DİKKAT ! BU BİLGİLER TELİF ESERİ OLUP YAZARI VE YAYINEVİMİZDEN  İZİN ALINMADAN KULLANILMAMALIDIR.

YIL 9  SAYI 101    25 Temmuz 2007

Mahmut Selim GÜRSEL YAZDIĞINA BAKMAK YETİYOR MU
Sakin KARAKAŞ ADATEPE OSMANCIK’IN TERASIDIR
Ali EMİROĞLU SÜMERLER’DE İLK SÖYLENECEK SÖZLER
Salim SAVCI BİR ANNENİN ÖĞÜTLERİ
Atilla ALPAY AMERİKAN MUHİBLERİNE SAYGILARIMIZLA
İsmet ÇENESİZ  KAN VE ORGAN BAĞIŞI
Hasan Latif SARIYÜCE OHRİ’DE
Mustafa Nevruz SINACI BATI’NIN TÜRK FOBİSİ VE TARİHİ DÖNÜŞÜM PROJESİ
Selma GÜRSEL İRMİK HELVASI
Üzeyir Lokman ÇAYCI SULAR TERSİNE AKARKEN
Şükriye BEZGİN SİMALAR TANIDIK
TÜRKİYE CUMHURİYETİ'NİN TÜRK BAYRAĞI
 
   
 
 
 
 01

Bu sayının içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

Bir önceki Sayfaya Gitmek İçin Tıklayınız!

Bir sonraki Sayfaya Gitmek için Tıklayınız!

Mahmut Selim GÜRSEL
Mahmut Selim GÜRSEL Hayat Hikayesi
YAZDIĞINA BAKMAK YETİYOR MU?
            İnsanların bir objeye bakmalarında görünüş beyne anında yansıtılır. Baktığımızda gördüğümüz bize beynimiz tarafından görüntü halinde gösterildiğini bilim adamları ispat etmiş bulunuyorlar.
            Ayrıca yine insanlar gördükleri belgelerin üzerinde bulunan bütün bilgileri aynen bilgisayarlarda bulunan ram (sanal bellek) gibi algıladıktan sonra beynin çözümlemesi ile görüntünün yazı ise harf harf birleştirerek okuduğunu tespit ettiklerini söylüyorlar. Bu yazışmaları yapan kurumların daktilografın yazdığını bir şefin okuduğu ve yanlışlıkları düzettiği ve yeniden yazıldığı şefin parafından sonra da müdür yardımcısının okuyup gözüken eksiklik tamamlatarak tekrar şefin okuduğu ve müdür yardımcısından sonra da müdürün okuyarak evrakı imzalaması bu bilgiyi zaman içerisinde tecrübe ile edindikleri ve bürokraside kullandıkları görmüşsünüzdür.
            Sizde bir yazılı kağıtta ilk olarak gözün ramının yanlışı algıladığını beynin bunu çözümleyerek sizin o yanlış yazılmış yere geldiğinde o yanlış yazılmış yeri gördüğünüz olmuştur.
            İnsanlar yanlışlıklar yaparak pek çok kurum veya kişilere zarar verebilirler. Mesela geçenlerde başımda geçen bir noter işleminde daha sonradan gözüken eksik bir bilginin düzeltilmesi için yazılı dilekçe ile müracaat ettiğimde noterin düzenleme bilgisi vermemek için savsakladığını ve hatta dilekçemi kabul etmeyerek almadığı üzerine ben de Cumhuriyet Savcılığına dilekçemin kabul edilmediği hakkında bir müracaatta bulundum. Bu soruşturma belki aylar sürecek sonuç olarak yanlış yapılan işlem aynen kalarak benim kağıttaki yanlış bilgiyi düzelttirebilmem için mahkeme kararı almam gerekecek.
            Buna benzer pek çok yanlışlıklar ile insanlar tarafından yapılmakta ve yapılmaya devam edilmektedir.

 

Telif Eseridir izinsiz kullanmayınız

 
 
 
 

 

 
 

 

 02

Bu sayının içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

Bir önceki Sayfaya Gitmek İçin Tıklayınız!

Bir sonraki Sayfaya Gitmek için Tıklayınız!

Sakin KARAKAŞ
Sakin KARAKAŞ Hayat Hikayesi
ADATEPE OSMANCIK’IN TERASIDIR
            Uzun yıllardan bu yana Adatepe’nin Osmancık için sembol olduğunu ve önemini kaleme aldım. Ordu’nun Boztepe’si Ordu için ne kadar önemli ise Adatepe’nin de Osmancık’lı için önemli olduğunu anlattım.        
Çünkü Adatepe Osmancık ilçe merkezine yakınlığı, ulaşım kolaylığı, Aşil’in mezarı, Koyunbaba’nın koyunlarının otlak yeri olması vb. daha pek çok özelliğinden dolayı Osmancık için son derce önemlidir.
            Merhum belediye başkanı Dursun OTUZBİR’in 1970 li yılların başlarında gerçekleştirdiği bir dizi faaliyet kısa sürede olsa Adatepe’yi daha da önemli kıldı.
Ancak aradan geçen zaman içerisinde Adatepe ile hiçbir kurum ilgilenmedi. Dolayasıyla verilen emekler hiç oldu ve Adatepe deki güzellikler harap oldu. Ancak Adatepe nin güzellikleri gerek halk arasında ve gerekse köşe yazılarında kaldı. Zaman zaman şiirlere konu olan  Adatepe’nin güzelliği dilden dile dolaştı ve anılarda kaldı.
            Halkın Adatepe arzusuna belediye başkanı Emin Serdar KURŞUN turizm hamlesi ile ilgili projeleri çerçevesinde cevap verdi. Nihayet Osmancık halkının Adatepe özlemi sona erdi.
Osmancık belediyesi geçtiğimiz yıl Adatepe’yi milli parklardan kiraladı. Merhum belediye başkanı Dursun OTUZBİR’in  oğlu Erdal OTUZBİR ve Nurettin DOĞAN beyler Osmancık belediyesinin Adatepe projesine manevi destek sağladılar. Adatepe’nin suyu ve  elektiriği bin bir emekle  getirildi. Bölgede tretuar çalışmaları, oturma bankları,havuz vb. dinlenme alanları oluşturuldu.  Yolu ıslah edildi ve belediyenin verdiği bir davet ile Osmancık halkının Adatepe özlemi giderildi.
            Osmancık halkının Adatepe ile buluştuğu gün bende Adatepe’den bol bol Osmancık fotoğrafları aldım. Adatepe’de kekik,çam ve ardıç ağaçlarının kokusunu teneffüs ettim.
Hani insan azıcık bunaldığında evinin terasına çıkar,biraz serin hava alır ve etrafı seyreyler ya; Herkes gibi  bende Osmancık’ın terasında hem temiz hava aldım hem de uçsuz bucaksız Osmancık ve çeltik tarlalarını izledim.
            Şimdi artık biraz sıcak olduğunda hemen arabama biniyor ve 3 km yol aldıktan sonra kendimi Osmancık’ın terasına atıyorum. Bazen de Osmancık’ta günbatımını terastan izlerken çayımı yudumluyorum. Size de tavsiye ederim.

 

Telif Eseridir izinsiz kullanmayınız

 
 
 
 

 03

Bu sayının içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

Bir önceki Sayfaya Gitmek İçin Tıklayınız!

Bir sonraki Sayfaya Gitmek için Tıklayınız!

Ali EMİROĞLU
Ali EMİROĞLU Hayat Hikayesi
SÜMERLER’DE İLK SÖYLENECEK SÖZLER
            Tabletlerin ve parçalarının bozuk ve eksik yerleri yeniden düzenlenip tamir edilmektedirler. Bu iş bazen hem çok uzuyor,bazen de imkansız oluyor.
            Bozulmadan bulunmuş Sümer tablet ve parçalarının ise,tercüme edilmeleri bir sorun oluyor. Bu kadar yıl unutulmuş bir dilin grameri oldukça iyi tanınmıştır. Fakat vokalüstler sorun yaratıyor. Şöyle ki: Sümerolog kantex’in anlamını göz önünde bulundurarak,bir sözcüğün delaletini tayin etmeye çalışır. Halbuki burada söz konusu olan sözcüğe bağımlı veya bağlı olabilir. Bu çalışma yıpratıcıdır. Fakat son yıllarda,pek çok çeviriciler yetişti. Bunlara kıymet vermek gerekiyor.
            Arna Bobel 1923’de Sümer Grameri üzerine bir eser yayımladı. Bu eser Sümerce için bir dayanak oldu. Bu eserde görünen elli kadar seçilmiş tablet’in geliş yeri Nippur şehrinin kazılarıdır.
            Pennsylvania Üniversite profesörlerinden Edward Chiera;Sümer literatürü çözücülerindendir. Sümer Edebiyatı üzerinde derin ve açık görüşleri vardır. Nippur orijinli esas dokümanların Pennsylvania ve İstanbul tabletlerini kitabına almıştır. 1924’de İstanbul’a gelmiş elli kadar eser kopya etmiştir. Bu tabletlerin büyük çoğunluğu büyük oranlardadır. Bunlar iyi muhafaza edilmelerdi. Bu tabletler,alime yeni ufuklar açtı. Bu tabletlerden sonra,aynı insan   Pennsylvania Üniversitesinde 200’den fazla tabletin kopyasını yapmıştır. Bu çalışmalar ilim adamlarının hizmetine sunulmuştur. Bu suretle Sümer Edebiyatının bir çok örnek koleksiyonları işlenmiş oldu.
            Kramer’de bu ortaya konan dokümanlar sayesinde,sorunla ilgilendi. 1930 senelerinde Arna Poebel ile beraber çalışan Kramer formasyonunu derinleştirdi. Cheire,Kramer’i Chicago’ya çağırıp Asur diksiyonerinin başına geçmesini istedi. Kramer yaptığı kopyaları da beraberinde götürdü. Bu kopyalar üniversitede iki bölüm halinde yayımlandı. 1932 de Cheire ölünce Kramer onun yerine geçirildi. Ama neşredilen iki cilt Cheire’nin adını taşımaktadır. Tam aydınlığa erişmek için bu Nippur orijinli pek çok tablet ve parçasının kopyalanıp sonra da pek çok mütehassıs tarafından üzerinde çalışması gerekiyor.
            Kramer;son iki yılının ilmi çalışmalarını ftografiye,eksiklerini tamamlamaya,çevirmeye ve yorumlamaya hasretmiştir. 1937’de İstanbul’a geliyor. Guggenmeim fonundan bir bur buluyor. İstanbul Eski Eserler tam yardım görüyor. Bütün memurlar,iş birliği içine giriyorlar. Nippur asıllı 170 tablet ve parçasını kopya ediyor. Bunları hem Türkçe ve hem de İngilizce neşredilerek alimlerin istifadesine sunuluyor. Daha sonra Krammer,eski görev yerine dönüp çalışmalarına devam ediyor. Eserleri kataloglara geçiriliyor, bu tabletler şimdilik tam aydınlanmış değiller. Bu tabletlerin hangi sorunlara karşilik oldukları edüt halindedir. Krammer 1946’tı da tekrar İstanbul’a geliyor, içerikleri Mythe ve hikaye olan 100 tablet kopyalarını çıkartıyor. İstanbul’da kopya edilmeyi bekleyen yüzlerce tablet varmış. Bunlar yapılmadan da üzerlerinde ilmi çalışmalar yapmak mümkün gözükmüyor. Bu çalışmaların devamı için Bulbriglt bursu temin edilmiş. 1951-1952 yıllarında çalışmamaya üç kişi ile birlikte tekrar başlanıyor. Hatice Kızılay,Muazzez Çığ (İstanbul Eski Eserler Müzesinde Arşiv Uzmanı) ve Kramer kendisi bu üçlüyü teşkil ediyorlar. 300 yeni tablet ve parça kopya ediliyor.
            Bu son seneler devamınca,birçok yeni Sümer takım eserleri ortaya çıkartılmıştır. 1948 de Chicoga Üniversitesinin doğu Enstitüsü ve Philadelphiea Üniversitesinin para kaynakları birleştiriliyor. Nippur’da ara verilmiş kazılara yeniden başlanması için bir kazı heyeti gönderilme karar alınıyor. Tam 50 yıl durmuş olan kazılar yeniden başlatılıyor. Yeniden günışığına çıkartılan tablet parçaları,Doğu Enstitüsünde T Hokild Jacobsen tarafından tetkike tabi tutuluyor. Bu zat tanınmış bir Astrologdur. Böylece Sümer edebiyatındaki pek çok boşluk doldurulacaktır. Pek çok tablet ve parça deşifre edilecektir.

