DİKKAT ! BU BİLGİLER TELİF ESERİ OLUP YAZARI VE YAYINEVİMİZDEN  İZİN ALINMADAN KULLANILMAMALIDIR.

YIL 8  SAYI 96    25 Şubat 2007

Mahmut Selim GÜRSEL BİZDEN BİRİSİ Ekrem ÇELEBİ
Salim SAVCI TÜRKÇEMİZİN DEĞERİ BİLİNMELİDİR
Ali EMİROĞLU ÇAĞDAŞ MEDENİYET SEVİYESİ
İsmet  ÇENESİZ GRİP'LE İLGİLİ  BİLMEDİKLERİMİZ
Mahmut Selim GÜRSEL BU AYIN RESİMLERİ
Hasan Lâtif SARIYÜCE TEKRAR GÜMÜLCİNE’DE3
Mustafa Nevruz SINACI KIBRISTA BÜYÜK OYUN; İHANETTE SON TANGO
Selma GÜRSEL KURUTULMUŞ DOLMALIK BİBER
Güner KAYMAK SAVAŞLAR SON BULSUN
Erman YILDIRIM SEVMENİN SINIRSIZLIĞI
Paşa ÇETEN ŞİMDİ YOL GÖSTERİN BANA
 
   
 
 
 
 01

Bu sayının içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

Bir önceki Sayfaya Gitmek İçin Tıklayınız!

Bir sonraki Sayfaya Gitmek için Tıklayınız!

Mahmut Selim GÜRSEL
Mahmut Selim GÜRSEL Hayat Hikayesi

BİZDEN BİRİSİ Ekrem ÇELEBİ

01/03/1935 tarihinde doğmuşum. İsmim Ekrem ÇELEBİ 73 yaşından gün aldım.Berber çıraklığına on bir yaşımda girdim. 60 senedir sanatımı severek yaptım.
Ustam Berber Şükrü UMAR Kalfam Ömer AYVAZ'dı. O zamanlar herkes köy traşı yapardı. traş yaptığımız köylerden bazıları Güney,Abdalata,Karacaköy,Tarhan ve beş sene Hatapçayköy diye bilirim. berberlikte beklediğimi bulamadığım için o zamanın kadın berberi Kadir ŞENOL ustanın yanına girdim. Sadece Ondüle ve top saç kesimi yapıyorduk. Bayan gelince kapıyı arkadan kilitliyor,perdeleri çekiyorduk. Bayanın Traş veya ondülesi bitince kapıyı pencereyi açıyorduk. Bu seferde erkeklerin tıraşını yapıyorduk. Böylece bayan berberliğini de öğrendim.
1955 yılında asker oldum, Hava Sıhhıye Çavuş olarak Malatya 3 Hava Kontrol Grup revirinde çok çalıştım. Her türlü iğne,pansuman yapmayı öğrendim. Asker dönüşü Berber Kara Mustafa BOLAT'ın dükkanında yüzde elli ortaklıkla çalışırken,evlere de iğne yapmaya gidiyordum, Pazar günü de yatılı Öğretmen okulunda kendi hesabıma tıraş yapar,bir haftada kazandığım kadar da oradan alırdım.
Dükkanın usturalarını ben bileylerdim. Ustura bilemeyi çok iyi yaptığımı Bahattin Kalfa o civardaki berberlere söylemiş,herkes bilemem için bana getirirlerdi. Ustura bilemeye ücret almazdım,adım çok iyi ustaya çıkmıştı.
Bir sabah işime gittiğimde karşımızda Berber Nurettin Berbergil  İsbi'nin ustanın oğlu geldi yanıma.
-Bak kalfa,seni bu gece Genel Kurul'da imtihan heyetine seçtiler. Dedi. Allah Rahmet Eylesin o ustamız öldü.  Ona:
-Usta benim dükkanım yok. Odaya kaydım yok. Bu iş nasıl olur ? Dedim. Bana:
-Sen her şeyin üstesinden gelirsin,bu işe layıksın. Dedi. Benim çekindiğim o zamanki imtihan heyeti; yanında nasıl konuşurum diye düşündüm, İmtihan heyeti Elvan KESME,Bahattin BUĞDÜZ,Halil  MİNDAZLI,Enver DEDEBAŞ ve Ben Ekrem ÇELEBİ. İlk önce hiç bir şeyden olmadan seçilmenin mutluluğunu yaşadım,
1958 tarihin Şubat ayında ilk berber dükkanını açtım. İki koltuklu olan dükkanımı kısa sürede dört koltuklu yaptım. Oda kafi gelmedi. Karşımda bir dükkan tuttum. Üç koltuklu bir berber dükkanı açtım. O zamanlar öğlen tatili bir saatti fakat benim hiç boş zamanım yoktu. Çünkü evlere iğne yapmaya giderdim. Aranan adam olmuştum,dükkanımın yanında Rıfat PATIR'ın olması benim için şanstı,O muayene yapar,adam köyüne giderken ben iğnesini yapardım. Berberlik altın yumurtlayan tavuktu. Çünkü jilet yok,makine yok,müşteriler üç günde bir tıraş oluyordu. En az tıraş olan haftada bir tıraş olurlardı. Ekinle,aylık karne ile tıraş yapardık. Yemek yemeye zamanımız olmazdı bir o kadar da iğne yapardım. Zaman zaman düşünüyorum: Şimdi o zaman ki gibi iş olsa bu günkü gibi ücret alsan Allah sizi inandırsın bütün berberler zengin olurduk. Ben işimin çokluğundan hiç genel kurul toplantılarına katılamazdım ama beni gıyabımda seçerlerdi. ne yazık ki;işin çokluğundan faydalı olamadım. Daha sonra Başkan Vekili olduğumu söylediler. Esnaf arkadaşlarım neden kadın berberliğini yapmadığımı sorarlardı.
Kadın berberliği adı 1960 yılında kuaför olarak değişti. Odamızın ismi de "Berberler ve Kuaförler Odası" oldu  Ondan evvel "Berberler Derneği" ismi ile anılıyordu. Bizim sanatımızda tutumlu,disiplinli,temizliğe riayet eden ve sanatını çok sevmek ve eline,beline çok iyi sahip olmak gereklidir.
1976 tarihinde bir akşam üstü dükkanıma Hacı Polat,Kurt Sadık Sarı,Eski kalfam Çerkez Kadir Güler geldiler. Bu arkadaşlarım Allah Rahmet eylesin hepsi öldü.
Benim koluma girdiler. Şimdiki Emniyet Sarayının olduğu yerde esnaf Kefalet Kapalı salonuna götürdüler. Odamızın Genel Kurulu o salonda yapıldı. Kırk berber ya gelir ya gelmezdi. Bayan üyelerden gelen hiç olmazdı. Seçim açık oyla yapılırdı. Beni başkan seçtiler ve bu güne kadar Başkan seçmeye devam ediyorlar.
Benim başkanlığımda önce beş başkan geldi gitti;toplamı 24 sene başkanlık yaptılar. 2005 yılında da başkan olarak seçildim ve bu sene itibarı ile 30 yıldır başkanlık yapıyorum.
İlk altı sene ne ben,ne de yönetici arkadaşlar hiçbir ücret almadan görev yaptık. 1982 yılında Birlik Başkanı A. Turgut Cerit söylemesi ile ile Kanun gereği aylık almaya başladım ve birlik yönetimine seçildim.
Odamız;1952 yılında İhsan KAZAK tarafından kurulmuş. İsmi Berberler Derneği olmuş,daha sonra Berberler ve Kuaförler Odası olarak faaliyet göstermiştir.
1. Başkanımız İhsan KAZAK,
2. Başkanımız Sami TATAR,
3. Başkanımız Fevzi YAZA,
4.Başkanımız Hacı BOLAT  Bu dört arkadaşlarımızın hepsi Hakk'ın Rahmetine kavuşu.
5. Başkanımız Mustafa YILMAZ halen yaşıyor. Hepsinin üstün çalışkan ve dürüstlükleri hiç bir zaman tartışılamaz,hepsinden Allah Razı Olsun. Üyelerimin adına minnet borcumuz var,bu başkanlardan sonra 6. Başkan olarak benim çalışmam oldu.
Başkanlığım sırasında bir evim gitti,3 motosiklet,2 taksi eskittim ama severek,isteyerek çalıştım. Sonradan Sayın Mehmet KÜÇÜKER zamanında birlik yönetiminde görev aldım. 18 sene Esnaf ve Sanatkarlar Birliğinin Disiplin Kurulunda halen Başkanıyım. 8 Birlik Başkanı ile çalıştım. Odamız için her şeyden fedakarlık yaptım elimden geldiği kadar çalıştım. Üç adet imtihan kurulu oluşturdum. 1.Berberler 2. Bayan Kuaförler 3.erkek Kuaförler bu kurulların başkanı idim. Dünyanın beş kıtasında diploma verdiğim berber ve kuaför var. Diploma sayesinde aş,iş sahibi oldular. Bu insanların iş sahibi olmalarına sevindiğimi ne kadar yazsam az olur. Türkiye'nin her tarafında mutlaka bir çırağım vardır,çalışmalarımı sıralamak bana zor geliyor ama aklıma gelenleri yazmaya çalışayım. Tüm üyelerime motosikletimle dükkan dükkan malzeme dağıttım. Dükkanlarında yakmak için kömürlerini temin ederdim.
Büyük Zafer Çarşısı 4. Kat 138 nolu 6 yeri aldım ve içini günümüzün şartlarına göre döşettim. Arsa yapı kooperatifi kurdum ev ihtiyacı olan üyelerimi o tarihte 250000 liraya ev sahibi oldular. O zaman istediğimiz kadar arsayı da bedava verdi Dr. Turan KILIÇCIOĞLU kendisinden de Allah Razı olsun. Binanın ismi Sinem Apartmanı ve sonradan Arif ERSOY'dan 250 arsa aldım. Arsanın bir adedi 125 yilyon,ayda 6 milyon vermesine ama çok kişi bu işe yanaşmadı ve olmadı vebali o insanların. Odamızın üyelerinden bazılarının çocukları öksüz ve yetim olmak üzere 52 çocuk fenni sünnet ettirdim. Gezdirme,şekerli mevlit,yemek,giydirme,Çorum Halay Ekibi eşliğinde arabamızla evlerine götürmek içinde dahil ücretsiz hizmet gördük.
Ayrıca Devlet Hastanesinin 3. katında Ortopedi Servisinde odamız adına bir yeri döşedik. televizyon,buzdolabı,karyola,perdeleri,masası,sandalyesi,elbise dolabı makbuz karşılığı aldık. Odanın kapısına Çorum Berberler ve Kuaförler Odası Tarafından Döşenmiştir yazıldı.
Yine odamız tarafından Yaydiğin de 250 adet çam dikildi. her üyemizin bir ağacı var. Her yerde karınca kararınca yardımda bulunan üyelerimize hepsi de üyelerimin iyi niyeti sayesinde olmuştur,çünkü;bizde sevgi ve saygı ön planda geliyor. İkinci dükkanımda ortağımın Ankara'ya gitmesi dolayısıyla bugün iş adamına sattı. Odamızın aldığı kararlara hep Genel Kuruldan geçerdi. Yazın 21.00 de,kışın 20,00 de berber dükkanları kapalı olurdu. Cumartesi geceler serbest,Pazar günü berberler için kapalı. Dini Bayramların birinci günü kapalı. Bayramlardan 6 gün evvel müşterilerimize hizmet vermek için açık ve serbesttir. Kuaförlerimiz arife gününe gelmedikçe Salı günleri kapalı.
 
