik ve kişiliği olarak benimser.
NETİCE:
Anayasamız siyasi partileri “demokrasinin vazgeçilmez kurumları” olarak tanımlamış ve açılımında “kitle partisi” vasfını öngörmüştür.
Kitle Partisi ne demektir?
Elbette “kitle partisi” halkın partisi anlamına gelir.
Peki, mevcut partiler bu manâ, muhteva, emir ve hukuka uygun mudur ?
Kesinlikle HAYIR.
NEDEN ?
Çünkü; Mevcut siyasi partiler halkın değil, sulta-hüküm sahiplerinindir. Bunun net bir tezahürü, sebebi hikmeti ve suçlusu olarak: 298 Sayılı “Seçimlerin Temel Hükümleri ve Seçmen Kütükleri Hakkında Kanun”, 2839 Sayılı “Milletvekili Seçimi Kanunu”, 2972 Sayılı “Mahalli İdareler ile Mahalle Muhtarlıkları ve İhtiyar Heyetleri Seçimi Hakkında Kanun” ve nihayet “BAŞ SUÇLU” olarak da; 2820 Sayılı “Siyasi Partiler Kanunu” gösterilebilir.
Bu kanunlarladır ki; Kurucu unsur ve Ulu Önder Mustafa Kemâl ATATÜRK’ün “Egemenlik, kayıtsız şartsız Milletindir” ilkesi rafa kaldırılmış, alay konusu yapılmış, memur-asker ve hizmetlilerin büyük bir bölümü “dokunulmazlık, sorumsuzluk, ayrıcalık ve özel imtiyazlarla” donatılmış; Özellikle-bilhassa “Millet-Vekilliği” kurum ve kavramı bütünüyle yozlaştırılıp-dejenere edilerek; Adeta, “bütün eylem ve işlemleri ile dokunulmaz, erişilmez ve ulaşılmaz” tabular yarattılar.
Oysa, hukukun temel hükmü “vekâlet” olmakla; Vekil asla asil’den (Milletten) daha üstün bir yer durum ve konumda olamaz. Vekil, millet yerine parti sahibinden emir alamaz ve parti sahipleri “vekil adayı” listesi düzenleyemez. Düzenleyip te milletin önüne koyamaz. Bu bir etik zafiyettir. Haksızlık, onursuzluk, sorumsuzluk ve adaletsizliktir.
OLMASI GEREKEN NEDİR ?
Elbette ki, olması gereken şudur;
Ve, bu hususları hayata geçirmek 6 Ocak 2008 günü ifa ve icra edilecek (başta) Demokrat Parti ile halihazır var olan bütün siyasi partilere düşmektedir.
1. Öncelikle Siyasi Partilerin bizzatihi kendi bünyelerinde ve ülkede adaleti, adalet ahlâkını ve hukuku hakim kılmak. Cumhuriyetin Savcıları, Hâkimleri, Yargının bilumum kurum, kuruluş ve mahkemelerini adaletli, hakkaniyetli, objektif ve tarafsız hale getirmek. Başta Cumhurbaşkanı olmak üzere, Başbakan, Genel Kurmay Başkanı, Generaller, asker kişiler, memurlar ve milletvekillerini “ayrıcalık, imtiyaz ve dokunulmazlık” zırhlarından arındırıp; Ülkenin bütün vatandaşlarını eşit kılmak.2. Milletvekillerine sadece ve yalnızca “kürsü dokunulmazlığı” verip; Halktan-Asiden farklı bütün maaş, yan ödeme, ayrıcalık, dokunulmazlık ve imtiyazlarına son vermek; Ayrıca, kamuda hükümferma olabilme hak ve nüfüz ticareti imkânını kaldırıp, onları “ASGARİ ÜCRET” alan sıradan bireyler ve gerçek vekiller haline dönüştürmek suretiyle; Devlette aklın ve bilimin yolunu açmak. Dahası: Bilinen ve duyulan bütün yolsuzluk, görevi ihmal, gasp, rüşvet, irtikap ve suiistimallerin üstüne gitmek. Sorgulamak, yargılatmak ve mutlaka “millet adına” hesap sormak. Zira, bunları yapmayanlar, ne siyaset kurumu ve ne de millet-vekili olarak kaale alınamazlar. Böyle kaldıkları sürece meşru da değildirler.
http://mustafanevruzsinaci.blogspot.com.tr
 
 

Bu çalışma  "TELİF ESERİ OLUP"  Yazarı ve bu siteden izin almadan kullanmayınız!

Önceki Sayfaya gitmek için tıklayınız

Bir sonraki sayfaya gitmek için tıklayınız

 
 

 42

Kitap içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

Önceki Sayfaya gitmek için tıklayınız

Bir sonraki sayfaya gitmek için tıklayınız

DÖNÜŞTÜRMENİN ÖZNESİ “AÇILIM”

 
            Adalet ahlâkının kurumlaştığı hukuk devletleri, Cumhuriyetin kuruluş felsefesi, Türk inkılâbı ve Atatürk ilkeleri’nde “mutlak dürüstlük, namuskârlık ve şeffaflık” hükümettir.
Hatta 1950-60 dönemlerinde bundan daha da fazlası olur. Öyle ki; ülkede gündem belirleyen unsurlar, sıradan vatandaşlar, parti üyeleri ve delegelerdir. Devlet tıpkı Atatürk’ün yaptığı gibi halkla birlikte idare olunur. 
            Düzenli aidat ödeyen, ilkeli, onurlu ve sorumlu parti üyeleri baskıya maruz kalmadan “özgür iradeleriyle” delege seçerler; ülke, halk ve parti sorunlarını alenen dile getirir, gidişatı sorgular, (iktidar iseler) başbakan, bakan ve memurları eleştirir, tavan-taban arasında köprü görevi görürlerdi. Lâkin delege olmak zor işti. Siyasette kıdem, ehliyet, bilgi, birikim, cesaret, yüksek ahlâk, lekesiz sicil, beka ve basiret (ileri görüş) gerektirirdi.
            “O” zamanlar, parti sahipleri, din tüccarları, Misyon tacirleri, siyaset şirketleri, ülkeyi (babalar gibi) pazarlayan (organize suç örgütü) kirli, karanlık sultalar, dikta ve cuntalar yoktu.
            SONRA “DEMOKRASİYE” TUZAK
1946 ‘açık oy, gizli sayım’ utancı, rezalet ve halk düşmanlığı ile demokrasi ve hukuk cinayetinden sanık halk partisi zihniyeti 1950, 54 ve 58’de uğradığı hukuk darbeleri ve sandık vurgunları sonucu milletçe sandığa gömüldü. On yıl süren kin ve kurgu uykusu için inlerine çekilerek 27 Mayıs 1960’a kadar köstebeklik ettiler. Nihayet, insan hakları, demokrasi, adalet ve hukuka karşı beslenen derin nefret, kin; İktidar hırsı, ihtiras ve tahammülsüzlük, tefrika, haset ve kıskançlık o menfur kalkışmayı ‘ihanet, isyan ve başkaldırıyı’ tetikledi.
DIŞGÜDÜMLÜ ATILIM VE AÇILIM
Bu zalim başkaldırı, dış güdümlü, kirli-karanlık, hain tuzak; Türk adalet ve hukukunun ebedi utancı, ihanete meşruiyet fetvası verilen ve ”buraya tıkan irade böyle istiyor” denilen  yassı ada engizisyon mahkemeleri .. Kin, kan, intikam, dayatma senaryolar, idam ve katliam.
11 Kasım 1938, saat 9’u 5 geçe ‘karşıdevrim’ kansız gerçekleşti..
27 Mayıs kin, kıyım, kırılma ve bir çökertmedir. Atatürk anayasası ilga, “Milli devlet” ilkesine son!.. İsmet, gizli Lozan taahhütleri gereği 1944’de başladığı milli devlet ve yükselen değerleri yok etme projesin kaldığı yerden (1950) alıp, tekrar uygulamaya koydu.
            Süreçte partiler yozlaştırıldı. Demokrasi, adalet ve hukuk karşıtı kurumlar oluşturuldu. İlkeler ve yükselen değerler çürütüldü. Koza-kriptolara politik-ACI ve asker olma yolu açıldı. 12 Mart, 12 Eylül, 28 Şubat ve sairi ile cunta-sulta ve dikta’lar birlikte pekiştiler. Tıpkı, ‘Türk demek: Türkçe düşünmek, Türkçe konuşmak ve Türkçe yaşamaktır, ne mutlu Türküm diyene’ vecizesinin öznesi ilga edilerek sadece; (domuzdan dönme ve devşirme güruhunun tahammül edemediği)  “Ne mutlu Türk’üm diyene” bölümü kalabilmiş,  orijinali “Egemenlik kayıtsız ve şartsız Türk Milletinindir” sözünden de “Türk” kelimesi kaldırılarak hükümsüz kılınmıştır..
            NEREDEN, NEREYE
            27 Mayıs’tan buyana bütünüyle yapay, sahte ve sanal olarak tek merkezden sağ-sol, alevi-Sünni, milliyetçi-sosyalist (enternasyonal) dinli-dinsiz gibi ‘parçala, böl, yönet’ yol ve yöntemleri amansız bir düşmanlıkla kurgulandı ve uygulandı. Sonuçta bu art niyet ve kasıt’a dayalı bozulum, psikolojik-sosyokültürel ve biyolojik savaş, dezenformasyon, husumet ve Türk-Türkiye düşmanlığı (anarşi, terör, tedhiş, trafik, deprem, afet, kriz, bunalım, buhran) gibi nedenlerle elli yılda 500 bine yakın insanımız telef edildi.
            Yerli sulta, cunta ve dış müttefikleri’nce (Bak: Ergenekon idd.) oluşturulan cinayet şebekeleri ve terör-tedhiş örgütleri ile mücadele, devlette yaklaşık “1 trilyon” dolara patladı. Medya-mafya-siyaset üçgeninde “Rüşvet-yolsuzluk, dolandırıcılık, kaçakçılık, gasp çeteleri” devlet ve halktan yaklaşık “2 trilyon dolar” hortumladı. Böylece, ihanet açılımlarının devlete maliyeti yaklaşık 3 trilyon doları buldu. (Bak: Hayali İhracat, Susurluk vb. dosyaları)
 

Bu çalışma  "TELİF ESERİ OLUP"  Yazarı ve bu siteden izin almadan kullanmayınız!

Önceki Sayfaya gitmek için tıklayınız

Bir sonraki sayfaya gitmek için tıklayınız

 
 

