DİKKAT ! BU BİLGİLER TELİF ESERİ OLUP YAZARI VE YAYINEVİMİZDEN  İZİN ALINMADAN KULLANILMAMALIDIR.

YIL 6 SAYI 69 25 Kasım 2004

Mahmut Selim GÜRSEL BAYRAMLAR
Mahmut Selim GÜRSEL RAMAZAN BAYRAMI
Salim SAVCI ATATÜRK ADI NELER ANIMSATIR?
Ali EMİROĞLU HAYIRLI BAYRAMLAR
Raşit YÜCEL BAYRAM
İsmet ÇENESİZ NEREDE O ESKİ BAYRAMLAR
Muzaffer GÜNDOĞAR ÇORUMLU DERGİSİ 17,18,19 VE 20'İNCİ SAYILAR
Yaşar KILIÇ ÇALIŞ KÖYLÜM
Rıza HARDAL BU BAYRAMDA
Üzeyir Lokman ÇAYCI HAZIR MISINIZ ÇOCUKLAR?

   

   
 
 
 
 01

Bu sayının içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

Bir önceki Sayfaya Gitmek İçin Tıklayınız!

Bir sonraki Sayfaya Gitmek için Tıklayınız!

Mahmut Selim GÜRSEL
Mahmut Selim GÜRSEL Hayat Hikayesi
BAYRAMLAR
            İnsanoğlu. Yaratanının,onu dünyaya indirdiği ve ona dünyayı yurt edindirdiği günden bu güne ona bir eğlenme,bir sevinme,bir birlikte olma zamanı olarak ta Bayramları verdiğini düşünürsek yanlış düşünmeyiz.
            Cennette yaşayan Adem ve Havva anamız,dünyaya ayrı ayrı yerlere indirilmeleri ve dünya üzerinde buluşmaları bir bayramdır. Nuh Tufanından sonra gemide bulunan canlıların toprağa ayak bastıkları gün bir bayramdır. Süleyman AS.’a verilen rüzgara emretmek,hayvanlarla konuşmak,cinlere hükmetmek insanlara faydalı işler yapıldıktan sonra bir bayramdır. İbrahim AS.’ın Kabe’yi inşasından sonra yaptığı bir bayramdır. Yusuf AS.’ın kardeşlerine ve babasına kavuştuğu gün bir bayramdır, Musa AS.’ın Kızıl Denizi yararak geçmesi ve  Tur’dan indikten sonra emirlerle dönmesi bir bayramdır.İsa AS.’ın Rabb’inden sofra istemesi bir bayramdır. Muhammad Mustafa S.A.V. Efendimize lütfedilen Miraç,Kurban,Ramazan bayramları vardır.
Birde her ülkenin kendi milli ve gelenek göreneklerini andığı bayramları vardır.
Türklerin On Dokuz Mayısı,Yirmi Üç Nisanı,Otuz Ağustos,Yirmi Dokuz Ekim bayramları,geleneksel festivalleri de bir nevi bayramdır.
            Hinduların ve diğer din sahiplerinin de burada sayılamayacak kadar yortuları,yıl başı kutlamaları,şenlikleri birer bayramdır.
            Biz Müslümanlar olarak bu ay Ramazan Bayramını kutluyoruz.
            Ramazan ayında tutulan oruçlardan edinilen sevaplar ve yapılan yardımların hazı ile bu bayramı kutlamaktayız.
            Ramazan Bayramınızı kutlar sağlık ve esenlikler dilerim.

Telif Eseridir izinsiz kullanmayınız

 
 
 
 
 
 
 

 

 02

Bu sayının içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

Bir önceki Sayfaya Gitmek İçin Tıklayınız!

Bir sonraki Sayfaya Gitmek için Tıklayınız!

Mahmut Selim GÜRSEL
Mahmut Selim GÜRSEL Hayat Hikayesi
RAMAZAN BAYRAMI
            İnsanların  asırlar boyunca kendilerine bir kutlama,kaynaşma,birleşme, kutlama gibi ihtiyaçları karşılamak için milli veya dini bayramları kutlamışlardır.
            2004 Kasım 14’ünde Müslümanlara farz kılınan “oruç” tutmanın bitiminde kutlanılan Ramazan Bayramını kutlamaktayız. Müslüman olarak oruç tutanların,zekat verenlerin, ibadetlerini yapanların bu mükellefiyetlerini yapmanın verdiği sevinç ile Ramazan Bayramını kutlamaktayız. 
            Müslümanların olduğu kadar semavi dinlere inanan insanların da Ramazan Bayramını kutlamaları gerekmektedir. Gerekmektedir dememiz biraz yanlış anlaşılabilir;niçin İseviler, Museviler de kutlayacaklar ? Diyebilirsiniz. Bence;Müslümanlık evrensel bir dindir. Ve İslâm olarak gönderilen semavi dinler olarak tanıdığımız ve iman ettiğimiz peygamberlerin ümmetleri de bu bayramları kutlamaya hakları bulunmaktadır. Bu dinlerin tamamı İslam fıtratı üzere gelmiş ve o dinleri tebliğ eden peygamberlerine Müslümanlara yapması bildirilen oruç ve kurban gibi mükellefiyetleri yüklemiştir. O yüzden;o peygamberlerin ümmetlerinin de Müslümanlar için de orucun farz olduğu Kur’an-ı Kerim’in “Sure 2:Ayet 183. Ey iman edenler! Oruç sizden önce gelip geçmiş ümmetlere farz kılındığı gibi size de farz kılındı. Umulur ki korunursunuz.” Diyerek kullarını uyarmakta. Hiç dikkat ettiniz mi ? Normal zamanlarda bir gün aç kalmış insanların yüzlerinde herhangi bir açlık emaresi görmenizin imkanı yoktur. Allah C.C. oruç tutanların yüzüne bir nur perdesi gibi akseden bir sararma vermekte,adeta yeni vefat etmiş insanın simasını aksettirmekte olduğunu hepiniz müşahede etmişsinizdir.
            Bayramlarımız ilimizde has bir şekilde kutlanır.
            Arifeden birkaç gün önce evlerimizde hanımların telaşı başlar. Bahar temizliği gibi ev baştan aşağıya temizlenir,perdeler yıkanır,ütülenir. Evin eksikleri çarşıdan tedarik edilir. Her kes kesesine göre ikram edeceği şeker ve diğer masrafını tedarik eder. Yeni elbiseler,ayakkabılar,giyecekler alınır. Gelecek misafirlere ikram edilmek üzere su börekleri,baklavalar yapılır. Arife günü kabir ziyaretlerine gidilerek babalar,anneler,dedeler,ebeler ziyaret edilirler. Onların da bayramları burada kutlanır. Arife gecesi ibadet ve dualara yer verilir. Bu mübarek gecenin feyz ve bereketinden de faydalanmak istenilir. Çocuklar erkence yatarlar,Bayram Namazı için gidilirken ağza tatlı bir yiyecek alınarak Bayram Namazı için ibadethanelere gidilir.
            Bizler;bu günlerde Ramazan Bayramını kutlamaktayız. Bayramınızın kutlu olmasını dilerim.

 

Telif Eseridir izinsiz kullanmayınız

 
 
 
 
 
 
 
 

 

 03

Bu sayının içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

Bir önceki Sayfaya Gitmek İçin Tıklayınız!

Bir sonraki Sayfaya Gitmek için Tıklayınız!

Salım SAVCI
Salim SAVCI Hayat Hikayesi
ATATÜRK ADI NELER ANIMSATIR?
 
Nerede Atatürk’ün adı geçse;bu ülkede yaşayan insanların aklına:
Mustafa Kemal
Gazi Mustafa Kemal
Ulusal Kahraman Asker
Türkiye Cumhuriyeti Devletinin Kurucusu
Devrimlerin Yaratıcısı
Büyük Önder
Büyük Siyasetçi
Bilimselliğin, Çağdaşlığı Savunan İnsan
Uluslar arası Büyük İnsan
Kendisini Türk Ulusuna Adayan İnsan . Gelir
 
            Yukarıdaki her söz için ciltler dolusu kitaplar yazıldı. Daha da yayınlanacaktır.
            Buna karşın; Atatürk’ü anlayanlar dün var, Bu gün de vardır, yarın da olabilecektir. Bu bile bir diriliştir, ileriye bakıştır. Dolayısıyla ATATÜRK’Ü sevmek, anlamak demektir.
BİR İNSAN: Nereden geldiğini,
Nerede olduğunu,
Nereye ulaşabileceğini düşünüyorsa, bugünlere Atatürk’ün ve Şehit atalarımızın sayesinde erişile bilindiğini de bilir.
Vatanına, Ulusuna, Bayrağına sahip çıkar. Birlikte olmaktan kıvanç duyar. İşte bu insan:
Sen,
Ben,
O’dan başkası değildir.
 
