DİKKAT ! BU BİLGİLER TELİF ESERİ OLUP YAZARI VE YAYINEVİMİZDEN  İZİN ALINMADAN KULLANILMAMALIDIR.

YIL 8  SAYI 93    25 Kasım 2006

Mahmut Selim GÜRSEL 10 KASIM ATATÜRK’Ü ANDIK MI? YAZARIMIZI ZİYARET
Mahmut Selim GÜRSEL BİR ÇINAR DEVRİLDİ MUSTAFA BÜLENT ECEVİT
Mahmut Selim GÜRSEL YAZARIMIZI ZİYARET
Mahmut Selim GÜRSEL HEMŞERİMİZİN BAŞARILARI DEVAM EDİYOR ÇIĞ RUSYA'DA ÜÇÜNCÜ TİYATRODA DA BAŞLADI!
Üzeyir Lokman ÇAYCI BEKLENMEDİK MİSAFİR
Salim SAVCI ÇOCUK TALBİ KİTABINI KİMLER OKUMALI
Ömer Ertugrul SOYOCAK HUZUR
İsmet ÇENESİZ BAYILAN BAYILANA
Hasan Lâtif SARIYÜCE ATATÜRK’ÜN EVİNDE
Selma GÜRSEL BAMYA
Hıfzı ÖZBEKMEZ ÇORUM BENİM MEMLEKETİM
Şükrüye BEZGİN ÖZLEM
 
 
 
 
 
 01

Bu sayının içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

Bir önceki Sayfaya Gitmek İçin Tıklayınız!

Bir sonraki Sayfaya Gitmek için Tıklayınız!

Mahmut Selim GÜRSEL
Mahmut Selim GÜRSEL Hayat Hikayesi
10 KASIM ATATÜRK’Ü ANDIK MI ?
         10 Kasım Ülkemizin bu günlere gelmesinin ve temelini atan Mustafa Kemal Atatürk’ün vefat yıl dönümü.
         Uzun yıllar yas tutularak Atatürk’ü anmak için belirli anma etkinlikleri ülkemizde yapıldı. Zaman geldi bu yas sadece anma törenleri olarak kutlanmaya başlandı.
         13 Kasım günü Ankara’ya gitmem gerekliydi. İsimi bitirince Anıtkabir’e gittim. İmkanım dahilinde resimler çektim. Fotoğraf makinemin otomatik ayarı ile resimler çektim. Ankara’da otururken Anıtkabir’i ziyaret etmiştim,Askerdeyken de birkaç kere ziyarete gitmiştim,Ankara’da otururken de birkaç kere misafirlerimizi götürmüştük,bu ziyaretim kadar detaylı bir ziyaret yapamamıştım. Neden mi derseniz,fotoğrafla bu ziyaretleri belgelendirememiştim.
Fotoğraf çekerken ekserlerimizin merasimlerini da kaydettim. Ben de askerdeyken  Türkiye Büyük Millet Meclisinde aynı şekilde ve ciddiyetle nöbet tuttuğum gözümün önüne geldi.
 
 
 

 

 
 

 

 02

Bu sayının içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

Bir önceki Sayfaya Gitmek İçin Tıklayınız!

Bir sonraki Sayfaya Gitmek için Tıklayınız!

Mahmut Selim GÜRSEL
Mahmut Selim GÜRSEL Hayat Hikayesi
BİR ÇINAR DEVRİLDİ MUSTAFA BÜLENT ECEVİT
28 Mayıs 1925; İstanbul’da doğdu.
Gazeteci, şair, yazar, siyasetçi ve Millet Vekili Türkiye başbakanlık görevlerinde bulundu
1944 yılında Robert Kolej'den mezun oldu.
1944 tarihinde Basın Yayın Genel Müdürlüğü'nde çevirmen olarak çalıştı
1946 yılında okul arkadaşı Rahşan Aral ile evlendi.
1946-1950 tarihleri arasında Londra Elçiliğinin Basın Ateşeliğinde kâtip olarak çalıştı.
1950 yılında Ulus Gazetesi'nde çalışmaya başladı. 
27 Ekim 1957 seçimlerinde CHP'den milletvekili olarak siyasete girdi
6 Ocak 1961-25 Ekim 1961Kurucu Meclis Cumhuriyet Halk Partisi Temsilcisi olarak bulundu.
1973 seçimlerinde CHP'nin seçim kampanyasında, yaşlı bir kadının "Karaoğlan nirede ha evlatlar, Karaoğlan'ı görmek istiyom" demesi üzerine adı Karaoğlun olarak anıldı.
Türkiye Büyük Millet Meclisi'nde 11. ve 12. Dönem Ankara Milletvekilliği, 13., 14., 15., 16. ve 19. Dönem Zonguldak Milletvekilliği, 20. ve 21. Dönem İstanbul milletvekili olarak görev yaptı.
Cumhuriyet Halk Partisi Genel Başkanı, Demokratik Sol Parti Genel Başkanı oldu. Çalışma Bakanı, Devlet Bakanı, Başbakan Yardımcısı ve Başbakan olarak görev yaptı; ancak üniversite mezunu olmaması nedeniyle Cumhurbaşkanlığı'na aday olamadı. Koalisyon partilerinin bu hükmü değiştirme teklifini ve kendisine cumhurbaşkanlığı teklifi getirmesini ise teşekkür ederek reddetti. Beş kez Türkiye Cumhuriyeti başbakanlığı yaptı
5 Kasım 2006 tarihinde 81 yıllık çınar hayata gözlerini kapadı. 11 Kasım 2006 tarihide Devlet Töreni ile ebedi istirahat agâhına defnedildi.
Cenaze namazı Ankara Koca Tepe Camiinde kılındı. Yaklaşır 7 kilometrelik defin alanına kadar sevenleri cenazesine iştirak ettiler.
Bu uzun sayılacak ömründe tek sevdiği Raşan Ecevit, metanetini koruyarak yaşı için uzun ve meşakkatli sayılacak menzili sevgilisi, eşi Bülent Ecevit’in cenaze arabasını tutarak yürüdü. Defin alanına getirilen cenaze dualarla kabrine defnedildi.
Allah C.C. Geçmiş günahlarını af etsin. İnsanoğlu doğar, yaşar ve sırası gelince ölür. Bunu her yaşayan görecektir. Gelin girmeyen ev olur; ölüm girmeyen ev olmaz demiş atalarımız.
Ankara'ya bir daha gittiğimizde de onu ziyaret ederiz İnşallah
Bülent Ecevit, düşünceleri ve uygulamalarıyla, 20. yüzyıl Türk siyasal yaşamının en önemli isimlerden biri olmuştur.

