DİKKAT ! BU BİLGİLER TELİF ESERİ OLUP YAZARI VE YAYINEVİMİZDEN  İZİN ALINMADAN KULLANILMAMALIDIR.

YIL 8  SAYI 86    25 Nisan 2006

Mahmut Selim GÜRSEL BUNLAR NE?
Ali EMİROĞLU SEN AYIP BİLMEZ MİSİN?
Atilla ALPAY ALKOLE  VE  SAFAHATA  HAYIR
Ö.Ertuğrul SOYOCAK ÜLKEMİZİN ELEKTRİK ENERJİSİ POTANSİYELİ
İsmet ÇENESİZ DOĞAL GAZ VE DİĞER ENERJİ KAYNAKLARI;
Üzeyir Lokman ÇAYCI GÖLGELER UTANMAZLAR
Selma GÜRSEL KARA BAKLA ZEYTİNYAĞLI
Paşa ÇETEN GÜZE ALIŞMIŞ TOPRAKÇA
Rıfat KURTOĞLU YİNE DİYEMEDİM
Cuma TÜRKMEN DUYGU VE SEVGİ
 
 
 
 
 
 01

Bu sayının içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

Bir önceki Sayfaya Gitmek İçin Tıklayınız!

Bir sonraki Sayfaya Gitmek için Tıklayınız!

Mahmut Selim GÜRSEL
Mahmut Selim GÜRSEL Hayat Hikayesi
BUNLAR NE ?
Bu günlere geldiğimden tam otuz beş yıl önce; zamanı gelecek, her şey bir (hayal) sanal alemde bulunacak, bütün bilgiler bir makine ile bütün kullanıcıların emrinde olacak deseler, inanır mıydık?
İnanmayı şöyle bırakın, o kişinin beklide arkasından değil yüzüne gülerdik. Diyeceksiniz ki böyle kehanetlerde bulunanlar çıkmadı mı? Tabi ki çıktı; bir Jules VERNE 1828-1905 böyle birisi idi. Daha denizaltı keşfedilmeden denizlerin altında bizleri gezdirdi, Ay’a seyahat ettirdi.
Zamanı gelince yenilikleri kabulleniyoruz. Bilimin bizlere hizmetlerini izliyor, uygulamaları anladığımız kadar uyguluyoruz. Bizlere hizmet edenlerin, bizlere öğrettikleri ile yetinmekle beraber, bunların neler ve niçin yapıldığını araştırmıyoruz.
Bize hizmet eden bilim, bizlere birçok yeniliği getirdi.
Bilgilerin saklandığı ufacık karmaşık görünüşlü bilgisayar cipleri. İnsanın aklı almıyor,havsalasına sığmıyor.
İnsanoğlu; birçok şeyi artık minyatürleştirerek hizmetine sunuyor. Bu çalışmalardan yeni başka bir işe yarayan aletler yapıyorlar.
Burada benim aklıma gelen ufaltılmış ürünlerin başında,cep telefonları, fotoğraf makineleri, bilgisayarlar, arabalar ve başkaları.
Bunlardan başka, büyük bataryaların yerini alan küçücük piller ve bu pilleri şarj eden aletleri kullanıyoruz.
Dünya artık küçüldü. Bilgi ve görüntü artık birleşti. Televizyonlardan dünyanın her tarafından bilgileri görüntülü olarak alıyor, sanki oradaymış gibi olayları inceliyor ve görüyoruz. Bilgileri ise Internet’te bulunan arama motorlarından bulup hemen o siteye giderek görüyor ve oradan öğreniyoruz.
İşte bütün bunların tamamına BUNLAR NE ? Diyoruz.

 

Telif Eseridir izinsiz kullanmayınız

 
 

 

 
 

 

 02

Bu sayının içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

Bir önceki Sayfaya Gitmek İçin Tıklayınız!

Bir sonraki Sayfaya Gitmek için Tıklayınız!