 43

Kitap içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

Önceki Sayfaya gitmek için tıklayınız

Bir sonraki sayfaya gitmek için tıklayınız

EKSİLTİLMİŞ BİR CEMİYET

 
            Milovan Cilas’ın “Eksik Kalmış Bir Cemiyet” isimli kitabı, dünün parçalanmış ve kan gölüne dönerek dağılmış Yugoslavya’sından günümüze ışık tutacak kadar önemli ve hikmetli bir büyük eserdir. Yazar Milovan Cilas, Yugoslavya'nın eski Başbakan Yardımcısı ve Mareşal Tito'nun yakın dostu, kader ve silâh arkadaşı olmasına rağmen ‘İmtiyazsız/sınıfsız bir toplum’ iddiasında olan iki yüzlü ve yalancı komünist sistemde bu kez de;, "İmtiyazlı yöneticilerden müteşekkil yeni bir sınıfın" oluştuğunu tespit, ispat ve “Eksik Kalmış Bir Cemiyet” isimli îlmi eserle bütün dünyaya duyurarak, Komünizmin kirli yüzünü açıklaması nedeniyle görevinden atılarak, yıllarca vahşi "Pranga mahkûmiyeti" ile zulme maruz kalan çileli bir yazardır.
            EKSİLTİLMİŞ BİR CEMİYET
            Yugoslavya, kuruluşu itibarıyla “eksik kalmış, yarım kalmış” bir cemiyetti. Vahşi batı (AB) tarafından kolaylıkla bölündü, parçalandı ve güdümlü derebeyliklere dönüştürüldü. Çok açık bir anlatımla Yugoslavya, eksik kalmış, yanlış tercih yapmış, kuruluşu tamamlanamamış olduğu için mukadderatına yenildi. Çok vahşi, alçakça ve ıstırap yüklü bir şekilde ortalığı kan gölüne çevirerek dağıldı. Bu lânetli vampir saldırısının kir-kin, derin acı ve elim sancıları hâlâ sürüyor. Srebrenika domuzluğu, NATO kahpeliği, BM kancıklığının acısı, yarası, kalleşlik ve Boşnak/Türk-Müslüman soykırımı dünya durdukça kapanmayacak. İşte, 200 yılda Osmanlı’yı içten içe çürüterek, tam bir alçaklık ve hileyle yıkan şerefsiz ve soysuz batının son marifeti!..  Fakat Türkiye Cumhuriyeti, “bir dünya devleti, adalet iklimi ve imparatorluk bakiyesi olarak” binlerce yıllık devlet tecrübesi, yüksek bilgi ve muazzam birikim sayesinde eksiksiz, hatasız ve mükemmel bir devlet projesi tarzında kuruldu. Bunu hâlâ Mustafa Kemal Atatürk’ü Yüce Peygamber ile mukayese edecek kadar geri zekâlı, bunak, aptal veya Türk İnkılâbından bağımsız “bir tür Kemalizm” algısıyla tarif ve tavsif etmeye kalkışanlar asla idrak edemezler.            Ders, ibret ve hikmetle düşündüğümüzde Türkiye; Mükemmel kurulmuş, Atatürk İlke ve Türk İnkılâpları sayesinde noksansız inşa edildiği için, çok büyük bir hasımlık, kıskançlık, korku, kaygı ve düşmanlığa maruz kalarak “11 Kasım 1938 ve 27 Mayıs 1960” ile bütünüyle ‘dâhili-harici bedhah, dönme-devşirme, mason-misyoner, AB ve ABD güdümünde vaki’ diğer bazı iç isyan:, Hain kalkışma, darbe, vesayet, çete ve cuntalarla eksiltilmiş bir cemiyettir.
            SÜRECİN SONU; HESAPLAŞMA VE YÜZLEŞME  
            Türkiye üzerinde oynanan kirli, kalleş ve sinsi oyunların ucu Lozan’a kadar uzanır. El etrak minel idrak; Türk iken mankurtlaşmış ya da aslen dönme/devşirme olduğu halde, henüz Türkleşememiş, yozlaşmış, çürümüş ve kokuşmuş unsurların itişiyle günümüze kadar intikal eder gelir. Bu menfurlar1960’a kadar öne çıkamaz, orduya, siyasete giremez ve cemiyette etki yönünden her hangi bir fonksiyon icra edemezken: Yıldızları 27 Mayıs soysuzluğu ile parladı.
            Lozan’dan sonra 1939-1950 arası bir hayli kirlenme, yozlaşma, çürüme, tarihi, milli, ilmî, manevi ve kültürel değerlerden bir hayli eksiltme yapılmış olmakla birlikte:, Düşmanca eksiltilenin, tarihi ve kadim Demokrat Parti tarafından “daha da mükemmel bir surette” ikame ve tahkim edilmesi üzerine Halk Partililerin öfkesi depreşmiş ve bilumum harici, selefi, süfli unsurlar ve dış düşmanlarla ittifak-iştirak ederek cemiyeti tekrar bu hale getirmeyi maalesef başarmışlardır… Tahribat hâlâ da devam etmekte, çürüme ve yozlaşma sürmektedir.
            Türkiye Cumhuriyeti milleti istese de istemese de; En başta bizzat kendisi, aile unsuru,  ikamet mahalli, okul, yerel yönetim, mülki idare, son 54 yılın (milletvekili nam) parlâmenter.; Cumhurbaşkanı, Başbakan, bakan, müsteşar, genel müdür, bilumum parti sahibi, politikacılar, STK ve sendika başkanları ağır bir sorgulama, kamu vicdanı ve toplumsal sorumluluk namına yargılama, yüzleşme ve mukadder bir hesaplaşmanın tam da eşiğine gelmiş durumdadır.
            Bunun başta gelen sebebi kişisel/kurumsal sorumsuzluk ve toplumsal onursuzluktur.
Ankara Emniyet Müdürlüğü binasının ön yüzünü kaplayan bir kitabe var. Üzerinde “Herkesin vicdanı kendi Polisidir,” yazıyor. Yani: Hırsız, yolsuz, rüşvetçi, iltimasçı, yalancı, talancı, kötü ve mücrim eğilimli kimseler vicdanlarının sesini dinlemeyen veya vicdanı kör, kalbi kara vicdansız kimselerdir. Vicdansızlar insan, sosyal veya toplumsal varlık olarak da algılanamaz, kabul edilemez. Dolayısıyla, genellikle insan formundaki bu menfur yaratıkların 24 saat takip edilmesi, sürekli kontrol, denetim ve teftiş altında bulundurulması toplumsal bir görev ve mutlak zorunluluktur. “devlet varlığı ve insani boyut ağırlığının” zaruri gereği olan; daimi resmi denetim, özdenetim, otokontrol, sürekli takip, teftiş ve tescil (fişleme/arşivleme) görevlerinden imtina edilmesi, kaçınılması, boş verilmesi, sonuçta büyük felâketlerin sebebi olur. Bu felâket; En başta sosyal yozlaşma, toplumsal çürüme, iktisadi ve siyasi istikrarsızlık, sonra bencilleşme, içine kapanma, hırçınlaşma, saldırganlaşma ve nihayet sosyal şizofreniye dönüşmüş bir büyük çözülme belâsı biçiminde karşımıza çıkar. 
Sebebi: İç-Dış düşman ve işbirlikçi menfur unsurların başarılı çalışmaları; Buna karşın devletin en tepesinde murakabe>takip, teftiş-kontrol ve denetleme ile görevli Cumhurbaşkanı; Yasama adına TBMM Başkanı ve Millet Vekilleri (parlâmenterler):, Yürütme adına Başbakan ve bakanlar kurulu üyeleri ile tepeden tırnağa bütün Güvenlik teşkilâtı, Ordu, Yargı ve millet adına iş gören Cumhuriyet Savcılarının görevlerini hakkıyla/lâyıkıyla yapmamalarından ileri gelmekte, adalet, yasa ve hukuku ihmalden, suiistimalden kaynaklanmaktadır.  
            OLAĞAN VE DOĞAL BİR ZORUNLULUK
            Konjonktürün gerekli kılmasının yanı sıra; Özellikle 12 Mart 1971-12 Eylül 1980 arası dışlama, pasife etme; 1983-2002 dönemi güdümleme, nihayet 2002-2014 yıllarında resen ya da sistematik bir plân çerçevesinde ilgaya maruz kalma nedeniyle, kamu Denetleme Kurulları ile bilumum teftiş unsurları devre dışı kaldığından Devletin düzeni temelinden sarsılmıştır.  
            Bilindiği üzere Devlet olmazsa olmaz üç ana unsurdan teşekkül eder:
            Düzenleme, Destekleme ve Denetleme..
Buna siyaset bilimi’nde 3D kuralı denir.
Yani devlet olmanın en birinci mecburiyeti ideal norm, adalet karinesi, mutlak eşitlik, kıdem, ehliyet ve liyakat bağlamında düzenleme, plânlama, programlama; (Devlet Plânlama Teşkilâtı, APK ve AR-GE ünitelerinin varlık nedeni budur.) İkincisi: Plân, program ve proje bazında destekleme, icabında finanse veya sübvanse etme; (Devlet Bankaları, Sağlık, Sosyal Güvenlik, Ekonomi ve Çalışma Bakanlıklarının varlık nedeni…) Üçüncüsü ve en hayati olanı ise; Sayıştay, Devlet Denetleme Kurulu, resmi Teftiş ve Denetleme kurulları olup.; Bu kurum, kurul ve kuruluşların “resen denetleme yapma ve daimi teftiş” yetkisi her şeye rağmen orijinal biçimde korunmak ve canlı tutulmak kaydıyla, bilumum kamusal uzantı, STK, sivil alan, özel sektör bağlantılarının sürekli aktif, dinamik ve homojen/görev başında olması şarttır.
Denetim ve teftiş özerk bir erktir, asla bir izin veya görevlendirmeye bağlanamaz.
Tıpkı “Kuvvetler Ayrılığı” ilkesi gibi işler, muhtariyet arz eder, siyaset denetlemeye müessir olamaz. Şu kadar ki: Düzenleme ve Destekleme Yasama ve Yürütme, Denetleme ise münhasıran Adalet Cihazı, Yargı ve Güvenlik ile ilişkilidir.
BU SİSTEM TÜRKİYE’DE FELÇ EDİLMİŞTİR
Modern hukuk, adalet ve demokrasi devletlerinde durum, düzen ve sistem budur.
Aksi takdirde, kayıt, hukuk ve yasa dışı ilişkiler sökün eder. Başta din tüccarlığı, siyaset simsarlığı, duygusal sömürü, yasa, hukuk ve ahlâk dışı tertiplerle bu yalan-talan, yozlaşma ve çürüme faaliyetini sürdürme eğilimi güç kazanır, yaygınlaşır. Yasal ve etik ihlalleri, görev ve yetki suiistimalleri bünyesinde barındıran bu ilişkileri, sorgulama ve kamuoyunu doğru bilgilendirme görevi: Başta denetim unsurları ve teftiş kurulları olmak üzere; Muhalefet Partileri, parlâmenterler, sivil toplum kuruluşları, bilumum basın/medya ile taraf veya haberdar olanların tamamına aittir.    
TEMİZ TOPLUM, DÜRÜST DEVLET, ADİL HÜKÜMET
            Aksi takdirde “Temiz Toplum, Temiz Devlet ve Temiz Hükümet” den bahsedilemez.
            Yukarıda yer alan her hangi bir kamusal unsurda kirlilik vaki olması halinde ve derhal teyakkuza geçilerek acil önlem alınmadığı takdirde pislik, mazarrat ve hastalık bütün bedeni sarar. En tehlikeli kirlilik ise: Yalan, talan, rüşvet, iltimas, haksızlık, yolsuzluk, görevi ihmal ve her nevi suiistimal olup; Bunun arkasından anarşi, terör-tedhiş, devleti bölüşme, kamusal alan, kurum ve kuruluşları kullanmak suretiyle kapitalist-emperyalist domuzlarla, vahşi batı referanslı insanlık düşmanlarına kul, köle, uşak-köpek olma zafiyetidir.    
            Ülkemizde şu anda bu şartların tamamı mevcuttur.
            Şimdi halk’la hükümetlerin hesaplaşma zamanıdır.              
            Bu hesaplaşma, yüzleşme, yargılama ve sorgulama, başta Yüce Divan olmak üzere her derece ve düzey yerel mahkemelerde yapılabilir. Umulan, medeni, insani, adil, dürüst, makul ve sakin bir hesaplaşma olup; Eğer süreçte hukuk rafa kaldırılır, keyfiyet hâkim, anarşi, terör-tedhiş ya da Kuzey Irak, Irak ve Suriye de olduğu gibi düşman kuvvetleri vatanı, alenen işgal ederek hükümranlık tesis ederse bu defa ne olur?..
            İşte, kamuoyunda ihanet paketi, açılım yasası, çözüm (çözülüm) paketi veya eşkıyayı meşrulaştırma girişimi” olarak bilinen yasa tasarısının, 37 red oyuna karşılık, 237 oyla kabul edilerek kanunlaşması; Muhtemel felâketin ayak sesleri, dâhili ve harici bedhahlarınsa, çılgın sevinci, tam 50 yıl süren mücadeleyi kazanmış olmalarından kaynaklanan zafer çığlıklarıdır.
            Zira en başından beri mücadele kalleşçe;
Yürütülen süreç ikiyüzlü ve sinsidir.
            Bakınız: Mezkür yasa tasarısının adı ile anlam ve amacı tamamen farklı. Atatürkçü Cumhurbaşkanı adayı için imza vermiş olan CHP Milletvekili Birgül Ayman Güler açıkladı: “Eğer paket yasalaşırsa PKK terör-tedhiş örgütü olmaktan çıkarak müzakerenin tarafı olarak meşru hale gelecek. Tasarı, Anayasa’nın 3. Maddesindeki “Türkiye Devleti ülkesi ve milleti ile bölünmez bir bütündür” ilkesini ihlal ettiğinden, tasarıya onay vermiyorum.” Bu menfur tuzak ve hain tasarının görüşüldüğü Komisyonda 6 üyesi olan CHP’den 2 üye, tasarıya onay vermedi: Bolu MV Tanju Özcan ile İzmir MV Birgül Ayman Güler.