 
 

 03

Bu sayının içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

Bir önceki Sayfaya Gitmek İçin Tıklayınız!

Bir sonraki Sayfaya Gitmek için Tıklayınız!

Mahmut Selim GÜRSEL
Mahmut Selim GÜRSEL Hayat Hikayesi
YAZARIMIZI ZİYARET
         Ankara’da bulunan ağabeyimiz Salim Savcı’yı da ziyaret ettim. Bir çayını içtim,Çorum’dan konuştuk,bazılarının kulaklarını çınlattık. Yeni hazırladığı Masal Kitabından bahsettik. Hayırlı olsun dileğimle

 

 

 
 
 
 
 04

Bu sayının içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

Bir önceki Sayfaya Gitmek İçin Tıklayınız!

Bir sonraki Sayfaya Gitmek için Tıklayınız!

Mahmut Selim GÜRSEL
Mahmut Selim GÜRSEL Hayat Hikayesi
HEMŞERİMİZİN BAŞARILARI DEVAM EDİYOR ÇIĞ RUSYA'DA ÜÇÜNCÜ TİYATRODA DA BAŞLADI!
Tuncer Cücenoğlu'nun hemen bir çok Dünya diline çevrilmiş oyunu Çığ Rusya'da Tolyati Akademik Dram Tiyatrosu'nda  6 Ekim'de yapılan bir galayla izleyicisiyle buluştu…
Linas Zaikauskas'ın yönettiği Çığ büyük beğeni topladı.
Bilindiği gibi Çığ ilkin Ufa Devlet Tiyatrosu'nda Başkortça olarak sahnelenmeye başlanmış daha sonra da Kurgan Devlet Tiyatrosu'nda Elena Oganova'nın Rusça çevirisiyle geçtiğimiz sezon Rus izleyiciyle buluşmuştu.
Kurgan Devlet Tiyatrosu yapımı olan Çığ Uluslararası Denizatı Tiyatro Festivali'nde 4 dalda (En iyi oyun, En iyi kadın ve erkek oyuncu ile en iyi rejisör dallarında ) ödül kazanmayı başarmıştı.
Böylece Çığ  aynı anda Rusya'da üç tiyatroda birden sahnelenme başarısını gösteren bir oyun olmuştur.
Sn.Petersburg (eski adıyla Leningrad) Devlet Dram Tiyatrosu'nda da provalara alınmak üzere olan  Çığ  anlaşıldığı kadarıyla bütün Rusya'da sahnelenecek.
ÇIĞ'IN GALASI TOLYATİ AKADEMİK DRAM TİYATROSU'NDA  GERÇEKLEªTİ!

 

 

 
 
 
 
 
 
 
 05

Dergiye dönmek için tıklayın

Bir önceki Sayfaya Gitmek İçin Tıklayınız!

Bir sonraki Sayfaya Gitmek için Tıklayınız!