 
Çorum Berberler ve Kuaförlerlerinin bu uygulamaları Türkiye'de ses getirdi. Birçok il bu kararları benimsediler ama bizim gibi yapamadılar. Şu laf benim üyelerime kıvanç verdi. "Çorum Berberler ve Kuaförler Odası " gibi olsun onlar bizde yapalım dediler.
Sanat hayatımdan bu güne kadar yanımda çalışanların bazıları:
1958 tarihinde ilk çırağım İsmail Köylü Dursun KAYA askerden geldikten sonra ikinci dükkanıma ortak yaptım. Ailevi nedenlerle Ankara'ya gitti ve Kara Kuvvetlerine Berber olarak girdi ve emekli oldu.
İkinci çırağım Göçmen Ali Ali YAĞLI on sene çalıştı. askerden geldi dükkanını açtı ve şimdi 20 senedir Başkan Vekili olarak çalışıyor.
Üçüncü çırağım İzzet KÜÇÜCÜK Almanya'ya gitti,emekli oldu.
Dördüncü Çırağım Hasan GÜL Samsun'da öldü.
Beşinci çırağım Kadir GÜLER  İstanbul'da dükkan açtı ve orada öldü.
Altıncı Çırağım Ercan EVLİ Fransa'da dükkan açtı ve iş adamı oldu.
Yedinci çırağım Cemal AKKANAT 20 sene çalıştı dükkanı var
Sekizinci çırağım Cafer AKKANAT 10 sene çalıştı Ankara'da berber dükkanı var
Dokuzuncu çırağım Osman ÖZ yedi sene çalışta Arabistan'da çalışıyor
Onuncu Adem Cengiz ÇELEBİ 9 sene çalıştı Mekke'de çalışıyor
On birinci çırağım Yaşar ÖZÇEŞME
On ikinci Soner GEVŞEK
On üçüncü İsmet CELEP
On dördüncü Bülent KÜRTOĞLU 9 sene çalıştı berber dükkanı var
On beşinci Fazlı KARAMAN 10 sene çalıştı. Cengiz ile Fazlı ikiside solaktı ben onlara sağ elleri ile berberlik yapmalarını öğrettim.
On altıncı Osman ÇÜRÜK halen çalışıyor
On yedinci Serdar KAYNAK
On Sekizinci Serdar GÜLLÜ
On dokuzuncu İlkay ERDAL
Yirminci Faruk İLHAN
Yirmi birinci Metin ÇETİN
Yirmi ikinci Yusuf ÖZ
Yirmi üçüncü Muttelip YAĞLI
Yirmi dördüncü Serkan KULU
Yirmi beşinci Ahmet GÜLBAHAR
Yirmi Altıncı Celal KUL
Yirmi yedinci Yasın CAN
Yirmi sekizinci Savaş VAR
Yirmi dokuzuncu Osman ÇELİK
Otuzuncu Aslan TEK
 
Yanımda Çalışan Kalfalar
Reşat VARAN,
Osman UZ,
Sait ŞEN,
Ferit ÇERKEZ,
Eşref ÇATAR,
Ekrem ELİAÇIK,
Erol ÇEVİK,
Erdal AKKAYA,
Alaattin TAPAN,
Gazi KOÇAK,
Fatih SÜRESİZ,
Kadir YİĞİT,
Hasan DELİBAŞ,
Necmi SARAÇ,
Recep BERBERGİL,
Serdar PAPAZ,
Hasan KELEŞ,
Mustafa YILDIRIM,
Sinan DAĞKARAPINAR,
Mesut KAYNAK,
Mesut SUDAL,
Rafet KABASAKAL,
Mehmet GÜMÜŞ,
Mehmet KAHRAMAN,
Ali MERZİFONLU,
Elvan ÇOŞKUN,
Ankaralı Mustafa,
Rumi TURAN,
Hafız Kadir Konya'da,
Tahsin GEDİK,
Kemal KELOĞLU,
Arif GÜLSEN,
Erol ÖZLÜ
 
Aklıma gelenler bunlar.
Ekrem ÇELEBİ BERBERLER ODASI BAŞKANI
Nilgün Traş Salonu Bahçelievler Mahallesi 1. Sokak NO:20 A ÇORUM
0-364-2212367  0535-9852964  Tarih   15 04 2007
 

 

Telif Eseridir izinsiz kullanmayınız

 
 
 
 

 

 
 

 

 02

Bu sayının içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

Bir önceki Sayfaya Gitmek İçin Tıklayınız!

