DİKKAT ! BU BİLGİLER TELİF ESERİ OLUP YAZARI VE YAYINEVİMİZDEN  İZİN ALINMADAN KULLANILMAMALIDIR.

YIL 9  SAYI 105  25 Kasım 2007

   
 
 
 
 01

Bu sayının içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

Bir önceki Sayfaya Gitmek İçin Tıklayınız!

Bir sonraki Sayfaya Gitmek için Tıklayınız!

Mahmut Selim GÜRSEL
Mahmut Selim GÜRSEL Hayat Hikayesi
ÇORUM’DA MISIN?
            Yazarsanız bilirsiniz, bir şeyler için sizi de arayan olur. Çorum’da da bu yıl pek evden dışarı çıkamadım. Bazı arkadaşlarımız bizi aramışlar, bulamamışlar. Onların bana söylediği bu. Gerçek olma ihtimali yüksek. 2010 Mayıs ı ile bu güne kadar neler yaptığımı soranlar okurlar inşallah.
            Mayıs ayında bir ateş düştü “Umre” yapalım diye düşündük. Gittim umre için kayıt oldum. Haziran ayında; Allah C.C. nasip etti eşimle birlikte bir “Umre” yapmak için Çorum’dan ayrıldık.
            Diyanet İşleri kanalı ile yaptığımız umre grubumuzun başkanlığını yapan hoca efendinin bu vazifeye ilk gitmesinden dolayı biraz ağır aksak oldu.
Hani Nasrettin hoca bir gün vaaz vermek için kürsüye çıkar cemaate sorar:
-Ey cemaat ne diyeceğimi biliyor musunuz? Cemaat hep bir ağızdan:
-Bilmiyoruz hoca derler. Nasrettin Hoca Kürsüden inerken:
-Öğrenin de gelin o zaman der. Ertesi gün Nasrettin Hoca yine kürsüye çıkar ve aynı soruyu sorar:
-Ey cemaat ne diyeceğimi biliyor musunuz? Cemaat kendi aralarında kararlaştırmıştır yarısı başka yarısı başka cevap verecektir:
 -Yarısı biliyoruz yarısı da bilmiyoruz diye cevap verirler. Hoca bakar cemaat hazırlıklı. Kürsüde şöyle bir toparlanır ve cevap verir.
- Bilenler bilmeyenlere söylesin der.
Bizim 2010 7. grup umre de bu pozisyonda oldu desem yalan olmaz. Zaten yazılırken Müftülük görevlisine sormuştum:
-Hocamız Mekke ve Medine’ye ilk defa mı gidecek? Memur arkadaş:
-Hacı ağabey niçin soruyorsun? Diyince.
-1995 te Hac görevimizi yaptıran hoca arkadaşta ilk defa gidiyordu. Ona şöyle yapalım diyince malım Hoca bildiğini okur derler hesabı bildiğini yapmıştı. Hoca ve Hacca gidenler grup olarak epey zorluk çekmişlerdi. Demiştim.
Zaten organizasyon için başlangıçta bize mahsus vurdumduymazlık ve işi ciddiye alınmamıştı. Benim okuduğum ve öğrendiğim kadar Diyanet İşleri Umre ve Hacca gidenler. İçin üç günlük mecburi katılmaları gereken seminerler vermesi gerekli idi. Bilgilerimizi tazeleyelim diye her üç günde de seminerlere gittim. Konuşmacıyı beklerken bir ekran ve bir dvd oynatıcı camiye kurulmuştu. Burada Hac organizasyonu ile ilgili bilgiler verilmekte idi. Birkaç dinleyici kendi aralarında Arafat’a da mı çıkacağız, kurban mı keseceğiz diye konuşuyorlardı. Çünkü bu adaylar buraya ilk defa gidiyorlardı. Bilmemeleri normal idi; organizasyonun amacı da bilgi vermekti.
Acaba Diyanet İşlerinin Umre için yaptırdıkları ayrı bir dvd çekimi yaptırıp Müftülüklere dağıtılmamış mıydı, yoksa adam Hac dvd yeter mi diye düşünülmüştü?
Birkaç kişi birikince bir görevli geldi biraz bilgi verdi .Ben grubumuzun kaç kişi olduğunu ve grup hocasının umreye gidip gitmediğini sordum müftülükten öğrenmemi söylediler.
Ertesi gün yine birkaç kişi Hac dvd sini izledik görevli 40 dakika kadar gecikti toplananların birkaçı da gitti. Bir iki çocuk, bir hacı ve birde ben kaldık. Konuşmacıyı dinledik. Konuşmacı eksiklik gördüğünüzü bize bildirin bizde yukarıya bildiririz diye de tembihte bulundu.
Zaman geldi ve “Umre” için yola koyulma vakti gelmişti. Terminal’e gittik, otobüsümüzü bulduk. Otobüsümüz biraz gecikmeli de olsa hareket etti. Otobüsün çaldığı hangi mezhep’e, hangi görüşü belli olmayan TÜRKÜ formatında ilahi dinleyerek Ankara Havaalanına vardık. İhramlarımızı giydik.
Hocamız otobüste bana:
-Hacı ağabey ben 20 senelik imamım! Mekke ve Medine’ye gitmedim fakat oraya on kere gidenden fazla bilgi sahibiyim demesi de Müftülük görevlilerini benim söylediklerimi bildirmeleri şüphesini aklıma getirdi. Bende:
-Bilgine diyeceğim yok!. Bilgi ile uçak kullanmazsın, bilgi ile ameliyat yapamazsın, bilgi ile yazamazsın. Bu gibi işlem ve görevlerde kâğıt üzerinde, bilgisayar üzerinde yapılması, tatbikatının esas mekânda yapılmamasından dolayı yanlışlıklara sebep olur. Bence senin gibi ilk defa göreve giden arkadaşları bir önceki kafile ile tecrübe kazanman için görevli göndermeleri, neyin nasıl olduğunu görerek yapman ve sana emanet edilen kişilere de layık görevlerini yaptırman gerekir. Dedim.
Yukarıda konusu geçen müftülük görevlisi arkadaş yememiş içmemiş hoca arkadaşımıza bu konuşmayı aktarmıştı. Benim de korktuğum başımıza gelmişti. Korkum eşim ve kendim için değildi giden Çorum gurubu içindi. Grupta oraya ilk defa giden umreciler vardı. Korkum onlar içindi.
Havaalanında 2 saate yakın bekledik. Bir kargaşalık ve bir telaş ile uçağa bulduğumuz yere oturduk.
Uçakta kim nereye bulursa oturdu.
Sayın görevliler!
Bu uçaklarda yer numaraları yok mu?
Biletlere her ilin umrecileri yan yana gelecek şekilde topluca oturacakları bir düzenleme sağlanamaz mı?
Ben bu sistem ve düzende bu gibi ufak ayrıntıları göz ardı eden koskoca Diyanet İşlerini savsaklamakla suçlasam yanlış mı yapmış olurum?
Çorum gurubu darmadağın olduğuna göre diğer illerin grupları da darmadağın oturdu. Nasıl olsa çay içme molası vermek için bir yerde uçağın durma ihtimali yok düşüncesi ile Cidde Havaalanına indik. Mekke’ye gitmek için her ile ayrı otobüs tutulmuştu. Arap şoförün ille de bahşiş diye tutturması üzerine hoca efendi bizlerden TL olarak da olsa biraz para verdi. Ben merak ediyorum: Bu görev ile giden yetkili kişilere böyle durumlarda harcaması için biraz harcırah verilmiyor mu?
Hava alanına inince kimin nereye gideceği belli olmadın herkes etrafa dağıldı. Ben bagajımı alıp havaalanını çıkış kapısına yöneldim.
Uçakta umreciler belirlenmiş koltuklarda otursa ve topluca uçaktan inip gümrükte topluca geçip, topluca bagajlarını almaları ve otobüslerine topluca gitmelerine yardımı olur. Görevli hoca da oradan oraya koşuşturmaktan yorulmamış olmaz mı?
Orada otobüsler dizilmişti. Otobüslerde her ilin ismi yazıyordu. Kapıları kapalı olduğundan eşimle bir bankta oturarak Çorum kafilesini bekledik. Kafile geldi hocamız sayım yaptı tamamdık ve otobüse bindik. Otobüsümüz yine yukarıda bahsi geçen ilahiyi dinleye dinleye kalacağımız otele geldik. Hocamız bir saat sonra aşağıya inin otobüsle Tavaf yapmaya gideceğiz dedi. Bir saat sonra indim birkaç umreci vardı. Grubu sordum bilmiyoruz dediler. Hanımla ben kendimiz umremizi yaptık ve geldik.
Otelimiz çok güzel ve temizdi. Çorum’dan tanıdıklarımıza ve otobüste tanıştıklarımıza sordum umrenizi hocamız yaptırdı mı dedim.
-Hayır; hocayı bulamadık kendimiz yaptık. Dediler. İki gün sonra bir konuşmada hocamız tavaf ve sayı Ankara Müftüsü başka bir hoca ve kendisi olmak üzere kimsenin gelmediğini bu üçünün birlikte yaptıklarını söyledi. Bende:
- Evet hocam doğru yapmamışsınız. Buraya ilk gelenler ne yaptılar acaba diyince de:
- Ben şimdi soruyorum ve tavaf yaptırıyorum diye cevap verdi. Allah kabul etsin. Ne deyelim ceremesini ve sorgusunu bu organizasyonu yapanlar elbette bir yerde verirler. Acaba ihramdan çıkan umrecilerin say yapıp yapmadıkları ve umrelerini düzgün yapabildiklerini hüsnü zan edere bilir miyiz?
Acaba bu şekilde görev yaptıran kişi görevini tam yapmış mı oluyor. Vicdanı rahat mı? Sorumluluğunu sonrada telafi etme çabaları umrecinin ihramını çıkarttıktan sonra yaptığı tavaf umre tavafı olur mu?
Mekke Otelimizde hiç hiçbir sıkıntı çekmedik desem doğrudur. Yemekler eşimle bana göre çok güzeldi. (Eşimin sitesinde yemekleri yayınlanır ve dergilerimizde de güncel yeleklerini yayınlarım http://yemeklerimiz.corumlu.com ; http://yemekler.buadresim.com bu sanal dergilerimiz)