Üzeyir Lokman ÇAYCI
Üzeyir Lokman ÇAYCI Hayat Hikayesi
BEKLENMEDİK MİSAFİR 
Asırlar önce bir ormanda
Bütün canlılar birlikte yaşarlarmış
Gelip geçenler de o civarda
« Bu ne güzellik !» diye şaşarlarmış
Günün birinde erkek ve dişi yılan dostça giderlerken biri,  iki kök arasında sıkışıp kalmış. Çok zorlanmış çıkmak için… Acı sarmış bedenini dişi yılanın…  Erkek arkadaşı onun haline dayanamamış. Kendi dilleriye konuşmuşlar birbirleriyle. Sonra erkek yılan bir çare aramak için yollara düşmüş !  Oradan uzaklaştıkça uzaklaşmış… Uzun süre kıvrıla kıvrıla yürümüş…  O yürüdükçe ağaçlar ve mis gibi kokan otlar arkadaşıyla birlikte geride kalmış…
Saatler geçmiş aradan... Bir sarayın önüne gelmiş erkek yılan...  Önce  sürünerek yüksek pencere gibi bir boşluğa tırmanmış... Yukardan sarkan zincirli çan halkasına uzanarak bir salıncak gibi onunla sallanmış... O sallandıkça sarayın çanları çalmış... Uyarıcı asker de çanın çaldığını Padişah’a duyurmak için davulunu çalmış:  «Güm!... güm!... güm!... »
Padişah uykudan uyanmış... Yüzlerce muhafız dizilmişler yanyana... Haber vermişler sultana :
- « Ne yapalım Efendimiz? »  Demişler : «Emirleriniz başlarımızın üzerinde…»
Padişah, demiş : « Sabahın köründe gelen kimmiş bakın…Bir hikmet var bunda! Giyinip kuşandıktan sonra usul usul açın sarayın kapısını! »
Yüzlerce muhafız  « rap... rap... rap... » diye ayaklarıyla sesler çıkararak,  tek sıra halinde yürümüşler. Bir müddet sonra sarayın ana kapısının arkasına kadar gelmişler... Komutan Su, elindeki iri anahtarla yavaş yavaş açarken büyük kapıyı, kimler var diye kolaçan etmiş gözleme deliğinden...  Demiş : Görünürde kimse yok... Biraz  açtıktan sonra kapıyı, uzatmış dışarıya kafasını... Çok geçmemiş, feryat ederek kapamış sarayın kapısını... Bağırmış : « Büyük bir yılan!.. »
Yüzlerce muhafız « rap... rap... rap... » diye ayaklarıyla sesler çıkararak,  tek sıra halinde geri dönmüşler. Hepsi birden koro halinde Padişah’a « ana kapı önünde yılan var... » demişler...
Padişah demiş :  « Sebepsiz gelmez bir yılan kapımızın önüne... Silahlarınızla onun yanına gidin... Mutlaka bir derdi vardır, ilgilenin... »
Hepsi birden koro halinde Padişah’a : « Efendimiz emirleriniz başlarımızın üzerinde…»   demişler… Muhafızlar « rap... rap... rap... » diye ayaklarıyla sesler çıkararak, tek sıra halinde yılanın yanına gelmişler. Komutan Su, elindeki mızrakla yaklaşmış yılana… Konuşmak istemiş eliyle koluyla işaretleşerek onunla : «Bir derdin mi var senin? »
Yılan ayağa kalkar gibi yukarıya uzanmış... Sonra onu takip etmişler başıyla işaret edip yürüyünce... Bir müddet sonra ormana girmişler… Ağaçlar ve mis gibi kokan otlar arasında Komutan Su ve muhafızlar «  rap... rap... rap… » diye ayaklarıyla sesler çıkararak, tek sıra halinde yılanın arkasından yürümüşler… 
Yılan arkadaşını bıraktığı yere geldiği zaman tekrar ayağa kalkar gibi yukarıya uzanmış ve başıyla iki kök arasına sıkışan arkadaşı dişi yılanı göstermiş. Komutan Su muhafızlarla incitmeden demir mızraklar yardımıyla kökleri birbirinden ayırırmışlar… Boşluğa çıkan dişi yılan, arkadaşıyla âdeta teşekkür eder gibi,  önce Komutan Su’ya ve muhafızlara bakmışlar… Sonra dans edercesine hoplaya zıplaya gide gide ağaçlar ve mis gibi kokan otlar arasında kaybolmuşlar…
Komutan Su ve muhafızlar « rap... rap... rap... » diye ayaklarıyla sesler çıkararak, tek sıra halinde saraya geri dönmüşler… Olup bitenleri aynen şöyle oldu… böyle oldu, diye Padişaha anlatmışlar...
Padişah oldukça şaşırmış önce… Sonra sevinmiş muhafızlar kazasız belâsız geri dönünce…
Demiş : Bir hikmet var bunda, bir sır gizli, ince mi ince?
Bir ay geçmiş aradan…Unuttukları sırada yılanların hikâyesini… Yeniden sarayı çınlatmış çan sesi… Bunu takip etmiş uyarıcı askerin Padişah’a çanın çaldığını duyuran davul sesi : « Güm... güm... güm... »
Padişah uykudan uyanmış... Yüzlerce muhafız dizilmişler yanyana... Haber vermişler sultana :
- « Efendimiz, ne yapalım? » Demişler : « Emirleriniz başlarımızın üzerinde…»
Padişah, demiş : « Sabahın köründe gelen kimmiş bakın… Bir hikmet var bunda! Giyinip kuşandıktan sonra usul usul açın sarayın kapısını! »
Komutan Su  ve yüzlerce muhafız « rap... rap... rap... » diye ayaklarıyla sesler çıkararak,  tek sıra halinde yürümüşler. Bir müddet sonra sarayın ana kapısının arkasına kadar gelmişler... Komutan Su, elindeki iri anahtarla yavaş yavaş açarken büyük kapıyı, kimler var diye kolaçan etmiş gözleme deliğinden...  Demiş : Görünürde kimse yok... Biraz  açtıktan sonra kapıyı, uzatmış dışarıya kafasını... Çok geçmemiş feryat ederek kapamış sarayın kapısını... Bağırmış : « Büyük bir yılan!.. »
Muhafızlar « rap... rap... rap... » diye ayaklarıyla sesler çıkararak,  tek sıra halinde geri dönmüşler. Hepsi birden koro halinde Padişaha « ana kapı önünde yılan var... » demişler...
Padişah demiş :  « Sebepsiz gelmez bir yılan kapımızın önüne... Silahlarınızla onun yanına gidin... Mutlaka bir derdi vardır,
ilgilenin... »
Hepsi birden koro halinde Padişaha : « Emirleriniz başlarımızın üzerinde…»   demişler… Muhafızlar « rap... rap... rap... » diye ayaklarıyla sesler çıkararak, tek sıra halinde yılanın yanına gelmişler. Komutan Su, elindeki mızrakla yaklaşmış yılana… Konuşmak istemiş eliyle koluyla işaretleşerek onunla : «Bir derdin mi var senin? »
Yılan ayağa kalkar gibi yukarıya uzanmış... Sonra onu takip etmişler başıyla işaret edip yürüyünce... Yılan girmiş sarayın bahçesine... Komutan Su, önüne geçmiş yılanın… Muhafızlar « rap... rap... rap... » diye ayaklarıyla sesler çıkararak, tek sıra halinde yılanın arkasından gelmişler. Sarayın iç kapısından girmeden önce Padişah’a haber vermişler : « Efendimiz, yılan içeriye girmek istiyor… » demiş Komutan Su…
Padişah demiş : « Bırakın gelsin…» Sonra hepsi birden girmişler sarayın içerisine…
Yılanı görünce Padişah oldukça afallamış… Çevresindekilere korktuğunu belli etmemek için de çok zorlanmış…
Yılan ayağa kalkar gibi yukarıya uzanmış... Sonra orada bulunan altından bir sehpanın üzerine ağzıyla bir çekirdek bırakmış… Başını oynatarak gitmek üzere geriye uzanmış… Geldiği yönde yürümeye başlarken,
Padişah demiş :  «Bir yılan sebepsiz gelmez dedim size… Mutlaka daha önceki yılanlardan biridir bu ! İşte hiç görmediğimiz bir çekirdek bıraktı bize ! Sarayın dışına rahatça çıkması için onunla ilgilenin... »
Muhafızlar demişler : « Efendimiz, emirleriniz başlarımızın üzerinde…»
Yüzlerce muhafız « rap... rap... rap... » diye ayaklarıyla sesler çıkararak,  tek sıra halinde yürümüşler. Bir müddet sonra sarayın ana kapısının arkasına kadar gelmişler... Komutan Su, elindeki iri anahtarla açmış sarayın dış kapısını… Hep birlikte yılanı yolcu etmişler… « Güle güle git sevgili yılan… Arkadaşına da bizim selamımızı söyle !» demişler.
Yılan hoplaya zıplaya oradan uzaklaşmış…Uzun süre kıvrıla kıvrıla yürümüş…  O yürüdükçe ağaçlar ve mis gibi kokan otlar geride kalmış… Ve mutlu bir şekilde arkadaşına kavuşmuş !
Padişah yılanın getirdiği çekirdekle ilgili bir ilim heyeti kurmuş… Günlerce süren araştırmalardan sonra onu yeri belli olan toprağa ektirmiş… İlim adamlarının gözetiminde sulanmış, bakılmış… Padişah’a her hafta  bilgi verilmiş… Önce küçük bir yeşillik görülmüş… Büyüdükçe yılan  gibi yere uzanan dallar ve yeşil yapraklar oluşmuş… Çiçekler açmış… Çiçeklerin altından fındık içi büyüklüğünde meyvalar görünmüş. Dışı yeşil ve açık yeşil çizgilerden oluşan meyvalar büyüdükçe büyümüş. Zaman geçtikçe dalları kurumaya başlamış…
Padişah, ilim adamları ve devlet erkanı,  bir çekirdekten oluşan her birisi 6 kilogramdan ağır olan 12 meyvanın başına toplanmışlar… O zamana kadar hiç kimsenin görmediği bir çekirdekten  oluşan meyvalara dokunmuşlar, ellerine almışlar… Padişah sormuş ilim adamlarına : « Bu neyin nesidir ? Bunları ne yapmamız gerekir ? »
İlim adamları düşünmüşler taşınmışlar… Bu meyvaların ne olduğunu öğrenmek için bir yol bulmuşlar : « Efendimiz, idamlık mahkumlara yedirelim… Eğer zehirlenerek ölürlerse cezalarını çekmiş olurlar… Ölmezlerse, bu değişik meyvanın çekirdeğini hediye eden yılanların hatırına, onları affedin ! »
Bu fikir hoşuna gitmiş Padişah’ın… Emir vermiş Zindancıbaşına : « Getirin bütün idamlıkları karşıma… »
Hepsi birden koro halinde Padişah’a : « Emirleriniz başlarımızın üzerinde…»   demişler…
Zindancıbaşı ve Komutan Su, önüne geçmişler  mahkumların… Muhafızlar « rap... rap... rap... » diye ayaklarıyla sesler çıkararak, tek sıra halinde arkalarından gelmişler. Ve getirmişler dört idamlık mahkumu Padişah’ın huzuruna…
Büyük bir meydanda Padişah, ilim adamları ve devlet erkanı önünde  bir tezgaha konulmuş 12 meyva… Mahkumlar yan yana dizildikten sonra Zindancıbaşı dilim dilim keserek meyvalardan vermiş mahkumların her birine… Sormuşlar : « Tadları nasıl ? »
Biri demiş :  «Kar gibi... »
Diğeri demiş :  « Buz gibi… »
Kar gibi, buz gibi derken, orada bulunanlar hepsi birden, « o zaman yılanın hediyesi olan bu meyvaya 
« karbuz » diyelim... » demişler.
Padişah ve hakimler heyeti birlikte affetmişler idamlık mahkumları... Ve oradan salıvermişler…
Zamanla karbuz, karpuza dönüşmüş... O günden sonra çoğalmış bahçelerde, bağlarda… Saraylarda, evlerde buz gibi sofraları süslemiş…
İstanbul, 13.08.1973 
Selam ve sevgilerimle.