Bir sonraki Sayfaya Gitmek için Tıklayınız!

Salım SAVCI
Salim SAVCI Hayat Hikayesi
TÜRKÇEMİZİN DEĞERİ BİLİNMELİDİR !
         Yazılarımı köylerde de okuyanlar var. Buna çok sevindim. Okuyan kişi,bir kız. Bir dostumun kızı.
         Geçenlerde telefonla beni aradı. Yazılarımı okuduğunu söyledi. Türkçe’yi bozanları ben de yakalamaya başladım. Bizim köyde AT BİNMEK diyorlar. Bende ATA BİNMEK demeniz gerekir dedim. Karşıdan cevap alamadım. Acaba ben mi yanlış biliyorum. Size soruyorum. Hangisi doğru ?
         Cici kızım ! At bir hayvandır. Ona biniliyorsa burada ATA BİNME’DEN söz edilir. AT BİNMEK hatalıdır. Sen sen ol,sözlerimizi yanlış kullananları içtenlikle yaklaşarak düzelt. Söz konusu Türkçe’mizdir. Dedim.
         Size bir gerçeği ilettim. Daha neler neler yanlış söyleniyor,bir bilseniz !
         Ben bunları yazıyorum. Türkçe’mizi kimse kirletsin istemiyorum.
         En çok da;alfabemizi yabancı dilde söyleyenlere yükleniyorum. Kim olursa olsun,bunu yapıyorum.
         Sizlerin de,kendinize düşeni yapmasını diliyorum.
Niçin?
TÜRKÇE’MİZ İÇİN !

 

Telif Eseridir izinsiz kullanmayınız

 
 
 
 
 
 
 
 

 03

Bu sayının içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

Bir önceki Sayfaya Gitmek İçin Tıklayınız!

Bir sonraki Sayfaya Gitmek için Tıklayınız!

Ali EMİROĞLU
Ali EMİROĞLU Hayat Hikayesi
ÇAĞDAŞ MEDENİYET SEVİYESİ
            Ülkesini,büyük Atatürk’ün istediği istikamette,çağdaş medeniyet seviyesine değil,onun üstüne çıkaracağız.
            Bu cümle son zamanlarda pek çokları tarafından söylenir oldu. Tıpkı Laik sözcüğü gibi. Yukarıya aldığımız cümlede bunu telaffuz edenlerin bir kısmı tarafından pek iğreti olarak söyleniyor. Yani;bu cümle bazı iddiacıların ağzına yakışmıyor demek için her türlü durum mevcuttur. Hele televizyon ekranlarında pek sırıtıyor. Söyleyenlerin dudakları bir araya gelmiyor gibi bir durum var. Ağzına yakışmayan bu modaya uymak isteyenler,yasak savmak isteyenler olduğu gibi gelecek korkusu içinde olanlar da var. Mevlana’ya uysalar ya,oldukları gibi görünseler veya göründükleri gibi olsalar. Hiçbir gereksiz gayretin içinde olmayacaklardır. Kendileri rahat da olacaklardır.
            Çağdaş medeniyetten ne anlıyorsunuz ? Tarifler hep bize yaptırılmaz ya. Bu defada siz ortada bulunun. Böyle bir soruyu biz sormuş olalım. Cevap veremeyeceğinize göre cevabını yine biz verelim.
            Bize göre medeniyet tektir, ortaçağında bir medeniyeti vardır. Sümerlerinde ileri bir medeniyeti vardı. Şimdiki cari olan medeniyette,Avrupalıların eleştirel aklı,inançlarının üstüne yerleştirip kullanarak buldukları medeniyettir. Biz ise İkinci Mahmut Padişaha verilen cevapa uyduğu,olduğu şekilde aklımızı,inancımız aklından çıkarmaya ve kullanmaya,alışmaya bir türlü başarı gösteremediğimiz için çağdaş medeniyete alışkanlık edinemedik. Bundan dolayı çağdaş medeniyet tabirini pek iğreti kullanıyoruz. İnanmadığımız,mimiklerimizden belli oluyor. Hep geçmişin ve Osmanlının hayranlığı içindeyiz. Aslında Osmanlı hayranlığı demekten Arap hayranlığını kast ediyoruz, bizim Osmanlı hayranlığımıza karşı Osman Oğullarının tanıdığımın temsilcileri çok daha namuslu davranarak aileleri üzerine verilecek  kararın kendilerine bırakılmasını isteyeceklerdir. Söylemlerinden ben anlıyorum ki;onlar bile Osmanlı olmanın isteklisi değiller. Bu iddiaya sahip çıktıkları da ta baştan beri görülmemiştir.  İddianın sahipliğine tenezzül etseler hayatlarını kazanmak zorunda kaldıkları vinç altı çalışmalarının altında can verenleri olmazdı.
            Lafla peynir gemisi yürümez. Lafla çağdaş medeniyet içine girilmiş olunmaz. Onun şartlarını kabul etmeden,ona sahiplik iddiaları ortaya atılmaz. İnanmamışlılık görüntüleri zaten buradan geliyor.
            Çağdaş medeniyetin şartları açık seçik ortada: Çağdaş medeniyet bir yaşama biçimi olduğuna göre,onun bütün şartları benimsenecektir. Düşünce tarzı benimseneceği gibi,hariç görüntüleri de benimsenmiş olacaktır. Çağdaş medeniyetin hukuk anlayışı,ahlak anlayışı,ilim anlayışı,görünüm anlayışı,sosyal düşünüş anlayışı var. Bizim bunlardan işimize yarayanları benimseyip,işimize gelmeyenleri itelemeye hakkımız yok. Medeniyet gerekleri ve esasları ne ise herkes gibi bunları almamız gerekiyor. İleride aynı esaslar içinde icatlar yaparak,bu medeniyete katkılarda bulunmamız gerekiyor.
            Çağdaş medeniyet;potin,kısa don,pantolon,gömlek,kravat,şapka ve paltoyu kendisi için kıyafet olarak seçmiştir. Kadınlarında özel çağdaş kıyafetleri vardır. Başörtüsü,erkekler içinde,kadınlar içinde geçerli değildir. Hele kapalı alanlarda başın kapalı oluşu ret edilmiştir, sizin uğrunda gayret içinde olduğunuz ve hatta büyük gelecek tehlikeleri göze aldığınız kıyafetlerin ne inandığınız dinle,ne de çağdaş medeniyet anlayışı ile ilgisi yoktur. Bunlar uğrunda kanun dışı hareketlere tevessül eden din adamlarının başlarına gelecekler olacaktır. Bunda anlaşılmamış insanlardan da,çağdaş medeniyetin diğer umdelerine adaptasyon beklenemez.
            Görüntü yakıştırmak içindir. Görüntü inanç işareti olmaz,yapmak isteyenlerde bütün dünyada önlenmiştir. Buna ayak direyenler çağdaş medeniyet seviyesinin üstüne çıkamayacaklar. İnsan görmüş olsa bile inanası gelmiyor.

