DİKKAT ! BU BİLGİLER TELİF ESERİ OLUP YAZARI VE YAYINEVİMİZDEN  İZİN ALINMADAN KULLANILMAMALIDIR.

YIL 6 SAYI 68    25 Ekim 2004

Mahmut Selim GÜRSEL RAMAZAN
Ali EMİROĞLU ÇORUM’LA İLGİLİ BİRİ İSİM
Salim SAVCI OKUMANIN  BİLİNÇLİ EYLEM OLMASINI KABÜL EDENLERE
İsmet ÇENESİZ NÜFUS ARTIŞIMIZ
Raşit YÜCEL RAHMET
Atilla ALPAY ESKİ  KAPLAR
Muzaffer GÜNDOĞAR ÇORUML13,14,15 VE 16'İNCİ SAYI
Üzeyir Lokman ÇAYCI SEN NE BİÇİM İNSANSIN ?
Rıza HARDAL RAMAZAN MANİLERİ

   

   
 
 
 
 01

Bu sayının içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

Bir önceki Sayfaya Gitmek İçin Tıklayınız!

Bir sonraki Sayfaya Gitmek için Tıklayınız!

 
Mahmut Selim GÜRSEL
Mahmut Selim GÜRSEL Hayat Hikayesi
RAMAZAN
            Bu yazının yayınlandığı gün erersek Ramazan Orucuna başlamış olacağız.
Bir yıl içerisinde insanların bedenini devamlı yeme ve içmesine karşı verilmiş istirahat ayı.
Bu ayda yeme ve içmemizi gündüz güneşin dünyamızı aydınlattığı zamanlar içerisinde gıda alışına kapalı tutmamızdır.
Oruç;yalnız vücut gıdasının alınmaması ile değil,ibadetle beslenmesi için de çabalarda bulunulması gerekmektedir.
            İbadetlerimiz sadece ve sadece kendimizi ilgilendirir. Alınan sevaplardan başkaları faydalanamaz. Bu sevapları kazanırken de etrafında bulunan insan,hayvan ve yaratılmışlarda bazı dünyevi faydalar görürler. Oruçlu iken sigara içemezsin,havayı veya bulunduğun yeri nikotin toplanan bir oda haline getirmezsin insanlar rahat ederler. Sözün ve davranışlarınla orucun verdiği ulviyetle etrafında bulunanlar huzur bulurlar. Kıldığın namaz ile etrafında bulunanlara iyi örnek olarak;namaz kılmalarını hareketlerinle hatırlatırsın. Namaz ibadeti için alınan abdestli olduğun zaman daha dikkatli olur, etrafını kırmamaya,incitmemeye çalışırsın. Verdiğin çabalar karşındakilerin rahatlamasını sağlar. Sadaka,zekat ve hediyelerin sevabı sana kalırsa da  sadakayı,zekat ve hediyeyi verdiğin kişileri sevindirir,onların bir miktar da olsa ihtiyacını gördüğün için;içinde benzersiz bir duygu duyarak rahatlarsın.
            İbadetlerimizden olan Oruç Ramazan Ayında yapılırken,zekat  ibadeti de bu ayda yapılır. Bu ay içerisinde yapılacak ibadetlerin fazilet ve alınacak sevap Allah C.C. tarafından verileceği için de zekat bu ayda verilmesi adet olunmuştur. Bu ayda fakirlerin de verilen hediye ve zekatlarla rahat bir Ramazan ayı geçirmesine vesile olunmaktadır.
            İbadetlerin bizler için olduğunu bilmeliyiz. Yüce Rabb’imiz bizim yaptığımız ibadetlerimize ihtiyacı yoktur. Yaptığımız ibadetlerle onu bilmemiz ve anmamız ve ibadetleri onun rızasını kazanmak içindir. Rıza kazanmak da bizim içindir. 
            Ramazan Ayınızı kutlar tekrarlarını ermenizi dilerim.

 

Telif Eseridir izinsiz kullanmayınız

 
 
 
 
 

 

 02

Bu sayının içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

Bir önceki Sayfaya Gitmek İçin Tıklayınız!

Bir sonraki Sayfaya Gitmek için Tıklayınız!