            Kendilerini içtenlikle kutluyor ve tebrik ediyorum. Çok garip bir tecelli, acayip ironi ve karşıdevrimciliğin itişinden olsa gerek; Diğer 4 CHP parlamenterinin oyu ile Türkiye’nin kurucusu olduğunu iddia eden CHP, AKP’nin bölücü kanun tasarısını destekleme kararı aldı.
            Gazete haberleri ve Ajanslara göre; “Eski PKK avukatı ve CIA kaynaklarında TR705 olarak adı geçen CHP Genel Başkan Yardımcısı Sezgin Tanrıkulu, CHP örgütlerine bir yazı göndererek, CHP’nin çözüm sürecine ve PKK paketine destek verdiğini bildirdi, örgütlere bu konunun çevrelerine anlatılması görevi verdi.” MHP ise sadece bilinen ve beklenen şovları ile iktifa etti. Eşkıyanın siyasi kanadı (AP, DYP, DSP, SP, CHP ve ANAP sayesinde TBMM’ne duhul eden) unsurların verdiği önergeler istikametinde olaya analitik bakılırsa menfur paketin 3 ağır sonucu olacağı görülüyor:
            1-Müzakerelerin tarafları tanımlanmış olacak, 2-İhanet şebekesi ile müzakere yasa dışı olmaktan çıkacak, yasal zemine oturacak, 3-Yabancı kurum, kuruluş ve kişilerden müteşekkil üçüncü (sözde tarafsız, aslında düşman devlet görevlisi) gözlemci heyet(ler) bu müzakerelere katılabilecek. Vahamet ve şeametin, altına imza konulan yasanın felâket derecesine bakın!..
            Yasa uygulamaya girince: 1-PKK yasal taraf haline gelip, terör örgütü kapsamından çıkacak. Bundan sonra yapacağı eylemlere karşı alınacak olan her türlü önlem suç kapsamına girecek. Örneğin: Nasıl CHP’nin miting yapması önlenemezse, PKK’nın da istediği yerlerde miting yapması önlenemeyecek., 2-Örgüt taleplerinin Hükümet tarafından kabul edilmesi suç olmaktan çıkacak., 3-Oslo ve diğer yerlerde AKP ile terör örgütü arasında gizli olarak yapılan yasa dışı müzakerelerde yabancı bir ülkenin gözlemcileri vardı. Şimdi bu gözlemciler yasal hale gelmiş olan müzakerelere açıkça katılabilecekler.
            İLERİ DEMOKRASİ BU MU?..
            6271 Sayılı “Cumhurbaşkanı Seçimi Kanunu” 2011 yılı Kasım-Aralık ve 2012 Ocak aylarında güya müzakere edildi. 26 Ocak 2012 tarihinde Resmi Gazete’de yayınlanarak, belli süre içinde Anayasa Mahkemesi’ne itiraz olmadığı için kesinleşti ve yürürlüğe girdi. Bahusus “parlamenterler kararının” hukuk tarihinin tam bir ucubesi, insanlık ayıbı ve yüzkarası olduğu ne zaman anlaşıldı?.. 2014 yılı Haziran ayında fiilen ve resmen uygulaması başladığında…   
            Millet baktı ki; Kimsenin münferiden (bağımsız/bireysel) aday olma hakkı yok.
            Egemenliğin kayıtsız şartsız sahibi sıfatıyla halkın aday gösterme hakkı da yok!..
            İşin en kötü, acı ve tuhaf tarafı ise; Birileri tarafından ileri sürülen veya kendini öne çıkaran aday nam şahıslara karşı çıkma, itiraz etme hakkı da yok! Üstelik eşi emsali görülmemiş bir biçimde [Yüksek (!) Seçim Kurulu’nun 30 Mart yerel seçim hileleri, kurgu ve kararları uyarı] seçim yarışında eşitlik, adalet, hak ve hukuk yok. Biri fiilen başbakan, öbürü dünya çapında tehdit unsuru ve 35 bin asker/sivil vatandaşın katili terör-tedhiş örgütünün baş aktörü; Sonuncusu bir bilim adamı, emekli memur!..
            Ama SEN seçmensin?!..
            Çok açık ve net tabiri ile SEN burada sadece “Çankaya Noteri” olarak kullanılıyorsun.
            Aday olma, aday gösterme hakkın ve bir tek imza bile alabilme imkânın yok!...
            İleri demokrasi, adalet ve hukuk palavra…
            Vahamet bütün açıklık ve çıplaklığı ile ortaya çıkıp, millete kurulan tuzak deşifre olunca şikâyetler başlıyor. Hani demokrasi? Adalet, hukuk ve eşitlik nerede? İşi buraya kadar taşıyanların, bir zamanlar “hukuk guguk, yasa masa, tüzük büzük” dedikleri; Devrimci poz ve ilerici söylemleri ile fink atan çapulcuların büyük önderi Ecevit’in “bu düzen değişecek” teraneleri ne çabuk unutuldu? Malum, değişen düzenin yerine SSCB gelecekti!.. 
            İŞTE YOZLAŞMIŞLIK VE ÇÜRÜMŞLÜĞÜN SON NOKTASI
            Eğer durum/vaziyetten şikâyet edenler Atatürk döneminin kadim Halk Partilisi veya illa tarihi ve gerçek Demokrat Parti’li iseler mesele yok. Çünkü bu orijinal insanları 1960’dan sonra CHP’de, 12 Mart’tan sonra AP ve DYP’de ve kesinlikle Turgut Özal dönemi dışında ANAP’ta göremezsiniz. Gelenek ve gerçek çizgisinden, erbabı faziletten olup, demokrasi, hak, adalet ve hukuk düşmanı; Haksızlık, yolsuzluk, yalan-talan, ayırma ve kayırmanın hâkim olduğu siyaset şirketlerinde bunlardan bir tanesini bile göremezsiniz.   
            Şimdi bir özeleştiri, vicdani yargılama ve sorgulama yapalım:
Büyük Türk Milleti ve şanlı Türkiye Cumhuriyetini bu zor günlere, vahamet, kriz, kaos ve şeamete sürükleyenler: Başta İsmet İnönü, Alpaslan Türkeş, Bülent Ecevit, Necmettin Erbakan, Süleyman Demirel, Turgut Özal, Tansu Çiller, Mesut Yılmaz, Devlet Bahçeli, Deniz Baykal ve Doğu Perinçek ile şu an itibarıyla milli merkez başkanı Hüsamettin Cindoruk değil mi? Tarihe, tabiata ve millete ihanet ederek AKP’de yuvalanan eski Demokrat Parti, AP, DYP ve özellikle Anavatan Partililere ne demeli? Hani siyasi ahlâk ilkesi., Yüksek insanlık onuru., Milli dava, namus, şeref ve misyon haysiyeti nerede?..
MİLLET VEKİLİ Mİ?.. parlamenter mi?..
Bırakın Türkiye’yi, dünyanın en dinsiz, (dini anlamda) ahlâksız ve ateist ülkelerinde bile, Millet Parlâmentoları’nda temsil görevi yapan kimseler millete vekâleten ve bizzat millet adına vazife icra ve ifa ederler. Hareket tarzları tıpkı bir “vekil avukat” durum ve derecesinde olup; Asla had ve hudutlarını aşmazlar. Objektif ve orijinali bu; Peki bizimkiler neyin nesi?..  
Neden ve niçin Türkiye Cumhuriyeti parlâmenterleri bir Cumhurbaşkanı adayı ileri sürebilme, bizzat aday olma veya istediklerini (ya da isteyeni) aday gösterebilmek uğruna medeni cesaret ve fazilet gösteremediler?. Durumdan şikâyetçi olup; 6271 sayılı yasayı suç unsuru olarak gösterenler; Mezkür yasa 2011 ve 2012 yıllarında görüşülürken “akıl tutulması ile malul” idiler?, veya akıl ve mantık melekeleri, idrak ve basiret becerileri uçup mu gitmişti?
Beka, basiret, ilim ve ferasetten nasipsiz eşhasın oralarda işi ne?
YÜKSEK YARGI NEDİR?..
Diğer taraftan; Ancak ve sadece adalet, hakkaniyet ve hukukta hata yapmayacak kadar ilim, ahlâk, kıdem, ehliyet, ilke, şahsiyet, haysiyet, yüksek karakter; Yani liyakat sahiplerinin görev yapabilecekleri “hak, adalet ve hukuk” hanelere YÜKSEK MAHKEME denilir. Türk Milleti’nin yüksek hars’ı ve asırlarca dünyayı idare etmiş medeniyetinin gerçeği ve değişmez geleneği, düsturu budur.
Her ne kadar; Bu tarihi gelenek ve genetik gerçek doğrultusunda, sadece yüksek ilim, ahlâk ve fazilet sahipleri Hukukçu (Hâkim, Savcı, Avukat), Ast. Subay, Subay, Polis ve Millet Memuru olabilirken (Osmanlı/Enderun ve İngiltere/Exeter örneği), 1960’dan sonra her önüne gelenin her yere girebildiği her makama aday olabildiği (vaktiyle Türk Ordusuna silâh çekmiş bir eşkıyanın Cumhurbaşkanı adayı olması) bir memleket büyük bir hesabın arifesindedir.      
Çünkü artık bu ülkede yüksek mahkemeler adalet, hakkaniyet ve hukuk üretemiyor.    
Şimdi söyleyin bakalım:
YSK neden adil değil acaba?   
            BİR MESELE VAR!..
“Bizim halkımız vicdan sesini dinlemek istemiyor çünkü çok materyalist (toplumsal şizofreniye yakalanmış, paralize olmuş ve insani değerler yönünden mutasyona uğramış) olmuş durumda. Çok bencil (cahil, aciz ve zavallı) bir milletiz biz.  Bu memleketin; bilim adamından, ekonomistten, iyi siyaset adamından ziyade, vicdanının sesini çekinmeden ortaya koyabilen, gerçekten yürekli, gerçekten sevebilen insanlara ihtiyacı var. Bizim para, bilgi, şöhret, sandalye severlere değil, birtakım menfaatler uğruna “üç maymunları” oynayan insanlara değil, tam tersine vicdan sesini ifade etmeye çalışan, seven, uyum sağlayan, ortak alan kurabilen insanlara ihtiyacımız var. Bizim asıl sıkıntımız buradadır.” (Evrensel İnsan; Ergün Arıkdal-Ruh ve Madde Yayınları, Sayfa: 222)
NETİCE OLARAK:
1. Türkiye Cumhuriyeti öncelikle ve derhal “milli para karşılığı teminat” olarak dolar göstermekten ve Merkez Bankası dolar rezerv etmekten vazgeçmek ve eskiden olduğu gibi “rezerv altın” uygulamasına geçmek zorunda ve durumundadır. Ayrıca, Merkez Bankası’nca belirlendiği açıklanan “politik faiz” reel ekonomi ve iktisat biliminde bulunmayan bir utanç, ayıp ve yüz karasıdır. Bu suiistimalden derhal vazgeçilmelidir.
2. BOP, kesinlikle Türk ve İslâm âleminin aleyhinedir. Türkiye bu menfur projeye taraf olmaktan acilen kurtulmak; Türk medeniyeti ve Türkiye Cumhuriyeti’nin en büyük ve amansız düşmanı olan AB’yi terk etmek, Gümrük Birliği’nden çıkmak zorundadır. 1960’dan günümüze “millet iradesinin devlet idaresinde hükümferma olmaması” nedeniyle siyasette hâsıl olan güdümlülük, siyasi şirketçilik ve din ticareti olgusu büyük tahribatlara yol açmış bulunmaktadır. Bunun çaresi medeni, ilmî ve objektif siyasettir. Vesayet kovulmalıdır.     
3. Şu an dünyayı alçakça sömüren:, Adalet, İnsan Hakları, Demokrasi ve Evrensel Hukuk kurumlarını kendi çıkarına kullanan NATO, BM, AİHM, LAHEY ve sair emperyalist kurumlarla ilişki, bağlılık, mütekabiliyet ve “insanlık davası, küresel adalet ve evrensel barış” yönünden etkinlik ve yarar durumlarını dikkate alarak yeni politikalar ve yeni tercihler ileri sürmelidir… İsrail’in, insanlık dışı saldırı ve alçakça soykırımlarından birini daha bu mel’un teşekküllerin gözü önünde yaşamaktayız. Şerefsiz ve soysuz mütegallibe durumundaki İslâm ülkesi diktatörleri ise lâf-ı güzaftan gayri önemi olmayan şarlatanlık ve şaklabanlıktan başka bir şey yapamıyorlar. Bu bir insanlık utancı ve “BM GÜVENLİK KONSEYİ SUÇUDUR”  Şimdi bu melânet, şer ve şeamet suç örgütlerinde kurtulmanın tam zamanıdır.    
4. Türkiye Cumhuriyeti Devleti; 11 Kasım 1938 ve 27 Mayıs 1960 karşıdevrimlerinin yıkıcı etkisinden, kirlilik ve çöküntülerinden kurtulmak; İş bu makalede bahsettiğimiz şekilde bir hesaplaşma ve yüzleşme ile iade-i itibar ve güven tazeleme cihetine gitmek zorundadır.
5. Bu meyanda: Öncelikle ve evvelâ kuvvetler ayrılığı ilkesi tahkim edilmeli:, Adalet siyasetten kesinlikle ayrılmalı:, Siyasi Partiler ve seçim yasaları çöpe atılıp mevcut rezilliğe son verilerek:, Milletin kendi vekilini seçmesi ve şaibeli siyaset şirketlerinin kapatılarak, halkın “doğru, dürüst, demokrat, saydam” kitle partilerine kavuşması sağlanmak zorundadır.
Türk Vatanı, Güvenlik-Esenlik Yurdu, Demokrasi, Lâiklik, Adalet ve Huzur İkliminin hırsızlık, rüşvet, gasp-irtikap, iltimas, ayırma-kayırma, anarşi, terör-tedhiş, haksızlık, görevi ihmal, suiistimal, sahtecilik, namussuzluk, kanunsuzluklara tahammülü yoktur. Artık mel’un kötülük
 