 

 

 

 
 

 

 02

Bu sayının içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

Bir önceki Sayfaya Gitmek İçin Tıklayınız!

Bir sonraki Sayfaya Gitmek için Tıklayınız!

Mahmut Selim GÜRSEL
Mahmut Selim GÜRSEL Hayat Hikayesi
BAZI ŞAİRLERİMİZLE TOPLANTI
            Geçen hafta içinde arkadaşlarla toplanarak yaptıklarımızı, yapacaklarımı ve şiir içinde geçen birkaç saati ebedileştirdik.
            Şair arkadaşlardan bazılar şiirlerini verdi ve dergilerimizde şiirlerini yayınlamak için söz verdim. Allah C.C.  erdirirse arkadaşların şiirlerini sanal olarak yayınladığım Çorumlu 2000 Dergisi olan bu dergide Sarı Çiğdem Şiir Defteri’nde ve Aylık Şiir Antoloji Dergisi’nde yayınlayacağım.
            Şayet sizde yazıyorsanız, çiziyor ve fotoğraf çekiyorsanız sitelerimizde bulunan “SİZDE YAZIYORSANIZ” linklerini tıklayarak inceleyiniz ve sizlerde katılınız.

 
 

 03

Bu sayının içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

Bir önceki Sayfaya Gitmek İçin Tıklayınız!

Bir sonraki Sayfaya Gitmek için Tıklayınız!