Telif Eseridir izinsiz kullanmayınız

 
 

 
 
 04

Bu sayının içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

Bir önceki Sayfaya Gitmek İçin Tıklayınız!

Bir sonraki Sayfaya Gitmek için Tıklayınız!

Salım SAVCI
Salim SAVCI Hayat Hikayesi
 BİR ANNENİN ÖĞÜTLERİ
Bu kez, bana gelen bir annenin mektubundan önemli gördüğüm öğütleri sıralıyorum:
-İnsan, canlıların en gelişmişi, hem de en akıllısıdır. Yavrum, sana da verilen akılı, daima üretimi artırmak için kullan.
-Şu evrendeki her canlıyı, cansızı sevmeyi bil. Seversen sevgi toplarsın. Sevilemezsen, bir kenara itilirsin. Kenara itilen o toplumdan kopar. İnsanları da sevemez olur.
-Şu evrene bir bak. Canlının, cansızın, makrosu (en büyüğü), mikronu (en küçüğü) vardır. Doğanın bir dengesi olduğunu unutma. Çevreci ol. Çevrene sahip çık. Oksijen üreten yeşil yapraklı bitkileri, ağaçları yetiştir.
-Yavrum, bunların tümü sana okuduğun derslerde verilir. Ama ben bunları, birleştiriverdim.
-Sen sen ol! Paylaşmayı bil yavrum!
Bu yazıyı her okuyan; annesinden başka öğütler de dinlemiştir. O öğütlerin de dinlenmesi dileğiyle...

 

 

Telif Eseridir izinsiz kullanmayınız

 
 
 
 
 

 

 
 
 
 
 
 
 
 05

Bu sayının içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

Bir önceki Sayfaya Gitmek İçin Tıklayınız!

Bir sonraki Sayfaya Gitmek için Tıklayınız!

Atilla ALPAY
Atilla ALPAY Hayat Hikayesi
AMERİKAN MUHİBLERİNE SAYGILARIMIZLA...
Millî Mücadeleden önce  yurdumuzda  birçok yabancının gelip bizi kurtarmasını ve ihya  etmesini bekleyen  ve çoğu - maalesef-  Avrupa da okumuş eli kalem tutan münevver ve  entelektüel aklı evveller böyle birçok cemiyet kurmuşlar ve uzun süre icra-ı sanat (!) eylemişlerdi.
Bunlardan Amerikan  Muhipleri - yani amerikan dostları veya sevenleri - cemiyeti en meşhurları olup maruf yazar  Halide Onbaşı - Halide Edip Adıvar ve eşi  doktor tıp bilimci  Adnan Adıvar’da bu cemiyetin murahhas azaları idiler. Bunu daha birkaç yıl evvel Çanakkale’de iki yüz bin şehit vererek kovaladığımız İngilizlere sempati duyan “ İngiliz muhipleri cemiyeti” üyeleri takip eder ve peşinden de buna benzerleri takılır giderdi.
Bence hemen hepsi büyük bir hıyanet-i vataniye içinde olan bu teşkilatların günümüze sarkan  üyelerinin sayısı  kanaatimce  milyonlarla ifade  edilebilmekte ve yine o zaman olduğu  gibi bugünde  bu insanlarımız ne  yaptıklarını hâlâ  bilmemektedirler.
On bir kahraman subayımızın ABD’liler tarafından esir alınmaları, karakollarına Peşmergelerle  birlikte baskın düzenlemeleri, Barzani ve Talabani haini ile  ortak hareket etmeleri, kasaları  kırmaları, uydu sistemini ve bilgisayarları   parçalamaları ,evrakı ve parayı çalmaları  bence çok üzücü, onurumuzu  kırıcı ve milletimizi derinden yaralayıcı bir  harekettir.
Evimin kapısına  atılan  tekme ile oradaki karakola yapılan  baskının  bence hiçbir farkı  yoktur.
Bir vatanperver  olarak  yüreğimdeki  yangını ifade  etmek  mümkün  değildir. His ettiğim derin  acı  ise kelimelerle bile anlatılamaz.
Şimdi yıllardan beri  ABD güdümlü  politikalar izleyenlere  soruyor ve kocaman  harflerle  gökyüzüne  yazıyorum:
NASSIL!
Master  yapmaya gittiğiniz ve “imkan olsa da buralardan  gelmem”  dediğiniz ve bayıldığınız o ülkenin  işte içyüzü.
Her gün yirmi milyon dolar ödediğiniz amerikan sigarası tröstleri kanalıyla İsrail devletinin hazinesine giden paranın kaynağı  sigara tiryakilerimiz.
Daha devam edecek misiniz onun Virginya tütününü, viskisini,kolasını ve daha bilmem nelerini  içmeye.
Sevgililer günü’nü  yani sen valentin day’ ini kutlamaya.
Müziğini dinlemeye, kıyafetlerini giymeye, evde annenizin veya eşinizin pişirdiğini yemeyip hamburger vb. şeyler yemeye.
Okulunuzun mezuniyet töreninde sevinerek  keplerinizi havaya fırlatmak gibi Amerikan adetlerini gelenekselleştirmek için  haykırmaya.
(Askerlerimiz orada sorguda iken-Fatih üniversitesindeki törende sekiz yüz öğrencinin keplerini havaya fırlatmalarını şiddetle  kınıyorum). Kristmaslarında  evinize  bacasından girecek olan Noel babayı  beklemeye, çam süslemeye ve çocuklarınızı  kandırmaya devam  edecek misiniz.?
Cenaze merasiminde camii  avlularında  kara gözlükler  takıp ağlamaklı  pozlar vererek ; ölenlerinizin tabutu  giderken alkış  tutmaya.
Türk lirası yerine her işinizi dolarla görmeye ve Kaliforniyalı hayaller  kurmaya.  Elinizi kalbinizin üstüne  koyup, onun milli  marşını  dinleyerek şerefiniz ve namusunuz (!)  üzerine vatandaşlık  yemin etmeye devam edecek misiniz ? (En muhafazakar gazete ve tv’lerimizden birisinin sahibinin yavrusu veya veliahdı geçen yıl  ABD vatandaşlığına geçiş töreninde objektiflere  böyle  yakalanmıştı)
Nikah  törenlerinde ilgili memura “ iyi ve kötü günde” dedirterek  kilise  nikahı  benzeri işler tertiplemeye
İki atom bombası ile  yüz elli bin suçsuz insanı birkaç saniyede yerde bir avuç kül ve bir yağ lekesi haline getirerek öldüren; geri  kalanlarını  radyasyonla kirletip  nesillerini  kanser ederek  milyonlarını  katleden
Kendi ülkesindeki  Kızılderililerin kökünü  kazıyan
Fakir Afganistan’da binlerce masum insanı dev bombalarla  paramparça ederek , sağ  kalanlarının da kafasına  torba geçirip  okyanus aşırı  esir kamplarına götüren
Bosna’da-Kosova’da  Sırp Kafiri  bir Çanakkale  Savaşı  kadar Şehit veren o mazlumları katleder,hanımlarının ırzlarına geçer,altmış bin çocuğu  acımasızca öldürürken  seyreden
Şimdi de  Irak’ta,  koca bir ülkeyi ele geçirip  petrollerine  konarak, insanlarını esir  alan ve hemen her gün yeni katliamlar yaparak  biraz daha kök salan
Bütün bunlara  terörle mücadele maskesi takarak, cinayetlerine her an  dünyanın bir yerinde yenisini  ekleyen
İnsanlarının  çok yemekten ve dünyayı  sömürmekten  çatladığı bu  milletin  medeniyetine (!) hâlâ alkış tutmaya devam edecek misiniz?
Kahraman  subaylarımızın kafasına  torbalar geçirerek yanlarındaki  Peşmerge hainlerinin alaycı bakışları  altında , onları esir alıp ellerini  kelepçeleyerek götüren ve iki gündür  hiç sesleri çıkmayan , bir resmi açıklama bile  yapmaya tenezzül etmeyen ABD nin içimizdeki sevgili  hayranları
Çift  pasaportlu  mastırcılar, bilmem  kaçıncı  dereceden masonlar, duayenler,tarihi eser kaçakçıları, ofşor bankerleri,kumarbazlar,teolar ,ceolar ve bilmem ne o lar
Green card bekleyenler..Orada işkence var diye ülkemi karalayıp mülteci  numaralarına  yatanlar
Yatlarına  İngiliz ve Amerikan bayrağı çekenler
“İşte elimden gelen buu” mealindeki İngilizce şarkılar okuyup örövizyonda birinci olduk  deyu  sevinçten  havalara  zıplayan  muganniyeler…”
Hayranlık duyduğunuz medeniyetin bu aziz  ülkede zoraki  yaşayan ABD mandacıları
nasıl?
İşte bayıldığınız  millet ve onun  işgalci, soyguncu,emperyalist ,zalim ve merhametsiz medeniyeti
Bu ülke bana (!)  değil üç-beş pasaport,yok yeşil veya pembe kart
Hatta bir trilyon dolar verse, dünyaları ; kainatı  önüme  yığsa
Elimi  “vatan ,vatan” diye çarpan şu mangal yüreğimin üzerine koyup başka bir  ülkenin milli  marşını söyler veya  vatandaşlığına  geçer miyim ?
On bir  kahraman  Mehmetçiğimin  postallarının  bir bağcığına  değişir miyim acaba  bunları (Hepsine  şimdilik  geçmiş olsun  diyebiliyor, o peygamber ocağı mensuplarını  tertemiz  alınlarından  öpüyorum.)
Bunu  da yazdım önümdeki  veresiye  defterime
Doğruları  yazan kalemimi kulağımın  arkasına taktım yine
Çekmecemde  büyük-büyük dedem Maraşlı Sütçü İmam’dan yadigar dönerli altıpatlarımla  bekliyor;
Akademiden Hocam H.Yavuz’un dizeleri ve boğazımda bin bir düğüm haykırıyorum:
“Acılar kaldıysa dünden bugüne,
Elbet sorulacak bir hesap vardır”
Birazdan  akşam olacak.
Tersine dönen bu dünyada güneşin yeniden doğudan doğacağı; işlerin yoluna gireceği günler yakındır.
Kepenkleri kapatmama az kaldı…  
 

Telif Eseridir izinsiz kullanmayınız

 
 
 
 
 
 
 

 

 
 06

Bu sayının içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

Bir önceki Sayfaya Gitmek İçin Tıklayınız!

Bir sonraki Sayfaya Gitmek için Tıklayınız!