ATATÜRK ANITMEZAR İSTEDİ Mİ?
Bugün; Anıtkabir’i görenler:
Acaba Atatürk de bir anıt mezar yaptırılmasını ister mi? Diye düşünebilirler. Bunun cevabını biz verelim.
Atatürk, ne yaptıysa, Türk Ulusu adına yaptı. Her şeyini Türk Ulusuna bıraktı. Kendisi için bir Anıt Mezar yaptırılmasını istemedi. Vasiyetine de böyle bir şey koymadı.
Şimdi haklı olarak, bunları nereden biliyorsunuz? Diyebilirsiniz. Şimdi lütfen Prof. Afet İnan’ı dinleyelim.
“Atatürk,1932 yılının yaz aylarında bir gün; Gazi Çiftliğinde Marmara Köşkünde arkadaşlarıyla bir akşam yemeğine oturmuştu. Sofrada söyleşi tarihe, mumya yapmaya geleneğine kaydı.
Mustafa Kemal; bu geleneğin tarihte geçirdiği aşamaları benden sordu. Ben anlatmaya başlamıştım. Orada hazır bulunanların da işittiği gibi; Atatürk bana şöyle dedi:
-Ağlama. Kuşkusuz bir gün bende öleceğim. Beni Çankaya’ya gömer, adımı yaşatırsınız.
Atatürk; akşamüstü, Çankaya’ya dönerken de şunları ekledi:
-Beni,Ulusum nereye isterse oraya gömsün. Benim analarımın yaşayacağı yer ise Çankaya olacaktır.
 
ATATÜRK ULUSUM BENİ UNUTMASIN DİYOR
Prof. Afet İnan’ın: ATATÜRK’TEN HATIRALAR adlı kitabını açalım. İnan,bu anılarda,Atatürk’ün kendisine mezar yapılmak üzere iki yer belirlediğini yazar:
1-Ulus İstasyon yolu üzerinde eski Büyük Millet Meclisi ile İstasyon arasındaki yuvarlak yeşillik.
2-Çankaya Köşkü mermer havuzu.
Birinci yer için ise şunları ekler:
- “Bu yer iyi ve kalabalık yer. Fakat ben böyle bir isteğini Ulusuma vasiyet edemem” Der. Bu sözün söylendiği gece mezar için bir ilginç öneri yapılır:
“ATATÜRK Ülkenin sınır boylarından getirilecek bir toprakta yatsın”
“Bu öneri; Atatürk’ü çok duygulandırmıştı”
ATATÜRK bir başka söyleşide şunları ekler.
“Benim önemsiz (Naçiz) vücudum bir gün kuşkusuz (elbet) toprak olacaktır. Fakat TÜRKİYE CUMHURİYETİ sonsuza değin (ilelebet) yaşayacaktır (payidar olacaktır)”
“Ulusum beni istediği yere yatırsın. Yeter ki beni unutmasın !”
 
ATATÜRK’Ü NİÇİN UNUTMAYALIM?
İçtenlikle gönülden seven kişi, sevilmek ister. Çünkü sevgiler karşılıklı olursa yaşar. Tek yanlı sevgi ölümlüdür. Zamanla kişiyi unutturur.
Atatürk;Türk Ulusunu, Türk insanını canı gibi severdi. Ulusunun da sevdiğini biliyordu. Gezilerinde bu sevinci yaşıyordu. Dağılmış bir İmparatorluğundan dipdiri bir Türkiye Cumhuriyeti Devletini Türk Ulusuyla birlikte kurmuştu.
Kendisi, nasıl olsa bir gün ölecekti, ama Türk Ulusu yaşayacaktı. Türk Ulusunun sürekli olarak yeni gelen bireyleri Atatürk’ü severse, Ulusun onunla yaptığı eserlerini unutmayıp onlara sahip çıkacaktı. Eserlerini gelişerek yaşayacaktı. Dünya ülkeleriyle durmadan ülkeleriyle yarışacaktı, onları geçecekti. Bu sonuca Atatürk içtenlikle inanıyordu. Bu nedenle de o “beni unutmayın” diyordu. Gelecek kuşaklara mesaj yolluyordu.
Şu dünyada, dostumuzdan çok düşmanımız olduğunu vurguluyor. Bunu da yenmenin yolunun birbirimizi sevmemiz gerektiğine, unutulmamaya bağlıyordu.
Gerçek şudur: Atatürk unutulmadı. Anılarıyla, devrimleriyle, eserleriyle yaşıyor. Sağda, solda uçlara kaçanların sıkıntıya düştüklerinde Atatürk’ten söz açmaları bunu gösteriyor.
Anıtkabir’i görenler bir tarih yaşar. Ülkesiyle kenetleşir. Geleceğin daha mutlu günler getireceğine içtenlikle inanır. Kendi içinden doğan Atatürk’ün bir parçası olmakla onur duyar.  

 

Telif Eseridir izinsiz kullanmayınız

 
 
 
 
 
 
 04

Bu sayının içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

Bir önceki Sayfaya Gitmek İçin Tıklayınız!

Bir sonraki Sayfaya Gitmek için Tıklayınız!

Ali EMİROĞLU
Ali EMİROĞLU Hayat Hikayesi
HAYIRLI BAYRAMLAR
            Öğünülecek derecede iyi gelişmiş bir Ramazan daha geride bıraktık. Bayram kutlamalarına da çok geniş şekilde hak kazanmış bulunuyoruz. Ramazan Bayramı hepimize ve Milletimize uğurlar getirsin.
            Öğünülecek şekilde bir Ramazan geçirdiğimiz sözü doğrudur. Bütün hayatım boyunca,Ramazan devamınca,ülkemizin şu veya bu kesiminde,bizzat din ve oruç adına yakışıksız olaylar olduğuna şahit olunduğunu görmüşümdür. Bunu yapanlar,yaptıkları ayıp hareketlerle,kendilerinden daha üstün Müslüman oldukları yanılgısı içinde bulunmuşlardır. Sonuç hiçte öyle değil.oruç ve ibadet şahsi bir olaydır. Kimsenin kimseye iman öğreticiliği yapmasına gerek yoktur.
            İşte bu sene Ramazan Ayını Tokat’taki oruç tutmayanı suya atma olayı hariç,olaysız geçirdik. İnsanlarımız oruç tutanlarımız,tutmaması gerekenlerimiz ve de tutmak istemeyenlerimizin iyi bir bayram idrak etmeleri,her yönden haklarıdır. Bende,Ramazan ayını kutladığım gibi Bayramını da bütün içtenliğimle kutluyor ve insanlarımıza sağlıklar diliyorum.
            Geçenler unutulduğu için bilhassa yaşlılar,geçmiş Ramazan aylarının ve bayramlarının çok daha mükemmel oldukları hikayesini anlatmaktan ger durmazlar. Çocuklar ve gençler şuurlarında kendilerine bir cins öğünme hissesi de çıkarmaktan geri kalmazlar. İş hiçte öyle değil. Ramazan ayları ve bayramlar birer varlık gösteri durumunda anılırlar. İftar yemekleri para ile verilir. Bayram donanımları da par ister. Geçen dönemlerin maddi imkanları bu günkünden ileri olmadığına göre,bu geçmişin şimdikinden daha mükemmel olduğu düşünülemez. İnsanlarımızın geleneklerine ve inançlarına bir eksiklik geldiği de akla gelemez. Yeni Ramazanlar ve  yeni Bayramlar eskilerinden daha mükemmel olmaktadır, hele bu yıl İstanbul’da yapılan yeni imkan gösterileri eskileri kat kat geride bırakmıştır. Fesahe tertiplerini beğenmeyeni görmedik. Gelecek Ramazan ve Bayramlar daha mükemmel olacaklardır. İnsanlar inançları ve görgüleriyle birlikte hip ileriye,mükemmele ve doğruya doğru gideceklerdir.
            Ramazan geçtiği için bir noktaya da temas etme cesaretini kendimde buluyorum. Korku nereden geliyor ? Demek korku var ki yazıyı yazarken bile ona dokunmaktan kendimi alamadım. Bir ülkede düşüncesizler olursa;korku da olacaktır. Hele Müslümanlık derece yarışı önlenememişse bu korku hep olacaktır.
            Ramazanlardaki pek güzel düşünülmüş iftar yemeklerinde tıpkı oruç ve diğer ibadetler gibi şahsidir. Devlet parasıyla,dernek parasıyla,sivil toplum örgütlerinin parasıyla,sendika parasıyla cömert iftar yemekleri verilemez. İftar yemekleri birer sosyal düşünce aksettirirler. Saydıklarımız bu sosyal yönlerini başka türlü gösteriyorlar. Özel keselerin açılması gerekir. Vergi mükelleflerinin ve aidat ödeyenlerin iznini almadığımıza göre yaptıklarınız doğru olmaz. Bunu bir başkan bile vaktiyle yapmıştı. Biz iyi karşılamamıştık.
            Dini bayramlar her dinde vardı. Sümerlerin dinlerinde de böyle ibadetler ve bayramlar  var. Her dinde,İslamiyet’te olduğu gibi bu dini bayramlar coşku ile kutlanır. Şimdiye kadar bu dini düşünüşün isabetsizliğinden bahseden olmamıştır. Herkesin birlikte kabul ettiği nosyonlar ise,topluma mal olmuşlar ve tenkit dışına çıkmamışlardır.
            Çorum’da bir doçentimiz dinin sosyal bir kurum olduğundan,yazısında bahsetti. Bir sayın profesörümüz dinin insan için olduğunu,insan için geldiğini anlattı. Diyanet İşleri Başkanımız olayları din bakımından tefsir ederken dikkatli olunması gerektiği noktasına işaret etmişlerdir. Ben bunları iyi işaretler olarak alıyorum. Bunların olduğu ülkede dinle barışılmak saçmasından bahsedilemez. Milletin insanları dini ile barışıktır. Milletin insanları dini inançlarının siyasi ve bir başka çıkar için kullanılmasını istemiyorlar. Bunlardan cesaret alınamaz,bunlarla öğünülemez.
            Tekrar ediyorum: Yeni Ramazan ve Bayramlarımız eskilerinden daha mükemmeldirler. Geleceklerdekiler de bu günkülerinden daha ili ve mükemmel olacak gibi gözüküyorlar. Temennilerimizde bu yoldadır. Bu düşünceler içinde bütün Millet Fertlerimizin Bayramını,Bayramınızı  içten kutluyorum.