Mustafa GÖRKEM
Mustafa GÖRKEM Hayat Hikayesi
TEZİMİZ
Tezimiz  ,Çorum’un “nev’i Şahsına münhasır” veya “özgün” niteliklerini, etnoğrafyasını, folklorünü  bir kere daha tebarüz ettirmek ; bunun  Anadolu Medeniyeti içeresindeki  yerini ve ehemmiyetini  ortaya  koymak  amacını  taşımaktadır.
Öteden beri  Antik Hitit Medeniyetinin gölgesinde  kalarak  son yıllarda artan turizm potansiyelinden de böylelikle istifade edememiş; öte yandan saf, duru ve yerel kültür değerlerini de daima içinde barındırmış olan Çorum’u bir kere  tanımak ve tanıtmak arzusundayız.
Takdir edilmelidir ki bir bölgenin tüm  yönleriyle araştırılması, tarih içindeki  rolünün ortaya konması ve varsa onu diğerlerinden ayıran özelliklerin anlatılması pek kolay bir iş değildir. Yıllara ve ciltlere sığmayacak zengin  bir kültürü tevarüs  etmiş olan Anadolu’yu  sadece kültürel olarak ele almak  bile çok geniş ve kapsamlı araştırmalar ile olağanüstü çabalar gerektirecektir.
Yurdumuzda etnografya ,dil ve edebiyat, sosyal adet ve  ananeler ,halk oyunları ve folklor, antropoloji,el sanatları, yaşayan adet ve gelenekler ile ve hatta Anadolu mimarlık ve sanat  Tarihi  üzerinde yeterli çalışmaların yapıldığı;arşivlerin gereğince incelendiği,mevcutların envanterinin çıkarıldığı,tasnife alındığı  kanaatinde  değiliz.Hatta ülkemizin tanıtımı ve turizm politikası bile  Ege ve Akdeniz’deki iklim ve doğa güzelliklerimiz ile bizden önceki uygarlıkların  antik  medeniyetlerine odaklanmış bir şekilde seyretmeye devam etmektedir.Bütün bunların  tabii bir sonucu olarak İç Anadolu Müslüman Türk Medeniyeti daima gölgede kalmış; yeterince aydınlatılamamış,anlatılamamış, öğretilememiş hatta anlaşılamamış bulunmaktadır.
Antik Hitit medeniyeti üzerinde yeteri kadar çalışma yapılmıştır kanaatindeyiz. Belki kazılar ve yeni eserlerin ve yerleşim birimleri ile arkeolojik buluntuların  ele geçirilmesi uzun yıllar alabilir. Hatta yurdumuzdaki müzelerin hemen pek çoğu antik çağlara ait malzeme ile dolu olmasına rağmen Anadolu’muz dünyanın  en büyük canlı ve hala yaşayan bir açık hava müzesi olarak  fark edilmeyi beklemektedir.
Çorum’ un ve Anadolu’nun yeni sahibi Müslüman Türkler’ dir ve bu uğrunda kan dökerek ve büyük bir bedel ödeyerek  sahip olduğumuz bir nimet ve aynı zamanda da  anavatanımız ve yurdumuzdur. Bunu yeterince anlamak, tanımak ve tanıtmak, yeryüzü kültürleri arasındaki layık olduğu şanlı  yerine ve “asrın  idrakine” oturtmak  borcumuz olmalıdır.
Böylece iddiamız odur ki :
Çorum ve havalisinde tevarüs eden bu iç anadolu medeniyeti;
Ülkemizdeki diğer bölgelere kıyasla çok daha saf ve bakir etnoğrafya unsurları  ile Orta asyadaki anavatanımızdan gelen  özgün ve nev’i şahsına münhasır  değerleri ihtiva etmektedir.
Bu  köklerin üzerinde  taşıdıkları hususiyetler yeni  yurdumuzun havası suyu ve toprağı ile yoğrularak şekillenmiş ve hem vatanımızın hem de dünyanın en doğru ve güzel uygarlığını  ortaya  çıkarmıştır..
Ülkemizin diğer köşe ve bucaklarının  kültür ve medeniyet adına tescili ve çıkış noktası hatta batıya uzanması hep orta ve iç anadolu eliyle olmuştur.
Bugünki mesahamızın dört katı kadar büyük Devlet-i Ali Osmani medeniyetinin kalbi ,acıları ve özü  hep burada kalmış;onun devamı olan devlet yeniden burada kurulmuş; yeni Türk ve İslam Medeniyeti ;modern Türkiye Cumhuriyeti olarak burada  şekillenmiştir.
İslamın potasında eriyen nice kabile, millet veya insan toplululuklarının   kültür  cevherleri bizden önceki antik çağların kalıntılarıyla ve mirasıyla  hem hal olmuş ve  ortaya bugünki özgün “Anadolu Medeniyeti”  çıkmıştır.
Işte bu medeniyet içesirisde Çorum saflığını daima korumuş orta asya cevherlerini ve asil doğrularını daima muhafaza etmiştir.
Bunun sebebleri şunlardır :
Orta asya oğuz boylarının  doğrudan gelip yerleştiği son vatandır.1071 de  kapıları açılan ve 1096 da son  haçlı seferinden sonra artık ebediyyen bizim olan ve dünya durdukça da bizim olacak olan “Ana Vatanımız”  olmasıdır
Büyük göç yolları ve ticari güzergahlar üzerinde olmayıp sefer yolları üzerindeki  askeri bir menzil de değildir .
Ezici bir düşman hakimiyetinde uzun  zaman kalmamıştır. Bünyesinde  gayrımüslüm unsurları  fazla ve uzun zaman barındırmamıştır. (Bu unsurlar şehrin kültür,adet ve gelenekleri  üzerinde  hiç etkili  olamamışlar; sadece ticaret, sanat ve  zanaatla uğraşmışlardır.) Yakınında veya sınırlarında kültür etkileşimine gireceği  farklı bir millet veya başka bir devlet yoktur.
Lisanını, ibadetini  ,yaşantısını  yasaklayacak bir dış tehdit almamıştır.
Büyük göçler ve istilalarla demografik yapısı değişmemiştir.
Cumhuriyetin ilanından sonra da bu içe kapanık ve ketum halini sürdürmüştür.
Yeni devletin başkentine bu kadar yakın olması nerede ise hiç bir avantaj sağlamamıştır.21.yüzyılda havaalanı ve demiryolu yoktur.Ana karayolları bile hala tek şeritir. Devletin yegane yatırımı  seksen yıldır iki fabrikadan ibarettir.(Şeker ve Çimento Fabrikası).
Okuma yazma oranı ülkemizin en yüksek seviyede  olan ilidir. Cumhuriyetten once en uzun askerlik  yapanların(iskilip 9-14 yıl ) ve en çok gidip de dönmeyenlerinin  olduğu bir kahramanlar ve yiğitler şehirdir.
Osmanlı’nın  ve yeni cumhuriyetin bir sürgün yeridir. Isyancıların mesken tuttuğu ama aynı zamanda  Milli mücadelenin  kilit isimlerinin de yetiştiği bir fakir beldedir.
Dünyaya asırlar boyu açılan tek kapısı Samsun vilayetidir.Bütün ihtiyaçlarını oradan  karşılamıştır.
Bugün  ise görünüşte büyük metropollerin herhangi bir semtinden farkı olmayan; en çok ortaklıklı şirketlerin bulunduğu,kendi yağı ile kavrulmaya  çalışan, kendini sevenleri  kendine aşık eden; Evliya Çelebi’ nin dediği gibi  “Güzelleri  Bol Çelebileri Çok ”bir Anadolu vilayetidir.
Bizde bu tezimizde tarihi Çevre birimleri olan Tarihi  Çorum evleri ile onlardaki yaşamı ,mimari özellikleri ile  anlatacak, kısmen, dil ve lisan üzerinde  duracak birazda bir folklor değeri olan Yemek antropolojisinden bahsedeceğiz.İl geneli  ile bazı ilçelerde otuz yıldır sürdürdüğümüz tarihi çevre  araştırmalarımızın  neticelerini  ortaya koyacak; onlarda  fark ettiğimiz  ve nev’i şahsına münhasır özellikleri,doğruları ve hatta güzellikleri dile getireceğiz.
Bütün bu tesbitlerimizin sonucunda da büyük Anadolu uygarlığının yeniden ortaya konulması, tebarüz ettirilmesi,anlaşılması,gelecek kuşaklara zengin bir kültür mirası olarak devredilmesi,anlatılması ve sevdirilmesi hatta sahip çıkılması için gereken çareleri önereceğiz.
Saygılarımızla…

 

 
 

 
 
 04

Bu sayının içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

Bir önceki Sayfaya Gitmek İçin Tıklayınız!

Bir sonraki Sayfaya Gitmek için Tıklayınız!