İsmet ÇENESİZ
İsmet ÇENESİZ Hayat Hikayesi
KAN VE ORGAN BAĞIŞI;
            Biz millet olarak çok ciddi olan işleri hala neden umursamayız bilemiyorum. Bu yazımda umursamadığımız konulardan 3 tanesini sizlere aktaracağım.
            Ankara’nın Kızılay meydanındayım, yaya kaldırımına çekilmiş kocaman bir araba, üzeri beyaza boyanmış ve arabanın üzerinde de Kızılay bayrağı ve Kızılay amblemi var.  Bu araç orada kan bağışı için duruyor ama verende yok alan da yok. Böyle hayati konuların haftaları iş olsun diye değil de çok ciddi olarak ele alınmalı. TV lerde ve gazetelerde bilhassa da  İlkokullarda çocukların beynine bunun bir insanlık görevi olduğu kazınmalı.
            Hemen herkese yaş günü yapılıyor. Orada, “iyiki doğdun Ahmet-Tuğba” ve buna benzer bir şeyler hep bir ağızdan söyleniyor. Oysa bu doğum günlerinde verilecek bir kanın bir insanın hayatını kurtaracağı ve bunun vereninde sıhhat bulmasına yardımcı olacağı söylenmeli ve bunu teşvik edici şeyler yapılmalı. Mesela gelen hediyelerin üzerine kan ve organ bağışı yapmaya teşvik eden güzel sözler yazılmalı. Ve insanların hiç olmazsa senede bir defa da olsa doğum günlerinde kan vermeleri sağlanmalı.
Büyükler, devlet adamları,  mankenler, artistler buna öncülük etmeli.
Ayni şeyler organ bağışı içinde geçerli. Allah’ın rahmetine bir gün er geç hepimiz kavuşacağız. Organlarımız toprak olacak. Çorumda kaç kişi organ bağışı yaptı ki acaba? Ve kaç kişinin cebinde organını bağışladığına dair bir kart veya buna benzer bir belge var? Avrupa’da insanların üzerinde öldükten sonra organlarını hiçbir prosedüre ve yakınlarının onayına gerek kalmadan kullanılabileceğini gösteren belgeler bulunmaktadır.
Nice duyarlı ve kültürlü insanımız bile bu konularda yeterince duyarlı ve insancıl davranmıyor. Herkeste yüzeysel bir duyarlılık var. Vurdumduymazlık ve ihmalkarlık almış yürümüş. Tabi ki insanları bu konuda yönlendirecek ve bilinçlendirecek olanda devlettir. Devletin bu konuda yetkili ve etkili görevlileri olmalıdır. İnsanları bu işe ısındıracak irişimler ve organizasyonlar yapılmalıdır. Bunlar yapılmayınca insanlarımızda bu işe soğuk bakıyorlar.  Halbuki bunlar, “çeken bilir”  denen hallerdir. İnsanlarımız ancak başına geldiği zaman bu işin önemini kavrayabilmekte. Kendimize yada en azından bir yakanımıza hayatının bir döneminde mutlaka kan gerekmiştir. İşte o acil durumlarda bulunan kanlar uzaydan değil yine insanlardan temin edilmektedir. Bunu bilmeliyiz! 
Bütün bunları neden gözümüzün önüne getirmiyoruz? Bize yada yakınlarımızdan birine kan yada organ gerekebileceğini, yani bunların bizimde başımıza gelebileceğini neden düşünmeyiz? Bize bunlar olmaz, bunlar bizim başımıza gelmez diye bir yerlerden sözleşmemiz yada bir yerlerden kontratımız mı var?
Bunları düşünmeyişimiz, düşünemeyişimiz de çocuklarımıza zamanında bunları  öğretmediğimizden ve bizimde çocukluğumuzda öğrendiğimizden olsa gerek diye düşünüyorum. 
SİGARA YASAĞI: Daha önce de yazdım. Sigara içmek kanunun şu maddesine göre yasaktır diye yazan bir levha vardır ve o levhanın altında sigaralar içilir. Dumanlar tüttürülür. Sigara içmeyenler ve çocuklarda bu durumdan nasibini alırlar.
            Benim asıl sormak istediğim, a-) Bu cezayı yazmaya kimim yetkili olduğu. b-) Bu güne kadar Çorum ‘da kaç kişiye bu cezanın yazıldığı? Bilen ve cevap verecek bir yetkili varsa çok memnun olacağız.
Mesela  bir dostum anlatıyor; “Ankara’da, AŞTİ Otogarında resmi üniformalı bir görevli tamda bu levhanın altında sigarasını yaktı ve içmeye başladı. Yanına gidip, bu levhanın, devletin bazı vatandaşlarını kapsamadığına dair bir kanun mu var? Neden burada sigara içiyorsunuz diye sorduğumda, cevap vermeyip yüzünü buruşturdu ama bir süre sonra da benim oradaki varlığım onu rahatsız etti ve dışarı çıkmak zorunda kaldı” diyor. Devletin resmi görevlisi de vatandaşı da aynı kafada!
Yoksa kanunu çıkar, levhaları as sonrada devletle dalga geçercesine o levhaların altında sigara iç. Olmaz böyle şey! Bu işler ciddiyet ister kardeşim!
            Araba kullanırken trafikte telefonla konuşmak yasaktır. Ama yine bu yasakta en çok çiğnenen ve hiç ciddiye alınmayan yasaklardan biridir. Halbuki bu yüzden kazaların çoğaldığını istatistikler gösteriyor ve bunu gazeteler sürekli yazıyor ama hiç ciddiye alan yok. Çünkü işin o kadar cılkı çıkmış ki cezayı yazacak olanda aynı kafada! Hatta bu kanunu yapanda trafikte telefonla konuşuyor.     
            Kanunu yapmak, hele de iş olsun diye kanunu yapmak birileriyle alay etmek oluyor da artık kiminle alay etmek oluyor bunu bilemiyorum!
            Kanunlar neden çıkar, ne için çıkartılır milletçe bir türlü öğrenemedik gitti. Ondan sonrada hep şikayet, hep şikayet…
            Bir gün bütün bu eksiklerimizi düzeltmek ümidiyle herkese huzurlu ve mutlu günler diliyorum.
            Sevgi ve saygılarımla.
 

Telif Eseridir izinsiz kullanmayınız

 
 
 
 
 

 

 
 
 
 07

Bu sayının içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

Bir önceki Sayfaya Gitmek İçin Tıklayınız!

Bir sonraki Sayfaya Gitmek için Tıklayınız!

Hasan Latif SARIYÜCE
Hasan Latif SARIYÜCE Hayat Hikayesi
OHRİ’DE
Resne’den sonra gene dağlar arasına düştü yolumuz. Yemyeşil bir ormanın arasında döne dolaşa gidiyoruz. Kes kin virajların verdiği sıkıntı ve baş dönmesini doğanın güzelliği hiç duyumsatmadı. Yol arkadaşlarımı bilmiyorum ama ben göz yeşillik denizinden hiç ayıramadım. Bir ara iyice alçalarak dar bir vadinin içine düştük Dar koyak boyunca tek sıra dizilmiş evler uzanıp gitti. Sonunda ortalık iyice karardı. Bir göl kıyısında bir otelin önünde indiğimizde saat dokuzu geçiyordu. Rehberimiz Sevin Hanım, “İşte Ohri, işte Otel Rivvera!” dedi. İlk bakışta kapısının üstünde beş yıldız görülen iki katı, oteli gözlüm tutmadı ama içine yerleşince şimdiye kadar gecelediğimiz otellerin en iyisi olduğunu fark etmede gecikmedik. Alt kat büyük bir yemek salonu. Yatak odaları üst katta. iki katlı binada doğal olarak asansör yok. Güler yüzlü iki genç komi, ağır bavullarımızı taşıma zahmetinden bizi kurtardılar. Yalnız lokantada karnımızı doyurabilmek için bir buçuk saat kadar beklemek zorunluluğu doğdu. Kalabalıktan mi? Hayır zemin kattaki lokantaya girdiğimizde yemek yemekte olan birkaç kişiden başka kimse yoktu. Daha önce otelle haberleşme ilişkisi kurulmadığı için damdan düşer gibi gece yarısı gelen kırk kişiye yemek hazırlanması, hele çoğunluğumuz ille Ohri gölü balığı yiyeceğiz diye tutturunca, balık aramaya çıkılması, beklememize neden oldu. Biz masalarda bekleyip dururken oldukça besili, pehlivana benzeyen, bıyıklı, kabadayı tipli üç kişi geldi. Bize ayrılmış boş masalardan birine oturdular. Belki daha önce alınmış randevuları vardı. Biz beklerken onlara derhal servis yapıldı. Ne yediklerini göremedim. Karınlarını doyurup gittiler.
Sonunda bizim yemekler devam endam etmeye başladı. Karnımızı doyurduğumuzda saat on ikiyi geçiyordu. Ohri gölü balığı, adını da söylemişlerdi ya, not etmemişim, gerçekten, kılçıksız, lezzetli bir balık. Yolunuz düşerse çekinmeden yiyebilirsiniz. Kimi arkadaşlarımız ızgara köfte istemişlerdi, onlar da tanıkları köftelerin oldukça lezzetli olduğunu söylediler.
Yukarı çıkıp yarmadan önce göl kıyısında biraz dolaşayım dedim. Karanlıkta göl görünmüyor. Göl boyunca uzayıp giden cadde şakır şakır aydınlanmış, ne var ki bu ışık gölün sularını karartmaktan öte bir işe yaramıyor. Göl kıyısınca sıralanmış bizim deniz kıyılarımızda gördüğümüz yazlıklara benzeyen en fazla iki üç kat evler, uzayıp gidiyor. Aysız bir gece. Ortalıkta ses soluk yok. Ne sakin, ne güzel bir yer diye düşünürken birden büyük bir gürültü koptu. Hemen biraz ileride nerden çıkıp geldiklerini anlayamadığım üç motosiklet belirdi. Üstlerinde ikişer ikişer binmiş altı genç. Bütün güçleriyle gaza basarak bir evin önünde dönmeye başladılar. Üç motosiklet değil sanki üç yaralı dinozor ortalığı birbirine katıyor. Egzozlardan çıkan dumanlar orasını kalın bir sis perdesiyle örttü. Göl kıyısındaki alçak duvara oturup ne olacak diye beklemeye başladım. Bir beş dakika yaygara kopardıktan sonra hızla kaybolup gittiler.
Her halde önünde dönüp durdukları evin insanlarına karşı bir kabadayılık gösterisiydi. Balkanlar, bir türlü batılaşamayan doğu Avrupa’nın adıdır. Biz de iki yüz yıllık çabamıza karşı onlardan henüz farklı değiliz. Belki beş parmak ilerdeyizdir.
Ertesi gün kahvaltımızı yaptık. Ne Yunanistan’da, ne Makedonya’da, ne Arnavutluk’ta, ne de Kosova’da otellerde verilen kahvaltılar bizim büyük otellerimizdeki kadar zengin değil. Yasak saymak gibi bir şey. Zeytin, peynir, reçel, bir iki hamur işi. Kimilerinde domates, salatalık bile yoktu. Arnavutluk’ta domatesle salatalığın yüzünü bile göremedik. Bunların yerine elma armut gibi meyveler koymuşlardı. Yediğimiz içtiğimiz üzerine bir daha söz etmeyeceğimiz için şunu da belirtelim, kahvaltıda, öğle, akşam yemeklerinde en yok sulu Arnavutluk. Yalnız Arnavutluk’ta bir şey farklıydı. Yedeğimiz tavuklar köylerde beslenmiş tavuklar kadar lezzertiydi.
Otelden çıktıktan sonra otobüsle Ohri’nin içine girdik. Şehir hafif bayıra doğru tırmanıyor. Buradan bakılınca Ohri gölü çok güzel görünüyor. Bir iç denizi andırıyor. Göl yüzeyi 348 km kare. Derinliği 286 metre. Avrupa’nın en derin gölü. Gölün yarısı Makedonların, Yarısı Arnavutların.
Makedonya’nın denize kıyısı yok. Deniz özlemini burada gideriyorlar. Ohri ve göl kıyısında öbür kentler birer turizm merkezi sayılıyor. Gölde kendine özgü balıklar yaşıyor. Balıkçı tekneleri görülüyor.
Ohri tarihi geçmişini pek fazla değiştirmemiş. Evlerin çoğu iki katlı, beyaz badanalı, bir Akdeniz kentini andırı yor. Çarşıda dolaşıyoruz. Küçük dükkanlar. Dükkanların hiç birinde kaldırımlara, sokaklara taşmış mal zenginliği yok. İçeri giriyorsunuz, sizi güler yüzle karşılıyorlar. İnsanların çoğu Türkçe konuşabiliyor. Bir şey almadığınızda ısrar etmiyorlar, yüzlerini azdırmıyorlar.
Gezdiğimiz kentler içinde en çok Osmanlı rengini yansıtan yer burası. Sokaklarda ellerinde tespihle dolaşan nur yüzlü yaşlılar dolaşıyor. Birçok cami görülüyor. Bir camide okunduğunu işitiyorum. Saatime baktım. Henüz öğle vaktine çok var. Durup dinledim, imam sela veriyor. Demek bir Müslüman Tanrının rahmetine kavuşmuş. Biraz sonra cemaat cami önünde cenaze namazı kılacak, cenazeyi omuzlayıp mezarlıkta, toprağa verecek. Osmanlılık öldü mü? Biz çoğunu unutsak da buralarda camileriyle, mescitleriyle, tekke ve türbeleriyle, düğün ve törenleriyle, Osmanlıca ad ve sözcükleriyle yaşıyor. Adriyatik kıyılarına kadar inin 0ralarda da aynı durumlarla karşılaşırsınız.
Ohri’den (Makedonlar Ohrid diyorlar) çıktık. Ohrili Hüseyin Paşa ile Ohrili Hasan Paşayı hatırladım. Birbirlerine çağdaş olan her iki paşa da sadrazamlık yaptılar. Hüseyin Paşa (Ölümü: 1622) Yeniçeri ağalığı yapmış, Genç Osman’ın kısa süre sadrazamı olmuştu. Beşiktaş’ta bir Mevlevihane yaptırdığı biliniyor. Acaba doğup büyüdüğü Ohri’de de eserleri var mıydı?
Hasan Paşa da Yeniçeri ağalığı yapmış, 1620’de öldürülmesiyle sonuçlanan kısa bir süre sadrazamlık görevinde bulunmuştu. Hasan Paşa’nın Ohri’dc bazı hayratı ve eserleri bulunduğu tarihlerde kayıtlıdır. Bunları araştırmaya, durumlarını öğrenmeye vaktimiz olmadı.

