DİKKAT ! BU BİLGİLER TELİF ESERİ OLUP YAZARI VE YAYINEVİMİZDEN  İZİN ALINMADAN KULLANILMAMALIDIR.

YIL 7  SAYI 75    25 Mayıs 2005 

Mahmut Selim GÜRSEL NEDEN BÖYLE OLDUK
Salim SAVCI BALTACI MEHMET PAŞA VE TARİH
Mahmut Selim GÜRSEL FUAR MI?
Ali EMİROĞLU SÜMERLER’DE BİR OKULLUNUN HAYATI “LE’CHE ÖRNEĞİ”
İsmet ÇENESİZ KAN VE ORGAN BAĞIŞI
Atilla ALPAY TEKEL NEDEN SATILMAMALI
Tuncay TAKMAZ “ P A D İ Ş A H I M Ç O K Y A Ş A ”
Muzaffer GÜNDOĞAR ÇORUMLU DERGİSİ 43,44,45 VE 46. SAYILAR
Mahmut Selim GÜRSEL MİSYONERLİK VE ASİMİLASYON
Adile TÜRKMEN DÖNMESEN BİLE
Üzeyir Lokman ÇAYCI HANGA HUNGA
 
 
 
 
 
 01

Dergiye dönmek için tıklayın

Bir önceki Sayfaya Gitmek İçin Tıklayınız!

Bir sonraki Sayfaya Gitmek için Tıklayınız!

Mahmut Selim GÜRSEL
Mahmut Selim GÜRSEL Hayat Hikayesi
NEDEN BÖYLE OLDUK !
Bizden gelen kötülükler hiçbir yerden gelmedi.
Dağlarımızı bekleyen Mehmetciklerimizi yok eden şer güçleri tam manası ile yok edemedik.
Ovalarımızda,şehirlerimizde bizleri korumak için,kol gezen kolluk kuvvetlerimizi destekleyemedik. Onlardan taraf olmadık
Şehir ve metropollerde bulunan polis gücümüzü  destekleyemedik.
Sonra ?
Sonra bugün,bu gördüklerimiz oluyor.
Bir zamanlar bazı çizgilerimiz vardı.
Bu çizgiler savaş şartlarımızdır dedik.
Bazı olmazsa olmazlarımız vardı.
Bunlara ne oldu ?
Bir zamanlar eşkiyalarla uğraşan Türkiye,sonra o eşkiyaların oğullarını besledi,büyüttü ve şu anda Irak'ın başına yönetici olarak atadı.
Bir zamanlar Küvette öldürülen Kadın ve Çocukların bulunduğu yerleri korumak şöyle dursun,koruyanları da boşlayarak,YAVRU VATAN ismini verdiğimiz yerleri AT gireceğiz bahanesi ile terk etmeye kadar varan tavizlerimiz oldu.
AT’a gireceğiz diyerek hiçmi hiç,düzensizlikler beldesi olan Yavru vatanın karşı tarafını AT aldılarda bizi tongaya getirerek onları bir bütün olarak tanımamızı önümüze bürdüler. Biz tanımıyoruz dediysekte onlar tanıyacaksın diye zorlamaya halen devam ettiler.
Bir zamanlar Avrupa'da Elçilik görevlilerimizi Şehit edenleri;yok sayarak Ermenistanın nerede ise hamiliğine soyunduk.
Bu yalnışlıklar önce de vardı şimdi de var.
Biz kendimizi yok etmeye çalışırken,dış mihraklarda buna çanak tutmaları nahoş değil ki. Biz bunu istiyorsak,onlarda bunları yaparlar. Irak'ı yok eden,şu anda iktidar olmaya çalışanlar değil mi ? Onlar işgal güçlerini çağırmadı mı ? Onlar işgalcilere yardım etmedi mi ?
Şu anda güzel ülkem de bu sürece girdi. Kimse bunu görmüyor,konuşmuyor. Dağ eşkiyası şimdi şehirde gösteriler yapıyor. PKK başının ismini bas bas bağırıyor. Güvenlik Kuvvetime silah çekip öleni de büyük merasimlerle gömüyorlar da,kimsenin gıkı bile çıkmıyor. Bu Vtan hainleri kendilerince kahraman olarak lanse ediliyor,leş bile sayılmayacak bedenleri Müslümanlığın en büyük payesi sayılan Şehitlikle taltif ediliyor da hiçbir din adamımız sesini çıkartmıyor. Şehit Vatanını bölmeye çalışanlara verilecek bir paye olmadığını hiçbir kimse söylemiyor.
Bazen acaba cidden burası benim Vatanım değil mi? Diye kendi kendime

 

Telif Eseridir izinsiz kullanmayınız

 
 
 
 
 
 
 
 

 

 02

Bu sayının içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

Bir önceki Sayfaya Gitmek İçin Tıklayınız!

Bir sonraki Sayfaya Gitmek için Tıklayınız!

Salım SAVCI
Salim SAVCI Hayat Hikayesi
BALTACI MEHMET PAŞA VE TARİH
Baltacı Mehmet Paşa adı nerede geçer,O’nun nereli olduğunu bilen çok azdır. Ama Baltacı Mehmet Paşa’nın Purut’ta Rus Çariçesi Katarina (esas adı çamaşırcı Marta) ile bir çadırda bir araya gelmeleri,Katerina’nın sayesinde Rus Ordusunun Prut bataklığından kurtardığı bugüne dek söylenip gelmiştir.oysa gerçek bu değildir. Uydurulan efsane öyküler hep hayal ürünüdür. Tarih konuşturmaya başlanmıştır. Bunu da Tarihçi Sayın Murat Baradakçı ile Gazeteci Sayın Erkan Afyoncu,Hürriyet Tarih Dergisinde açıkça ortaya koymuşlardır.
Çorum Haber Gazetesi 26-27 Aralık 2002 sayılarında gerçekleri aynen aktarmıştır.
Baltacı Mehmet Paşa’nın hemşehrileri Osmancıklılar,bu gerçeği öğrendiler. Baltacı Mehmet Paşa’ya sahip çıktılar. Heykelini diktiler. Bu yeterli değildir. Baltacı Mehmet Paşa için lehte-aleyhte yazılan tüm yazıları toplamalıdır. Sidilere geçirilmelidir. Osmancık Kalesinin üzerinde bir müze veya kütüphane kurulmalı, Çorumlu, Osmancıklı Baltacı Osman Paşa tüm yönleri ile kamuoyuna, turistlere tanıtılmalıdır. Dahası da var. Baltacı’nın kemikleri Limni Adasından Osmancık’a getirtilmelidir.
Bu girişime Osmancık Belediyesi Başkanının öncü olacağına inanıyorum. Hele yine sevgili hemşerimiz, Sayın Sakin Karakaş’ın bu çalışmada öne geçeceğini görür gibiyim.
Baltacı Mehmet Paşa’ya tüm Çorumlu ve Osmancıklıların sahip çıkacağına inanıyorum.

 

Telif Eseridir izinsiz kullanmayınız

 
 
 

 

 
 
 
 
 
 
 
 
 

 

 03

Bu sayının içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

Bir önceki Sayfaya Gitmek İçin Tıklayınız!

Bir sonraki Sayfaya Gitmek için Tıklayınız!

Mahmut Selim GÜRSEL
Mahmut Selim GÜRSEL Hayat Hikayesi
FUAR MI ?
            Bu hafta ilimizde bir etkinlik olarak “KİTAP FUARI” ne demekse (?) açıldı. Açılmışa katılmadım fakat bir sürü katılan olmuştur. Serde yayıneviyiz ya; ne var ne yok diye açılıştan bira önce uğrayıverdim. Evet; zannedersem bu çadırın hemen yanında bulunan küçük çadırda; geçen ay içerisinde bir kumpanya gelerek kitap satışı yapmıştı. Zannederse burada biraz alışveriş yapıldığını görenler biz daha büyüğünü yapalım diyerek bu çadırda kitap satmak için sergiler açmışlar. 
            Resimlerde de göreceğiniz gibi; çadırın içerisinde zannedersem ilimizden üç kırtasiyenin açtığı kitap sergisinden başka bir şey göremedim. Evet kitap sergisi. Cins cins,çeşit,çeşit kitaplar.
İçimden hem sevindim, hem güldüm hem de üzüldüm. Sevindim. Etkinlik yapılması için çalışılmış, bir kırtasiyeci arkadaşımız sponsor olmuş diğer arkadaşlarımız da katılımda katkıda bulunmuşlar buna sevindim. Güldüm; baba zoru ile okul talebelerini zorla buraya getirebilirseniz ancak onlar mecburen gezer, zaten okullarında tatil zamanı yanaştı onlara da böylece gezilecek bir mekan bulunmuştur; hiç olmazsa genç dimağlarda kitap fuarına gitmiştim diye bir anı kalır diyerek de güldüm. Üzüldüm; Koca Çorum’da sadece üç kırtasiyemi var diye düşündüm ve üzüldüm.
Bence acele etmeden; Türkiye çapında bulunan bütün yayınevleri ile irtibata geçerek festival bünyesinde bir haftalık fuar alanında yayınevlerinin katılımı sağlanabilirdi. En azında yayınevlerinin satışları toptan fiyatına yakın bir satış olacağı için de belki Çorumlular ilgi duyar, ihtiyacı olan kitaplardan edinebilirlerdi.
Evet beyler; yaptım da oldu zihniyetinden artık uzaklaşmamızın gerektiğini anlamadık mı ? Bu kafayla beyler AT değil Eş… bile bizi zor alırlar.