Sakin KARAKAŞ
Sakin KARAKAŞ Hayat Hikayesi
KIZILIRMAK HAVZASI BELEDİYELERİ
            Geçtiğimiz yaz aylarında Kızılırmak havzası belediyelerinin güç birliği yapması gerektiği yönünde bir yazıyı kaleme aldım. Bu konudaki ısrarımı ve görüşlerimi yineliyorum. Kızılırmak havzası belediyeleri mutlaka güç birliği yapmalıdır. Daha da önemlisi Kızılırmak havzası belediyeler birliği kurulmalıdır. Bu bir ihtiyaçtır ve zorunluluktur. Çünkü; Çorum ilinin en bereketli ve verimli toprakları Kızılırmak havzasında bulunmaktadır. Adından da anlaşılacağı üzere Kızılırmak havzasında su vardır. Söz konusu bölgenin rakımı düşük olup ilimizin diğer bölgelerine göre geçiş iklimi özelliği göstermektedir. Kısmen de olsa bölgedeki bitki örtüsü farklıdır.
Bu açıklamalardan sonra dilerseniz Kızılırmak havzası kavramını tanımlamaya çalışalım. İlçe ve belde olmak üzere Kızılırmak havzası olarak tanımlanan bölgede 10 yerleşim yeri  yani belediye bulunmaktadır. Bunlar nüfus yoğunluğuna göre Osmancık, Kargı, Dodurga, Oğuzlar ve Laçin ilçeleri ile birlikte Narlı, Başpınar, Çamlıca, Hacıhamza  ve Alpagut beldeleridir. Hatta bu havza içerisinde Amasya’nın Hamamözü ilçesi de değerlendirilebilir.
Bölgenin nüfus potansiyeli de önem arz etmekte ve bölgede yaklaşık 120 bin insan yaşamaktadır. Ülkemizin pirinç ihtiyacının yaklaşık % 25 i  bu havzadan karşılanmaktadır. Bölge insanının çoğunluğu geçimini tarım faaliyetlerinden sağlamaktadır. Bölgede sanayi, turizm ve yer altı zenginlikleri açısından potansiyel mevcut olup değerlendirilmesi ve bu bağlamda bölge belediyelerinin güç birliği yapması gerekmektedir.  
Sözlerimizi toparlamak gerekirse “Kızılırmak Havzası Belediyeler Birliği” mutlaka kurulmalıdır. Osmancık konumu ve yukarıda bahsedilen potansiyelin genişliği ve nüfus yoğunluğu açısından bu belediyelerin merkezi durumundadır. Ayrıca söz konusu belediyelerin ekonomik imkanları göz önüne alınırsa Osmancık belediyesi hizmet ettiği nüfus açısından da geniş imkanlara sahiptir.
Yani Osmancık belediyesinin burada bir ağabey ve bir lider belediye konumunda olduğu bilinen bir gerçektir. Bölgedeki diğer belediyeler güçlerini Osmancık belediyesi ile birleştirmelidir. Kızılırmak havzası belediyeler birliği mutlaka kurulmalı ve bölge adına geniş kapsamlı projeler üretilmelidir. Güçler birleşince söz hakkı 3-5 bin  kişi için değil doğal olarak 120 bin kişi için olacak ve birlikten kuvvet doğacaktır.
Böylece bölgenin pirinci daha iyi değerlenecek, doğal gaz vb. çağdaş hizmetlerin bölgeye gelmesi ivme kazanacaktır.
Kızılırmak havzası belediyeler birliğinin kurulabilmesi için öncelikle yukarıda bahsi geçen belediyelerin bir araya gelmesi ve gerekli şartlarını ve ihtiyaçlarını ortaya koymaları gerekmektedir.
Tabii ki söz konusu oluşumun öncelikle bütün belediyelerin ortak olarak dinleyebileceği bir lider etrafında toplanmaları gerektiği kanaatindeyim. Söz konusu oluşuma önderlik edecek kişinin yine bölgeyi ve bölge sorunlarını iyi tanıyan biri olması gerektiğini düşünüyorum.
Yukarıda da açıkladığım gerekçelere göre Kızılırmak havzasındaki belediyelerin mutlaka bir birlikteliğe ihtiyacı vardır. Bu oluşum en kısa zamanda gerçekleştirilmeli, bölge sorunları birlikte değerlendirilmelidir.  Kızılırmak Havzası Belediyeler birliği bir an önce kurulmalıdır.
Böylece yaklaşık on belediye arasındaki  zamanla var olduğu öne sürülen birlikte hareket konusuna mutlaka resmiyet kazandırılmalıdır.

 

 

 
 
 
 05

Bu sayının içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

Bir önceki Sayfaya Gitmek İçin Tıklayınız!

Bir sonraki Sayfaya Gitmek için Tıklayınız!