 

Telif Eseridir izinsiz kullanmayınız

 
 
 
 
 
 
 
 
 05

Bu sayının içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

Bir önceki Sayfaya Gitmek İçin Tıklayınız!

Bir sonraki Sayfaya Gitmek için Tıklayınız!

Raşit YÜCEL
Raşit YÜCEL Hayat Hikayesi
BAYRAM
Sevinçtir bayram.
Hüzündür, çocuklara, gençlere.
Yetişkinlere göre bayram farklıdır.
Anadan ayrı, babadan ayrı, sıladan ayrı.
Farklı farklıdır bayramlar. Kimine hüzün verir, kimine neşe.
Bayramlar vardır, gönüller coşar, hisler heyecana gelir.
Bir yanı kederdir bayramın.
Biri doğuda,
Diğeri batıda,
Kimi güneyde, kimi kuzeyde.
Gurbet kaçınılmaz olunca gözyaşları sel olup akar.
Telefon hasrete kafi gelmez. Sarılası koklayası gelir kuzusunu. Ana yüreğidir, pekte yufkadır,babadır.
Her ne kadar “Sarığı kaba” deseler de onunda kalbi dayanamaz hasrete.
Bayram,bayram olalı hep bu duygular canlandı nice nice senelerde.
Gelen kaldı, giden daha geri dönmedi.
Asrı saadetten günümüze kadar bayramlar tatlı tebessümlerin heyecanı ile anıldı ve yaşandı.
“Bir yiğit gurbete gitse gör başına neler gelir” Öyle mi? Hangimiz gurbette değiliz ki? Yetimiz.
Gel de bizi kurtar yılandan, çıyanlardan, iki yüzlülerden, sana hasretiz. Seni görmeyeli kaç bayram oldu?
Sen bizi sevdin bizde seni.
Bu sevgi hiç bitmedi hiçte bitmeyecek.
Salavatlar getirdik. Bir Ramazan boyu.
“Benim şefaatim günahkar Müminler üzerinedir” dedin.
Bu sözü duyduğumda çocuklar gibi sevindim.
Hal böyle olunca artık benim yegane şefaatçim sensin.
Bayramı yaşıyoruz. Senin sevginle, özlüyoruz.
Ramazan bayramını kasıtlı olarak “Şeker bayramı” olarak dillendirenlere şaşıp
kalıyorum. Neden?
Yapmayıp, etmeyin.
Bari anlayışınızda samimi olun.
Bırakın şu Milletin Ezanı ve Bayramı ile uğraşmayı.
Ve Bayram Bayramsızların gabevetine aldırmadan yüzümüze güldü.
Cehennemden azad olduk.
O’nun rahmetine, O’nun hikmetine, O’nun sonsuz şefkatine sığındık.
Affet bizi.
Bayramımızı Bayram et.
Bizi kul kabul et.         
Emanetini teslim edinceye kadar bizi emanette emin kıl.
Bayramınız mübarek ola.

 

Telif Eseridir izinsiz kullanmayınız

 
 
 

 

 
 
 06

Bu sayının içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

Bir önceki Sayfaya Gitmek İçin Tıklayınız!

Bir sonraki Sayfaya Gitmek için Tıklayınız!