Telif Eseridir izinsiz kullanmayınız

 
 
 
 
 
 
 

 
 
 04

Bu sayının içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

Bir önceki Sayfaya Gitmek İçin Tıklayınız!

Bir sonraki Sayfaya Gitmek için Tıklayınız!

Ali EMİROĞLU
Ali EMİROĞLU Hayat Hikayesi
SÜMERLER’DE BİR OKULLUNUN HAYATI “LE’CHE ÖRNEĞİ”
Üniversite öğrencileri bizzat kendilerinin tabi olduğu öğretim sistemleri için ne düşünüyorlardı? İste 4000 yıl yaşı olan bir texte sunu bize öğretiyor. Bu texte’in parçaları toplanmış, gereken tamir ve etütler yapılmıştır. Eser tercüme edilmiştir.
Bu dokümanda bir okullunun günlük hayatına temas ediliyor. Adı belli olmayan ve İsa’dan 2000 yıl önce yaşamış bir okul yetkilisi tarafından kompoze ediliyor. Basit olarak anlatılmak istenirse, insan tabiatı, bin yıllar boyunca pek az değişiklik göstermiştir.
Texs’te söz konusu olan ve bu günkünden pekte farklı olmayan okullu, okula geç kaldığı korkusuna kendisini kaptırıyor. Okul yetkilisinin, kendisinin görevini tahsis etmeyebileceğinden şüpheli. Uyanır uyanmaz kahvaltısının acele hazırlanması için annesini sıkıştırıyor. Okulda her kötü hal gösterdiğinde okul yetkilisi ve yardımcısı tarafından dövülüyor. Bundan öğreniyoruz ki; cezayı gerektiren Sümer karakteri, baget ile kürsüden teşekkül eder. Kürsüde teşhir ediliyor denilebilir.
Geliri az olan hocaların,okulunun ailesinden bazı küçük ek gelirler temin etmesi de söz konusudur. Sümer’de bu cins ek gelirler pekte yadırganmıyor.
Sümerler;okula tablet evi diyorlar. Bunun bir kısmı kütüphane olarak ta kullanılıyor. Bu denemelerde hiç şüphe yok ki bin profesör yazılmış olmalıdır. Bu profesör;mesela çocuğa şöyle bir soru yöneltiyor. “Çocuğum çok küçüklüğünden beri nerelere gittin ?” Çocuk cevap veriyor:”Okula gittim”,okulda ne yaptın ?Çocuk cevap vermeye devam ediyor ”Okula gittim”,okulda ne yaptın ? ”Çocuk cevap vermeye devam ediyor. Konuşmanın yarısı böyle devam ediyor. Çocuk “Tabletleri ezberlediğini,kahvaltı yaptığını,yeni tabletler hazırladığını,onların üzerine yazılar yazdığını,işi böylece bitirdiğini ve sonra bunları tekrar ettiğini,öğleden sonra kendisine yeniden yazma görevi verildiğini hikaye ediyor. Sınıf sonunda eve gittiğini,babasının evde oturmuş olarak bulduğunu, okuldaki güzel çalışmalarını babasına anlattığını zevkle anlatıyor. Sabahın erken saatinde uyandığında da hemen kahvaltısını istiyor. Okula geç kalmak istemiyor. Kahvaltıdan sonra yola koyuluyor. Okulda sürveyyantla karşılaşıyor. Eğer geç kalmışsa sürveyyant tarafından azarlanıyor. Heyecan içinde öğretmenin karşısına getiriliyor. Öğretmenini saygı ile selamlamasını gerekiyor. Bu da bir görev çocuk için.
Bunlara karşı mahcup durumda olacak çocuk,bu günü kendisi için nasıl uğurlu bir gün sayacak ? Ellerine cetvel veya çubukla vuruluyor. Nasihat verilmesi de mümkün olabildiği gibi ,okulun büyük kapısından evine gönderilebiliyor. Bazen de yazıları beğenilmeyip yeni ödevle yükümlü kılınıyor.
Bu cezaların çok olduğu ve dayanma sınırlarını taştığı da olabilir. O zaman işin iyilikle sonuçlanması yoluna gidilir. Geçinilmeyen hoca,çocuğun babası tarafından eve davet edilir. Yakın tanıdıkları da davete icabet ederler. Bu yolla hocanın gönlü alınacaktır. Tarih taşıyan cezalardan ilki budur. Eve davet edilen hoca,evde baş köşeye oturtulur. Öğrencisi hocanın hizmetinde bulunacaktır. Çocuğun okulda çalışıp beğeni kazanan tabletleri de babanın karşısına raflara dizili dururmuş. Bu da Sümerlerde bir adetmiş.
Çocuğun babası,yeni elbiseler içinde hocanın yanında durur ve hocaya şarap ikram edermiş,kendisine azami saygıyı gösterir ve parmağında bir halka (belki de yüzük) takarmış. İkrama boğulan hoca,şairane sözlerle çocuğu (katip scrtbe) övermiş.
Deneme böyle bitiyor. Ne hoca ve nede çocuk yaşadıkları zamanda 4000 yıl sonra XX. Ve XXI. Asırda başka nesilere bilgi verip örnek olacaklarını nasıl bilebilirler ? Bu çalışma kopyalarından 20 kadarı oldukça iyi korunmuşlardır. 13 adet kopya,Philadelplie Ünevirseti Müzesinde,7 tanesi İstanbul Eski Eserler Müzesinde bulunuyor. Kalanları de Louvre Müzesinde imiş.
Bu yazıları yazmak için istifade ettiğim kitabın yazarına bu tabletin bir parçası geliyor. Bu tablet parçası kitabın yazarı Tarih Sümerlerde başlar isimli kitabı neşrediyor. Bu tabletin tamamını anlamak için bu kitap ve Stephae Langen,Edward Chiera ve Henrie Genoillac aynı tablete ait başka parçalarını birleştiriyorlar. Bu yeni durumla tabletten bir şey anlamak mümkün duruma geliyor. 1938 de,kitabın yazarı Gramer’in bir İstanbul ikametinde tabletin 5 parçası daha bizim müzemizde meydana çıkartılıyor. Bu parçalardan bir tanesi 4 kolon ihtiva ediyor. Eski neşredilmiş tablet parçalarıyla bir araya getirilince,bazı kırılmış küçük parçaları hariç tutulursa,tabletin bütünlüğünün anlamı ortaya çıkıyor. Bir ilmi çalışmanın nasıl zor olduğunu ve ilim adamlarına nelere mal olduğu hakikatinde siz okuyuculara anlatmak imkanı ortaya konuyor.
Tabletin aydınlatılmasında ilk engel böylece anlaşılmış oluyor. Geriye ilmi bir çevri sorunu kalıyor. Doküman o zaman kıyamet yüklenecektir. İlmi tercüme sorunu da kolay değer. Bu iş lisan bilen birinin bildiğini o lisandan bir eseri kendi diline çevirme işi oluyor. Sümerologlardan Thorkild Jacopsen Adam Falkenstein birçok tablet çevirisi yapılmıştır. Bu çalışmalara Bene Lensberg’in Sügjestiyonlarını da eklenmiştir. Bu sonucu alim öncüleri Leipzig ve Ankara Üniversiteleri azası idi. Şimdi Chicago’da doğu bilimlerinde çok meşhur bir Assyrologdur. Bu texte ise tam olarak çevrilmiştir. 1949 da da neşredilmiştir.
Şu demektir ki;bir çok Sümer ekspresyonları ve sözcükleri antik denemelerde daha belirlilik kazanmışlardır. Hatta birçokları da tam karanlık içindedirler. Zaman alimlerinin himmetleriyle bu manialarda ortadan kalkacaktır.