Mustafa Nevruz SINACI
Mustafa Nevruz SINACI Hayat Hikayesi
DEVR-İ SABIK YARATMAK
DEVLET: Kelime, kavram ve anlam (manâ ve muhteva) olarak devlet, “Siyasi, idari ve merkezi bir teşkilâta sahip, belirli ve müseccel sınırlarla muhkem ve mukayyet, toprakları üzerinde hakim, halkıyla hür, müstakil, özgür ve hükümran, (tam bağımsız) ülke; Üzerindeki insan topluluğunu, mutlak bir adâlet, hukuk, eşitlik ve hakkaniyetle yöneten, doğrusal yönde hareket eden, milletin işlerini tam bir dürüstlükle yürüten, insan haklarına sahip ve hukuka saygılı meşru bir hükümetle ‘milli hakimiyet’ tesis etmiş bulunan ulusal bir kurumdur.
Esas olarak devlette kanunlar Anayasa’ ya, Anayasalar ise insana ve insan tabiatına (doğuştan var olan insan haklarına) aykırı olamaz. Devlet insan için vardır. İnsanlar, halk, millet, yani yurttaşlar tarafından “Namuslu, dürüst, katılımcı, saydam-şeffaf, ilkeli, onurlu, sorumlu, hak-hukuk ve bilumum medeni tasarruflarda mutlak eşitlik esasına dayalı”, özellikle demokrasi ve demokrasinin mutlak mütemmimi (ayrılmaz parçası olan) Cumhuriyetle yönetilmek zorunda ve durumundadır.
Bilinen ve belli olan tarihte ilk kez bu ideolojik tanım ve siyaset felsefesi günümüzden 2500 yıl önce Plâton (Eflâtun) tarafından vâzedilmiş; Bu rejim ve siyaset felsefesinin en ileri ve çağdaş-modern versiyonu ise, Atatürk ilke ve inkılâpları bağlamında “İnsan odaklı” doğru,  demokratik ‘İnsani Boyut ve Bilgi Toplumunun ideal rejimi’ “Türk İnkılâbı” (Atatürk’ün kendi deyişi ile) “KEMALİZM” olarak biçimlenmiş devlet-rejim budur.
Günümüzde, orijinal ve objektif bir rejim olan bu yönetim biçimini örnek alan veya uygulayan, (dünyada) gerçek devlet sayısı iki elin parmakları kadar azdır. Yakın ve uzak tarihte ise, ağırlıklı olarak Türk ve İslâm devletleri ile 20.500.000 km2’de yaklaşık 600 yılı mücavir süre ile “huzur iklimi” olarak adâletle hüküm süren Osmanlı örneği  ile 1923-1938 dönemi Türkiye Cumhuriyeti gösterilir.
Şu anda ülkemizde de Kemalizm maalesef ‘gizlenen rejim’ durumunda olup, 1961’ den itibaren terk edilmiştir. Ancak, AB Komisyonunca onaylanan Ortlander raporunda yer aldığı veçhile batı, Türkiye’nin kesinlikle Atatürk’ü unutmasını istemektedir. Zira, kapitalist ve emperyalist küresel sermaye, önünde en büyük tehlike olarak “Kemalizm” i görmektedir.
Bu talep ve yaşanan gerçek yönünde biz yine de konuyu irdelemeyi sürdürelim:   
Devletler, halk tarafından tesis ve idame ettirilen hükümetler eliyle yönetilir.
Hükümetlerin mutlak şartı meşruiyettir. Hüküm ve hikmet meşruiyetle mümkündür.
Meşru Hükümet : Gücünü sadece ve yalnızca halktan alan ve halka dayanan, kuvvet, kudret ve hakimiyet-hükümranlık hakkını “halkla birlikte-halk için kullanan”, halkın emrinde ve hizmetinde olan ve bu (hüküm ve hikmet) hakkını; Ulusal ve evrensel hukukun kabul görmüş ilke, norm, standart ve kriterleri muvacehesinde; İlmi değer, manevi mukaddes, milli mefküre, temel inanç, adet, örf, yerleşik töre, birikim ve gelenekleri doğrultusunda kullanan;
Halkın gücü, kudreti, irade ve adâlet ahlâkı “doğrudan milletçe onaylanmış” müşterek hak, hukuk ve menfaatleri tavizsiz-ivazsız bir “kamu ahlâkı dairesinde” yönetme erkidir.
Bu, Türk milleti ve TC devleti bağlamında bir “Kuvâ-i Milliye” veya “Çanakkale” rûhu, nizamı; Yani, halk iktidarı anlamına gelir. Halk iktidarı ‘hak iktidarı’ demektir. Diğer bir anlamda, kamu yönetiminde ‘kamu onayı ve kamu vicdanı’ esastır. Türk milletinin kamu vicdanı: Mustafa Kemal ATATÜRK, O’ nun  ilkeleri ve Türk İnkılâbıdır.
Türk İnkılâbı ‘Cumhuriyet Fazilettir” ilkesine dayalıdır. Mutlak dürüstlüğü esas alır.
Yani; Türk devleti (orijinal Fransızca da ‘bon-sens’ denilen) haklıların güçlülüğü, hak, adalet ve hukukun mutlak hakimiyeti; her türlü ayırma, kayırma, farklılık, üstünlük, imtiyaz ve kanunsuz koruma dışında ‘tam eşitliği’ öngörür. Bilimin, milli birikimin ve insani bilincin gereği olan ‘doğrusal yönde temlik ve tasarrufu”, “En hakiki mürşit ilimdir” ilkesini esas alır.   
Türk milleti ve TC devleti, vahşi kapitalizm ve küresel emperyalizme karşıdır.
Türkiye, hür, müstakil, hakim ve kendi hukuku ile kaim medeni bir dünya devletidir.
Türkiye Cumhuriyeti; Binlerce yıllık devlet geleneğinin gereği; Namuslu bir devlettir.
DEVLETİN NAMUSU: Yukarda açıklanan usul, esas ve münhasıran “Türk İnkılâbı” çerçevesinde ‘Türk Devleti’ “CUMHURİYET FAZİLETTİR” ilkesi bağlamında kuruludur. “Fazilet” Türk ve dünya lügatlarında; “Doğruluk, dürüstlük, değer, meziyet, iyilik, ilim, irfan ve iman itibarı ile yüksek, adalet ve ahlâk-edep sahibi, hürmet ve muhabbete lâyık, saygınlık” anlamına gelir. Tek kelime ile fazilet: Kişisel ve kurumsal bazda namuslu, dürüst ve demokrat olmaktır. Gerçek anlamda namuslu, dürüst ve demokrat olmayanın devlette işi yoktur.
Bu tanımları, günümüzde yaşanan ‘derin’ kavram kargaşasını açıklamak için yaptım.
ASIL MESELE NEDİR: 83 yıllık cumhuriyet tarihini “Hakiki devlet ve namuslu hükümetler” bağlamında büyüteç altına koyduğumuzda ortaya çıkan profil şudur: 1923-1938 dönemi: Tam bir yokluk, yoksulluk ve kıtlıktan; Taban ve tavan arasında makul bir denge korunarak, el ve gönül birliği ve “millet olma” bilinci içinde kalkınma ve gelişme yolunda büyük mesafe alınmış; Kurucu önderi, bütün ayni ve nakdi mal varlığını milletine ve milletin kurumlarına bağışlamış, bütün dünyanın saygı duyduğu “kederde ve kıvançta bir” yüksek bir medeniyet bu dönemde yaşanmıştır. Atatürk dönemi, tertemiz ve pırıl pırıl bir dönemdir.