İsmet ÇENESİZ
İsmet ÇENESİZ Hayat Hikayesi
NEREDE O ESKİ BAYRAMLAR
(NEREDE O ESKİ ADAM GİBİ ADAMLAR)
             Herkesin söylediği ve bazı arkadaşların da yazdığı üzere bizde “ Nerede o eski ramazanlar” diyerek yazıya başlayalım ve sizleri bundan 55 sene geriye götürelim.  
            Aklımızda kaldığınca şimdi harmanı savrulmuş samana dönen ben, 10-15 yaşımın arasında yaramazlığın kitabını yazacak durumda idim. Ama 15 yaşlarımda iken komşu mahallenin benden 2 yaş büyük oğlunun kafamı yarması ile bu öç alma ve yaramazlığın sonunun olmadığına görüp kimseyle kavga etmemeye karar verdim. Bu kararımda başarılı da oldum. Şu anda küsülü olduğum, konuşmadığım tek bir kimse bile yok Allah’a şükür.     
            Ben orucu 2 defa en sıcak günlerde 2 defa da en soğuk günlerde tuttum. İlk oruca başladığımda 1948 yılıydı ve yaz aylarına gelmişti. Katipler Konağından Albayrak ilkokuluna doğru giderken 70-80 metre ilerleyince sağda bir çıkmaz aralık var onun köşesinde ki bahçeli ve iki katlı ev bizimdi. Kapısı aralığa girince soldaki ilk kapı idi. Aralığın tam karşısındaki Alaybey sokakta ağaçtan bir elektrik direği vardı. Ana hat o sokaktaki direklerden geçiyordu. Yazın oruçlu vakitlerde top atılmasına neredeyse 1 saat kala mahallenin erkekleri o direğin başında toplanırlar ve herkes yaş gurubuna göre guruplara ayrılırdı. Çoğunun kulağının arkasında sigarası ateşlemeye hazır beklerdi ve bu insanların çoğu oruçlarını bu sigarayla bozarlardı. Biz, 12-15 yaş gurubu ise gündüz oynadığımız yetmezmiş gibi onca yorgunluk ve susuzluğa rağmen yine ayak üstü oyunlar icat ederdik. Pek yorulmayalım diye de az hareket gerektiren oyunlar oynardık.
            20 kişilik o toplulukta ancak bir iki kişide saat vardı. O saatlere ve onlara da kimse güvenmez herkes kaleden atılan Helle’nin topunu beklerdi. (Helle topu atan adamın lâkabı idi) Top atılınca herkes sigarasını yakar ve koşar adım evinin yolunu tutardı. 
            Bu insanların çoğu gündüz bedenen çalışmış olurlardı. Günler sıcak ve uzundu. İftar vaktine yakın kuyuya sallanmış su testileri, karpuzlar, üzümler çıkartılır nasıl keyifle yenirdi bir bilseniz. Yemekler büyük bir tepsiye dizilir ve karınca girmesin diye de bu tepsinin içine bir iki parmak su konurdu.
En iyi yiyecek saklama aracı tel dolaplardı. Arkası tahta, yanları ve kapakları ince tel olan bu dolaplar hava akımıyla yiyecekleri oldukça korurdu. Zaten başka da çare yoktu. Buzdolabı olsa bile olması mümkün değil ya  anormal pahalıydı. Ayrıca elektrik yoktu ki. Akşam 3-4 saat elektrik verilirdi. Evlerde 25-40 watlık ampullerden  ancak bir tane yakılırdı. Her şey az, kısıtlı ama mutluluk kocamandı. Herkes güler, herkes birbirini severdi. Konu  komşu birbirine saygıda, sevgide, oturmaya gitmede iyi ve kötü günlerinde yanında olmada kusur etmezdi. Erkeklerin işi zor olsa da kadınların işi de çok zordu. (Her şey elde ve bedenen yapılıyordu) Böyle fırınlar, ocaklar nerde?  Kışın sobanın üstünde, yazın ise bahçede ya sobada yada maltız denilen içinde odun kömürü yanan aparatta pişerdi.   Ellerinde 40-50 cm’lik bir ince su borusu üfle babam üfle. Yemekler yer sofrasında yenirdi. Bilhassa Ramazanda yemek ne sıcak ne de soğuk olacak. Yemek sıcak yada soğuk geldi diye hanımına sitem eden erkekler erkekliğini böylece ispat ederlerdi!
            Kadınların işi zor dedik de; şimdi 25-30 yaşındakilerin hiç görmediği bazı işleri sıralayalım da durum anlaşılsın. Yemek yapma, bulaşık yıkama. Ev, bahçe süpürme. Hayvanlara bakma, tezek yapma, buğday yıkama, ekmek yapma, çamaşır yıkama, çorap ve elbise yamama ve iç çamaşırı dikme. Bunca işin altında, “ hastayım” lafı gelinlerce ağza alınmazdı. “Falancanın gelini de pek çürük çıktı!” dedirtmezdi. Hele birde 2-3 sene çocuğu olmadıysa dertlere düşülürdü. ( Daha 20 yaşını yeni geçmiş bu hanımlara koca karı ilaçları yapılırdı)  “Falancanın gelini pek tembel çıktı” denilirdi.  (Tembellikte çocuk yapamaması. Hamile kaldı kız doğurduysa hele 2. ve3. çocukta kız olursa vay o kızcağızın başına gelenlere) Hakikaten bazı aileler bunu çok büyük problem yaparlardı.  
            Yazın başkaydı ramazan kışın ise daha başka. Kışın daha  keyifli olurdu. Bilhassa erkeklerin işi olmazdı. Günler kısa, yiyecek boldu. Kahve veya dükkanlarda pineklenir akşam iftar edilirdi. Sahur da bir başka olurdu. Sahura geçmeden camiye teravih kılmaya giderdik.  Biz çocukları arka sıraya atarlardı. Bizde bunu canımıza minnet bilir namazda birbirimizin sırtına bile bindiğimiz olurdu. Cami çıkışı ise sıraya dizilir kapıların tokmaklarını çalarak kaçardık. Kahveye varır mesela, “Dikici Ömer’e 10 çay” der bırakır kaçardık. Çaylar gider garsonla dükkan sahibi  ağız telaşına girerdi. “çay istedin” “istemedim” gibi.
Sahurda temcit verilirdi minarelerden..Birbirinden güzel ilahinin bir başka çeşidi idi. (Bu geleneği devam ettirmeyi çok arzu ediyorum. Sayın Recep Camcı Hocadan kasetini alıp gelecek yıl inşallah yapacağız.) Hey gidi günler hey, ne kadar şen ve mutluydu insanlar. Ya şimdi ?  Herkesin suratı bir karış! Çatmaya adam arıyorlar. 
            Şimdi gelin kaynana aynı evde oturan pek yok gibi. Ben bu yazıyı ramazanın 15. gecesi yazıyorum. (Yarın saatler bir saat geri alınacak)  Sahura kalktım. Sağ olsun gelinim saçta yapılmasa da  (yanmaz tava da) mayalı yapıp göndermiş. Atasına rahmet.
            Eskiden temcidin baş yiyeceği saç ve tava mayalısı idi. Ayrıca pide kızartması ve yufka ekmek içine kıyma konur yağlı suyla ıslatılarak kızartmalar yapılırdı. Bunlardan  gece çok yaparlar biz çocuklara da sabah yemeleri için bırakırlardı ki bu kızartmaların tadına da doyum olmazdı.
            Geceleri sokakta olurduk Teravih bahanesiyle. Sonra en çok oynadığımız oyun ise  “Aygöründü “ idi. Bir akşam ben evden çıkınca kapıyı örtmedim. O meşhur elektrik direği sobe kalemizdi. Daha ilk sobe tutan arkadaşta ben herkes saklanınca ve ebe’de “önüm, arkam, sağım, solum” demeye başlayınca açık bıraktığım kapımızdan yavaşça içeri girdim ve evin bahçeye bakan penceresini yukarı sıyırıp oturdum.   Ebe hemen herkesi sobe etti.  Arkadaşlar  “İsmet yok” diyor. Saatler geçti ama bir türlü bulamıyorlar.  “artık evlere gidiceğiz çık” diye bağırıyorlar. Ben katılasıya gülüyorum. Sonunda beni bulamadılar ve dağıldılar. Herkes evine gitti. Ertesi gün bana nereye saklandığımı sordular. Ama cevap vermedim. Aynı numarayı  bir daha da yapmadım
            Aşağıda yine eski ramazanlardan  ve eski insanların güzelliklerinden örnekler vereceğim. Ramazan ayı bereket ve bolluk ayı olup aç ve muhtaç inanların doyurulup giydirildiği aydır. Aslında bu iş ramazandan sonrada  azalarak da olsa senenin 365 günü devam etmelidir.
            İnsanlar eskiden sabah namazından sonra dükkanlarını açarlardı. Bir müşteri gelince eğer siftah etti ise müşteriye “komşudan al” derlerdi. Eğer o komşusu da siftah etti ise öbür komşularına gönderirlerdi. Ya şimdi? Millet birbirinin cebindeki parayı nasıl bir hile yapıp ta gammazlarım diye düşünüyor. Tabii bu hırs Allah korkusu ve haram helal mefhumu olmayışından kaynaklanıyor. “Rabbena hep bana” Hep sana da nereye kadar? Sonra bu hırsın verdiği yorgunluk ve stres bu günkü mutsuzluğumuzun ana sebebi.     
            İnsanlar daha çocukluğundan paylaşmayı öğrenememişse ve birilerinin elinden tutmayı bilmiyorsa, “Bir sana, on iki bana” diyorsa bu günkü akıl almaz ahlaksızlıklar ve huzursuzluklar da kaçınılmaz olur.
            İnsanlar birbirlerini iftara çağırıyorlardı. Ayrıca bu günkü gibi hısım akraba ile birlikte konu komşu evlerde kazan kaynatanlar vardı. Bu ailelere o havalideki fakir fukara gelir yemek yerlerdi. Giderken bu fakirlerin  cebine para konur buna da “diş kirası” denirdi. Şimdi bu yemek verme işi aşevlerinde yapılıyor ya, eskisi gibi evlerde verilen yemeğin yerini tutması mümkün mü?    
            2 ay kadar önce Ankara Başkent Üniversitesi Hastanesinde bir olaya şahit oldum. Yürekler acısı ve ahlaksızlığın da ta kendisi bir durumdu. Zonguldaklı ihtiyar bir kadın, 12 tane çocuğu varmış. Kadın, “tarlam tapanımda var ama beni buraya attılar aylardır gelmiyorlar. ” diyor. İç çamaşırı bile kalmamış kadının. Beş kuruşu yok. Bizim çocuklar yiyecek giyecek alıp getirdiler. Harçlık verdiler. Çanakkale valisi kızımla aynı apartmanda oturuyor. Onlar Zonguldak valisine telefon ettirdiler. Kadının ve çocuklarının adını soyadını verdiler. Bende Zonguldak valisine bu konuyu mektupla bildirdim. Şimdi bu hale gelen konu komşunu bırak anasını bile bu halde bırakan deyyuslara ne demeli ne etmeli bilmem ki? 
            Benim canımı sıkan bir başka olayda ramazandan birkaç gün önce başlayan yiyeceklerdeki anormal fiyat artışları. Ne oldu? Zengin bir şeyler alıp fakire verirken diğer taraftan bu kazık atmanın manası ne? Bana göre bu en büyük ahlaksızlık!  Buna bir tedbir alınması lazım. Bu her sene böyle oluyor. Bir ülkede dürüstlük meziyet sayılmaya başlanmışsa o ülke için için çürümüş demektir. Dürüstlük bir insanın ana yapısının anayasasıdır. 
Kötüden örnek olmaz diyor eski ramazanları ve eski günleri yaşayan babalarımızın, amcalarımızın güzelliklerinden bir kaç örnek daha veriyorum. 
            Bayram yemeğine çıraklar kalfalar çağrıldığı gibi mahallenin yoksulları da özenle davet edilirdi. Bazı aileler ise yurtlardan talebe çağırırdı. Ayrıca kışlalardan daha önce izinler alınarak askerlerde yemeğe getirilirdi ve hepsinin ceplerine harçlık konurdu.. Yemekten sonra mahallenin çocukları üçer beşer guruplar halinde gelirlerdi. Çocuklara da şeker ve para verilirdi. Parayı alan çocuk bayram yerinde soluğu alırdı. Senede bir elbise alınan çocuklar talihli sayılırdı. Çoğunun kış gününde ceketi yoktu.ama bu günkü çocuklardan çok daha huzurlu ve mutluydular. 
            Zengin aileler bilhassa öksüz kız çocuklarını kendi evlatları gibi büyütürdü. Bu mutluluğu tadan 3-5  aile biliyorum.
            Biliyorsunuz bir senede iki tane dini bayramımız var. Kurban telaşlı oluyor. Çocuklar bakımından da hayvanların kesilişi biraz hüzünlü oluyor. Ramazan bayramı öyle değil rahat. Sonra günahlardan kurtuluşun verdiği ayrı bir mutluluk var.
            Bayram herkese bayramda, bayram çocuklar da daha bir başka. Bayram yerlerinde iğne atsan yere düşmezdi. Kızlı erkekli çocuklar kaynaşırdı. Bayram yerinde neler yoktu ki? Elma şekeri, pamuk şekeri, salıncak, mâfe, döner dolap ve kaymaca. Telde çocuklar kayardı. Bu kayma işlemi birazda tehlikeli bir şeydi. Bunu rahmetlik babam kurardı. Akrabamız olan delikanlılar (Ahmet çenesiz, Dülger Deli Hakkı) bayram boyunca çalıştırırlardı. Ben böyle eski günleri çok özlüyorum ve bu güzel adetler kaybolmasın istiyorum. Bunun bizim kuşakta ki adı eskiye özlem. Şimdiki adı ise nostalji oluyor. Özlemin yerini tutar mı!???    
            Size aşağıda bir dosttan bana hediye edilmiş bir güzel söz dizesini sunuyorum: 
 