 

Telif Eseridir izinsiz kullanmayınız

 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 05

Bu sayının içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

Bir önceki Sayfaya Gitmek İçin Tıklayınız!

Bir sonraki Sayfaya Gitmek için Tıklayınız!

İsmet ÇENESİZ
İsmet ÇENESİZ Hayat Hikayesi
KAN VE ORGAN BAĞIŞI;
Biz millet olarak çok ciddi olan işleri hala neden umursamayız bilemiyorum. Bu yazımda umursamadığımız konulardan 3 tanesini sizlere aktaracağım.
Ankara’nın Kızılay meydanındayım, yaya kaldırımına çekilmiş kocaman bir araba, üzeri beyaza boyanmış ve arabanın üzerinde de Kızılay bayrağı ve Kızılay amblemi var. Bu araç orada kan bağışı için duruyor ama verende yok alan da yok. Böyle hayati konuların haftaları iş olsun diye değil de çok ciddi olarak ele alınmalı. TV lerde ve gazetelerde bilhassa da İlkokullarda çocukların beynine bunun bir insanlık görevi olduğu kazınmalı.
Hemen herkese yaş günü yapılıyor. Orada, “iyiki doğdun Ahmet-Tuğba” ve buna benzer bir şeyler hep bir ağızdan söyleniyor. Oysa bu doğum günlerinde verilecek bir kanın bir insanın hayatını kurtaracağı ve bunun vereninde sıhhat bulmasına yardımcı olacağı söylenmeli ve bunu teşvik edici şeyler yapılmalı. Mesela gelen hediyelerin üzerine kan ve organ bağışı yapmaya teşvik eden güzel sözler yazılmalı. Ve insanların hiç olmazsa senede bir defa da olsa doğum günlerinde kan vermeleri sağlanmalı. Büyükler, devlet adamları, mankenler, artistler buna öncülük etmeli.
Ayni şeyler organ bağışı içinde geçerli. Allah’ın rahmetine bir gün er geç hepimiz kavuşacağız. Organlarımız toprak olacak. Çorumda kaç kişi organ bağışı yaptı ki acaba? Ve kaç kişinin cebinde organını bağışladığına dair bir kart veya buna benzer bir belge var? Avrupa’da insanların üzerinde öldükten sonra organlarını hiçbir prosedüre ve yakınlarının onayına gerek kalmadan kullanılabileceğini gösteren belgeler bulunmaktadır.
Nice duyarlı ve kültürlü insanımız bile bu konularda yeterince duyarlı ve insancıl davranmıyor. Herkeste yüzeysel bir duyarlılık var. Vurdumduymazlık ve ihmalkarlık almış yürümüş. Tabi ki insanları bu konuda yönlendirecek ve bilinçlendirecek olanda devlettir. Devletin bu konuda yetkili ve etkili görevlileri olmalıdır. İnsanları bu işe ısındıracak girişimler ve organizasyonlar yapılmalıdır. Bunlar yapılmayınca insanlarımızda bu işe soğuk bakıyorlar. Halbuki bunlar, “çeken bilir” denen hallerdir. İnsanlarımız ancak başına geldiği zaman bu işin önemini kavrayabilmekte. Kendimize yada en azından bir yakanımıza hayatının bir döneminde mutlaka kan gerekmiştir. İşte o acil durumlarda bulunan kanlar uzaydan değil yine insanlardan temin edilmektedir. Bunu bilmeliyiz!
Bütün bunları neden gözümüzün önüne getirmiyoruz? Bize yada yakınlarımızdan birine kan yada organ gerekebileceğini, yani bunların bizimde başımıza gelebileceğini neden düşünmeyiz? Bize bunlar olmaz, bunlar bizim başımıza gelmez diye bir yerlerden sözleşmemiz yada bir yerlerden kontratımız mı var?
Bunları düşünmeyişimiz, düşünemeyişimiz de çocuklarımıza zamanında bunları öğretmediğimizden ve bizimde çocukluğumuzda öğrendiğimizden olsa gerek diye düşünüyorum.
SİGARA YASAĞI: Daha önce de yazdım. Sigara içmek kanunun şu maddesine göre yasaktır diye yazan bir levha vardır ve o levhanın altında sigaralar içilir. Dumanlar tüttürülür. Sigara içmeyenler ve çocuklarda bu durumdan nasibini alırlar.
Benim asıl sormak istediğim,
a-) Bu cezayı yazmaya kimim yetkili olduğu. b-) Bu güne kadar Çorum ‘da kaç kişiye bu cezanın yazıldığı? Bilen ve cevap verecek bir yetkili varsa çok memnun olacağız.
Mesela bir dostum anlatıyor; “Ankara’da, AŞTİ Otogarında resmi üniformalı bir görevli tamda bu levhanın altında sigarasını yaktı ve içmeye başladı. Yanına gidip, bu levhanın, devletin bazı vatandaşlarını kapsamadığına dair bir kanun mu var? Neden burada sigara içiyorsunuz diye sorduğumda, cevap vermeyip yüzünü buruşturdu ama bir süre sonra da benim oradaki varlığım onu rahatsız etti ve dışarı çıkmak zorunda kaldı” diyor. Devletin resmi görevlisi de vatandaşı da aynı kafada!
Yoksa kanunu çıkar, levhaları as sonrada devletle dalga geçercesine o levhaların altında sigara iç. Olmaz böyle şey! Bu işler ciddiyet ister kardeşim!
Araba kullanırken trafikte telefonla konuşmak yasaktır. Ama yine bu yasakta en çok çiğnenen ve hiç ciddiye alınmayan yasaklardan biridir. Halbuki bu yüzden kazaların çoğaldığını istatistikler gösteriyor ve bunu gazeteler sürekli yazıyor ama hiç ciddiye alan yok. Çünkü işin o kadar cılkı çıkmış ki cezayı yazacak olanda aynı kafada! Hatta bu kanunu yapanda trafikte telefonla konuşuyor.
Kanunu yapmak, hele de iş olsun diye kanunu yapmak birileriyle alay etmek oluyor da artık kiminle alay etmek oluyor bunu bilemiyorum!
Kanunlar neden çıkar, ne için çıkartılır milletçe bir türlü öğrenemedik gitti. Ondan sonrada hep şikayet, hep şikayet.
Bir gün bütün bu eksiklerimizi düzeltmek ümidiyle herkese huzurlu ve mutlu günler diliyorum.
Sevgi ve saygılarımla.

 

Telif Eseridir izinsiz kullanmayınız

 
 
 
 
 
 

 

 
 
 06

Bu sayının içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

Bir önceki Sayfaya Gitmek İçin Tıklayınız!

Bir sonraki Sayfaya Gitmek için Tıklayınız!