Ali EMİROĞLU
Ali EMİROĞLU Hayat Hikayesi
ÇORUM’LA İLGİLİ BİRİ İSİM
            4 Ekim 2004 tarihli Cumhuriyet Gazetesi;gazete ile birlikte “Mimarlık ve Kent” adını taşıyan bir de ek verdi. Cumhuriyet Gazetesinin verdiği eklerin hepsinde bir ciddilik vardır. Bende öbürlerinde olduğu gibi,bu eki de gözden geçirdim. Bir dostumun resmi bir köşeye konulmuştu. Behruz Çinici. Sayın Çinici nin Çorum’la ilgisi var. Mimarlık literatürüne girmiş birde eseri var. Bin Evler Mahallesi. Sayın Mimar Çinici’nin eseridir. Zaten bizlerde kendisini o vesile tanıdık ve dostluk kurduk.
            Sayın Çinici 2004 yılı Sinan Ödülünün sahibi olmuş. Cumhuriyet Gazetesi de ekine bu münasebetle Sayın Çinici’nin resmini koymuş. Kendisini “Usta Mimar” olarak da tasvir ediyor. Çinici’ye yakışan bir sıfat olduğundan şüphe edilemez. Ancak;Çinici kendisini başka bir isimle tasvir eder. Bence kendisini tasvirinde daha büyük isabet var. Onu ben yazmak istemiyorum. Kendisi o sıfatı söylendiği zaman yüzünde derin bir memnuniyet tebessümü beliriyor. Ben yazınca,o etkiyi temin edememekten çekinirim.
            Sayın Çinici’nin yaptığı ve tatbik sahasına koyduğu eserler ve planları resmin altına sıralamışlar. Merakınızı uyandırmak için bunları ben buraya almak istemedim. Merakı uyananlar;Cumhuriyetin bu ekini temin edip,okumalı ve kitapları arasına koymalıdırlar. Ekte;başka isimler ve başka eserler üzerinde geniş bilgi veriliyor. Bu ek kitaplığınızda büyük bir yer tutmaz;hatta kitaplığınız süsler de. Jaqueline Onasis’in evini kitaplarla süslemiş olduğunu da ben yazmamıştım.
            Resmin altında Çinici eserlerinin listesi arasında bizim Bin Evler’in ismi yok. Eminim ki Çinici bu ismi kendisi vermek istememiştir. Halbuki yaptığı ve bugün içinde oturduğumuz mahalle ve ev planlarını çok severdi. Bizim Bin Evler Planı uluslar arası ilgi de görmüştü. Yine eminim ki;Bin Evler Planının bozulmuş olması Çinici’yi üzmüş olmalıdır. İnsan kendi eserinden soğutulur mu ? Çorum için bu imkan içindedir.
            Benim damadım da mimardır. Bin Evlerde bulunan evimiz için belediyeye gitmek zorunda kalmıştı. Damadım Temel Doğan Bin Evlerden bahsedince yetkili ve mimar olan şahı “Aman ağabey;bin Evler’de Bin Evlik mi kalmış ki !” demiştir. Bu zat Çorum şehir planı ve dolayısıyla şehrin güzelliğini ve tamamiyetini korumakla yükümlü bir insandır. Bu şahsa ve zihniyete daha fazla yetki tanınırsa şehre,onun güzelliğine ve şehrin tamamiyetine yapacağı kötülük yetkisinin arttığı nispetinde daha da artmış olacaktır. Bunlardan dolayı Başbakan eleştirilirse günah olmaz mı ?
            Sayın Çinici’yi ve eski Valilerimizden Sayın Celalettin Tüfekçi’yi geçen sene kış aylarında Çorum’a davet etmiştim. Vali ve Çinici’de dostturlar. İstanbul’a gidersem birlikteliğe bende iştirak ederim. Sayın Valimiz Tüfekçi,yazın gelmeyi arzu etmişlerdi. Gelemediler. Davetimi yenileyeceğim ve ikisini de Çorum’a gelmelerine çalışacağım. Her ikisinin de Çorum’da pek çok dostları var. Çinici eserini Bin Evlerin plan bozulmasını görünce üzülecektir. Üzüntü neyi değiştirir ! Türkiye’de bunlar da alışmanın yolların aranması gerektiğini bizzat tatmış ve görmüş olmalıdır. Her şeye ortak vatandaşlarımızdır.

 

Telif Eseridir izinsiz kullanmayınız

 
 
 
 
 
 
 

 

 03

Bu sayının içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

Bir önceki Sayfaya Gitmek İçin Tıklayınız!

Bir sonraki Sayfaya Gitmek için Tıklayınız!

Salım SAVCI
Salim SAVCI Hayat Hikayesi
OKUMANIN  BİLİNÇLİ EYLEM OLMASINI KABUL EDENLERE
            Her canlı;dünyaya gelir,yaşar,yerine bir kuşak bırakır. Gün gelir,bir nedenle bu dünyadan ayrılır gider.
            En gelişmiş canlı insandır. O da doğar,bebek adını alır,bebek büyümeye başlar. Çocukluk dönemine girer. Çocuğun ilköğretim okulunu bitirişine dek sürer. İlköğretim okulu bitince adı gence çıkar. Gençlerden herkes çok şeyler bekler. Hatta;geleceklerini gençlere emanet ederler. Bunun en iyi örneğini ATATÜRK vermiştir.
            Bebek,çocuk,genç de yaşadığı ortamda durmadan çok şeyler öğrenir. Öğrenirken şu yolu izler:
            Dinleyerek öğrenir,
            Gözleyerek neden,niçinleri anlamaya çalışır
            Öğrendiklerini;araştırır,inceler,dener,sınar,yeteneklerini durmadan geliştirir. Bu yol uzundur. İnsan yavrusu bu kez,kendisinden önce gelenlerin yazılarını (denemelerini,öykülerini hatta masallarını) okur. Okumasını da sürdürür. Yüksek öğrenimini bitirince branşındaki kitaplara ağırlık verir. Kitap okumaya başlar hatta,gazeteyi bile evdekilerin ısrarıyla alır. Yalnız başlıklara baktığını okur.
            Yeteri kadar okuyamayanlar da boş durmazlar. Çevreleriyle ilgilenirler. Gördüklerinden,dinlediklerinden yararlanırlar. Başarılı olmadıkları zaman,kendilerini okutmayanları suçlarlar.
            Okuyup bir düzeye erişenler. Taban derler. Tabanının düzeyine inmeye çalışırlar. Ellerine geçen olanakların hatırı için,vatandaşları şartlandırmaya kalkabilirler. Bu durum hiç hoşa gitmez ama,çıkarların hatırı için yaşatanlar olur. Dileyelim;kimseyi aldatmadan yaşamanın yolunu bulalım. Okumanın öneminde birleşelim.

 

Telif Eseridir izinsiz kullanmayınız

 
 
 
 
 
 
 
 
 
 04

Bu sayının içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

Bir önceki Sayfaya Gitmek İçin Tıklayınız!

Bir sonraki Sayfaya Gitmek için Tıklayınız!