Ali EMİROĞLU
Ali EMİROĞLU Hayat Hikayesi
 SEN AYIP BİLMEZ MİSİN ?
            Bir şeyi fazla özerseniz, mutlaka arkasından sevilmeyen bir şeyler ortaya çıkacaktır. Her tartışmayı kararında bırakmayı bilmelidir. Sadece tartışmayı değil;hemen her şeyi kararında bırakmalıdır,o zaman pek çok nahoş olan nesne ile karşılaşılmamış olunur.
            Bir ortamda,bir şey çok konuşuluyorsa,o konuşulan şey yok kabul edilebilir. Siz,iffetli bir kadının iffetten bahsettiğini gördünüz;duydunuz mu ? İffetli kadın için buna gerek var mıdır ?
            Dindar da öyle değil midir ? İslâm’ı doya doya, laik düzenin kendisine temin ettiği geniş saha içinde yaşayan dindarın bundan söz etmesine gerek kalır mı ? Son bir iki sene içinde, “medeniyet anlaşması, barışması, dostluğunun kurulması” gibi çeşitli şekilde bazı nosyonlarla uğraşılır duruma geldik. Uluslar arası konferanslar tertiplerine bile teşebbüs edildi ve yapıldı da. Ne bekliyoruz bunlardan ? Ben hiç bir şey bekler olmadım. Bu kavga, bence medeniyetler değil, dinler arasındaki kavga, dinler çıktığından beri durmuş değildir. Bazı dinlerde de “sizden olmayanı öldürün” emirleri din konuları arasında yer almıştır. Hiç bir sebep yokken, gerekli de değilken, sen bayrağı aç ve dinler arasındaki kavgaları da medeniyetler sözcükleri arkasına gizle ve şimdiye kadar varılamamış bir anlaşma noktasını aramaya kalk ! Buna Fransızlar, mehtaba çıkmak diyorlar. Türkçe’si, hayal içinde olmak demektir.
            Dinler, barış temin edememişlerdir. Bizde söylendiği gibi, dinler çimento görevi de görmemişlerdir. Avrupa içindeki; din kavgalarını dinler önlemiş değildir. Kavgadan, öldürülmekten bıkmış olan insanlar ve milletler, laik ilkeleri kabul etmişler ve din kavgasından kurtulmuşlardır. Belki de bunu, medeniyet gelişmesi, din kavgalarını sınırlamış ve bazı kıtalarda önlemiş denebilir. Bu küçük ve eksantrik ülkenin başkanı da basın hürriyeti adıyla basit sayılacak bir özür dileme isteğini ret etmiş. Şundan hiç politikacı olur mu ?  Türban sorunu mu bu ki;insan hakları başında yer alsın. Basit saydığımız özür dileme keyfiyeti olsa,belki de bu geniş reaksiyon bir kadar genişlik kazanmış olmayacaktır. Bir şey aksilik gösterince, hep basiret bağlanır. Karikatür işi başka ülke basınlarında da yer aldı. Demek oluyor ki, medeniyetler anlaşmaları konferansları devam ederken bile, Hıristiyan alemde de bir bunalım yaşantısı devam ediyor. Türkiye’yi kabul etmeyenlerin bu işi kullanmış olmadıkları söylenebilir mi?
            İşte bir kıvılcım, iki din sahasında da yayılma işaretlerini taşıyor. Onlarda karikatür yayınlanması yaygınlaşırken, İslâm aleminde de yakıp yıkmalar başlamıştır. Bu ülkelerin mallarına boykotun bir anlaşılır tarafı olabilir, ama memleketinizde olan binaların yakılmasının size ne fayda getireceğini insan düşünmez mi! Bu binalar ilerde yeniden yapılacak ve paraları da yakan düşüncesiz fakir memleketlerin vergilerinden ödenecektir. Ülkeye zarar veren hiçbir hareket içinde akıl vardır denemez.
            Bize ne oldu ? Medeniyetler barışının elçiliğini, öncülüğünü yapıyor değil mi idik ? Ayrıca, Osmanlı Devrinde bile, mevcut dinlerin aynı meydan etrafında birlikte ve dostça yaşandığı olaylarıyla da öğünüp geliyoruz. Yeni yeni kiliseler izni bile çıkarılıyor. Ayrıca, 55 Müslüman ülkenin tek laik olan ülkesiyiz. Bu yazdıklarıma göre, bu laik olmayan ülkelerden birer adım olsun ilerde olmaklığımız gerekirdi.
            Aslında benim gibi bir Türk ülkesinde yobazlığın daniskasını yaşamış bir birikim sahibi Türk,böyle bir yazı yazması gerekirdi. Kendi memleketini,memleketinin insanlarının zihniyetini bilen insanların böyle yazması gerekmez mi ?
            Gerekmez de,yine de insanın aklına “beklide” ile başlayan fikirler geliyor. Bu deneyiminiz ne kadar çok olursa olsun,yine de düzelmiş olmayı görme dürtüsü içimizden geliyor. Başka ÜLKEMİZ YOK Kİ;bundan sonra oraya yerleşelim diyecek misiniz ?

 

 

Telif Eseridir izinsiz kullanmayınız

 
 
 
 

 03

Bu sayının içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

Bir önceki Sayfaya Gitmek İçin Tıklayınız!

Bir sonraki Sayfaya Gitmek için Tıklayınız!

Atilla ALPAY
Atilla ALPAY Hayat Hikayesi
ALKOLE  VE  SAFAHATA  HAYIR
Yılbaşı alkol bayramı değildir; böyle günlerde insanlarımız sefahat  tabloları çizmemelidirler. Yılbaşlarında bilhassa alkol tüketimin had safhaya çıkıyor. Bu gecede işlenen  suçlar ve yapılan trafik kazalarının  aylık bilançolara  eşdeğer olduğunu da istatistiksel olarak görülmektedir.
            Milli gelenek ve dini bayramlarımız arasında Noel kutlama ve yılbaşı eğlencesi diye  bir şey yoktur. Bunlar Hıristiyan batı dünyasının bize göre çirkin adetleridir. Bir Peygamberin doğumu içki içerek fuhuşla ,kumarla ve kepazeliklerle  kutlanmaz. Eğer  dünya  globalleşiyorsa buna  inananlar bizim adetlerimize  neden hassasiyet göstermezler. Çılgınlar gibi içki içerek  sarhoş olmak, zorla kazandığı  paraları  ,çoluk  çocuğunun  nafakasını bir gecede içki ve kumar masalarında  harcamak bize yakışan hal ve hareketler hiç değildir. Bir geceden bir şey olmaz diye düşününler her türlü kötülüğe  böyle gecelerde başlamakta; bir günah gecesinin  acısını  bütün bir ömür boyu maddi ve  manevi felaketlere uğrayarak  çekmektedirler.
Öte yandan dünyadaki Müslüman katliamlarının bu günlerde  artması ,hepsi  sivil çok sayıda suçsuz Müslüman  kardeşimizin muhtelif ülkelerde  şehit edilmesi, ülkemizde de  terör estiren ve  hıyanet içinde bulunan bazı gurupların azgınlıklarını  artırmaları  yüreğimize  büyük acılar yerleştirmektedir. Dünyanın içinde bulunduğu bu felaketler ortamında  yaşadığımız elim kayıplarımız için dua  ve tefekkür etmekten; çalışkan olup  işlerimizi  ve  ekonomimizi kurtarmaktan başka  bir çare yoktur.
Basında yılbaşı için gereken önlemler diye polisimizin  sarhoşlarla  ve çıkaracakları  olaylarla meşgul olmaları, eğlence yerlerini kollamaları ve otomobil kullanamayacak derecede  alkol alanları evlerine bırakmaya çalışmaları Türk-İslam toplumuna  yakışan  işler değildir. Biz ülkemizin terör yaraları aldığı; İslam Dünyasının kan, katliam ve ateş denizinde boğulduğu, İslam coğrafyasının Amerikan ve İsrail işgalinde olduğu bir dönemde  hangi  halimize keyfedeceğiz ve işrete dalacağız. Garptaki Müslüman’ın acısını şarktaki duymazsa tam iman etmiş sayılır mı? Türk  ve İslam ahlak ve aile yapısına aykırı işret tabloları, magazin basınının sosyete ve zenginlerin  sefahatine  yönelik eğlenceleri ve bunların  çarpık-rezil yaşantıları  yetmiş milyonluk bu fakir ülkeye hala dayatılmak  istenmektedir. Medyanın büyük bir kısmı da bu ihanetin maalesef  içindedir.
Yılbaşı  eğlencelerini, bunu alkol bayramı  yapanları, sefahat ve rezalet tabloları çizerek bunları bu aziz  milletin bayramı veya geleneği yapanları  ve bunları milletimize  dayatanları şiddetle protesto ediyor; tüm hemşerilerimi  işgal altındaki İslam coğrafyasında suçsuz yere katledilen tüm Müslüman  kardeşlerim için duaya  ve saygıya  davet  ediyorum.

