DİKKAT ! BU BİLGİLER TELİF ESERİ OLUP YAZARI VE YAYINEVİMİZDEN  İZİN ALINMADAN KULLANILMAMALIDIR.

YIL 6 SAYI 70 25 Aralık 2004

Mahmut Selim GÜRSEL YENİ TÜRK LİRASI
Atilla ALPAY BİR GÖÇÜ İNCELEMEK
Ali EMİROĞLU ARAFATSIZ DÜNYA
Mahmut Selim GÜRSEL TARİHE YAZILDIN;YASER ARAFAT
Üzeyir Lokman ÇAYCI DAR KAPI
Salim SAVCI Prof. BAHRİ SAVCI HAYATA GÖZLERİNİ 7 YIL ÖNCE KAPANDI
Muzaffer GÜNDOĞAR ÇORUMLU DERGİSİ 21,22,23 VE 24. SAYILAR
Üzeyir Lokman ÇAYCI SUÇLAR VADİSİ 
Yaşar KILIÇ NUHUN GEMİSİ
Mahmut Selim GÜRSEL GÖNÜL HAPİSHANESİ

   

 
 
 01

Bu sayının içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

Bir önceki Sayfaya Gitmek İçin Tıklayınız!

Bir sonraki Sayfaya Gitmek için Tıklayınız!

Mahmut Selim GÜRSEL
Mahmut Selim GÜRSEL Hayat Hikayesi
YENİ TÜRK LİRASI
            2005 tarihinde Türkiye’nin idaresinde bulunanların  yeni icraatı olarak karşımıza çıkan bir mübadele aracı olan “Yeni Türk Lirası”
            Benim merak ettiğim;para biriminden atılan sıfırlar değil. Benim merakım iki yıldır piyasalardaki ölgünlükten dolayı mal alınıp satılmamakta.  Bu sistem ekonomi teriminde ne manaya geldiğini herkesin bilmesine rağmen hiçbir ekonomist ve konuşmacı her ne hikmetse bahsini bile açmadı.
            Geçmiş dönemlerde Türkiye’de ilk bin lirayı,beş bin lirayı,on bin lirayı tanıdı. Daha sonra bu paralar sanki bir çığ gibi büyüdü,yüz binler,beş yüz binler,milyonlar derken beş milyon ve on milyon ve en sonunda da yirmi milyonu tanıdı. Yeni para basılarak elli bin liraların ismi anılırken,iktidar daha ileriye giderek paradan altı sıfır silerek,halkın gözünde anlayamayacakları bir para birimi ile birlikte yeni ELLİ MİLYON ve üstelik YENİ YÜZ milyonu piyasaya sürecek.
            Teknik konu olarak adı her ne ise piyasada bulunan para miktarının fazlalığı o ülkenin parasının değerini düşürdüğü ve malum olan canavar ismi verilen para değersizliği ve alım gücünün azalacağı bir güne gidilmekte.
            Piyasada bulunan eski paranın toplanması ve karşılığında piyasaya para sürülmesi hakkında neler yapılacağı hakkında bilgilerimiz pek yok.  Benim en çok merak ettiğim konu ise hem madeni,hem de kağıt olarak piyasaya çıkacak olan bir milyon liranın yerine konulacak olan YENİ BİR TÜR LİRASI bunun karşılığında piyasada bulunan paranın adet karşılığının nasıl dengeleneceğidir.
            Elinde para olanların da 2005 yılı sonuna kadar,YENİ TÜRK LİRASI ile elinde bulunan paralarını değiştirmeleri gerekmektedir.

 

 

 

 
 
 

 

 02

Bu sayının içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

Bir önceki Sayfaya Gitmek İçin Tıklayınız!

Bir sonraki Sayfaya Gitmek için Tıklayınız!

