DİKKAT ! BU BİLGİLER TELİF ESERİ OLUP YAZARI VE YAYINEVİMİZDEN  İZİN ALINMADAN KULLANILMAMALIDIR.

YIL 9  SAYI 103    25 Eylül 2007

Mahmut Selim GÜRSEL NEDEN HEP BAKIYOR GÖRMÜYORUZ
Salim SAVCI KARAMANOĞLU MEHMET BEYİ NİÇİN ARIYORUZ
Mustafa Nevruz SINACI TEHLİKENİN FARKINDA OLMAK
Mahmut Selim GÜRSEL DAVET HAK GİTMEYEN AHMAK
Ali EMİROĞLU AVRUPA MI ESKİ, ANADOLU MU
Hasan Latif SARIYÜCE ELBASAN’DA ELBASAN TAVA YİYEMEDİK
Selma GÜRSEL TIRTIL BÜSKİVİ
Adile TÜRKMEN UNUTUR MUYUM
Güner KAYMAK İNANMAZDIM
Paşa ÇETEN YÜREĞİMİ RENKLERİNE BELEDİĞİM
 
 
 
 
 
 01

Bu sayının içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

Bir önceki Sayfaya Gitmek İçin Tıklayınız!

Bir sonraki Sayfaya Gitmek için Tıklayınız!

Mahmut Selim GÜRSEL
Mahmut Selim GÜRSEL Hayat Hikayesi
NEDEN HEP BAKIYOR GÖRMÜYORUZ.
            Hepimiz; birbirimizi bazı şeylerle muhakkak karşımızdakileri deneriz. Bazen ihtiyacımız yokken arkadaşımızda borç para ister onun mazeretini dinler, bazen bir iş için yardım diler onun ne yapacağını merakla ve dikkatle inceleriz. Bazen de yazıyorsak ufak bariz hatalar yaparak o yazının okunup okunmadığını, o hatanın görülüp görülmediğini analiz etmek isteriz.
            Bun bu küçük hataları sık sık yapar ve okuyucumun dikkatini sınarım. Ne yapayım buda benim huyum.
            Geçen gece grubumuza 1406 kişi, onlara bir “23 Nisan Tebrik”  çalışmamı gönderdim.
Ayrıca benim e-postalarımı tanıyanlarında dahil olduğu ve on’dan fazla yahoo grubunda dahil olmak üzere 9800 kişiye yaklaşık 17 saat önce bu kartı gönderdim.
            Şu an yahoo, google, ttmail, Hotmail adreslerime bakmak için satırlarıma kısa bir ara verip bu hatayı görüp yazabilen kaç kişinin olduğunu merak ediyorum. Ttmail  165 kutlama mesajı yalnız 2 tanesi hatayı bildiriyor, google grup 23 bayram kutlaması ve 1 tane hata bilgisi, yahoo da 134 kutlama 0 hatalı mesaj bilgisi. Bakın bakalım size gelen  kutlama e-postasında hangi hatam var?
            İşte bazen böyle bilgilendirmelerle sizlerin tepkilerini ölçmek istiyordum. Muhakkak bu yanlış olmuş bilgisini veren kişilerde benden cevap bekliyorlar. Onlar nasıl olsa bu sayfaları gagalayan okuyucularım. Buradan okurlar.
            Hepinize ufak da olsa hatasız günler dilerim.

 

 

 
 
 
 
 

 

 02

Bu sayının içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

Bir önceki Sayfaya Gitmek İçin Tıklayınız!

Bir sonraki Sayfaya Gitmek için Tıklayınız!

Salım SAVCI
Salim SAVCI Hayat Hikayesi
KARAMANOĞLU MEHMET BEYİ NİÇİN ARIYORUZ?
            Anadilimiz Türkçeyi bir aşk düzeyinde seven yazarlarımız var. Onların adlarını saymayacağım. Çünkü onlar bu eylemi dillerini sevdikleri için yapıyorlar. Bu satırların yazarı da her gün artan bu topluluğun içindedir.
            Türkçemizi o denli kirletenler var ki, ülkemizde bir ikinci Karamanoğlu Mehmet Bey çıkmasını, tüm TV (TEVE doğrusu, TİVİ uyduruğu)’ler, yazılı basının bir bölümü de bekliyor demekten kendimi alamadım. Bağışlanmam dileğiyle!
            Köylerimizdeki şiveler, Ankara’ya, işyerlerine girmişti. Şimdi de harflerimizin okunuşunu bilmeyenler çığ gibi!
            Yeni seçim, bir yeni atılım demektir. Yeni Cumhurbaşkanından, Başbakandan, milletvekillerimizden Türkçemize, SAHİP ÇIKMALARINI diliyorum.
            Niçin? Onu da yazayım:
            -Yeni kuşaklar, sonra bizi acı acı eleştirebilirler!

 

 

 
 
 
 
 
 

 03

Bu sayının içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

Bir önceki Sayfaya Gitmek İçin Tıklayınız!

Bir sonraki Sayfaya Gitmek için Tıklayınız!