 

 
 

 

 
 06

Bu sayının içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

Bir önceki Sayfaya Gitmek İçin Tıklayınız!

Bir sonraki Sayfaya Gitmek için Tıklayınız!

Salım SAVCI
Salim SAVCI Hayat Hikayesi
ÇOCUK TALBİ KİTABINI KİMLER OKUMALI
Dünya Çocuk Klasikleri arasında yer alan:
ÇOCUK KALBİ-Edmondo De Amicis’in eseridirb (100) Temel eser arasında M.E.B.’ce tavsiye edilmiştir.
Çocuk Kalbi kitasını aslına uyarak, kendi anlatımla dile getirdim. (220) sayfayı buluyor. Şimdi bu kitaba yazdığım önsözü aktaracağım:
ÖNSÖZ
ÇOCUK KALBİ’Nİ okuyanlar:
-Annenin, babanın, öğretmenin önemini, tam anlamında, çok güzel bir anlatımla öğrenebilirler.
-Babanın, lannenin, ablanın yazdığı mektuplar, aile bağlarının nasıl kök saldığına tanık olurlar.
-Hele, AYLIK ÖYKÜLER’le, bir ulusun kurtuluş savaşında geçen gerçek olaylarla örnekleriyle okurlar, onların bıraktığı vatana, bayrağa sahip çıkarlar.
ÇOCUK KALBİNİ, okumamış olan:
-Baba, eksiklerini tam olarak bilemez.
-Anne, anneliğini tam anlamıyla yapamaz.
-Öğretmen, öğrencisinin ne denli önemli bir varlık olduğu tam olarak kavrayamaz.
Kısaca söylersek; ÇOCUK KALBİ kitabı, her evin rafında bulunursa, okuyacak kişiyibekler.
Tüm iyilikler, geleceğimizin garantisi olan çocuklarımızın olması dileğiyle, sevgilerimle.
Bu kitabın basımını yüklenecek kişilere, kurumlara en büyük kolaylığı göstereceğim. Türkiye dağıtımını da yürüteceğim.
Sevgilerimle

 

 

 
 
 
 07

Bu sayının içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

Bir önceki Sayfaya Gitmek İçin Tıklayınız!

Bir sonraki Sayfaya Gitmek için Tıklayınız!