 

Telif Eseridir izinsiz kullanmayınız

 
 
 
 
 
 

 
 
 04

Bu sayının içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

Bir önceki Sayfaya Gitmek İçin Tıklayınız!

Bir sonraki Sayfaya Gitmek için Tıklayınız!

İsmet ÇENESİZ
İsmet ÇENESİZ Hayat Hikayesi
GRİP'LE İLGİLİ  BİLMEDİKLERİMİZ;
             Grip'i olmayı olağan bir olay gibi karşıladığımızdan maddi ve manevi büyük ayıplara
uğramaktayız. Çektiğimiz acı ve hastalık halinin (bazen ölüme varan sonuçlar bile oluyor) yanında ilaç masrafları ve iş gücü kaybı da işin cabasıdır. 
Grip olmamak için aşı olmak bir tedbirdir ama öncelikle gribin bulaşmaması için bizim bir şeyler yapmamız gerekiyor. Ben bu konuda bildiklerimi  burada sizinle paylaşmak istiyorum. İlk yapacağımız şey ellerimizi sabunla sık sık yıkamak ve yıkadıktan sonra kolonya ile  iyice ovmak.
Grip olduğumuz zaman ise 3-5 gün evden çıkmamalıyız. Böylece hem istirahat etmeli hem de diğer insanlara  buluşmamasını sağlamalıyız.
Kağıt mendil kullanmalıyız. Kullandığımız mendilleri öyle herkesin (özellikle hanımların) yaptığı gibi  elimizde tutmayıp, sürekli yenilemeliyiz. Yani kağıt  mendilleri bir seferlik kullanmalıyız. Temizlik için  bu şarttır.
Dinlenmeyip, gripli halde evden çıkmakta ısrar edersek hastalığımız daha da artacaktır. Bu arada  grip olunca kesinlikle insanlarla öpüşmekten kaçınmalıyız. Sadece grip oluğumuz zamanlarda değil  diğer zamanlarda da bu alışkanlığımızı terk etmemiz  gerekiyor. Bu hem hastalıklara davetiye çıkartan hem  de hiç hoş olmayan bir alışkanlıktır. (Bu adet son
dönemlerde daha da arttı. Bir an önce bu  alışkanlığımızı  terk etmeliyiz.)
Grip ve grip aşısı yanında bu günlerde basında sık sık zatürree aşısı haberleri de çıkıyor.
Bu konuyu doktorumuzla ayrıca konuşmakta fayda vardır diye düşünüyorum.
Ben iki önemli noktaya daha değinmek istiyorum;
1-) Okullarda çocuklardan birbirlerine grip geçmemesi için aileler hasta olan çocuklarını okula göndermemelidirler. Şayet aile bu konuya  dikkat etmese okuldaki öğretmenler gerekeni yapıp hasta olan çocuklar iyi olana kadar geri evine göndermelidir. Böylece diğer çocukların hasta olması önlenmiş olacaktır.
2-) CAMİLERE vb. toplu alanlara gripli insanların burunları akarak, hapşırarak gelmeleri  katiyetle doğru değildir. Mesela, cemaatle namaz kılacağım diye, başka insanlara hastalığını bulaştırmak doğru bir davranış değildir. Bu gibi durumlarda namazlarımızı evlerimizde kılmamız daha doğru olacaktır.
SÖZÜN ÖZÜ; bu konuda Milli Eğitim Bakanlığı okullarımızda, Diyanet İşleri Başkanlığı da Cuma hutbelerinde griplerin arttığı bu mevsimlerde, hatta her yıl daha önceki aylarda vatandaşları uyarıp bu konuda öneriler getirmelidirler. Hatta gripli, nezleli insanların
Cuma namazlarına bile gelmelerinin uygun olmayacağı  belirtilmelidir ki böylece insanlar namaza  gidemedikleri zaman rahatsız olmasınlar.  
(Mesela bu Cuma camilerimizde, "Organ Nakli"  ile ilgili vaaz verildi. Organ vermek
isteyenlerin, Hastaneler, Emniyet müdürlükleri ve  Müftülüklere müracaat edebilecekleri belirtildi. Din görevlilerimiz, doktorlarımızla birlikte böyle güzel işlerde dayanışma ve istişare halinde olmadırlar. Bu çok güzel ve çok yararlı bir uygulamadır. İnsan sağlığını ilgilendiren bu ve buna benzer konularda din görevlilerimizin ilgisiz kalması zaten düşünülemez. Bu çalışmalarından dolayı din görevlilerimizi tebrik ediyor, benzer organizasyonlarda kendilerini daha sık görmek istediğimizi belirtiyoruz.)
NOT:  Bu yazı, Milli Eğitim Bakanlığına, Diyanet İşleri Başkanlığı ve  Müftülüğümüze ayrıca postalanacaktır.
Saygı ve sevgilerimle.

 

Telif Eseridir izinsiz kullanmayınız

 
 
 
 

 

 
 
 
 05

Bu sayının içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

Bir önceki Sayfaya Gitmek İçin Tıklayınız!

Bir sonraki Sayfaya Gitmek için Tıklayınız!

Mahmut Selim GÜRSEL
Mahmut Selim GÜRSEL Hayat Hikayesi

BU AYIN RESİMLERİ

 

Telif Eseridir izinsiz kullanmayınız

 
 
 
 
 

 

 
 06

Bu sayının içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

Bir önceki Sayfaya Gitmek İçin Tıklayınız!

Bir sonraki Sayfaya Gitmek için Tıklayınız!