 

Telif Eseridir izinsiz kullanmayınız

 
 
 
 

 
 
 04

Bu sayının içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

Bir önceki Sayfaya Gitmek İçin Tıklayınız!

Bir sonraki Sayfaya Gitmek için Tıklayınız!

Ömer Ertuğrul SOYACAK
Ömer Ertuğrul SOYOCAK Hayat Hikayesi
ÜLKEMİZİN ELEKTRİK ENERJİSİ POTANSİYELİ
               Bir ülkenin elektrik enerjisi tüketimi o ülkenin kalkınmışlığının göstergesidir. 2004 yılında Türkiye deki elektrik enerjisi tüketimi 2100 KWh iken  dünya ortalaması 2500 KWh  ABD’de ise 12322 KWh dir.
               1950 yılında ülkemizde 800 milyon KWh elektrik enerjisi üretilirken ,bu rakam 201 kat artarak 161 milyar KWh’a ulaşmıştır.
               2005 yılında üretilen elektrik enerjisinin % 73 termik (kömür % 27 ,akaryakıt % 5 doğal gaz % 41 )  % 26,09 hidrolik ,% 0,01 jeotermal ve rüzgar’dandır.
               Özellikle son yıllarda ülkemizde doğal gaz kullanımı yaygınlaşmış ısınmanın yanı sıra artan elektrik enerjisi ihtiyacını karşılamak üzere  doğal gaz çevrim santralleri kurulmuştur. Bu santraların ilk yatırımları ilk yatırım bedelleri hidroelektrik santralarla göre düşük olmasına rağmen işletme bakım gideri,yakıt gideri daha pahalı ve dışa bağımlıdır. Bunun sakıncaları ülkemizde de hissedilen Rusya Ukrayna krizinde yaşanmıştır.         
               Elektrik enerjisi üretim kaynaklarından hidroelektrik santraları dışa bağımlı olmayan ,çevreye uyumlu ,uzun ömürlü ( 200 yıl ) ,yatırım geri ödeme süresi ( 5_10 yıl ) ve işletme bakım gideri düşük yerli bir kaynaktır.
               Ülkemizin önde gelen elektrik üretim santralarından Keban barajı 7 yılda ,Kara kaya barajı 4 yılda geri ödemesini tamamlayarak  kar’a geçmiştir.
               Türkiye’de bu gün için teknik ve ekonomik olarak değerlendirilebilecek olan 127 milyar  KWh / yıl  hidroelektrik potansiyel olduğu hesaplanmıştır. İşletmede olan 135 adet   hidroelektrik  santral bu potansiyelden yıllık 45.325 milyar KWh / yıl elektrik enerjisi
üretmektedir. ( %36 )  İnşaatı devam eden  41 hidroelektrik  santralı tamamlandığında 
bu oran ( % 41 ) olacaktır.
               Diğer yerli bir kaynak olan linyitin elektrik enerji üretim potansiyeli 120 milyar/ yıl KWh olup 43 milyar KWh / yıl  ( % 36 )  değerlendirilmiştir
               Ülkemizin elektrik enerjisi talebi asgari olarak 2010 yılında 216 milyar KWh /yıl 2020 yılında 406 milyar KWh / yıl olacağı  hesaplanmaktadır buda göstermektedir ki orta ve uzun vadede yerli kaynaklarımız yeterli olmamaktadır. Onun için :
               1) Hidroelektrik ve linyit gibi yerli kaynaklarımızın öncellikli kullanımı için önlem alınmalı ,çözüm için özel sektörün gücünden faydalanmalıdır. (2020 yılına kadar 128 milyar dolarlık yatırım gerekmektedir )  ancak kamunun önemi gözden kaçırılmamalıdır.
               2) Rüzgar  ve jeotermal gibi doğal kaynaklar yenilenebilir olmanın yanı sıra yerli ve temiz enerji kaynaklarıdır. Bu konuda ülke kaynaklarını değerlendirmek için yapılan alışmalar yetersizdir.
               3) dünyadaki bor rezervinin % 72 kısmına sahip olan ülkemizde teknolojik çalışmalara gereken önem verilmelidir.
               4 ) Elektrik enerjisi açığımızın tamamlanması yönünde  AB ve dünya uygulamaları olan nükleer enerji konularında toplum bilgilendirilmeli,konu toplum gündemine taşınarak  ulusal çıkarlar açısından değerlendirilmelidir.
               Elektrik enerjisi potansiyeli yönünden Çorum ilimiz hakkında kısa bilgiler vermenin uygun olacağı kanaatindeyim. İlimizin hidroelektrik potansiyeli 953 milyon KWh / yıl dır. Bunun 474 milyon KWh / yıl  kısmı inşa halindeki  Obruk barajından ( % 50) diğer kısımları
proje halindeki Kızılırmak Kargı projesi ( % 47 ) ,Aşağı Çekerek projesi  ( % 3 )
               Obruk barajı inşaatına 1996 yılında başlanmıştır.2001 yılında bitmesi programlanmıştır. Ancak bazı bürokratik işlemlerden dolayı henüz tamamlanamamıştır. Oysa 2001 yılında tamamlanabilse bugün geri ödemesini tamamlamış olacaktı
               Çorum ilinin linyit kömürü rezervi 36 milyon ton olup bu rezervden yapılan
üretim ısınma amaçlı kullanılmaktadır. Rüzgar enerjisi ile ilgili olarak geçmiş yıllarda Çorum Belediyemizce bazı çalışmalar yapılmış ancak kamu oyu ile yeterince paylaşılmamış ve bu güne kadar bir uygulama yapılmamıştır.
               Hükümetimizin cumhuriyetimizin yüzüncü yılına kadar yerli linyit taş kömürü ve hidroelektrik potansiyelimizin tamamının kullanılmasını hedeflendiğini belirten açıklamaları sevindiricidir.                                                                              

                    

Kaynakça  D.S.İ

Telif Eseridir izinsiz kullanmayınız

 
 

 

 
 
 
 05

Bu sayının içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

Bir önceki Sayfaya Gitmek İçin Tıklayınız!