Bu çalışma  "TELİF ESERİ OLUP"  Yazarı ve bu siteden izin almadan kullanmayınız!

Önceki Sayfaya gitmek için tıklayınız

Bir sonraki sayfaya gitmek için tıklayınız

 
 

 44

Kitap içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

Önceki Sayfaya gitmek için tıklayınız

Bir sonraki sayfaya gitmek için tıklayınız

ELLİ İKİNCİ (52). YILINDA “DİN LİSANINDA EZAN”

 
Bu toprakların gerçek sahibi kadim Müslüman Türklerin, (1941-1950) 10 yıl hasretini çektiği Ezana yeniden kavuşmasının üzerinden 52 ve/veya 63 yıl geçti.
Büyük hasretin giderilmesine hizmet edenlere Rahmet osun.
Anayasal vatandaşlığın temel hakkı olan “Din ve Vicdan Hürriyetini” kısıtlayıp halka sebepsiz yere manevi huzursuzluk veren, “Ezanın Din Lisanında” okunmasını TCK hükmü ile yasaklayan kanun; 9. Dönem TBMM’nin Anayasa’ya sadakat ve samimiyetle bağlı, vatan ve millet sevdalısı; Vatanperver Milletvekillerinin yasama iradeleriyle kabul ettikleri 5528 Sayılı Kanun hükmü ile.; 16 Haziran 1950’de yürürlükten kaldırıldı.
Türkiye’nin 1946’da gerçekleşen halk hareketi (Beyaz İhtilâl) ile çok partili siyasi hayata adım atmasıyla beraber;, Önceden dayatılmışlar dâhil dayatılan türlü siyasi ve sosyal tasarım  projeleri karşısında eğilmeden, kanun yollarında yürümeye sadakat göstererek sürdürülen destansı demokratik bir mücadele ile açığa çıkan 14 Mayıs 1950 Milletvekili Genel seçimi  iradesinin; ülkede kapılarına  kilit vurulmuş pek çok  yoksunluk için anahtar olduğu ışıltılı bir gerçektir.
            7-12 Haziran 1945’in denetim (milli murakabe)  talebi ve antidemokratik ortam ile mücadele hareketi; 7 Ocak 1946’da  Demokrat Parti adını aldığında, önüne dikilen çok sert, dayatmacı, antidemokratik ve statükocu yapıya teslim olmamak için bir çare bulmayı, önemli ve acil ana dava olarak gördü ve büyük bir isabet ile “Hürriyet Misak-ı” ve “Sine-i Millet” kavramları ile donandı.
Türkiye’nin İstiklâl Savaşından sonra ilk ve tek halk hareketinde; Özne’nin bizatihi Millet olduğu yürüyüşe önderlik edenler ve bu harekete vücut verenler, ülkedeki sessiz ve yük taşıyan kesimin hücrelerine nüfus ettirilen samimi ve saf fikir hareketinin bayrağını taşırken; varlığı insan için temel hak gören bakış açıları ile ülkenin ve milletin yoksunluk envanterini kolayca  belirledi. Sorunlar, “objektif ve orijinal alternatifleri; Namuslu, dürüst ve demokrat çözüm yolları” en açık, net ve dürüst biçimde ortaya konuldu.
Diyanet  İşleri Başkanlığı 18 .VII.1932 tarihinde  yayınladığı  bir tamimle yeryüzünün her yerinde  Müslümanlar için namaza çağrı olan Ezan’ın Din Lisanında okunmasına yeni ve değişik bir usul getirdi ve Ezan yerine bir kurul tarafından belirlenen Türkçe namaz çağrısının okunmasını tavsiye etti. Deneme mahiyetinde bir sosyal tasarım projesi olarak ortaya atılan ve Müslüman halka Türkçe Ezan okunmasını ihtiva eden proje;, Başta Mustafa Kemal Atatürk olmak üzere Müslüman halk tarafından benimsenmediği için öneri uygulamaya geçmedi...
1937 yılında Celal Bayar’ın Başbakanlığı döneminde Din Lisanında Ezan okunmasına yönelik eğilimler neredeyse yok oldu ve unutuldu. Ancak, çok arzu edilmesine rağmen Hatay meselesi, Atatürk’ün hastalığı ve TBMM’de yeni bir irade olmaması nedeniyle Ezan hakkında arzu edilen değişikliğe gidebilmek mümkün olamadı ve Türkçe Mealli ezan okuma adet’i yer yer sürdürüldü. 1939’da Celal Bayar’ın Başbakanlıktan ayrılmasını müteakip;, C. Halk Partisi tarafından “sosyal
tasarım projesi” olarak uygulanan Türkçe Ezan okunmasını topluma nüfuz ettirmek için Din Lisanında Ezan okuyanların ceza yaptırımı görüşü hükümeti nezdinde hayli ağırlık kazandı. 1941 senesinde TCK’nın MD -526  TBMM’de değiştirildi ve  Din Lisanında Ezan ve Kamet okuma suç kabul edildi ve  bu suçu işleyenler için hapis ve para cezası kondu. Ülkenin Camilerinin Minareleri için için ağlıyordu…  Merhum Celâl BAYAR der ki:  “1. Dünya savaşından sonra el atılan sadece para - pul olsaydı, hatta sadece İstanbul’da bir hükümranlık peşinde olsalardı, “kader” der İstanbul’un  o zaman ki iradesine boyun eğer, belki de hiç sorgulamazdık. Ama ne zaman mukaddesatımıza, dinimize, namusumuza, toprağımıza el attılar; İşte o zaman, İstiklâl Savaşı (milli mücadeleye) karar verdik. Alçak ve menfur düşmanlar İzmir’e ve Ege’ye göz diktiler. Kur-an’a el attılar, Ezanı susturdular. İşte o zaman silahlı mücadeleye karar verdik’’
HASRET BİTTİ, KUTLU VUSLAT’A VARILDI  
14 Mayıs 1950 günü seçimleri kazanarak, emsalsiz bir halk hareketi ile iktidar olan DP ve Menderes Hükümeti; 9. Dönem TBMM 16 Haziran 1950 günü saat 15’te, TBMM Başkan Vekili, İstanbul Milletvekili Fuad Hulusi Pemirelli, Manisa Milletvekili Muzaffer Kurbanoğlu ve Bursa Milletvekili Raif Aybar kâtipliğinde toplandı. 1. Menderes Hükümetinin TBMM’ye sevk ettiği TCK MD-526 değiştirilmesi hakkında kanun tasarısı ile Kayseri Milletvekili İsmail Berkok ve 13 arkadaşı ve Tokat Milletvekili Ahmet Gürkan’ın önerge ve teklifler hakkındaki Adalet Komisyonu raporu gündemiyle TBMM’nin 9. oturumu açıldı. İçtüzükte Adalet Komisyonu raporunun TBMM’de gündeme alınması için 48 saat geçmesi hükmü gereği ilk olarak İstanbul Milletvekili Başvekil Adnan Menderes söz aldı ve Genel Kurula “Muhterem arkadaşlar; Arapça ezan hakkında Demokrat Parti Meclis Grubunda verilen kararın gazeteler ve radyo ile yayınlanması neticesinde kanuni mâniin kaldırılmış olduğu telâkkisinin hâsıl olması ve bâzı vatandaşların Arapça ezan okuması muhtemel olduğu için bu bap/ta Hükümetçe Meclise sevk etmiş olduğumuz Kanun teklifinin bugünkü gündeme alınmasını ve öncelikle müzakere edilmesini yüksek tasvibinize arz ediyorum” dedi.
    Başvekil Adnan Menderes’in konuşması ardından oturumu yöneten Başkan, teklifin gündeme alınmasını oylamaya sundu ve yasa önerisi gündeme alındı. Ezanın Din Lisanında Okunabilmesi serbestisi getirecek kanun teklifinin müzakerelerinde ilk sözü; Cumhuriyet Halk Partisi Trabzon Milletvekili Cemal Eyüboğlu aldı ve  ‘Hükümetin bugün huzurunuza  getirdiği kanun tasarısı hakkındaki C. H. Partisi Meclis Grubunun görüşünü arz ediyorum: “Bu memlekette Millî Devlet ve Millî şuur politikası, Cumhuriyetle kurulmuş ve C. H. Partisi bu politikayı takip etmiştir. Bu politika icabı olarak ezan meselesi de bir dil meselesi ve Millî şuur meselesi telâkki edilmiştir. Millî Devlet politikası, mümkün olan her yerde Türkçenin kullanılmasını emreder. Türk Vatanında ibadete çağırmanın da Öz dilimizle olmasını daima tercih ettik. Türkçe ezan, Arapça ezan mevzuu üzerinde bir politik münakaşa açmaya taraftar değiliz. Millî şuurun konuyu, kendince halledeceği inancıyla Arapça ezan meselesinin ceza konusu olmaktan çıkarılmasına aleyhtarı olmayacağız” dedi.
            Demokrat Parti Gurubu adına  Seyhan Tekelioğlu: “Sayın arkadaşlar; Atatürk her şeyi Türkçeleştirmek kaidesini ortaya attığı zaman acaba İslâm dinine ait olan kitapların Türkçeye tercümesi mümkün müdür diye bir tecrübeye başvurulmuştu. Bu meyanda ilk olarak ezan’ın Türkçe okunması düşünüldü. Atatürk’ten sonra ise Arapça ezan okuyanı tecziye etmek üzere de bir ceza müeyyidesi olarak, Ceza Kanununa bir hüküm kondu. Arkadaşlar; şayet Atatürk sağ olsaydı hiç şüphe yok ki, o da bu büyük Meclisin düşündüğü gibi düşünecek, elimizdeki Allah Kanununun Türkçe ile tercümesine imkân olmadığını, din ulemalarının vermiş olduğu karara göre, anlayacak ve ezanı din diliyle okutacaktı. 
Arkadaşlar; Atatürk inkılâbı gazetelerin yazdığı gibi umdesi değil, Atatürk memlekette yapmış olduğu inkılâpların millet tarafından hazmedilmesini esas olarak kabul etmişti. Bu bir dil meselesi değil; Allahû Ekber ile Tanrı Ulu­dur kelimeleri ikisi bir manâya gelmez. Biz eski zamanlara ait kitapları okursak, birçok tanrılar olduğunu görürüz, yağmur tanrısı, yer tanrısı, ve saire. Binaenaleyh Tanrı Uludur deyince bunların hangisi uludur? Binaenaleyh İslâm dini, Müslüman dili kaidelerine göre camilerinde ancak din dili ile olur. Ve bunu da memleketin yüzde doksan sekizi, bizi seçenler, bizden istemişlerdir. Kaldı ki, Hıristiyanlar bile bir ölümü ilân için çan çalarlar, onlar çan çalınırken çanın ne demek istediğini anlıyorlar. Müslümanlar bir sala sesi duymuyorlardı. Dışardan Türk dili ile ezan okunurken, içerde yine din dili ile Kuran okumaya müsaade ediliyordu. Binaenaleyh arada birbirine uymayan, zıt esaslar vardı.
Ben Menderes Hükümetine ve  Hükümetin istinat etmiş olduğu milletin reyi ile mutlak reyi ile buraya gelen DP milletvekillerini tebrik ediyorum…”
Sonuçta: TBMM'nin 16 Haziran 1950 tarihli oturumunda görüşülen tasarı alkışlarla yasalaştı ve 17 Haziran 1950'de resmi gazetede yayınlanarak yürürlüğe girdi….

 

 

Bu çalışma  "TELİF ESERİ OLUP"  Yazarı ve bu siteden izin almadan kullanmayınız!