Atilla ALPAY
Atilla ALPAY Hayat Hikayesi
TEKEL NEDEN SATILMAMALI
Bugünler de bir Yeşilay mensubu olarak en çok karşı olduğum konulardan birisi Tekel’in satılması hadisesidir.
“Tekel satılırsa ne olur ” diyenleri hemen aydınlatmak istiyorum.
Ülkemizin dört bir tarafındaki tütün kuşağını ekip biçerek para kazanan üç milyona yakın insanımızın ekmeği ile ve yetmiş milyonumuzun da sağlığı ile oynayacak olan bu hadisenin ince ayrıntıları aynen şöyledir.
On seneden beri ülkemizde İzmir –Torbalı ’ da Amerikan sigarası üretimi yapılmaktadır. İçine bizim tütün kalitemizin binde birine bile erişemeyecek olan Virginia-Burley tütünü katılmaktadır. Geldiği ülkede sulak yerde büyüyen ve tohumları bile genetik çaprazlama ve nükleer mutasyonlarla dev hale getirilerek üretimi hızla artırılan ve nasıl yetiştirildiği bizce hiç bilinmeyen metotlarla işlenip derlenerek ülkemize getirilip insanlarımızın sigarasına yerleştirilen bu “ot”; çevresinde bin bir türlü oyunu da beraberinde getirmektedir.
Zira her gün yirmi milyon TC vatandaşı her sabah bakkaldan bir paket yabancı sigara alarak akşama kadar tüketmekte ve yirmi milyon doları da yakarak dumanını havaya savurmaktalar. Ertesi gün bir yirmi milyon dolar daha yakılmaktadır. Tabii bu arada dört bin çeşit zehir de insanlarımızın akciğerlerini ve peş peşe yapılan zamlar da bütçelerini kasıp kavurmakta.
On yıldır yurdumuzda üretilen sigaralara kakao, toz şeker ve etil alkol karıştırılmakta olup bunun kanserojen etkisi de bu kadar iyi bilindiği halde kimsenin umurunda olmamaktadır.
Hatta yakın akrabalarından en az iki-üç kişinin kanserden öldüğü ülkemizde bu gerçek hala önemsenmiş değildir. “Bana bir şey olmaz ya” diyenleri kendilerine getirecek film ve laboratuar tahlilleriyle arşa yükselen “eyvah” nidaları geç kalınmışlığın son haykırışları olmaktadır.
Eğer tekel satılacak olursa, alacak olanlar mutlaka abdliler olacak onlarda “kimse uyanmasın diye” içimizdeki iş birlikcileri ile ve amerikan muhipleri cemiyeti üyeleriyle ortak hareket edeceklerdir.
Bütün bildiğimiz yabancı markaların üretimi artacak ve içlerindeki Türk tütünü derhal iptal edilecek ve tütün üreticisinin ocağına virjinya –burley tütünü ağacı dikilecektir. Zaten ikibin gurubu sigaralarda eskiden %17 olan ABD tütünü oranı % 67ye çıkarılmış ve içine ithal kimyasal soslar katılmıştır. Bu sefer de tütün yerine tamamı ile bağımlılık yapıcı bu maddelerle artık iyice zehirlen ilecektir.
Türkiye de yaşı 25 ve altında olan kesim 35 milyondur. Bu da bu zehir tacirleri için büyük bir sürek avı demektir. Paketlerin üzerine deve ve camii resimleri koyarak bu av daha da cazip hale getirilecek araba yarışı, tropiler, sinema kulübü reklamları, kovboy imajlarıyla bu tüketim iyice pompalanacaktır. Okullarımızda kız arkadaşına hava atmak için, olgun ve zengin görünmek çabasıyla, kişilik kaymalarına uğrayan, bir kere bu uyuşturuculara paçayı kaptıran ve dar gelirli babasından çarptığı harçlıklarla kendini zehirleyen, kansere namzet 12 milyon yeni yetmemiz vardır. Bu insanların bağımlı olmaları tekelin yeni sahibinin ellerini daha çok ovuşturarak kârlarını katlaması demektir. Türk gençliğinin kanser olması, genç yaşında hüccetten kalp ve damar hastalıklarından insanlarımızın vefat etmesi kimsenin umurunda değildir.
Şu anda içine kimyasal madde katılmayan Türk sigaraları sadece Samsun ve Maltepe dir. Alkollü içkilerden de tekel üretimleri tabiidir. Bunlar yaban ellere geçerse bu böyle olmayacaktır. Laboratuarlarda üretilmiş meçhul kimyasallarla insanlar toplu halde katledileceklerdir.
Hükümet haram üretimin vebalini üstünden atmak maksadını gütmektedir. Yoksa yüzde bin kâr eden ve hergün bir sigara fabrikası inşa edecek kadar net ve temiz para kazanan başka bir kit veya tesis yoktur.
Bizce tekel satılmamalı, insanlarımıza sigara ve alkolün zararları anlatılarak,( hatta okullardaki müfredatlara bile ders olarak konularak gençler ve çocuklar bilgilendirilmeli ),bu alışkanlıktan yavaş yavaş vazgeçmeleri sağlanmalıdır.
Yoksa el oğlu veya tekelin yeni sahipleri olan coniler ve onların enişteleri mişonlar bizlere veya kimseye asla acımayacaklardır.
Tıpkı Filistin e,Afganistan a,Irak a,Bosna’ya acımadıkları gibi.
Vekillerimizi bilgilendirmek üzere bir Yeşilaycı olarak onları brifinge davet ediyorum.

 

Telif Eseridir izinsiz kullanmayınız

 
 
 
 
 
 
 
 
 
 07

Bu sayının içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

Bir önceki Sayfaya Gitmek İçin Tıklayınız!

Bir sonraki Sayfaya Gitmek için Tıklayınız!

Tuncay TAKMAZ
Tuncay TAKMAZ Hayat Hikayesi
P A D İ Ş A H I M Ç O K Y A Ş A
2 - 28 Şubat 2005
İlayda Sanat Galerisi
Tuncay Takmaz’ın 15. kişisel sergisi 2 - 28 Şubat 2005 tarihleri arasında Teşvikiye İlayda Sanat Galerisi’nde açılıyor.
“Padişahım Çok Yaşa” başlıklı sergide sanatçı, Osmanlı Sultanı 3. Murad’ın oğlu Şehzade Mehmed’in ünlü sünnet düğününü resimleyen (fotoğraflayan) ve anlatan minyatür ustası Nakkaş Osman’ın Surname-i Hümayun (Düğün Kitabı) dan günümüze benzer bağlantılar kurarak yapmış olduğu resimlerini sergiliyor.
Sultan 3. Murad, oğlu Şehzade Mehmed’in sünnet düğünü için 1 yıl önceden emir verir. Osmanlı bir süredir savaşmamakta ve önemli bir etkinlik yapmamaktadır. Avrupa’da İmparatorluğun ismi yeniden duyulsun ve saygınlık kazanılsın düşüncesiyle bu düğüne görkemli bir önem verilmesi bir devlet politikası olarak uygulanmaya başlanır. Düğün imparatorluklardan yetkililer ve İstanbul halkının yoğun katılımıyla birlikte 1582 yılında gerçekleşir.
52 gün 52 Gece süren törenlerde Avrupa’ya dosta-düşmana Osmanlı İmparatorluğunun büyüklüğünü göstermek amacıyla her türden eğlence, süsleme, kültürel, siyasal şatafatın yanısıra esnafın marifet-hüneri sergilenir. Ulufeler, ödüller dağıtılır, af çıkarılır. İlk kez rüşvet alınır ve rüşvet her tabakaya yayılır.
Sultan 3. Murad’ın hiçbir savaş ve sefere ordusunun başında gitmediği, kadınlara düşkün ve 130 çocuğunun olduğu söylenir.
Nakkaş Osman’ın yönetiminde kalabalık bir sanatçı ekibiyle birlikte gerçekleştirdiği Sürname-i Hümayun minyatür sanatı açısından olduğu kadar, Osmanlı’nın ekonomik-sosyolojik-siyasal-kültürel yaşamını da yansıtan önemli bir örnektir.
Sanatçı Tuncay Takmaz bu yeni sergisinde kendi resimsel diliyle minyatür sanatı geleneği arasında yakınlıklar kurmaktadır. Surname’de yer alan Osmanlı esnafı günümüz İstanbul’unda yaşamaya devam etmektedir.
Günümüz Türkiye’sinde siyasal iktidarların içerisinde bulundukları hortumculuk, ruşvet, gösteriş, rüküşlük ve tıpkı Sultan 3. Murad’da olduğu gibi Avrupa’ya “önemli gözükme” törenleri sanatçının yeni resimlerinin ana konusu durumunda.
[İstanbul dışındaki sanatseverler sergide yer alan çalışmaları ve sanatçı hakkındaki tüm bilgileri www.tuncaytakmaz.com adresinden izleyip, yapıtlarla ilgili görüşleri online sergi defterine yazılabilmektedir.]
1996 - "Değerler Yükselirken Kıtcsh Denemeleri" Taranta Babu Kültür Merkezi, İstanbul
1998 - "Renksiz Amerika" İstiklal Cad. Deva Çıkmazı, Beyoğlu, İstanbul
2001 - Devlet Güzel Sanatlar Galerisi, Taksim,
2001 - Başak Sigorta Sanat Galerisi, İzmir
2001 - Görüntü Sanat Galerisi, Adana
2001 - Ares Sanat, İstanbul
2001 - Uran Kültür ve Sanat Merkezi, İstanbul
2002 - Akbank Sanat Galerisi, Ankara
2002 - 31+1 Tuncay Takmaz’ın Halleri, Taksim Sanat Galerisi, İstanbul,
2003 - 13. Sanat Fuarı, Beylikdüzü, İstanbul
2004 - “Kataloglarınız Çok İşe Yaradı” Asmalımescit Balıkçısı, İstanbul
2004 - İlayda Sanat Galerisi, Ankara
2004 - Galeri Rengigül, Bozcaada
2004 - Atölye Sergisi, Beyoğlu, İstanbul
 

 

Telif Eseridir izinsiz kullanmayınız

 
 
 
 
 
 
 
 
 
  08

Bu sayının içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

Bir önceki Sayfaya Gitmek İçin Tıklayınız!