Ömer Ertuğrul SOYACAK
Ömer Ertuğrul SOYOCAK Hayat Hikayesi
 HUZUR
İnsanların en çok aradığı, belki de ararken  bile nasıl arayacağını bilmediği şey HUZUR dur. Huzur; baş dinçliği, gönül rahatlığı demektir. Huzurun olmazsa olmazı sağlıktır. Normal bir yaşam standardını sağlayacak kadar paradır,size heyecan verecek bir yerden alıp bir yerlere götürecek, inançlarınızı tutkularınızı içerecek aşktır.
Herkes huzuru arar kimi zenginlikte, kimi bekarlıkta,kimi alkolde, kimi macerada. Huzur genelde uzlaşma ile bulunur: Kendinle uzlaşma, çevrenle uzlaşma, hayatla uzlaşma. Bu uzlaşmalar  insanda haz ve doyum duygusu uyandırarak  huzuru sağlarlar. Huzurun zıddı ise,
çatışmadır: Kendinle çatışma, çevrenle çatışma,toplumla çatışma, hayatla çatışma. Bu çatışmalar,insanda yalnızlık ve mutsuzluk duygusu uyandırarak,uzlaşmaların aksine, huzursuzluğa neden olurlar.
Sevdiğiniz bir müziği dinlemek, resmi yapmak veya sevdiğiniz bir eylemi yapmak hayattan bir şeyler almak, hayata bir şeyler vermek ve bunu sevgi ile yapmak, insanı hayatla uzlaştırır, haz almasını sağlar ve huzurlu kılar. Her durumda olumlu olmak, herkese sevgi ile yaklaşmak iyiyi güzeli bulmak yönünde çabada bulunmak,  yıkıcı, suçlayıcı eleştiriden kaçmak insanı huzurlu kılar.
Huzur içinde yaşam, yaşamı anlamlı kılar. Yaşamın anlamı, günlük gelgitlere boğulmadan koyduğun hedeflere adım adım ulaşmaktır. Bu hedefler, yaptığın işte başarılı olmak, daha iyi bir dünyada yaşayabilmek, insanlara daha çok faydalı olabilmek veya bir başkasıdır. Bu hedeflerden birisine ya da hepsine ulaşabilmekte en önemli unsurlar, hayata karşı bir duruş ve gerçek dostlardır.
Gerçek dost sizi yaşamın zorluklarında her zaman yanınızdadır. Size güç verir. Zaman hızla akıp gidiyor günler günleri, haftalar haftaları, aylar ayları, derken mevsimler ve yıllar birbirini kovalar. Bir bakmışsınız ki yaşamın sonuna gelmişsinizdir. Bu süreçte huzurlu olabilmenin ve de akıp giden zamanın karşısında paniğe kapılmamanın yolu, zamanın nasıl
hızlı geçtiğini düşünmek ve geçmiş zamana takılıp kalmak yerine içinde yaşadığınız zamanı hissetmek; doğanın bu değişmez akışına karşın ürettiğiniz ve yarattığınız sevgi ortamı içinde dengeli yaşamaktır.
Sorunsuz bir yaşam yoktur. Ancak onunla başa çıkmak önemlidir. Yaşamımız geçmişten, bugünden, belki de yarından ibarettir. Önemli olan bugündür, şimdidir. O tektir ve elimizdedir. Onu istediğimiz gibi değerlendirip yarınlarımızı hazırlayabiliriz. Geçmiş,
artık değişmez. Eğer geçmiş bizi üzüyorsa, bunun nedeni, zaman içinde akıp giden değerlendirilmemiş veya yanlış değerlendirilmiş şimdilerdir. Onun için,huzurlu bir yaşam isteniyorsa, şimdileri doğru değerlendirmeye ihtiyaç vardır.
Sonuçta insanların hayatının her döneminde huzurlu yaşamı hak ettiğini  inanıyorum. Ancak huzurun yaşamdaki önemini ancak belirli yaşlardan sonra  daha iyi  anlayabildiğinizi görebiliyorum.Bazı şeyler yaşanmadan öğrenilmiyor.

 

 

 
 
 
  08

Bu sayının içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

Bir önceki Sayfaya Gitmek İçin Tıklayınız!

Bir sonraki Sayfaya Gitmek için Tıklayınız!

İsmet ÇENESİZ
İsmet ÇENESİZ Hayat Hikayesi
BAYILAN BAYILANA    
            Mahallenin delikanlılığa yeni yeni adım atmaya başlayan yaramaz çocuğu mahallelerinde birisinin öldüğünü öğrenince yaramazlıklarına bir yenisini daha katmak için bir plan yapar. Nasıl olsa sabah camiden tabutu almaya gelecekler, sabah onlardan önce erkenden gelip tabutun içine girer yatarım der. Planladığı gibi sabah olunca erkenden gelip tabutun içine girer. Evden getirdiği beyaz bir çarşafı da üzerine örter. Hesap doğru çıkar, o tabuta yattıktan yarım saat sonra iki adam tabutu bulunduğu yerden almak için gelirler. Bizimki hem hava alsın, hem de biraz ışık alsın diye tabutun bir kenarını hafif aralık bırakmış. Adamlar kapağı yerleştirmeye uğraşırken de, “Allahuekber” diyerek bulunduğu yerden doğruluvermiş. Tabi tabutu almaya gelen adamlar anında bayılmış. Cenaze çin toplanan kalabalık, nerede kaldılar, diye, bakmaya geldiklerinde tabutun başında baygın yatan adamları bulmuşlar. Ne olduğunu anlamaya çalışırken, baygın yatanlardan biri hala “ölü nerde” diye, sayıklayıp duruyormuş…. 
            Yazın o uzun günlerinden birinde, camideki ihtiyar yatsıyı ön safın solunda kılıp, duasını da bitirince oturduğu yerde uyuyup kalır. Bu esnada camide boşalmaya başlar. Caminin imamıyla müezzini de imam odasında biraz sohbet ettikten sonra, önce müezzin, 15 dakika sonrada imam efendi kapının arkasındaki düğmeden caminin ışıklarını söndürerek evinin yolunu tutar.
Beyaz sakallı ihtiyarın oturduğu köşe kapıdan tam olarak görünmediğinden ihtiyar imamın güzünden kaçar.  Piri fani dede de oturduğu yerde ince ince horlayarak, düş görerek uyuyarak  sabahı eder.
            Sabah ezanıyla birlikte imam efendi de camiye tekrardan gelir. Odasından cüppesini ve fesini giydikten sonra caminin içine doğru ilerleyip minbere doğru yaklaşınca önüne eğilmiş, yarı secde vaziyetinde ihtiyarı görür. Aksilik buya o gün de o mahallede, aynı o ihtiyara benzeyen birisi vefat etmiş ve imam efendi onun cenazesini yıkamış, mezarda talkınına oturmuş. İhtiyarı böyle yarı secde halinde görünce de bayılıp boylu boyunca yere uzanmış. Biraz sonra caminin müezzini gelince ne görsün, bir ihtiyar uyuyor, imam efendi de boylu boyunca yerde yatıyor. Bu esnada bir kaç cemaatte gelmiş. Bakmışlar  imamda ses seda yok. Tabi hemen hastanede almışlar soluğu. İmam efendi 3 gün kendisine gelememiş. Kendisini ziyarete gelenlere 1-2 gün boyunca, “cenazesini yıkadığım adamı gördüm, inanın oydu” deyip durmuş.   
Uzun boylu, orta yaşlı bir adam gün gelmiş hakkın rahmetine kavuşmuş. Adamın evi altı katmış, cenaze de tam altıncı.kattaymış. Evin merdivenleri de çok dar ve dönemeçli olduğundan  cenaze için toplanan kalabalık, cenazeyi merdivenlerden battaniye ile indirelim diye düşünmüşler. İçlerinden birisi, “dönmez ki bu merdivenlerden” demiş. Bunun üzerine bir başkası da, “öyleyse asansöre sağ gibi ayakları üzerine dikelim, yanına da birisi binsin onu tutsun” demiş. Bu fikir hoşlarına gitmiş ve en yakın arkadaşlarından birisini de asansöre cenazenin yanı bindirmişler. Biz sizi aşağıdan alırız, diyerek, cenazeyle kalan iki kişiyi asansöre bindirmişler ve kendileri aşağıya inmişler. Aşağı inip asansörün kapısını açınca ne görsünler, cenazenin yanına binen adamların ikisi de baygın yatıyor. Önce baygınları sonra da rahmetlik olan şahsı almışlar asansörden, ayılmaya başlayan iki adama , “ne oldu yahu, neden bayıldınız?” diye, sormuşlar. Meğer birisi, “yahu biz ne yaptık? Şimdi bu canlanırsa biz ne yaparız?” deyince, ölüyü tutan bayılıvermiş. Bunun üzerine yanında ki de,  “heralde ölü canlandı” diye, bayılıp düşmüş.
            İşte böyle kıymetli okuyucular ölmeden 10 dakika önce canımız, ciğerimiz ama  ölünce ondan neden korkulur bilinmez? Hani meşhur bir söz vardır, “ölünün yüzü soğuk olur” diye. Allah bütün geçmişlerimize rahmet eylesin. Amin!   
            Saygı ve sevgilerimle.