Önceki Sayfaya gitmek için tıklayınız

Bir sonraki sayfaya gitmek için tıklayınız

 
 

 45

Kitap içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

Önceki Sayfaya gitmek için tıklayınız

Bir sonraki sayfaya gitmek için tıklayınız

EN KARA GÜN; 16 – 17 EYLÜL

 
“Şehit Başvekil Merhum Adnan Menderes; Polatkan ve Zorlu anısına”
Adnan Menderes 1899’da Aydın’da doğdu. Anne ve babasını küçük yaşta kaybetti. O'nu Anneannesi büyüttü. Tahsiline İzmir İttihat ve Terakki Mektebi’nde başladı; Kızılçulu Amerikan Koleji’nde okurken misyonerlerle başı derde girdiği için, devlete müracaat ederek, Misyonerler hakkında şikâyetlerde bulundu. Makamlardan birinin başında Celal Bayar vardı. Bu vesileyle Celâl Bayar’la tanışmış oldu.
Ankara Hukuk Fakültesi’ni bitirdi. Birinci Dünya Savaşı sırasında yedek subay olarak askerliğini yaptı. Aydın’da Kuvva-i Milliye bağlamında Ayyıldız Çetesi’ni kurdu. Daha sonra Söke’de Piyade Alay Yaveri olarak savaşa katıldı. İstiklal Madalyası aldı. Ali Fethi Okyar’ın 1930’da kurduğu, ancak kısa sürede kapatılan Serbest Fırka’nın Aydın Teşkilatı'nı teşkille İl Başkanı oldu. İl Başkanı iken Mustafa Kemal Atatürk tarafından hususi olarak ziyaret edildi.
Nezaketen ve çok kısa süreli olarak plânlanan ziyaret saatlerce sürdü. Serbest Fırka kapatılınca Halk Partisi’ne girdi. Mustafa Kemâl Atatürk’ün emir ve isteği ile 1931’de Aydın Milletvekili seçildi. 1945’e kadar TBMM’de komisyon Raportörlüğü yaptı.
Saracoğlu Hükümeti’nin getirdiği Toprak Kanunu Tasarısı'nı şiddetle reddederek, komisyondan istifa etti. Yaptıkları muhalefetten dolayı, Refik Koraltan ve Fuat Köprülü ile birlikte CHP Disiplin kurulunca 12 Haziran 1945’te ihraç edildi. Celal Bayar da hem partiden hem de Mebusluktan istifa etti. Bu hareketler DP’nin 7 Ocak 1946’da kurulmasına sebep oldu. 1946 seçimlerinde Kütahya Mebusu olarak meclise girdi. Celâl Bayar’dan sonra Demokrat Parti içindeki ikinci adam durumu ve konumuna geldi.
            14 Mayıs 1950 seçimlerinde DP oyların 53,5’ini alarak iktidara geldi. 10 senelik iktidarın tek başbakanı olarak döneme damgasını vurdu. İktidarı zamanında 5 hükümet kurdu. Bu zaman içinde Türkiye’nin iç ve dış siyasetinde büyük gelişmeler oldu. Sanayileşme ve şehirleşme hamlesi başladı, köye makine girdi, ulaşım, enerji, eğitim, sağlık, sigorta ve bankacılık yeniden başladı. Türkiye adalet, hukuk ve kalkınma kavramıyla tanıştı.
            27 Mayıs 1960 tarihinde yapılan darbeyle iktidardan indirildi. Yassıada’ya hapsedildi. Milli Birlik Komitesi tarafından kurulan Yüksek Adalet Divanı’nca (!) idama  mahkûm edildi. Yassıada'da tutuklu bulunduğu sırada çok zalimce ve insanlık dışı işkencelere maruz kaldı. Duruşmalarda İzzet-i nefsi ile oynandı. Hapishanede sürekli rencide edildi.
          ATATÜRK'ÜN SÖZÜ VE CHP MACERASI
          Türk demokrasi tarihinin en önemli şahsiyetlerinden olan Adnan Menderes 1930’da katıldığı Serbest Cumhuriyet Fıkrası feshedilince, Celal Bayar'la görüşerek, Cumhuriyet Halk Fırkasına girdi, en sonunda da Mustafa Kemal'in "Bugün konuştuğum genç, elbette burada bizim parti mutemetleri ile çalışamaz. Şayan-ı dikkat bir gençtir. Gün gelecek bu ülkede Demokrasi’yi kurmak şerefi ona nail ve nasip olacaktır" cümlesi ile takdir ve beğenisini kazanmıştı. 1931 yılında Atatürk’ün emir ve direktifi ile CHF Aydın Milletvekili seçildi, 1945 yılına kadar CHF Milletvekilliğini sürdürdü. Adnan Menderes o dönemi şöyle anlatır:
            "Atatürk zamanında ben, Aydın'da Serbest Fırka'nın reisiydim. Fethi Bey bizzat Aydın'a gelerek, Serbest Fırka ile meşgul oldu. Aydın belediye seçimlerini kazandım. Gayet dürüst bir mücadeleye giriştim. Halk Fırkası’nın lider ve ileri gelenleri ile tanışıyordum. Ama CHF'na, onların rica ve ısrarına rağmen girmedim... Fethi Bey'in partisi, malum şartlar altında feshedildi. Memlekete derin bir teessür hâkim oldu. Halk Partisi kendini toparlamak istedi. Vilayetlere heyetler gönderildi. Bu arada İzmir ve Aydın'a da, Celal Bayar riyasetinde bir heyet geldi... Ben bu heyetle bir hafta temas etmedim. Nihayet, Celal Bayar tanıdığım ve hürmet ettiğim bir zattı. Vasıf Çınar İttihat ve Terakki’den hocamdı... Ve temas nihayet temin edildi. Bu muhterem zatların ibram ve ısrarı üzerine, Halk Partisine girerek, fikirlerimizi parti içinde müdafaa etmek muvafık olacaktı. O zamana kadar CHF’na karşı çekingen davranan ve mütereddit tanınan arkadaşlarla, bu partiye girdik.”
27 MAYIS’DAN 17 EYLÜL’E…
            27 Mayıs 1960, sabah saat 04: 36'da Ankara Radyosu'ndan yapılan bir anons, nefesini tutan insanları bir anda heyecanlandırdı. Tek haberleşme aracı olan devlet radyosundan evlere ulaşan menfur bir yalandan ibaret anonsta, ''Bugün, demokrasimizin içine düştüğü buhran ve en son müessif hadiseler dolayısıyla, kardeş kavgasına meydan vermemek maksadıyla; TSK, memleketin idaresini eline almıştır'' deniliyordu..
Böylece Türk halkı darbe ilk defa tanışmış oldu.
Reis-i Cumhur Celal Bayar Çankaya Köşkü'nde; Başbakan Adnan Menderes Kütahya'da tevkifle gözetim altına alındı. Bakanlar Kurulu ve Tahkikat Komisyonu üyeleriyle DP milletvekilleri de bulundukları mekânlardan toplanarak Harp Okuluna götürüldüler.
Demokrat Parti iktidarı ile iyi ilişkiler içinde bulunan dönemin Genelkurmay Başkanı Rüştü Erdelhun başta olmak üzere; Üst rütbeli binlerce asker ve bürokrat derhal cezaevlerine konuldu. Ülkede ilan edilen sıkıyönetim sonucu tüm DP milletvekilleri, üst derecedeki bürokratlar ve polis şefleri tek tek evlerinden alındı.
Demokrat Parti’li siyasiler yargılanmak üzere Yassıada'ya gönderildiler. Darbecilerin emir ve kademe zinciri dâhilinde hareket eden sözde mahkeme haklarında idam hükmü verdi ve 16 Eylül 1961 günü Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu ile Maliye Bakanı Hasan Polatkan ve 17 Eylül 1961 günü Adnan Menderes alçakça asılarak idam edildiler.
Rûhları şâd olsun. Nur ve huzur içinde yatsınlar. Allah (CC) Rahmet eylesin.
MENDERES'İN SON DAKİKALARI
            İmralı'ya gelindiğinde, memleket içinde ve dış basında sıhhi durumu hakkında türlü spekülâsyonlara yol açan Menderes, iskeleden konulduğu misafir salonuna kadar çiçek tarhları arasındaki 100 metrelik yolu hiç kimsenin yardımı olmadan rahatça yürüdü. Ayrıca misafir salonu ile darağacı arasındaki 80 metrelik yolu da, gene aynı rahatlıkla kat etti.
İmralı Adasının etrafında ve içinde Örfi İdare Kumandanlığınca sıkı emniyet tedbirleri alınmıştı. İmralı Adası etrafında donanmaya mensup tekneler, içinde de deniz, kara ve hava askerleri görülmekteydi. Menderes'e MBK.'nin tasdik kararı, kendisine tahsis olunan misafir salonunda tefhim edildi. Cumartesiyi Pazar’a bağlıyan gece saat 01.30'da Zorlu ve Polatkan için yapılan formaliteler, Menderes için tekrarlandı. Menderes Egesel'i dinlerken korku ile sarsıldı. Fakat zamanla kendisini toparladı. Oturduğu yerde kamburunu çıkararak oturdu. Son arzusu sorulduğu zaman bir sigara istedi. Verilen Yenice sigarasını içerken şunları söyledi:
“- Dünyadan ayrıldığım şu anda, ailemi ve çocuklarımı şefkatle andığımı kendilerine bildirin. Vatanı ve milleti Allah refah içinde bıraksın.” Menderes, sabaha karşı saat 02.31'de Zorlu'nun ipe çekildiği darağacında asılarak idam edildi. Aynen Zorlu ve Polatkan gibi, idam ve infaz edilmek için darağacına götürülürken, bilekleri arkasına bağlanmıştı.
         “27 Mayıstan bir gün sonra 28 Mayıs günü, ABD Ankara Büyükelçisi Warren, darbe lideri Cemal Gürsel’in yanına Selim Sarper ile aynı arabada gidiyordu. Sarper, C. Gürsel’in yanına ABD Büyükelçisi ile girdi. Bu görüşme meyvesini çabuk verdi. Cunta kölesi kurucu meclis’te hükümetin Dışişleri Bakanı Fahri Korutürk altı saat sonra görevden alındı ve yerine Selim Sarper getirildi. 1961’de CHP’den milletvekili atanan Sarper, İnönü hükümetlerinde de Dışişleri Bakanlığı görevini yürüttü.
Yıllar sonra gizliliği kalkan ABD Diplomatik Belgeleri, Sarper’in Dışişleri Bakanlığı döneminde ABD lehine casusluk yaptığını ve Devlet Başkanı Cemal Gürsel hakkında ağır ifadeler kullandığını gösteriyordu. Dışişleri Bakanı Sarper, kendi Devlet Başkanı için ABD’ye “That Gursel was not a great brain” yazıyordu. İsmet İnönü’nün hep yumuşak elini sırtında hissettiği Sarper, TC’nin Dışişleri Bakanı mıydı?, yoksa ABD’nin Türkiye temsilcisi mi çok tartışılır. Sarper Dışişleri Bakanlığı döneminde SSCB’nden gelen her türlü normalleşme talebini hem derhal ABD’ye bildiriyor, hem de etkisiz kılıyordu.
Sarper en son 1965 ‘de CHP milletvekili seçildi. 1968 yılının Ekim ayında öldü.”
 
 

Bu çalışma  "TELİF ESERİ OLUP"  Yazarı ve bu siteden izin almadan kullanmayınız!

Önceki Sayfaya gitmek için tıklayınız

Bir sonraki sayfaya gitmek için tıklayınız

 
 

 46

Kitap içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

Önceki Sayfaya gitmek için tıklayınız

Bir sonraki sayfaya gitmek için tıklayınız

EREĞLİ ÇÖL OLMASIN!