Bir sonraki Sayfaya Gitmek için Tıklayınız!

Muzaffer GÜNDOĞAR
Muzaffer GÜNDOĞAR Hayat Hikayesi
ÇORUMLU DERGİSİ SAYI 43
  
Çorumlunun 1 Birinci (Kasım) 1943 tarihli 3,sayısı Bahri MİYAK' ı n “Acı Kaybın Yıldönümü” yazısıyla başlar. Yazıdan bazı bölümler alıyoruz: “..Bugün O, Aramızda kalmış şerefli bir mazı, ilham ettiği ülküyle önümüzden koşan ışıklı bir hal, bir istikbaldir...”, “...O’ndan geliyoruz ve O’ na koşuyoruz. O bir güneştir ,bizler yıldızlar...”, “...Eşsiz inkılâplar mihrakı Atatürk, gönüllerimizde hürriyet ve istiklâl ateşini yakan büyük promote ! Milletin sana ölmez bir minnetle bağlıdır...”
 
"Çorum'da Oğuz Boyları" yazısı,Neşet KÖSEOĞLU'NUN. Yazısından bir bölüm alıyoruz: “...Oğuz Han'ın altı oğlundan (Denizhan, Dağhan,Gökhan, Yıldızhan, Ayhan, Gün-han) her birinin dört çocuğu oldu. Hepsi 24 olan bu çocukların adı ile 24 kabile kurulmuş oldu. Bunlara ‘Oğuz Boyları ‘ denilmektedir...”, “....Çorum’da Oğuz’un 24 boyundan 22 sinin adı,ya köy ya da mevki olarak bugün de yaşamaktadır. Bu isimlerin bir kısmı yalnız yerlerine gidilmek suretiyle, bir kısmı da 800 veya 900 yıl önceki vesikalarda bulunarak , bugün bulundukları yerlere gitmek ve incelemek suretiyle teyit edilerek tespit edilmişlerdir. Oğuz Boylarından en çok bu bölgede köy ve yer adı bırakanlar Bayat, Eymir, Kargın,Çavundur boylarıdır...” dedikten sonra, açıklamalı olarak bir cetvel ekler adları gösteren.
 
Yaşar Nezihe BÜKÜLMEZ’İN bir şiiri daha yer alır bu sayıda. “Hülyamın Sahillerinde”.
 
Kemal ONUR’UN geçen sayıda başlayan, “Muassır Ahlakın Menşei Üzerine Bir Tetkik” yazısı bu sayıda sonlanır. Yazının özünü şu satırlarda toplamak mümkündür: “...Tevarüs kaidesini kabul ederek cemiyetten aileye ve aileden ferde indiğimiz takdirde bütün ahlakın esasını ferdin zatında mündemiç olarak ve nihayet o günkü fertte cemiyetin kurucusu kabul ettiğimize göre ahlakın menşeini yine cemiyette bulmak lazım-dır. Hülasa:Ahlakın menşei viladidir. Çocuk ailenin kanını taşır ve onun tesirindedir.Aile ise cemiyetin nüvesidir. Binaenaleyh,ahlak cemiyetten gelir...”
           
“Cönklerden Derlemeler” bölümünde Eşref ERTEKİN, bir Mühlüz Destanı ile Dört Türkü alır. On üç  dörtlükten oluşan  Mühlüz Destanı’ndan iki dörtlük alıyoruz.
           
 
Borçlular birikip geldi kapıya
Sen,ben diye hep düştüler çabaya
Sarıldılar sırtımdaki abaya
Örtünecek çul ve çuval kalmadı
 
Başımızda kaldı eski bir sarık
Ayağımızda kaldı sırımlı çarık
Bağları da sattık hep karık karık
Ilıca,Ayarık, Mürsel kalmadı.” (Bu üçü de Çorum'un meşhur bağlarıdır)
 
Türkülerden birinden de bir beşlik alıyoruz.
 
Suya gider bir incecik yolu var
Kemere sıktırmış ince beli var
Nice ayrılayım tatlı dili var
İşte gidiyorum şurda nem kaldı
Karşıkı dağlarda bir danem kaldı..."
 
Geçen sayılardan süregelen Nazmi TOMBUŞ'UN yazısı "Çorum'un Eski Yemek ve Mutbahları", Bu bölümde de,tatlıları ve çeşitli yemekleri anlatır.
 
Dil köşesinde DILMEN'IN "Görüşler" yazısı yer alır. Çorum ağzını çeşitli örneklerle inceleyen DİLMEN, şöyle der bu yazı için: “...İleride yapılacak herhangi bir ilmi araştırma için faydalı materyaller hazırlamak isteğiyle yazıyorum...”
 
Macide ATAMAN, "Töreye Bağlılık" konusunda yazar. Türk ve başka ülkelerin tarihlerinden örnekler vererek şöyle der: “..Sultan Orhan' la Alaattin Paşa'nın anneleri ayrı idi,ve Orhan' ın annesi, zama-nında daha asil tanınmıştır. Töre buna göre saltanat hakkını Orhan' a veriyordu. Yoksa Alaattin kendi rızasıyla tahtan geçmiş  değildir,töreler böyle istiyordu,Daha sonraları Osmanlı Hanedanı'nda töre de kurultay da unutuldu. Hanedan tarihi bir kan deryası halini aldı. Orada katil babalar, babalarını öldürmüş oğullar,kardeşlerini öldürmeyi bir kanun borcu bilen padişahlar görünüyor...”

 

"Çorum Haberi" nde ,yer depremi haberi yer alır. “...26-27/11/1943 tarihine rastlayan Cumartesi gecesi saat biri 20 dakika geçe 25 saniye devam eden yer depremi olmuştur...” denilir. “...Çorum ilçe ve köylerinde zayiat şöyledir : 618 yurttaş ölmüş, 217 yurttaş da yaralanmıştır. 3692 ev hasar görmüş, 2354 ev de tamamen yıkılmıştır. Hayvan zayiatı 5375 ‘tir...”
 
Bir aylık Halkevi çalışmalarının dökümünü ,son bölümde yayımlanan belgeler izler. Bunlar: Osmancık’ ta  Koyunbaba Zaviyesine ait vesikalar ile, Abdalata Zaviyesine ait diğer bir vakfiye suretidir.
 

 

ÇORUMLU DERGİSİ SAYI 44
 
             Çorumlunun 12 Kanun 1944 tarihli 44. sayısının ilk yazısı, Ortaokul Müdürü Ziya ATAMAN’IN.  “Parti Kaza Heyeti Kongresi Toplantısından Duuşlar “ yazısından bir alıntı yapıyoruz:   “...Yurt işlerinde eksiklikler ortaya atıldıkça ,yurttaşların  büyük bir ilgiyle işi kav-rayarak canla, başla çare araştırdıklarını  gördük, Büyüklerimizin fikirlerini küçüklerin gönüllerine sindire sindire ortaya dökerken,küçüklerimiz büyükler gibi fikirlerini açıkça söylediler .Münakaşalar fikirleri birleştirdi ;doğru meydana çıktı,karara bağlandı...", “...Öyle bir münakaşa ki ; ortada büyük küçük :söylenmemiş ve dinlenmemiş bir fikir yok. Şahsiyet değil,fikir hakim..."
 
Çorum'da "Dedesli Aşireti"ni  Neşet KÖSEOĞLU yazar. Yazısından bazı alıntılar yapıyoruz: “.....Çorum'da 1689 tarihinden itibaren yerleştirilmiş aşiretler arasında, Cerit, Mamalı, Dedesli, Salmanlı, Karakeçili,Alamuslu, Cihanbeyli,Kangal,Alembeyli, Bozdoğan Aşiretleri önde gelir...", “.....1785 tarihinden sonra Çorum bölgesinde gezicilikten kurtulan aşiretler arasında,en çok köy kuran, en geniş sahaya yerleşen Dedesli aşiretleridir...", “...Bir taraftan devlet,bir taraftan etrafta bulunan diğer aşiretler tarafından yaplan tazyik üzerine  Dedesli Aşireti,Anadolu içlerine dağılmış ve büyük bir parçası Çorum'un kuzeybatısında Kızılırmak nehrinin iki yakasında yerleşmişlerdir...”,“...Bu bölgede yerleşen Dedesli'ler Çorum'un 21 yerinde kışlık ve yaylak temin etmişlerdir..."
 