İsmet ÇENESİZ
İsmet ÇENESİZ Hayat Hikayesi
NÜFUS ARTIŞIMIZ
Geçen haftaki yazımızda geri kalmışlılığımızın ana sebeplerinden birinin de nüfus artışı olduğunu yazmış ve bu konuda bu hafta karınca kararınca bir şeyler yazacağımızı belirtmiştik.
Genç nüfusun çok olması güzel bir şey. Bir çok dünya ülkesi genç bir nüfusa sahip olamamanın sıkıntısını yaşıyor. Ortalama insan ömrü de artık gittikçe uzuyor. Bu kocayan, ihtiyarlayan dünyamız bu kadar çoğalmış ve bu güne 6.5 milyara dayanmış insan yükünü artık çekemiyor. Bu kalabalık nüfusun kirlettiği ve gün geçtikçe yok ettiği tabiat ana ise inim inim inliyor.
Dünyada durum böyle iken Türkiye’de ise nüfus artışı daha hızlı. Onun için ne okul yetiyor ne hastane. Ne de yollar yetiyor. Son yıllarda bir kısım yiyecek maddeleri bile artık insanlara yetmemeye başladı.  Yıllar önce sayın Korkut Özal Tarım ve Hayvancılık bakanı iken bir konuşmasında af edersiniz, “İnek, Süt, ve Et hakkında. Konuşurken, “Yerli 4 tane inek besleyinceye kadar 1 tane besleyin ama bu beslediğiniz hayvan Montofon veya şu cins olsun diyordu. Yine aynı konuşmasında,  “Bu bir tane hayvan yerli ırkın iki katı yem yer ama 8 katı da süt verir. Yavrusu ise diğerinin yavrusundan 4 kat fazlasına satılır. Kesildiği zaman ise  4 kat fazla et alırsınız diyordu.  Tabii bu birazda bakımla  olacaktı. Mesela insanlarımızda 4 çocuk yapana kadar 1 çocukla yetinse, ona adam gibi baksa, iyi tahsil yaptırsa, onun istikbalini hazırlasa ve böylece de iş sahibi etse daha iyi olmaz mıydı?
1960’lı yılların başlarında rahmetlik Vehbi Koç nüfus artışı üzerinde çok durmuş ve bunun tedbirleri alınmalı demişti. Bizde aynı fikirde idik. Ama o tarihte bu günkü gibi korunma imkanları yoktu. (Bu güde yeteri kadar yok. Sağlık ocakları bu konu da çok yetersiz)  1960’lı yıllarda doğum kontrol hapları eğer bedava dağıtılsa ve eczaneler de bu hapların dağıtımını yapmaya mecbur edilse idi bu gün  Türkiye’nin nüfusu 50-55 milyon olacağı gibi nüfus artışının azlığı 1960 ‘lı yılların sonunda bile bir orantı dahilinde kendini gösterecekti. (Bu gün Türkiye’nin nüfusu 72-73 milyon)
Bunlar o zaman yapılsa idi bu gün sağlıklı, iyi eğitim almış; iş, aş derdi olmayan. Milli geliri kişi başına 10-15 bin dolar olan. Yiyeceğini ve tüketimini dışa satan, yolları ve konutları kendine yeten bir  Türkiye olacaktı. Ama pasta borç eden yiyenler çoğalınca ve mevcut pasta da bu fazla sayıya yetmeyince gelsin dış borç Sonrasında ise onların faizleri ve netice iflas etmiş bir Türkiye! 
            Toplanan vergilerin  %75’i faizlere gidiyor. 2004 yılında faize 66 katrilyon verilirken yatırımlara ise sadece 6 katrilyon kalacağını bir açık oturumda uzmanlar anlatıyordu. Yine aynı uzmanlar,  “Borçlar yeniden yapılandırılmalı. Nüfus artışı durdurulmalı diyordu. 
Doğum kontrol ilaçlarını devlet eczaneler vasıtasıyla bedava dağıtmalı. Halka televizyonlarda yeteri kadar bilgi verilmeli. Bir tane çocuk yapan ailenin bu çocuğunun üniversite masraflarının bir kısmını devlet karşılamalı. 2 çocuklu aileye ne yardım yapılmalı ne de vergi alınmalı. 3 çocuklu aileden her ay 50-60 milyon vergi alınmalı. Bu sayı  4-5- 6’ya çıktığı zaman ise 80 ila  100 milyon arası vergi alınmalı. Bu vergi her çocuk artışında daha da artırılarak devam etmeli. 20-30 çocuk yapıp onları yarı aç yarı tok çalıştırıp sırtından geçinen sözde babaların da böylece canına okunmalı ! Zararın neresinden dönülse kârdır. Hemen bu yıl bu kanun çıkarılmalı ki böylece Avrupa Birliğine girişimiz biraz daha kolaylaştırılmalı.
Yoksa insanları aç,sefil ve her an iş bulmak amacıyla yurt dışına kaçak yollardan gitmek için uğraşan 300-500 bin  insanı olan. Okullarında 12’li tedrisat yapılan. Bir sınıfta 60 kişinin ders gördüğü okullar ve  bu okullara gitmek için her gün 4-5 km yol yürüyen çocuklarıyla. Okulu bitirince  Türkiye’yi bile tanımayan. Kırmızı ışıkta durmayan, tembelliği, haksızlığı, çalmayı, rüşveti mubah gören bu ülkenin insanlarını, bu topluluğu siz olsanız Avrupa Birliği’ne alır mısınız?
Önce eğitim ve sağlık diyoruz. O zaman Türkiye’de devlet ve onun temsilcileri bir kampanya başlatmalı ve maddi durumu iyi olanlara “okul yap ve hastane yaptır yerine, “OKULLARDA SINIF YAPTIR! HASTANELERDE BİR ODA  YAPTIR demelidir. . Mesela 20 derslikli bir okulu 20-40 kişi bir araya gelip 2 sene de yaptırmayı taahhüt  etmeli. Hastane için de, bu uygulama oda düzenlemesi şeklinde yapılabilir. Yaptırılan odanın  girişine bu oda filanca şahıs tarafından  yaptırılmıştır diye yazılmalı.
Zararın neresinden dönülse kardır. Önerilerimiz vatan ve millet içindir yetkililere saygıyla duyurulur.
Sevgi ve saygılarımla!
           NOT: Kıymetli şehitlerimizin aileleri ikna edilmeli ve şehitlerimiz şehitliğe gömmelidir. Böylece aziz ruhlarına daha çok dua okunur. Daha çok rahmetle, muhabbetle anılırlar diye düşünüyorum.

 

Telif Eseridir izinsiz kullanmayınız

 
 
 
 
 
 
 
 
 05

Bu sayının içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

Bir önceki Sayfaya Gitmek İçin Tıklayınız!

Bir sonraki Sayfaya Gitmek için Tıklayınız!