 
Konya’nın Ereğli ilçesi 1980’lere kadar hayalleri zorlayacak harikulâde bir güzellikte idi. Yöresel tabirle dere, akar, çay ve arklarla kılcal damarlar gibi örülmüş son derece verimli, işsizlik sorunu olmayan, insanları sağlıklı, neşeli, huzurlu-mutlu, nüktedan, gelecekten umutlu hayat dolu yemyeşil, cennetsi bir efsane şehir vardı. Sonra mı? Okuyunuz lütfen!...
Ülkemiz ve dünyanın en güzel şehirlerinden biri olan (Konya) Ereğli'nin en önemli ACİL ve güncel sorununa değerli ilgi ve dikkatlerinizi çekmek istiyorum…
Bilindiği üzere Ereğli en az 5000 yıllık kadim bir yerleşim merkezidir.1985’ e kadar şehirden geçen akarsu ve Roma İmparatorluğu zamanında açıldığı bilinen “toprak kanallar” (Ereğli ağzında “arklar”) sayesinde İç Anadolu’nun yemyeşil, mümbit, masalsı ve cennetsi bir yöresiydi. Öyle ki, “Yeşil Ereğli” den bereket fışkırır, taşı toprağı değer üretir, insanları sağlık, mutluluk, refah, zenginlik ve barış içinde yaşarlardı.
Zira, ilçeye hayat veren ve insanlara bolluk ve bereket bahşeden ark, akar ve dereleri (can suyu) vardı. Rivayete göre İvriz’den fışkıran bu su, Hazreti Ali (RA) tarafından, asırlar önce, susuzluktan kıvranan bölge halkına mucize kabilinden bir armağandır. Dolayısıyla Ereğli, Selçuklu ve Osmanlı döneminde yaklaşık 500 yıl Mekke’ye vakıflık yapmış olup; kaynaklar ve halk arasında yaygın anlatımlara göre Zemzem suyunun yeryüzündeki ikinci zuhuru Ereğli’dedir ve “Erkili” efsanesine konu pınarın burada olduğu bilinir. Yani Ereğli, aynı zamanda kutsiyet izafe edilen bir yerdir.. Bazı seneler, Bahar ve Sonbahar aylarında gelen seller, bazen de 'mirav' ların su dağıtım rejiminde yarattığı sorunlar nedeniyle; 1970’ lerde İvriz Barajı Ereğlililerin rüyası haline geldi. O dönem politikacıları “baraj” vaat ederek oy isterlerdi. Sonuçta beklenen oldu. 1985’te İvriz Barajı açıldı. Ama inanılmaz (haksız ve hukuka aykırı) cebri bir kararla Ereğli’nin ana dere, akar ve arklarından akan “can suyu” birdenbire kesiliverdi. Önce, binlerce yıllık, Ereğli’ye hayat veren, gençlerin yüzdüğü, tarla, bağ-bahçe, güzelim ağaçlık alan ve çayırların sulandığı, sıcak yaz günlerinde ailelerin piknik yaparak çevresinde dinlendiği, hayat ve bereket kaynağı, binlerce emsalsiz güzellikle birlikte akarlar, ark’lar ve dereler kurudu, hâttâ, zamanla üstleri kapatıldı. Dolduruldu. Asfaltlandı...
Sonrada, “Yeşil Ereğli” kubbe de bir hoş seda veya mazide muhteşem bir hatıra gibi gözler önünden silinmeye, yok olmaya, kuraklığın pençesinde ıstırapla kıvranmaya, için için ölmeye ve çölleşmeye başladı! …2008 de, gelinen durumu özetleyecek olursak::
Türkiye’nin en lezzetli sebze ve meyvelerinin yetiştiği bağ ve bahçeler kurudu. Son 5-6 yılda, Türkiye çapında haber olan toz fırtınaları oluşmaya ve yoğunlaşmaya başladı. Bu fırtınalar esnasında insanlar evlerine sığınmak, bir yerlere saklanmak ve kapanmak, kimi daireler ve hastaneler boşaltılmak zorunda kaldı. Henüz çağla iken meyveler, olgunlaşmadan çeşit çeşit sebzeler 'çok hazin ve içler acısı bir manzara sergileyerek' susuzluktan dallarda kurudu. Yer altı su seviyesi 8-10m de iken 80-100 m ye indi, Ortalama yıllık yağış can suyu kesilmeden önceki 23 yılda 315 mm iken sonraki 23 yılda 287 mm oldu (% 8,9 azaldı); yeşil alanlar kuruduğu, meyvelik, selvilik ve söğütlükler kesildiği, yeşil örtü yok edildiği için yağmur bulutları ‘yağmura” dönüşmeden Ereğli’yi terk etmeye başladı. Ortalama sıcaklık arttı. Eko sistem bozuldu. Mevsimler özellik, tazelik ve güzelliklerini yitirdi. Eski Bahar’lar ve efsanevi (şairane) Sonbahar’lar kalmadı. Kış’lar çok kurak, inadına soğuk ve çekilmez-dayanılmaz, tahammül edilmez hale geldi. Ereğli'nin gülen yüzünün yerini, sert ve haşin, acımasız ve zalim doğa koşulları aldı. Dünyanın sayılı sulak alanları ve kuş cennetlerinden biri olan meşhur Ereğli Sazlıkları (Akgöl)’ün alanı 21500hk dan 3000hk a indi, geçmişte önemli sayıda üreyen özel kuş türlerine artık rastlanmamaktadır. Hayaller, eski fotoğraflar ve hafızalarda yaşayan güzellikler yok oldu. Ereğli resmen ve fiilen çölleşme başladı…
Bu çevre ve doğa katliamının sorumlusu, sanıldığı gibi İvriz Barajı değildir. Yanlış ve bilinçsiz, haksız ve hukuksuz uygulanan su yönetim planıdır. Halen geri dönüş mümkündür. Kayıplar telâfi edilebilir ve şehir tekrar kazanılabilir. Velev ki, kurtarılmak istensin!..
Gerçekte ülkemizin ekolojik denge sorunu çok büyük. Yerine göre çok kritik ve telâfi edilemez boyutlara dayanmış durumda. Eko sistem çekilmekte, çökmekte, iklim değişmekte, onursuz-sorumsuz, cahil ve bencil ‘beton yığınları dikmeyi kalkınma sanan” şehir eşkıyaları ve çıkar odaklı neo-yönetim unsurları yüzünden Türkiye, acil-vahim bir doğa felâketiyle karşı karşıya gelmiş bulunmaktadır..
İşte, Konya’nın Ereğli ilçesi de bu kritik yerleşim ve yaşam alanlarından biri..
Ancak önce genel duruma, AB ve dünya ya ‘mukayeseli bir bakışla’ göz atmak gerek.
Dünya’da ‘başka Türkiye yok’ söylemi ne anlama gelmektedir? Şöyle bakalım bir.:
“Tüm Avrupa’da 12 bin çeşit bitki türü var. Türkiye’de bu rakam 9000., Dünyada her yıl 16 milyon hektar orman alanı yanmakta. (82 Nijerya kadar) Son 30 yılda dünya orman örtüsünün beşte biri yok oldu. Yetişmiş bir ağaç günde 17 kişinin oksijen ihtiyacını karşılıyor ve 22.5 kilogram karbondioksiti absorbe ediyor. Sadece dünya kâğıt tüketiminin yarısı geri kazanılabilse, yılda 8 milyon hektar orman alanı korunabilir. Günümüzde dünya dakikada 21 hektar orman alanı kaybediyor. Böylece fert başına her yıl doğaya 7 ağaç borçlanmaktayız. Çünkü bir yıl içinde kullandığımız kâğıt- kartonlar ve ayrıca yaşamsal ihtiyaçlarımız için 7 adet ağaç tüketmekteyiz. Bir Avrupalı yılda ortalama 300 kg. kâğıt ve kâğıt ürünü tüketmekte. Dünyada her yıl kâğıt tüketiminin yarısı geri kazanılsa Türkiye büyüklüğünde bir ormanlık alan yok olmaktan kurtarılabilecektir. Bunu asırlar öncesinden gören Fatih Sultan Mehmet ne demiş? “Ormanlarımdan bir yaş dal kesenin, başını keserim” Ya İslâm’ın son Peygamberi Hz. Muhammed? “Kıyametin koptuğunu görsen dâhi, mutlaka bir fidan dik!” Ve bir Çin atasözü: “Herkes kendi kapısının önünü temizlerse şehirler tertemiz olur” Sonuçta eko sistemle barışıklık anlamına gelen ‘çevre koruma’ olgusu, bireysel görev ve sorumlulukla başlayıp, tüm ülke ve arz’ı içine alan‘evrensel’ duyarlığı zorunlu kılmaktadır. İnsan’a düşen görev önce ruhsal, sonra bedensel ve buna paralel çevre temizliğidir. Çevrecilik sadece ‘temiz tutma’ anlamına gelmez. Aynı zamanda ekolojik sistem, denge ve değerleri ‘doğal ortamda’ koruma, kollama, iyileştirme ve geliştirme anlamını taşır.
Ki, başta Ereğli olmak üzere, ülkemizde pek çok yörenin sorunu korumasızlık; Yasa dışı edinim, kanunsuz temlik-tasarruf, Soygun-vurgun, rant kaygısı ve imar yolsuzluklarıdır. . Dolayısıyla hemen harekete geçilmez ise Ereğli çok yakında çöl olacaktır.
Unutmayın ki başlayan çölleşme ‘acil önlem alınmadığı takdirde’ hızlanarak artacak ve “acil önlem alınmaması halinde” çok geç olacaktır. Artık bekleyecek vakit mi var? Bu kötü gidişe son verilmez ise, uzun vadede Ereğli’yi bekleyen diğer tehlike, şimdi tahminen 925 m (can suyu kesilmeden önce tahminen 975m) olan yeraltı su seviyesinin, Tuz Gölü seviyesinin (905 m ) altına düşmesi halinde ova köylerinde ilelebet tarım yapılamaması ihtimalidir.
EREĞLİ İÇİN; ACİL ÖNLEM ve ÖNERİLER:
DSİ, Belediye ve Özel İdare işbirliğinde İvriz Barajı’nın su yönetim planı acilen ve derhal değiştirilerek Ereğli’ ye can suyu yeniden verilmelidir. Bu halk için ‘doğal bir hak’, DSİ ve Belediye için asli görev, tarihi vebal ve ivedi sorumluluktur. Akarlar ve binlerce yıllık, “ark”lar tekrar açılmalıdır; (açma, temizleme ve dönüştürme işlemi günümüz teknolojisiyle kolaylıkla mümkündür, çok kısa sürede gerçekleştirilebilir) Ayrıca, 1965'lerde Göztepe'de olduğu gibi; yerel potansiyel, Ordu, Okul-Öğrenci ve TEMA gibi kuruluşların desteği alınarak ve halkla işbirliği yapılarak, bütünüyle Tont ve Toros yamaçları mutlaka ağaçlandırılmalıdır.
Aslında mesele bu kadar basit, kolay ve ucuz olmakla; Yeşil Ereğli’nin çöl olmasını önlemek, eski güzelliklere, yemyeşil ve bereketli topraklara tekrar kavuşmak sadece sahiplik, duyarlık ve sorumluluk gerektirmektedir. Burada duyarlık, bilinçli-sorumlu takipçilik halka; şehir medyasına; 29 Mart adaylarına; Görev ve sorumluluksa, başta Çevre-Orman Bakanı, DSİ Genel Müdürü, Kaymakam ve Belediye Başkanı’na düşmekte. Şimdi “Sosyal sorumluluk ve bilinç” zamanıdır. Yeşil Ereğli’nin çöl olmaması dileğiyle, iyi, sağlıklı ve mutlu günler…
http://mustafanevruzsinaci.blogspot.com.tr
 

Bu çalışma  "TELİF ESERİ OLUP"  Yazarı ve bu siteden izin almadan kullanmayınız!

Önceki Sayfaya gitmek için tıklayınız

Bir sonraki sayfaya gitmek için tıklayınız

 
 