 

 
 
 
 
 09

Bu sayının içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

Bir önceki Sayfaya Gitmek İçin Tıklayınız!

Bir sonraki Sayfaya Gitmek için Tıklayınız!

Hasan Latif SARIYÜCE
Hasan Latif SARIYÜCE Hayat Hikayesi
ATATÜRK’ÜN EVİNDE
Ertesi gün Atatürk’ün doğduğu eve ve Türk konsolosluğuna gidiyoruz. Çevresi yüksekçe duvarlarla çevrili, uzayıp giden iki katlı çok büyük bir binaya rastladık. Türk kışlası imiş. Çok geniş bir avlu içinde. Aldülhamit’in hal edildikten sonra 1909–1917 arasında yaşadığı Alâtini köşkü de bu avlu içinde. Bina dökülüp dağılmamış ama bakımına özen gösterilmediği ilk bakışta anlaşılıyor. Avlu kıyısından geçip gittik. Otobüsün penceresinden bakıyorum. Yaşlı bir adam, yanı başındaki otobüs durağındakilere aldırmadan kışlanın duvarına çişini yapıyor.
Atatürk Evi’ni arayıp bulduk. Bina Türk konsolosluğu ile yan yana. Oraya girmeden önce konsolosluğun kapısı çaldık. Geleceğimizden haberleri vardı. Konsolos Türkiye’ye çağrılmış. Yaş durumundan emekli edilmesi söz konusuymuş. Konsolosa vekâlet eden yardımcı konsolos Osman İlhan Şener genç bir diplomat. Türkiye ve Orta Doğu Üniversitesi’nden mezun olmuş. Kibar, sempatik, aydınlık yüzlü bir insan. Bizi çok nazik bir biçimde karşılıyor. Bütün kafileye çay ve kuru pastalar ikram ediyor. Bir süre Selanik ve TürkYunan ilişkileri üzerine konuşuyoruz. Genç diplomat, depremden sonra başlayan TürkYunan ilişkilerindeki sıcaklığın, Güney Kıbrıs’ın AB’ne girmesinden sonra serinlemeye başladığını söylüyor. “Yunanlılar Türkiye’nin AB’ne girmesini desteklemekten vazgeçecek gibi görünüyor,” diyor.
Şu son günlerde Türk jetlerinin sık sık Yunan hava sahasına girdikleri, Yunan uçaklarını taciz ettikleri yaygarasını koparıp durmaları  boşuna değil. Yetkililer susuyorlar ama halkımız Yunanlıların “Sitteisevir, her gün bir tevir,” politikası izlediğini çok iyi biliyor.
Konsolos önümüze düşerek hemen bitişikteki Atatürk Evi’ni gezdirdi. Ali Rıza Efendinin bu evi daha Atatürk doğmadan önce yaptırdığı biliniyor. Atatürk bu evde doğmuştu. 1839 doğumlu Ali Rıza Efendi,  Selanik evkaf dairesinde katiplik, gümrük koruma memurluğu, sonra gönüllülerden kurulan Selanik Asakiri Milliye taburunda üsteğmen görevlerinde bulundu. Bir ara memurluktan ayrılıp kereste ticareti yapmaya başladı. Eline biraz para geçince bu evi yaptırdı. Ne var ki ticaret hayatı fazla süremedi. Ormanlara kereste almaya gittiğinde karşısına Rum eşkıyaları çıkıyor, istiflediği keresteleri tutuşturup yakıyorlardı. Yeniden memurluğa döndü, Selanik yakınlarında Çayağzı’ında gümrük memuru iken 28 Kasım 1893’de elli dört yaşında öldü. Babası öldüğünde Mustafa Kemal ilkokul son sınıf öğrencisi idi.
Atatürk  on altı yaşına kadar bu evde yaşadı. Askeri öğrenci olunca tatil günlerini de burada geçiriyordu.
Ev müze olarak oldukça bakımlı, tertemiz. Türkiye’den getirilmiş Atatürk’ün kişisel eşyaları ve her şey güzel yerleştirilmiş. Konsolosun anlattığına göre ev, 1924 nüfus değişiminde Türkiye’den gelen bir Rum ailesine verilmiş. Zemin kattaki odalar, sokağa kapılar açılarak üç dükkân yapılmış. Epeyce hasar görmüş. Türkiye evi birkaç kere onarttırmış.
Kafilemizin ve Türk Parlamenterler Birliği İzmir şubesinin başkanı Mustafa Öztin, konsolos vekiline İzmir’in mahalli renklerini yansıtan küçük armağanlar sundu. Konsolosluktan görevlilere teşekkür ederek ayrıldık.
Selanik’ten ayrılırken şoförümüz yolu zor çıkardı. Bir saat kadar dolaşıp durduk. Dükkân tabelalarına bakıp dururken bir şeyin farkına vardım. Burada dil kirlenmesi yok. Bütün dükkân, müessese, iş yerinin adı Yunanca. Yalnız tanınmış Dünya markalarının adı nasılsa öyle yazılmış. Onların da altlarına Yunan alfabesiyle Yunanca’sı belirtilmiş. Ülkemizde en küçük beldelerde bile tabelalarda Türkçe’den çok yabancı adlar, özellikle İngilizce adlar görülmektedir. Hele lokanta, ayakkabı, tekstil, giyim üretiminde Türkçe adlar büsbütün unutulmuştur. Dil bir bilinçlenme işidir. Dil bilinci körlüğü, zaman içinde millî benliği de eritir. Tarihte adları bilinen ama bugün yeryüzünden silindikleri sanılan kavimlerin insanları aslında yaşamaktadırlar. En korkunç bir savaş, en kötü bir yenilgi bile bir toplumu toprağından sürüp atamaz, toptan yok edemez, O toplumlar zorlayıcı bir nedenle topraklarını, evlerini barklarını terk edip başka topraklara göçseler bile dillerini korudukları sürece varlıklarını sürdürürler gene. Dil eriyip bittiği zaman millet de eriyip biter..
Sonunda yolu doğrulttuk. Önemli bir Osmanlı ilini geride bıraktık. Selanik vaktiyle Osmanlının önemli bir ili olduğu kadar önemli bir kültür ve fikir merkeziydi. Jöntürklük burada başladı. İhtilalci dernekler burada ortaya çıktı. İttihat ve Terakki cemiyeti yasal bir partiye dönüştükten sonra ilk yasal kurultayını Selanik’te yapmıştır. Diyarbakır delegesi Türk milliyetçisi Ziya Gökalp bu kurultayda genel idare kurulu üyeliğine seçilmiştir.. Batılıların Tanzimat döneminden beri süre gelen iç işlerimize karışma alışkanlıklarına ilk kez bir halk ayaklanmasıyla burada oldukça sert bir karşılık verilmiştir. Selanik Olayı adıyla tarihe geçen başkaldırının nedeni şudur ki, Selanik yakınındaki Avrathisarı bucağında oturan bir Bulgar kızı, Müslüman olmak için yaşmaklı olarak trenle Selanik’e gelmiştir. Müftülüğe başvurup gerekli işlemeri yaptıracaktır. Bunu işiten Amerikan konsolosu Rum asıllı Pirikli Lazaris arkasına yüz, yüz elli kadar Rum takarak kızı istasyonda yakalayıp konsolosluğa götürür. layı işiten çok sayıda Müslüman Amerikan konsolosluğunun önüne toplanarak kızı isterler.. Selanik çalkalanmaktadır. Fransa ve Almanya konsolosları, kendilerini büyük devletlerin otoriter temsilcileri yerine koyarak koşup gelirler. Gözdağı vererek halkı dağıtmaya kalkışırlar. Aslında her iki konsolos da bilgili kişilerdir. Toplum psikolojisinin nasıl bir kibrit aleviyle tutuşabileceğinin pek âlâ farkındadırlar. Ama bu kural Avrupalılar için geçerlidir. Eline vurulunca ekmeği ağzından alınan bir toplumun psikolojisi mi olur? Ukalalıklarını sürdürüp tehdide başlayınca olan olur. Kalkan bir yumruğu binlercesi izler. Sonuç, her iki diplomatın da orada ahret yolculuğuna çıkması gibi acıklı bir alın yazısı gerçekleşir.