Günlerini say, servetini say, büyüklerini say ama   YERİNDE SAYMA !
Eşini beğen, işini beğen, aşını beğen, ama      KENDİNİ BEĞENME !
Emek ver, kulak ver, bilgi ver, ama hiçbir zaman  BOŞ VERME !
Hedefe koş, cihada koş, yardıma koş, ama    ORTAK KOŞMA !
Fidan büyüt, garip doyur, çocuk besle, ama   KİN BESLEME !
Satıcı ol, alıcı ol, kalıcı ol, bulucu ol, ama  BÖLÜCÜ OLMA !
Paranı ver, selam ver, canını ver, ama     SIRRINI VERME !
Davet et, hayret et, af et, tevbe et, ama  İHANET ETME !
Okumaktan zarar gelmez, oku, ama   LANET OKUMA!
Elini aç, gözünü aç, kapını aç, ama  AĞZINI AÇMA!
Rakibini geç, sınıfını geç, ama    GÜLÜP GEÇME!
Ev al, araba al, abdest al, ama   BEDDUA ALMA!
Zulmü devir, nefsi devir, ama  ÇAM DEVİRME!
Yaklaş, konuş, tanış, ama   UŞAKLAŞMA!
Seslen, uslan, ama       YASLANMA!
Doğrul, devril, ama   EĞRİLME!
İtil, atıl, ama    SATILMA!
 
Uzun bir şiirimden iki kıta.
Kanadı kırılmış kuşa döndüm
Ötüyorum ama uçamıyorum    
Sarı başaklı güzel tarladan
Harmanda savrulan samana döndüm.  
 
Bir ayda karış kurtarış olduk
Elhamdülillah demekten başka çaremiz yok
İnsanoğlu zavallı, çaresiz,.elinde bir şey yok
Dalında kurumuş güle döndüm.

 

Telif Eseridir izinsiz kullanmayınız

 
 
 
 
 
 
 07

Bu sayının içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

Bir önceki Sayfaya Gitmek İçin Tıklayınız!

Bir sonraki Sayfaya Gitmek için Tıklayınız!

Muzaffer GÜNDOĞAR
Muzaffer GÜNDOĞAR Hayat Hikayesi
ÇORUMLU DERGİSİ SAYI 17
Çorumlu, Temmuz 1939 tarihleri arasında yayınına dört ay ara verir. 30 Kasım 1939'da 17 sayısıyla yeniden yayın yaşamına döner.
 
"Kısa Bir Tevakkuftan Sonra" başlıklı yazısıyla, bu ara vermenin nedenlerini şöyle aktarır okuyucuya: “..Komite azalarından bazılarının hastalanması ve sorunlu seyahatler gibi manile-ri yüzünden dört aydan beri çıkartılamamıştı...”
 
“Halkevleri Dergilerinin Yazı Kadroları”  yazısında:  “..a)Edebiyat ve dil, b)Musiki, c)Mimarlık, d)Sosyoloji ve Felsefe, e)Halk Terbiyesi f)Yurt Koruma, g)Fen,  ğ)Halk Sağlığı ve Nüfus, h)Spor Oyun ve Eğlence ı)Köycülük, i)Köy Tetkikleri, j) Haber ve Teklifler üst başlıklarıyla verilen konularda çalışmalar yapılacağı ...” duyurulur.
 
“'Dil Bayramı ,Bir Matem" yazısı Nazmi TOMBUŞ'UN. Yazının bir yerinde şöyle der Nazmi TOMBUŞ: “..Mesut bir bayramın (Dil Bayramı) son sevincini,büyük bir matemin (Atatürk'ün ölüm yıldönümü) yürekleri yakan acısı takip etti..." Son iki satır da şöyledir.
“..Dikkat ! ...Şimdi Milli Şef kumanda veriyor; (İleri,Ulu Türk,Arş !..)...”
 
Bunu izleyen yazı yine Nazmi TOMBUŞ'UN “Çorum'un Tarihte Karakteristik Vasıfları"
 
Müverrih Ali’nin Mirkat ül-Cihat’taki, Çorumlu aleyhine yazdığı yazıdan yola çıkarak Müverrih Ali’nin tezlerini çürütme çalışır.
 
H.Turhan DAĞLIOĞLU'nun “Onuncu Hicri Asırda Çorum" yazısı bu sayıda da sürer, Arşivden çıkardığı belgelerle Çorum'un tarihsel geçmişini aydınlatmayı sürdürür.
 
Bu sayıda beş belge daha sunar okuyuculara. Biz ikisini alıyoruz buraya:  “..İkinci üçüncü belge Çorum Beyi Mehmet Bey’e yazılmıştır.1564 tarihini taşıyan bu belgeler özellikle askeri yönden  incelemeye değer iki  hükümdür. Devletin askerlerinden istediği ciddiyet, namus ve dürüstlüğü belirten bu hükümler, bize ilk zamanlarda, Osmanlı İmparatorluğu'nun yaptığı muharebelerde neden başarılar elde ettiğini az çok göstermektedir. Mustafa adında bir sipahinin durumu fena görülmüş ve bundan başka annesi de fahişe olduğu için tımarı elinden alınmış ve hakkında tahkikat yapılması emredilmiştir. Buna lüzum gösteren bizzat kazasker efendidir.
Üçüncü belgede adı geçen sipahinin küreğe konulması emredilmektedir. Çünkü bu sipahi, hırsız ve dolandırıcı, aynı zamanda topluma zararlı bir adamdır. Bu  suçu sabit olan sipahi önce Çorum Kalesine hapsedilmiş, daha sonra da küreğe konulması için hakkında emir gönderilmiştir...”
 
Ankara Devlet Konservatuar Arşiv Şefi Muzaffer SÖZEN'in (Sarısözen) “Çorum Halayı" incelemesi ilginç bir yazıdır. *
 
“Cönklerden derlemeler” bölümünde bu kez, "Destan-ı Kars" adlı bir destan alır Eşref ERTEKIN. “..Şairin,adını gizleyen Karslı yada Ardahanlı bir kadın şair olduğu anlaşılmakta..." der. Bir dörtlük alıyoruz.
 
Bir haberin var mı Kars'ın halından
İçinde kalmadı kızdan gelinden
Alalım bu Kars'ı küffar elinden
Yurt bizimdir imdat kıl padişahım...”
 
Kars’ta askerlik yapan Çorumlu Ahmet; Çorum’a gönderdiği mektubun arkasına yazarak iletmiş bu destanı.  Yıl H.1293'tür.Destan 9 dörtlükten oluşur. Bu destanı izleyen ikinci bir destan daha yer alır bu olduğu sanılmaktadır. Padişah-tan Kars'ın kurtarılması yönünde umudunu kesen şaire, Peygamber'in ruhundan imdat diler. Onun da bir dörtlüğü şöyle:
Aksakallı pirler ile hakka ermiş erler ile
Cümle peygamberler ile yetiş ya Muhammed yetiş
Bizim ahvalimiz bil de Hazreti Ali'yi al da
Kanatlı Burak’a bin de yetiş ya Muhammed yetiş...”
 
Eşref ERTEKİN adı her sayıda maniler ve cönklerden derlemeleriyle biraz daha özdeşleşiyor.
 
Kebap ince şiş ince
İndirirler pişince
Kızın ömrü az olur
Dul erkeğe düşünce.
 
Ketenim var bezim var
Eğlen sana sözüm var
Yüzüne diyemiyom
Şeftalinde gözüm var.
 
Keten gömlek kıvırcık
Suya indi sığırcık
Yeniyetme kızların
Memeleri tomurcuk.
           