Atilla ALPAY
Atilla ALPAY Hayat Hikayesi
BİR GÖÇÜ İNCELEMEK
Günümüzden 42 yıl önceydi. Ellerinde tahta bavullarıyla İstanbul-Sirkeci den trene binen ilk Türk işçi kafilesi gurbete gidiyor; geride gözü yaşlı ailesini bırakarak ekmek parası uğruna hiç bilmediği bir diyara yelken açıyordu.
Almanya ile imzalanan işgücü antlaşması gereği 2.Dünya Harbinde  nüfusu azalan ve çalışacak genci kalmayan bu ülke bizimle  birlikte İspanya, Portekiz, Yunanistan ve Yugoslavya’dan da  işçi istiyor; ülkesini  kalkındırmaya uğraşıyordu. Hemen hepsi sıkı doktor kontrollerinden geçmişti. Ağzında bir çürük dişi bile olan gidemiyordu. Çoğu bekardı. Büyük bir kısmı da sanat okulu mezunlarıydı. Hatta çoğu askerliğini de yedek subay olarak yapmıştı.
Bu ülkenin adı “Doyçland’ dı ve  parası da “Alaman markı” adıyla anılıyor; bir mark da 1,5-2 lira ediyordu.
İlk giden işçilerimiz bu ülkeye alışmakta epey zorlandılar. Toplu halde yurtlarda kaldılar. Yemeklerini kendi pişirdiler. Çamaşırlarını kendileri yıkadı, söküklerini kendi diktiler. Tek hedefleri  para kazanıp ülkedeki sefaletten  kurtulmak, ailelilerine yardım etmek ve bir an önce de durumu düzeltip geri dönmekti. Türkler hariç ilk iki yıl içinde bütün diğer ülkelerin işçileri geri döndü. Ama kırk yılı geçmesine rağmen  oradaki Türk kolonisi  vatandaşlarının hele değişime uğramış üçüncü-dördüncü kuşağının  dönmeye  hiç mi hiç niyeti yok gibi görünüyor.           
İlk yıllarda Berlin sokaklarını  süpüren ,hamallık yapan, Ford fabrikalarında montaj bandında çalışan ve adeta  makinelerle yarışan bu işçilerimiz kırk  yıl sonra elli bin alman çalıştıran 210 bin kişiye iş imkanı sağlayan işverenler oldular. Yetmişli yıllardaki işveren sayısı üç bin iken bu sayı bugün 51 bine  ulaşmış ve tüm Avrupa’daki  Türklerin sayısı da altı milyona  yaklaşmıştır. Avrupa’nın nüfusu  gittikçe azalmaktadır. Hızlı makineleşmenin getirdiği ileri teknoloji ve dünya nimetlerinden en üst düzeyde yararlanma  hırsı Avrupa insanının refahını çokça artırmış buna mukabil insan sevgisi ve çocuk yapma yeteneğini de sıfıra indirmiştir.
Nüfusu 2 milyona  yaklaşan Köln şehrinde 250 bin köpek evlerde yaşamakta ve köpek mezarlıkları bile çoktan kurulmuş bulunmaktadır. Çocuk sevgisinin yerini hayvan sevgisi almakta bu ise anlayışımıza göre bize oldukça  ters gelmektedir.
Avrupa birliği ülkelerinde artış hızı eksilerde seyretmektedir. Ömürleri,gelişen koruyucu hekimlikle  ve ileri tıp’ la  uzamakta ve nüfusları ihtiyarlamaktadır.300 milyonluk toplam AB ülkelerinde bugün 17 milyon Müslüman varken bu sayının 2030 da 30 milyona  ulaşacağı tahmin edilmektedir. Bu Hıristiyan Avrupa için büyük bir tehlike sayılmaktadır.
Kırk iki yılın sonunda  bu göçün ülkemize getirdikleri özetle ve  bizce  şunlardan ibarettir:
1/ Gurbetçi dövizleri ülkenin ekonomisine doğru-dürüst ve direkt olarak kazandırılmış olsaydı bugün bir yerimizden belli  olur şu 21. yüzyılda hala IMF kapılarında el/avuç açmazdık. Bu  maddedeki tek kazanç gurbetçi parası ile kurulmuş ve bugün ülkemizin önde gelen bazı büyük sanayii kuruluşları ve holdinglerdir. Onlarda üyelerine gelir desteği sağlamakta, ülkeye  istihdam sağlamakta  hatırı  sayılır bir paya sahip bulunmaktadırlar. .Özetle hükümetlerin yetersiz ve hatalı çabaları gurbetçi birikimlerini hiçbir zaman yeterince değerlendirememiştir.
2/ İşci dövizi ;  iktisadi  güç olarak  dışa bağımlılığı  gittikçe artan ülkemizde her gün çoğalan lüks tüketimi ve 80’lerde patlama  yaparak her gün çığ gibi büyüyen ithalatı  bile karşılayamaz olmuştur.Bu da eğer  yerinde kullanılsaydı  arzuladığımız  ağır sanayii  hamlelerini  çoktan başarmış  olurduk.
3/ Türkiye sınırları dışındaki gurbetçilerimizin -bu anlayış ve sistem içinde- bize bir faydası asla  olmayacaktır.Kırk yıl önceki kuşak ülkesinde tarla/bağ bahçe alıp, yatırım yapmak arzusunda iken ikinci kuşak da bu geleneği sürdürmüş; üçüncü kuşak ise ülkesini yaz tatillerini geçireceği bir  yabancı ülke olarak  bilmiş ve son jenerasyon ise  Almanya da veya bulunduğu yabancı ülkede ev ve araba  alarak, bütün yatırımını orada yapmıştır. Bu çocuklar ve onların  torunları artık çift  pasaportu olarak o ülkelerde askerlik  yapmakta ,vergi  vermekte ve seçip seçilmektedirler. O ülkenin  kültürünü ve  yaşantısını ne kadar benimsemiş  olsalar ev sahiplerine göre hep birer yabancıdırlar. Öte yandan kimlik yozlaşmasına da uğradıkları için bize göre de “arada kalmış ”insanlardır.
4/ Bütün incelemeler ilk gidenlerin İslami-milli bir anlayış,dayanışma ve yaşantı içinde birbirlerine kenetlenmiş ve devamlı vatan hasreti çeken insanlar olduğunu  göstermekte ama bugün ise bundan  bahsetmek  imkansız görünmektedir.Onlar için bu ülke artık bir yaz tatili ülkesi ,dedelerinin hasbelkader memleketidir.
5/ Almanya üniversitelerinde elli bin gencimiz öğrenim görmektedir. Bunlar doktor mühendis vb mesleklere sahip olunca ülkelerine dönmeyeceklerdir. Çünkü aileleri oradadır.Çift pasaportları vardır. AB ülkesi vatandaşı da oldukları için dünyanın  her yerine vizesiz gideceklerdir.Bu  bazılarına göre bir nimettir.Oradaki  kazanç ile  ülkemiz para birimi  arasında  artık bir  uçurum vardır. 1960 larda ki bir mark üç lira iken bugün Euro iki bin liraya yaklaşmaktadır.Orada çalışıp-kazanıp dünyalık yarışına girmenin bir koca anavatana ne faydası olabilir. Sonra yurtdışında mal /mülk edinenlerin hepsi de gurbetçi midir? Yapılan  araştırmalar  artık bir Almanya kolonisinin  Milli,İslami ve kültürel değerlerini  büyük çapta yitirmiş insanlar olduğunu  göstermektedir. Bazen gazetelerin sınır kapılarında  yaptığı anketlerde de dehşet verici sonuçlar ortaya çıkmaktadır.
Sonuç olarak  bize göre:
Türkiye’ yi bir zamanlar sadece dedesinin vatanı olarak bilen ;
İslami ve milli değerlerden ,geleneklerden uzak yaşayan,
Kendi  dilini bile doğru dürüst konuşamayıp, bulunduğu ülke adına askerlik yapan, orada kazanıp orada vergi veren, insanların bize hiçbir faydası yoktur.
Sayıları isterse yüz milyon olsun,isterlerse ispanyada şatolar satın alsınlar; isterlerse beş üniversitede mastır yapsınlar, isterlerse o ülkenin dillerini su gibi konuşsunlar!
Bir milli ülkü etrafında birleşmedikçe,  Allah’ın emir ve yasaklarına uymadıkça, bir Müslüman gibi yaşamadıkça; Bu dünyanın hırslarını , mal ve mülk edinme gayretkeşliğini bir yana bırakmadıkça; Batının ölçülerini benimseyip egoist ve alkolik bir tüketim toplumu bireyi olmaktan vazgeçmedikçe ; Dilini konuşmadıkça, inancını yaşamadıkça, toprağı-vatanı, kederi ve sevinci paylaşmadıkça ; Ülkesindeki akrabalarını, yoksullarını, dullarını, yetimlerini hele bugünlerde bombalarla  yok edilen Müslüman kardeşlerini düşünmedikçe…Gözyaşı dökmedikçe, Kim dünyanın neresine göçerse göçsün!
Uğurlar olsun…

 

 

 03

Bu sayının içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

Bir önceki Sayfaya Gitmek İçin Tıklayınız!

Bir sonraki Sayfaya Gitmek için Tıklayınız!