Rum asıllı Amerikan konsolosu, yediği naneye bin pişman, mekanından toz olur, günlerce ortaya çıkma cesaretini gösteremez. O gösteremez ya, Almanya ile Fransa’nın hatta olayla uzaktan yakından ilgisi bulunmayan Avustuya’nın, İtalya’nın ayranları kabarır. Çöküntü durumunda olan bir devletin insanları nasıl olur da batılı diplomatları öldürmeye cesaret edebilir? Cenazeleri almak için Selânik’ten geçen tren yolu yeterli iken deniz yoluyla  zırhlılar gönderirler. Zırhlılar gelip kentin önünde demirlemiş, toplarını da kente çevirmiştir. Osmanlı hükümetine sert bir ültimatom: “Suçluları cezalandırın, yoksa savaş açarız!”
Sultan Aziz devrinin  hükümeti, “Efendiler, konsolosların görevleri, kendi vatandaşlarının haklarını korumak, dostluk ve ticari ilişkileri geliştirmektir. Konsoloslarınız bizim iç işlerimize karışmak, ilimizde emniyet müdürlüğü yapmaya kalkışmak yetkisini kimlerden almıştır?” diyeceği yerde hemen darağaçları kurarak suçlu suçsuz birçok kişiyi sallandırıvermiştir. Şimdi de batılıların her işimize karışmaya kalkışmaları o eski günleri  hatırlatmıyor mu?
Makedonya’yanın bir ili olan Manastır’a gidiyoruz. Makedonya’ya Üsküp üzerinden değil batı Yunanistan’dan gireceğiz. Orada Manastır asker lisesini, kentin ortasında bulunan çeşme ile havuzu göreceğiz. Bu eski Türk kentini selamayacağız. Birçok tümülüsün yer aldığı Teselya ovasından geçiyoruz. Giderek yolumuz dağların arasına düşüyor. Otobüsümüz akıp giderken koltuğumda uyuyakalmışım. Gözlerimi açtığımda yanımda oturan sayın Nail Atlı’ya soruyorum:
“Çok mu uyudum?”
“Epeyce uyudunuz,” diyor.
Görmem gereken görünümleri kaçırdığıma üzülüyorum.
“Önemli yerlerden geçmedik, dağlar tepeler arasından geçtik hep,” diyor Nail Bey.
Pencereden geçtiğimiz yerleri dikizlemeyi sürdürüyorum. Hâlâ dağlar arasında gidiyoruz. Yunanistan’ın batısı oldukça dağlık, engebelik. İzmir’den bu yana geç gelen bahar yeşilliği burada da canlılığını sürdürüyor. Doğaya pür dikkat bakıyorum. Bu yeşillik orman yeşilliği değil. Gelip geçici bahar yeşilliği. Tepeler üzerinde orman belirtileri var ama bodur ağaçlar, baltalık çalılar bunlar. Vaktiyle yangın geçirdikleri besbelli. Yolumuz uzayıp gidiyor, ne var ki yangınların keltoşlaştırdığı  dağlar tepeler eksilmiyor.
Yunanistan’ın bu taraflarında otoyol yok. İki dilimli, bakımlı asfalt yollar.
Sınıra yakın Edhessa adlı bir kente ulaştık, 24 metre yükseklikten dokülen bir çağlayanı varmış. Vaktimiz olmadığından gidip göremedik. Dağların arasında şirin bir kent. Burada küçük bir mola. Daracık sokağın içindeki bir halk kahvesinde halkın arasına oturup çay kahve içtik. Küçük bir şişe su ve neskafe birer Euro. Arkadaşlardan bitişik börekçide börek yiyenler oldu. Börekler çok güzelmiş. Sanki bir Anadolu kasabasındayız. İnsanlar içtenlikli. Yalnız kılık kıyafetleri bizden daha düzgün. Yaşlı bir adama tuvaletin nerde olduğunu soruyorum. Önüme düşüp tin tin yürüyerek beni iki yüz metre ötedeki mini parkın yanına götürüyor. Helâ bu parkın altında. Tertemiz, suları akıyor.
Kahve molasını istemeyerek sona erdiriyoruz. Gene dağların arasında kıvrılıp bükülerek ilerliyoruz.
Edhessa’dan sonra birden karşımıza Florina çıkıveriyor. Eski bir Osmanlı kenti. O zaman  Manastır iline bağlı bir ilçe idi. Merkezde on bin, köyleriyle birlikte kırk beş bin nüfusu barındırıyordu. Florine edebiyat tarihimizde geçen bir addır. Fecri Âti topluluğu içinde yer alan bir Florinalı Nazım (1883-1939) vardır. Şiirleriyle değil şiir deliliğiyle ünlüdür. Şiiri ömrünün her dakikasında baş uğraşı yapmıştı. Kendisine Şiir Kralı adını vermişti. Ömrü İstanbul’da geçti. Emniyeti Umumiye’de şube müdürlüğü, polis dergisi yazı işleri müdürlüğü gibi görevlerde bulundu. Son günlerinde şiirleri dergilerde yayınlanmaz olunca gazetelerin ilan sayfalarında para ödeyerek yayınlatmaya başlamıştı.
Florina’dan geçip gidiyoruz. Görünürde ne bir minare ne bir kubbe... Florina ahalisinin büyük çoğunluğu Müslüman’dı. İçinden bir yabancı gibi geçerken şiir kralını hatırladım ve rahmet diledim.
Niki diye söylenen gümrük kapısına geliyoruz. Issız bir yer. Fazla gelip giden yok. Gözümüze ilk çarpan şey büyükçe bir levha oluyor. Üzerinde İngilizce “İngilizce konuşmayın, Yunanca konuşun!” sözleri yazılı. Kapıdan fazla beklemeden geçeceğimizi ümit ederken bizi bir buçuk saatten fazla bekletiyorlar. Yunan halkı değil, bürokratları bize pek dostça bakmıyorlar.. Onlar da bürokratlıkta bizimkilerden hiç de aşağı değiller. Hatta fazlaları bile var. Dolaşıp duruyoruz. Yunan polisi hemen buyurmaya başlıyor: “Büroya sokulmayınız!” Otobüsümüz kırk santim kadar ileride durmuş. Elli santim geri aldırıyor.
Devam Edecek