1938-1950: Karşı devrim adına, her şeyin yerle bir, Türk inkılâbınınsa ter-yüz edildiği, ilk yolsuzluk ve suistimallerin uç verdiği, demokrasinin yerini despotluğun aldığı kıtlık ve kâbusların hortladığı karanlık ve kara bir dönem. Kayıp yıllar...
1950-1960 : Türk inkılâbının düştüğü yerden ayağa kalktığı, Atatürk programlarının tekrar, özenle yürürlüğe konduğu, milletçe kalkınma-gelişme, devletçe yükselme ve ‘muasır medeniyet seviyesine ulaşma” seferberliğinin başladığı ve ülkenin karanlıktan aydınlığa çıkarılarak birinci sınıf bir dünya devleti noktasına yükseldiği, taşındığı harika yıllar.
DİKKAT : 14 Mayıs 1950 seçimlerinde ‘beyaz ihtilâl’ olarak tarihe geçen ve büyük bir halk hareketi ve kuvâ-i milliye ruhuyla “demokrasi zaferi” kazanan parti, halk partisi tarafından “devr-i sabık” yaratmama konusunda uyarılmış, aksi taktirde askeri darbe ile tehdit edilmiş olmakla; DP, demokrasiye geçiş evresi nedeniyle bu şartı kabule mecbur kalmıştır.
DARBE : 27 Mayıs 1960’da, başta halk partililer ile Cumhuriyet, Demokrasi, Atatürk, Adalet, ahlâk ve milli değerler düşmanı, hukuk özürlü dahili ve harici bedhahların iştirak ve işbirliği sonucu yapılan darbe, 10 yıldır yaşanan “asr-ı saadet” dönemini sonlandırdı. Bir değil binlerce “DEVR-İ SABIK” yaratma ihtirası uğruna kurulan ‘adalet ve hukukun yüz karası,  utancı’ güdümlü mahkemelerde binlerce masum insan, memur, müsdahdem, genel müdür, genel kurmay başkanı, bakan, başbakan ve cumhurbaşkanı alçakça sorgulandı ve yargılandı. Nâhak yere üç masum ve müsemma lider hunharca asıldı. Ancak, örtülü ödenek dahil devletin ve hükümetin bütün hesapları tertemiz çıktı... Devr-i Sabık yaratamadılar. Çünkü devlet bu dönemde Atatürk’ün yolunda ve izinde yürümüştü.
Atatürkçülük, yani ‘Kemalizm’ ile yalan-talan ve yolsuzluk birleşmezdi.
Oysa, müsebbipler 1950’de devri sabık yaratılmamasını şart koşmuşlardı.
Çünkü 1938-1950 döneminde devleti yönetenler, reddi miras etmişlerdi. Ortam pisti.                   
NEREDEN NEREYE: Emekli Jandarma Kurmay Albay ve dönemin Jandarma Genel Komutanlığı Kaçakçılık ve Organize Suçlarla Mücadele Daire Başkanı; Namus ve fazilet timsali büyük insan, gerçek bir Türk Askeri, Kuvva-i Milliyeci Aziz ERGEN’ in “Kirli Ellerin İttifakı” isimli kitabı yayınlandığı gün bana geldi. Türünün nadir örneklerinden olan bu kitabı; Yukarda irdelediğim siyaset bilimini (Türk inkılâbını) baz alıp, “1960-2006” döneminde olup bitenleri düşünerek büyük bir dikkat ve itina ile satır satır okudum. Başlangıçta vaki açıklama ve tanımlar doğrultusunda mukayeseli bir şekilde inceledim, değerlendirdim.
Evet, demek artık, ‘yeni bir beyaz sayfa daha’ açmanın değil; ‘iyice kirlenen’ son 40 yılın hesabını sormak zamanı gelmişti
Bahusus toplantıda, Aziz Albayın son derece ağır başlı, temkinli ve (emekli de olsa) temsil ettiği camia ve emekli olduğu kurumun onur ve erdemini düşünerek verdiği cevaplar ile Talât ŞALK’ ın açıklamalarını ‘bu amaçla’ not aldım. Akabinde aldığım önemli notlar ve kitabı bir kenara koyarak, ertesi günden itibaren Internet, radyolar, yazılı-görsel medya ve televizyonlarda yer alan haber ve programları dikkatle izlemeye başladım.
Acaba, Türkiye’yi sarsacak nitelikteki bu açıklamaların yansıması ne olacaktı ?
Halkın tutumu, hükümetin tavrı, başta insan hakları örgütleri olmak üzere, sivil toplum kuruluşlarının ve genelde kamuoyunun tepkileri konusunda ciddi beklentilerim vardı.
Sanki bütün medya harekete geçecek, aziz ve necip Türk halkı ayağa kalkacak, STK’ lar hepten teyakkuz durumuna geçecek, başta Sayın Cumhurbaşkanı, Devlet Denetleme Kurulu, Başbakan, Başbakanlık Yüksek Denetleme Kurulu, Bakanlar ve Bakanlık Teftiş Kurulları derhal işe el koyacak; Dönem itibarıyla kayıp, kaçak, gasp, hırsızlık ve yolsuzlukla hortumlanmış, kitapta açıklanan ‘millete ait’ 500 milyar doların peşine düşerek; ‘DEVLETİN NAMUSUNU” kurtaracaklardı.
Zira, dönemin hayali ihracat komisyonu başkanı ve Aksaray milletvekili, Manisa eski milletvekili; o gün için vizyondaki “Kurtlar Vadisi” dizisinin yapımcıları, konuyla ilgili başkaca kitaplar yazan yazarlar, dönem içinde konuyla ilgili dizileri yayınlayan gazeteler ve gazeteciler sayesinde (Aziz Albay kadar olmasa bile) yine de ‘harekete geçmeye yetecek kadar’ pislik, kirlilik, hırsızlık, yolsuzluk, yozlaşma, erime ve çürüme ortaya çıkmıştı. Üstüne üstlük bir de, ‘dokunulmazlara’ ait dosyalar vardı.
Böylece tüyü bitmemiş yetimin hakkı söke söke geri alınacak, Aziz Türk milletinin alçakça çalınan geleceği kurtarılacak, suçlular yakalanacak, adil mahkemelerde yargılanacak ve kamu vicdanı rahatlatılacaktı. Bu son derece olağan, doğal, masum ve yasal bir beklenti idi. Zira, devlet ve hükümetler bunun için vardı. Hiç olmazsa beyaz enerji dahil, aysbergin dışarıda kalan, görünen bölümü aydınlandı. Kirli eller, kara vicdanlar ve irin dolu yüreklerin sırrı ayândı artık. Devlet varsa (ki, vardır) şimdi harekete geçmeliydi. Zira;
Aziz Ergen’in kitabı, izah ve itirafları bir bakıma rüşvetin, hırsızlığın, hortumculuğun ve devleti kullanarak milleti soymanın aleni belgesi idi. Üstüne üstlük bu güne kadar benzer konularda yayınlanan hatırat, belge, bilgi, kitap ve itirafları da tamamlıyordu. Hazır, Anayasa mahkemesi, yerel mahkemeler ve Cumhuriyet Savcıları da konu üstünde idi. Bir tarafta aleni dolandırıcılıktan yakalanan bakan, diğer tarafta sahtecilik, görevi kötüye kullanma, rüşvet, iltimas, suistimal, nüfuz ticareti gibi yüz kızartıcı suçlarla yargılanan eski bakan ve vekiller; Diğer tarafta, aynı suçlara ilâveten bölücülük, teröre destek, yardım-yataklık ve dahi vatana ihanete kadar varan iddialarla suçlanan, ancak insan onuru, adalet ahlâkı, demokrasi, Anayasa’nın eşitlik ilkesine aykırı bir biçimde dokunulmazlık zırhı ile korunan ‘milletvekilleri’ vardı.       