Bir sonraki Sayfaya Gitmek için Tıklayınız!

İsmet ÇENESİZ
İsmet ÇENESİZ Hayat Hikayesi
               DOĞAL GAZ VE DİĞER ENERJİ KAYNAKLARI;
            DOĞAL GAZ: “Elin verdiği öğün olmaz, o da vaktinde bulunmaz” demiş, atalarımız. Doğal gaz konusunda şu anda başımıza gelenlerde aynen öyle.
Bu konuda birazcık araştırma yapan tüm eli kalem tutan insanların yaptığı gibi bizde 7-8 senedir bu konudaki uyarılarımızı karınca kararınca halkımıza ve Çorum milletvekillerine defalarca yaptık. (Hatta gazetelerde okuyamadılarsa diye kendilerine her hafta bu yazılarımızı postaladık. Halada göndermekteyiz.)
            Ülkemizde 100-150 senelik enerji üretimine yetecek kadar kömürümüz mevcutmuş. Durum böyleyken (bu kömürü yer altından çıkartırken insanımıza istihdam sağlamak varken) sen işin kolayına kaç, ver dövizi, al doğal gazı. Sonrada elin adamı dönsün, sana parayla verdiği doğal gazı, senin ekonomini perişan etmek ve seni hizaya getirmek için şu soğuk günlerde silah olarak kullansın.   
            Avrupa’nın göbeğinde Avrupa’ya doğal gaz satmasına rağmen Rusya’nın kömürle elektrik üreten santralleri varmış. Son 3-5 yılda yapılan filtre ve benzeri çalışmalarla buralardaki hava kirliliği sorununu yok denecek seviyeye inmiş.
            JEOTERMAL ENERJİ:  Yurdumuz sıcak su kaynaklarıyla dolu olmasına rağmen biz bunlardan bırak enerji üretmeyi, ısınmada hatta kaplıca turizminde bile yeteri kadar faydalanamıyoruz. (Doğal gaz almak, ona bağlı kalmak marifetmiş gibi.) 
            İşte sana bedava denecek kadar ucuz ve sıcak su kaynakları. Hükümet bu konuda neler yapar bilmiyorum? Ama onlar kısır çekişmeler varken, “sen bana şunu dedin, ben sana bunu dedim” diyerek televizyonlarda ve mecliste boşa vakit geçirmekten böyle mühim konularla ilgilenemiyorlar.
            HALBUKİ BU KONULAR ÇOK ÖNEMLİ. Bu konularda araştırmalar yapmak üzere  üniversiteler görevlendirilse.  Ayrıca bu işi araştıran, çözümleyen  ve hayata en kısa zamanda geçiren Enerji Bakanlığının bir heyeti olsa ne kadar güzel olur.
            RÜZGAR ENERJİSİ: (Rüzgardan Elektrik Üretme) Bununda senlerdir lafı yapılır ama sıfıra sıfır, elde var sıfırdır. Bu hükümet bu konularda neler yaptı, elle tutulan ve gözle görülen? Bildiğimiz kadarıyla hiçbir şey. Ver dövizi, al, gazı, tuzu. Yiyeceği bile dışardan al. Sonrada ihracat arttı diye övün dur ama yinede ithalat ihracatın iki katına çıksın. Türkiye’nin rüzgar enerjisinden yararlanmaya çok müsait olduğunu senelerdir duyarız. Yel Allah’ın, kaval Allah’ın ama iş bitirici yetenekli adam yok.
            SU KAYNAKLARI: Türkiye’de belki daha yüzlerce elektrik üretecek barajlar yapılabilecek yerler var. Ama biz burnumuzun dibindeki Obruk Barajı bittiği halde 2-3 senedir tirbünleri ihale etmeyi beceremediğimizden elektrik üretemiyoruz. Ama lafı üretmeyi çok iyi beceriyoruz..
Doğal gaz yakarak elektrik üretmek yerine kuruluşundaki maliyetinden başka neredeyse yok denecek kadar masrafsız yapılabilecek bu ve buna benzer enerji kaynaklarımızı neden ihmal eder dururuz anlaşılmaz.
            NÜKLER ENERJİ SANTRALLERİ: Şimdiye kadar en az 2-3 tane Nükleer Enerji Santrali kurulmuş olmalıydı. Bu tür santrallerin yeni teknolojiler sayesinde artık hiçbir tehlikesinin olmadığını sağır sultan bile duydu. Buraları hemen şimdi bu gün kurmaya kalksanız 2-3 sene sürer deniyor. Bunu yapmaya para mı? Dünyada bu işi yapacak ve yaparken vadeyi uzun tutacak o kadar çok firma varki.
Hem doğal gaza vereceğimiz paralarla buraların ödemesi pekala yapılabilir. 
            Bu santrallerin temeli hemen atılmalıdır. Elektrik üretimi iyice çoğalmalı ve doğal gaza bağımlılık her gün biraz daha azalmalıdır. Yazının başında da dediğimiz gibi, elin verdiği öğün olmaz oda vaktinde bulunmaz.
Yoksa elin oğlu böyle kışın ortasında vanaları kısar ve boğazına ham armut gibi durur.
Bu işin çözümü, öz enerjiye süratle sarılmaktır.
Sevgi ve saygılarımla.

 

Telif Eseridir izinsiz kullanmayınız

 
 
 
 

 

 
 06

Bu sayının içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

Bir önceki Sayfaya Gitmek İçin Tıklayınız!

Bir sonraki Sayfaya Gitmek için Tıklayınız!