Mustafa Nevruz SINACI
Mustafa Nevruz SINACI Hayat Hikayesi
TEHLİKENİN FARKINDA OLMAK
Farkında olmak; Bilmek ve bilgiyi yaşamaktır. Sıradan insanların çoğu kendinde değildir. Çevresinde olup-bitenin farkına bile varmaz. Atalarımızın, henüz isim almaya hak kazanmamış olanları “gişi/kişi” diye vasıflandırması bu nedenledir. Kişi, kendine gelmedikçe ve önemli bir başarıya imza atmadıkça “ad” alamaz. Adı olan, diridir. Farkında olandır. Bu bir nevi bilinç, yani şuur bilim konusudur. Şuur, vicdan ile doğrudan bağlantılıdır ve doğrusal yönde çalışır. Vicdan ‘ilâhi adalet’ ile tahkim edilmiştir. Dosdoğru görür, gördüklerini aklın ve bilimin süzgecinden geçirir, hükmünü (kararını) hikmet ile verir. İşte, bu karar doğrudur.
Konumuz; Türk milletinin mâşeri vicdanı olan ATATÜRK’ ün gözü ile bakmaktır.
BAKALIM : 
“1919 senesi Mayısının 19 uncu günü Samsuna çıktım. Vaziyet ve manzara-i umumiye:” diye başlıyor Mustafa Kemâl Atatürk, ‘Büyük Nutuk’una. 2007 yılı Mart ayının ortasında ‘maziyi terennüm ederek’ bir de biz bakalım. Acaba Türkiye’de ‘umumi vaziyet’ nedir ve memleketin manzarası’ ne haldedir ?
Ancak önce, aradan geçen 87 yılı mücavir süreç, bilgi, (tekâmül) birikim, deneyim, değişim ve dönüşüme dair bir tespit yapmak gerek. Elbette yakın tarihi baz alarak ve şerefli maziye bakarak.
Zira son Türk cihan devleti Osmanlı da, zafiyet emareleri kuruluştan 400 yıl sonra başlamış, 1700 yıllarında duraklama sürecine girilmiş, 77 yıl sonra başlayan geriletme, parçalama ve aleni bölme girişimleri; Müthiş bir içgüdü, (iman gücü) milli mukavemet ve direnme karşısında 151 yıl (30.Ekim.1918’e kadar) sürmüştür.
Bu, bir bakıma yeni bir Türk devletinin doğum sancısıdır. Arınma ve ayıklanmadır. Öze iblâğ (aslına rücu) hareketidir. Hareket Çanakkale savaşlarında kendi önderini de yaratmış ve ‘Çanakkale rûhu” İstiklâl Savaşının mayası olmuştur. Bu cihetle, (şimdilerde 83. üncü yılını müdrik) Türkiye Cumhuriyeti’nin doğuşu ve kuruluşu başlı başına bir destandır.
Bu destan, Milli Şair (merhum) M. Akif ERSOY’ a “Hakkıdır Hak’a Tapan Milletimin İstiklâl” mısraını havi “İstiklâl Marşını” ilham etmiş; Büyük Önder Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK’ ün ise, başta Balıkesir iradı olmak üzere, toplam 52 hutbesi, nutukları, tamim-talimatları, ilkeleri ve “Türk İnkılâbı” adı ile şekillenen “Kemalizm” ideali, rejim ve ideolojisi; 83 yıl önce, modern çağın “insanca yönetim biçimi” olarak vücut bulmuştur. Bu vücudun ilk uzuvları “Kuvva-i Milliye” ve “Müdafa-i Hukuk” tur.  Diğer bir anlamda “Hak’ a tapan millet” ... Emperyalizme karşı kutsal bir direniş, ve Türkiye Cumhuriyeti adı, bütün Cihanda İslâm’ı temsil eden “Ay Yıldızlı” bayrağı ile “masum, mazlum, namuslu, dürüst, ilkeli onurlu ve kendini insanlık davasına adamış; Adaletli, sorumlu” özgür milletlere mahsus örnek bir kuruluş.
İşte, bakış açısının ana kriteri bu: “Hakkıdır Hak’a Tapan Milletimin İstiklâl”. Daha da açıkçası; Mâşeri vicdanı ATATÜRK, damarlarında asil kan, milli dava ve manevi mukaddeslerle mündemiç bir necip millet. İşte Kurucu unsur bu. Peki, bu ruh, manâ derinliği, kültür zenginliği ve yüksek medeniyet temeli üzerine kurulu devlet ve millet ‘83 YIL SONRA’ şimdi ne halde?
Bu açıdan ülkeye ve millete baktığımda: Şu iki zuhurat daima dikkati calip olmuştur. Bunlardan birincisi özellikle günümüzde ve dahi öteden beri, ortalıkta ‘Atatürkçüyüm, Kemalist’im’ imajı ile dolaşanlar, bir şekilde konu açıldığında mangalda kül bırakmayanlar acaba ne kadar Atatürkçü ve/veya Kemalist’tirler? Atatürk ilkeleri ve Türk inkılâbını ne kadar incelemişler, analiz etmişler ve değerlendirmişlerdir? (Atatürk zaviyesinden bakınca) Bunlardan kaç tanesi büyük NUTUK’ u okumuş ve hafızasına kazımış ve yaşam boyutuna geçirmiştir acaba?
Bunun cevabını mutlaka araştırmak ve bulmak gerek. Belki de günümüzün en önemli sorusu ve sorunu bu! Çünkü, toplumu rahatsız eden en bariz-önemli antropolojik, psikolojik, ekonomik, felsefi ve sosyolojik arazın başında geliyor bu. Meseleyi tepeden tırnağa analiz edersek enteresan fail, olgu, vurgu, betim, eylem, söylem ve süreğen motivasyon kalkışmalarına rastlıyoruz.
Örneğin: M.Kemâl ATATÜRK, “ÖZGÜRLÜK VE BAĞIMSIZLIK BENİM KARAKTERİMDİR!” demiş; Bu vecize, mâşeri (ortak-milli) vicdanı “Atatürk, Atatürkçülük ve Kemalizm”, belirgin karakteri “özgürlük ve bağımsızlık” olan necip (temiz) Türk milletinin ‘hürriyet, adalet ve demokrasi’ nin vazgeçilmez unsurları” sıfatıyla temsil-ilzam iddiasında bulunan hiçbir siyasi parti tarafından benimsenmediği, paylaşılmadığı ve uygulanmadığı görülür.
Eğer; Benimsense ve uygulansa idi, Türkiye, tam bir kapitülâsyon ve sömürü unsuru olan Gümrük Birliği (GB) antlaşmasına imza atar ve çılgın bir ‘Türk fobisi’ içinde kıvır kıvır kıvranan hazım sistemi muattal AB’ye katılım sürecine start verir miydi ? Üstelik Atatürk’ün kapitalist ve emperyalist (düşman) olarak nitelediği “Batı” ile bütünleşme gibi bölücülüğü öne çıkan hain bir projeye ‘evet’ denilebilir mi idi ?.. Olacak şey mi bu !
Demek ki olabiliyor. Peki neden ? Nedeni çok basit. Şöyle ki:
Bizdeki siyaset kurumları bütünüyle Atatürk, Atatürkçülük ve Kemalizm’den bihaber. Zira, bu, ‘demokrasinin vazgeçilmez kurumlarının (!?)” hiçbirinde hak, adalet ve demokrasi yok. Tahdit var. Baskı, tehdit ve tasallut var. Sulta (saltanat) ve şeflik var. 2820 ve mütedair yasalara göre ‘kitle’ yani halkın partisi olmaları gerektiği halde; Siyasi partilerde halk/millet değil, sadece ‘halk dalkavukları’ var. Evet’çi, efendim’ci, emredersiniz’ci, yağcı, yalakacı, çıkarcı, umarcı.. Bu nedenle de, 1963’den günümüze ‘halka danışmak’ (AB konusunda referandum) yapmak gündeme dahi gelmedi. Getirilmedi. Çünkü ‘özgür irade (Atatürk) özürlüsü’ sözde siyaset kurumları buna mecbur, memur ve mükellef oldukların idrak edemediler.
Dahası var: Mustafa Kemâl Atatürk; "Çalışmadan, yorulmadan öğrenmeden rahat yaşama yollarını alışkanlık haline getirmiş Milletler, evvela Haysiyetlerini ve daha sonra İstiklâllerini kaybetmeye mahkumdurlar." Diyor. Amma lâkin; Sözde Atatürkçülük adına vaki 27 Mayıs darbesinden bu yana yine Atatürk mehaz gösterilerek iki müdahale ve bir darbe daha yapılmasına rağmen; “Rüşvet, iltimas, nüfuz ticareti, gasp, irtikap, tecavüz, yalan-talan, ayırma-kayırma, bölücülük, yolsuzluk, soysuzluk ve hortumcu” erbabının kökü kazınamadı. Millete: Açlık, yokluk, yoksulluk, sefalet ve cehalet; Memlekete: Geri kalmışlık, bağımlılık, Türk düşmanlarına kulluk, kölelik, anarşi, terör, yozlaşma, yosunlaşma, çürüme, kimlik ve kişilik bunalımı, taviz-ivaz, bunalım, buhran ve kriz biçiminde dönen ve karşılığı çok pahalıca ödenen fatura bedelleri bir türlü takip ve tahsil edilemedi.
Ulusal bir gazetenin manşetten verdiği bir habere göre, 19 Mart 2007 tarihi itibarıyla ülkede iç ve dış borç için 833 trilyona varan korkunç bir bedel ödenmiş; Yolsuzluk ve hortumculuk yoluyla çalınan ve gasp edilen paranın miktarı ise 500 milyar dolar dolayında. Toplamı ne ? Kayıp, kaçak + faiz = 1 trilyon dolardan fazla... Bu ne demek ? Geleceği gasp edilmiş, istikbali çalınmış bir ülke ve mağdur edilmiş koca bir millet demek.
YCBS’ ca onaylı (yeni oluşan) bir siyasi partinin kuruluş bildirisinde “... yolsuzluk, vatana ihanettir ve yapanların sonları vatan hainleri ile aynı olacaktır.” Denildikten sonra; Milletvekili dokunulmazlıklarının derhal kaldırılması talep olunuyor. (Anayurt, 20.03.2007, Tevfik Diker)  Aslında bu, yalan-talan, yolsuzluk, sahtecilik ve suistimal nedeniyle geleceği ipotek altına alınan milletin haykırışıdır ve elbette yolsuzluk yapanlar vatan hainidir.