Bu yazının peşinden, Dedesli Aşiretiyle ilgili belgelerden birini yayınlar Neşet KÖSEOĞLU.
 
Yaşar Nezihe BÜKÜLMEZ' in "Şarkı" ve "Gönül" şiirlerini; Lütfi ÜNSAL’IN yazdığı “Çorum’un  Eski Oyunlarından, Hodak Oyunu" izler. Bu oyun bizleri alır,elli yıl öncesine götürür.
 
Çorum Halk Şairi Recep Rahmi TANKAYA'YIı sanatsal yönüyle anlatan Bahri MIYAK yazısına şöyle başlar: “...Recep Rahmi TANKAYA, Çorum'da Türkler Eğitmen Bölgesinin gezici Baş Öğretmenidir",'der. Yaşam öyküsü ile birlikte, şiirlerinden  örnekler verir,1895 yılında Bayburt'ta doğup, sonradan gelip Çorum'a yerleşen Recep Rahmi TANKAYA, destanlar, mersiyeler, manzum yazılar,okul  manzumeleri, maniler yazar...”,“Hasanoğlan’a  giderken" şiirinden ilk dörtlüğü,şiirine örnek olarak alıyoruz.
 
 
Çantalara baktım:bağlanmış simit
Gözlerine baktım parlıyor ümit
Talebe,eğitmen bir takım yiğit
Sevinçle gidiyor Hasanoğlan’a.
 
Manisinden de bir örnek veriyoruz.
 
Ay doğdu akşam üstü
Nazlı yar bana küstü
Çok geçmeden barıştık
Yine bağrına bastı.
 
Eşref ERTEKİN derlediği,şen,şakrak ve çapkın "Çorumlu Maniler"le yine karşımız-da. Üç ömek  veriyoruz.
 
Ekmekçinin keloğlan
Akşam bize gel oğlan
Akşam bize gelmezsen
Sabahaca öl oğlan.
 
Kayalar kırcı tuttu
Dibinde purcu tuttu
Ben yar ile yatanda
Mahleyi sancı tuttu.
 
Hey hemende hemende
At oynatır çimende
Karayağız genç oğlan
Pek hevesim var sende.
 
Eşref ERTEKİN’İN “Cönklerden Derledikleri”nde ise : "Gelin ile Kız Destanı" peşinden üç türkü,iki de Bodin destanı yer alır. Gelin ile kız destanından üç dörtlük alıyoruz.
 
Kız eder ki ben alemde huriyim
Aşıkımın servetiyim malıyım
Tazece sağılmış oğul balıyım
Yanaklarım dolu dolu bal benim.
 
Gelin der ki alvalalı başım var
Kudretten çekilmiş  hilal kaşım var
Sen kız isen bir gecelik işin var
O bir gece kervan geçer yol olur.
 
Yaz olunca Lale boyun eğmez mi
Ak gerdanda çifte benler olmaz mı
Bir gecem de bin geceye değmez mi
Var git gelin var git oğlan benimdir.
 
Bu sayı,”Çorum Haberleri”ni izleyen Osmancık Koyunbaba Zaviyesine ait  yayım-lanan belgelerle sonlanır.

 

ÇORUMLU DERGİSİ SAYI 45 
 
1 Şubat 1944 tarihli Çorumlunun 45. sayısı, Ortaokul Müdürü Ziya ATAMAN’IN “Çorum’u Yükseltme ve Güzelleştirme Cemiyetini Selamlıyoruz” yazısıyla başlar. Yazının özünü yansıtan bir bölüm alıyoruz buraya: “....Biz Çorumlular bu gün sevinç içindeyiz. Sevinmekte haklıyız ; Çünkü memleketimizde bir çerağ daha yandı ; ‘Çorum’u Yükseltme ve Güzelleştirme Cemiyeti ‘ kuruldu...”, “...Yakın bir kara mazide üç kişinin başbaşa verip konuşması şüpheli görülüp ve başlarına müsibet yağdırılırken , bugün yurdumuzda hergün yeni bir hayır cemiyetinin kurulduğuna şahit olmakla ne kadar bahtiyarız...”, “....Yurdumuz aydındır. Çünkü en uzak köşesinde kurulan bir hayır kurumu bile ,nurunu bütün ülkeye salıyor...”
 
“Yurt Büyük Kullarından Birini Gaip Etti" yazısıyla Bahri MiYAK, Mehmet Emin YURDAKUL'UN ölümü üzerine yazar. Şiirlerinden de örnekler alıntılayarak onun sanatsal kişiliğini anlatır. Şöyle  sürdürür yazısını...” 
 
Ben bir Türküm,dinim,cinsim uludur,
Sinem özüm ateş ile doludur..
 
Diyen kahramanın başına defneler ve hatırasına ebediyetler gerekir.
 
Türklüğün ölümsüzlüğüne o kadar inanmıştı ki,bu iman kuvveti, Milli ihtilallardan yıllarca evvel,ona kurtuluşun büyük kahramanı  keşfetmişti: Şair ;Mustafa Kemal' in Samsun'a çıkışından dört yıl önce, 'Ey  Türk Uyan!’ , adlı kitabında:
  •  
  • Bu gün senin talihine gam çektiğin bu devleti
    Bir imanlı kahramanın yine cana gelir
    ‘Türk beşiği dehalarının yatağıdır ‘ dediler..
     
    Bahri MİYAK, yazısını şöyle sonlandırır. : “.’İnsan olan vatanının kuludur ‘ diyen ve hakkıyla yurda kul olan eşsiz olan bu eşsiz adamı ,milli şair, büyük inkılâpçı, büyük Türk ,büyük mücahit ve nihayet büyük insan olarak selamlıyoruz...”
     
    Çorum’da bir zamanlar Cehri toplayarak bol para  kazanmanın,kaygısız ve gamsız bir kış geçirmenin öyküsünü,”Cehri Yarenliği” yazısıyla Fahrettin ÜNSAL anlatır. Cehri konusunu okuyucumuza biraz açalım: Çorum kentinin kuzeyinden geçen Çomar deresi’ nin yatağı boyunca uzanan Sıklık Boğazı’nın kuzeyinde bulunan tepeler, 19.yüzyılda ‘Cehri’ adı verilen bir ağaçcık ile kaplıydı. Bunun üzümü andıran meyvelerinden bir tür boya elde edilirdi. 
    Sentetik boyalar çıkmadan önce ‘Türk Cehri’ si adı altında Avrupa pazarlarında çok aranan bir boya türü idi. (7 kilo 698 gram) cehri 1 altın lira ederdi.Cehri’ nin meyveleri yaz sonunda, yeşilimsarı ya da sarı renkte toplanıyordu. Çorumlu mülk sahipleri aileleriyle birlikte cehri’ nin yetiştirdiği tepelerdeki  kulübelere taşınırlar, günlerini cehri toplamakla, geceleri ise kulübelerinin önünde kuzu kızartarak ve oyunlar oynayarak geçirirlerdi. Bu kulübelerde aylarca kalınır, o yılın ürünü çuvallanıp kente dönülürdü. En küçük mülk sahibinin bu yolla yıllık kazancı 30-40 altını bulurdu. O dönemlerde pazar fiyatına göre 4-5 altın lira ile yıllık ev harcamalarının karşılandığı düşünülürse, cehri ticaretinin Çorum ekonomisine ne denli katkı sağladığı daha iyi anlaşılır. 
    Yazısını özetlediğimiz Fahrettin ÜNSAL, şöyle sonlandırır satırlarını: “...Fen madeni boyayı bulup çıkardığı toprağın çukuruna 'Cehri' denilen nebatı gömdü:Ne yazık ki  bunun yanında bir de neşe alemi gömüldü. Medeniyet bu aleme gülmedi,Bu alem medeniyete kurban oldu..."
     
    Recep Rahmi TANKAYA, "Milli Şair Mehmet Emin YURDAKUL' a" diye bir şiir yazar şairin arkasından.20 dizilik şiirinin ilk dörtlüğünü alıyoruz.
               