 47

Kitap içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

Önceki Sayfaya gitmek için tıklayınız

Bir sonraki sayfaya gitmek için tıklayınız

ERMENİ İSYANLARI, SOYKIRIM VE KATLİAMLARI

 
Berlin Antlaşması'nın imzalanmasını izleyen dönemde Ermeni sorunu iki yönde gelişmiştir. Bunlardan ilki, Batılı devletlerin Osmanlı İmparatorluğu üzerindeki baskı ve müdahaleleri; ikincisi ise, Anadolu, Suriye ve Rumeli'de yaşayan Ermenilerin Anadolu'nun çeşitli yerlerinde, özellikle Doğu Anadolu ve Klikya'da yeraltında örgütlenmeleri ve silahlanmalarıdır. İlk kışkırtmalar Rusya'dan gelmeye başlamış, Rusların bu tutumu İngiliz ve Fransızları Ermenilerle daha çok ilgilenmeye sevk etmiştir. Doğu Anadolu'daki İngiliz Konsoloslukları'nın sayısı hızla artmış, ayrıca bölgeye çok sayıda Protestan misyonerler gönderilmiştir.
Bu kışkırtmalar sonucunda Doğu Anadolu'da 1880'den itibaren çeşitli Ermeni komiteleri kurulmaya başlamıştır. Ancak, yerel düzeyde kalan bu komiteler, Osmanlı yönetiminden şikayeti olmayan, barış ve refah içinde yaşayan Ermeni halkının ilgisini çekmediğinden başarılı olamamıştır.
Osmanlı Ermenilerini içeride kurulan komiteler yoluyla devlete karşı harekete geçirmek mümkün olmayınca, bu kez Rus Ermenilerine Osmanlı toprakları dışında komiteler kurdurulması yoluna gidilmiştir. Böylece 1887'de Cenevre'de sosyalist eğilimli, ılımlı militan Hınçak, 1890'da ise Tiflis'te aşırı, terör, isyan, mücadele ve bağımsızlık yanlısı Taşnak Komiteleri ortaya çıkmıştır. Bu komitelere, "Anadolu topraklarının ve Osmanlı Ermenilerinin kurtarılması" hedef olarak gösterilmiştir.
İstanbul'da örgütlenen ve Avrupa devletlerinin dikkatlerini Ermeni meselesine çekerek Osmanlı Ermenilerini kışkırtmayı hedefleyen Hınçakların başlattığı ayaklanma girişimlerini, aralarında siyasi mücadele başlayan Taşnaklarınki izlemiştir. Bu ayaklanma girişimlerinin ortak özellikleri; Osmanlı ülkesine dışarıdan gelen komitelerce planlanmış ve yönlendirilmiş olmaları ile örgütlenme faaliyetlerinde Anadolu'ya yayılan misyonerlerin büyük katkısının bulunmasıdır. İlk isyan 1890'daki Erzurum'da gerçekleşmiştir.
Bunu, yine aynı yıl meydana gelen Kumkapı gösterisi, 1892-93'te Kayseri, Yozgat, Çorum ve Merzifon olayları, 1894'te Sasun isyanı, Babıali gösterisi ve Zeytun isyanı, 1896'da Van isyanı ve Osmanlı Bankası'nın işgali, 1903'te ikinci Sasun isyanı, 1905'te Sultan Abdülhamid'e suikast girişimi ve nihayet 1909'da gerçekleşen Adana isyanı izlemiştir. 1914'de Zeytun'da 100, 1915 Van olaylarında 3.000 ve 1914-1915 Muş olaylarında 20.000 Türk, Ermeni mezalimi sonucu hayatlarını kaybetmiştir.
İsyanların Osmanlı kuvvetlerince bastırılması, dünya kamuoyuna propaganda maksatlı olarak "Müslümanlar Hıristiyanları katlediyor" mesajıyla yansıtılmış ve Ermeni sorunu giderek uluslararası bir sorun niteliği kazanmıştır. Nitekim, döneme ait İngiliz ve Rus diplomatik temsilciliklerinin raporları, "Ermeni ihtilalcilerin hedefinin karışıklıklar çıkararak Osmanlıların karşılık vermesini ve böylece yabancı ülkelerin duruma müdahalesini sağlamak" olduğunu kaydetmektedir.
Öte yandan sömürgeci devletlerin diplomatik temsilcilikleri Anadolu'ya dağılmış Hıristiyan misyonerler ile birlikte Ermeni propagandasının Batı kamuoyuna iletilmesinde ve benimsetilmesinde büyük rol oynamışlardır. Ermeniler, Türk halkına en büyük zararı, Birinci Dünya Savaşı sırasında giriştikleri katliamlarla vermişlerdir.
Bu dönemde Ermeniler; Ruslar hesabına casusluk yapmış, seferberlik gereği yapılan askere alma çağrısına uymaksızın askerden kaçmış, askere gelip silah altına alınanlar ise silahları ile birlikte Rus ordusu saflarına geçerek, "vatana ihanet" suçunu topluca işlemişlerdir. Daha seferberliğin başlangıcında, Türk birliklerine karşı saldırıya geçen Ermeni çeteleri, büyük katliamlara girişmiş, Türk köylerine baskınlar düzenlemek suretiyle sivil halka büyük zararlar vermişlerdir. Örneğin Van'ın Zeve Köyü'nün bütün halkı, kadın, çocuk ve yaşlı demeden, Ermeniler tarafından öldürülmüştür.
ERMENİLERİN YAPTIĞI KATLİAMLAR
Berlin Antlaşması'nın imzalanmasını izleyen dönemde Ermeni sorunu iki yönde gelişmiştir. Bunlardan ilki, Batılı devletlerin Osmanlı İmparatorluğu üzerindeki baskı ve müdahaleleri; ikincisi ise, Anadolu, Suriye ve Rumeli'de yaşayan Ermenilerin Anadolu'nun çeşitli yerlerinde, özellikle Doğu Anadolu ve Klikya'da yeraltında örgütlenmeleri ve silahlanmalarıdır. İlk kışkırtmalar Rusya'dan gelmeye başlamış, Rusların bu tutumu İngiliz ve Fransızları Ermenilerle daha çok ilgilenmeye sevk etmiştir.
Doğu Anadolu'daki İngiliz Konsoloslukları'nın sayısı hızla artmış, ayrıca bölgeye çok sayıda Protestan misyonerler gönderilmiştir. Bu kışkırtmalar sonucunda Doğu Anadolu'da 1880'den itibaren çeşitli Ermeni komiteleri kurulmaya başlamıştır. Ancak, yerel düzeyde kalan bu komiteler, Osmanlı yönetiminden şikayeti olmayan, barış ve refah içinde yaşayan Ermeni halkının ilgisini çekmediğinden başarılı olamamıştır. Osmanlı Ermenilerini içeride kurulan komiteler yoluyla devlete karşı harekete geçirmek mümkün olmayınca, bu kez Rus Ermenilerine Osmanlı toprakları dışında komiteler kurdurulması yoluna gidilmiştir. Böylece 1887'de Cenevre'de sosyalist eğilimli, ılımlı militan Hınçak, 1890'da ise Tiflis'te aşırı, terör, isyan, mücadele ve bağımsızlık yanlısı Taşnak Komiteleri ortaya çıkmıştır.
Bu komitelere, "Anadolu topraklarının ve Osmanlı Ermenilerinin kurtarılması" hedef olarak gösterilmiştir. İstanbul'da örgütlenen ve Avrupa devletlerinin dikkatlerini Ermeni meselesine çekerek Osmanlı Ermenilerini kışkırtmayı hedefleyen Hınçakların başlattığı ayaklanma girişimlerini, aralarında siyasi mücadele başlayan Taşnaklarınki izlemiştir. Bu ayaklanma girişimlerinin ortak özellikleri; Osmanlı ülkesine dışarıdan gelen komitelerce planlanmış ve yönlendirilmiş olmaları ile örgütlenme faaliyetlerinde Anadolu'ya yayılan misyonerlerin büyük katkısının bulunmasıdır.
İlk isyan 1890'daki Erzurum'da gerçekleşmiştir. Bunu, yine aynı yıl meydana gelen Kumkapı gösterisi, 1892-93'te Kayseri, Yozgat, Çorum ve Merzifon olayları, 1894'te Sasun isyanı, Babıali gösterisi ve Zeytun isyanı, 1896'da Van isyanı ve Osmanlı Bankası'nın işgali, 1903'te ikinci Sasun isyanı, 1905'te Sultan Abdülhamid'e suikast girişimi ve nihayet 1909'da gerçekleşen Adana isyanı izlemiştir. 1914'de Zeytun'da 100, 1915 Van olaylarında 3.000 ve 1914-1915 Muş olaylarında 20.000 Türk, Ermeni mezalimi sonucu hayatlarını kaybetmiştir. İsyanların Osmanlı kuvvetlerince bastırılması, dünya kamuoyuna propaganda maksatlı olarak "Müslümanlar Hıristiyanları katlediyor" mesajıyla yansıtılmış ve Ermeni sorunu giderek uluslararası bir sorun niteliği kazanmıştır.
Nitekim, döneme ait İngiliz ve Rus diplomatik temsilciliklerinin raporları, "Ermeni ihtilalcilerin hedefinin karışıklıklar çıkararak Osmanlıların karşılık vermesini ve böylece yabancı ülkelerin duruma müdahalesini sağlamak" olduğunu kaydetmektedir. Öte yandan sömürgeci devletlerin diplomatik temsilcilikleri Anadolu'ya dağılmış Hıristiyan misyonerler ile birlikte Ermeni propagandasının Batı kamuoyuna iletilmesinde ve benimsetilmesinde büyük rol oynamışlardır.
Ermeniler, Türk halkına en büyük zararı, Birinci Dünya Savaşı sırasında giriştikleri katliamlarla vermişlerdir. Bu dönemde Ermeniler; Ruslar hesabına casusluk yapmış, seferberlik gereği yapılan askere alma çağrısına uymaksızın askerden kaçmış, askere gelip silah altına alınanlar ise silahları ile birlikte Rus ordusu saflarına geçerek, "vatana ihanet" suçunu topluca işlemişlerdir. Daha seferberliğin başlangıcında, Türk birliklerine karşı saldırıya geçen Ermeni çeteleri, büyük katliamlara girişmiş, Türk köylerine baskınlar düzenlemek suretiyle sivil halka büyük zararlar vermişlerdir. Örneğin Van'ın Zeve Köyü'nün bütün halkı, kadın, çocuk ve yaşlı demeden, Ermeniler tarafından öldürülmüştür.
Şemahi’de yaşayan Müslümanlara Ermeniler tarafından yapılan mezalim Azerbaycan Hükûmeti Fevkalade Soruşturma Kurulu üyesi Novatski’nin, Soruşturma Kurulu Başkanına yazdığı rapor özeti: Şemahi şehrinde oturan Müslümanlar 18 Mart 1918 tarihinde gece Ermeni ve Malakanların silahlı saldırısına uğradılar. Müslümanlar bu saldırıyı beklemiyorlardı.
Çünkü Papaz Bagrat ve Malakan temsilcisi Karabanov İncil üzerine yemin ederek Müslüman halkla iyi geçineceklerine dair söz vermişlerdi. Ancak Ermeniler sözlerini tutmayıp Müslümanlara saldırmaya başlamışlardı. Şehrin zengin ve meşhur isimlerinden olan Şihayev, Gasanov, Cabrailbekov, Müfti Guseyinbekov, Alimirzayev, Efendiyev, Babayev, Böyükbek Guseyinov, Gaci Yagub, Alekperov, Teymur Abutalip, Gaci Fatali, Fattakbekov ve başkalarına ait güzel evleri yaktılar. Tüm değerli eşyaları aldılar.
Ermeniler, yaktıkları evlerin sahiplerini, insanlık dışı işkencelerle öldürüyorlardı. Göğüsleri kesilip, karınları kama ile yarılarak katledilen kadınların cesetleri sokaklarda yatıyordu. Çocukları kazıklarla yere çakmışlardı. İşte Şemahi şehrinde oturan Müslümanlar bu durumda idiler. Sonra Şemahi’ye Müslüman ordusu geldi ve Ermenileri şehirden kovdular. Ermeniler Malakan köylerine kaçtılar.
Ancak Müslüman ordusu 4 gün sonra Şemahi’den ayrılmak zorunda idi. Müslüman ordusu gittikten sonra Ermeniler tekrar Müslümanlara saldırdılar ve daha şiddetli ve ağır işkenceye başladılar. Birinci ve ikinci saldırı sırasında birkaç bin Müslüman katledildi.
Ölen Müslümanlar arasında ünlü insanlar da vardı; Duma üyesi Mamed Tagı Aliyev, Gaci Baba Abbasov, Aşraf Gaciyev, Gaci Abdul-Halik, Gaci Abdul Guseynov, Gaci İsrafil Mamedov, Mir İbrahim Seidov, Gaci İsrafil Salamov, Ağa Ahmed Ahmedov, Gaci Abdul Kasum Kasumov, Eyup Ağa Veysov, Zeynap Hanum Veysova, Ali Abbas-Bek İbrahimbekov, Alekber Kadirbekov, Abdurrahim Ağa Ağalarov ve daha birçokları. Şemahi Müslümanlarının zararları genel olarak 2 milyar Rus Rublesi değerindedir. Şemahi Müslümanlarının temizlenme planı Stepan Lalayev, Gavriyil Karaoğlanov, Gülbandov, Mihail Arzumanov, Karapet Karamanov, Şuşintsa Ağamalova, Sedrak Vlasov, Samuel Daliyev, Petrosyants, İvanov’lar (oğlu ve babası) tarafından hazırlanmış ve saldırıda yerli Ermeniler kullanılmıştır.
Bu olaylarda, şahit ve suçluların ifadeleri ile aşağıda isimleri geçen Ermenilerin suçlu oldukları tespit edilmiştir. Stepan Lalayev Gavriyil Karaoğlanov Gülbandov Mihail Arzumanov Karapet Karamanov Ağamalov (Karabağ Ermenisi) Sedrak Vlasov Samuel Deliyev Petrosyants İvanov’lar Ovanesov Sandrak Agriyev Artyom Ter-Matevosyants Yakup Martirosyants Armenak Yakuboviç Martirosyants Aleksandır Haçaturov Mihail Haçaturov Andrey Arzumanov ve diğerleri. Bu nedenle, yukarıda adı geçen suçlulara karşı soruşturma başlatılmasını arz ederim. Soruşturma Kurulu Üyesi Novatski İMZA
Kars civarında Ermenilerden kaçan Müslümanların yollarda öldürülmesi:
Artan Ermeni zulmü dolayısıyla Kars köylerinden kaçan Müslümanların yollarda katledildikleri; insanların mal ve eşyalarından vazgeçtikleri; Karçukboğazı civarında yirmi sekiz ceset bulunduğu ayrıca Ayıderesi denilen yerde bir mağarada seksen kişiyi katlettiklerini bizzat Ermenilerin ifade ettiklerini ve Avındır'da sekiz hanenin kesilerek Kosor civarında suların insan cesedinden içilemediği hususlarını ihtiva eden Ersinek karyesi imamının mektubu.
Uluhanlı, Karadağlı, Boğanlı ve Çerbeçalı Köyleri Civarında Ermeniler tarafından yapılan baskı ve soykırım: Soykırımın devam ettiği Uluhanlı'ya iki yüz kadar gönüllü Taşnak milislerinin geldiği; Karadağlı İslam köyü halkının Ermenilerce köylerinden zorla uzaklaştırıldıkları, Çebeçalı halkının tamamen süngüden geçirildiği ve Azerbaycan'da Ermenilerle savaşın devam ettiğinin haber alındığı.
Fransız Askerleriyle Birlikte Ermenilerin Ayıntab, Maraş Ve Adana Civarında Müslüman Ahâliye Zulüm :Ermenilerin zulüm ve işkence yaptıkları Ayıntab (Antep) civarındaki Büyükarablar köyüne giren içlerinde Ermenilerin de bulunduğu yüz elli kişilik bir Fransız müfrezesinin evlerin kapısını kırarak mal ve ırza tasallut etmeleri üzerine köylülerin civar köylere ve dağlara kaçtıkları ancak sabahleyin evlerine dönmekteler iken köylülere makinalı tüfekle yaylım ateşi açıldığı; Maraş'ta da Fransızlarla birlikte Ermenilerin halkı katlettiği ve ahâlinin şehirden dışarı çıkamayıp kasabanın top ateşiyle tahrip edildiği ayrıca Maraş'a yardıma gelen ahâlinin de top ve mitralyöz ateşi nedeniyle şehre giremediği; Adana ve havalisinde de durumun tahammül edilemez bir hal aldığı, bazı köylerin yakılıp, Ermeni köylülerinin silahlandırılarak Müslümanlar üzerine saldırtıldığı; Maraş faciasının yurtta büyük bir infiala yol açtığı ve halkın protesto gösterilerinde bulunarak bir an önce bu olayların sona erdirilmesini istedikleri.
Ermeni Taarruzuna Uğrayan Kürtlere Civardaki Müslüman Köylerin Destek Vermesi :
Ermenilerin Sitağan köyünün doğusunda tarlalarında çalışan Kürtlere top ateşi açmaları üzerine civar köylerdeki Müslüman halkın da Kürtlerle beraber Ermenilere mukavemet ettikleri.
Ermenilerin Fransızların Koruması Altında Adana'da Müslüman Halka Tecavüzlerde Bulunmaları :Ahâlinin saadet ve hürriyetini temin etmek iddiasıyla Adana'ya giren Fransızların bunun aksine olarak İslam ahâliye karşı ihanetkarane tavırlarda bulunmaları üzerine Fransızların bu hareketlerinden destek alan Ermenilerin her türlü saldırgan davranışlardan geri durmayarak, Müslümanların mal ve mülklerini Ermenilerin üzerine geçirtmek için düzmece hakimler heyeti kurarak mallarını gasbettikleri; Hıristiyanlara zarar verdiği veya İttihadçı oldukları iddiasıyla Müslümanların hapsedilip aileleriyle bölge dışına sürgün edildikleri; Gavurdağı'nda oluşan ve siyasi bir hüviyeti olmayan bir Müslüman eşkiya çetesinin daha çok Müslüman köylerini yağmaladığı ancak çetenin Ermenilerin meskun olduğu Şeyh Murad köyüne gelmesiyle başlayan olayların, Ermenilerin çarşıda Müslümanlara hücum etmesiyle büyüyerek dört Müslümanın katl ve beş Müslümanın yaralanmasına yol açarak zabıta kuvvetleri ve İngiliz askerlerinin müdahalesi ile Ermenilerin Müslümanları katletme girişimlerinin sonuçsuz kaldığı; bu kargaşalıktan sonra Fransızların Ermenileri eşkıya takibine ve Müslüman köylerini tahrib etmeye gönderdikleri; eşkıya takibine gönderilen bir Ermeni çetesinin İnepli, Kayalı ve Arapköy karyelerini basarak malları yağma edip şiddetli darb ve tarlalarda rastladıkları suçsuz insanları katlettikleri; Fransızların Adana'yı işgallerinden itibaren Ermenilerin her gece birer ikişer Müslümanı öldürdükleri; İslam din adamlarına yönelik hareketlerle Dörtyol kazası müftüsünün tutuklandığı ve diğer müftilerin azil ve tayinlerine karıştıkları; muhtediye ailelerin evlerinden zorla alınarak Ermeni murahhashanesine gönderilerek bunlarla birlikte ana ve babası olmayan Müslüman çocukların da alındığı; Yumurtalık kazasının Kurtkulağı köyünde Ermeni askerlerinin yedi ay önceden beri ezan okumayı yasakladıkları.
Ermeni Zulmünden Kaçarak Hududlara Yığılan Kafkasyalı Müslümanların Durumu :
Ermeni mezâliminden kaçıp kurtulmak amacıyla Osmanlı hududlarına yığılan Kafkasyalı Müslümanların daha fazla sefalet çekmemeleri için şimdiye kadar Osmanlı topraklarına kabul edildikleri fakat önceden beri geldikleri Erzurum'da kıtlık başgöstermiş olup, yerli halkda çok zor durumda bulunduğundan bundan böyle geleceklerin Mamuretülaziz vilâyetine gönderilmelerinin daha uygun olacağı ve Vedi ile civarında Müslümanlara ait köylerin Ermenilerce muhasara edildiği, dört taraftan makinalı tüfek ve toplarla takviye edilmiş müfrezelerin Müslüman halka saldırdıkları, Aras nehri civarında bulunan Şeti, Şa‘ılnak, Karalar, Şirazlı[Şiranlı cadde], Yenice, Kızan, Nabata (?) ve Bürevan'daki halkın köylerini terkederek dağlara kaçtıkları, onları açlığa mahkûm etmek için adı geçen köylerdeki mahsûlat ve diğer eşyaların Ermenilerce gasbedildiği ve yokolacaklarını anlayan Kafkas Müslümanlarının, Osmanlı Devleti'nden, yapılan katliâmın durdurulması konusunda gerekli girişimlerde bulunmasını istedikleri KARS'TA MÜSLÜMAN KÖYLERİNİN BOŞALTILARAK BURALARA ERMENİLERİN YERLEŞTİRİLDİĞİ Kars'tan Erzurum'a gelen Kurban Efendi'nin verdiği bilgilerden; Ermenilerin Berdik, Kalo, Şüregel, Kineli(?), Karakaş ve Benliahmed köylerinde bütün eşya ve erzâka el koydukları; Erkend, Kinegi, Benekki [Benekli], Savacakkolu(?) köylerinin Müslüman halkını Paldırvan, Kürekdere ve Parkit'e naklederek boşalan köylere Ermenileri yerleştirdikleri; ayrıca İngiltere aracılığıyla Kars’tan Kazaklar'a gönderilen mühimmatın artık Azerbaycan ve Gürcü hükûmetlerince geçmesine izin verilmediğinin anlaşıldığı.
Nahcivan, Kağızman Ve Şarol Havalisinde Müslüman Halka Uygulanan Vahşi Soykırım :
Nahcıvan ve Şarol havalisinde 45 İslam köyünün Ermenilerin saldırısına maruz kaldığı; Ermeni kıtalarına yazılan gizli emirlerde görevlerinin tek bir Müslüman kalmamacasına hepsini Aras çayına dökmek olduğunun ifade edildiği; Kağızman eşrâfından Arslan Bey ve eşinin burun ve kulakları kesilerek katledilip Kağızman'da teşhir edilmesiyle halkın korkarak dağlara çekilmesi üzerine tüm mal ve eşyalarının Ermeniler tarafından yağma edildiği; Ermeniler tarafından yapılan zulüm ve vahşet dolayısıyla Erivan, Kars ve Kağızman havalisinden binlerce Müslümanın her şeylerini bırakarak Türkiye tarafına geçmeye çalıştıkları; Kağızmanlı kâdının oğlu Aziz ve yanındaki arkadaşıyla ailesinin Ermenilerce elleri, burun, kulak ve dudakları kesilerek vücutlarına cep açılmak ve göğüslerinde derileri soyulmak suretinde katledildikleri; Ermenilerin Gümrü ve Nahcivan cihetlerinde bazı İslam köylerini basarak 4000 kadar Müslümanı feci bir şekilde katlettikleri.
Ermenilerce Yapılan Katliâmın Amerika İaşe Heyeti'ne Anlatılması :Görevleri, Müslüman ve Ermeni nüfus miktarıyla, geçimlerini sağlayamayanları belirlemek ve Ermeni zulmünü incelemek olan Amerikan İaşe Heyeti'nden iki görevliye Ermeni zulmünün son derece şiddetlendiğinin ve toplu katliâma başlandığının anlatıldığı; ayrıca heyet mensuplarının katliâm sırasında süngülerle yaralanan, kolları kesilen kadın ve çocuklarla görüştürülerek tam bir kanaat sahibi olmalarının sağlandığı; bundan başka Iğdır'da bulunan bin kadar silahlı Ermeni kuvvetinin Nahcıvan ve Şerber'de Müslüman halkın direnişini kırmak üzere harekete geçtiği.
http://mustafanevruzsinaci.blogspot.com.tr
 