Telif Eseridir izinsiz kullanmayınız

 
 
 
 

 

 
 
 
  08

Bu sayının içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

Bir önceki Sayfaya Gitmek İçin Tıklayınız!

Bir sonraki Sayfaya Gitmek için Tıklayınız!

Mustafa Nevruz SINACI
Mustafa Nevruz SINACI Hayat Hikayesi
 BATI’NIN TÜRK FOBİSİ VE TARİHİ DÖNÜŞÜM PROJESİ
Önce “fobi” nedir, onu açıklayalım: Atatürk Kültür Dil ve Tarih Yüksek Kurumunca 1992’de yayınlanan “Türkçe Sözlük” (cilt: 1, sayfa: 510) Fobi sözcüğünü “Belirli nesneler veya durumlar karşısında duyulan olağan dışı güçlü korku, yılgı” olarak açıklıyor.
Eski (DP) Tokat Milletvekili merhum ve müstesna, Cennetmekan Ahmet Gürkan’a ait; R.V.C. BODLEY’ in,  “Rönesans’ı İslamiyet’ e borçluyuz”  biçimindeki dürüst ve samimi itirafı ile başlayan “İslam Kültürünün Garbı Medenileştirmesi” (Nur Yayınları, Ankara, 1989)  adlı kitapta bütün sebep ve sonuçları ile tam bir vukufla işlendiği ve açıklandığı veçhile vahşi batı; Türkler ve Müslümanlar tarafından kısmen medenileştirilebilmiş kompleks (complexe), siyasal, sosyal ve psikolojik bakımlardan halâ erginleşememiş (kemâle ermemiş) ve insani bakımdan henüz olgunlaşmamış eksik bir toplumdur.
Avrupa’dan firar eden-kaçan, kovulan veya kitlesel sürgün (tehcir) nedeniyle 13 Mayıs 1607 tarihinden itibaren yeni kıtaya intikal ederek seri katliam, yerli halka yönelik vahşet ve soykırımlara başlayan Amerikalılar ise, kadim Avrupalılardan çok daha gayri medenidirler.
Aynı zamanda 35 ilâ 40 milyon arası Türk asıllı Kızılderili’yi soykırımla yok eden ve Avustralya yerlileri dahil “insani boyutta ileri” kültürler tarafından “insanlıktan arınmış ve medeniyetten soyutlanmış, mutasyona uğramış varlıklar” olarak nitelenen de bu batılılar ile şimdilerde “demokrasi, insanlık ve barış” adına (hile, desise, yalan, dolan, tefrika ve iftira ile) işgal, gasp, tasallut ve talan girişimlerinde bulunan ABD’dir.
1786-1860 yılları arasında Osmanlı Devleti’ne zorunlu haraç veren ABD’de bu fobi, tarihi bir kompleks ve Pentagon senaryolarında Türkiye’yi “büyük bekraund’un yegâne hedef ve muhatabı” görecek ve bütün hesaplarını ‘Türkiye üzerine yapacak kadar’ ileridir.
Öyle ki, başkan Bush’un doğal lideri konumundaki günümüz evanjelistleri, bu aşağılık kompleksi ve “Türk-İslâm” fobisine dönüşen haset ve kıskançlığın ürünü olarak sahte bir kuran yazdırıp Arap ülkelerinde dağıtmaya başlamıştır.  
Tıpkı Milovan Cilas’ın “Eksik Kalmış Bir Cemiyet” isimli eserinde işlenen temaya tıpa tıp uyan yapı maalesef ve hala, yalnızca Balkanları değil, bütün ABD ve Batıyı şamildir.
Bu durum, “modern bilim” adına ortaya konan, fakat özlü referanslarında Türk olgusu, İslâm Dini, Müslüman ve Kur’an faktörlerini bilerek ve isteyerek yok sayma ve muhtemeldir ki, tarihi bir kin, fobi ve kompleks eseri olarak dikkate almaktan şiddetle kaçınma, bilerek, isteyerek, kasıtla-bilinçle dışlama ısrarında açıkça görülmektedir.
Batılı din adamlarına göre “İslamiyet” diye bir din; Bunların sözde bilim adamlarına göre ise vahiy kaynaklı Kur’an-ı Kerim sanki yoktur. Dayandıkları 4 adet muharref Ahdi Atik (Ahd-i Cedit) yahut aforoz ettikleri Barnaba İncili dahil; Mezkür kitapların beşi de birbiri ile tutarsız ve çelişkilidir. Şu hale nazaran, Yahudilerin Tevrat’ı da dahil olmak üzere Müslüman olanların dışında iman ve amel unsuru başkaca bir “vahiy kaynaklı” sağlam, sağlıklı, sahih ve güvenilir bir kitap yoktur.
Mevcut haliyle bu risalelere biat fanatik ve sapık, bilimdışı bir yaklaşımdır. Her ne kadar nebatat-bitki ve hayvanat yönünden tartışılabilir olsa da; İnsan ve İnsanın yaradılışı bakımından tam bir bilim dışılık, irtica, gericilik ve yobazlık olan “evrim” teorisi de, bu fanatizmin doğal bir sonucudur. Dahası, başta Hıristiyanlık ve Yahudilik olmak üzere İslâm dışı inançlarda “bilim ve din” çatışması, insani boyut ve bilgi toplumu yolunda mesafe alan veya aradığı ‘huzur iklimini’ buralarda bulamayan kişileri başka arayışlara sevk etmiş; Bunun doğal bir sonucu olarak da ateizm ve paganizm çok tehlikeli bir tırmanışa geçmiştir.   
Hıristiyan fundamentalizminin ve buna dayalı sekülârizmin sebebi budur.
Tarihi sekülarizmin temel unsuru ise Hazreti Musa’ya isyan, Museviliği tahrif ve esası İslâm (Müslümanlık) olan bu dinin ilkelerine karşı direnişle masonik ritüele dönüşün tezahür biçimidir. Masonluk ise, bütün ilke ve unsurları ile din karşıtı ve insanlık düşmanıdır.
Dolayısıyla, 500 yılı mücavir ve nihai sınırları itibarıyla 627 yıllık bir dünya devleti, huzur iklimi, “hüküm ve hikmette adalet ahlâkı ve ahkâmını temsil eden” ve son 5700 yıllık tarihin insani, ahlâki ve medeni boyutunu oluşturan “Türk” ve İslâm medeniyeti; Bu gerici ve irticai (gayri medeni) organizasyonların önündeki en büyük engeldir.
Bu nedenle, Osmanlı’ya karşı (yıkılış sürecini başlatan) ilk tehdit Amerika’dan gelmiş ve bunu İngiltere, Fransa, Almanya, İtalya ile nihayet Yunanistan zincire katılmıştır. Ancak, netice (dönem itibarıyla) taraf ülkeler yönünden tam bir hezimet ve hüsrandır. 
            Bunu, tarihen sabit ve çok enteresan bir olayla örneklemek mümkündür. Şöyle ki;
31 Ağustos 1914 günü Osmanlı Devleti, Almanya'nın yanında Birinci Dünya Savaşına girdiğinde; İngiltere Savaş Bakanı Lord Kitchener hamasi bir açıklama yaparak: "Türkiye'yi yok edinceye ve tarih sahnesinden silinceye kadar savaşacağız.." dedi.
Aradan bir yıl geçmeden Çanakkale'de büyük bir hezimete uğradılar. Atatürk ve Türk milleti yine büyük bir mucize yaratmıştı. İngiltere ve müttefikleri şaşkındı. Köhne ve hasta bir devlet bütün ordularını tarumar etmişti. Beklenen bu değildi. Hayâl-i sükut, uğranılan yenilgi ve hezimetin etkileri derindi...
Bu büyük mağlubiyetten sonra İngiltere parlâmentosu özel gündemle acilen toplanarak 'Çanakkale hezimetini' bütün aşama ve ayrıntıları ile görüştü. (1916) Saatler süren öfkeli, sinirli, gergin ve heyecanlı oturum boyunca milletvekilleri Başbakan David Lloyd George'u  hedef alarak en ağır şekilde eleştirip suçladılar. Korkunç ve acımasız hücumlar yönelttiler.
Başbakan bütün konuşulanları olanca sükunetiyle sonuna kadar dinledi.
Nihayet, elinde bir kitapla kürsüye çıktı.Elindeki kitap Kur'an-ı Kerim di...
Kendisine ve orduya yöneltilen eleştirilere, çok kısa ve öz olarak şöyle cevap verdi:
"Şu elimdeki kitabı görüyor musunuz ? Bu, Türklerin taptığı kitaptır. Kuranı Kerim...
Biz bu milleti tam 300 yıldır bu kitaptan ayırmaya ve dinlerinden uzaklaştırmaya çalışıyoruz. Demek ki başaramamışız. Zira, bu kitap Türk'lerin elinde olduğu ve onlar bu kitaba göre amel ettiği (uyguladığı ve yaşadığı) sürece, bütün dünyanın orduları bir araya gelse, yine de Türkleri yenmeye muktedir olamazlar.
Ne vakit ki, onları bu hayat ve kuvvet kaynaklarından soğutur, uzaklaştırır ve ayırırız, işte o zaman Türkleri yenmek dünyanın en kolay işi olacaktır" dedi.
Bunu lütfen not ediniz ve asla unutmayınız.
Olay, hafızalarda canlı tutulmalı, milli tarih şuuruna kazınmalı ve “Türk demek; Önce insan demektir” bağlamında yükselen her yeni nesle mutlaka anlatılmalı, aktarılmalı ve dünya neden “TÜRK” denilince “MÜSLÜMAN” ı anlamakta ve algılamaktadır sebebi bilinmeli.
Ancak bu durum, sömürüde sınır tanımayan küresel sermayenin tam da istediği bir gelişmedir. Zira, insani boyut’ da ehliyet, liyakat, hürriyet, hak, hukuk ve adalet ahlâkı vardır. Böyle yüksek (ideal-gerçek) bilgilerle donanmış bir toplum “İNSAN ODAKLIDIR”.
Batı kaynaklı bilim oldukça karmaşık, ahlakla çelişik, dinle kavgalı ve bizim “İnsani Boyut ve bilgi toplumu” dediğimiz “evrensel değerlerden” uzaktır. Ayrıca, İslam’ın “hadis-i kutsi” tarzında niteleyip, bilimle barışık, bütünleşik ve doğal kabul edilen bütün sentez, tez ve kavramları batı tarafından inatla ve ısrarla reddedilir.
Meselenin özünde yatan vahşi kapitalizm, emperyalizm ve buna mümasil “modern sömürgecilik” adına icat edilen “küreselleşmedir” Daha da açıkçası: Bütün dünya ve insanlık alemini hedef alan, haksız savaş ve mesnetsiz işgallerle ülkeleri kasıp-kavuran yalan-talan, soygun-vurgun, yolsuzluk, gasp-irtikap ve terör ihtirasıdır.
İşte, ABD ile tarihten bütünleşik AB budur.   
Bu tarihi bir husumet sürecidir. Sinsice sürüp gitmektedir. Ve, maalesef gerçektir.
Örneğin, M.K. ATATÜRK “Türk Tarih Tezi” ni araştırma-geliştirme ve oluşturma aşamasında bütün batı kaynaklarını büyük bir dikkatle incelemiş ve H.G. WELLS dışında bilgi, deha ve doğruluğuna inanabileceği bir tek eser dahi bulamamıştır.
Değerli araştırmacı, şair ve yazar Yavuz Bülent Bakiler 1980 öncesi yayınladığı bir kitapta, dünyada toplam 2228 adet “Türk’ü İmha Planı” nın varlığını açıklamış ve dönem itibarıyla yaşanan dehşet, anarşi, maddi-manevi terör ve dehşetin boyutlarını bu plan ve projeler bağlamında değerlendirmiş idi.
Örneğin: Bu plânın bariz bir parçası olarak nitelenen 1968-12 Eylül 1980 döneminde terör olaylarının bilânçosu: 13.000 civarında ölü, 6000 yaralı, 1600 sakat dolayındadır. ( 1984 – 2005 arası bu rakama 35.000 küsur ölü daha eklenmiştir.) 12 Eylül 1980 müdahalesini müteakip kısa bir süre içerisinde ise: 650.000 kişi gözaltına alınmış, başta anarşi, terör, can ve mal emniyetini suistimal ve sair vatanın birlik, bütünlük, kanunlarını ihlâlden 230.000 kişi yargılanmıştır. Buların arasında parti liderleri de vardır.
Yapılan yargılamalar ve müteakip süreçte vaki itiraf ve yayınlar, bütün bölücü örgütler ile çeteler ve ihanet şebekelerinin arkasında, başta Almanya olmak üzere batı ülkeleri, yabancı istihbarat organizasyonlarının bulunduğunu ortaya koymuştur.
İşte batının öteki ve gerçek yüzü.
Daha önce, Türk ve İslam alemi ile ilgili ve Osmanlı’dan bu yana ısrarla süregelen bir “toplumsal dönüşüm projesi” açıklamıştım. Şimdi tekrar aynı konuya dönme zarureti hasıl oldu. Bu, her hangi bir resmiyeti olmayan, bütünüyle gizli tutulan ve tamamen Türk devletini zaafa uğratıp, dolaylı yollarla ele geçirmek, halkını ve kaynaklarını sömürmek isteyen harici mihraklar tarafından, dahili işbirlikçilerle beraber yürütülen sinsi bir projedir. Projenin aslı, müsebbinin idamı ile sonuçlanan  çok eski bir hikâyedir.
Anlatalım:
Şöyle ki, 1820’lerde Fener Rum Patriği olan Papa V. (Çingene) Gregorius, dönemin Rus Çarı’na, emperyalist batı menfaatleri karşısında büyük bir engele dönüşen Türklerin yola getirilmesi ile ilgili bir mektup yazar. Mektuptan Padişah II. Mahmut haberdar olur. Diğer yıkıcı ve bölücü faaliyetleri nedeniyle zaten patriğin suç dosyası bir hayli kabarıktır. Mektup da deşifre olunca, malum Papa, patrikhanenin kapısında asılarak idam edilir.
Ancak bu olay ta, 19 Haziran 625, “II.İznik Kongresinde” ateşlenen bir fitilin, sabık haçlı ruhunu tekrar diriltip yangına dönüşmesine sebep olur. Koyu dindar (!) ve katı kindar batı bunu bir fırsat ve ganimet telâkki ederek derhal organize şer ittifakını oluşturur. Amerika uzantıları ve Çar bağlantıları ile ittifak tamamlanıp, maddi-manevi bütün güç, imkân ve kaynaklar Osmanlıya karşı seferber edilir. İngiliz Başbakanın dediği gibi amaç yok etmektir.
 İşte, tarihi kin, intikam (Türk fobisi) ve kan ihtirasını tetikleyen o mektup:
“Türkleri, maddeten ezmek ve yenmek mümkün değildir. Çünkü Türkler çok sabırlı ve mukavemetli insanlardır. Gayet mağrurdurlar ve izzet-i nefis sahibidirler.
Bu hasletleri de, dinlerine bağlılıklarından, kadere rıza göstermelerinden, an’anelerinin kuvvetinden; Padişâhlarına, kumandanlarına ve büyüklerine olan itaat ve sadakatlerinden ileri gelmektedir.
Türkler zekidirler ve kendilerini müspet yolda sevk ve idare edecek reislere sahip oldukları müddetçe de çalışkandırlar. Gayet kanaatkârdırlar.
Onların bütün meziyetleri, hattâ kahramanlık, cesaret ve secâat (yiğitlik, yüreklilik) duyguları’ da an’anelerine (örf, adet, töre ve geleneklerine) olan bağlılıklarından, ahlâk salâbetinden (sağlamlık ve yüksekliğinden) ileri gelmektedir.
Bu nedenle, Türklerde, evvelâ itaat ve sadakat duygusunu kırmak ve manevi bağlarını yok etmek,dini metanetlerini zaafa (zayıflık-kuvvetsizlik) uğratmak icabeder. Bunun da en kısa yolu, milli ve manevi ananelerine uymayan harici fikirler ve davranışlara onları alıştırmaktır.
Türkler, dış yardımı reddederler; Haysiyet duyguları buna manidir. Velev (hattâ isterlerse) ki, geçici bir süre için zahiri (görünen) kuvvet verse de, Türkleri mutlaka dış yardıma alıştırmalıdır.
Maneviyatları sarsıldığı gün,Türkleri kendilerinden şeklen çok kudretli, kuvvetli, güçlü, kalabalık ve zahiren hakim kudretler önünde zafere götüren asıl kudretleri sarsılacak ve maddi vasıtaların üstünlüğü ile yıkmak mümkün olabilecektir.
Bu sebeple, Osmanlı devleti’ni tasfiye için mücerret olarak (yalnızca) harp meydanlarındaki zaferler kâfi (yeterli) değildir, ve hattâ sadece bu yolda yürümek, Türklerin haysiyet ve vakarını (ağırbaşlılığını) tahrik edeceğinden, hakikatlere nüfuz etmelerine de sebep olabilir.
Yapılacak olan, Türklere hiçbir şey hissettirmeden bünyelerindeki bu tahribatı, her ne pahasına olursa olsun tamamlamaktır.”
Patrik nam Papa’nın mektubu; İznik Konsüllerinin aynı konuda aldıkları kararlar ile örtüşür ve yol gösterir mahiyettedir. Bu mektup, kendini Bizans’ın hamisi sayan ve SSCB’ne  kadar Bizans bayrağını kullanan Çarlık Rusyasına ‘bahusus projeyi’ ilham eder. Proje, başta yakın akraba Fransa ve İngiltere olmak üzere bütün Batı’ya açılır ve anlatılır. Kısa sürede, Osmanlı Devleti üzerinde hesap ve husumet yüklü; Kin ve intikam ile kıvranan ülkelerce benimsenir ve “tam bir gizlilikle” uygulamaya konulur.
Kurulan sinsi tuzak yönünde ilk dış borç, aradan fazla bir süre geçmeden Fransa’dan alınır. “Borç alan emir de alır” mantığı çerçevesinde sistematik erozyona ilk adım atılır. Sonra, İstanbul ve diğer büyük merkezlere misyoner olarak özel surette eğitilmiş Fransız dilberleri-kızları ‘mürebbiyeler’ gönderilir. Bu mürebbiyeler tarafından özenle yetiştirilen Osmanlı ayân, eşraf ve geleceği parlak delikanlıları eğitim için Paris ve Moskova’ya gönderilir. Burada beyinleri özenle yıkanır.
Döndükleri zamansa tahribat dahili tahribat başlar.
Ancak bu arada plân farklı veçheleri ile de yürürlüktedir. Şöyle ki:
8 Şubat 1846’da İstanbul’da bir Protestan Kilisesi kurulur. Bu kilise, havalide faaliyet gösteren bütün ajan ve misyonerlerin üssü ve irtibat merkezi haline getirilir. Derhal Tevrat ve İncil’in Türkçe’si ve Osmanlıda yaşayan azınlık dillerine çevrim ve dağıtımına başlanır. Amaç: Azınlıkları isyana hazırlamak, dil ve kültür yönünden motive ederek, farklı bir kimlik ve isyana mütemayil kişilik kazandırmaktır.
11 Şubat 1876, İznik Dünya Misyonerlik Merkezi; Türk ve Müslümanların yaşadığı bütün ülke ve Osmanlı coğrafyasındaki halklara ulaşma, onları din, inanç, adet, örf, gelenek, görenek ve kültürlerinden (törelerinden) uzaklaştırma, Hıristiyanlaştırma ve en azından ateist ve paganlaştırma (dinsizleştirme) konusunda “bütün gücü, imkânı ve varlığı ile hareket etme ve faaliyet gösterme” kararı alır.  
9 Şubat 1854, Mısır’da en ehemniyetli-önemli ve en değerli misyonerlik okulları “Kuzey Amerika Misyonerliği Federasyonu” tarafından kurulmaya başlanır. Buna paralel olarak bölgede masonlaştırma (siyonist) faaliyetlere hız verilir. Kahire’nin Orta Doğu Mason ve Misyoner merkezi haline dönüştürülmesi amaçlanır. Kısa bir süre içinde Osmanlı’nın Mısır Valisi de masonluğa intisap eder. Böylece, Osmanlı’nın çürütülmesi ve çökertilmesinde rol alan şer ittifakları da belirginleşmeye başlar.
Plân çok başarılıdır.
Bu arada projenin Rusya (Çarlık) ayağı da boş durmamaktadır.
9 Şubat 1870 tarihinde, “Rusya steplerinde yaşayan Müslüman Türkleri dinlerinden döndürmek, milliyetlerinden soğutmak ve Hıristiyanlaştırmak amacıyla merkezi Moskova’da “Ortodoks Misyonerlik Derneği” kurulur. Bu dernek tarafından 1908’e kadar 700 okul kurulmuş ve toplam 19.000 öğrenci yetiştirilmiştir.
1897 yılına gelindiğinde (27 Ocak / Osmanlı Haftası’nın birinci günü) İsviçre’nin Bâl şehrinde “Birinci Dünya Siyonist Kongresi” toplandı. Sonuç bildirisi ve alınan karar dehşet verici: “Asırlardan beri Müslümanlığın büyük mevkiini işgal eden ve bilhassa Yahudilerin üzerinde emeller ve ihtiraslar besledikleri ve adına arz-ı mev-ut dedikleri mukaddes Filistin topraklarını elinde bulunduran ‘Türk-Osmanlı Devletini parçalamak ve Türk milletinin şeref ve itibarını (Amerikalıların Kuzey Irak’ta yaptığı çuval hadisesi misâl) pâyimal (ayak altında kalmış, mahvolmuş, telef olmuş, ezilmiş, sürünmüş) ederek; Bütün dünyadaki Müslümanların gözünden düşürmek ve böylelikle mukadder olan ‘Dünya Müslüman Birliği’ mefküresinin ne pahasına olursa olsun gerçekleşmesini önlemek.”
Türk ve İslâm’a yönelik süreç, içimizdeki nadir hainleri yetiştirmekle ünlü Robert Kolej ile sürer gider. Bu alanda daha binlerce örnek vermek mümkündür. Burada verdiğim örnekler çok ender işlenen ve açıklanan türdendir. Zira, 1938’de vaki “Atatürk ilkeleri ve Türk İnkılâbına (Kemalizm’e) mukabil” KARŞI DEVRİM kapsamında millet hafızasından kazınma  süreci başlatılınca bu bilgilerin büyük bir bölümü yok edilmiş; İnsan hakları, adalet ahlâkı, objektif hukuk ve ATATÜRK’ ün en büyük hedefi olan demokrasiye geçme projesi çerçevesinde yürüyen sürecin devamı gerekirken, tam tersi yapılmış ve koyu bir diktatörlük ikame edilmiştir. Bu tam da batının istediği ve beklediği (teşvik ederek desteklediği) yoldur.
Günümüze intikal süreç açısından bunun bir diğer anlamı da; (projeyi çok iyi bilen ve başarı etkisini bizzat gören) Lord Kingros’un, İnönü’ye açıkladığı vasiyeti gereği Lozan’ın intikamını almak ve ülkeyi Sevr şartlarına dönüştürmektir. Bu çaba, büyük Atatürk’ün vefatı ile (bir üst paragrafta açıklandığı biçimde) bir karşıdevrim olarak başlamış, 1950’ye kadar aralıksız sürmüş ve 10 yıllık bir kesintiden sonra (gaflet, hıyanet ve dalaletle malul bir avuç darbeci sayesinde) 27 Mayıs 1960’dan itibaren yeniden yürürlüğe konulmuştur.
Projenin temelinde kadrocular, bazı 150’likler, sol akımlar, Ermeniler, Rumlar, Yunan asıllılar, dönmeler, devşirmeler, koministler gibi bölücü unsurlar ile Atatürk’ün ülkemizden kovduğu Masonlar ve misyonerler vardır.
Üstüne üstlük bu menfur faaliyet mihrakları zamanla, Türkiye’nin sabetaist bir devlet felsefesini esas aldığını, Yahudi-İbrani ilkeleri üzerine kurulduğunu ve Türk lâisizminin İslâm dışı ve İslâm’ı yok sayan bir sistem olduğunu savunacak kadar da ileri gidebilmişlerdir.
Çabaları, özellikle M.K.Atatürk’ün din karşıtı ve maddeci-materyalist olduğu yönünde yoğunlaşmış ve menfur faaliyetleri bu miğfer etrafında odaklanmıştır. Bunların ülkemiz ve milletimize verdiği zarar çok büyük boyutlardadır. Özellikle, 1961’den itibaren hızlanan din ve vicdan hürriyetini kısıtlama girişimleri bu ve benzer mihrakların işidir. İş bu makalede işlenen ve açıklanan proje kapsamında faaliyet gösteren ve Atatürk’ün ‘dahili bedhahlar” olarak betimlediği çoğunluğu dönme ve devşirme kesim budur.
Karakteristik özellikleri: Hırsız, yolsuz, din istismarcısı ve bölücülük biçimindedir.
Proje, tam anlamıyla ve bütün yönleriyle gericidir. İrticai’dir. Fakat, özünde “Laiklik” kavramı vardır. Maksat: Dinden, imandan uzaklaştırmak ya...
Bütün mensup ve taraftarları son Osmanlı hükümeti gibi zayıf; Küresel emperyalizmin emrinde ve hizmetinde hareket eden “maşalar, aç, açık ve muhtaç, zayıf karakterli, yolsuzluğa meyyal, kimlik ve kişilik fukarası, milli ve manevi değer yoksunu kişilerden müteşekkil yönetimlerin” özlemi içindedir.
Tercih edilen format ise; Misyonerlik, Masonluk, ateist ve pagan içerikli solculuktur.
Bu anlam, format ve bağlamda istenen, arzu edilen ve uğruna çaba harcanan öyle maşa bir hükümet ki; Dış borcu nimetten sayacak, yeniden kapitülasyon devrini açacak, Türkiye’yi borçlandıracak, özelleştirme adı altında milli servetleri yabancıların yararına sunacak, her türlü denetimi kaldıracak, sol-ateist-pagan elit ve imtiyazlı sınıfı emperyalist ve kapitalistlerle ortak edecek, ceplerine iki pasaport koyacak ve çifte vatandaşlığın yolunu açarak “globalleşme ve küreselleşmeyi” yabancıların Türkiye’yi sömürerek semirmesi esasına oturtacak… 