    “.....
                Öz dilimiz esir iken Arap,Acem dillerine,
                Milli duygun gıcıkladı şiirlerin Türkçe yazdın.
                Hakka tapan gür sesinle haykırdın Türk illerine;
                Öz Türkçe çığır açıp, onu ta kalplere kazdın...”
     
    “Yer Adlarının Önemi” yazısı Neşet KÖSEOĞLU'nun. Yazıya şöyle girer: “...Yer adları,bir mahallin tarihi bakımından çok önemlidir.Bir yer adı ile bir bölgenin tarihini  aydınlatmak mümkün olduğu gibi,Türk ve Anadolu tarihinin bir bölümü hakkında bilinenleri genişletmek  veya yeni fikirler ve düşünceler ortaya koymak kabil olmaktadır.
     
    Yer adlarının Arkeoloji bakımından da önemi vardır. Bir höyük adı,bir ölmüş köy adı,bir ören yeri  Arkeologlara ne kadar önemli malzeme verir..."
     
    Neşet KÖSEOĞLU,altı sayfa tutan yazısını şu satırlarla sonlandırır: “...Hazırlamakta olduğumuz ‘Yer Adları'  kitabı bunların vesikası olacaktır..."
     
    Lütfi ÜNSAL,"Çorum'un Eski Çocuk Oyunlarından 'Coş' Oyunu"nu anlatır...”
     
    "Yabancıdan Türk'e Eş Olur mu ?" yazısında Macide ATAMAN ,"Prenses İçing"i anlatır. Yazısı şöyle başlar: “....Kendisini bir Çinli prensesin (İçing) kara gözlerinin füsununa kaptırmış olan Kemin Han (603- 606) Çin İmparatoru'nun  kölesi olacak kadar küçülmüş olduğunun farkında olmadan can verdi. Memleketi  felaketten felakete,nihayet esarete sürükledi. Hun'a ihanetleri seve seve yaptıran Çinli prenses İçing'in kara, füsunlu ve iri gözleri...", “...Prenses İçing'in erkek kardeşi Türk sarayında büyük nüfus kazanıyor,Çinliler'i saraya  dolduruyor. Türk adetleri terk ediliyor...", “...Devlet,ulus İçing'in kara gözleri kadar karanlık bir uçuruma yuvarlanıyor..." Yazı şöyle sonlanır:  “...Büyük  Çin ordularının yapamadığını,bir ecnebi kadının bir çift ,füsunlu iri gözleri yaptı. Bu  gözler sonraki taçdarlara neden bir ibret levhası olmadı bilemem...”, “Cönklerden Derledikler"i bölümüne Eşref ERTEKİN, Türkiyi Mustafa Paşa, Kör-oğlu (koşma) 3  adet Kul Mustafa,1 tane de türkü alır. Kul Mustafa'dan bir dörtlük alıyoruz:
     
    Kul Mustafa eder seni beklerim
    Gelen geçen düşmanları haklarım
    lki yıldır bir belgüzar saklarım
    Tenhasını bulup sunamadığım.
     
    Son sayfalarda,Çorum atasözleri ve Çorum haberleri verilir.
     
    Belgeler bölümünde,Osmancık'a ait belgeler yayınlanır.

     

     

    ÇORUMLU DERGİSİ SAYI 46 
     
    Çorumlu 1 Mart 1944 tarihli 46. sayısı Ziya ATAMAN’IN “Lise İstiyoruz” yazısıyla başlar. Çorumlunun devletten, hükümetten lise isteğini, bu yazısında yineleyen Ziya ATAMAN şöyle der: “...Çorumlular lise istiyorlar...", “...Çorum'un birçok ihtiyaçları arasınada en başta geleni lise ihtiyacı...", "...Çorum liseye hakikaten muhtaçtır. Her yıl ortaokuldan mezun olan yavrulardan yüzde sekseni,ileri tahsili görme imkanını bulamamaktan doğma yeisle muzdarip, yollarda perişan dolaşıp görüyoruz;içimiz sızlıyor. Bunlar içinde paha biçilmez zekalar da bir kalemde küçük bir masa sahibi olabilmenin didinmeleri arasında siliniyor ,sönüyor, ne yazık...”  
    Bu isteklerinin mutlaka gerçekleşeceği umudunu sürekli canlı tutarak ,şöyle sonlar yazısını: “...Çorumlu...Bağrında tutuşan ilerleme isteğinin şafağıyla ilk bilgi  çerağını tutuşturacağın günler  uzak değildir...", “...Lisenin Çorum havasına ilim ve fazilet neşredeceği günler uzak değildir.Bekle ve güven !..." 
     
    "Elvan Çelebi" yazısıyla Neşet KÖSEOĞLU, tarihi Elvançelebi köyünü hem bugünkü, hem de  tarihi geçmişiyle anlatır. Cami,türbe, medrese, aşhanesi ve taş kitabelerini inceler. Yer adlarının da bir  listesini çıkarır.
     
    Cami ve türbe hakkında bazı malumat başlığı altında da şöyle der: “...Türbedeki yeşil direk Aşıkpaşa Kırşehir'de iken oğlunun yaptırdığı türbeye ve camiye konulmak için hediye olarak gönderdiği,halk arasında söylenmektedir. Çorumlu bir şair de buna dair bir şiir söylemiştir. Bazı parçalarını alıyoruz .
     
    Deve ile bu zat için gelen mermer bu mermerdir
    Ne esmerdir,ne ahmerdir, velakin rengi ahdardır.
     
    Yazının sonu gelecek sayıdadır.
     
    Vahit ÇORBAClOĞLU' nun,”Pınar” ve “Deniz” şiirleri alır sırayı. Pınar' dan bir dörtlük alıyoruz.
     
    Sığınmış selvinin mat gölgesine
    Derinden derine ağlıyor pınar.
    Yanık yüreğimi nazlı sesine,
    Kıvrak endamına bağlıyor pınar.
     
    "Ağaç Sevgisi ve İhmallerimiz" yazısı İsmail CEYHAN'IN. Yazı şöyle başlar: “...Ziraat Vekaleti’nin Yurdu ağaçlandırmak için bir plan hazırlığını  gazetelerde memnunlukla okuduk. Ziraat Vekili Sayın Şevket Raşit HATİPQĞLU'nun sözlerine göre,yirmi üç vilayet,yüz iki kaza ve köyde ağaçlıklar kurulacaktır, Çorum da,bu yirmi üç vilayet arasındadır...” Yazı şöyle sonlanır: “...Çorum'un dört bir yönünde uzayan hozanların,yükselen çalıların birkaç sene içinde yeşile ve ormana büründüğünü görmek,yaz ve güz mevsimleri boyunca Sıklık Boğazı'ndan kopup gelen toz bulutları yerine,çam,ardıç ve orman havasını teneffüs etmek ümitlerimizin gerçekleşmesi öz dileğimizdir...
     
    “Çorum’un Eski Çocuk Oyunlarından ‘Uzun Urgan’ Oyunu" Lütfi ÜNSAL yazar yine. Bu oyunun tekerlemesini almakla yetiniyoruz:.
               
    Anan seni nerede doğurdu,doğurdu?
    Samanlıkta doğurdu doğurdu,
    Altın beşik altında,
     
    Üsküfe yorgan üstünde,
    Anan cennet,baban cennet
    Sen de cennetlik.
     
    Anan seni nerde doğurdu,doğurdu ?
    Samanlıkta doğurdu doğurdu
    Kızgın beşik altında altında
     
    Ateş yorgan üstünde
    Anan da cehennemlik,babanda cehennemlik
    Sen de cehennemlik.
               
    “Yabancı Eşin Seciyeye Tesiri” yazısı Macide ATAMAN’IN.
               
    Geçen sayıda yayımlanan “Yabancıdan Eş Olur mu” yazısını tamamlar niteliktedir. Biz buraya yazının özünü,vermesi gereken mesajı yansıtması açısından son paragrafını alıyoruz: “...Cumhuriyetimizin tarihe yaptığı hizmetlerden biri de muhakkak ki Türk Memurlarının yabancı ile evlenmesini yasak etmesi olmuştur Cumhuriyetimizin şanlı tarihi nurla başladı,ışığı ebedidir..."
     