Üzeyir Lokman ÇAYCI
Üzeyir Lokman ÇAYCI Hayat Hikayesi
GÖLGELER UTANMAZLAR
            Doğan, 1970 yılının şubat ayında Fransa’nın Farébersviller bölgesinde  doğdu....
1969 yılında Afyon’un Baştepe Köyü’nden gelen Babası Celil’in Freyming-Merlebach maden işletmelerinde zor şartlarda çalıştığını küçük yaşlarda  fark etti. Ve  kendisinin böyle bir çalışma ortamına girmemesi gerektiğini düşündü.
Zeki ve çalışkan olmasına rağmen “yabancılara karşı takip edilen politikalar nedeniyle” kolej sıralarında yolu kesildi ve sanat okullarına yönlendirildi. Böylece yüksek tahsil yapma beklentisi kendi isteği dışında engellendi.
17 yaşında, mermer gibi sert cisimleri şekillendirmek üzere bir eğitime başladı. Başarısı dikkatleri çekti. Sanat okulundan mezun olduktan sonra öğrendiklerine kendi fikirlerini de ekleyerek dikkat çeken eserler üretmeye başladı. Kısa  zaman içerisinde bölgenin Belediye Başkanı yaptığı güzel çalışmaları fark etti. Teşvik için  ona bir atölye verdi ve  iş tekliflerinde bulundu. O şehrin önemli yerlerindeki boş duvarlara pencere ve doğa görüntüsü verdi. Emeklerinin karşılığını almak suretiyle güzel para kazanmaya başladı.
Bir gün atölyesinde çalışırken yanına daha önce  hiç tanımadığı bir kişi geldi :
-Ben Fas’lı bir Öğretmenim. Bu bölgede görevliyim. Çalışmalarınız dikkatimi çekti. Sizi tebrik etmeye geldim. Bu  sıralarda Doğan’la  tanışmak için gelenlerin sayısı da oldukça fazlaydı.
Babası emekliye ayrıldıktan sonra küçük bir mağaza açmıştı. Zaman zaman da Doğan’ı atölyesinde ziyaret ediyor ve böylece gelişmeleri de yakından takip ediyordu. Kendisine gösterilen ilgilerin çokluğundan olumsuz etkilenmemesi için ona uygun bir dille öğütler de veriyordu. Aradan birkaç gün geçmişti. Faslı Öğretmen atölyede çalıştığı bir sırada tekrar yanına geldi:
-Doğan Bey,  kolay gelsin. Ben sana bir teklifte bulunmayı düşündüm.
“Söyleyeyim mi, söylemeyeyim mi ? “ diye uzun uzun düşündüm. Ve seninle konuşmaya karar verdim. Yani kabul edersen seninle ortak olmak istiyorum. Doğan, kendisine yapılan bu teklife bir anlam veremedi.
-Dostum, benim yaptığım bu işten sen anlıyor musun? Birkaç gün önceki konuşmalarına göre biliyorum ki anlamıyorsun... Uzun süre sizinle dostluğumuz da yok. Yani birbirimizi iyice tanımıyoruz.  Benimle neden ortak olmak istediğini de anlayamadım. Sonra yaş itibarıyla senin gibi tecrübem de yok. Yani nereden bakarsam teklifine cevap vermem güçleşiyor. Ben burada yalnız da değilim. Bu gibi şeylerin riskini ilerde taşımamak için fikir alışverişinde bulunacağım ve sorumlu olduğum kişiler var. Onlara yani anama, babama ve eşime sormam lazım.
Faslı öğretmen aldığı cevaplardan memnun görünmüyordu:
-Elbette annene, babana ve eşine sorabilirsin... Birkaç gün sonra ben seni tekrar ziyaret etmeye geleceğim. Şu an hemen karar vermek zorunda da değilsin... Acelesi yok yani...
Doğan akşam üzeri olup bitenleri babasına anlattı. Babası :
-Oğlum işin içerisinde bir bit yeniği var... Bu adama dikkat etmelisin! Düpedüz bu
adamın “senin kazandıklarında” gözü var... Sonra bu bir öğretmen. Yaşça da senden büyük... Ben uzaktan tanıyorum. Görünüşüyle bu herif sağlam bir pabuca da  benzemiyor...
-Yani... baba bu adam gelince kabul edemeyeceğimi bildireyim,  değil mi? Zaten ben kabul edilemeyecek bir teklif olduğundan da daha önce ona bahsetmiştim.
-Elbette oğlum... Şu zamanda insanlara güvenilmiyor ki... İnsanın en yakınından  dahi hayır gelmiyor...  Adamın yüzüne gülüp arkasından kuyusunu kazıyorlar. En iyisi tatlı dille başından uzaklaştır gitsin!
- Tamam baba... senin dediğin gibi yapacağım.
Birkaç gün sonra Fas’lı Öğretmen şehir merkezinde bir duvara resim yaparken  Doğan’a :
-Kolay gelsin sanatkâr adam... Müthiş bir çalışma... Ben hayatımda böyle bir çalışma görmedim. Seni kutlamamak imkansız...
Doğan içini okşayan iltifatlarla dolu bu sözler karşısında merdivenden inerek onunla tokalaştı...
- Çok güzel sözleriniz için size  teşekkür ediyorum hocam...
Doğan’a iyice yaklaşarak yumuşak seslerle :
-Sevgili Doğan, sanatkârların haklarını her ne şekilde olursa olsun vermek lazım.
Bu da yerinde tespitlerle olur... İşte ben seninle ortak olmayı da bu sebeplerle istiyorum. Ve şu an bunun için yanındayım. Annenin ve babanın görüşlerini aldın mı?
Doğan kendisine ortaklık teklifinde bulunan bu şahsın tavırlarından da olumsuz etkilenmişti.
- Kusuruma bakma hocam, teklifinizi kabul etmem mümkün değil... Zaten böyle bir insana ihtiyacım olsa benim iki erkek kardeşim var... Önce onları çağırırım... Faslı Öğretmen :
- Sevgili Doğan senin gibi değerli bir insanın kusuru olur mu hiç...  Bu cevabına oldukça saygı gösteriyorum.  Ayrıca sana hak da veriyorum. Elbette bir adama ihtiyacın olsa,  öncelikli olarak kardeşlerini seçmen kadar doğal bir şey olabilir mi?
Doğan olumsuz cevabının  böylesine “nazikçe ve anlayışla”  karşılanmasına oldukça şaşırmıştı. İçinden “böyle güzel sözlerin sahibi bir insan asla kötü olamaz...” diyordu.  Ona:
 - Sevgili hocam... Beni utandırdınız. Sağ olun varolun. Sizin gibi değerli bir insanı bundan sonra  atölyeme çay içmeye davet ediyorum. Arada sırada gelirseniz beni ihya etmiş olacaksınız.
- Pekiyi  sevgili Doğan, seni şimdi daha fazla rahatsız etmeyeyim. İşinden