Raşit YÜCEL
Raşit YÜCEL Hayat Hikayesi
RAHMET
            Ona:”Rahmet ayı” dediler.
            Ramazan.
            Bazıları için sevinç,bazı insanlar için moral bozucu bir ay olarak anılır.
            Ramazan sosyal bir hadisedir.
            Hayat değişir.
            Hayat değişir.
            Hayat başkalaşır.
            İnsan adeta melekleşir,safileşir.
            Türkiye’de buluğ çağına erişmiş insanların yüzde seksene yakını oruçlarını tutuyor.
            Devletin hiçbir genelgesi ve mecburiyeti olmasa dahi Müminler bir ordu gibi Ramazan Ayı için teçhizatlanır.
            Yiyecekler,
            İçecekler,
            İşler,
            Güçler,
            Mesailer farklılaşır.
            Bundan çocuklar ve düşkünler de hisselerini alırlar.
            Fakirler gözetlenir,
            Zekatlar ödenir.
            Ramazan Ayı,bütün dünyada bu şekilde yaşanır,yaşanır.
            Bir harekat ordusunun tatbikatına benzer adeta.
            Kur’an okunur,
            Tevbe edilir,
            Teravihler kılınır,
            Camiler dolar,
            Camiler taşar.
RAMAZAN’DIR.
Adı:”Rahmet”tir.
Ramazan’a ilgisi olmayan insanlar dahi bu olaya hayretler içinde bakar,izlerler.
Suç işleyenler azalır.
Lokanta ve çay evleri kapanır.
Akşamları işyerleri kapanır.
Hiçbir zabıta ve polis bu organizede görevli değildir.
Gönül işidir bu.
Allah’ın davetidir.
Onun kullarıyız.
O;emretti.
Onun için oruç tutar,ibadet ederiz.
“Oruç’un mükafatını ben veririm” Buyurdu.
Bu davetten mahrum kalmak hatadır.
Oruç tutmayanlar dahi,tutanlara saygılı olurlar.
Başka dine tabi olsalar dahi,oruçlunun yanında ve karşısında yiyip,içmezler.
Oruç bir idmandır.
Hem nefse,
Hem mide,hem göze,
Hem kulağa.
Onlarda bir nevi oruç tutmaktadır.
İnsanı oruç dizginler.
Cenab-ı Hak nefse Demiş:
“Ben neyim ! Sen nesin?”
Nefis ise:
“Ben benim,Sen sensin” Demiş.
Ceza vermiş Cehenneme atmış.
“Ben neyim ! Sen nesin?”
Nefis yine:
“Ben benim,Sen sensin” Demiş.
Sonra nefsi aç bırakmış. Sonra sormuş:
“Ben neyim ! Sen nesin ?”
Nefis cevap vermiş:
“Ben benim,Rabbi,Rabbimsin. Ben ise aciz bir kulum” Demiş.
İşte;insanın azgınlaşan ve çılgınlaşan nefsini ancak oruç ıslah eder.
Böyle bir rahmetten istifade ediyor ve Rabbimize dua ediyoruz.
Ne mutlu o Rahmetinden istifade edenlere.
Yazık ondan mahrum kalanlara.
Hazır mısınız?
İşte geliyor.

 

Telif Eseridir izinsiz kullanmayınız

 
 
 
 
 

 

 
 
 06

Bu sayının içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

Bir önceki Sayfaya Gitmek İçin Tıklayınız!

Bir sonraki Sayfaya Gitmek için Tıklayınız!

Atilla ALPAY
Atilla ALPAY Hayat Hikayesi
ESKİ  KAPLAR
            Sessizce unutulup gitmişlerdi.
Kimisi onları bir hatıra diye saklıyor, kimisi büyükannesinin bir mirası diye biliyor, kimi de Avrupa tarzı döşenmiş evinin şark köşesine koyuyor; kimisi de eskiciye satıp kurtuluyordu.
Oysa onlar bugünkü insanların dedelerine veya büyükannelerine hatta daha da eskilerine  o kadar çok hizmet  vermişlerdi  ki. Bilinen ilk kaplar en az iki bin yıllıktı. Bu resimde görülenler ise belki 900 yıldır aynı modelde veya tarzda işlenmekteydi.
Kapaklı olanın ismi sahandı, yemekler soğumasın diye üzeri kapatılırdı, ayran kupasının ismi ise meşrebe veya maşrapaydı. Su dahil her çeşit akıcı mayii içmeye yarardı.
Diğeri ise “helke” adında ve çok meşhur bir modeldi. Yoğurt taşımaya veya  saklamaya yarardı. Başka işlerde de kullanıldığı olurdu.
Bakır levhayı alıp bir tornada çekerek veya bir kalıpta binlerce çekiç darbesi ile döverek bu şekilleri vermek elbette ki kolay değildi. Bir kap için en az beş bin çekiç sallamak gerekliydi. Sapları ise dövme demirden veya döküm pirinçten hatta bronzdan ayrı bir sanat eseri olurdu. Bu işler sadece Osmanlı veya Selçuklu değil ta eski Romadan beri böyleydi. Bakır denilen malzeme insan için çok faydalıydı. Mesela saf bakır bilezikler romatizmaya çok iyi gelirdi.
Buzdolabının olmadığı o günlerde günlük tereyağı ile pişen leziz yemekler bu kaplara alınır, sahanların ağızları soğuyunca kapatılır veya sofralara konurdu.
Daha birçok yardımcı kap daha vardı. Bunlar kulaklılar, taslar, çatal, siniler, tepsiler tabaklar ve çanaklardı. Fakat esas yardımcılar emaye  kaplardı. (Aslı çinko olan ve üzeri fırınlama suretiyle camsı bir boya ile  kaplanan ve sıhhi bir hale gelen  bu kaplar  yeşil, mavi ve kırmızı renkleriyle yıllar boyu  elimizden  düşmediler. Halâ da onlarda demlenen  çayın  lezzeti  ve tadı damağımızdadır.)
Bu nostaljinin en doğru olan tarafı bu sağlıklı ve güzel malzemenin  yani bakırın  kap mamul  hale gelince hemen  kalaylanmasıydı. Bu soy ve okside olmayan  metalle  kaplanan  kalaylı bir kapta yapılan bir yemeğin  lezzeti  bugünkü  kapların  hiçbirisinde yoktu. Çünkü  bütün kaplar hem malzeme , hem de tasarım olarak  yanlıştı.
Daha sonra  alüminyum  çağı  başladı. Gittikçe  incelen ve  insan böbreklerine  daima  zararlı bir şekilde  eriyen bu  kaplar  bizden önceki kuşağı ulu mezara  doldurmaya yetti. Hele meyve kompostolarındaki asitler bu kapları delebilmekteydi. Zararları ancak otuz yılda fark edilebildi. Ama iş işten geçmişti. Sonra  sekiz-on kat çelikten mamul tencerelerin  çağı  başladı.
Bu kalın aslında demir tencereler yerinden kalkmıyor , en kısa zamanda kararıyor, cilası  içinde bir dünya para isteniyordu. Hele teflon denilen yani kimyada poli tetrafloretilen olarak anılan kanser yapıcı bir madde ile kaplanan adı yanmaz aslında kendi  yanar tavalar ise  tehlikenin ta kendisiydi. Piyasada adı   yanmaz olan  birçok mamul vardı. Gerçek teflon hangisi  kimse  ayırdedemiyordu.. Cam kaplar ise bir elimizden düşmeye görsün tuzla-buz oluyor; bunlar için icat edilen mikro dalga fırınlarına ise kimsenin  daha aklı ermiyordu.
Kimyada  saf suyun  en doğru  saklama kabı bile  kalaylı  bakır kaplardı. Asla cam değildi. Dolayısıyla  eski kalaylı  bakır kaplar  da  lezzet ,kullanım,hafiflik ve malzeme olarak  çok doğru  kaplardı.Bunlara eski  banmalar  ve pekmez kazanları  da eklenebilirdi.
Bugünkü  felaket , hormonlu meyve ve sebzelerin kanser yapıcı kaplarda  pişirilip zehir niyetine yenilmesi ama  fark edilememesidir.
İşin en  doğrusu eski bakır kaplara,emayelere ve doğal beslenme,tabii  gübre ve eski üretim  tekniklerine    geri dönülmesidir.
Ve bir gün  dönüleceğine de adım gibi eminim..
İşte bugün buraya da yazıyorum..
Saygılarımızla...