Ali EMİROĞLU
Ali EMİROĞLU Hayat Hikayesi
ARAFATSIZ DÜNYA
Arafat; Dünya için yaratılmış altı milyar insandan biri. Bu altı milyar insan Arafat’ın ismini, kimliğini ve ne yaptığını tanıyor. Hangimiz AB devletlerinin herhangi birisinin başkanının isimi biliyoruz? Arafat; küçümsenecek bir şahsiyet değildir. Tarihteki yerini de almıştır.
Arafat Filistinli ama Kahire’de doğmuş ve orada yetişmiş. Hayatının bir kısmında Mısır’da mesleğini kullanımına ayrılmış. Demek ki; oraya ailesi göçmen olarak gitmiş. İnsan göçmen bile gitse, asıl memleketini unutmaz. Arafat bunlardan biri!
Arafat terörist mi? İşine gelmeyenler için öyle. Akıl ve vicdanıyla düşünenler içinse vatansever ve idealist. Bu son sıfat ağır basmıştır. Keyfi koyduğumuz isimlerin tutacağını temin edemezsiniz, edememişsinizdir.
Elli yıl mücadele öyle hafife alınacak ve iğneleyici tebessümle karşılanacak bir şey değil. Siperde başladığı işi Devlet Başkanlığında noktalanmıştır. Bir milletin doğuşunu tamamlamamış olsa bile Dünyaya tanıtmıştır. Bir hükümet kurmuştur. Dünya liderleri her taraftan kendisine saygı ile karşılamıştır. Devlet son safhasına gelmiş olsa bile geri dönülemeyecek bir noktaya getirmiştir. Filistin Devleti kurulacak ve bir gün Dünya Devletleri arasındaki yerini alacaktır. Filistin Devletinin kurucusu olarak Arafat tarih sayfalarındaki yerini alacaktır. Kaç faniye bu şeref nasip olmuştur? Bu şeref hangi düşünülür servetle kıyaslanabilir?
Arafat’ın düşmanları, sevmeyenleri de oldu. Her mücadele adamının böyle düşmanları istemeyenleri vardır. Herkes kendi kabiliyetini ölçer durumda olmaz. “O olurda, ben niçin olamam?” Diyenleri olmuştur. Hayatına kastedildiği de düşünülmemiş olamaz. Her mücadele adamı için akla ilk gelendir bunlar. Yarın hepsi yazılacaktır. Castro’ya yapılanlar, Arafat’tan esirgenmiş olamazlar.
Son elli senelik Arap Alemi tarihini bilenler iktidara gelenin mevcudu yıkarak ortaya geldiği tespit ederler. Arafat için böyle bir şey yoktur. O mevcut bir devleti ele geçirmek isteyen değil, devleti bizzat kurmak için yola çıkandır. Bu bakımdan; Mustafa Kemal’e yakınlık gösterir, Mustafa Kemal mutluluğuna erişememiştir. Bu da kendi kusuru değildir.
Bir gribal enfeksiyon böyle mi biter? Bittiği görülen olaylardandır. Ancak son söylenenler, bir karaciğer yetmezliği olduğuna ve komanın da karaciğer koması sayıldığına göre hastalığın basit bir grip olduğu düşünülmez. Karaciğer yetmezliği ise bilgilerimiz içinde hastalık değil semptomdur. Sebebi bilmiyoruz. Karaciğer yetmezliği teşhisi konunca işin sonuna gelindiği tıbben kabul edilir. Raporun iç yüzünü bilmiyoruz ve beklide hiç bilmeyeceğiz.
Gerek Fransa’da ve gerekse Kahire’de olan merasim görüntüleri bizim TV ekranlarında pek basit gösterildi. Her iki merasimde görkemli ve içtendi. Uçağın Kahire Hava Alanına inişi insana heyecan veriyordu. İnişte projektörle aydınlanmış olan uçağın süzülüşü ve merasim yerinde oluşu cidden görülmeye değerdi.
Kahire Hava Alanında naşın indirilişi de görülmeye değerdi. Eşi siyahlar giymişti. Medeni bir kıyafet biçiminde idi. Uçağı ve kendisini  karşılayanlar Mısırlı yetkililerin eşleri de öyle idi. Başları açık ve saçları taranmıştı. Eşi ağlamaktan kendisini alıkoyamadı. Yorgunluğu yüzünden okunuyordu. Herkes Başkan Kennedy’in annesi olamaz ki! Ölen oğlunun tabutu önünde dimdik durmuş ve ağlamamıştı. “Lady ! Siz hiç ağlamadınız ?“ Sorusuna “Kennedy’ler ağlamaz” demişti. Biz doğuluların hissiyatı onlarınkinden ayrılıyor. Ağlamanın rahatlatıcı etkisini de tadanlardanız. Bilgimizden bahsediyorum. O kadar eksik te bizim olsun.
Şimdi ne olacak? Ne bileyim ben! Dağılıp gitmek hem ihanet olur, hem de yazık olur. Arafat bunları hiç af etmez.
Burada gösterilecek yetki yarışı değil, feragat yarışıdır. Büyük olmak için illa baş olmakta gerekmez. Birleşip tek lider tarafında toplanırsa Filistin Milletinin sızlanması da temin edilir. Çalışanların hepsi de büyük olur ve tarihte yerini alır.
Aksi düşünülürse Filistin Milletine, Devletine ve Arafat’a ihanet edilmiş olunur. Hepside  unutup gider. Arafat yine de unutulmaz.
İşte hesap her yönüyle ortada.
 
 
 
 
 04

Bu sayının içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

Bir önceki Sayfaya Gitmek İçin Tıklayınız!

Bir sonraki Sayfaya Gitmek için Tıklayınız!

Mahmut Selim GÜRSEL
Mahmut Selim GÜRSEL Hayat Hikayesi
TARİHE YAZILDIN;YASER ARAFAT
            Tarihe yazılmak kolay değildir. Tarihin sayfalarında hem de epey yer tutmak kolay olmaz. Tarihin tozlu sayfaları herkesi kolay kolay sayfalarına kabul etmez. Buraya adını yazdırması için kişilerin kendilerini dünya milletlerine tanıtması gerekir. Belki birkaç bin kişiyi öldürtme ile,belki bir ülkenin tamamını tehdit etmek,bir kısmını yok etmekle de tarihin sayfalarına girebilirsin. Fakat Yaser Arafat gibi tüm ömrünü ülkenin geleceği için çalışman gerekir,önderlik etmen gerekir.
Dünya;kendisine Filistin’i tanıtan,Filistin için hayatını ortaya koyarak yaşamını tamamlayan bir ademini koynuna aldı.
            Arafat;doğduğu yerde değil,atalarının yaşadığı yerde tanındı. Tanındığı yerde yaşadı. Ülkesi için elinden geldiğini değil elinden gelenin fazlasını yaptı. Gerektiğinde yıllarca ölümünden bir hafta kadar önceki yerde yaşadı. Kendisine yapılan baskılara dayandı.  Arkasında bir avuç kahramandan başka ülkesinin küçük generalleri vardı. Bir işgal ordusuna bu küçük generallerinin azmi ve cesaretiyle karşı koydu. Kendisi için değil vatanı için yaşadı ve ebediyen yaşayacaktır da.
            Hayatının son bulması ile ideali olan Filistin Bağımsız Devletini kuramadı. Göstermelik,işgal güçlerinin ona gösterdiği yerlerde Filistin’i yaşatmaya çalıştı. Fakat işgal güçleri istedikleri gibi Arafat’a gösterdikleri ülkesi içinde fink attılar,istedikleri gibi yaktılar,yıktılar hiç kimse ne yapıyorsunuz demedi. Halende aynı haltı işliyorlar da dünya polisliğine soyunan ülkelerden hiçbir ses ve tepki gelmedi,gelmeyecekte. Arafat’ı halkı ile yalnız bıraktı. O vefat etti. Ülkesi artık öksüz. Artık onun gibi başka bir savunucusu yok.
            Şimdi o bu dünyanın kavga ve telaşından kurtuldu. Ebedi aleme göçtü. Arkasında binlerce Arafat bıraktığını tahmin etsek de bu tahminimizin nasıl tahakkuk edeceğini yaşarsak göreceğiz. Binlerce Arafat memleketini savunur,işgal güçlerine teslim etmez İnşallah.
            Son yolculuğu bile Dünyanın gündeminde idi. Kahire’de Devlet Töreni Ülkesinde değil gurbette yapıldı. Pek çok devlet adamı organizasyonun bozukluğundan dolayı merasime katılamadılar. Ramallah’ta defin edildi. Halkı son görevde O’nu yalnız bırakmadı.

 

 

 

 
 
 
 
 05

Bu sayının içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

Bir önceki Sayfaya Gitmek İçin Tıklayınız!

Bir sonraki Sayfaya Gitmek için Tıklayınız!