Hattâ, buna rağmen yalan-talan, soygun ve vurgun bütün şiddeti ile devam etmekte idi.
Üstüne üstlük, şimdilerde Türkiye’yi soyanlar ve hortumlayanlar kervanına İMF, AB kurumları, Dünya Bankası ve ülkemizin “Milli İktisat”sınırlarını yok eden “Gümrük Birliği” çeteleri bile vardı. Ülkemizde mafyalar cirit atıyor, organize çıkar örgütleri “Medya-Mafya-Politika” şeytan üçgeninde, rahatça hareket ediyor ve diledikleri gibi faaliyet gösteriyordu.
Evet, devlet, hükümet ve halk bütün kurum ve kuruluşları ile harekete geçmeliydi.
Şimdi tam zamanı idi. Artık, ‘hiçbir şey eskisi gibi olmamak’ zorundaydı.
AMA HAYRET : Alenen suçlanan ve marifetleri deşifre edilen kesimlerden çıt yok. En küçük bir ret, tekzip veya itiraz bahis konusu değil. Mütareke medyası popülizm peşinde. Tutturmuş bir ‘Amerikalı albay nasıl soyuldu’ konusu speküle edip duruyor. Milliyetçi, sağcı ve muhafazakâr yayın organları da, sanki söz birliği etmişçesine “Çuvalın intikamını alan albay” teranesine sarılmakta. Ortada tam bir sağırlar ve körler diyalogu ‘pandomima’ var.
Tedbir olarak sadece, devletten ve halktan alenen çalınan 300 milyar dolarlık miktarı mücavir olaylar ve saiklerine ilişkin bölüm nedeniyle, “KURTLAR VADİSİ” dizisi kapatıldı. 
SUÇ VE CEZA : Öteden beri ve günümüzde yurttaşlarımız mahalle marketlerinden,  ülke bakanlarına kadar ulaşan yolsuzluklardan bıkmış, yılmış ve usanmıştır. Sokaklarda gasp, devlette irtikap ve yolsuzluk vardır. Suç patlamıştır. Suçlu rahattır. Yargı, Hukuk, Adalet ve ceza kurumu dumura uğramıştır. Mâşeri vicdanı ATATÜRK olan millet rahatsızdır. Durum kriz boyutunu aşmış, ümitsizlik, güven bunalımı ve buhrana dönüşmeye başlamıştır.
Oysa, gelecekle ilgili umut ve inanç yaratmak, her türlü yolsuzluğa karşı toplumsal  refleks oluşturmak ve doğal stabilizatörleri tekrar hayata geçirmek gerekir. Bu meyanda, Aziz Albay tarafından açıklanan dehşet verici olaylar; Zati şehadetle taraf olunan, vakıaların kamu tarafından sorgulanması, müsebbiplerin yargılanması ve cezalandırılması şarttır. Bunun yanı sıra, 1960’dan günümüze ‘devlet erki kullanılmak ve kuruluşlar istismar edilmek” suretiyle,  siyaset kurumları ve siyasi partiler de alet edilerek  yapılan ve boyutları dönem itibarıyla 500 milyar dolarlara varan dehşet verici devasa soygun, vurgun, yalan ve talan anatomisi ‘keyifle ve korkusuzca’ menfur icraatını sürdürememelidir. Bu soyguna “DUR” demek zamanıdır.
Suç ve suçlu ‘cürüm’ cenneti haline getirilen ülkede namuslu insanlar güvende değil. Suçlular küstah ve acımasız. Masumlar ve mazlumlar korumasız. Yeni TCK ve AB sayesinde suçlulara avukat verilmekte, mağdurlar ise daha da mağdur ve perişan. 1923-1938 ilâ 1950-60 dönemi devlet anlayışı unutulmuş, herkes Atatürkçü, fakat, Atatürkçülük, Kemalizm ve Türk inkılâbından eser yok. Bu ne iki yüzlülük, mürailik ve münâfıklıktır ki; Milliyetçiler, sağcılar, solcular, dinciler dahil bütün kesimlerden hırsız, yolsuz ve hortumcu çıkabilmekte.
Adama (vatandaşa) sorarlar !
Hani ilkelere ne oldu. Hani binlerce yıllık tertemiz Türk medeniyeti !
Bize pırıl pırıl, tertemiz ve berrak bir Cumhuriyet emanet eden Atatürk’e ihanet niye ?
Cemiyetin temeli adâlet ahlâkıdır. Ancak, adaleti kaim olan kanun hukukidir.
Türk inkılâbının amacı kanun devleti değil; Hukuk devletidir. Hukuk devletinde suç cezasız kalmaz. Ceza, suça mümasil (denk) olmak zorundadır. Ne eksik, ne fazla.
Evet, İnsan elbette özgür bir varlıktır. Lâkin bu, suç işleme özgürlüğünü kapsamaz.
Kanun ve kuralları belirleme hakkı, ‘güçlülerin’ değil, haklı-doğru ve dürüstlerindir.
Demokrasilerde hırsız, yolsuz, hortumcu, yıkıcı ve bölücü unsurlara; Cezalarını çekip ıslah olmadan “halk içinde” serbestçe dolaşma hakkı tanınamaz.
Hukuk devletinde ‘suç işlemek’ herkes için yasaktır. Mutlak kaide budur. 
DEVRİ SABIK YARATMAK GEREK : Şimdi tam zamanıdır.
Millet, meri hükümet, ‘durumdan vazife çıkartarak’ Anayasa Mahkemesi veya yüksek yargı önce cürmün milâdı olan 27 Mayıs’ın hesabını sormalıdır. Bununla birlikte o mâkus günden itibaren bu güne değin yapılan bütün haksızlık, hırsızlık, gasp, irtikap  ve yolsuzluğun hesabı muhakeme edilmeli; Ülkemiz, istiklâl ve istikbalimiz aleyhine işleyen AB süreci behemahal durdurulmalı, Gümrük Birliğinden derhal çıkılmalı, devlet “namuslu-dürüst ve demokrat” Atatürk’çü-Kemalist Cumhuriyet konumuna tekrar çekilerek; 46 yıllık kâbusun kara vicdanlı, kirli el’li ve kansızlar (damarlarında asil kan akmayan) hain, dönme, devşirme, ateist, pagan ve Türklüğünü kaybetmiş insanlık düşmanları sorgulanıp, yargılanarak ‘devr-i sabıkları” yaratılmalıdır.
Temiz devlet ve temiz toplum için bu şarttır. Türkiye’nin kendi kendisi ile yüzleşme ve yönetenlerin halkla hesaplaşması zamanı gelmiştir. Yarın çok geç olabilir.         
DEVLETİN MALI DENİZ : 
Bu söylemin doğrusu, haksızlıktan, rüşvet, hırsızlık ve yolsuzluktan bıkmış-bunalmış, bu alt varlıklara karşı illet ve nefretle muzdarip halkımın, kinayeten söylediği bir söz olup; DOĞRUSU şöyledir: “Devletin Malı Deniz, Hırsızlık, Haksızlık ve Yolsuzluk Yapan Domuzdur.” Bu manâ ve muhtevada “Domuzlar” devr-i sabıklar olsa gerek.
 