Bunun için geleneksel bürokrasiyi çökertmek, lâiklik kisvesi altında ve ‘Tevhid-i Tedrisat Kanununa” aykırı olarak; Dini, Milli ve İlmi eğitimin bizzat devlet tarafından ve tam bir denge ile uygulanmasını öngören emri yerine, ‘tam bir gericilik, yobazlık ve irtica’ ile insanları din, ilim ve diyanetlerinden uzaklaştırmak, dini eğitim ve öğretimi olabildiğince kısıtlamak, savsaklamak, bu alanda pekala başkaları tarafından istismar ve suistimale müsait  boşluklar yaratmak, milli değer ve manevi mukaddesleri baltalamak, ahlâkı yozlaştırmak, ahlâksızlık, sapıklık, iyilik ve insanlığı yok etmek; Böylece Türk milletini tarihi onur, ilke ve erdemlerinden arındırıp, paraya tapan, aç gözlü, heves, hırs, şehvet düşkünü ve ihtiraslarının zebunu olmuş zavallı, alçak mahluklara dönüştürmek ana hedeftir.
Tıpkı, batılı yöneticiler (yani kendileri) gibi…
Dahası, dokunulmazlıklar ihdas ederek imtiyazlı sınıfı sürekli koruma altına almak. Adalet ahlakı ve hakkaniyete dayalı “hukuk devletini” ortadan kaldırarak, sosyal devleti, kapitalist ve emperyalist devlete dönüştürmek suretiyle halkı “potansiyel müşteri” olarak gören, Atatürk ve Türk inkılâbına aykırı yapılanmayı hayata geçirmek. Halkın yönetme gücü, kuvvet ve kudreti, hükümetleri takip, kontrol ve denetimi anlamına gelen “Kuvayi Milliye” ruhunu çökertmek; Dahası, Mustafa Kemal ATATÜRK ve kurucu unsurun emanet ve vasiyeti olan: “Türk Demek: Türkçe Düşünmek, Türkçe Konuşmak ve Türkçe Yaşamaktır. Ne Mutlu Türk’üm Diyene” vecizesinin üst, ana ve esas bölümlerini sinsice kaldırarak, sadece ve yalnızca “Ne Mutlu Türk’üm Diyene” bölümünü kurum ve kuruluşlara yazacak kadar kompleks içine düşmek. Türklüğü anlamsız, belirsiz ve muğlak bir kavrama dönüştürmek.          Daha da ileri giderek; “Her insan bir devlettir”, “Devlet insan için vardır”,“İnsanı yaşat ki, devlet yaşasın” ve “Zulüm abâd etmez insanı, ilim abâd eder” ilkelerini yaşam boyutundan kaldırarak; Devleti Milli hedefler ile varlık nedenlerinin dışına çıkartmak. Doğal olarak sonuçta: Globalizm ve küreselleşmeyi, Türk insanı ile bütün masum ve mazlum (az gelişmiş) ülkelerin müşterek çıkarlarına kullanmak varken, tam tersine bir yol izleyerek; Milli Şair Mehmet Akif Ersoy’un seksen sene önce teşhis ve ilân ettiği “tek dişi kalmış canavar” lara ülkeyi ve insanı peşkeş çekmek..  
Bu psikolojik savaş ve provokatif ajitasyon sonucu geldiğimiz nokta içler acısıdır.
Günümüz genç neslinin olayı daha iyi anlayabilmesi için, döneme ve 1938’ den sonra başlayan kısır döngüye ilişkin şöyle bir örnekle devam etmek istiyorum.
Konu Türkiye.
Yıl : 2005
Konuşan ise; 1957'de genç bir uzman olarak (bu günkü AB’nin temel taşı olan) Roma anlaşmasının raporlarını düzenlemiş, Avrupa üniversitelerinin birinde Jean Monnet enstitüsünü kurup, yüzlerce diplomat, bakan, siyasetçi yetiştirmiş, Türkleri seven, Türk dostu, Türkiye'yi yakından izlemiş hayli yaşlı bir Fransız akademisyen.
            Bakınız, 2006 dönemi Türkiye’si için ne diyor:
            "Her şeyden önce, Türkiye bir "Maskeli Balodadır". (Bu maskeli balo, Cumhuriyet tarihinin en büyük kırılma hareketi olan 27 Mayıs 1960 günü başlamıştır) Evet, maalesef bir maskeli baloda...Bu güne (2006’ya) kadar ünlü bir Türk diplomata rastlamadım. Yunanlıların nüfusu az ama, önemli olan kemiyet değil, keyfiyettir. Yunanlı diplomatlar her kapıda, her kurumda, her an karşınızdadırlar. Türkiye bu nüfusuna rağmen diplomat yetiştirememiştir. Diplomaside yoklar. Zaten, kendi tapusunu okuyamayan hariciyeci, diplomat, uzman olur mu? Yunanlılar Antik Yunan belgeleri dahil hepsini okuyabildikleri gibi, hepsinin  arşivlerini ezbere  biliriler. Eski, Antik Yunanla bugünkü Yunanlıların ne ilgisi olduğu hep tartışılır ama dünyayı böyle inandırmışlar ve kandırmışlardır.”
            "Osmanlıca bilmeyen diplomat olur mu? Osmanlıca diyorum, zira, Doğu'dan Batı'ya
bütün devletlerin arşivlerinde Osmanlıca belgeler var. Türklerin Kıbrıs'taki, Balkanlardaki, Yunanistan'daki, her yerdeki  tapuları da Osmanlıca; Türk diplomatlar bunları okuyamıyorlar. Türk diplomatlarında milli tarih şuuru yok. Büyük bir imparatorluğun belgeleri bir zamanlar vaktiyle Bulgaristan dan, Rumeli'den Türkiye'ye göç etmiş ve Osmanlıca bilen berber, emekli öğretmen, sıhhiye memurlarına tercüme ettirildi. Çok önemli arşiv belgelerini bunlar, tercüme ettirdiler...  Halbuki o belgelerde, en azından tapularda farklı bir hukuk terminoloji vardı.”
            "Cumhuriyet kurulalı seksen yılı geçmiş; nüfusu belki yakında seksen milyonu geçecek bir Türkiye'nin bugün için en az 500-600 milyar dolar ihracatı, 600 adet dünyaca tanınmış  diplomatı, üç tarafı denizlerle çevrili bu ülkenin en az 600 adet uluslararası balıkçı şirketi, deniz nakliyat şirketi, petrol arama şirketi,vs.’si olmalıydı... Yunanlılar savaşarak değil, diplomasiyle dünyayı ikna ediyorlar. "Megalo idea" larından, yani milli ideallerinden asla vazgeçmezler. Eski Bizansı almak, İyonyayı, Karadeniz’i geri almak peşindeler. Kıbrıs'ı bir Rum adası, Türkleri azınlık kabul etmekteler ve dünyaya bunu inandırmışlardır. Bunu Mösyö Denktaş iyi biliyordu ve yıllarca Kıbrıs elden gitmesin diye görüşmeleri elinden geldiğince baltalıyordu. Bunu bilerek ve inanarak yapıyordu. Gerçek ve samimi bir Türk olarak direniyordu. Görüşme masalarının arkasından nelerin gelebileceğini çok iyi hesaplıyor ve biliyordu. Ancak, 1999'da Yunanistan'ın çabalarıyla Türkiye Helsinki'de AB ringine çekildi. Hakemler de ayarlanmıştı. Helsinki de AB Türkiye'yi döverek ve hırpalayarak zafer elde etmeyi planlamıştı..." (Muhtemelen değişim ve dönüşüm plânının bilincinde olan Jean Monnet, ya bilerek veya kasıtlı olarak 1960 öncesini atlamaktadır.)
            Oysa, 1950-1960 dönemi Türkiye’si bu makus talihi kırmış ve kendinden önce yaratılan kâbusları aşmıştı. Dış politikada, Lozan Antlaşmasını bile delmeye muktedir ve Kıbrıs konusunda Türkiye aleyhine olan hükümleri rafa kaldıran bir Fatin Rüştü ZORLU; Maliye Bakanlığında milleti çarıktan kurtaran, işsizliği-yoksulluğu yenen, refahı tabana yayan ve ülkeyi bugünlere taşıyan büyük atılım ve yatırımları hayata geçiren Hasan POLATKAN ve Başbakanlıkta “onurlu, sorumlu, yüreği vatan, millet ve insanlık davasına sevdalı, hakkaniyet ve adalete, hukuka, Atatürk’ün ilke ve Türk İnkılâplarına yürekten bağlı, sahip ve saygılı; Gerektiğinde Türk Ulusunun menfaatleri için dünyaya meydan okumaktan kaçınmayan, günde 12 saat millet için çalışan, AET/AT’a tıpkı Mustafa Kemal ATATÜRK gibi ‘ısrarlı davete’ ağırlıklı pazarlılar ve önkoşullar ileri sürerek ilk defa başvuran” bütün dünyanın gıpta ile baktığı, örnek aldığı büyük devlet adamı Adnan MENDERES vardı.
Günün Türkiye vizyonu Jean Monnet’in hayâl bile edemeyeceği boyutlarda idi.  
Eğer, menfur darbe olmasa idi, bugün Allah bilir Türkiye nerelerde olurdu. 
Şimdi gelelim olayın çok farklı ve kritik bir boyutuna. Konu özelleştirme. 1870-1908 arası Osmanlı’nın yıkımına ve 20.500.000 km2’den 775.000 km2’ye düşme/küçülme, başlıca parçalanma nedenine. Bunun güncel adı “özelleştirme”, tarihi ve gerçek anlatım-ifade biçimi ise “kapitülâsyonlar” dır. Kapitülâsyonlar Türk milleti, Türk istiklâli ve Türk istikbalinin kara talihi ve karakura gibi üzerimize çöken kâbusudur.
Tarihi ders ve maliyeti-ağır bedeli kanla, canla ödenen ibrete istinaden burada şunu söylemek gerek: “Özelleştirme iktisadi hayatın ve ekonomi biliminin doğal bir gereğidir. Şu kadar ki; Milletin malı yine millete ve milletin namuslu, dürüst, şerefli ve onurlu tüccarına, esnaf, işletmeci ve sanayicisine satılır. Damarlarında Türk kanı akan hiçbir kişi ve yönetim yabancıya “kalıcı ve tapulu” mülk satmaz. Satamaz. Türk, kapitalist ve emperyalist küresel sermayenin oyununa gelmez. Gelemez. Mutlak mütekabiliyet ve alım gücüne (denge) dayalı ticaret müstesnadır. Bu da milli menfaatler esas ve halkın yaşam (tabana yayılı refah) düzeyi baz alınarak yapılabilir. Hayatı ucuzlatmayan ve namuslu-dürüst rekabet ilkelerine uymayan bir özelleştirme programı ise vatana ihanetle birdir.” Yani: Türk İnkılabı’nın özelleştirme konusunda mutlak emir ve ilkesi olan, “Özelleştirilmesi gereken temel kurumları öncelikle çalışanlarına, sonra Türk müteşebbislerine ve Türk halkına devir ve temlik etme” ilkesinden saparak; Mustafa Kemal ATATÜRK’ ün, “Efendiler, görülüyor ki bu kadar kesin ve yüksek zaferden sonra bile, bizi barışa kavuşturmaktan engelleyen nedenler, doğrudan doğruya ekonomik nedenlerdir. Çünkü bu devlet, bu ulus, ekonomik egemenliğini sağlarsa, o kadar ileri, güçlü bir temel üzerine yerleşmiş ve gelişmeye başlamış olacaktır ki, artık bunu yerinden oynatmak mümkün olamayacaktır. İşte, (dahili ve harici) düşmanlarımızın bir türlü rıza gösteremedikleri, onaylayamadıkları budur.” (M. Kemal Atatürk, 17 Mart 1923) Emir ve ilkesini kaale almayacak kadar onursuz ve şuursuz yöneticiler ile gaflet ve dalâlet içindeki yönetimler, bilerek veya bilmeyerek büyük felaketlerin sebep ve hikmeti olabilmektedirler. Burada, milli iktisat şuuruna ermek gerekir.
3 Mart 1933 tarih ve 2262 Sayılı Sümerbank Kanunu çıkartıldığında ise, özelleştirme konusunda ebedi örnek ve amir bir hüküm olan 11. madde “... hisse senetlerinin kısmen veya tamamen Türk kişi ve kuruluşlarına satılması..” kuralını unutacak kadar gafil; Ve yine: “..artık durumu düzeltmek, hayat bulmak, insan olmak için; Mutlaka Avrupa’ dan nasihat almak, bütün işleri Avrupa’nın emellerine uygun yürütmek, bütün dersleri Avrupa’dan almak gibi, bir takım zihniyetler ortaya çıktı. Oysa, ‘Hangi bağımsızlık vardır ki, yabancıların nasihatlarıyla, planlarıyla yükselebilsin !’ Tarih, böyle bir olay kaydetmemiştir.” (M. Kemal ATATÜRK, TBMM, 6 Mart 1922) Emrine uymayacak kadar hain olabilsin !..
Milli devlet ilkesinin temel emir ve hükümlerine mukabil; Soygun-vurgun, sahtecilik, üç kâğıtçılık, yalan-dolan ve talanı kolaylaştırsın. Adalet ahlakı ve tam bir faziletle halka hizmet etmekle memur ve mükellef, görevli kadroları kaçakçı, soyguncu ve hortumculardan anarşist ve teröristler oluştursun. Suçluya karşı müsamahakar, mağdur ve mazluma karşı kayıtsız olabilsin. Bu fiiller AB güdümünde yürüyen yönetimlerin eseridir.
Bunun idrakinde olan bir hükümetin derhal AB ile (katılım süreci bağlamında) bütün ilişkileri kesmesi ve 1959’da imza olunan “ekonomik işbirliği” (AT/AET) sürecine dönmesi artık olmazsa olmaz bir zorunluluk haline gelmiştir.