 

Telif Eseridir izinsiz kullanmayınız

 
 
 
 
 
 
 
 
 07

Bu sayının içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

Bir önceki Sayfaya Gitmek İçin Tıklayınız!

Muzaffer GÜNDOĞAR
Muzaffer GÜNDOĞAR Hayat Hikayesi
ÇORUMLU DERGİSİ SAYI 13
 
Çorumlunun 15 Nisan 1939 tarihli 13.sayısı 2.cildin ilk sayısıdır.  
 
Neşet KÖSEOĞLU, bu sayının ilk yazısına,"ikinci Yıla Girerken" diye başlar. Yazısının içeriğinde: “..Çorum tarihini aydınlatıcı halktan ve sicillerden derlenen belgelerin açıklanmaları ile birlikte birinci cildin ‘Çorum’un Tarihi Vesikaları ‘ adlarıyla iki kitap halinde hazırlanan eserlerin tamamlandığını ve ilk fırsatta yayımlanacağını buna ek olarak da;
Çorum Manileri, Çorum Kitabeleri ve Tarihi Abideleri ve Çorum’un Yer  Adlarının da birer kitap halinde yayınlanacağını...” duyurur.
 
H. Turhan DAĞLIOĞLU da “Çorum Tarihi Hakkında” adlı makalesinde şöyle der:
“..Yazılacak bir Çorum Tarih  yalnız Çorum ve çevresini değil aynı zamanda Ana-dolu'nun da bir çok tarihini ve karanlık günlerini aydınlatacağından önemi büyük olacaktır. Çorum, tarih bakımından zengin bir ildir. Bu ilde Hitit, Roma, Yunan, Bizans, İran, Arap, Selçuklu ve Osmanlı Uygarlığının kalıntıları hala yaşamaktadır..."
 
“Evliya Çelebi’ye Göre İskilip" yazısı Neşet KOSEOĞLU'NUN. Evliya Çelebi H.1060'da Sivas'tan İstanbul'a gelirken Elvançelebi köyüne, sonra Çorum İskilip'e uğradı-ğını kendi yazılarından biliyoruz. Bu yazıda da Evliya Çelebi'nin tarihsel geçmişiyle birlik-te İskilip'i, İskilip kalesini ve İskilip’teki ziyaretgâhları anlatışını verir Neşet KÖSEOĞLU.
 
H,Turhan DAĞLIOĞLU'NUN,"l0. Asırda Çorum" başlıklı araştırma yazısı bu sayı-da da sürerken, birçok tarihsel belgeyi de açar. Bu belgelerden birisini buraya alıyoruz: “...İskilip kasabasını basan eşkıyaya ait olan bu belgelerden birisi 11 Rebiyyüevvel 1582 tarihini taşır.(Bu tarih Osmanlı-Rus savaşının sürdüğü dönemdir.) Bir kısım sahte softalar bazı gençler arasında bir cemiyet yaparak İskilip kasabasını başmışlar, birçoklarının  mallarını zorla almışlar, bazıları genç oğlanların ırzına geçmişler ve birçok kimseleri de katletmişlerdir. Ve sonra üzerlerine sancak beyinin adamlarının geleceklerini anlayarak ortadan kaybolmuşlardır. Hükümete karşı gelen bu bozguncu eşkıyanın sancak muhafazasında kalan askerlerle cezalandırılması hükümle katiyetle emredilmektedir...” Ve yazısını şöyle sürdürür  DAĞLIOĞLU : “..Onuncu yüzyılda halkın çok zulüm gördüğünü ve hükümet memurlarının rüşvet almak maksadıyla  bazı kanunsuz işler yaptıklarını bu vesikalar bize açık bir surette göstermektedir. Amansız bir eleştirmen olan tarih yapılan uygunsuz hareketleri asırlar geçse de geleceğe göstermekten çekinmez...”
 