Üzeyir Lokman ÇAYCI
Üzeyir Lokman ÇAYCI Hayat Hikayesi
DAR KAPI
Günümüzde insanların elbiseleri, otomobilleri ve evleri,  kendilerinden daha çok dikkatleri çekiyor. Paranın ve bilinmezliğin peşinde bir koşu var.  Bu yarışta yorgun düşenler, uykusuz kalanlar, hastalananlar ve ölenler ise,  hiç fark edilmiyor.
Çağ dans partileri, eğlenceler ve  çılgınlıklarla doyuma ulaşamayan bir topluluğun yanı başından süratle  geçip gidiyor.
Patrick eşiyle böyle bir zamanda hayatlarına düşen gölgelerin;  kıvrılan, değişime uğrayan ilişkilerin, göstermelik çizgilerin izindeydi. Geçmişten beri kendilerini etkileyen bazı şeylerin varlığını hissediyorlar,  fakat, ne yazık ki  onların kaynağına inemiyorlardı. Bunu aşmak için kitaplar okuyorlar ve duygularında düğümlenen soruları cevaplandırmaya çalışıyorlardı. Son okudukları kitaplardan biri  de İncil’di. Anlamadıkları alanlarda gezinirken oradaki görüntüler onları tanrıtanımazlığa itiyordu. Bir arayış içerisinde  her şeye katlanma kararlılığıyla  içindekileri çözmek için bulundukları yerden bir müddet de olsa uzaklaşmak istiyorlardı .
Bu yüzden  yaşadıkları kent Paris’ten oto-stop yaparak yola koyuldular. Çileli bir yolculuktan sonra, kendilerine Hıristiyan  tasavvufunun cevap vermediğini  düşündüren, hayranlık duydukları İstanbul’a geldiler. Oradan da zaman kaybetmeden  Samsun’a hareket ettiler.
Samsun onlar için kararlaştırdıkları yolculuğun ilk basamağıydı. Buradan Erzurum’a, oradan da İran üzerinden Hindistan’a gideceklerdi. Aradıklarına ulaşmak için Budizm’in havasını solumak istiyorlardı.
Samsun’a geldikleri sırada  Patrick ve eşinin tek gayesi  Hazret-i İsa’nın makamındaki bir şahsı bulmaktı.  İlk anda 50 TL aylıkla  kiraladıkları bir eve yerleştiler. Yeni mahallede  kaportacılar çarşısında buldukları bu ev ve çevresi iyi sayılmazdı. Ama onlar için hırsızlık yapanlarla, esrar kullananlarla, içki içenlerle yaşamak zor değildi.  Patrick  ve eşinin bir hippi  olarak şehrin  iç kısımlarında  kabul görmeleri de mümkün değildi. Bulundukları çevrede kötü tanınan bu insanlar aslında çok iyi niyetli kişilerdi. Serbest ve hoşgörü sahibiydiler.
Patrick o günlerde kirada kaldıkları evde bir rüya görmüştü.  İri yarı,  cüppeli ve sakallı bir şahsın kendisiyle konuştuğunu söyleyerek rüyasını anlatmaya koyuldu :
- Bana bakıyordu bu şahıs. Ben onun yüzüne bakamıyordum. Karşısında kendimi suçlu hisseder gibiydim. Yüzü pırıl pırıldı... Adeta ışık gibi etkileyiciydi. Birden ağlamaya başladım. O bunları anlatırken gözyaşları içerisinde  o anı tekrar yaşıyordu sanki...
- Bana iyice yaklaştı. “Sen gerçeği arıyorsun... Aradığın her şey burada!  Küçük dar kapı Türkiye’de...” dedi. Bu rüya ile o gece yataktan fırladım. Eşime, gördüğüm rüyayı hiç önemsemeyerek anlattım. İkinci gün  aynı rüyayı görmüştüm. Aynı şahıs aynı şekilde bana hitap etmişti. Biraz tuhaflaşmıştım. Bu “dar kapı” İncil’de geçen bir konu olduğu için,  bu cüppeli kişi benimle, anlayacağım şekilde,  kendi dinimde geçen ifade ile konuşuyordu. Zaten İslam kuralları dahilinde konuşmuş olsaydı, hiçbir şey anlamayacaktım.
         Patrick kendisini etkileyen rüyalarını çevresindeki Türk arkadaşlarına anlatmadan önce eşiyle yorumlar yaptı. Üçüncü günü akşam şuuraltında rüyalarını etkileyici olmaması için,  farklı konularla meşgul olmaya çalıştı. Eşi,  kocasının önceden hiç alışmadığı bu rüyalarına bir anlam veremiyordu. Gece yarısıydı. Kocasını yanında göremeyince yattığı yerde birden doğruldu. Oldukça endişelenmişti. Önce gözlerini oğuşturdu. Pencerelerden odalarına düşen siyah gölgeler arasında onu aradı. Sonra bir sandalye üzerinde oturmakta olduğunu gördü. Oturduğu yerden :
- Patrick!  sevgilim... Orada ne yapıyorsun? Yine uyuyamadın mı yoksa? Patrick karanlıkta ilerleyerek kapı kenarındaki elektrik düğmesine dokundu. Aydınlanan oda içerisinde yüzünü göstermemek istercesine eşine yaklaştı. Ağlıyordu. Ve...” üçüncü kez aynı rüyayı gördüğünü ve aynı kişiyle görüştüğünü”  ifade ettikten sonra şunları anlattı:
- Ağlayarak uyandım! Rüyamdaki adam üç  kez  benim dünyama girdi.  Adeta her gün onunla buluştum! Bana ısrarla söyledikleri,  bizim arayışımıza bir cevap niteliğindeydi. Sevgilim nihayet  “dar kapıyı”  bulduk. “Dar kapı” Türkiye’de.  Buradan farklı bir dünyaya gireceğiz,  diyerek eşine sarıldı. Bu sırada hıçkırıklarını tutamıyordu...
- Bunu yarın Türk arkadaşlara anlatmalıyız. Onlar belki bize yardımcı olurlar.Patrick, sabahleyin sarhoş arkadaşlarına olup bitenleri anlattı. Ve :
- İslam’ı kabul etmek istiyoruz. Müslüman olmak istiyoruz... Bize yardımcı olabilir misiniz?
Bunu duyan Türk arkadaşları  :
- Memnuniyetle yardımcı oluruz. Yeter ki siz isteyin... dediler.
Ve ayakta duramayacak kadar sarhoşlardı.  Bu durumlarıyla  Patrick ve eşini müftülüğe götürdüler. Hepsi o bölgede yıllarca hippilerle yaptıkları dostluklardan dolayı birkaç dil biliyorlardı. Müftü,  onları kendi odasında kabul etti. Orada Patrick üç günlük rüya serüvenini  Fransızca anlattı. Arkadaşları tercüme ederek aktardılar. Patrick ve eşi için sade bir İslam’a giriş töreni yapıldı.
Oradan ayrıldıktan birkaç gün  sonra arkadaşları aralarında para toplayarak Patrick’i sünnet ettirdiler.Gerek müftülük gerekse çevreden bu durumları işiten insanlar Patrick ve eşinin isteği üzerine onlara önce Türkçe’yi  sonra da İslam’ı öğretmeye başladılar.
Samsun garajlarının bulunduğu bölgedeki susuz ve elektriksiz evlerinde kaldıkları bir sırada en çok kendilerine yardımcı olanlar arasında “Katan” isimli otuz yaşlarında bir kaportacı, karayollarında çalışan Osman, Samsun Gazinosu’nda şarkıcılık yapan İsmet gibi kişiler de vardı.  Patrick :
- Bize yardımcı olan kişiler arasında Müslüman olmalarına rağmen oruçlarını şarapla açanlar dahi vardı. Yani İslam’ı iyi bilmediklerini biz, bir şeyler öğrendikten sonra anladık. İbrahim Beyaz isimli imam hatip lisesi öğrencisi bir genç bize çok yardımcı oldu. Önce şehrin içinde bir eve taşınmamızı sağladı. Sonra bize abdest almayı,  namaz kılmayı ve Kuran okumayı öğretti. Oradaki arkadaşlarım bana Muhammet  İsa ismini verdiler. On ay  sonra da çocuğumuz doğdu. Ona da Yahya ismini verdik! Ve ekledi :
“Bakın şimdi güzel Türkçe konuşuyoruz ve Kuran da okuyoruz! “
Bunları söylerken eşiyle beraber gözyaşlarını  tutamıyorlardı. (*)
(*) Bugün Paris Üniversitesi  Türk ve Fas  Edebiyatı Bölümü mezunu da olan Muhammet İsa,  eşi ve çocuklarıyla Paris’te yaşamaktadır.