Hasan Latif SARIYÜCE
Hasan Latif SARIYÜCE Hayat Hikayesi
TEKRAR GÜMÜLCİNE’DE 3
Kendi vatandaşı olan Türklere bir metre kare toprak satın alma izni vermiyorlar ya, Türklerin ellerindeki toprakları sudan bahanelerle ve “tavuk fiyatına” kamulaştırarak ellerinden alıyorlar. Pontus denilen aslında çoğu Gürcü ve Kafkas asıllı olan göçmenleri Gülümcine ile İskeçe’ye yerleştirirken yaptıkları evlerin arsaları zorla Türklerden alınmış. Türklerin yerel mahkemelere, bölge mahkemelerine, yargıtaya yaptıkları itirazların hiç biri kabul edilmemiş. Demokrasi. hukuk, hukuk düzeni, hukuk devleti denilince mangalda kül bırakmayan iki yüzlü Yunan hükümetleri, Avrupa Birliği üyesi olarak bize utanmadan demokrasi dersi veriyor, iç işlerimizi düzene koymamızı istiyor. Dış işleri bakanlarımız başını kaldırıp da küstah Yunanlıya ağzının payını veremiyor. Ya Batı Trakya Türklerinin durumunu bilmiyorlar ya da Avrupa Birliğine girebilmemiz için onlardan medet bekliyorlar.
Batı Trakya Türklerinin geçim durumlarına yeri geldikçe değinmiştik. Büyük çoğunluğu tarımla uğraşıyor. Tarım, Türkiye’de olduğu gibi Yunanistan’da da ne onduruyor ne de donduruyor. Özellikle Türk asıllı çiftçilerin ürettiği tütün, pamuk, üzüm gibi ürünler yok pahasına ellerinden alınıyor. Bazı çiftçiler çiftçiliği bırakarak ticarî yaşama geçmek istiyorlar. Ticaret küçük de olsa bir sermaye ister.  Çift bozan soydaşlarımız Yunan resmi ya da özel bankalarından tüm ön şartları yerine getirerek kredi isteğinde bulunduklarında, kredi almak şöyle dursun, alay, istihza, hakarete varan davranışlarla karşılaşıyorlar.
Bir internet sitesinde kuduğumuz bir haberi aynen aktarıyoruz:
“15 Haziran (2003)  Atina’da yayınlanan Elefterotipiya gazetesi. Yunanistan Dış İşleri Bakanlığı’nın üst düzey bir yetkilisinin Batı Trakya’da yaptığı incelemelerin ardından hazırladığı 20 Aralık 2001 tarihli raporda, Türk azınlık üyelerinin aleyhinde ayrımcı politikalar uygulandığını yazdı.
Gazete “ele geçirdiğini  belirttiği” raporda, son yıllarda azınlık üyelerinin tarım sektöründen kentlerdeki ticari faaliyete kaydıklarını, ancak karşılarında Yunan bankacılık sistemini bulduklarının yazılı olduğunu belirtti.
Raporda, Türk azınlık üyeleri tüm ön şartları yerine getirseler bile bankaların hizmet vermeyi reddettiklerinin vurgulandığını kaydeden Elefterotipiya, Bakanlık üst düzey yetkilisine göre, bankalar Müslüman iş adamlarına karşı katı bir davranış, büyük bir çekimserlik ve güvensizlik gösteriyorlar,” dedi.
Dış İşleri Bakanlığı yetkilisinin, sorunun büyük olduğunu ve bu politikanın değişmesi gerektiğini vurguladığını belirten gazete, raporda şu çözüm önerilerine yer verildiğini yazdı:
“Bölgedeki bankacılık ağına, başta Ethniki, Emboriki gibi kamu bankalarına, ardından da devletin etkileyebileceği özel bankalara, Müslüman azınlık üyelerine karşı daha açık ve dostane bir ilişki kurmaları yönünde talimat verilmelidir.”
İnternet sitesinin açık ve duru bir anlatımla özetleyemediği haberden anlaşıldığına göre, Yunan bankalarının Türklere kredi vermediklerini Yunanistan hükümeti de bilmektedir. Neden gerekli gördüyse, belki de gene Avrupa Birliği’nin gözünü boyamak için, bölgeye bir dış işleri yetkilisini (dış işleri görevlisinin bankacılıkla ne ilgisi varsa?) gönderip inceleme yaptırmıştır. Sonra da yetkilinin hazırladığı ve bazı önerilerde bulunduğu raporu yayınlayıp uygulamaya koyacağı yerde gizli tutmuştur. Bu olay bile, Yunan hükümetinin Türk azınlığı; dinde, eğitimde, iş tutmada, arazi edinmede olduğu gibi parasal destek yönünden de baskı altında tutmaya kararlı olduğunu göstermektedir.
3. Yunanistan Lozan’ı çoktan rafa kaldırdı
Lozan Antlaşması’nda İstanbul’da yaşayan Rumlarla Batı Trakya’daki Türklerin birer azınlık oldukları hükme bağlanmıştır. Azınlıkların din ve ırk farkı gözetilmeksizin her türlü vatandaşlık haklarından yararlanmaları, dini ibadet ve inançlarını özgürlük içinde sürdürmeleri, sosyal ve ticari yaşamda her hangi bir engelle karşılaşmamaları Lozan’da karşılıklı olarak taahhüt altına alınmıştır. Aslında azınlık teriminin uluslar arası hukukta anlamı ve anlaşılırlığı Lozan‘dakinden farklı değildir. Yunanistan başlangıçta Lozan’da bağlandığı bağlamlar gereği, yetersiz de olsa, bir takım iç hukuk düzenlemeleri yapmıştır. Ne var ki kısa zamanda bunları ya yürürlükten kaldırmış ya da rafa koymuştur. Azınlık haklarını kaldıran, daraltan, hatta azınlığı ezmeye zemin hazırlayan yeni düzenlemeler yoluna gitmiştir. Vatandaşlık yasasına ünlü 19. maddeyi yerleştirmiştir.
Yunanistan’da din kurumlarının oldukça önemli yargısal ve sosyal işlevleri vardır. Kendi din kurumlarına her türlü özgürlük tanınmıştır. Lozan’da taahhüt ettiği halde, Yunanistan giderek Batı Trakya’da dinsel yaşama müdahale etmeye başlamıştır. 1920 tarih ve 2345 sayılı yasa ile Türk azınlığının din kurumlarını düzenlemiş ve bir süre bunu uygulaya koymuş iken sonradan bu yasal düzenlemeleri yürürlükten kaldırmış, Türk Müslümanların kendi özgür iradeleriyle seçtikleri müftüleri tanımayıp yerlerine kukla müftüler atamaya başlamıştır. Oysa yasa değişikliklerin ahdi yükümlülükleri ortadan kaldırmayacağı uluslar arası hukukun gereğidir. Anaya değiştirilir, devletler arası antlaşmalar değiştirdim demekle değişmiş olmaz. Ahitte taraf olan devletlerin rızası gereklidir.  Ahdi taahhütler, hangi devlete karışı taahhüt edilmişse ancak o devletle anlaşarak kaldırılabilir. Kaldı ki Yunanistan Anayasası’nın 28. maddesi de Yunanistan’a azınlık haklarını tanıma yükümlüğü yüklemiştir. Bu maddede, “Devletler hukuku genel hükümlerinin ve onaylanarak yürürlüğe giren uluslar arası antlaşmaların, Yunan milli hukukunun bir parçası olduğunu, kendilerine ters düşen kanun hükümlerine nazaran önceliğe sahip bulunduklarını...” hükme bağlanmıştır. 
Ne var ki Yunanlı, biraz biti kanlanınca ahit, taahhüt tanımaz. On iki adayı silahlandıramayacağını uluslar arası antlaşma ile taahhüt ettiği halde, bugün burnumuzun dibindeki bu adaları birer silah deposu haline getirmiştir. Yunan hükümeti Ortodoks metropolitlerini atayamıyor. Bu işi seçim yoluyla Ortodoks papazlar yapıyor. Bu uygulama yalnız metropolitlerin seçimi ile sınırlı değil. Dinsel kurum ve vakıfların yönetimi, yöneticilerinin seçimi de ruhban sınıfının elindedir.
Yunanistan’da Müslüman Türklerden başka Yahudi azınlığı da var. Yunanistan Yahudiler için dinsel hayatı düzenleyen 2456/1920 sayılı yasayı çıkartmıştır. Bu yasa Yahudiler için hâlen yürürlüktedir. Yahudiler dinsel kurumlarının, vakıflarının yöneticilerini, hahamlarını kendileri seçmektedirler. Yahudi azınlığından esirgenmeyen bu “ahdi hak”, soydaşlarımızdan esirgenmiştir. Hem de zorbaca bir uygulama ile Müslüman Türklerin dinsel özgürlüğü yok edilmiştir. Lozan Antlaşması’nın 40. maddesini bir kere daha hatırlayalım. Lozan Antlaşması’nın 40. maddesi, Batı Trakya Türk azınlığa, giderlerini kendileri karşılamak koşuluyla her türlü hayır kurumları, dinsel ve sosyal kurumlar, her türlü okullar ve benzeri eğitimöğretim kurumları kurmak, yönetmek ve denetlemek, buralarda kendi dillerini serbestçe konuşmak, dinsel ayinlerini serbestçe yapmak haklarını tanımıştır.
 Lozan’ın kayıt altına aldığı bu hakların tümü sinsice ortadan kaldırılmış, yerine Türk azınlığın aleyhine hukuk dışı düzenlemeler uygulanmaya konulmuştur.
İskeçe ve Gümülcine müftülerinin vefat etmesi üzerine 2345 sayılı yasaya göre yeni seçim yapılması gerekirken Yunanistan hükümeti seçime izin vermemiş, yapılan bütün başvuruları cevapsız bırakmıştır. Bunun üzerine Türk azınlığı İskeçe ve Gümülcine’de müftü seçimi yapmak zorunda kalmıştır. Türklerin direndiğini ve seçim yaptığını gören Yunanistan hükümeti, derhal 2345 sayılı yasayı yürürlükten kaldırmış, Türklerin istemediği iki kişiyi müftü atamıştır.
Bununla kalmamış, Yunan hükümeti İskeçe’nin seçilmiş müftüsü Mehmet Emin Aga ile Gümülcine seçilmiş müftüsü İbrahim Şerif hakkında halen devam etmekte olan 18 dava açmıştır. Mehmet Emin Aga, toplam 98 ay (8 yıl) hapse mahkum edilmiştir. Halen ondan fazla dava devam etmektedir.
Şimdi iskeçe ile Gümülcine’de ikisi seçilmiş, ikisi atanmış ikişer müftü bulunmaktadır.
İstanbul’da ancak iki bin kadar Rum bulunduğu halde biz Amerika’dan, Yunanistan’dan gönderilen patrikleri hazır ola geçerek karşılıyor, âlâyı valâ törenlerle patrikhaneye yerleştiriyoruz. Fener Patrikhanesi adeta bağımsız bir devlettir, yeryüzünde uyruğundan çok kilise görevlisi bulunun tek devlettir.
Cemaat yönetiminin, derneklerin, vakıfların, birliklerin, spor kulüplerinin seçilmiş yönetim kurullarını tanımamakta, buralara kendi atadığı kukla yöneticiler atamaktadır. Türk vakıf mal ve mülklerinin yönetiminde Türkler söz sahibi olmaktan uzaklaştırılmıştır. Türkler Yunan hükümetlerinin atadıkları vakıf ve dernek başkanlarını hiç istememekte, istememek şöyle dursun onları birer hain olarak görmektedir. Gümülcine’de Cemaat Yönetim Kurulu başkanlığına Yunanlılarca atanan kukla Hafız Yaşar adı, Türk azınlık  arasında “baş hain” sıfatıyla özdeşleşmiştir. Onun atandığı dönemde Gümülcine Türkleri, 79’u yoksul, 113 öğrencinin barındığı öğrenci yurduna yardımı kesmiştir. Şimdi aynı göreve Yunanlılar tarafından atanan Abdülhalim Dede’ de Türk azınlığın  nefretine hedef kişilerdendir.  