Yerli haberleri, Muzaffer SARISÖZEN’İN çektiği,Çorum Halk Oyunları Ekibinin oynadığı Çorum Halayı figürlerinin fotoğrafları izler.
 
Son bölümde, Arşiv Dairesindeki (İstanbul) divan defterlerinden alınmış  sekiz belge yer alır. Tarihleri 1564 ve 1566 dır.
 
*Bilindiği gibi Muzaffer SARlSÖZEN,uzun yıllar Türkiye radyolarında 'Yurttan Sesler' korosunu yönetmiş halkoyunları, halk türküleri araştırmacısı ve derlemecisiydi,1963 ölmüştür.
 
ÇORUMLU DERGİSİ SAYI 18
 
            Çorumlunun 1 Kanuni Sani (Ocak) 1940 tarihli 18. Sayısı Nazmi TOMBUŞ’UN  “Yeni Yıla Girerken” yazısıyla başlar. Yazının bir yerinde şöyle der Nazmi TOMBUŞ: “..Geride kalan oluşumu, geçmişini, değişmelerini ciltler arasında saklayan tarih ne yazık ki,insan oğluna eskisinden daha şerefli hikayeler nakledemiyecek, daha mesut sahneler gösteremeyecek...” , “..İnsanlık şimdi kahhar ölümler saçan yıldırımlar altında pek muzdarip ve güçsüz görünecek...” , “..En aciz bireylerin dahi burnunun  kanamasına dahi dayanamayan toplum en gürbüz,en genç oğullarının kanlarını sel gibi akıtmaktan yürekleri kan ağlamakta...”, “..İşte yeni yılın ilk  günleri,Savaş fecaatinin gönülleri  tutuşturan sinirleri uyuşturan acılarla dolu...”
 
H,Turhan DAĞLI0ĞLU, Çorum tarihine ilişkin araştırmalarını aralıksız sürmektedir.
"Çorum Tarihine Ait Vesikalar" adlı yazısında Çorum'un 17 18, 19 yüzyıllara ait beş belge daha yayımlar. Bu belgelerde Çorum ve yöresinin o zamanki iç durumları gözler önüne serilir.
“..Bu belgeler sayesinde Çorum'un 16 ve18 Yüzyıllarda depremlerden harap ve birçok yangına sahne olduğu,bu  nedenle bir çok Çorumlunun memleketlerini  terk ederek,Mısır'a göçtüklerini  anlıyoruz...” der H. Turhan DAĞLIOĞLU.
 
Rıfat ARINCI, Çorum’un İskilip İlçesinden olan Şeyh “Muhittin Yavsi"yi anlatır. Şeyh Muhittin, Zeyniye Tekkesi şeyhliğinden II. Beyazıt'ın hocalığına kadar yükselir. Ali Kuşcu'nun damadı, Ebussuud  Efendi'nin de babasıdır. Simavlı Kadı  Burhaneddin'in  "Varidat"  adlı eserini şerh ettikten sonra şöhreti artmıştır. II.  Beyazıt tahta geçince hocasını İstanbul'a getirtmiş,İstanbul'da 'Meteris' tekkesi denilen Müderris Tekkesi’ni yaptırıp , O'nu oraya yerleştirip 'Hünkâr Şeyhi’  yapmıştır.
 
Bu sayıda “Müverrih (tarihçi} Ali ve Ahfadı (torunları}" adlı araştırma yazısı Nazmi TOMBUŞ’UN. Bundan sonraki sayılarda da sürecek olan bu yazıda, Müverrih  Ali'nin yaşam öyküsünü, yaşadığı dönemde yaptıklarını tarihsel belgelerle ortaya koyar.
 
İhsan MADENOĞLU’NUN “Türk Vicdanı” adlı yazısı Claude FARRERE’den bir çeviridir. 1895 te Türk esnafından alışveriş yapan bir yabancının öyküsüdür. Özetliyerek veriyoruz: “..Esnafın satışta yüzde on kâr hakkı vardır. Bu nedenle alışveriş yapan herkesten olduğu gibi, yabancıdan da yüzde on kâr etmişti esnaf. Durumdan haberdar olan o şehrin kadısı, yanına aldığı birkaç adamla birlikte esnafı dolaşarak yabancıdan aldıkları yüzde onluk kârı geri alır. Bir torbaya topladığı bu parayı yabancıya geri verir. Yabancı şaşkın, ne olup bittiğinden habersizdir Kadı'nın yanındakilerden cami imamı bilebildiği tüm Fransızcasıyla durumu anlatır.
-Esnaf size satarken kazanmıştır. Evet, onlar yüzde kâr etmişlerdir. Halbuki bir yabancıdan kazanmak gerekmez. Zira kitapta:' Yabancıya konuğun gibi davranacaksın’ diye yazılmıştır..."der. Yazı şöyle sonlanır ;yabancının diliyle:  “..O  zaman başka yerlerde yazılı olan  şeyleri (Türkleri Kötüleyen) özellikle  'Molyer'imizin de hakikaten evet...! bir Türk'e vicdandan bahsetmek, diye yazdığını düşüne düşüne  'Sait Albanı' gemisine dönüyorum..."
 
Halk dilinden bir “Ağıt" Recep Rahmi TANKAYA’DAN. 1939 yılında sele giden bir gelin için söylenmiş.10 beyitten oluşan ağıttan rasgele bir bölüm alıyoruz.
 
Yavruyu saklıyor kollar içinde
Beslemek istiyor güller içinde
Kurtulmak istiyor seller içinde
Aldı seller yavrusuyla gelini
Büktü Harun efendinin belini.
 
Ana baba konu komşu geldiler
Ağlayarak düz ovaya doldular
Bir gün sonra ölüsünü buldular
Aldı seller yavrusuyla gelini
Büktü Harun efendinin belini.
 
Eşref ERTEKiN'İN derlediği "Çorumlu Maniler"den de iki örnek alıyoruz.
 
Mani benim ezberim
Kan ağlıyor gözlerim
Yarim senin yolunu
Ölene dek gözlerim.
 
Mekke'de hurma biter           
Dalında bülbül öter
Ergen kızlar koynunda
Çiğitsiz meyve biter.
 
Halkevlerinin Ağustos, Eylül, Ekim aylarına ait Çalışma programını yerli haberler izler. Parti kongresi, Çorum'da petrol aranması, mebuslarımızın Çorum’da haberlerini, Çorum Halayı figürlerinden Muzaffer SARISÖZEN'İN çektiği 8 fotoğraf izler.
 
Son bölüm yine 178 den 185'e dek Arşiv Dairesindeki divan defterlerinden çıkarılmış 8 belge yayınlanır.
 
 
 
ÇORUMLU DERGİSİ SAYI 19
 
1 Şubat 1940 tarihli 19.sayıda, İzmir mebusu Rahmi KÖKEN’İN “Çorum Vilayetini Ait Bir Tedkik Raporu” yayınlanır. Yolları ve tarım konusunu yazar Rahmi KÖKEN. Yazının süreği gelecek sayıdadır.
 
Tarih araştırmacısı H. Turhan DAĞLIOĞLU, “Çorum’da Aşiret Meseleleri ve Bunların Mali Vaziyetleri”ni tarihi belgelerle açıklar. Yazıdan kısa bir açıklama alıyoruz: “..18.yüzyılda uzun süren savaşlardan sonra  Döşlü ve Salmanoğlu  Aşiretleri arasında  eşkıyalığa başlamış oldukları anlaşıldığından, bunların esas iskan yeri  olan Kırşehir ve Çukurova tarafına uzaklaştırılmaları hakkında ,Çorum Sancağı Mutasarrıfı El-Hac İbrahim Paşaya  İstanbul'dan emir gönderilmiştir. Bundan başka  Mecitözü kazasında sakin ve eşkıyalıkla etrafı rahatsız  eden ‘Kavli’ Aşiretinden bazı zorbaların mesela Karabıyıkoğlu Eyüp,kardeşi Hüseyin, Kuyumcuoğlu Kör Hasan,Deli  Mehmet ve Ayvadlık gibi adamların Çar  sancağa gönderilmeleri hakkında ayrıca kayıtlara rastlanmaktadır...”, “..Osmanlı İmparatorluğunun aşiretleri iskan konusundaki gayretlerinin asla iyi bir netice vermediğini ve daima bir yerden diğer bir yere göç eden bu aşiretlerin ilk fırsatta kendi halinde olan köy halklarına tecavüz ettiklerini bu belgeler bize  ispat etmektedir.
 
Nazmi TOMBUŞ'UN Geçen sayıdan süren “Müverrih Ali ve Ahfadı" adlı yazı dizisi bu sayıda da sonlanmaz, gelecek sayıya sarkar.
 