 

 

 

 
 
 06

Bu sayının içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

Bir önceki Sayfaya Gitmek İçin Tıklayınız!

Bir sonraki Sayfaya Gitmek için Tıklayınız!

Salım SAVCI
Salim SAVCI Hayat Hikayesi
Prof. BAHRİ SAVCI HAYATA GÖZLERİNİ 7 YIL ÖNCE KAPANDI
            Prof. Bahri Savcı:
            Sındırgı’da doğdu:1914
            İstanbul’da Öldü: 02 Kasım 1997
            Bu başlığı okuyunca,2 Kasım günü anımsayanlar arasında:
            Ankara Siyasal Bilgiler Fakültesi
            Savcı’ların soyu gelir.
            Osmancık-Çampınar Prof. Bahri Savcı İlköğretim okulunda 02 Kasım’da bir anma töreni yapılır.
            Dünyaya gelen;bir yaşam  sürdürür,bir gün de bir nedenle bu dünyadan ayrılıp gider.
            Prof. Bahri Savcı;83 yıl yaşadı. Yaşamın her gününü çevreyle değerlendirirdi. Ankara Siyasal Bilgiler Fakültesinde Anayasa konusunda önde gelen insanlardan oldu. Şimdi İstanbul’da Küçükyalı’da ağabeyi Avukat Sabri Savcının yanında yatıyor. Prof. Bahri Savcı;kürsüsünün hakkını verdi,1960 Anayasa’sının Meclis dışında,Meclis içinde oluşmasına katkıda bulundu. Bu 1960 Anayasası sürekli olarak anımsanmaktadır.
            Prof. Bahri Savcı’nın ölümünde;hakkında yazı yazanlar:”Hocaların Hocası” diyerek Prof. Bahri Savcı’yı ebedileştirdiler,nur içinde yatsın dilediler.
            Prof. Bahri Savcı,babasının mevcudiyeti dolayısıyla Sındırgı’da doğdu. İlkokulun ilk iki sınıfını Gönen’de okudu. İlkokulu Edremit’te bitirdi. Gönen’e geldi. Sağlığını kazandı,savaş dolayası ile beşinci sınıfı bir kez daha Gönen’de okudu. Oradan mezun oldu.
            Prof. Bahri Savcı,gönen Reşadiye Mahallesi No:21’de yaşadı. Anne soyu itibariyle Gönenlidir. Baba soyu ise Çorum-Osmancık ilçesi Çampınar (Eski adı Seğen) köyünden Mehmet Savcı’nın küçük kardeşidir.baba soyu esas alınırsa, Prof. Bahri Savcı Osmancıklıdır.
            Seciğenli kurtuluş savaşı muhtarı Mehmet Savcı tarafından Prof. Bahri Savcı’nın babası Halil Savcı’da,ağabeyi Mehmet Savcı’yı çok sevdiği için oğlunun adını Mehmet Bahri koymuştur. Ama Mehmet adı nüfus dairesinde kalmış,Bahri adı öne çıkmıştır.
            Prof. Bahri Savcı’nın eşi Sudiye Savcı’dır. İstanbul’da yaşıyor.
            Prof. Bahri Savcı’nın kızı Zeynep Savcı evlidir,İstanbul’dadır.
            Prof. Bahri Savcı’nın oğlu Hasan Ali Savcı İstanbul’dadır.
            Şimdi de Prof. Bahri Savcı hakkında yazılanlar dışında anlatılar alıyorum:
            1.Behi yani bu satırları yazan Salim Savcı’yı okutanlar: Avukat Sabri Savcı,Ormancı Halil Savcı,Anayasa Prof. Bahri Savcı ile Dr. Hasan Hulki kızı Nigar Savcı gelir.
            2. Prof. Bahri Savcı’nın yaşam öyküsünü:
            a) Kim Kimdir ? Kitabının 90-92. sayfasında
            b) Benim yazdığım Savcıların Soyu kitabının 48-5 sayfasında
            c) Prof. Bahri Savcı’nın Yaşam Öyküsü /Kendi kaleminden; Prof. Bahri Savcı İlköğretim Okul Kitaplığında Çampınar Prof. Bahri Savcı Kütüphanesinde bulabilirsiniz.
            3- Prof. Bahri Savcı söyleşilerinde daha çok gençleri dinlerdi,onların görüşlerini değerlendirirdi.
            4-Kendisine nasılsınız ? Diye soranlara:
            -Yaşlılıktan başka rahatsızlığım yok. Derdi.
            5- Çampınar Prof. Bahri Savcı İlköğretim okulunun açılış törenine katıldı. O zamaki Vali Mustafa Yıldırım ile kurdeleyi kesti. Sayın Mustafa Yıldırım Prof. Bahri Savcı’nın öğrencisi olduğunu açıkladı.
            6-Çampınar Köyü makinecı Osman Savcı; Prof. Bahri Savcı için:
            a) Prof. Bahri Savcı Kitaplığını kurdu
            b) Prof. Bahri Savcı Ormanı için iki binden fazla ağaç diktirdi.
7- Prof. Bahri Savcı’nın kendine özgü özdeyişleri:
“Cenazeme çiçek göndermeyiniz,bir ağaç dikiniz”
Üstün nitelikleri olar Prof. Bahri Savcı adıyla Çampınarlı gurur duyuyor.
 
 
 
 
 
 07

Bu sayının içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

Bir önceki Sayfaya Gitmek İçin Tıklayınız!

Bir sonraki Sayfaya Gitmek için Tıklayınız!

Muzaffer GÜNDOĞAR
Muzaffer GÜNDOĞAR Hayat Hikayesi
ÇORUMLU DERGİSİ SAYI 21
 
Çorumlunun 1 Nisan 1940 tarihli 21 sayısı, Nazmi TOMBUŞ'UN "Medeniyet Anlayışları" yazısı ile başlar. “
 
Çorum Vilayetinin İskilip Kazasına bağlı Bayat Nahiyesindeki Devlete Ait Toprakların Ziraat Kabiliyeti Hakkında Bir Rapor" yazısını geçen sayının süreği olan, Rıfat ARINCl'NIN "Ebussuud Efendi'yi tanıtan yazısı izler. Bu sayıda Ebussud Efendi, ahlakçılığı, felsefesi, hukukçuluğu, sosyolojisi ve bayındırcılığı yönleriyle ele alınır.
            Arapça, Farsça, Türkçe şiirler yazan Ebussuud Efendi’nin 21 eserinin listesini verir.  Bunlardan 9 tanesinin Çorum Kütüphanesi’nde bulunduğu belirtilir.
           
“Çorum Tarihine Ait Vesikalar” yazısıyla H. Turhan DAĞLIOĞLU. 18. Ve 19. Yüzyıla ait belgeleri inceleyip alır bu sayıya.
           