Haksız ve yolsuz edinime ‘ekonomik suça ekonomik ceza’ yaklaşımını getirenler de...
Bu gün ABD’de vergi kaçakçılığına idam cezası verildiği bilinmiyor mu? Dahası var. 
Devlet kirletildi. Hükümetler ahlâksız ve hâyasızca soygunlara alet edildi. Ülke adeta bir suç ve suçlu cenneti haline getirildi. Oysa, ileri ve modern toplumlarda (bizde de olduğu gibi) suç işlemek kesin kaidelerle yasaktır. Ancak bir farkla, ileri, modern ve medeni devlet ve toplumlarda “hiçbir suç cezasız kalmamaktadır.” Cezalar mutlaka suç ile doğru orantılıdır.
Peki bizde neden, insan hakları adına ‘insan haklarına tecavüz eden’ suçluya bedava avukat verilir, korunur, kollanır. İki de bir ‘devletin yetkili olmadığı alanlar dahil’ af çıkartılır. Fakat, mağdur ve mazluma el uzatılmaz. Yardım edilmez. Türk düşmanı AB istediği için mi?
Atatürk ve kurucu unsurun bu ve buna benzer bin türlü emanet, vasiyet ve Cumhuriyet ’in ‘fazilet rejimi” olarak ihdas ve ihyasına rağmen; İlke ve inkılâpları (Türk İnkılâbı, yani; Kemalizm) fazilet mücadelesi (umur-u devlet) bab’ında kabul edilirken, nedense uygulama zemini bulamadı. Veya, “Kemalizm” gizlenen rejim oldu. Hafızalardan silinmek istendi. Kök olarak ta, Lord Kingros’a dayanan nedenlerle zahir, uygulanmadı. Ama, Atatürk büst ve resimleri özenle korundu. Lâkin, Atatürkçülüğün tıpkı 150’likler ve kadrocuların arzu ettiği-önerdiği biçimde içi boşaltılarak...
Şimdi önemle hatırlatırım: 1968’de İstanbul Üniversitesi önündeki Atatürk büstünü dinamitleyip berhava edenler de Atatürkçü-solcu olduklarını iddia eden ve yakalarına ‘kalpaklı Atatürk rozetleri” takan kimseler değil miydi. Sonra bunlar, milli servete karşı sabotaj, hükümetlere şantaj ve tüyü bitmemiş yetimin malına karşı hırsızlık-yolsuzluk, aleni tahribat bile yaptılar.
Darbeciler bunlara, ‘hak ve adalet arayan masum çocuklar’ derken; Malum aile fotoğrafının baş köşesinde boy veren zat ‘yollar yürümekle aşınmaz’ ve ‘demokrasilerde çare tükenmez’ demek suretiyle prim vermemişler mi idi ! O gün siyasetten prim alanlar daha sonra binlerce cana kıydılar. 
Bunların adı önceleri ‘solcu’ idi. Atatürk’ün kurduğu partiyi de yanlarına aldılar. Sonra, ‘milliyetçi’ olduklarını söyleyenler de vardı. Orijinleri dahili ve harici bedhah olan ‘baronlar” tarafından her iki taraf da aynı amaç için alçakça kullanıldılar. Öldüler, öldürüldüler. Kalanların bir kısmı mafya, çete, suç örgütü ve Politik-ACI oldular. Elbette ‘namuslular ve oyunun farkına varanlar’ da mevcuttu. Onlar da, “iyi insan-iyi yurttaş, ilkeli, onurlu, sorumlu, dosdoğru üreten, vergi veren dürüst vatandaşlar” olmaya çalıştılar. İstedikleri gibi olmaya oldular. Ancak, fakir ve yoksul kaldılar.. Sonuçta onur ve erdemi ile yaşayamayacak kadar aç ve muhtaç Bağ-Kur, Memur veya SSK emeklisi oldular. Şimdi, onurlu ve soylu olmanın bedelini böylece ödemekteler.
Tarassuta (bakmaya) devam ediyoruz.
Atatürk, “Medeni olmayan milletler medeni milletlerin ayakları altında ezilmeğe mahkûmdur” dedi, mazisi binlerce yılı mücavir büyük Türk medeniyetini işaret ederek; “ Hayatta en hakiki mürşit ilimdir” irşâdına dayalı “Güneş Dil Teorisi ile Türk Tarih Tezi’ni ileri sürdü; İstikbale matuf olarak da, “Muasır medeniyet seviyesine ulaşmak, ve dahi onu aşmak” hedefini koydu... Bir başka hedef göstermesi de: (Ordular) İlk hedefiniz Akdeniz’dir ileri..
Şimdi açıklayın da görelim: Bu emanet ve vasiyetlerin sahibi, 1938’de, günün AB devi sayılan pek çok devletinden “çok daha ileri” bir devlet bırakıp, bütün mal varlığını millete ve milletin kurumlarına bağışlamak suretiyle ebedi âleme göçüp gittikten sonra; Bu gün kapısında pineklediğimiz Avrupa İkinci Dünya Savaşı sonucu yerle yeksan olduğu halde, tekrar toparlanıp bizi nasıl geçebildi. Bu sıra, TC’yi olduğu yere çakan kimdi ?
Oysa, O; Büyük bir basiret ve beka örneği vererek bunun da çaresine işaret etmişti: “ULUSU YÖNETENLER İÇİN İLK VE EN ZOR GÖREV: KİŞİSEL ÇIKAR VE BENCİLLİĞE KAPILMAKTAN KENDİLERİNİ KORUMALARIDIR.” Demek ki, en zor görev bu idi. Zira, O’ ndan sonra bir daha bunu başarabilen çıkmadı. Yazıklar olsun. Kaldı ki, çözüm son derece basitti: Bencil ve çıkarcı olmak yerine, sencil-halkçı ve (yine Atatürk’ün deyimi ile) Milliyetperver olmak. Olamadılar. Temel sorun: Bencillik; Tek çare ise (Sevgili Galip BARAN’ ın dediği gibi) Sencillikti. O’ndan sonra gelenler ya çok basiretsiz idiler, ya gafil, ya da cahil. Göremediler. Oysa, görülmesi-bilinmesi gereken her şey apaçık ortada idi.
Amma lâkin, şimdi görmek ve bilmek zamanıdır.
Mukadder olan kesişme, birleşme, bütünleşme veyahut aralıklı olarak 60 yıldır hazırlanan ‘büyük kırılma’ zamanı gelmiştir. Lânetli batı bu kırılmayı heves ve heyecanla beklemektedir. ABD dahil ‘Türk Fobisi’, 1770-1923 dönemi ‘Hilâfet Yönetimi’ ve çöküş sürecini model alan ‘yeni Osmanlı’ (BOP-BİP) muhterisleri ihtirasla beklemektedirler.
İşte burada, merak konusu olan ikinci meseleyi açıklamanın tam zamanıdır.
Hani, “Atatürkçüyüm-Kemalist’im” diyenlerin maskesi düştü ya...
Müslümanlık adına ortaya çıkanların hali (pür melâli) nedir acaba !...
Hele bir bakalım:
Ortada, Çanakkale rûhundan bahseden ve “Emanete Sahip Çıkacağız” afişleri ile şehirleri donatan bir TSK var. İyi, güzel, güven ve heyecan verici. Lâkin, Çanakkale zaferini kazanan; Elinde Kur’an yüreğinde iman ve damarlarında asil kan akan bir ordu idi. Zaferin simgesi topyekün sabah namazı kılan, elinde Kur’an la zafere koşan muhteşem bir ordu. Gaza rûhuyla şahlanmış, âyet ve ilâhilerle coşan Mehmetcikler. Yürekleri Şehadet arzusu ile çarpan veya Gazi olmanın onur, şuur, gurur ve heyecanı ile titreyen ‘Hakka Tapan Millete ve Hak’a adanmış’ kutsal bedenler. Sonra, Şehit olanlar ve gaziler, hep beraber, İstiklâl Harbini kazanmadılar mı ?
Mesele o ki; Çanakkale ve İstiklâl Savaşını kazanan ordularda İmam Sınıfı vardı. 1938’e kadar da (Atatürk yaşadığı sürece) bu sürdü. Nefer-er, ‘Askerin Din Kitabı’nı okur, rütbesiz erinden genelkurmay başkanına kadar her asker beş vakit namaz kılar; Askeri alan içinde alkol içmek hayâl dahi edilemez; Peygamber Ocağı’nda değil hırsızlık-yolsuzluk, en küçük bir suistimal dahi kimsenin aklının ucundan bile geçmezdi. 
Şimdi yolsuzluktan hüküm giymiş generaller var. Artık, TSK’dan Şehitlik ve Gazi unvanları kaldırılsın, ordudan Peygamber Ocağı, askerden de ‘Mehmetçik’ diye söz edilmesin, bahsedilmesin söylemini ileri sürenler de.. Bu ne cür’et, ne kepazelik, bunların Türk ordusunda işi ne? Belirli bir dönemin milli savunma bakanı üçüncü kezdir sahtekârlıktan hüküm giyiyor ! Bütün karargâhlarda, ordugâhlarda, ordu evlerinde, kışlada içki-alkol serbest. Nefere ses eden yok. Camiye giden astsubay ve subaylar derhal kara listeye alınıyor. Bütün NATO ordularında ‘din sınıfı’ var. Bizde yok. Bu ne iş!.
Oysa, 6 Eylül 1937 tarihli bir belgeden (Tercüman, 22 Kasım 2004, Emin Pazarcı) Harp Okullarında ‘İlmi Ahlâk’ kapsamında din dersinin mecburi olarak okutulduğunu ve dönem sonu mezuniyet merasimlerinde Allah (CC) kelâmı ile Kur’an üzerine yemin ettirildiğini görüyoruz. Ya şimdi !.. Neden orduda İlmi Ahlâk ve Kur’an dersleri yok. Askerin Din Kitabı neden okutulmuyor. Ve, resmi Tabu İmamları niçin görev başında değil ? 
Bakınız, 6 Eylül 1937 tarihli “Harbiye Mektebi’nde ikmali tahsil eyleyen zabitana mahsus şahadetname” isimli resmi belgede yer alan, ‘mezuniyet yemini’ metnine.
Aynen şöyle:
“Ben, sulhta ve harpta, karada ve denizde ve havada ve her nerede olursa olsun, milletime ve memleketime daima doğruluk ve sadakatla hizmet ve hükümeti cumhuriyemizin bütün kanun ve nizamlarına ve amirlerimin her türlü emirlerine bütün kalbimle itaat etmekten ayrılmayacağıma ve milletimin namını, mukaddes ve şerefli sancağımın şânını ve askerliğin namus ve şerefini canımdan aziz bilip, bu uğurda seve seve canımı feda etmekten hiçbir zaman çekinmeyeceğime ve her zaman vazifesini, namusunu sever, özü ve sözü doğru ve gayretli bir asker olarak çalışmaktan başka bir şey düşünmeyeceğime Cenab-ı Allah’ın kelâmı olan Kur’an-ı Azimüşşân’a el basarak yemin ediyorum. VALLAH VE BİLLAH”
Yemin metni bu. Yetmedi, bu kadar da değil...
Belge de o dönemde Harbiye Mektebi’nde verilen dersler sıralanıyor. Bunların arasında “İlmi Ahlâk” dersi göze çarpıyor. İlmi Ahlâk’ın içinde “Din Dersi” var.
Her şey çok açık ve net.
Atatürk döneminde Harp Okulu’ndan mezun olan öğrenciler; Kur’an, Bayrak ve silâh üzerine el basarak yemin ediyorlardı. Ayrıca, bu okullarda mecburi olarak Kur’an ve Din Dersleri okutuluyordu.
Atatürk, sağlığında İslâm alimlerinden Elmalılı Hamdi Yazır’a asker için özel olarak ‘din kitabı’ yazdırdı. Bütün silâhlı kuvvetler mensuplarına da bu kitabı okuttururdu.
Hani şimdi ‘Askerin Din Kitabı” nerede ?
Kutsal yeminlere ne oldu ?
Hakiki irtica; Rüşvet, irtikap, iltimas, yolsuzluk ve sahtecilik olduğu ve vatan hainleri dahil bütün ‘insanlık dışı ve insanlık düşmanı’ unsurlar buradan beslendiği halde; NEDEN!.. doğruluğu, dürüstlüğü, namuskârlığı ve kahramanlığı farz kılan ‘tertemiz’ İslâm dışlanıyor ?
Kamuoyunda sahteliği ayân (bilinen) bazı cahil, cühelâ ve bid’at ehlinden müteşekkil, aralarından; “Dâr-ül Harpte haram mubahtır” gibi din dışı, lânetli, sapık, yârsanist ve vahhabi orijinli kirli bir anlayışla bolca yolsuz, ayrım-kayrım, gasp-irtikap, devlet ve halk soyguncusu, çıkan yalancı-talancı, hiç alâkası olmadığı halde takiyyeci ve din tüccarı yetiştiren şer yuvalarına karşı ‘tedbirli ve temkinli’ olunmasını elbette anlayışla ve hattâ taktirle karşılarız.
Fakat, muttaki ve mütedeyyin, namuslu-dürüst, ilkeli, onurlu ve sorumlu, samimi Müslümanlara karşı tavır alınması ve tedbir geliştirilmesi anlayışla karşılanamaz. 
Şu kadar ki; Hakiki, asıl ve derin tehlike ‘masonluk tarikatı’ olup, bu dış kökenli, şer ve şeytani tarikata karşı hiçbir önlem alınmaması hayret ve dehşet vericidir.
Oysa, bütün Atatürkçü, Kemalist, Merkez Sağ, Merkez Sol ve Milliyetçilerin mutlaka ve behemahal ‘Atatürk’ün huzurundan (def edilen şeytan misali) kovulan’ ve tarikatları kapatılan masonlara ve masonluğa karşı durmaları gerekir. 
Ebed-Müddet Milli devlet için; Dış kaynaklı oluşumlara karşı mücadele, başta mason tarikatı olmak üzere milli bir görevdir. 
Sivilde bütün soygunlar, vurgunlar, yalan-talan, gasp, irtikap adeta din maskesi ve kisvesi altında yapılıyor. Bir tarafta siyaset simsarlığı, diğer tarafta din tüccarlığı. Yolsuzluk şampiyonu isim ve adresler yan yana dizildiğinde, ipin ucu mutlaka bir siyaset kurumuna (güncel bir nitelemeye göre ise siyaset şirketine) dayanıyor. Sağcı, solcu, milliyetçi veya muhafazakâr.. İstisnasız hepsine isnat bir şaibe hırsız, yolsuz ve hortumcu gölgesi var. Bir bölümünün halâ bakanları Yüce Divanda...
PEKİ DİN BUNUN NERESİNDE:
Lozan antlaşmasına göre, cumhuriyetin ana kurucu unsuru İslâm, tali unsur (azınlıklar ise) gayrimüslimdir. İslâm’ın bilinen usul, ahkâm ve akaidi itibarıyla Müslüman; Hırsızlık, yolsuzluk, gasp, irtikap ve sahtecilik yapmaz. Görevi kötüye kullanmaz. Rüşvet, iltimas, nüfuz ticareti, ayırma, kayırma ve bölücülükle iştigal etmez. Müslüman ‘İnsan-ı Kâmildir’, ilkeli, onurlu, namuslu, dürüst ve sorumlu vatandaştır. Dâr-ül harp diye bir safsatanın dahi olsa ardına sığınıp kimsenin malına, ırz ve namusuna zarar vermez. Devlet malına halel getirmez. O, iyi insan, iyi vatandaş ve cumhuriyete sadık, samimi, muttaki, mütedeyyin bir yurttaştır. Tarih boyunca Müslüman’dan kimseye bir zarar gelmemiştir. Özellikle Müslüman Türk, Peygamberimizce övülmüş örnek bir insandır.
O halde, nedir bu furya? 
Allah aşkına kim bunlar?
Neden yakalanmazlar, temizlenmezler ve niçin kökleri kurutulmaz ?
Yoksa; “Medya, Mafya, Politik-ACI” söylemi gerçek mi nedir ?
Gerçekse, Cumhurbaşkanlığı, Hükümet, Genel Kurmay ve Güvenlik ne iş yapar ?
Cumhuriyetin FAZİLET olarak ikame edildiği, adalet ve hukuk ile mündemiç, Atatürk ilkeleri ve Türk inkılâbı üzerine kurulu ‘nezih’ bir devlette bu nevi istismarcı ve suistimalci güruhun ne işi var ? Yukarda açıklandığı üzere bunlar asla Atatürkçü-Kemalist, Milliyetçi, Müslüman ya da insan olamaz. Müslüman olmadıklarına göre ‘asli unsur’ da değillerdir. Peki, o halde ülkemizi azınlıklar, dönmeler ve devşirmeler mi idare etmektedir dersiniz !...
Bunun da cevabı bulunmalıdır. Şimdi sonuca gelelim:
Siyasetin kaç parçaya bölündüğü herkesin ve her kesimin malumudur. Aralarında bir uzlaşma ve imtizaç da yok. Memleketin ve milletin içine düştüğü batak, bunalım, buhran ve kaosun suçlusu, sorumlusu bunlar. Üstelik, bu süreçte kahir ekseriyeti “devri sabık” olmaya aday. Merkez sağı oluşturun dersiniz, olmaz. Solda birlik çabaları sonuç vermez. İllâ siyasi mevtalar sultası hüküm sürecek. Sağduyu denen mantık ve mantalite nerede ?
Temiz devlet ve temiz toplum için niçin seferber olmazlar ?
Madem ki siyasi partidirler niçin görevlerini yapmazlar ?
Bu memlekette lider nam parti sahiplerinin gözünün içine bakıla bakıla nasıl yolsuzluk yapılabilir ? Sadece 2007 yılı Mart ayının ilk iki haftasında patlayan yolsuzlukların miktarı milyar doları bulmakta. Ya evveli. Veya, hal vaziyet böyle sürer ve gerekli tedbirler ‘her şeye ve herkese rağmen’ alınamaz ise sonrası. Allah korusun !... 
İşte, bu nedenle artık Türkiye; Kendi kendisiyle yüzleşmek ve mutlaka hesaplaşmak zorundadır. Bu defa, kirli zemin ve iğrenç bataklık üstüne ‘beyaz sayfa açarak’ değil. Kökten ve derinden bir hesaplaşmaya giderek... Sonucu ne olursa olsun. Yeter ki ülke temize çıksın...
TEHLİKE’NİN FARKINDAMISINIZ ???
Bir gazete bar-bar bağırıyor. "16 Mayıs'ta saatler 100 yıl geri alınıyor. Tehlikenin farkında mısınız?" Konuyu açalım ve manzara-i umumiye muvacehesinde olayı irdeleyelim biraz: “16 Mayıs Cumhurbaşkanı seçiminin tarihi. Farkındayız. Bu seçimle, Atatürkçülüğü hiç benimsememiş olanlar hükümete ve devlete tamamıyla hâkim olacaklar. Bundan sonra oluşacak olan 2. Cumhuriyet'in, kendi özledikleri bir Cumhuriyet olacağını sanıyorlarsa çok yanılıyorlar. Ancak  ‘kum saatinin’  böyle işlemesine kendi gafletlerinin yardım ettiğini acaba biliyorlar mı? Sadece mutlak iktidarın değil Türk milletinin ve Atatürk Cumhuriyeti'nin birlik ve bütünlüğünün de tehlikede olduğunun farkındalar mı?
Farkında iseler umursuyorlar mı? Bu Cumhuriyet çöktürülürse bu daha fazla, sözde aydınların ihaneti yüzünden olacaktır. Çünkü onlar gittikçe artan bir tehalükle, bütün milli değerlerimizin ve kurumlarımızın altını oymaktalar. Daha vahimi bu Cumhuriyete sahip çıkması gereken gençlerimizin,  ‘beyinlerini yıkamakta’ ve  kafalarını karıştırmaktalar. Güya bilim ve ifade özgürlüğü adına! Evet, kum saati maalesef onların lehine işlemekte, hem birkaç boyutta birden !” deniliyor... Ve, duyuru bir mülâkatla açılarak şöylece devam ettiriliyor:
“Tehlike sadece irtica, ülkenin yüz yıl geri götürülmesi olayı filân değil” diyen Milliyet Ankara Temsilcisi "Bir süredir yapılan tartışmaların, ortaya atılan iddiaların ve dışarıdan içeriden sahneye konan hain senaryoların akademik, entellektüel münazaralar olmadığını, bunların Türkiye' nin bekasıyla ilişkili" olduğunu yazdığı haber veriliyor.
 