 

 

 
 
 
 10

Bu sayının içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

Bir önceki Sayfaya Gitmek İçin Tıklayınız!

Bir sonraki Sayfaya Gitmek için Tıklayınız!

Selma GÜRSEL
Selma GÜRSEL Hayat Hikayesi
BAMYA
MALZEMESİ
1 veya 2 kaşık tereyağı
Yarım kilo yaş bamya
250 gram kuş başı et
1 baş büyük kuru soğan
3 adet domates
bir miktar tuz
leblebi kadar limon tuzu
Yarım yemek kaşığı salça
Bir miktar pul kırmızı biber.
 
            Tere yağı;tencereye konularak soğan ve et haşlanmaya bırakılır,domateslerin kabukları soyularak doğranır tencereye konur,tencere kısık ateşte pişerken 1 litre kadar su aktarılır,tencere kaymaya bırakılır. Bamyaların başı kesilerek ikiye veya üçe bölünür. Bir kapta yıkanarak süzgece alınır. Tenceredeki su kaynayınca bamyalar tencereye konulur,limontuzu atılır,tuz ve biber ve salça ilave edilerek pişmeye bırakılır.
            Pişince sıcak servis yapılır.

 

 

 
 
 
 
 11

Bu sayının içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

Bir önceki Sayfaya Gitmek İçin Tıklayınız!

Bir sonraki Sayfaya Gitmek için Tıklayınız!

Hıfzı ÖZBEKMEZ
Hıfzı ÖZBEKMEZ Hayat Hikayesi
ÇORUM BENİM MEMLEKETİM
Kurulmuş bir düz ovaya
Çorum benim memleketim
Sahip mis gibi havaya
Çorum benim memleketim
İnsanları kalbi güzel
Düzeni kendine özel
Okunur türküler gazel
Çorum benim memleketim
Alevi Sünni el ele
Yaşarlar gönül gönüle
Benzer has bahçede güle
Çorum benim memleketim
Yaşıyorlar türkü türkü
Eylemişler baba yurdu
Dost yapıyor kuzu kurdu
Çorum benim memleketim
Dertlerimin dermanıdır
Bu gönlümün fermanıdır
Yiğitlerin harmanıdır
Çorum benim memleketim
Latifim doğmuşum orda
Yaradan koymasın darda
Vatan olmuş kuşa kurda
Çorum benim memleketim

 

 

 
 
 
 
 12

Bu sayının içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

Bir önceki Sayfaya Gitmek İçin Tıklayınız!

Bir sonraki Sayfaya Gitmek için Tıklayınız!

Şükriye BEZGİN
Şükriye BEZGİN Hayat Hikayesi
ÖZLEM
Gittiğin gün özledim seni.
Dün çok özledim,
Bugün daha çok özlüyorum...
Henüz yarın olmadı ama,
Biliyorum.
Seni en çok yarın özleyeceğim !
Ankara 22.06.1997 

 

 

 
 
 

Bir sonraki Sayfaya Gitmek için Tıklayınız!

Bu sayının içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

Çalışmalar TELİF ESERİDİR Yazarlarımızın gönderileri ile yayına alınmıştır.
corumlu2000@gmail.com
Mahmut Selim GÜRSEL  
yazarlarımız yaptıkları paylaşımlardan sorumludur.
Sitemiz ve yazarlarımız;hukuka, yasalara, telif haklarına ve kişilik haklarına saygılı olmayı amaç edinmiştir.