gücünden alıkoymayayım. İnşallah en kısa zamanda tekrar görüşürüz. Kolay gelsin... Hoşça kal.
Doğan aynı gün,  akşam üzeri eşi ve çocuklarıyla;  annesini, babasını ve kardeşlerini ziyarete gitti. Onlara olup bitenleri anlattı... Yaptığı işlerden bahsetti. Fas’lı öğretmenle aralarında geçen konuşmalardan söz etti.
- Baba! Fas’lı öğretmen tahmin ettiğimiz gibi değilmiş... Ortak olarak kabul etmeyeceğimi söylediğim zaman anlayışla karşıladı... Yani “ortaklık teklifi” böylece kapanmış oldu.
Aradan günler geçtikçe Doğan’ı taltif edenlerin sayısı oldukça artıyordu. Babası bir yakınlarının ölümü dolayısıyla Afyon’a gittiği bir sırada Faslı Öğretmen Doğan’ı bölgenin en ünlü bir lokantasında yemeğe davet etti.  O da bu daveti kabul etti...  Oraya gittiğinde aşçılara kadar bütün lokanta çalışanları ve Faslı Öğretmen onu kapıda karşıladılar. İçerisi loş bir şekildeydi... Üzerleri mumlarla ışıklandırılmış sadece kuş sütünün bulunmadığı masalardan birinin en güzel bölümüne, iltifatlarla Doğan oturtuldu. Şampanyalar patlatıldı... Kadehlere konulan içkiler tabakların etraflarına dizildi. Lokanta görevlileri şampanyaların ve şarapların kalitesinden bahsederek:
-Doğan Bey, içkilerimizden ve yemeklerimizden memnun olacağınızı umuyoruz.
Faslı Öğretmen kadehini kaldırarak:
- Haydi sevgili Doğan Bey, yaptığınız güzel çalışmalar ve yüksek sanatınız şerefine!
Doğan :
- Hocam ben içki içmiyorum. Hiç hayatımda içmedim. Böyle yerlere de alışık değilim. Normal olarak ben lokantalarda yemek yemiyorum. Ama senin hatırın için ilk kez buraya geldim.
-Aaaaaa! Sevgili Doğan senin gibi büyük bir iş adamı, bir gün için, böyle güzelbir ortamda benimle şu güzel şampanyalardan ve şaraplardan içse ne olur sanki?  Haydi.Haydi   isteğimi geri çevirme aydın insan! Al kadehi eline. Sonra fısıltı halinde:
- Bak herkes bize bakıyor. Çaktırmadan sen içmene bak. Doğan kadehlerden birini eline aldı. Elleri ve ayakları titriyordu. Ağzına bir yudum aldığı an tiksinti duyar gibi oldu. Sonra yemek arası normal bir şekilde içmesini sürdürdü. Bir ara ağzında kelimeler dağılırmışçasına Faslı Öğretmene:
-Sevgili Öğretmenim ben artık içmeyeceğim şu meretten. Haram yahu. Bana
Zorla içirdin. Sonra sen de Müslümansın. Hem kendin günahkâr oldun, hem de beni günahkâr ettin!  Bak gördüğüm kadarıyla sen benim gibi sarhoş da değilsin. Başım dönüyor yahu. Şimdi ben evime nasıl gideceğim?
- Sevgili Doğan Bey, Sevgili dostum. Biz burada ne güne varız. Taksi çağırırız olur biter. Seni böyle yüzüstü bırakır mıyız hiç?
-O da doğru ya?  Pekiyi beni bu kafayla hanım ve çocuklarım nasıl karşılayacak?
- Doğan Bey sen erkek adamsın be! Sen taşlara nasıl şekil veriyorsun? Aklınla ve
hünerlerinle. Elbette buna da bir çare bulursun! Sonra; sarhoştan herkes korkar.Bağırdın mı olur biter!
- Doğru ya ben erkek adamım... Evin reisi benim... Bağırdım mı olur biter!
- Bravo Doğan Bey!  Doğan tirit gibi sarhoştu. Taksiyle evine geldiği sırada saat 03.00’ü bulmuştu. Eşi merak içerisinde kalmıştı. Kayınvalidesine “yanlış anlaşılır düşüncesiyle” telefon dahi açamamıştı. Doğan : -
- Hanım! Hanım! Diye bağırdığı sırada cebinden taksi şoförüne vermek üzere para çıkarmaya çalışıyordu. Eşi kapıyı açtığı sırada Erdoğan şoföre 500 Frank uzattı :
-Üüstü kalsın! Dedi. Fransız Şoför:
-Beyefendi biz halka hizmet ediyoruz. Siz  sarhoşsunuz..Yani ne yaptığınızın
farkında değilsiniz. Borcunuz,  gece tarifesi olarak 50 Frank. Alın şu  450 Frank’ınızı. Dedi ve parasının üstünü vererek oradan uzaklaştı. Eşi, Doğan’ı aşırı bir şekilde alkollü görünce:
- Bak Doğan’cığım seni uykusuz kalarak üç çocuğumuzla şu ana kadar bekledik. Sen hiç içki içmezdin; ne oldu da bugün içki içtin? Birisi mi içirdi yoksa? Gözleri kıpkırmızıydı Doğan’ın.Eşine doğru yaklaşarak:
-Bana bak! Sana hesap vermemi mi bekliyorsun ha? Bırak da felekten bir gün
çalalım. Hani şu nazik öğretmen vardı ya. İşte o davet etti beni. Lokantaya bir yığın para da ödedi zavallı!
- Doğan’ım  bak ayakta duracak halin yok!  O öğretmen iyi bir insan olsaydı, seni bu hale düşürmezdi? Yalvarıyorum sana. Ne olursun bir daha içme. Her zamanki gibi yemeğimizi sen ve ben çocuklarımızla birlikte yiyelim! Doğan gözlerini irileştirerek eşine iyice yaklaştı:
-Daha konuşmaya devam edecek misin ulan? Söyle sen mi yöneteceksin beni ha? Benim karar verme hakkım yok mu hiç? Bak herkes bana “bey” diyor. Zenginim artık, daha  fazla konuşursan nelerle karşılaşacağını biliyor musun?
- Doğan’ım ben senin her şeyine katlanırım. Yeter ki sen bir daha içki içme! Üç çocuk iyice annelerine sarılırken en küçüğü ağlamaya başlamıştı. Annesi onu kucağına aldı.
-Ne oldu yavrum; niçin ağlıyorsun? 3 yaşındaydı Celil. Annesine sarılarak:
-Anne! Ben babamdan korkuyorum!  O beni neden kucağına almadı? Beni
Sevmiyor değil mi?
- Kes sesini. Evin reisi benim. Şuna bak benden korkuyormuş. Ben öcü müyüm ulan?