Derken “Vaziyeti umumiye”:
Yukarıdaki haber ve söyleşiye dayalı olarak yapılandırılan mail metinleri şöylece devam ediyor: “Önce, şu sıralarda ülkenin içeriden ve dışarıdan alenen maruz kaldığı tehdit ve tehlikeler yumağı var. ‘umumi durum’  (bu durum ister istemez) benzerlikleriyle Mustafa Kemal'in 1919'da Samsun'a çıktığındaki  ‘umumi vaziyeti’ daha vahim bir halde çağrıştırıyor. Bu zoraki ve edebi bir benzetme değildir. Bunca yıl sonra nasıl olup da, 1919' daki  "vaziyete"  geldiğimizin acı tablosudur. Ve sanki Gazi Mustafa Kemal, 1927'deki NUTUK' unun sonunda olduğu gibi, Türk gençliğini ‘şimdi’ göreve mi çağırıyor.
Gençlik bunun farkında ve bilincindemı?
Şimdi "umumi vaziyet"  şudur: Türkiye'nin hasımları, bugün ülkeyi henüz askeri olarak işgal etmemişlerse de, önemli kalelerini, en gözde ekonomik, sanayi ve endüstri tesislerini, medyayı, bazı ilmi ve akademik kuruluşları ele geçirmişler ve de tümünü ele geçirmek üzeredirler. Türkiye'nin bölünmesi ve Türklerin Anadolu'nun bir köşesine tıkılması (veya Anadolu’dan atılması) için planlar yapılmakta, Milletin bütün yükselen değerleri ve öz çıkarları, savunma mekanizmaları, AB uğruna, AB sürecinde uygulanan kriterlere göre, yok edilmekte, gevşetilmekte. Bu durumda iktidar gaflet içinde ve hasımlarımızla uyuşma peşinde. Ve adeta bu amaçlara hizmet etmekte. Asala uzantısı, Ermeni asıllı PKK eşkıyası ile, gerekirse sınır ötesinde mücadele etmek için ABD'den izin ve icazet beklemektedir.
Hukuk-u Düvel’in mutlak hak olarak vâzettiği sınırlarımızın içinde bile...
Bu, utanç ve hicap verici bir ayıptır. Atalarımızın kemikleri sızlamaktadır.
Washington'un (ABD) kendi uzun vadeli ve özellikle İsrail-Ermenistan endeksli ‘Kürt kartı’ hesaplarının gereği, bu icazeti vermeyeceği belli olduğu halde! Bazı aydınlar da (yani karanlık çevreler) gaflet, dalalet ve hatta ihanetle, bu projeleri desteklemedeler... Ve TC'nin ölümüne öyle alıştırılıyoruz ki Türk Ordusunun ve Türk Devletinin, bir eski başı bile  "Bu realiteleri tanımalı ve alışmalıyız"  diyebiliyor. Belki de  "ülke 8 eyalete bölünmeli"  derken bunun ucunun (hele şu sırada) nerelere varacağının, farkında değil ama  "artık realite"  olarak kabul ettiklerinin çok farkındalar.
Bu derin kâbus ve karanlık  görünümlü "umumi durum" içinde yegâne ışık ve umut: TSK' nın tesis, kışla ve silâhlarının elinden alınmamış ve askerin ‘henüz’ terhis edilmemiş veya (Osmanlının son dönemlerinde olduğu gibi) başka bir kuvvet ve idarenin emrine terk edilmemiş, verilmemiş olmasıdır!
Yani, bu gün için ordularımız henüz terhis edilmemiş ve komutanlarımız ABD-AB’ nin emrine verilmemiştir. Ancak, müktesebatlarında elbette bu da vardır !
Buna da dışarıdan ve içeriden çalışılmakta!
İşte, burada asıl, acil ve yakın tehlikenin gerçek perspektifi ortaya çıkıyor: "Son günlerde yapılan tartışmaların ve gündeme getirilen senaryoların hepsi nihai olarak Türkiye Cumhuriyeti'nin 'varlık biçimine’ dokunuyor. Esas itibarıyla tartışılan Türkiye Cumhuriyeti' nin kuruluş felsefesi ve üzerine oturduğu temel ilkeler ve niteliklerdir."
Yani, Atatürk ilkeleri ve Türk inkılâbı. Yani, KEMALİZM...
Yani, karşıdevrimden (1938) bu güne değin ‘halk partisi zihniyeti’ maskesi ardında gizli, batı medeniyetine entegrasyon çabaları ve ‘Yüksek Türk Medeniyetinden Feragat’ kalkışmaları !...
Bunlara tekrar değinmek gerek. Ama şimdilik şunu söylemeli:
“Tartışın beyler, siz böyle demokrasi, memokrasi" diye, diye başta AB ülkeleri olmak üzere dünyanın hiçbir ülkesinde mevcut olmayan (sözde) insan haklarından dem vura, vura TC'nin de, demokrasinin de canına okur ve sonunu getirirsiniz!
Ama Turgut Özakman'ın kulakları çınlasın; Bu menfur ve uğursuz süreçte Türklerin, Türk gençlerinin  "çıldıracaklarını"  bilin!”
Iternet ortamında günde yüz binlercesi dolaşan mail (mektup) metni böyle.
Bu metni buraya, bazı alıntılar yaparak ‘ibret’ olsun diye aldım.
Aslında burada değinemediğimiz çok mesele var.
Meselâ özelleştirmeler.
Geçmişteki mandacılık merakı ve kapitülâsyon sevdası ile kıvranan ve Milli Deleti tarihe gömmek pahasına özelleştirme yapan, aleni düşmanlara hiçbir mukabili olmadığı halde ‘AB müktesebatı gereği’ mukabili aranmaksızın arsa, arazi, bağ, bahçe, tarla satan sakat bir zihniyet. Kör bir anlayış. Üstelik Yahudi sermayesi ve İsrail’in hamile kadınları Urfa ve civar illere getirip doğurtmalarına ve 20-30 yıl sonrası için sistemli yatırım yapmalarına rağmen.
Üstelik ülke içinde ahlâkı ifsat, namuslu kadınlara tasallut, insanlık düşmanı lânetli fuhşu teşvik ve haksız kazanç çılgınlık mertebesinde tırmanır iken ! Gazeteci Muhsin Akıl yazıyor. Diyarbakır da Kürtçe su isterseniz 25 kuruş, Türkçe isterseniz 1 lira... Buna mukabil bize kriter dayatan AB’de Türkçe yasak. Ezan yasak. Din eğitim ve öğretimi yasak. Üstüne üstlük ikide bir İslâm’a, İslâm’ın Yüce Peygamberine ve büyük önder Atatürk’e hakaret eder, Ortlander raporu ile ‘Avrupa Komisyonu” olarak milli devlet ve Kemalizm’den vazgeçerek Atatürk resimlerinin resmi daire ve kurumlardan indirilmesini isterler.
Bu ne cür’et ! Kimden cesaret alır bu kefere ?
Evet, bir büyük tehlike var. Hem de, dahili bedhahlar sayesinde sinsi ve sivil bir işgal sürecinde. Buna AB süreci diyen gafiller var.  
EVET MESELE ... 
Mesele sadece yaklaşan Cumhurbaşkanlığı seçimi değildir.
Onun da hemen arkasında genel milletvekili seçimleri var. Bu nedenle, yukarda çizilen tablonun dehşetini görenler, ülke için endişesi olanlar, vatanını, toprağını, bayrağını, milletini, İstiklâl, hürriyet, hakimiyet ve Cumhuriyeti sevenler haklı olarak yoğun bir çalışma içine girmiş bulunmaktadırlar.
Adaylık sürecinin başlayacağı Nisan ayının ikinci yarısına kalmadan,TEHLİKENİN FARKINA VARANLAR olarak, hepimiz  bir şey yapmalıyız. Ama Ne ?..
Bunun cevabı gayet basit. Vakit müsait. Yapılması gereken ise şudur:
Aslında tekrar olacak. Ama kusura bakmayın. Bunun hafızalara kazınması lâzım. 
Ülkemizin ve son 45 yıldır devleti yönetenlerin bir büyük hesaplaşmaya gitmesi ve Türkiye’ nin kendi kendisi ile yüzleşmesi şarttır. Şimdi bunun tam zamanıdır. Türkiye, içine sürüklendiği vahim durumun zanlı, suçlu ve sorumlularını bulmak, sorgulamak ve yargılamak durumunda ve zorundadır.
Buna, kamusal alanda (mevcut ve geçmiş) Cumhurbaşkanları, Bakanlar, Başbakanlar, Genelkurmay Başkanları, Valiler, Genel Müdürler, Belediye Başkanları, Daire Başkanlar ve şefler dahi dahil edilmeli; Özel sektörde ise, aynı dönemi kapsayan genel bir “Nereden Buldun” sorgusu açılmalıdır.
Başka yolu yok. 
1963’den günümüze uygulanan ve giderek halktan kopuk sultalar haline dönüşen siyasi parti yapılanmalarını, 657 ve mütedair mevzuatla, ‘dokunulmazlık, ayrıcalık, muafiyet, muhakemat ve sair imtiyazlar’ örgüsünü dikkate aldığımızda, burada ‘tasarruf, fiil, teşebbüs ve temlik’ yasa dışı  edinim yönünden halkı suçlamak mümkün değildir. Topyekün idare ve siyasi irade suçludur. Başta mevcut hükümet olmak üzere; Devlet Denetleme Kurulu, Sayıştay, Yüksek Yargı, TSK, Emniyet ve Cumhuriyet Savcıları vaziyet ederek ‘bu süre içinde’ devletin namusunu kurtarmak, milletin şeref ve haysiyeti ile çalınan mal ve mülkünü geri almak zorundadır.
Bu genel temizlikten sonra ancak “aklanan ülke” ile bir seçime gidilebilir.
Artık bunun başkaca bir yolu kalmamıştır.
Türkiye; Namuslu, dürüst, demokrat, onurlu ve sorumlu, bütün uzuvlarıyla saydam ve şeffaf ‘tertemiz’ bir hükümet ve devlete kavuşmak, kavuşturulmak ve artık hiçbir şey “ESKİSİ GİBİ OLMAMAK” zorundadır.
Seçilen yeni hükümetin yapacağı ilk iş: Atatürk ilke ve Türk inkılâbının tarihi icap ve kriterlerine uygun bir ‘sivil anayasa’ hazırlamak; AB sürecini askıya almak, Gümrük Birliğinden derhal çıkmak ve Türkiye’nin ‘AB KRİTERLERİNİ’ ilân ederek; Bu güne kadar vaki bilumum kayıpların temin ve telâfisi için gerekeni yapmaktır.
Bu, Türkiye’nin düştüğü yerden kalkmasıdır.
‘Devlet gibi devlet’  olmanın zamanı gelmiştir. 
‘Devlet için halk’ değil, ‘halk için devlet’ dönemi başlamalı, adalet, eşitlik, hakkaniyet ve hukuk; Türk medeniyetine yakışır bir Cumhuriyet ve demokrasi anlayışı ile hakim kılınmalı ve hükümferma olmalıdır.
ZİRA: “Türk demek: Türkçe düşünmek, Türkçe konuşmak ve Türkçe yaşamaktır; Ne Mutlu Türk’üm” diye haykıran bir medeniyette; Elbette kanun ve kuralları belirleme hakkı, ‘güçlülerin’ değil, haklı-doğru ve dürüstlerindir.
            Demokrasilerde hırsız, yolsuz, hortumcu, yıkıcı ve bölücü unsurlara; Cezalarını çekip ıslah olmadan “halk içinde” serbestçe dolaşma hakkı tanınamaz. 
            Hukuk devletinde ‘suç işlemek’ herkes için yasaktır. Mutlak kaide budur. 
            DEVRİ SABIK YARATMAK GEREK : Şimdi tam zamanıdır.
Millet, meri hükümet, ‘durumdan vazife çıkartarak’ Anayasa Mahkemesi veya yüksek yargı önce cürmün milâdı olan 27 Mayıs’ın hesabını sormalıdır. Bununla birlikte o mâkus günden itibaren bu güne değin yapılan bütün haksızlık, hırsızlık, gasp, irtikap  ve yolsuzluğun hesabı muhakeme edilmeli; Ülkemiz, istiklâl ve istikbalimiz aleyhine işleyen AB süreci behemahal durdurulmalı, Gümrük Birliğinden derhal çıkılmalı, devlet “namuslu-dürüst ve demokrat” Atatürk’çü-Kemalist Cumhuriyet konumuna tekrar çekilerek; 46 yıllık kâbusun kara vicdanlı, kirli el’li ve kansızlar (damarlarında asil kan akmayan) hain, dönme, devşirme, ateist, pagan ve Türklüğünü kaybetmiş insanlık düşmanları sorgulanıp, yargılanarak ‘devr-i sabıkları” yaratılmalıdır.
Temiz devlet ve temiz toplum için bu şarttır. Türkiye’nin kendi kendisi ile yüzleşme ve yönetenlerin halkla hesaplaşması zamanı gelmiştir. Yarın çok geç olabilir.         
            DEVLETİN MALI DENİZ : 
Bu söylemin doğrusu, haksızlıktan, rüşvet, hırsızlık ve yolsuzluktan bıkmış-bunalmış, bu alt varlıklara karşı illet ve nefretle muzdarip halkımın, kinayeten söylediği bir söz olup; DOĞRUSU şöyledir: “Devletin Malı Deniz, Hırsızlık, Haksızlık ve Yolsuzluk Yapan Domuzdur. ”Bu manâ ve muhtevada “Domuzlar” devri sabıklar olsa gerektir.
Farkında mısınız?