Eşref ERTEKIN'İN “Cönklerden Derledikler”i bu sayıda da sürer, Hökmiya adlı bir halk şairinden üç destan alır bu sayıya. işte bir dörtlük:
           
Ser verdim hakkımda hüküm gelince
Çare yoktur peymanımız dolunca
Ruzü mahşer hak divanı olunca
Bilinir hayrile şer padişahım.
 
Eğitimci-yazar Recep Rahmi TANKAYA, "En Büyük Acı" şiirleriyle 1939 Erzincan depreminin acısını destanlaştırıp, ulaştırır o günlerden bu günlere,54 dizeden olan şiir şöyle başlar:
 
Gece sabaha karşı sarsıldı Anadolu,
Bir kudurmuş zelzele kapladı sağı solu.
 
Yıktı bir an içinde köy şehir ve kasaba;
Ölüler yaralılar gelmez oldu hesaba.
 
Nerde kaldı Erzincan, nerede kaldı Tercan
Kaldı mı Erzincan'da sağlam kurtulan bir can.
 
Ve şöyle sonlanır “En Büyük Acı”nın destanı.
 
Ey kahraman milletim sen ki hakka taparsın,
Sarsılmaz imanınla  çok Erzincan yaparsın..
 
“Çorumlu Maniler"i bıkıp usanmadan sürdürür Eşref ERTEKİN. Bu sayıdan üç örnek alıyoruz:
 
Merdivenden insene
Yüzün bana dönsene
Koynundaki turuncun
Birin bana versene.
 
Merdivenden inerim
Yüzüm sana dönerim
Koynumdaki turuncun
Çiftesini sunarım.
 
Nargilem yaldızlıdır
Benim yarim nazlıdır
Nazlı yarın sevgisi
Can evimde gizlidir.
 
Nazmi TOMBUŞ,;“Eski Çocuk Eğlence ve Oyunlarından ”Aşık Oyunu'nu anlatır. * Yazıdan alıntı yapıyoruz: “..Aşığın kıymet piyasası: Aşığın İlkbaharda Kışa kadar piyasası yükselmeye başlar. Kırk tanesi on paradan, elli altmış tanesi on paraya kadar alınır, satılır.
Çeşitli renklere boyanmış, çürüksüz, lüks aşıklar on paraya kadar satılır. Saha aşıklarınınsa ayrı bir önemi ve yüksek değeri olurdu. Bunlar şöhretine göre on paradan yirmi paraya kadar alıcı bulurlardı..."
Bu oyunlar bugün tamamen unutulmuş olup, yaşı ellinin üzerinde olanların anılarıyla, Çorumlunun sararmış yapraklarında yaşamaktadırlar...”
 
Yerli haberlerde;26 Aralık 1939 Salı gecesi Çorum’da yaşanan deprem felaketinde zarar görenlere yapılan yardımların dökümü verilir.
            Yardım komiteleri 18.437 Lira 34 kuruş nakit,68.106 kilo erzak, 7231 parça giyecek eşya teslim edilmiştir.
 
“Bir  Efsanenin İç Yüzü” adlı yazıyla, Çorum’un ilk fethi, Melik Ahmet Danişment’in   ismine izafeten,halk arasında “Melikgazi” denilen bir tepenin efsanesi anlatılır.
 
Yeni Çıkan eserler Köşesinde, Eski Çorum ve Konya Valisi Cemal BARDAKÇI’NİN  "Anadolu İsyanları" kitabını Nazmi TOMBUŞ tanıtır: “..287 sayfalık kitabın 13 bölümden oluştuğu ve beşinci Hicri yüzyıldan günümüze kadar (Kurtuluş Savaşı sonrası) Anadolu Türklerine ait siyasi,idari,içtimai yenilik ve değişimlerin derinleklerine inerek iç yüzlerini aydınlatmakta,henüz tarih sayfalarına geçmeyen isyanların oluş ve sonuçlarını yazmaktadır..." der.
 
Yarım yüzyıl öncesinin kadın giysilerinin fotoğrafları, günümüzden yüz yıl öncesinin modasını ve giyim zevklerini yansıtır günümüze.
 
Son bölümün demirbaşları yine divan defterinden çıkartılmış tarihsel belgelerdir.
 
* Aşık hayvanların topuk kemiğidir.
 
 
 
ÇORUMLU DERGİSİ SAYI 20
1 Mart 1940 tarihli 20.sayının ilk yazısı Nazmi TOMBUŞ'UN.  “Türk Milleti Aldanmaz” demiş yazısının başlığına. Erzincan’da yaşanan deprem felaketi sonrasında yurt düşmanı, alçak ruhlu bazı kişilerin kötü emellerini ve iğrenç çıkarları uğruna bu doğal afeti propaganda malzemesi yapanlara çatar ve: “..Türk milleti aldanmaz,göğsündeki sağlam iman sarsılmaz...”der.
 
İzmir Milletvekili Rahmi KÖKEN'İN; "Çorum Vilayetine Ait Bit Tetkik Raporu" yazısı geçen sayının süreğidir. Tarımsal açıdan ilginç yaklaşımlar ve çözüm önerileri getirir. Yazısının son paragrafını ilginç bulduğumuz için buraya alıyoruz: “..Çorum Osmancık yolu üzerinde ve yüksek bir yaylanın önemli bir ovacığı var ; “Gölün Yazı”. Bunun ortasında en kuvvetli topraklar çevresinden gelen sularla bir sazlık yapmış. Buna‘ Eymir  Gölcüğü' diyorlar, Bu sazlığın küçük bir kanalla kurutulması mümkün. Bunun sonucunda hem değerli bir arazi ortaya çıkacak, hem sıtma kaynağı kurutulmuş olacak *...”,
 
"Yıldırım Beyazıt ile Kadı Burhanettin Ahmet'in Çorum'daki Muharebeleri" araştırması Süleyman KÖSTEKÇIOĞLU'NUN. Şöyle yazar KÖSTEKÇIOĞLU: “..Alim-şair ve birkaç dil bilen Aziz Bin Erdeşir Esterebadir, yazdığı 'Bezmü Rezm' adlı kitabı Anadolu Türklerine ait tarihi membalar serisinin ilkidir.  .H.928 yılında yazılmıştır. Aziz Bin Erdeşir ,hayatının bir kısmını Kadı Burhanettin'in vak'a nüvistliği ile geçirmiş ve bu tarih kitabını oluşturmuştur...” Bu kitabın verdiği bilgilere göre : “..Yıldırım Beyazıt'ın Çorum'a civar bulunan Kırkdilim ve Osmancık kalelerini alması ve Kadı Burhanettin Ahmet'i, Çorumlu sahasında harbe davet eylemesi,her iki taraf  ordularının Çorum Ovasında,üç gün süren kanlı bir savaş sonucunda Osmanlıların bozguna uğrayıp kaçmalarıyla sonuçlandığı yazılıdır.
            Bu olaylar sonunda Moğolların gelip Burhaneddin’i kutladığını; kendilerinin Osmanlı diyarına akın etme tekliflerini de Kadı Burhaneddin’in kabul edip, onlara yardım ettiğini; Moğollar’ın İskilip, Ankara, Kalecik ve Sivrihisar havalisini kırk gün yağma ettikleri anlatılmakta ve bu yağmaya karşı Yıldırım Beyazıt’ın asla kımıldıyamadığı Bezmü Rezm’de hikaye edilmektedir.
Aziz bin Erdeşir Esterebadi, Kadı Burhaneddin’in harekatını adım adım izleyerek. ‘Bezmü Rezm’i oluşturmuştur. Osmanlı Vak’a Nüvist’lerinin bu muharebeyi ve bozguna dair bir şey yazmamaları bu bilgiyi gizlemiş olmalarından sanılmaktadır...” der. Süleyman KÖSTEKÇİOĞLU.
 
H. Turhan DAĞLIOĞLU'NUN "Onuncu Hicri Yüzyılda Çorum" araştırmaları yazı dizisi bu sayıda da sürer. Çorum'un o dönemdeki toplumsal, yönetsel, askersel, ekonomik, adli ve mali durumlarıyla ilgili dört hüküm belgesi daha yayımlar DAĞLIOĞLU.
 
Belgelerden birisi; kasaba ve köylerde tüfekle gezerek bozgunculuk edenlere dair olup,1567 tarihini taşımaktadır. “..Yeniçerilerden başka her kimin elinde silah bulunacak olursa derhal el konula-cağı ,göz yumanların ise şiddetle cezalandırılacağı..." yönündedir.
 
Nazmi TOMBUŞ'UN "Miverrih Ali ve Ahfadı' Çorum'da" adlı yazı dizisi Çorum'un geçmişine birçok yönden ışık tutar niteliktedir. Yazı dizisi bu sayıda sonlanır.
 