 

Telif Eseridir izinsiz kullanmayınız

 
 
 
 
 

 

 
 
 
 07

Bu sayının içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

Bir önceki Sayfaya Gitmek İçin Tıklayınız!

Bir sonraki Sayfaya Gitmek için Tıklayınız!

Mustafa Nevruz SINACI
Mustafa Nevruz SINACI Hayat Hikayesi
KIBRISTA BÜYÜK OYUN; İHANETTE SON TANGO
            İnsanlık, hukuk ve ahlâk dışı bir mason (siyonist, ateist-pagan) komplo teorisi ve teşebbüsünden (ütopik safsatadan) ibaret “yeni dünya düzeni” (Globalleşme–Küreselleşme / bütün dünya devletlerini sömürme, milli rejim ve semavi “vahye dayanan” dinleri yok-imha etme) çılgınlığı bağlamında adaletin dengeleri sarsıldı. Dünya barışı bozuldu. Haksız kazanç, hırsızlık, yolsuzluk, yalan-haram ve gasp üstüne kurulu, menfur emel sahibi genel ve evrensel tehdit unsurları; Gerçek anlamıyla “yeni düzen” haydutlarının ülkemiz ve yavru vatan (Milli Dava) Kıbrıs üzerindeki oyunları, iğrenç tezgâh, komplo ve desiseleri günden güne artma eğilimi göstermeye başladı. Hukuk ve ahlâk dışı meydan okuma aldı yürüdü. Başta KKTC, Kerkük, Batı Trakya ve Balkanlar olmak üzere, mazlum milletler ve masum Türk ve İslâm camiası üzerine kâbus etkisi, varlığını ve ağırlığını iyiden iyiye sürdürmekte hissettirmekte...
            Elbette küresel eşkıyanın kapsama alanı bununla sınırlı değil, bütün İslâm coğrafyası.
Hani bir lâf vardır. “Nisyan (unutmakla) ile malûldur hafıza-i beşer” diye...
Üzülerek görüyorum ki; KKTC'i, (10 yıl düşündükten ve pek çok telefat verdikten sonra nihayet ABD’nin izniyle mümkün olabilen !) 1974 barış harekâtından sonra uygulanan istikrarsız, istikametsiz ve kararsız, plânsız-programsız-hedefsiz politikalar sonucu yaratılan kargaşa ve bilerek-isteyerek bulaşılan AB, ABD kombinasyonunda tuzağa düşürülmüştür. Karşı tarafta yer alan GKRY ve Yunanistan ile menfur işbirlikçileri tarafından çok ciddi, kararlı, nihai amaç ve bütün hedefleri belli politikalara karşın; Türk hükümetlerinin basiret, beka ve vatanseverlikten yoksun, dış politikaları Türk milletini ve KKTC halkını zora sokmuş ve Rum’un eline düşürmüş, insafına terk edilme noktasına getirmiş bulunmaktadır.
Sonuçta; ABD ve AB ile aynı çizgide dans etme gafletine sürüklenen hükümet dahil, KKTC aleyhine oluşan bu şeytan üçgeni arasında “Milli Dava” yok edilmek üzeredir. Bu şeytan üçgeninin tamamlayıcı unsurlarından biri de ne yazık ki; “Milli Kahraman Dr. Rauf DENKTAŞ’ ın tasfiye edilmesi pahasına” Cumhurbaşkanlığı rolü verilen ve muvakkat vazife ile maruf hükümetidir.  
Hani Annan Planına göre adada "Kıbrıs Cumhuriyeti" adı altında iki federe devlet vaat edilmekte idi ! Anladık lâkin, bu devletler arasında şartlar eşit değildir, kademeli olarak belirli bir sürede tüm hak, hukuk, tasarruf imkânı ve göstergeler Rum yönetiminden yana dönecek ve bu zaman zarfında  adadan Türk askeri çekilmiş-çıkmış olacaktır. KKTC, Annan Kardeşliği Planına  evet dedirtmekle, adeta pervasızca Azrail’e teslim edilmiş bulunmaktadır. Bu tarihi yanılgı, bütün ef’al ve şeraiti ile ihanet kokulu “EVET” ile Türkiye "Annan Planı" işlediğinde; Ahlâk ve hukuk dışı yol ve yöntemlerle AB toprağı olan KKTC de işgalci olmak durumu ile karşı karşıya getirilmiştir.
Bu bir kasıttır. Tuzaktır. İhmal değil !...
Biz bu filmi 1960 yılında da görmüştük.
Türkiye de menfur bir ihtilâle neden olacak kadar küresel eşkiyayı korku, endişe ve paniğe sürükleyen; Londra-Zürich ve “GARANTİ” antlaşmaları ile "Kıbrıs Cumhuriyeti" adı altında teşekkül ettirilen benzeri yapıda Türkler katledilmiş, mezalim almış yürümüş, 1961-1974 yılları boyunca adeta bir vahşet ve canice soykırım uygulanmıştı. 1928 Anayasanı ilga eden, Kemalizm’in ipini çeken ve Cumhuriyeti kesintiye uğratan 1960 sonrası hükümetler on yıl süre ile bu vahşet, soykırım ve dalâlete seyirci kaldılar. Neden sonra Türkiye garantörlük hakkını kullanıp adaya çıkarak, 1974 "Barış Harekâtını" gerçekleştirebildi. Şimdi, Gümrük Birliği Antlaşması ile feragat edilen bu anlaşmalarda artık yok hükmündedir. Sonuçta: 32 yıldır barış, adalet, milli hakimiyet hukuk ve huzurun hüküm sürdüğü toprakları tekrardan kana bulamak mi istiyorlar?
Oysa artık Kıbrıs’ta “BARIŞ” diye bir sorun kalmamıştı.
Sadece ve yalnızca, insan hakları, adalet, hukuk ve ahlâka aykırı olarak, hiçbir resmi karar ve dayanağa istinat etmeyen ve keyfi olarak tesis edilen “alçakça bir abluka” ve izolasyonlar vardı... O’ da, ANA-VATAN Türkiye, (en azından Yunanistan kadar) meseleye sahip, samimi ve takipçi olduğu sürece sorun olmaktan uzaktı.
Ancak, bu günlerde “Yeni Dünya Düzeni” bağlamında sergilenen ve start alan BOP (BİP) proje uygulamaları da (başta Afganistan, Irak ve Lübnan olmak üzere) vahşetin ve kötü niyetin, işgal, istibdat, katliam, tecavüz, soygun ve soykırım boyutunda gerçek niyet ve amaçları açıkça ortaya konulmaktadır.
Duruma kısa bir paragraf halinde bakalım:
İsrail devletinin tepeden inme bir teşebbüsle (BM, NATO, ABD) cebren ve hile ile kurulduğu 1948’den itibaren, Ortadoğu'da  kan, zulüm, gasp, işgal ve mezalim durmamış; ABD’nin bu yeni eyaleti bölgeyi kana bulamış ve 2000 yıl önce başlayan lânet, yeniden kan ve kin unsuru olmaya ve şeytani hükmünü sürdürmeye başlamıştır.  Mesele o ki, BM İsrail ve Filistin için federe devlet yapısı öngörmemekte , "Ortadoğu Federe Devletini" kurmak için "Annan Planı" nı burada devreye sokmamakta; Ancak, şeytan üçgeninin ileri karakolu olarak plânlanan Kıbrıs’a ahlâksızca dayatmaktadır. Bir taraftan Irak toprakları üçe bölünmüş, sözde Kürdistan ilanı için geri sayıma başlanmış,  ama bu kombinasyonun en ucunda yer alan KKTC üzerinde oyun-düzen ve spekülâsyonlar bitmemiştir? Üstüne üstlük, bu konuda artık AB vazifelidir. Daha dün bütün güç, irade, siyaset, eylem ve söylemleri ile “AT-AB gâvur işidir. Roma Antlaşmasının 100. maddesi uyarı Müslümanlar aleyhine kurulan menfur-illet-lânet bir tuzaktır, taraf olan kâfirdir.” Diyen, dünün AB karşıtları bugünün adeta bir “AB kara sevdalıları” olarak (kendi inanç, itikat, siyaset, eylem ve söylemlerinin tersine) bir garip-inanılmaz halet içine girmişlerdir. Şu halde bu eşhas ve hatta yedi sülaleleri bu yükün altından kalkamaz.
Her seferinde Türk milleti, aziz ve kahraman Mehmetçiğin asil ve mübarek kanı dökülerek, şanla ve şerefle alınmış, Anadolu’nun  mütemmim cüzü “Yüzlerce yıllık Türk toprağının” muhtemelen 2007 yılında hükümetinin  gayret ve marifeti ile Rum’a teslim edilip, el değiştirdiğini görmek yedi cihana karşı büyük bir hicap, zûl ve utanç olacaktır.  Özellikle, “Atatürk’ den mütevaris olduğu iddiasını ileri sürenlerin yapacak bir şey  kalmadığı anda toptan  istifa etmeleri gerekmektedir.  
Mesele: Her ne pahasına olursa olsun bu büyük oyun ve menfur ihaneti durdurmaktır.
10 Ocak 2007 dahil AB, Kıbrıs konusunda yeni talep ve taviz isteklerini tekrarlamıştır.
Bu kısa hatırlatma da göstermektedir ki bölgede vehamet ve hıyanet had safhadadır.
Uğruna binlerce şehit verilmiş “kutsal” bir toprağın, tek taraflı ve kişisel çıkar ağırlıklı tavizlerle Rum’a peşkeş çekilmesine; Gerek KKTC’ndeki ve gerekse Anayurt-Anadolu’nun vatansever halkı asla izin vermemelidir...
Mücahit Kıbrıs ve Milli Mukavemet Rûhu’nun şahlanma zamanı gelmiştir.
Çünkü !...
Emsali Bizans döneminde dahi görülmemiş şirret oyunlar sergileniyor. Çifte standart, melânet bir gizlilik, tek taraflı yasa dışı tasarruf, gizem ve uyutma-aldatma, atlatma, kandırma politikası kahpelik ve kaypaklıkta “sanal konjonktürel gündem” günümüzde kaygan zemin olarak kullanılıyor. Hainler, ihanetlerine esas teşkil eden taahhütlerini yerine getirmenin telâşı içinde. Zalimler çok aceleci,  düşman sabırsız. Türkiye ve özellikle Kıbrıs cephesinde şeytan imparatorluğunun yârsanist (din tüccarı, dindar görünen ateist ve pagan unsurları) ile Atatürk, Türk ve Türkiye düşmanı ABD-AB kölesi ihanet şebekelerinin dahili ve harici (bedhahları) aktörleri, 1963, (Ankara Antlaşması) 1979 (Washington Antlaşması) ve 1995 utanç belgesi (Gümrük Birliği Antlaşması) ile vaki taviz, ivaz ve taahhütnamelerinin icabını yerine getirme ve hesabını verme telâşı içindeler. Tek taraflı köprü yıkan ve TSK’ ya meydan okuyan da bu gruba dahil olsa gerektir. Ne hikmetse, oldum olası bir Rum sevdası ile malûl... Tıpkı, 1974 yıllarında Türk Ordusu’nu “İŞGALCİ” olarak niteleyen bazı nesebi gayri sahih, soyu şüpheli  dönmeler ve “Yunanlıyı kardeş ilân eden” solcular gibi. 
Bunlar zaten tarihte Yunanistan’ı hile ve desise, oyun ve düzenle kurdurmadı mı ?
            Bu meyanda şimdi;
Kıbrıs’dan Türk Askerlerinin Çekilmesi İçin (işbirlikçi dahili ve harici bedhahlar tarafından)  Büyük Bir Oyun Tezgâhlanıyor. Hainlerin Hedefindeki Oyun:
Lokmacı Köprüsünü Kaldırmak!..
1974’den bu güne süregelen BARIŞ’ ı yıkmak ve yok etmek.
            Kıbrıs Türkleri gözleri önünde “alçakça bir cüretle” sergilenen hain ve menfur oyun ve ihanet plânının farkında. Bu kirli oyunun bozulması için bir avuç vatansever, imanlı-şuurlu, milli dava bilincine sahip, vatan-bayrak ve toprak sevdalısı, aklı selim, ilim-irfan ve sağduyu sahibi uyanık “genç Kıbrıs Türkü” Ana vatan’ a ve Anadolu Türklüğü’ne çağrıda bulunuyor.
Var gücüyle sesleniyor.
            BU OYUNU BOZUN...
            “Kıbrıs Türk Gençliği Çözüm Hareketi” adına, şerefli, soylu, asil ve gerçek bir Türk hanımı can kardeşimiz; Dünya çapında milli davaların yılmaz savunucusu Sayın Emete GÖZÜGÜZELLİ  tercüman oluyor, Kıbrıslı “gerçek” Türk kardeşlerimize ve kutsal direnişe. Yavru Vatandan sesleniyor Anadolu’ya, hakiki-halis Türk’e ve bütün Türk dünyasına. Yaşanan gerçekleri, komploları, tuzakları ve yakın geleceğe yönelik menfur plân, proje ve fiili uygulamaları haykırıyor, uyarıyor.
            Boy gösteren felâketi ve mukadder olan hezimeti haber vererek;
            BU OYUNU BOZUN... Diyor.
            Evet, bu sese ve samimi imandan yükselen bu çağrıya kulak vermek gerek.
            Ancak olmadı. Ne hikmetse TSK’nin zimmetinde, hak ve tasarrufunda olan köprü “TEK TARAFLI” olarak yıkıldı. Üstelik, köprünün karşısındaki “DUVAR” halâ durmakta...
            Şimdi, oyunun bundan sonrasına “DUR” demek gerek.
            HEM’DE; KKTC Meclisinden, namuslu-dürüst-demokrat, ilkeli-onurlu, soyu temiz, damarlarında “asil kan” taşıyan sorumlu Türk “MİLLET-VEKİLLERİ” ne “TÜRKİYE’YE İLTİHAK-KATILMA” kararı aldırarak...
            Bu menfur oyunu bozmanın yolu budur.
            BİLİNE...