 

 
 

 
 
 04

Bu sayının içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

Bir önceki Sayfaya Gitmek İçin Tıklayınız!

Bir sonraki Sayfaya Gitmek için Tıklayınız!

Mahmut Selim GÜRSEL
Mahmut Selim GÜRSEL Hayat Hikayesi
DAVET HAK GİTMEYEN AHMAK
            Başlık belki sizlere biraz kaba gözüke bilir. Bu Atalar sözümüzü biraz irdelersek birilerinin sizi davet etmelerinin altındaki incelikleri veya karşınızdaki davetçinin nedenin bilmemizin önemi ve gereğini bilmemiz lazımdır.
            Davet edilen kişi; yemek, düğün, çalışma, bilgi paylaşımı, sizi teşvik, iş görüşmesi ve başka konuları kapsayabilir. Bu verilerden veya başka sebeplerden dolayı sizinde davet edilmenizin gerekçelerini anlamadan davete icabet etmeniz veya etmemeniz size kalan bir fiildir.
            Şimdi diyeceksiniz ki: Nereden çıktı bu davet yazısı? İzah edeyim:
            Benim bu Açık Kapıda bir sanal dergim var. Bilenler bilir. http://cevremiz.dergisi.info bu derginin 4. sayısını hazırlıyorum. Yalnız ve tek başına; neden tek başına? İşte bu yazının gerekçesi de bu.
Her ayın birinde güncellenen yazım bir gruba katılma ile oldu. Burada”  Türkiye ve Dünya'da Hava Kirliliği “  sayfasını açtım. Bir bilenin tavsiyelerine uyarak yapılan herhangi bir şikayet ile gruptan atılman ve buraya girememenden dolayı; ayrı bir yerde de yeriniz bulunsun önerisini kabul ederek sayfada üye olanlara belirttim. Şu an bu sayfada 28 arkadaş birlikteliği var. Hem de bu arkadaşlar öyle veya böyle kirlilikle ilgili bilgilerle donatılmış kişiler. Nedense yazmak istemiyorlar. Güzel gönülleri bilir. http://corumlu.com bölümünden geçen ay ziyaretçinin olduğunu görüyoruz.
Yine de diyoruz ki buyurun. Fikirleriniz sadece grupta kalmayıp diğer ziyaretçilerinde okuması için sunulan fırsatı görünüz.
Ayrıca bu dergimizi de diğer dergilerle birlikte aynı zamanda yayınlanması için her ayın 15’ine aldım. Bilgilerinize sunulur.

 

 

 
 
 
 05

Bu sayının içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

Bir önceki Sayfaya Gitmek İçin Tıklayınız!

Bir sonraki Sayfaya Gitmek için Tıklayınız!

Ali EMİROĞLU
Ali EMİROĞLU Hayat Hikayesi
AVRUPA MI ESKİ, ANADOLU MU?  
            Biz Türklerin Avrupa karşısında sıkılganlıklarımız var. Başka bir sözcük kullanmak içimden gelmedi. Her ileri şeyin Avrupa olduğu düşüncesinin sahibiyiz. Bunun doğru taraflarının olduğu da bilgimiz içindedir.
            Ancak,  şu bizim Anadolu da yabana atılacak bir ülke sayılmaz. Üzerinde, tam otuz bin yıldır insanların yaşadığı tespit edilmiştir. Avrupa insanları için, bu kadar uzun yıl düşünmek imkânı yok gibi. Yokta diyemiyoruz; çünkü elimizde yazılı vesika yok. Yazı olmadan da, yazılı vesika beklemek abes olur!
            Alacahöyük’te bulunan medeniyet eserleri, Hitit’lerden daha eski. Taş devrinin eserleri, kazı sahasında, Hitit devrinden önceye ait mezarlarda bulunmuştur. Taş devrinde demir madeni de bulunmuştur. Altın ve gümüşün ise, çeşitli eserleri bu gün elimizde, Ankara’da, Anadolu medeniyetleri müzesindedirler.
            Asur ticaret erbabının Anadolu’dan silinmesini takiben, Hititler Anadolu’nun ortasında yer alıyor. Hititlerin “hiyeroglif” yazıları da var, Sümerlerden gelen çivi yazıları da var. O zaman, Hititler, iki yazılı millet oluyorlar.
            Hititlere ait ilk çivi yazılı tabletler Hattuşaş (Boğazköy’de) bulunmuştur. Daha sonraları, bizzat bizim arkeologlarımız tarafından yapılan kazılarda, (Maşat Höyük, Kuşaklı ve bilhassa Ortaköy-Çorum) pek çok çivi yazılı tabletler gün ışığına çıkarılmıştır. Bu tabletler, saray ve mabet kitaplıklarına ait bulunmaktadırlar. Yani bunlar, Kültepe’dekiler gibi halkın özel yazışmaları değil, bizzat devletin resmi vesikalarıdır. Böylece de, ehemmiyetleri daha da belirlidir. İşte bu son bulunan tabletleri okuyup gün ışığına çıkararak insanların yetişmesine de, Çorum’un fahri hemşerisi olan Sedat Alp öncülük etmiştir. Ölümünde sessiz ve bilgisiz kalan Çorum’un ve halkımızın nasıl bir büyük hata işlemiş olduğunun farkında mısınız?
            Ben sanmıyorum ya, Sedat Alp için, bu unutkanlıktan ve ihmalden üzüntü duyanlarımız olsun. Ümit ederim ki ben yanılmış olayım. Pek çok Çorumlu, bu bilgisizlikten, uyanınca çok üzülmüş olsun. O zaman, yeni kurulan üniversitemiz bünyesinde, bir Sedat Alp bölümü açarak, bu hatalarını düzeltme imkânları da mevcuttur. Ben sadece yapılacakları hatırlatmış oluyorum. Bu görev bana düşmez mi? Ben var ya ben; ben Çorumluyumdur!
            Anadolu’da yapılan son Tarih Kongresinde (12-17 Eylül 1994), Rusya Bilimler Akademisi doğu tarihi başkanı büyük alim Vasilyev Dimitri, çok mühim bir noktaya temas etmiş. Bu âlim, bizim şimdiye kadar yapa geldiğimiz bir hatayı da düzeltmiş. Şöyle ki, biz Türkler, şimdiye kadar, Göktürk yazılarının yalnız Orhon kitabelerinde olduğunu sanıyorduk. Her kitapta karşımıza bu çıkıyordu. 2007 yazında, Datça Aktur sitesindeki kızımın evinde misafir iken, eski ihtilalcilerimizden rahmetli Muzaffer Özdağ’ın eşi de, aynı bilgiyi bana söylemiş ve Türklerin de medeniyete katkısı olarak bir yazıları olduğunu hatırlatmıştı. Bu hatırlatmayı da, yine Orhon Abideleri ve kabartmaları olarak göstermişti. İşte Sayın Rus âlimi Dimitri hem Özdağ Hanımefendinin ve hem de benim ve bir çoklarımızın bilgilerimizin zenginleştirilmesinin de vesilesi olmuştur.
            Bu Sayın Dimitri, Sayan ve Altay dağlarından Sibirya’nın içlerine kadar uzanan gezilerinde, 300 kadar Göktürk yazısıyla yazılmış mezar ve kaya kitabeleri tespit etmiştir. Gümüş ve seramik kaplar, silah parçaları, dokumada kullanılan ağırşaklar da bunlara eklenmelidir. Yol kenarında dikilen taşlardaki kabartmalarda, oradan kimlerin geçtiği, kaç kişi olduklarını, ne maksatla geçtikleri yazılı imiş. Dimitri, bunların okunmasından, Türkler için nelerin çıkarılabileceğine de işaret etmiş. Bu abide ve kabartmalara göre, Türk halkı arasında, kalabalık bir kesimin okuryazar olduğunun kabul edilmesi gerektiğini de bildirmiş. Bu tesbit, tarih bakımından çok önemlidir de, demiş bu sayın ve büyük Rus alimi Dimitri.
            Başka bir alim, W. Bathold ise, bu Göktürk yazısının, Türkler tarafından bulunmuş olabileceğini düşünmüş. Muazzez İlmiye Çığ da aynı düşüncede. Ben de böyle düşünüyorum. O demektir ki, yazı icat etmede yetenekli olan Sümerlerle bir yakınlığımız olması ihtimal içine iyice giriyor. Göktürk yazısı, Türkçe dillere en uygun gelen yazı imiş. Elin adamları daha bizim için ne yapsınlar? Türbanın, eski Türklerde olduğunu söyleyip sahtekarlık yapamazlar ki! Şunların, ülkeye olmasa bile, bizim köye birer heykelini dikme teklifini yapsam, dine, yani İslam’a aykırı diye ayağa kalkacaksınız. Ben sizinle başa çıkamam. Ama sizinle başa çıkacaklar bu ülkede olacaktır.
 