“Cönklerden Derlemeler” bölümünün bu sayısındaki konuğu "Çorumlu Yeğen Paşa “  Neşet KÖSEOĞLU: “..Rumeli hudutlarında düşmanları titreten,onlar arasında ün yapan ve H.1100  tarihinde öldürülen Yeğen Paşa'nın bir deyişinden alınan şu dörtlükten başka Çorumlu olduğuna dair bir başka belge yok...” diyor.
 
Urulmuş kolundan kendi bağlıyor
Köleleri siyim siyim ağlıyor
Yeğen Gazi der ki kanım çağlıyor
Namımız Çorum’da söylensin Yeğen.
 
“Çorumlu Maniler" dedi mi Eşref ERTEKIN gelir akla. İşte ERTEKIN'IN derlediği manilerden üç daha alıyoruz.
 
Kale dibinde kuzu
Kıvrım kıvrım boynuzu
Yok demem yoksul demen
Yiğide verin kızı.
 
Karanfilim susuzum
Üç gündür uykusuzum
Yatsam yarin dizine
Elim durmaz huysuzum.
 
Karanfil ekme ile
Ne olur bakma ile
Güzel çirkin mi olur
Çok altın takma ile.
 
"Köy Adlarına Göre Bir Araştırma" yazısı Neşet KÖSOĞLU'NUN. Tarihsel belgelerden yola çıkarak araştırıp incelediği köyler Abdalata, Danın, Zennun, Kunduzıar’dır.
 
Geçen sayının süreği olan “Hesap Veriyoruz" başlıklı yazısıyla İhsan SABUNCUOĞLU, Halkevlerinin yaptığı iki yıllık çalışmanın dökümünü vermeyi sürdürür.
 
Bunu yazı yine İhsan SABUNCUOĞLU’NUN. Bu yazıda “Mustafa Vazıh”i anlatır. Mustafa Vazıh’ın “Tuti-i Vazıh Kelimat” ile “Güldeste-i Gülistan Hediyyeten Lilihvan” dan beyitler verilir.
 
Son bölüm mühimme defterlerinden alınan hükümleri içerir.
 
 
 
 
ÇORUMLU DERGİSİ SAYI 14
 
Çorumlunun 15 Mayıs 1939 tarihli 14.sayısı H. Turhan DAĞLIOĞLU’NUN “Onuncu Asırda Çorum” yazısıyla başlar, Yine belgeleri açıklar. Bu sayıda aldığı sekiz belgeden sekizincisini alıyoruz: “...8.belge 1563 tarihlidir.,Bu Çorum Beyine  yazılmış,sancağının  askerleriyle  birlikte derya seferine yetişmesine dair hükümdür. Bu tarihte Kıbrıs adasının fethiyle uğraşıldığı için devlet hemen hemen her tarafa bu yolda emirler vermiştir. Bir de deniz seferine donanmanın nevruzdan sonra çıkacağı için Çorum Beyine sefere iştirak etmesi için acele etmesi bildirilmektedir...” Yazı şöyle sonlanır: “..Çorum'un toplumsal,askeri,mali durumunu aydınlatmaya çalışan bu belgeler-le,diğer yayınladığımız  belgeler aynı zamanda tarihimizin karanlık bazı noktalarını aydınlatması  yönünden önemlidir...”
 
Neşet KÖSEOĞLU'NUN yazısı ise. “Tarihte Çorum Köyleri” .Tarihsel belgelerle 'Abdalata' köyünü inceler Neşet KÖSEOĞLU.
 
Neşet KÖSEOĞLU'NUN İkinci yazısı ise “Çorum’da Bir Defter Nazırı” Şöyle der yazısında: “..Her yerde olduğu gibi Çorum'da da nüfus memurlarının adı defter nazırı idi. 1883 de Çorumlu Damatoğulları'ndan Seyyit Mustafa bu göreve tayin ediliyor. Görevi de bu belgede anlatılıyor. Doğan ve ölen Müslümanların yaş, eşkal ve şöhretlerinin sıra ile yazılacağı emredilir. Kazaların nüfuslarını da birer kayıt edici vasıtasıyla temin edilecek ve yapılacak defterlerin her altı ayda bir İstanbul'a gönderilmesi isteniyor ...”
 
Eşref ERTEKIN'IN derlediği “Çorumlu Maniler” bizleri yine geçmişin tozpembe düşlemli günlerine götürür. Üç örmek alıyoruz:
 
Kalenin ardı bostan
Yıkılsın Arabistan
Çorumlu kızlarının
Giydikleri hep fistan.
 
Kaleden indim şimdi
Elinde kara hindi
Karşımda durma yarim
Öperim seni şimdi .
 
Kayalar harda kaldı
Bülbüller zarda kaldı
Gönül  evi kilitlendi
Anahtar yarda kaldı.
 
Halk türkülerinin yayını bu sayıda da sürer. Sadi LEBLEBİCİ, derleyip notaladığı “Zile”  ve “Gesi Bağları” türkülerini alır bu sayıya. Gesi Bağlarının bir bölümünü alıyoruz.
 
Merzuvan’dan tıkır mıkır inerken
Yazması boynuna dolanıyor öperken
Uyumuşum ak gerdandan emerken
Atma anam atma beni dağlar ardına
Kimseler yanmasın anam yansım derdime.
 
Aşık Haydar köşesinden "İnönü" için yazar 10 dörtlükten oluşan şiirden bir dörtlük alıyoruz.
 
Fevzi Çakmak ordu kumandanımız
Milletvekilimiz can Saydam'ımız
İnönü İsmete feda canımız
Allah ömürler versin İnönümüz’e.
           
“Cönklerden Derlemeler” de iki destan yer alır Eşref ERTEKİN’İN Medrese eğitiminin son zamanlarda ne kadar çok bozulduğunu anlatan güzel bir destan olarak sunulan bu destanın yazarı Köse Yusuflu diye birisidir. İkincisi ise, Kazım diye bir şaire aittir.
 
Son bölümde ise, Çorum'da Camii Kebir’e ait belgelerde, Ulucami'nin tamirini anlatan ve Cabbarzade tarafından tamiri ile hizmetleri hakkında berat sureti,Halife köyü hakkında belgeler, Erguli Baba vakfiyesi sureti ve  Hamdi Bey evkafına ait belgeler yer alır.
 