Bu çalışma  "TELİF ESERİ OLUP"  Yazarı ve bu siteden izin almadan kullanmayınız!

Önceki Sayfaya gitmek için tıklayınız

Bir sonraki sayfaya gitmek için tıklayınız

 
 

 48

Kitap içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

Önceki Sayfaya gitmek için tıklayınız

Bir sonraki sayfaya gitmek için tıklayınız

ERMENİ SORUNUNA ANALİTİK BİR YAKLAŞIM

Terör ve tedhiş örgütü kaçırdığı 8 Türk askerini 4 Kasım 2007 günü teslim ederken tam bir şov yaptı ve hemen akabinde, bebek katilinin de serbest bırakılması istemini dile getirdi. Bu cür’et çok calibi dikkattir. Mesele bütün ayrıntıları ve tarihi gelişim süreci içinde incelenmeli ve tam bir dikkatle değerlendirilmelidir. Mezkür örgütün Ermeni orijinli olduğu net bir biçimde ortaya çıktığı için, günümüz ve özellikle yakın tarihin ülkemiz ve bütün dünyadaki hareket, taktik, strateji ve faaliyetleri değerlendirilmelidir.
SEKİZ ASKER MESELESİ
Bu mesele hakkında bir parantez açmakta fayda var. Zira, Dağlıca baskınında kayıp veya kaçırılan 8 askeri hakkında (iadelerini müteakip) çok spekülâsyonlar yapıldı. Adalet bakanı ve Genelkurmay Başkanının sözlerini iyi okumak ve bu askerlerin roj tv’de yayınlanan beyan ve ifadelerini mutlaka incelemek gerek. Netekim, bu askerlerden 6 tanesinin DTP örgüt yönetiminde yer aldıkları ve militarist çetenin sempatizanı oldukları açıklandı. İşin ciddiyet ve vahameti burada. Ordu içinde, hükümet içinde, siyasi partiler ve kurumlar bünyesinde yardım ve yataklık unsurlarından geçilmiyor.
Dünyanın hiçbir devlet veya milleti terörist bir örgütün illegal uzantılarını meclisine sokacak kadar akılsız ve duyarsız değildir. Eğer, demokrasi bu ve benzeri “demokratik” yollardan katledilmek isteniyorsa; Siyaset kurumları muaheze edilerek, devlet inisiyatif almalı, dahili ve harici bedhahlar dahil bütün mücrimler ivedi olarak derdest edilip cezaları acilen ve derhal verilmelidir. Devlette acizlik, dumur, düşmana sempati ve haine tolerans asla kabul edilemez. Anarşi ve terör unsurlarına af, atıfet, siyaset ve düz ovada-sahada serbest hareket imkânı peşinde koşanlar: Yardım ve yataklık unsuru, açık destek kıtaları, dahili bedhahlar ve vatan hainlerinden başka kimseler değillerdir.
Olsa olsa birde “gizli Ermeni” lobi, diyaspora uzantısı ve Türk düşmanı 28 devletten her hangi birinin provokatör veya satılık ajanı olabilirler. Başta MİT olmak üzere bütün istihbarat örgütleri bu kertede vatana, millete borçları ve şu ana kadar “hak etmeden aldıkları maaşa” mukabil “bütün engellere rağmen” vazifelerini, tam bir azim, irade ve kararlılıkla yapmalıdırlar.    
BU BİR SÜREÇTİR, ANCAK !
Elbette, kaçak askerler hakkında soruşturma açılması, mezkür birliğin büyüteç altına alınması, devlet persone