 

 
 

 

 
 06

Bu sayının içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

Bir önceki Sayfaya Gitmek İçin Tıklayınız!

Bir sonraki Sayfaya Gitmek için Tıklayınız!

Hasan Latif SARIYÜCE
Hasan Latif SARIYÜCE Hayat Hikayesi
ELBASAN’DA ELBASAN TAVA YİYEMEDİK
Quafe Tane kapısından Arnavutluk’a girdik. Makedonya’dan çıkarken de bir saatten fazla bekledik. Arnavutluk’a girişte de gene bir bu kadar bekletildik. Arnavutluk kapısında her bir işi genç bir bayan yapıyor. Daha fazla memur olsaydı belki daha da fazla bekletilirdik. Gümrük kapısı perişan görünüyor. Bir iki kulübeden oluşuyor. Çevresi pislik içinde. Karton kutular, çöp artıkları yakın bir yere tepe gibi yığılmış. Giriş işlemlerini beklerken çevreye şöyle bir göz gezdiriyorum. Aman Tanrım, bu ne kadar çok korugan, Tepelerin yüzeyi sayılamayacak kadar beton koruganlarla doldurulmuş. Uzaktan başını içine çekmiş dev deniz kaplumbağaları gibi görünüyorlar. Ancak iki askerin sığabileceği büyüklükte. Adriyatik kıyısına indiğimizde, Kosova sınırına vardığımızda da yüzlerce binlerce korugan görecektik. Sorduğumuz kişiler insan başına birden fazla korugan düştüğünü söylediler. Anlaşılan Enver Hoca bütün komşularının Arnavutluk’a saldıracağı kuşkusu içinde yaşamış. Çalışkan, öfkeli tanınsalar da oldukça uysal olan Arnavut halkı, kim bilir, korugan yapmak için ne büyük sıkıntılar çektiler. Keçilerin çıkamayacağı dağa bayıra sırtlarında de miri, çimentoyu, kumu, suyu nasıl çıkardılar? Stratejik açı dan gerçekten bu koruganlar bir işe yarayabilir mi? Aramızda bulunan emekli general, Danışma Meclisi Edirne üyesi sayın Ali Dikmen’e soruyoruz. “Koruganların bugün hiçbir önemi kalmamıştır. Geçmiş dönemde de büyük bir yararları olduğu görülmemiştir. Bu beton yayalar, içinde mevzilenen askerlerin yerlerini belli etmekten öte bir işe yaramaz.”
Anlaşılan 1945-1992 arası Arnavut halkı çok çile çekmiş. Enver Hoca’nın kuşkulu ve baskılı yönetimi insanları hiç avare bırakmamış. Dağları döne dolaşa aşan yollar, bataklıkların kurutulması, onların, dağ yamaçlarındaki küçük küçük tarlaların kağıt gibi düzleştirilmiş görülen odur ki, hep insan emeğiyle yaptırılmış.
Bismillah deyip Arnavutluk’a adım arar atmaz, ne sihirdir ne keramet, doğa birden değişiverdi. İnilmesi çıkılması zor dağlarda ormanlar zayıfladı. Yollar daraldı. Yoksul bir ülkeye ayak bastığımız her şeyi ile belli olmaya başladı. Keskin virajları tırmanarak dağların üzerinde gidiyoruz. Öyle bir yere geldik ki, önümüze uzayıp giden bir vadi çıktı; O vadiye inebilmemiz için en az bin beş yüz metre aşağı inmemiz gerekiyor. Keçiyolu gibi bir yol. Döne döne zikzaklar çizerek iniyoruz. Otobüsün tekerlekleri ile uçurumun arasında bir metrelik aralık ya var ya yok. Hanımlar dua ediyorlar. Kıdım kıdım dağ yamacının ortasına geldiğimizde bir yol ekibiyle karşılaştık. Bir Türk firması yol yapıyor. Yol makinelerini yanından zar zor geçebildik. Gördüğümüz kadarıyla öyle viyadüklü, köprülü yol değil yapılan. Eski yolu genişletiyorlar. Virajları biraz tıraşlıyorlar.
Türk firmasının dağları delmeye çalışan yiğit insanlarıyla konuşamadık. Orada otobüsü çekecek ne park yeri vardı ne de onların bizimle sohbet edecek zamanları. Alkışlayarak yanlarından geçtik. Sonunda vadi tabanına indik. Dağların arasından yuvarlanarak akan bir derecik yanımızda çağlamaya başladı. Bu çağıltılı su otobüsle inerken yüreğimi ağzımıza getiren yamaçlardan mı doğuyor ? Yoksa uçurumları atlayarak daha ötelerden mi geliyor ? Vadi gittikçe genişleyerek güzel bir ova görünümde burundu. Ova ortasında bizimle yarışarak gürleyip akan dere otuz km ileride bulunan Elbasan’a eriştiğinde deli bozuk bir ırmak oldu. Şukumbi ırmağı diyorlar Arnavutlar bu suya. Adriyatik denizine dökülüyor. Dağları inerken, dağlara çıkarken yamaçlardan kazılarak elde edilmiş üç yüz, beş yüz metre karelik tarlacı.klar görmüştü. Bunların çoğu ekili idi. Ama ovaya indiğimizde beni şaşkınlık içinde bırakan görünümlerle karşılaştık. Şkumbi ırmağının ortasından aktığı ova, belki hiçbir ülkede görülemeyecek bir imar görmüştü. Ovanın bir ucuna yumurta dik, öbür ucundan görebilirsin. Kağıt gibi dümdüz hale getirilmiş. Beni şaşırtan ovanın insan emeğiyle ekilir, biçilir, her noktası sulanabilir nitelik kazanması değil bütünüyle boş bırakılmış olmasıydı. Evet, yüz binlerce dönüm verimli ova toprağı ekilmemişti, boş bırakılmıştı. Bunun nedenini anlamaya çalışırken toprağın oldukça düzenli bir kadastrodan geçtiğini fark ettim. Toprak en fazla ikişer dönüm büyüklüğünde parçalara ayrılmıştı. Bu parçalardan ancak yüzde onu ekili görülüyordu. Öbürleri anızdı. Bir kısmında kamışlar yükselmiş, yabanıl otlar alıp yürümüştü. Birkaç yüz metre aralıklarla bazı parsellere evler yapılmış, önleri bahçeye dönüştürülmüştü. Anlaşılan toprak, her yurt taş toprağını işlesin, geçimini bu topraktan sağlasın diye düşünülerek bölüştürülmüş. Sosyalizmin bütünleştirdiği ekilir biçilir toprağı binlerce parçaya bölüp dağıtıp  iki dönümlük toprakla tarım yapılabilir mi? Hani traktör? Hani alet edevat? Traktör alamıyorsan öküz al, katır al denilebilir. Öküz almak, katır almak kolay mı? Kendi başım sokabileceği damı olmayan yada evi,kilometrelerce uzakta bulunan biri, hayvan damını nasıl yapsın. Görülüyor ki toprak sahibi olanların çoğu topraklarının başına bile gitmemişler. Tiran’a geldiğimizde öğreniyoruz, batı Avrupa ülkelerine gitmiş insanların çoğu. Kimileri de, iş olanağının son derece kıt olduğu Tiran’a yerleşmiş. Yüz metrede, iki yüz metrede bir iç evler kondurulmuş yüz binlerce paneli yeniden toplulaştırmak, ülke ihtiyacını karşılayacak verimli tarım çiftliklerine dönüştürmek her halde kolay olmayacaktır Arnavutluk’un endüstrisi, demokrasisi gibi tarımının da büyük sorunlarla karşı karşıya olduğu görülüyor. Sosyalizm sona erdirildiğinde Sali Berişa’nın Demokrat Partisi iktidar olmuştu. Şimdi sosyalistler iktidarda. Halk iyi kötü karnının doyduğu eski günleri arar durumda. Bunları bize Elbasan’da yanımıza sokulan ve çok güzel Türkçe konuşan genç bir adam söylüyor.
Arnavutluk Avrupa’nın en küçük ülkelerinden biri. Yüz ölçümü 28 bin km kare. Nüfusu üç milyondan biraz fazla. Arnavutluk Avrupa’nın en geri kalmış ülkelerinden biri sayılıyor. Bu çilekeş insanların yaşadığı güzel ülkenin geri kalmışlığın birçok nedeni var. Enver Hoca’nın her türlü özgürlüğü kısıtlayan, devleti çelik bir koza içinde tutarak hemen yeryüzün ün bütün ülkeleriyle ilişkisini kesen yönetimi, belli başlı yoksulluk, geri kalmışlık nedeni gösterilse de insan ülkeyi dolaşınca ilerlemeye en büyük engellerden birinin coğrafya olduğunu görüyor. Ortalama yüksekliği 2000 metrenin üstündeki dağlar ülkenin bütün yüzeyini kaplamış durumda. Bilimsel bir kaynakta belirtildiği gibi “farklı taraçalardan ve farklı şekilde gelişmiş yaylalardan meydana gelen basamaklı bir yükseklik ve bir takım vahşi dağları var.” Bu yüzden yol sorunu Arnavutluk’un başta gelen sorunlarından biri. Bu dağlardan yol aşırmak kolay görünmüyor.
Arazinin ancak % l0’nu tarıma elverişli. Buğday, mısır, patates, şeker pancarı,üzüm yetiştiriliyor. Sosyalizm döneminde de Arnavutluk’ta büyük bir beslenme sorunu varmış. Komünist iktidar ayaklanma sonucu devrilince halk ilk önce kendilerine yeterince aş ve ekmek sağlayamayan Enver Hoca’nın heykellerini yıkmış.
Ovanın ortasında yer alan Elbasan’a geldiğimizde öğle üzeri idi. Türkiye’de Elbasan tavası adı oldukça yaygındır. Yolda kendimizi Elbasan tavası yemeye hazırlamıştık. Sora soruştura büyükçe bir lokanta bulduk. Büyük tanınması geniş bir bahçe içinde bulunması yüzünden olacak, aslında oldukça salaş bir yer. İki genç garsonu, iki de orta yaşlı kadın aşçısı var. Kırkımız da tava isteyince şaşırıp kaldılar. Ancak bir saat içinde on kişiye tava hazırlayabileceklerini söylediler. Onların tavaları hazırlanırken biz de ne bulduysak onu yedik. Aslında hazır durumda hiçbir yemek yok muş. Alelacele makarna haşladılar. Tabakları tepe gibi makarna ile doldurup getirdiler. Ne var ki bize sormadan üzerine ne olduğunu bilmediğimiz bir sos dökmüşler. Bu sosun tadına, kokusuna alışık olmadığımız için tepeleme makarnaları yiyemedik. Açlığımızı yoğurtla, peynirle yatıştırdık. Biraz dolaştık eski Türk şehri Elbasan’da. Elbasan’ı Fatih Sultan Mehmet kurmuş. Buraya İl basan adında bir kale yap tırmış. İçine asker yerleştirmiş. Kalenin bir iki yüz metrelik kısmı kentin ortasında görülüyor.
Elbasan’ın yüz bine yakın nüfusu var. Sağa sola bakılınca birçok minare görüyorsunuz. Oldukça dağınık bir kent. Çarşıları bile öyle. Birbirine bitişik iki dükkan zor görülü yor. İçleri bomboş. Gözü gönlü çekecek bir alışveriş yerine rastlayamadık.
Bize lokantayı Türkçe konuşan bir genç göstermişti. Geçen yıl Türkiye’de bir yıl yaşamış. “Enterne edilerek Yozgat’a gönderildim, orada bir yıl kaldım,” diyor. Bir arkadaşımız “Yozgat’ı nasıl buldunuz ?” Diye sorunca, eliyle çevreyi gösteriyor. İşte burası gibi. İş yok Yozgat’ta. Burada da iş yok.” Otobüse binecekken bu genç beni bir kenara çekti. “Abi,” dedi, “Çok muhtaç durumdayım. Bana biraz para verir misiniz?” Ne kadar olduğuna bakmadan pantolon cebinden çıkardığım bir miktar kağıt parayı eline sıkıştırdım.”