Devam eden süreç Türkiye’nin ve Türk halkının aleyhine işlemekte ve maalesef tarih tekerrür etmektedir. Akil insanlar ve namuslu yöneticiler tekerrüre müsaade etmezler.
Ekonomik suça, ekonomik ceza, ticari sır, geniş kapsamlı devlet sırrı (!?) gibi çağdışı ve insanlığa aykırı usul, esas ve kavramları yerleştirerek, gasp, irtikap, sahtecilik ve her türlü yolsuzluk ile hortumculuğu teşvik ederek uygun ortamı yaratsın. Böylece, üretim ekonomisini rantiyeciliğe iblâğ etsin. Batının amacı bu. Peki araçlar nedir.
Araçlardan birincisi demokrasiyi yozlaştırmak. İnsan hakları kavramını ayrılıkçı, bölücü ve terörist gruplara nimet olarak sunmak. Diğer taraftan da, gerçek anlamda üreten vatandaşı pahalılık, enflâsyon, deflâsyon, faiz, yüksek (haksız) ve dolaylı vergi, harç (haraç) düşük maaş ve maaşlar arasında eşitsizlik, dengesizlik ve adaletsizlik kıskacına alarak, yokluk, yoksulluk, fakirlik ve cehaleti körüklemek. İnsanları ezmek. Kişiliksizleştirmek. Güven ve kimlik bunalımına sokmak. Yapay olarak yaratılan bunalımları desteklemek ve derinleştirmek için ara da bir kriz yaratmak.
Buna mukabil AB ve ABD biz ve bizim gibi ülkelerden sağladığı rantla kendi halkının refah düzeyini, yaşam kalite ve standardını yükseltmekte; Kendi iç yapısında milliyetçiliği olabildiğince tahkim etmekte (bazı ultra zenginler yaratmanın yanı sıra) kendi halkının refah ve saadetini öncelikle düşünmektedir.
Menfur plân ve küresel sermaye tarafından oluşturulan bu kıskaç içinde vatandaşı “ADALET’ mi, GÜVENLİK’ mi” gibi, aldatıcı, alçaltıcı ve yanıltıcı bir tercihe zorlamak. Açlık ve yoklukla korkutarak AB kapılarında pineklemeye mahkum etmek. Adaleti, sözde güvenlik uğruna (bilerek ve isteyerek) feda etmek. İç politikada; Temsilde Adalet, Siyasette İstikrar aldatmacası ile demokrasiyi dışlamak... “Halka rağmen, halka hizmet” söylemi gibi çok sakat, insanlık, ahlak, demokrasi ve hukuk dışı bir anlayışı inatla, ısrarla dayatmak. Zengini daha zengin, fakiri daha fakir yapma pahasına çıkar peşinde koşmak...
İşte bunlar, harici bedhahların, dahili bedhahlar yoluyla vaki icraatlarıdır.
Yürüyen ‘dönüşüm projesinin’ tezahür biçimidir. Dahası var... 
Yozlaşmayı sürekli kılmak, milleti (art niyetli veya bilgisiz,beceriksiz,vizyonsuz)  kalitesiz, karizmasız, milli ve manevi değer, ilke ve erdemlerden uzak, siyasi iktidar ve hükümetlere bağımlı hale getirmek içinse; Bir taraftan genel aflar, vergi afları ve disiplin afları çıkartmak, borç silmek, diğer taraftan “nâmerde muhtaç hale getirilen” memur ve emeklilere adalet ve hakkaniyet ilkelerine bütünüyle aykırı zamlar yapmak.
Bütün bunlar projenin çok iyi yürüdüğü ve pek ustaca yürütüldüğünü gösterir. Yürütenler ise, artık kurumlara girmişler, atanmışlar, seçilmişler ve aklın alamayacağı yerlere kadar yükselmişlerdir. Bunlar, devletten en yüksek maaşı alırlar. Hiçbir hukuk devletinde kimseye nasip olmayan ayrıcalık ve imtiyazlardan yararlanır, üstelik, insan hakları, adalet ve hukuka temelden aykırı imtiyaz ve “dokunulmazlıkları” vardır. Emeklilikleri de ayrıcalıklı ve imtiyazlıdır. Kimisi emekli olduktan sonra bile çeşitli vakıf, kurum ve kuruluşlardan ayda 35 milyar TL’ye varan maaşlar edinir. Fiilen çalışanlar arasında maaşı 100 milyar TL’yi aşanları da vardır. Yasa ile kurulu Sendika, Vakıf, Oda, Banka ve Borsalarda ayrı bir saltanat hüküm sürer. Bunların çoğu “sarı” sömürü unsurudur. Bir de bunlara sivil toplum kuruluşu derler. Oysa, halka rağmen kanun gücüyle halkı sömüren hiçbir kurumun STK özelliği yoktur. Şimdi düşünün bir kere; Türkiye, demokratik, lâik, eşitlik ilkesine dayalı bir sosyal adalet ve hukuk devleti değil midir ? Cumhuriyetin temel ilkesi de, Büyük ATATÜRK’ ün tam bir isabetle açıkladığı ve halka “rejimin teminatı” olarak sunduğu “Cumhuriyet Fazilettir” tanımı, nasıl bir manâ, muhteva ve garantiyi şamildir. Elbette ki; Başta Mustafa Kemâl ve kurucu unsur “Demokrasi ile mündemiç, namuslu, ilkeli, onurlu, sorumlu, sosyal ve şeffaf, yani halkçı bir rejim” bağlamında yeni TÜRKİYE’ yi Cumhuriyet ile taçlandırmışlardır. Diğer bir anlamda Cumhuriyet, “dünyada emperyalizme karşı kazanılan ilk ve en büyük zafer olan ‘İSTİKLÂL SAVAŞI’ nın mükâfatıdır.
Yeni devletin ve genç cumhuriyetin hukuku buna göre tertip ve tanzim olunmuştur. Başta 1924 Kanunu Esasisi olmak üzere 1928, 1961 ve 1980 dahil bütün TC anayasaları “mutlak EŞİTLİK ve ADALET” ilkesi üzerine kuruludur. Gerçek anlamı itibarıyla Türk idare sistemi “insan-halk odaklıdır, yani devlet halk için vardır” Halk devlet için değil !..
Bakınız; en son Anayasanın, “değişmez, değiştirilemez ve değiştirilmesi dahi teklif olunamaz”  kaydını havi başlangıç ilkeleri ne demektedir:
“Türk vatanı ve Milleti’nin ebedi varlığını ve Yüce Türk Devleti’nin bölünmez bütünlüğünü belirleyen bu Anayasa, Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu, ölümsüz önder ve eşsiz kahraman Atatürk’ün belirlediği ‘MİLLİYETÇİLİK’ (!?) anlayışı ve O’ nun inkılâp ve ilkeleri doğrultusunda;
Dünya milletleri ailesinin EŞİT HAKLARA SAHİP şerefli bir üyesi olarak, Türkiye Cumhuriyeti’nin ebedi varlığı, REFAHI, maddi ve manevi mutluluğu ile çağdaş medeniyet düzeyine ulaşma azmi yönünde;
Millet iradesinin mutlak üstünlüğü, egemenliğin kayıtsız şartsız Türk Milleti’ne ait olduğu ve bunu millet adına kullanmaya yetkili kılınan hiçbir kişi ve kuruluşun, bu Anayasada gösterilen hürriyetçi demokrasi ve bunun icaplarıyla belirlenmiş hukuk düzeni dışına çıkamayacağı; (Öyle ise, Anayasanın amir hükmüne rağmen AB’ye katılım konusu bu güne kadar neden millete hiç sorulmadı ? Diğer demokratik hukuk devletleri ve medeni milletler gibi REFERANDUMA neden gidilmedi. Bizi yönetenler arasında bu güne kadar hiç mi adalet ve hukuka saygılı, Anayasayı okumuş ve ‘uygulamak zorunda olduğunun bilincini’ taşıyan yönetici olmadı ?) 
Sarahaten belirtilmiş ilkeler ve amir hükümlerdir. Bir’de 10. maddeye bakalım: Hiçbir kişiye, aileye, zümreye veya sınıfa imtiyaz tanınamaz” Şimdi “ADALELET ve KALKINMA (!?) partisi hükümetine sorarlar:
- NEDEN BU ANAYASA UYGULANMIYOR ?.. ORTADA BİR KASIT’MI VAR ?
Ve neden ? bütün foyası ve art niyeti ortaya çıkan AB sürecinde ısrar ediliyor ?
Bilinen ve yaşanan, apaçık görülen bütün gerçeklere rağmen bu inat niye ?
Ülkenin insanı, canı-kanı, Mehmetçiği, gerçek değeri, değer üreten ve değerleri canı pahasına koruyanları fakrü zaruret içindedir. Evine ekmek götüremez. Çocuğunun cebine okul harçlığı koyamaz. Eşine mahçuptur, akrabasına, dostuna boynu bükük. Evinde en az iki işsiz vardır. Yıl sonunda aldığı artış, otobüs zammına bile yetmez. Çoğu yol parası bile bulamaz. Evinde hapis veya mahalle kaldırımlarında gezmeye mahkumdur. Gâvur dediğimizin emeklisi bile dünya turuna çıkar, dolaşır. Bizimki hastalıkla, yoklukla, yoksullukla, işsizlikle boğuşur. Eziktir. Istıraplıdır. Çilelidir.
On bin yıllık büyük Türk medeniyetinin ve “İnsan Odaklı” cumhuriyetin amacı ve sonucu bu mu ? Seksen yıldır bu netice için mi katlandı koca millet, bunca sıkıntıya !..
Ya, onu bu hale getiren diğerleri !...Neden ? bir türlü Hukuk Devleti olunamaz? Ülkede Adalet ahlakı uygulanamaz. Dengeler kurulamaz ve adaletle korunamaz ? Hukukun olmazsa olmaz üstünlüğü neden evrensel gerçeklerle örtüştürülmez, bütünleştirilmez.
Onlar (devleti soyanlar, büyük ölçekte yolsuzluk ve hırsızlık yapanlar) hem ulusal ve hem de uluslar arası kaynaklardan domuz gibi beslenirler. Yararlanırlar. Yedikleri önlerinde, yemedikleri arkalarındadır. Bunların ‘üretme’ diye bir marifetleri ve kaygıları yoktur. Sadece ‘tüketmeyi’ severler. Bütün işleri kaçak, kayıt ve kapsam dışıdır. Sonunda, bilerek veya bilmeyerek (gaflet ve dalâletle) devleti’ de tüketmeye doğru giderler. 
Çünkü, batının menfur plânı bu menfur programı önlerine koymuştur.
Dönmeler, devşirmeler, dahili bedhahlar ve sabetaistler bu programa göre yürürler. 
İkincisi, memuru rüşvet almaya, halkı da rüşvet vermeye zorlamak, alıştırmak. Geleneksel kamu ahlâkını bozmak. Dengeleri derinden sarsmak. Doğal stabilizatörleri bilerek, alçakça yok etmek. Bilinçli, duyarlı ve sorumlu memur ve vatandaş yerine, ‘emir kulu’ prototipler yaratarak; Türk milletinin asil karakterinde var olan “sadece ve yalnızca Allah’a kul olmak” fikrine dayalı “özgür bireyi” yok etmek. Özgür bireyi yaratma adına insanı ve insanlığı yok etme, kişiyi yalnızlaştırma stratejisini uygulamak. Pervasızca uygulatmak. Tıpkı Amerika’nın ‘demokrasi ve insan hakları adına’ yaptığı gibi; Özgürleşme, demokratikleşme ve modernleşme adına bütün bu inanç ve öz değerleri kaldırmak. Esas olarak da: Türk kimliğini, kişiliğini ve yükselen değerlerini yok etmek.
Aslında bu, Türkiye üzerinde giderek yoğunlaşan ‘psikolojik savaşın ve malum değişim, dönüşüm projesinin muhtelif vetireleri ile güncelleşmiş versiyonlarından başka bir şey değildir. Aldatan put, proje gereği hükmünü icra etmektedir. İçerde bol taraftar bulmuştur. Dönmesi, devşirmesi, haini, zalimi; Türk’ün ekmeğini yiyip düşmanın kılıcını çalmak için adeta kuyruktadır. Bu ve benzeri hainlerin hesabı dahi yapılamamaktadır.
Ancak, AET/AT’ ın “ekonomik, endüstriyel, bilimsel ve teknolojik” bağlamda devlet politikası olarak kabul edildiği 31 Temmuz 1959 gününden 1963 tarihli Ankara Antlaşmasına kadar (27 Mayıs 1960 darbesi nedeniyle) çok şey değişti.
Dönemin “devlet politikası” Başbakan Adnan MENDERES’ in, 1957’de kurulan AET (Avrupa Ekonomik Topluluğu), daha açık bir söylem ve resmi ifade ile “Ortak Pazar”a, yoğun istek, ağırlıklı talep ve ısrarlar sonucu ilk resmi başvuruda bulunduğu gün; “Biz, Büyük Önder ATATÜRK’ ün daha 9 Şubat 1934 de, Avrupa da mutlaka bir birlik tesis olunacağını işaret ederek nadir bir basiret örneği verdiği ‘bu hedefi’ esas ve baz alarak başvurumuzu yapıyoruz” şeklindeki açıklama istikametinde başlar. Yani, devlet politikası asla siyasi, sosyal, medeni ve kültürel kapsamı haiz değildir. Sadece ve yalnızca karşılıklı menfaatler doğrultusunda iktisadi işbirliği, teknolojik değişim ve ticaret söz konusudur. Bunun dışında, iç işlerimize müdahale / karışma anlamına gelecek, istiklâl ve tam bağımsızlığımızı ilzam edecek hiçbir şey kabul ve asla tasvip edilemez. 
            