 
 
ÇORUMLU DERGİSİ SAYI 15
 
15 Haziran1939 tarihli 15 sayı Güzide DAĞLlOĞLU'NUN, "Çorum Tarihine Ait  Vesjkalar" başlıklı yazısıyla başlar. Bu yazıya konu yaptığı dört belgeyle Çorum'un geçmişine ait tarihsel bağlamda ışık tutmaya çalışır. Yayınladığı belgelerden birisini örnek olarak alıyoruz: “..Hicri 1121 tarihli belge arşivinin dahiliye kısmında 2803 numarada kayıtla, Osmancık Kadısı Ahmet Efendi’ye ait dilekçedir, Ahmet Efendi bu dilekçede Çorum Mütesellimi Ali'den şikayet etmekte ve bu yolla eşkıya tarafından soyulduğunu da eklemektedir...” Dilekçenin üzerinde devrin sadrazamının Sivas Vali'sine suçluların yakalanması için yazmış olduğu bir derkenardır. 'Karaveran‘ , köyünde soyulan kadıya eşkıyaların pek fena davranmış oldukları dilekçede okunmaktadır.
 
“Tarihte Çorum Köyleri ve Paşaköy ile Sakız Divanı " yazısı Neşet KÖSEOĞLU'NUN tarihsel belgeler ışığında köylerin geçmişini araştırır. Yazının son paragrafını alıyorum: “..Bu köylerde elimize geçmiş para yoktur Yalnız bu isimler (köy) incelenirse Osmanlılardan daha önce bu köylerin var olduğu  iddiasını saptamak pek alâ mümkündür..."
 
“Çorum Vilayeti Sulama Vaziyeti Hakkında Verilmiş Bir Rapordur" da, Boğaz-köy, Alaca, Kayabüğet, Örülükaya, Osmancık dereleriyle Çomar suyu konularında görüş ve öneriler dile getirilir.
 
            Aşık Haydar, Çorum Belediyesi çavuşlarından Necib’in bir kamyon kazasına kurban gitmesi üzerine bir destan yazar. Bundan 60 yıl öncesinde bir kişinin trafik kazasında ölmesi çok az rastlanan bir olaydır. O nedenle yankısı büyük olur. Bir dörtlük alıyoruz:
 
Dönmüyor dilleri ezilmiş başı
Ağıttan figandan inleşir çarşı
Çok hizmeti vardır Çorum'a karşı
Kanlı kamyon nasıl kıydın Necib’e.
 
Yeniköylü Aşık Kör Musa da askerlik dönüşü ölen Dursun için bir destan yazar. Bu tür destanlar, aşıkların dillerinde, bireysel acıları toplumsal acılara dönüşmüştür, günümüze değin ulaşmıştır. Bir dörtlük de bu destandan alıntılıyoruz:
 
Gençlikte dünyadan göçmesi çetin
Kim gönlünü alır Ali lsmet'in
EI elinde kaldı dört tane yetim
Çocukları yetim kaldı Dursun’un...”
 
“Cönklerden Derlemeler” de ise, "Nahifi" adlı bir şairin esprili ve abartılı iki destanına yer verir. Bir dörtlüğü şöyle:
 
Sofra geldi döşendi çörekler
Kırkbin sini kızartıldı börekler
Pilav için hazırlandı kürekler
Yüz altmış kuzu büryanımız var.
 
Diğer  destanından da bir örmek veriyoruz:
 
Manda bir kavağın dalına kondu
Bir tilki bir fili altına aldı
Deve karıncanın omuzuna bindi
Harir dokumaktan bi şikar oldu.
 
Eşref ERTEKIN'İN derlediği “Çorumlu Maniler” genç yürekleri heyecan ve coşkuyla hoplatırken,yaşlıların da yüreklerini sızlatıyor.
 
Karşıdan  geç göreyim
Topludan gül vereyim
Sende dudak bende yüz
Sen iste ben vereyim.
 
Karşıda duran sensin
Zülfünü buran sensin
Bana cellat kar etmez
Boynumu vuran sensin.
           
Kaşı karalı bülbül
Başı belalı bülbül
Şen şakı ben ağlayım
Ciğer yaralı bülbül.
 
Son bölüm 15 sayfa süren vakıfname, berat ve mahkeme belgelerine aittir. Bunlar Ahmet Hulusi Paşa Vakfiyesi, Osmancık'ta türeyen Tarak adındaki eşkıya ile taraftarlarının yakalanıp cezalandırılmaları, Haksız yere İstanbul zindanlarında yatan Safa ve Mehmet’ in durumuna, Çorum sancağı sipahilerinin derya seferine çıkmalarına  dair belgelerdir.
 
 
ÇORUMLU DERGİSİ SAYI 16
 
15 Temmuz 1939 tarihli Çorumlunun 16. sayısı; Mahmut Ragıp KÖSEMİHAL' in  “Çorum'un Folklorunu Derlemek Meselesi” yazısıyla başlar. Eski bir gazeteci olarak bu konulardaki görüş ve önerilerini yazar KÖSEMİHAL.
 
Hikmet Turhan DAĞLIOĞLU’NUN sürekli yazı dizisi “Onuncu Asırda Çorum” da beş belge daha yayımlanır. Belgelerden birisi şöyledir: “..Osmancık havalisinde türemiş Tarak namında bir medrese kaçağının sekiz  taraftarıyla  birlikte Hasan adındaki bir sipahinin derbentte esvap ve mallarını yağma ettiklerini bu hüküm bize anlatmaktadır. Eşkıyanın ele geçirilmesi için ta Karadeniz sahillerinde bulunanı, O zaman Bafra kasabasına  bağlı Alaçam kariyesine kadar takip ettiklerini bunlardan sekiz tanesinin öldürüldüğünü ve birisinin Osmancık’a getirildiğini, bunun da sonradan orada idam edildiğini hüküm içeriğinden anlamaktayız Hüküm sonunda halkın huzur ve rahatını  bozanların hakkından gelinmesini, bu konuda asla hoşgörülü davranılmaması gerektiği açıklanmaktadır. Bu hükmün bir sureti de ayrıca Çorum Sancağı Bey'ine gönderilmiş olduğu hüküm altına kaydedilmiştir...”
 