 

 

 
 
 
 07

Bu sayının içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

Bir önceki Sayfaya Gitmek İçin Tıklayınız!

Bir sonraki Sayfaya Gitmek için Tıklayınız!

Selma GÜRSEL
Selma GÜRSEL Hayat Hikayesi
TIRTIL BİSKÜVİ
MALZEMESİ:
 2 yumurta,1 paket
250 gram margarin,
1 su bardağı sıvıyağ,
1 su bardağı pudra şekeri,
1 paket 4 gram vanilya,
1 paket
4 gram kabartma tozu,
alabildiği kadar un
 
Önce; hamuru hazırlayacağımız kabın içerisine un , yumurtalar 250 gram yağ ,  1 su bardağı sıvıyağı konularak pudra şekeri dökülür.
Üzerine vanilya ve kabartma tozu dökülür. Alabildiği kadar un yavaş yavaş el ile yoğrularak kulak memesi yumuşaklığında hamur elde edilir.
Elde edilen bu hamur pasta hunisi içine konularak bastırılarak 7-8 santim uzunluğunda tepsilere döşenir. Kızdırılan fırına sürülen tırtıl bisküvi fırından alınarak soğumaya bırakılır. Kapaklı bir kapta saklanırsa uzun süre bayatlamadan duran bu bisküviye tırtıllı huniden çıktığı için tırtıl bisküvi denilmektedir.

 

Tırtıl hunisi  

 

 

 
 
 
  08

Bu sayının içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

Bir önceki Sayfaya Gitmek İçin Tıklayınız!

Bir sonraki Sayfaya Gitmek için Tıklayınız!

Adile TÜRKMEN
Adile TÜRKMEN Hayat Hikayesi
UNUTUR MUYUM?
Mavi gözlüm,kavuşmayı beklerken,
Ayrılığın vakti geldi duydun mu ?
Beraberce gezdiğimiz sokaklar,
Toz olup yok oldu duydun mu ?
Kara talih ile olmaz yarış,
Küskün isen gitmeden barış
Belki son ayrılık belki,
Son görüş hayalimiz,
Rüya oldu duydun mu

 

 
 
 
 
 
 
 09

Bu sayının içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

Bir önceki Sayfaya Gitmek İçin Tıklayınız!

Bir sonraki Sayfaya Gitmek için Tıklayınız!

Güner KAYMAK
Güner KAYMAK Hayat Hikayesi
İNANMAZDIM
Ayrılık ölümden zormuş
Derlerdi de inanmazdım
Gül dalına baykuş konmuş
Derlerdi de inanmazdım
Seven ihanet görürmüş
Dünya burnundan gelirmiş
Aşık yaşarken ölürmüş
Derlerdi de inanmazdım
Sevda kalmış masallarda
Merhamet yok insanlarda
Herşey para bu asırda
Derlerdi de inanmazdım
Saygı sevgi rafa kalkmış
İnsanlar yalancı olmuş
Dost bağına hoyrat girmiş
Derlerdi de inanmazdım
Güzeller düşmüş çirkine
Kimse bakmıyor dengine
Herkes meraklı zengine
Derlerdi de inanmazdım
Yigitlik para etmiyor
Evlat seni dinlemiyor
Eşler kolay ayrılıyor
Derlerdi de inanmazdım
Biri yer biri bakarmış
Kıyamet falan kopmazmış
Güner yok yere yıpranmış
Derlerdi de inanmazdım
Amsterdam20.06.2006
 

 

 
 
 
 
 10

Bu sayının içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

Bir önceki Sayfaya Gitmek İçin Tıklayınız!

Bir sonraki Sayfaya Gitmek için Tıklayınız!

Paşa ÇETEN
Paşa ÇETEN Hayat Hikayesi
YÜREĞİMİ RENKLERİNE BELEDİĞİM
Gözlerimi gözlerine koyduğum
Kaş çatsan da güneşimi karartma
Yıldızlara merdiven oldum da yürüdüm ben
Bilsen kaç asır bekledim seni
 
İstersen yarı alır, yoku verirsin
İstersen beyaz, istersen kırmızı gül verirsin
Sana adanmış bir bahçeyim
İstersen ruhumda göğü donatırsın
 
Yüreğimi renklerine belediğim
Korkuyorum sevgine layık mıyım diye
Yağmur gibi yaparsın suyun can telinden
Can senin verdiğin nem var bilmediğin

 

 

 

 
 
 
 

Bir önceki Sayfaya Gitmek İçin Tıklayınız!

Bir sonraki Sayfaya Gitmek için Tıklayınız!

Bu sayının içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

 

Çalışmalar TELİF ESERİDİR Yazarlarımızın gönderileri ile yayına alınmıştır.
corumlu2000@gmail.com
Mahmut Selim GÜRSEL  
yazarlarımız yaptıkları paylaşımlardan sorumludur.
Sitemiz ve yazarlarımız;hukuka, yasalara, telif haklarına ve kişilik haklarına saygılı olmayı amaç edinmiştir.