Ertesi sabah, eşi Tülay, çocuklarından ikisini,  karınlarını doyurduktan sonra okula götürdü. Celil uyuyordu. Kendisi kahvaltıyı eşiyle birlikte yapmak için aç susuz öğleye kadar bekledi. Doğan kalktığı zaman saat 12.00’yi geçiyordu.  Kendini oldukça yorgun hissediyordu. Eşi ona olup bitenlerden hiç söz etmedi. Kendi kendine “oldu bir kere. İnşallah bir daha olmaz. Anlarsa yaşadıkları kendisine bir ceza gibi.” diyordu. Birlikte kahvaltı yaptılar. Babası Türkiye’den gelinceye kadar Faslı öğretmen üç kez daha onu aynı lokantaya davet etti. Her defasında lokanta masraflarını da ödedi. Doğan içkili bir hayatın iyice içine girmişti. İçmediği zaman elleri ve ayakları titriyordu. Uykusuzlukla beslenen huzursuzlukla çevresindekilerin kendisiyle ilgilenmelerine de oldukça tepki gösteriyordu. Bunlardan en çok etkilenen de eşi ve çocuklarıydı. İş ve aile hayatını olumsuz etkileyen gelişmelerden sonra babası da Türkiye’den gelmişti. Eşi Tülay, çocuklarıyla oldukça sarsıldıkları halde Doğan’ın durumundan tek kelime dahi Celil Bey ve yakınlarına bahsetmedi. Ama kayınpederi,  olup bitenleri anlamakta gecikmedi. Doğan’ın tedavisi ve çözümü oldukça güç bir hale düştüğünü de gördü.
Uzun süre doktor tedavisi görmesine rağmen kendisini sürükleyen isteklerin önüne bir türlü geçemedi. Faslı Öğretmen, alkol bağımlısı olmasından sonra bir kez olsun Doğan’ı aramadı. Annesi ve babası gözyaşları içerisinde Doğan’a birçok kez yalvardılar:
-Oğlum bak gurbetteyiz. Güzel işin vardı, kaybettin. Görüyorsun Belediye
Başkanı da desteğini çekti. Verdiği atölyeyi elinden aldı. Senin dost bildiğin Faslı Öğretmen şimdi nerede? Seni ne arıyor ne de soruyor? Seni dertlerinle baş başa bırakıp çekilip gitti. Farkındaysan senden intikam aldı. Doğan düştüğü durumdan kurtulmak için kendisiyle ne kadar mücadele ettiyse de bunu başaramadı. Hatta gizlice evdeki kolonyaları dahi içti. Çocukları ve eşi gözyaşlarıyla dolu bir hayata daha fazla dayanamadılar. Bu arada Paris’te bulunan bir dostlarından psikolojik yardım istediler. Geçmişten itibaren onlarla karşılıklı hep dayanışma içinde olan Ömer Bey bu olayı duyar duymaz onların bu isteğine olumlu cevap verdi. Tüm ailenin çektiği çileleri bir nebze de olsa durdurabilmek ümidiyle elinden gelen bütün gayretleri esirgemedi. Doğan, Ömer Bey’in telkinleriyle ancak iki ay kadar içkiden uzaklaştı. Sonra kaçamak yollardan tekrar içki içmeye başlayınca eşi Tülay çocuklarını da alarak evini terk etti. Doğan sonradan eşinin Fransa’nın Reims şehrinde kalan teyzesinin yanında olduğunu öğrendi. Tülay eşinin kendisiyle görüşmek istediğini öğrenince onu oradan telefonla aradı:
-İçki karşılığında beni ve çocuklarımı dışlamamış olsaydın biz buraya gelmezdik. Bir daha Faslı Öğretmenin ve iğrenç anıların bulunduğu o bölgede yaşamamız imkânsız. Cevabını verdi. Celil, gelini Tülay için Oğluna :
-O yerden göğe kadar haklı oğlum! Dedi. Sen ya içki içme fikrini sürdürerek hem kendi hayatını karartacaksın hem de yuvanı dağıtmayı kabulleneceksin. Ya da içki denen illeti hayatından atıp gül gibi yuvanda çoluk çocuğunla yaşayacaksın. Yani bu iki tercihten birini seçeceksin. Aklın varsa dosta düşmana karşı daha fazla rezil olmadan içkisiz bir hayata geri dön ve hayatını kurtar. O kadını, yani hanımını da acıların içine atmadan tedbirini al!
Doğan günlerce çocuklarını sayıkladı. Geceleri uykusunu bölen düşlerle dağlandı. Onu içki içmeye sevk eden dürtülerle savaştı. Girdiği çıkmazlarda günlerce yalnız başına kalışının sorumlularını aradı. “Bu bir savaş... “ diyordu kendi kendine. “Kazanmalıyım. Elbette kazanacağım!” Gurbette stratejisizliğin ağlarından kurtulmanın mücadelesini veriyordu. Hiç kimseyle görüşmeden geçen günlerin kıskacındaydı. Kendine sertleşerek geri dönmesinden korktuğu duygularını, bir başka kişiye yöneltmeden önce, “aynalardaki görüntüleriyle” konuştu.  Çocuğunun “ben babamdan korkuyorum.” sözleri zihninden uzun süre çıkmadı. Bir sabah kahvaltısından sonra annesine ve babasına:
-Ben karar verdim. Dedi.  Annesi ve babası önce şaşkın bir şekilde Doğan’ın yüzüne baktılar. Sonra Celil :
-Neye karar verdin oğlum? Dedi.
Annesi ve babası merak içerisindeydiler. Sabırla onun açıklamasını beklediler. Doğan.
-Karar verdim. Çocuklarımın ve eşimin yanlarına döneceğim. Dedi. Hıçkıra, hıçkıra ağlayarak Sevgili babacığım, senin ismini verdiğim Celil burnumda tütüyor. Çok özledim onları çok. Daha fazla dayanamayacağım! Annesi ve babası da gözyaşlarını tutamadılar. Ve üçü birden birbirlerine sarılarak sarmaş dolaş oldular. Celil:
-Doğru ya oğlum, epey azap çektin. Tabi sadece sen değil,  hepimiz çektik. Başına gelmedik kalmadı. İçki, bir türlü afet ama bunu sana alıştıran, senin yuvanı darmadağın eden adam da ayrı bir afet, yani iki afet arasında kaldın. Sonra ağlayarak:
-Git oğlum git! Bir daha şu içki denen zıkkımı evinin kapısından içeriye sokma! İçenlerin yanına asla uğrama. Aslan oğlum zaten sana bu yakışıyor. Bak biz ananla hacca giderken sana ve kardeşlerine çok dua etmiştik. Ya Rab kötü niyetli insanların şerrinden çocuklarımızı koru, diye. On yıl geçti aradan. O zamanlar her şey iyiydi. Ama şimdi insanların yöneldikleri şeyler farklılaştı. Biz yönümüzü Kabe’ye dönüyoruz. Bazıları da, şerre ve kalleşliğe dönüyorlar. Bir başkası da bir başka yöne dönüyor. Allah bizi bir daha bu durumlara düşürmesin!
Doğan birkaç gün sonra dediğini yaptı. Bir ev kiralayarak eşi ve çocuklarıyla Reims’e yerleşti. Onlar için hayatın çileli yolu Reims’de noktalanmıştı.
Paris - 12.07.2005