“Tarihte Çorum Köyleri" Ayas, Türkler ve bölgesi araştırmasıyla, Neşet KÖSEOĞLU tarihi belgeleri konuşturur yine. Yazısının sonlarına doğru şöyle der: “..Buraya kadar yazdığımız  köy adları ile yer adları şekillerinden de anlaşılacağı vechile tamamen Türk  ve İslâm devrine aittir. Bunların içinde Türk-İslâm devirlerinden önce yaşamış olan uygarlıklarında varlığı anlaşılmaktadır...”
           
Bu devirde tezyinatlı taşlar, soku taşı denilen sütun altı taşlar, küp halinde çıkan mezarlar ile klasik devirde Frikler ve Etiler’e ait keramik ile Bizanslara ait birçok paralar çıkmaktadır...”
 
“Çorumlu Maniler" bu sayıda da sürer. Eşref ERTEKIN her sayıda 25'in üzerinde mani alır. Bu sayıdan da dört mani alıyoruz:
 
Köprünün altı testi
Çiçekli şalvar esti
Ak memenin üstünde
Beni bir gaflet bastı.
 
Kavaktan sesin aldım
Eğildim fesin aldım
Şu Çorum'un içinde
Beğendim hasın aldım.
 
Küp içinde kömeler
Tombul tombul memeler
Yar kadrini ne bilsin
Senin gibi semeler
 
Köprünün altı buzlar
Dönerini yaldızlar
Yine aklıma düştü
Turunç memeli kızlar.
 
“Cönklerden Derlemeler” bölümünde Rıfat ve Aşık Bedri birer koşma ve destanıyla tanıtılır. Rıfat'ın destanından iki dörtlük alıyoruz:
 
Beş yaşında elim ermez işime
On yaşımda gezdim başlı başıma
Kemalim erince on beş yaşıma
Seraser sevdasına yeldirdin beni.
 
Ellide yarı yaşı geçirdim
Altmışımda bildiğimi şaşırdım
Yetmişimde yol yokuşa düşürdüm
Yolumu yokuşa düşürdün benim.
 
Ardından Aşık Bedri’ye güfteleriyle yer verilir.
 
Son bölüm, Çorumlu Hacı Bekir'in Sungurlu'dan Çorum'a nefyolunduğuna dair.
Çorumlu Ölçekoğlu Hasan Ağa'nın öldürülmesine dair İstanbul'a gönderilen bir mahzar.
İskilip Ayanı Hasan Beşeoğlu Mehmet'in ahvaline dair belgelerden oluşur.
 
 
 
DEVAM EDECEK

Telif Eseridir izinsiz kullanmayınız

 
 
 
 
 
 
 
 
  08

Bu sayının içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

Bir önceki Sayfaya Gitmek İçin Tıklayınız!

Bir sonraki Sayfaya Gitmek için Tıklayınız!

Üzeyir Lokman ÇAYCI
Üzeyir Lokman ÇAYCI Hayat Hikayesi
SEN NE BİÇIM İNSANSIN ?
Sen ne biçim insansın be
Bizi ne aradığın ne sorduğun var…
Duyduğuma göre
Bir bankada müşterek hesap açtırıp
Anamın üç – beş kuruşuna da el koymuşsun...
Biliyorum İstanbul İstanbul olalı kimleri değiştirmedi ki...
Kelikle giden topukluyla döndü...
Biraz daha sürü eteklerini İstanbul sokaklarında…
Aynalar nasıl olsa geçmişi göstermiyor…
 
Ah ah.... doğduğun, büyüdüğun ilçenin
Tozlu yollarını ne çabuk unuttun...
Kurnazlık senin ak akçen
Bilirim seni
Üç kardeşini de
Bir çok kere uyuttun…
Kız hiç çeken olmadı mı senin saçlarını
Amerika’larda, Avrupa'larda ne işin var diye ?
Yine bir yalan uydurdun
Ceplerine paraları doldurdun…
 
Sen ne biçim insansın be
Bizi ne aradığın ne sorduğun var…
Paris – 09.10.2004

 

Telif Eseridir izinsiz kullanmayınız

 
 
 
 
 
 
 
 
 
 09

Bu sayının içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

Bir önceki Sayfaya Gitmek İçin Tıklayınız!

Bir sonraki Sayfaya Gitmek için Tıklayınız!

Rıza HARDAL
Rıza HARDAL Hayat Hikayesi
RAMAZAN MANİLERİ
Ramazan’ım merhaba,
Bizlere verdin sefa
Rabbimize hamdolsun
Her nefeste bin defa.
 
Kavuştuk Ramazan’a
Hem de büyük ihsana
Bu ayda oruç tutmak
Huzur verir insana.
 
Göz aydın hepimize
Mübarek günler bize
On bir ayın sultanı
Hoş geldin evimize.
 
Şükür bu aya geldik
Akşam hilali gördük
Sevinçlere gark olup
Yüzü secdeye sürdük
 
Karşıda viran saçak
Dayansa yıkılacak
Uyumayın komşular
Bu gece sahura kalkılacak.
 
Bahçeden aldım narı
Narın kabuğu sarı
Güle oynaya geldi
On bir ayın sultanı.
 
Şu dağları aşmadan
Çorba mantı taşmadan
Allah’ım sen kavuştur
Ramazan başlamadan.
 
Bu aya hürmet gerek
Nimete şükür gerek
Mübarek Ramazan’da
Bize ibadet gerek.

 

 

Telif Eseridir izinsiz kullanmayınız

 
 
 
 

Bir sonraki Sayfaya Gitmek için Tıklayınız!

 

Bu sayının içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

Çalışmalar TELİF ESERİDİR Yazarlarımızın gönderileri ile yayına alınmıştır.
corumlu2000@gmail.com
Mahmut Selim GÜRSEL  
yazarlarımız yaptıkları paylaşımlardan sorumludur.
Sitemiz ve yazarlarımız;hukuka, yasalara, telif haklarına ve kişilik haklarına saygılı olmayı amaç edinmiştir.