    Gezici Başöğretmen Recep Rahmi TANKAYA, "Sarı Çiğdem" şiiriyle yer alır bu sayıda. Biz buraya ilk ve son bölümünü alıyoruz
     
    Saklanırsın kışın yerde,
    Evin barkın bilmem nerde ?
    Baharda dermansın derde;
    Ne güzelsin sarı çiğdem
    Sarı çiğdem sarı çiğdem.               
  •  
  • Rahmi yine gördü seni,
    Seve seve derdi seni,
    Sevdiğine verdi seni
    Sarı çiğdem sarı çiğdem.
    Ne güzelsin sarı sarı çiğdem.
     
    “Cönklerden Derledikleri’nde ise Eşref ERTEKİN, Askeri’nin bir altılısını  (90 dize) Aşık Ömer,Aşık Ömer’in şiirine Ankaralı Hamdi’nin naziresi,bir zemmiye ile türküler yer alır. Öksüz Ahmet türküsünün ilk ve son dörtlüğünü alıyoruz.
     
    Ben bugün bir güzel gördüm
    Boyu selvi dala benzer
    Yanında bir kız oturmuş
    Ol tomurcuk güle benzer.
     
    Gelin aya benzer yüzün
    Misli yok cihanda kızın
    Öksüz Ahmet şimdi sizin
    Karşınızda kula benzer.
     
    Son bölümde yine belgeler yayımlanır

    DEVAM EDECEK

    Telif Eseridir izinsiz kullanmayınız

     
     
     

     

     

     
     
     09

    Bu sayının içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

    Bir önceki Sayfaya Gitmek İçin Tıklayınız!

    Bir sonraki Sayfaya Gitmek için Tıklayınız!

    Mahmut Selim GÜRSEL
    Mahmut Selim GÜRSEL Hayat Hikayesi

    MİSYONERLİK VE ASİMİLASYON (*)

                Bu günlerde ülkemizin en önemli gündeminde yer eden konuların başında gelmektedir. Acaba gündemimizde Türkiye’nin başka problemleri yok mu ? Elbette var fakat (?) Her ne hikmetse gündeme getirememekte.
                Türkiye’de Hıristiyan Misyonerliğin başlaması bu günlere mahsus bir uygulama değildir. Hıristiyan inanışına gere bütün Hıristiyanlar dinlerinin gereği zeten bir misyonerdir. Hıristiyanlığı yaymak ve Hıristiyan olmayanları muhakkak Hıristiyan yapmakla görevlidirler.
                Ülkemizin kendisini Türk Ülkesinin içinde bulunan gerçek Hıristiyanların bile bu girişimlerden rahatsız olduklarını düşünüyorum.
                Avrupa Birliğine girmemizi için verilen süre ile Milli Eğitim Bakanlığının Gençleri yetiştirme programları ve yapılan uygulamalarda bir kuşağımızı meydana gelecek olan gençlerimiz bu uygulamaların dikkat edilmemesi,bu uygulamaların belli bir kesimin eline geçmesinden dolayı olabilecek felaketi düşünmek bile istemiyorum.
                Avrupa’nın bizler için sadece düşündükleri dinimizi yok etmek olarak görmek çok safça bir düşünce olarak görmemiz düşünülemez. Pek çoğumuzun bildiği;dini ayrılıkların körüklenmesi,ırksal ayrılıkların AT tarafından bile azınlıklar statüsüne sokulması,pek çok kendisini çağdaş olarak bildiğimiz konuşmacı ve yazarlar konuşma ve yazılı ürünlerinde Türkiye’nin bir etnik mozaik olarak tanıması, mezhep farklılıkları,aileler arasında fitne sokmak,Kültürel varlıklarımızı yok etme çalışmaları,kanuna uymama,nizam tanınamama,bazı faydalı konuların halkın bilgilerinden saklanması yani sansür gibi bilgi edinmelerine karşı çıkılması,
                Bu verileri hep birlikte toplayarak incelersek ülkemizin üzerindeki oyunları araştırmak her Türk vatandaşının görevi ve bilmeyenlere bu gidişatın yanlışlığını bildirme,tebliğ etme ile görevli olması gereklidir. Bu görevin başında da en küçük  birim olan ve geleceğin nüvesini teşkil eden Türk ailesinin en büyük denetleyicisi olması gerekmektedir. Evlatların milli değerlerimizi,dini değerlerimizi bilerek öğretelim. Bu öğretilerin de devamını sağlayacak kalıcı bilgilerle donatalım. Bu ülkede evlatlarının hür,bağımsız ve dinini bilere yaşamak isteyenlere duyurulur.
     (*)Kendine benzetme

     

     

    Telif Eseridir izinsiz kullanmayınız

     
     
     
     
     
     
     
     
     
     10

    Bu sayının içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

    Bir önceki Sayfaya Gitmek İçin Tıklayınız!

    Bir sonraki Sayfaya Gitmek için Tıklayınız!

    Adile TÜRKMEN
    Adile TÜRKMEN Hayat Hikayesi
    DÖNMESEN BİLE
    Bu akşam odana çekilip
    Hayalimle avundun mu hiç ?
    Elinde sigara,masada resmim
    Beni düşünüp ağladın mı hiç ?
     
    Geceleri yıldızlara bakıp
    Gelecek mi diye sordun mu hiç ?
    Kahredici karanlıklara beni anlatıp
    Onu istiyorum diye ağladın mı hiç ?
     
    İşte ben hep böyle her gece
    Düşünüyorum seninle geçen günleri
    Kendimden geçiyorum her gün
    O uzak diyarlardan dönmezsen bile

     

    Telif Eseridir izinsiz kullanmayınız

     
     
     
     
     
     

    11  Bu sayının içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

    Bir önceki Sayfaya gitmek için tıklayınız

    Bir sonraki Sayfaya Gitmek için Tıklayınız!

    Üzeyir Lokman ÇAYCI
    Üzeyir Lokman ÇAYCI Hayat Hikayesi

    HANGA HUNGA
    Sana ihtiyacım yok
    Hanga Hunga
    Sana ihtiyacım yok
    Seninle ilgili
    Duyduklarım korkutuyor beni
     
    Üç parçalı bir hayat içerisindesin
    Dünyaya
    Olumsuzluklar taşıdığın yeter…
    Çık şarkılarımızdan Hanga Hunga…
    Sayende
    Çocuklarımız satırlarla gidiyorlar okullara
    Henüz oldukça erken
    Düşünme fırsatı ver
    Serbest bırak...
    Kendileri karar versinler ne yapacaklarına
    Bilir bilmez
    Kasaplık yapmasınlar 
    Azıcık bir acıma hissin varsa
    Olumsuz etkilerini
    Gözden geçir Hanga Hunga...
     
    Şimdi
    Şaşkınlıktan dans ediyorlar insanlar
    Sakın
    Keyiflerinden sanma...
     
    Girmediğin yer kalmadı
    Çıkarların uğruna
    Acılar ektin her yana
    Bazı değerleri  çar çur ettiğin yeter
    Her yerde küfrediyorlar sana
    Hanga Hunga…
     
    “Ağlayanların malı gülenlere fayda vermez ...“ derler
    Dürüst  ol,
    İnsan sevgisi taşı
    Kendini dostluğa ayarla
    Düşmanlıktan hayır gelmez Hanga Hunga.
    Otur bir yere
    Şöyle derinlemesine her şeyi gözden geçir 
    Kendini kötülük yaptığın insanların yerine koy...
    “Ben niye suçsuz - günahsız insanlara kötülük yaptım“ diye
    Hüngür hüngür ağla.
    Senin gibi medeni bir insana barbarlık yakışmıyor
    Hanga Hunga..
    Dünyaya kazık çakacak değilsin ya….
    Yarın bir gün sen de öleceksin...
    Uzun uzun bunları düşün...
    Hanga Hunga…
    Hanga Hunga…
     Paris - 19.12. 2004
     

    Telif Eseridir izinsiz kullanmayınız

     
     
     
     
     
     

    Bu sayının içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

    Bir sonraki Sayfaya Gitmek için Tıklayınız!

    Çalışmalar TELİF ESERİDİR Yazarlarımızın gönderileri ile yayına alınmıştır.
    corumlu2000@gmail.com
    Mahmut Selim GÜRSEL  
    yazarlarımız yaptıkları paylaşımlardan sorumludur.
    Sitemiz ve yazarlarımız;hukuka, yasalara, telif haklarına ve kişilik haklarına saygılı olmayı amaç edinmiştir.