Bunlardan birisi, Süleyman Fevzi Paşa’nın İstanbul’a gönderdiği 1792 tarihli 6 mad-delik tahrirat suretidir. Biz buraya sadece bir maddesini alıyoruz: “..Çorum Sancağı nizamını yoluna koymak üzere İstanbul’a gönderilen Tornacı-başı (yeniçeri ocağı büyük zabiti) İbrahim Ağa,Çorum’a iki konaklık   bir mesafede bir takım eşkıyanın hücumuna uğradığını bildirmektedir. Bu eşkıyanın Öldükoğlu Hasan, Civcikoğlu Hasan, Akbıyıkoğlu Mehmet ve İvazoğlu İsmail adındaki kişiler olduğu belgelerin incelenmesinden anlaşıldığı ve Çorum Valisi Yusuf Paşa’nın bunları cezalandırmadığı görülmektedir. Bu eşkıyanın Osmancık kazasına gittikleri ve orada himaye gördükleri bu belgelerde ayrıca belirtilmektedir...”
 
“Çorumlu Maniler" her sayının vaz geçilmez folklor ürünü. Eşref ERTEKiN bunları derleyip, Çorumlunun sayfalarında gelecek kuşaklara aktarmayı sürdürür. İşte birkaç örmek daha:
 
Serseler
Öter baykuş serseler
Al sevdanı başımdan
Sevda beni örseler.
 
Felek sillesin yiyen
Ölmese de sersemler
Bir tüyünden vazgeçmem
Üleşimi serseler.
 
Su gelir akma ile
Bendini yıkma ile
Adam yare doyar mı
Karşıdan bakma ile.
 
Sarı çiğdem düzecek
Kalk gidelim bizecek
Sarılalım yatalım
Ta bahardan güzecek.
 
Manilerden sonra da cönklerden derlediği üç destan alır Eşref ERTEKİN. İki dörtlük alıyoruz.
 
Bunca gaziler hep şehit oldu
Arap beyleri hep Tahmas’a döndü
Bağdat burcu evliya muhasar oldu
Evliyalar imdadına gel padişahım.
           
Ahmet Paşa der ki tiğim ururum
Bağdat’ın uğruna serim veririm
Sen sağ ol hünkarım ben de ölürüm
İslâm imdadına gel padişahım.
 
Nuri UĞUR, “Zelzele" yazısıyla geçmişten Erzincan deprem felaketine kadar olan depremleri konu eder yazısına. Özetleyerek alıyoruz: “..Çorum’da 1692,1729,1733,1734 ve 1758 yıllarında önemli depremler olduğu, özellikle 1758 yılında depremin yanı sıra ortaya çıkan kıtlığın insanların,hayvanların ölme-sine yol açtığı Yusuf bin Abdullatif’in el yazma notlarından aktarılmıştır.
Kentte 1786 yılında da bir deprem olmuş ve bu depremle Çorum Ulu cami harap olmuştur. Depremler 18. Yüzyıl sonu ile.19,yüzyılın çeyreğinde de sürmüştür, 1793 teki büyük depremle evler yıkılmış. insanlar ve hayvanlar  ölmüş, 800 kişiden fazla bir nüfus başka yerlere göç etmiştir.1800 ve 1824 depremleri de, kente çok hasar vermiş, halk yaşamlarını çadırlarda sürdürmüştür...”
 
Bibliyografya köşesinde, Nazmi TOMBUŞ, Danışmentname ve Mirkat ül Cihat kitaplarını ve birbirleriyle benzerlik yönünden inceler.
 
Çorumlu Yusuf  Bahri'nin el yazması ömekleri: Çorumlu Kara Müftü'nün mezar taşı resminden sonra, ekler ve belgelerle bu sayı sonlanır.
ÇORUMLU DERGİSİSAYI 22
 
Çorumlunun 1 Mayıs 1940 tarihli 22.sayısı Fevzi AYAN'IN "23 Nisan” başlıklı yazısıyla başlar. Şöyle der Fevzi AYAN: “..Bizim ne kadar bayramımız varsa ve bize milli mutluluk getiren hangi mutlu olay bir bayram olarak Cumhuriyet Kanunlarında yer bulduysa bunların hepsi 23 Nisan'ın feyzinden doğmuştur..." , 23 Nisan’ı “Egemenlik  güneşinin doğduğu gün” olarak niteleyen Fevzi AYAN, yazısını şöyle sonlandırır:
“..Kalbimizden coşan bir sevinçle kutladığımız bu bayram aynı zamanda Çocuk Haftası’nın ilk günü ,Ulusal Egemenliğin kendisi için gerekli gördüğü ağır görevlerini yarın omuzlarında taşıyacak,Türk yavrularının şevkatle korunması , konusundaki çalışmalarımızı artırmanın yıl dönümüdür...”
 
R,BATUMLU ,”Bir Milletin Tarihi, Yalnız Onun Mazisinin Hikayesi Değil, Onun İstiklâl Aşkının Kaynağıdır da” R. BATUMLU’NUN  bu uzun üst başlıklı yazısından bir bölüm aktarıyoruz:  “..Büyük Türk  Milleti'nin istiklalini hüccetlediği Lozan Antlaşması'nı kasten, İngiliz diplomatı Lord GÜRZON, yine İngiliz diplomatı o zamanki hükümet başkanı Loid CORC’Aa.
İngilizler, tarihlerinde bu antlaşma kadar kendilerini küçülten bir vesikaya (belge) imza koymamışlardı, diyerek siyasetinin tenkit etti.
Kısaltarak aldığımız bu hükmü, biz romantik bir yazarın yazılarından almadık. Bunu, Türk olmayanlar konuşmuş ve yazmışlardır.
Yakın tarihimizin ancak bir sayfasının görkemini ifade eden bu cümleden haklı olarak duyduğumuz gurur, elde ettiğimiz manevi güç her Türk vatandaşına, ileride vatanın tehlikeye düşmesi halinde önüne geçilmezi bir kuvvet yaratacaktır..."
 
Rıfat ARINCI , “Ebussuud Efendi”yi anlattığı yazısını bu sayıda da sürdürür. Kaside, beyit, kıta ve gazellerinden örnekler verir. “..Kanuni Sultan Süleyman Ebussuuud ‘a onun adaleti hakkında fikrini öğrenmek için, 'Fidanlara zarar veren karıncayı öldürmekte  günahı var mıdır’ diye şöyle manzum bir soru sorar:
 
Nihale (Fidana) ger (eğer) ziyan ederse karınca
Günah var mıdır onu kırınca..
 
“..Ebussud, tavsiye etmek istediği adaleti şu vecize ile cevaben arzeder.
 
Kıyamette Hüda halkın edince
Süleyman’dan alır hakkın karınca.
 
“Kızılırmak’tan kuvvet istihsali ve arazi sulama hakkındaki raporu” ,”Çorumlu Maniler” izler.
 
Genç yüreklere tatlı, coşkulu, sevda yüklü esintiler getiren Eşref ERTEKİN’İN derlediği manilerden üç örnek alıyoruz:
           
Şu taşlar gölgelenmiş
Güzeller suya inmiş
Bir öptüm bir ısırdım
AI yanak şekerlenmiş.
 
Şen olsun Çorum düzü
Helak eyledi bizi
EI ermez gözüm görmez
Gönül arzular sizi.
 
Tüfengim atılmıyor
Pahalı satılmıyor
Geceler on beş saat
Yalınız yatılmıyor...”
 
Eşref ERTEKIN'İN “Cönklerden derledikleri” bu sayıda da sürer. Yazarları bilinmeyen bu destanlardan, "Destan'ı Ömer Paşa”dan iki dörtlük aktarıyoruz.
 
Bize imdat geldi Hazreti Hak'tan
Ki bunca alemi var etti yoktan
Resulüne Ayet indirdi gökten
Bu kadar hafız-ı Kur'anımız var.
 