 

Telif Eseridir izinsiz kullanmayınız

 
 

 

 
 
 
 
 07

Bu sayının içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

Bir önceki Sayfaya Gitmek İçin Tıklayınız!

Bir sonraki Sayfaya Gitmek için Tıklayınız!

Selma GÜRSEL
Selma GÜRSEL Hayat Hikayesi
KARA BAKLA ZEYTİNYAĞLI
1 kilogram kara bakla
1 tane orta büyüklükte soğan
1 fincan zeytinyağı
1 tatlı kaşığı toz şeker
istenildiği kadar tuz.
İstenildiği kadar tere otu
Kara bakla temizleyince ve yıkanır başka bir kapta kararmasın diye soğuk suya konulur.   Zeytinyağı tencereye onur soğan tencereye doğranarak kızarmadan haşlanır,isteyen salça da ilave edebilir,suda bekleyen kara bakla süzgeçten suyu süzülerek, tencereye konulur.
Üzerine şeker ve tuzu ilave ederek dereotunu doğranır, tencereyi kaşıkla karıştırılır. Başka kapta kaynatılan su aktarılır. Pişmeye bırakılır. Hem sıcak hem de soğuk olarak servis yapılarak yenilir. İsteyen sarımsaklı yoğur ekerek servis yapar.

 

Telif Eseridir izinsiz kullanmayınız

 
 
 
 
 
  08

Bu sayının içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

Bir önceki Sayfaya Gitmek İçin Tıklayınız!

Bir sonraki Sayfaya Gitmek için Tıklayınız!

Paşa ÇETEN
Paşa ÇETEN Hayat Hikayesi
GÜZE ALIŞMIŞ TOPRAKÇA
Deniz tadında her şey, düşüncemde yorgunluk
Bir itirafçı damlalar seyre değer
Alçaklarda mor, hain fosforlar
Beynimin çılgın zarlarını soymakta
Kasırga hem kendini,hem damlaları savuruyor
 
Hatıraların en ön safında Leyla
Sükunet giyinmiş, kıyamda durur gibi
Bir bahara, bir güze alışmış toprakça
Direnerek suya, ışığa, insana ve
Ömür denilen karanlık okyanusuna
 
Nedir lisan bilmek;yada kürek kullanmak
Sömürünün ertelediği üçüncü savaşın eşiğinde
Karnını terk ederken bir bir kardeşlerim
Kurbanlık kaç yumruk büyütüyorsun anne
Deniz tadında her şey,düşüncemde yorgunluk
 

 

Telif Eseridir izinsiz kullanmayınız

 
 
 
 
 
 
 09

Bu sayının içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

Bir önceki Sayfaya Gitmek İçin Tıklayınız!

Bir sonraki Sayfaya Gitmek için Tıklayınız!

Cuma TÜRKMEN
Cuma TÜRKMEN Hayat Hikayesi
DUYGU VE SEVGİ
İnsanın gönlünde gül gibi biten,
İçimizde yanan kor gibi tüten,
Aile ferdini bir evde tutan,
Kalplerin bağıdır duygu ve sevgi.
 
Ruhumuza sıcaklığı işleyen,
Gurbetteki kocasını düşleyen,
Yavruları yuvasında besleyen,
Ananın yağıdır duygu ve sevgi.
 
Bayramlarda çocukları oynatan,
Savaşlarda anaları ağlatan,
İnsanları millet yapıp kaynatan
Toplumun ağıdır duygu ve sevgi.
 
BEKİR der ki; ırmak gibi çağlayan,
Aramızda yakınlığı sağlayan,
Beni aşık edip sana bağlayan,
Gönlümün bağıdır duygu ve sevgi.
 

 

Telif Eseridir izinsiz kullanmayınız

 
 

 

 
 
 

Bir önceki Sayfaya Gitmek İçin Tıklayınız!

Bir sonraki Sayfaya Gitmek için Tıklayınız!

Bu sayının içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

 

Çalışmalar TELİF ESERİDİR Yazarlarımızın gönderileri ile yayına alınmıştır.
corumlu2000@gmail.com
Mahmut Selim GÜRSEL  
yazarlarımız yaptıkları paylaşımlardan sorumludur.
Sitemiz ve yazarlarımız;hukuka, yasalara, telif haklarına ve kişilik haklarına saygılı olmayı amaç edinmiştir.