Telif Eseridir izinsiz kullanmayınız

 
 
 
 
 
 
 09

Bu sayının içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

Bir önceki Sayfaya Gitmek İçin Tıklayınız!

Bir sonraki Sayfaya Gitmek için Tıklayınız!

Selma GÜRSEL
Selma GÜRSEL Hayat Hikayesi
İRMİK HELVASI
125 gram Margarin
250 gram İrmik
1,5 Su bardağı Toz şeker
2 su bardağı kaynar su
150 gram ceviz içi
 
            Yağ tencerede eritilir bir miktar ateşin üzerinde kalan yağın içerisine; ayıklanmış ve doğranmış cevizler konulur karıştırılarak hafif kızartılırlar. 250 gram irmik tencereye konularak hafif kızarana kadar karıştırılır. Kızaran irmiğin üzerine 1,5 şeker ilave edilir, 2 su bardağı kaynar su tencereye konularak tencere karıştırılır.
Kısık ateşin üzerinde bulunan helva tenceresinin kapağı kapatılarak suyu çekene kadar pişirilir pişen helva kaşıkla karıştırılarak servis için tabaklara konulur. Sıcak olarak ve soğuk olarak da yenilir.

 

Telif Eseridir izinsiz kullanmayınız

 
 
 
 
 
 10

Bu sayının içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

Bir önceki Sayfaya Gitmek İçin Tıklayınız!

Bir sonraki Sayfaya Gitmek için Tıklayınız!

Üzeyir Lokman ÇAYCI
Üzeyir Lokman ÇAYCI Hayat Hikayesi
 SULAR TERSİNE AKARKEN...
Doldur...
Doldur tersinden
Beklentilerine
Göz yaşartan zamanı!
Gülleri bırakarak
Kimler geçip gidiyor?
 
Eğlencelerle dolu
Sınırsız bir baharı
Bir bir kopararak
Nice renkler soluyor...
 
Konu ediliyor
İsimsiz kitaplara
İnsan kayıran tüccarlar,
Duygu katilleri,
Aşk düşmanları...
 
Gölgesinde kalıyor
Kirli havanın
Kasabalar...şehirler
Gülleri sulayan nehirler…
 
Doldur...
Doldur tersinden
Beklentilerine
Göz yaşartan zamanı...
Mantes la Ville – 12.10.2000

 

 
 
 
 11

Bu sayının içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

Bir önceki Sayfaya Gitmek İçin Tıklayınız!

Bir sonraki Sayfaya Gitmek için Tıklayınız!

Şükriye BEZGİN
Şükriye BEZGİN Hayat Hikayesi
SİMALAR TANIDIK
Simalar tanıdık belki,
Dost gözlerde
Bakışlar yabancı.
Dün bu güne
Ve bilinmez
Bugün hangi yabancı
Yarınlara gebe.
Yabancı her şey,
Yabancı herkes,
Ben bana yabancı.    
Çorum Şubat 2002

 

Telif Eseridir izinsiz kullanmayınız

 
 

 

 
 
 
 

Bir önceki Sayfaya Gitmek İçin Tıklayınız!

Bir sonraki Sayfaya Gitmek için Tıklayınız!

Bu sayının içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

 

Çalışmalar TELİF ESERİDİR Yazarlarımızın gönderileri ile yayına alınmıştır.
corumlu2000@gmail.com
Mahmut Selim GÜRSEL  
yazarlarımız yaptıkları paylaşımlardan sorumludur.
Sitemiz ve yazarlarımız;hukuka, yasalara, telif haklarına ve kişilik haklarına saygılı olmayı amaç edinmiştir.