Ömer Paşa der ki sökün eyledim
Bükreş tarafına akın eyledim
Nice ırakları yakın eyledim
Nemse sınırında meydanımız var.
 
Birkaç sayı ara veren Sadi LEBLEBİCİ’NİN  derleyip notaladığı bir oyun havası, Figür resimleri ve türküsüyle birlikte verilir. Türküden bir bölüm aktarıyoruz:
 
Türkmen kızı Türkmen kızı
Sen allar giy ben kırmızı
Çıkalım dağlar başına
Sen gül topla ben nergizi
Leyli leyli yandım Ayşu
 
Türkmen kızı inek sağar
Uzun saçı yere değer
Sevsin diye boyun eğer
Leyli leyli yandım Ayşu.
           
Biblografya bölümüne, geçen sayıdan süren "Danişmendname ve Mirkat-ül Cihat" bu sayıda da sürer. Melik Ahmet Danişmend Gazi'nin Çorum'u Bizanslardan alışı destansı bir dille anlatılır. Nazmi TOMBUŞ'un kaleme aldığı bu yazısının süreği gelecek sayıya sarkar.
 
Son bölüm yine belgelere ayrılır.
Çorum'da Paşa Hamamı diye anılan hamam ve hanın vakfı Vezirköprülü TACETTIN İbrahim Paşa’ya ait ele geçirilen belge ile, yine aynı kişiye ait Arapça vakfiye sureti yayımlanır.
 
 
 
ÇORUMLU DERGİSİ SAYI 23
 
1 Haziran 1940 tarihli Çorum'un 23,sayısı, Nazmi TOMBUŞ’UN. “Muhit Dahiyi mi Dahi Muhiti mi Yaratır” yazısıyla başlar.
           
Remzi ARINCI’NIN” Ebussuud Efendi”adlı sürekli yazısı bu sayıda sonlanır. Yazıdan bir bölüm alıyoruz: “..Ebussuud Efendi’nin,İstanbul,İskilip ve daha birçok yerlerindeki vakıf kitaplarının el yazısı ile vakfedildiğini görüyoruz. Bir kısmının metinleri el yazmasıdır. Kanuni Sultan Süleyman’ın meşhur vakfiyesini de Ebussuud Efendi tanzim etmiştir...”,
Ebussuud Efendi’nin torunlarından birisi için yazdığı mersiyeden bir beyit alıyoruz.
 
Seninle mülkü vücudum tamam amir idi
Yıkıldı cümleten oldu harap halim gel
Bu rüzgar ise ey ebreden başın silen
Beni de ağlatan  odur,gel ağlayalım gel.
 
Samsun'dan Rüştü COŞKUN “Kardeşim Nazmi TOMBUŞ’a” diye yazar. ”İnkisar” adlı şiirini.
 
Anadole FRANCE'DEN "Hayata Dair Tahayyüller” çevirisi İhsan MADEN0ĞLU'NUN, Ağdalı bir Osmanlıcayla yazılmış.
 
“Nişanlanma ve Evlenmede Mesut olmak için Ruhi ve içtimai Temeller Neler olmalıdır" makalesini Y. Esat CANKAR yazar. Yazıdan bir bölüm aktarıyoruz: “.. Verine’ye göre, aşkın tam gelişmesi için evlilik zemin hazırlar. Aşkın istediği garantiyi ve güvenliği evlilik verir. Bu güvenliğin bir bıkkınlık, yorgunluk ve alışıklık doğurduğunu söyleyenlere Verine der ki: Aşktan aşka fark vardır. Sadece maddi bir aşk durgunluğa dayanmaz. Tatmin edilirse ölür. Ama tam bir aşk öyle değildir. Maddi iştiha doyuma ulaşırsa söner ama, hem kalp, hem zeka ve duyguları ilgilendiren tam aşk, gösterilen özenle kuvvet bulur. Verine’nin dediğine katılarak denilebilir ki, aşk iki gönül arasında bir bağ kurmalıdır...”
 
 “Çorumlu Maniler" orta yaşı geçmişleri yeni yetmelik günlerine, alıp götürüverecek denli geçmişten esintiler getirmektedir, Eşref ERTEKIN' in derlediği manilerden üç örnek alıyoruz:
 
Yılana bak yılana
Karşıdaki durana
Ben yarimi yitirdim
Kırk liram var bulana.
 
Yeşil çeki bendedir
Bir ibiği bendedir
Cennetten huri çıksa
Yine gönlüm sendedir.
 
Yarasızlar
Ok değmiş yara sızlar
Yaralının halinden
Ne bilsin yarasızlar.
 
Borçlunun derdinden ancak
Anlarmış parasızlar
Akçalar sölpük (yumuşak) çıkar
Can yakar kara kızlar..
 
Manilerin ardından "Cönklerden Derlemeler" sunar Eşref ERTEKIN.
 
Nazmi T0MBUŞ'UN, bibliyografya köşesinin konuğu "Danişmentname ve Mirkat-ül Cilhat" bu sayıda da sürer.
 
Son bölüm, yine tarihsel belgelere aittir.
 
 
 
ÇORUMLU DERGİS SAYI 24
 
1 Temmuz 1940 tarihli 24.sayı, Nazmi TOMBUŞ'UN "Yeni Hadiseler ve Biz" yazısıyla başlar, İkinci Dünya Savaşı'nın kan ve ateşe bulandığı günlerde,hükümetimizin barışçı,akılcı ve tutarlı bir dış politika izlediğini,savaş olasılığına karşı da,sağduyulu ve  uyanık olarak her türlü güvenlik önlemlerinin alındığını yazar.
 
"Çorum'un Jeolojik Vaziyeti Hakkında Mulhtıra" yazısı,Y. Dr. E. LAHN’ın.
 
Nazmi TOMBUŞ, hal tercümesi köşesinde  "Kadı Asker Çorumlu Alaattin Ali Efendi"yi tanıtır. Şöyle der:  “..İmam Ali diye şöhret bulan bu zat,İkinci Beyazıt devri Bilginlerindendir, Babası-nın adı Hüseyin'dir. Doğum tarihi malum değildir. İkinci Beyazıt'ın Şehzadeliği zamanında ( Amasya Valisi iken ) imamlığını yapmakta idi. Bu vazife ile uzun süre Amasya'da kalması (Alaattin Aliyül Amasi) diye anılmasına neden olduysa da aslen Çorumlu'dur...” Mevcut bilgilerden araştırarak soy kütüğünü de eklemiştir araştırmasının sonuna.
           
Y.Esat CANKAR ise geçen sayıdan süren  “Nişanlanma ve Evlenmede Mesut Olmak İçin Ruhi ve İçtimai Temeller Neler Olmalıdır “ başlıklı yazısının ikinci bölümünde.
 
“..Hissi  ve fikri uygunluklar, saikler çiftin  arasında bazı kere aile birliği teessüs etmeden önce his ve fikir birliği teşekkül eder ...” Başlığı altında uzun bir yazı yazar. Bu  konuda istatistiki verilerden, yabancı bilim adamlarının bu konudaki  görüşlerinden de yararlanarak oluşturur yazısını.Yazı gelecek sayıya sürer.
 
Genç bir ölü için "Ağıt" Şevket TOMBUŞ'un  Son dörtlüğünü alıyoruz.
 
Son ocak ümidi kalmış bir gençtin.
Şen şatırdın gürbüz, kuvvetli dinçtin,
Bir anda eridin mahvolup geçtin,
Dökülen son damla gözyaşı gibi..."
 