Rıfat ARINCl, tanınmış bir Türk Şeyhülislâm'ı tefsir ve fıkıh bilgini Ebussuud Efendi’yi (1490-1574) tanıtır: “..Ebussuud Efendi Çorum İskilip doğumludur. Önce Müderris olur. 1545’te Şeyhülislâmlığa getirilir. Kanuni zamanında 21 yıl, II. Selim zamanında 7 yıl bu görevde kalır. Ahlak ve erdemi örnek olabilecek değin kuvvetlidir. Arapça’yı Farsça’yı çok iyi bilir. Kanuni Sultan Süleyman’ın çok sevdiği bir kişidir. Hatta Kanuni  Zigetvar Seferinde Niş’te Ebussud’a sevgi,saygı ve içtenlik dolu  bir mektup yazar, Suud Yavsi'nin Muallim Cevdet Beyin 'İnkılap Müzesi' adlı eserinden alıntıladığı mektup : “..Halde kardeşim. Sinde sırdaşım, ahiret karındaşım. Tariki hakta yoldaşım, Molla Ebussuud Efendi Hazretlerine...” diye başlar. “..Eddua sümme eddua bende-i hüda Süleyman bi riya ...” diye sonlanır.
Rıfat ARINCI'nın yazısı şöyle sürer: “..İlahi hüviyeti Ebussuud, mimari üslubu Mimar Sinan tarafından meydana getirilen Süleymaniye Camii'nin yapılmasına 1550 yılının ilkbaharında başlandı. Beyazıt tepesinde  düzeltilen bir alana ayakları zincirli 3000 forsa getirilmiş,temel çukurlarını kazıyorlardı, Ebussuud mihrap yanındaki temel kısmına ilk taşını koymuştu. Camii'nin yapımında mimari dehayı gösteren Sinan'sa,kutsal varlığının maddi ve manevi temellerini atan da Ebussuud’dur...”
 
“Cönklerden Derlemeler" sanırım her sayının ayrılmaz bir parçası olacak. Eşref ERTEKiN yarım kalmış bir destanı, “Destan-ı Belgrad'ı ve Türkiyi Cezairi “ alır bu sayı-ya.Bir bölüm alıyorum.
 
Yürütmeyiz Akdeniz'de gemini
Hakkı koyup puta verdin dinini
Gel şeytana verme sen imanını
Bari Müslüman olmuş olsun o kafir.
 
Eşref ERTEKİN’İN derlediği “ Çorumlu Maniler"in sayısı 753'e ulaşır. Örnek ver-meyi sürdürüyoruz:
 
Nemelazım
Neyleyim nemelazım
Benim bir tanem yeter
Gayrisi nemelazım.
 
Çekerse yarim çeker
Ancak benim niyazım,
Niyazım çekmek için
Benim bir tanem Lazım.
 
Poşusu yana değer
Kılıcı kına değer
Nasıl ana doğurmuş
Sardıkça cana değer.
 
Öte geçeli yarim
Siyah peçeli yarim
Pek mi gönlün büyüdü
Benden geçeli yarim.
           
“Yerli Haberler” bölümünde gösteri şubesinin oynadığı “Tarih Utandı” adlı piyesin fotoğrafları yayınlanır.
           
Son bölümde yine belgeler ve hükümler yer alır. Bunlar: Çorum’la Kangırı arasında çıkan soyguncular ve bunların tenkiline; Kasaba ve köylerde tüfekle gezerek soygunculuk edenlere; bazı eşkıyaları himaye eden Hacıhamza Kadısı Muhittin'e ve eşkıyaların yakalanmasına; Çorum muhafazasında kalacak otuz sipahiye dair belge ve suretleridir
 
*Rahmi KÖKEN’in,Çorum iline ait inceleme raporlarında sunduğu çözüm önerilerinin,ne kadarı gerçekleştirildi bilmiyoruz ama , Eymir Gölü halâ  durmaktadır.
 

 

DEVAM EDECEK

Telif Eseridir izinsiz kullanmayınız

 
 
 
 
 
 
  08

Bu sayının içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

Bir önceki Sayfaya Gitmek İçin Tıklayınız!

Bir sonraki Sayfaya Gitmek için Tıklayınız!

Yaşar KILIÇ
Yaşar KILIÇ Hayat Hikayesi
ÇALIŞ KÖYLÜM
Seher vakti kalkmış duasını etmiş
Nakış heybeyi omuza atmış,
Çocuk sırtta tarla yolunu tutmuş
Kavuş köylüm,güneş doğana kadar.
 
Kara saban yeni ekini eker
Toz duman,ter döker,zahmetin çeker
Sıcak demez,soğuk tenini yakar,
Çalış köylüm,hayli zamana kadar.
 
Öpmüş gözlerinden,koşmuş öküzü.
Yarıyor sabanla toprağın özü,
Yemeğin getirir gelinle kızın
Uğraş köylüm,yağmur yağana kadar.
 
Ekini büyütmüş,ırgatlık gelmiş
Yavrusunu kundağına belemiş,
Harmanı sürmüş,çeçi elemiş
Ha köylüm,kıyamet kopana kadar.
 
Süpürmüş harmanı,samanı basmış,
Tahıl değirmene kağnıyı koşmuş,
Aşık YAŞARİYEM ahvali yazmış,
Çalış köylüm mahşer durana kadar.
20.12.1976

 

Telif Eseridir izinsiz kullanmayınız

 
 
 
 
 
 
 
 09

Bu sayının içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

Bir önceki Sayfaya Gitmek İçin Tıklayınız!

Bir sonraki Sayfaya Gitmek için Tıklayınız!

Rıza HARDAL
Rıza HARDAL Hayat Hikayesi
BU BAYRAMDA
Arifeden sonra bayram
Biri Kurban,diğeri Ramazan
Barışalım ehli iman
Bu bayramda,bu bayramda.
 
Gurbet elden eş,dos gelir
Hemi doğar;hemi ölür
Kahi ağlar,kahi güler
Bu bayramda,bu bayramda.
 
Dağda çoban koyun kuzu
Aşıklar çalıyor sazsı
Ana,baba,oğlu,kızı
Bu bayramda,bu bayramda.
 
Küsülü,dargın barışır
Küçük büyüğe danışır
Tatlı yer,tatlı konuşur
Bu bayramda,bu bayramda.
 
Hayır işler başı demek
Bir yıl boşa gitti emek
Sıkça giyinip eğlenmek
Bu bayramda,bu bayramda.
 
Cümle alem hayır duanız
Şen olsun,yurdun yuvanız
Biz günahkar kullarız
Bu bayramda,bu bayramda.
 
Deliye her gün bayram derler
Akıllı der malı neyler
Ziyaret edilir dede,nineler
Bu bayramda,bu bayramda.
 
Hastalara şifa olsun
Dertlilere deva olsun
RIZA eder ıslah olsun
Bu bayramda,bu bayramda
 
 

Telif Eseridir izinsiz kullanmayınız

 
 
 
 
 
 
 
 10

Bu sayının içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

Bir önceki Sayfaya Gitmek İçin Tıklayınız!

Bir sonraki Sayfaya Gitmek için Tıklayınız!

Üzeyir Lokman ÇAYCI
Üzeyir Lokman ÇAYCI Hayat Hikayesi
HAZIR MISINIZ ÇOCUKLAR ?
Bugün aranızdan bir kişiyi seçeceğim.
Çizgiler arasına sıkışmış, üzerine gölge düşmüş bir çocuk…
Bize evinden acılar taşıyan bir papatya…
Grileşen bir mavi ortasında sessiz, kalabalığın içinde kimsesiz bir gonca!
Yüreğiyle ışıklar saçan, sırlarla dolu bir can…
Güneş suyun içerisinde akıp giderken onun önüne boşluğun fenerleri düşüyor birer birer
 
Söyleyin bir derdiniz varsa?
Gece ile karışan, al renklerle çerçevelenen, siyah noktalarla dolu bir hayatın parçası iseniz onunla birlikte çıkın ortaya.
Biliyorum korumalarınız korunmuyor.
İnsan kimlikleri eriyen, yollarınızdaki buzlardan rehberlere rağmen, nereye gideceğinizi belirleyebildiniz mi?
Hazır mısınız çocuklar?
Bugün aranızdan bir kişiyi seçeceğim.
Çizgiler arasına sıkışmış, üzerine gölge düşmüş bir çocuk…
Paris - 20.12.2003
Üzeyir Lokman ÇAYCI

 

Telif Eseridir izinsiz kullanmayınız

 
 
 
 
 

Bir sonraki Sayfaya Gitmek için Tıklayınız!

 

Bu sayının içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

Çalışmalar TELİF ESERİDİR Yazarlarımızın gönderileri ile yayına alınmıştır.
corumlu2000@gmail.com
Mahmut Selim GÜRSEL  
yazarlarımız yaptıkları paylaşımlardan sorumludur.
Sitemiz ve yazarlarımız;hukuka, yasalara, telif haklarına ve kişilik haklarına saygılı olmayı amaç edinmiştir.