 

Telif Eseridir izinsiz kullanmayınız

 
 
 
 

 

 
 
 
  08

Bu sayının içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

Bir önceki Sayfaya Gitmek İçin Tıklayınız!

Bir sonraki Sayfaya Gitmek için Tıklayınız!

Selma GÜRSEL
Selma GÜRSEL Hayat Hikayesi
KURUTULMUŞ DOLMALIK BİBER
            Yaz aylarında ipe düzülerek kurutulan dolma biberler,kışın 10-20 arası kurutulmuş biber kaynar suya atılarak haşlanır. Haşlanan biberler süzgeçe alınarak soğuk su ile yıkanırlar.

Telif Eseridir izinsiz kullanmayınız

 
 
 
 
 
 
 
 
 
 09

Bu sayının içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

Bir önceki Sayfaya Gitmek İçin Tıklayınız!

Bir sonraki Sayfaya Gitmek için Tıklayınız!

Güner KAYMAK
Güner KAYMAK Hayat Hikayesi
 SAVAŞLAR SON BULSUN
Gerek ülkemizde gerek dünyada
Savaşlar son bulsun mutlu olalım
Barış sağlanmalı orta doğuda
Savaşlar son bulsun mutlu olalım
İnsanlara kıyan canidir cani
Allahın nurudur insan cemali
Dünyada kalmaz mı dünyanın malı
Savaşlar son bulsun mutlu olalım
Savaşın kimseye olmaz yararı
Bütün dünya görür bundan zararı
Çocuk katledenin olmaz imanı
Savaşlar son bulsun mutlu olalım
Füzelere verilmesin paralar
Göz yaşları yüreğimi yaralar
Tabutlara sarılmasın analar
Savaşlar son bulsun mutlu olalım
İnsanlar ölürken hergün açlıktan
Hicap duymalıyız biz insanlıktan
Gururmu duyulur yakıp yıkmaktan
Savaşlar son bulsun mutlu olalım
Duyarsızca canlı savaş izlenmez
Feryat figan izleyipte gülünmez
Ateşin içinde mutlu olunmaz
Savaşlar son bulsun mutlu olalım
Savaşın ardından anarşi gelir
Edepsizlik başlar aile ölür
Meydanlar hırsıza hayduta kalır
Savaşlar son bulsun mutlu olalım
Savaş'ta terör'de degildir çare
Kardeşçe paylaşmak güzel şahane
Hiç bir şey savaşa olmaz bahane
Savaşlar son bulsun mutlu olalım
Savaş çare değil çaresizliktir
Zalimlik, hırsızlık ve rezilliktir
Savaşı izlemek kepazeliktir
Savaşlar son bulsun mutlu olalım
Ozan Güner der ki kanar yüreğim
Savaşsız bir dünya bütün dilegim
Barışın yoluna kurban olayım
Savaşlar son bulsun mutlu olalım
 

 

Telif Eseridir izinsiz kullanmayınız

 
 
 
 
 

 

 
 
 
 10

Bu sayının içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

Bir önceki Sayfaya Gitmek İçin Tıklayınız!

Bir sonraki Sayfaya Gitmek için Tıklayınız!

Erman YILDIRIM
Erman YILDIRIM Hayat Hikayesi
SEVMENİN SINIRSIZLIĞI
Denizleri çok severim,
Yakamozları da...
Hep beni sevda çölüne atarlar.
Kavrulurum bu çölün sıcağında.
Uçmak isterim,
Bir baştan bir başa
Geceler yetmez o zaman,
Bu sevdayı anlatmaya.
Yaz akşamlarını da severim;
Parlayan yıldızları da,
Beni aldatan dalgaları da...
Ağaçları severim;
Mehtap gecelerinde tenime,
Hafif hafif değen rüzgarları da.
Viran bağları da severim;
Bülbül;çalı için “ah vatan” der ya..
Tabiatın ruhunda bin bir çeşit ot biter ya.
Sınır tanımam o zaman sevmenin sınırsızlığında.

 

Telif Eseridir izinsiz kullanmayınız

 
 
 
 

 

 
 
 
 
 11

Bu sayının içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

Bir önceki Sayfaya Gitmek İçin Tıklayınız!

Bir sonraki Sayfaya Gitmek için Tıklayınız!

Paşa ÇETEN
Paşa ÇETEN Hayat Hikayesi
ŞİMDİ YOL GÖSTERİN BANA
Meçhuller şehrinin tam ortasında
İki gülü seviyorum
Damarlarımda çağlayanlar
Öyle dolu öyle heyecanlıyım ki;
Yeşeren ateşin alevinde
Korkularımı tanıyorum
 
Şimdi yol gösterin bana
Zaman elimde kaldı
Gece kuşların kalbine sığındı
Ve ben hâl⠓huysuz konuğu arzın”
Dilimde ismin ağlamak istiyorum
 
Rüzgârların önünde koşan hasretim
Tıkanıyor kalbimin sarp geçitlerinde
İçimde işgalci dağlar
Kirpiklerimin ucunda eriyor ufuk
Neredesin gülüm,neredesin ey ölümün !

 

Telif Eseridir izinsiz kullanmayınız

 
 

 

 
 
 

Bir önceki Sayfaya Gitmek İçin Tıklayınız!

Bir sonraki Sayfaya Gitmek için Tıklayınız!

Bu sayının içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

Çalışmalar TELİF ESERİDİR Yazarlarımızın gönderileri ile yayına alınmıştır.
corumlu2000@gmail.com
Mahmut Selim GÜRSEL  
yazarlarımız yaptıkları paylaşımlardan sorumludur.
Sitemiz ve yazarlarımız;hukuka, yasalara, telif haklarına ve kişilik haklarına saygılı olmayı amaç edinmiştir.