Hamit EKER de   "Ziraat Esaslarına ait Türk Atasözleri"ni derlemiş. Birkaç ömek aktarıyoruz:
 
- Bir ambar ekinin çeşnisi bir hapazdır (Avuçtur)
-llıya ılıya yaz, soğuya soğuya kış gelir.
-Acı soğanı yiyen değil, doğrayan bilir.
-Yazın kurusu kışa katıktır.
-Mart yağar, Mayıs öğünür.
-Zemheride yağmur yağmadan, kan yağması iyidir.
-Yazın abanı. kışın azığını unutma.
-Kar yerin gübresidir.
-Yazın yatanı kışın büvelek tutar.
 
Eşref ERTEKIN'İN “Cönklerden Derledikleri” inden (Otuz dörtlükten oluşan ) Sivastopol Destanı'ndan iki dörtlük alıyoruz.
           
Sivastopol’u aldık elinden
Kırım diyarının kırdık belinden
Çıktı o halin artık yolundan
Sivastopol'da buldu zevali.
 
Bu bir gazaki emsali yoktur
Öğrendi Moskof zayiat çoktur
Kafir kırıldı eski hukuktur
Boynuna olsun halkın vebali.
 
            Eşref ERTEKIN'İN derlediği derlediği “Çorumlu Maniler”in sayısı bu sayıda 936’ya ulaşırken, geçmişte yaşanmış nice sevdaların sıcaklığını, güzelliğini getiriyor günümüze.
 
Dağda odun yarması
Dilberin darılması
Mısır haznası değer
Bir gece sarılması.
 
Ay doğar eyvan (köşk) için
Alçacık sayvan (çardak) için
Mevlam kızı yaratmış
Gencecik oğlan için.
 
Adilem der yüz eller
Seksen eller yüz eller
Sağ elin adetidir
Gerdan eller yüz eller .
 
Bugün bahçeye girmiş
Beş on tane güzeller
Yeşil çayır üstünde
AI badeyi süzerler.
 
Açmış beyaz gerdanın
Lağli mercan dizerler
Gayme pempe canfesi
Tor uçkuru çözerler
Serin ver sırrın verme
EI ariftir sezerler .
 
Nazmi TOMBUŞ'un,”Danişmentname ve Mirkat-ül Cihat" yazı dizisinin süreği gelecek sayıya kayar.
 
Son bölümün değişmez yazıları,fermanlar ve vakfiye suretlerini oluşturan tarihsel belgelerdir.
 
-IKINCİ CİLDİNSONU-
 

 

DEVAM EDECEK
 
 
 
 
  08

Bu sayının içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

Bir önceki Sayfaya Gitmek İçin Tıklayınız!

Bir sonraki Sayfaya Gitmek için Tıklayınız!

Üzeyir Lokman ÇAYCI
Üzeyir Lokman ÇAYCI Hayat Hikayesi
SUÇLAR VADİSİ 
Suçlar vadisinde
Sabırlı ol
Dimdik ayakta dur
Gelen vursun
Giden vursun…
Arkana hiç bakma
Açık tut ense traşını
Herkes görsün.
 
Suçlar vadisinde
Küfürler savrulurken
Sakın sesini çıkarma
Dut yemiş bülbül gibi ol
Her yerde
İnsanın değeri ucuzlarken
Burnunun ucundaki
Pahalılık etkilemesin seni.
 
Vallahi acı yersen dilin,
Acı konuşursan yüreğin yanar.
İlk anda
Ananı... babanı unut.
Hallerini  hatırlarını sormana gerek yok
İster kuvvetten düşsünler
İsterlerse yerlerde sürünsünler
Sesini hiç çıkarma
Boş ver...
Yıkılırsa yıkılsın emeğin
Devrilirse devrilsin direğin…
 
Geç git yanı başından
Yere düşen dostunun…
Zerre kadar
Acıma sakın
İstersen bir tekme  de sen vur…
Seni sanki düşünen mi var şimdi ?
Önüne çıkarsa şöyle şişko bir hindi
Kimseye çaktırmadan kes başını ye !
Telaşlanma, rahat dur
Hiç farkettirmeden olduğun yerde otur!
Nasıl olsa
Suçlar vadisindesin.
 
Çok çalışırsan  hor görülürsün
Doğruyu konuşursan kovulursun
Sevgi için yollara düşersen
Ezilirsin
Zulme karşı direnirsen
Çeşitli vasıtalarla dövülürsün
Biliyorsun
Bunlar geçiştirilecek şeyler değil…
Nasıl olsa
Suçlar vadisindesin
Gaddar ol!
Hani tek yönlü entegrasyondan bahsediyorlar ya
Hiç olmazsa
Kimlik kartın onlarınki gibi olsun.
Çünkü senden böyle olmanı istiyorlar.
Bu söylediklerimi
Her şeye rağmen hoş karşılamıyorsan
Bildiğini oku, dilediğini yap
İstersen zorla, istersen dayat
Belli olmaz
Belki  kabul görürsün.
 
Paris – 04.11.2004
 
 
 
 
 
 
 09

Bu sayının içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

Bir önceki Sayfaya Gitmek İçin Tıklayınız!

Bir sonraki Sayfaya Gitmek için Tıklayınız!

Yaşar KILIÇ
Yaşar KILIÇ Hayat Hikayesi
NUHUN GEMİSİ
Yaradan mavi gökten Nuh’a buyruk var.
Davetlilere gemi yap,Tufan verdim kar.
Hazırlanır gemi yüklü bir yağmur başlar,
Dev dalgeler arasında yükselir gemi.
 
Her canlıdan bir çift aldı yoldaşı ile
Dünyayı Tufan kapladı karıştı sele,
Su yüzünde canlı kalan bir tek kafile
Deryaya karıştı Dünya kasırga ile.
 
Azgınlıkla yağmur dindi,sular çekildi
Nuh Gemisi Cudi Dağına takıldı
Hataplı Aşık YAŞARI Türkü yakıldı
Selam,mutluluk ülkesi Cudi Dağına.

28.12.1976

 

 

 
 
 

10

Bu sayının içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

Bir önceki Sayfaya Gitmek İçin Tıklayınız!

Bir sonraki Sayfaya Gitmek için Tıklayınız!

Mahmut Selim GÜRSEL
Mahmut Selim GÜRSEL Hayat Hikayesi
GÖNÜL HAPİSHANESİ
Yanıyor yine hapishanemin lambası.
Gam dağıtıyor aydınlattığı yerlere.
Düşene kadar boş verdiysen bu hale sen,
Düştükten sonra bu gam, bu üzüntü niye ?
 
Akıyor gözyaşım hiç bıkıp usanmadan,
Herkes bakıyor mu, bu benim göz selime.
Bu dertli, gamlı olan kim, ben kimim? Diye.
Soruyor garip mahkûm hep kendi kendine.
Bu hapishane bir gönül parmaklığıdır.
Gülmekle, ağlamak, sevmek de hep hediye.
Karşılıksız sevgi bir dert ile bir çile,
Düştükten sonra bu gam ve ağlamak niye?
22/11/1972
 

 

 
 

Bir sonraki Sayfaya Gitmek için Tıklayınız!

 

 

Bu sayının içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

Çalışmalar TELİF ESERİDİR Yazarlarımızın gönderileri ile yayına alınmıştır.
corumlu2000@gmail.com
Mahmut Selim GÜRSEL  
yazarlarımız yaptıkları paylaşımlardan sorumludur.
Sitemiz ve yazarlarımız;hukuka, yasalara, telif haklarına ve kişilik haklarına saygılı olmayı amaç edinmiştir.