 
 

 

 
 06

Bu sayının içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

Bir önceki Sayfaya Gitmek İçin Tıklayınız!

Bir sonraki Sayfaya Gitmek için Tıklayınız!

Mahmut Selim GÜRSEL
Mahmut Selim GÜRSEL Hayat Hikayesi
BİR ASKERLİK ANISI
Merhabalar!
Bundan seneler önce Alayı Talimgâhında Çavuşluk kurusundayım. Bir çavuşumuz vardı Adanalı. Tek ve büyük bir kusuru vardı Hâşâ Dine ve kitaba söverdi. Çavuş adayları olarak benim gibi düşünen 20 kişi idik. Talimgâhın bitimi için “Karaların Memedi” hazırlıyoruz. Kış bir yandan üşütüyor, birde Kıbrıs Çıkartması yapılacak bütün Alay boşaldı sadece Talimgâh kaldı. Moraller yüksel yalnız o çavuş kafamızı bozuyor. Övünmek gibi olmasın birinci olmazsam bile ilk üçteyim. En son hafta artık o yirmi arkadaş Adanalı çavuşa o kadar bozulduk ki Talimgâh Bölüğü Yüzbaşısına Adanalı çavuşu şikâyet etmeye karar verdik. Toplandık önde ben kapısına vardık arkadaşların sesleri geldiğinden arkama bakmadım bile gel sesini duyunca içeri girdim.
- Yüzbaşı ne var Onbaşı? Dedi. İrkildim. Arkama baktım. Kimsecik yok. Beni bir kahkaha aldı ki sormayın. Katıla katıla gülüyorum. Yüzbaşı tecrübeli. Yerinden kalktı kapıyı kapattı. Bana:
-Masasının önündeki sandalyeye oturmamı söyledi. Oturdum. Gülme krizim gitti. Yüzbaşıya dönerek:
-Komutanım özür dilerim. Arkama bakınca “Nasrettin Hocanın” bir hikâyesi aklıma geldi. Ona güldüm Sonra da kendimi tutamadım. Dedim. Yüzbaşı:
-Hangi hikâyesi? Dedi. Bende:
-Hani efendim “Fil” hikâyesi var ya. Timur’a bütün köy şikâyete giderler. Çadıra girince Nasrettin Hoca bakar arkasından gelenler yok olmuşlar. O hikâye diyince: Yüzbaşı gülümser ve sorar:
-Ne şikâyetiniz vardı Onbaşı?  Diye sorunca. Ben de:
-Komutanım! Biz talimgâhı bitirmek üzereyiz. Adanalı falan çavuşumuz devamlı dinimize ve kitabımıza sövüyor. Biz asker ocağına Vatanımızı, Namusumuzu, Dinimizi korumak için geldik. Benim gibi düşünen on dokuz arkadaşım vardı. Birlikte şikâyete gelmiştik. Arkamda hiç birisi kalmamış. Dedim. Yüzbaşı:
-Tamam! Evladım anladım. Çıkabilirsin dedi. Çıktım. Biraz sonra arkadaşlar etrafımı sardı. Sordular cevap vermedim.
Karaların Memedi bir geceliğine hazırlamıştık 4 gece Alayda oynadık Tebrikler aldık. Övgüler düzdüler. Dördüncü gün piyesten sonra Çavuşluk diplomaları dağıtıldı. İlk üçte ismimin okunmasını bekledim. Çıkmadı. 132 sırada adım okundu. Şikâyet etmemin cevabı verilmişti. Büyük Millet Meclisine döndüğümde bölük komutanımız odasına çağırdı. Bana:
-Evladım!  Alayı Komutanı senin için özel bir not yollamış. Dinlemeni isterim dedi:
-“Bölüğünüzün onbaşısı not bakımında ikinci olmasına karşı, arkadaşlarının oyununa gelerek yalnız bırakılmıştır. O yüzden onbaşınıza diploması en son tarafımdan verilmiştir.

 

 
 
 
 07

Bu sayının içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

Bir önceki Sayfaya Gitmek İçin Tıklayınız!

Bir sonraki Sayfaya Gitmek için Tıklayınız!

Hasan Latif SARIYÜCE
Hasan Latif SARIYÜCE Hayat Hikayesi
DENİZ KENTİ DURRES’TE
Tiran’da ikinci gün otobüsle Adriyatik kıyısındaki Durres’e gittik. Tiran ile Durres arası 50 km kadar. Durres, Osmanlı tarihinde adı sıkça geçen Dinç limanından başkası değil. Güzel bir kent İzmir’de işlenilen hata bunda da işlenilmiş. Deniz kıyısını on, on iki katlı apartmanlarla kapatmışlar. O apartmanlara ulaşıp kıyıya varmayınca deniz görünmüyor. Burada yaşayan çok sayıda Müslüman var. Eski camiler duruyor. Gerçi Enver Hoca döneminde 200 cami ve 100 mescit yıkılmış ama Müslüman bir ülkede tüm camileri ortadan kaldıramamışlar. Tıpkı kiliseleri kaldıramadıkları gibi. Bir Türk grubu buraya bir cami yaptırmış. Kıyıya yakın. Üç katlı bina, kıbbesi üzeri kiremitle kapatılmış. Anadolu kasaba1arında binlerce benzerini gördüğümüz plansız, belki de mimar eli değmeden yapılmış, estetik hiçbir çekiciliği olmayan bir yapı. Dıştan bakılınca camiye benzer bir durumu yok. Orta katı cami. Cami bölümüne genişçe bir iç balkon eklenmiş. Bu kısımda kadınlar namaz kılıyor muş. Türkiye’den gelme imamla konuştum. Genç bir adam. Alt katın Kuran kursu olduğunu söyledi. Ama derse başlamak üzere cami önünde toplanan öğrenciler 18-20-25 yaşında kocaman delikanlılar. Aralarında daha yaşlıları da var. Buranın aslında bir medrese oluğu anlaşılıyor. Araplar da burada bir cami yapmışlar, bir de medrese açmışlar. İmam “Bizim onlarla bir ilgimiz yok,” diyor. Anlaşılan Arap din görevlileri burada da dini sorunlarla uğraşacak yerde “Türk lerin dinsizliği (!)“ ile uğraşıyorlar.
Durres sakin, küçük bir kent Güzel bir sayfiye yeri. Ama sokaklarında bizden başka Turist yoktu. 
Kıyıya yakın bir kalenin kalın kulesi üstündeki cafe de denizi seyrederek kahve içtik. Kaleden bakılınca kentin kuzeyinde bir tepe üstünde güzel bir köşk görülüyor. 1945 yılında ülkeyi terk eden Kral Zagu’nun sarayı imiş. Kral Zagu Arnavutluk’tan ayrılınca ilk durak Istanbul’a gelmişti. O gü nün gazetelerinde ve magazin dergilerinde kraldan fazla çok şık giyinmiş kraliçe ve prenseslerin fotoğrafları ilgi çekmişti. Kral Zagu birkaç gün İstanbul’da kalmış, sonra Mısır’a gitmişti, bir daha adı sanı anılmaz olmuştu.
Durres ve çevresindc Akdeniz ılıman iklimi görülüyor. Bu iklimin belli başlı iki bitkisi zeytin ile narenciyedir. Seyrek de olsa zeytin ağaçlan, üzüm bağlan gördük de narenciye bahçeleri pek gözümüze çarpmadı.
Durres’te bir büfede çocuk kitapları satıldığını gördüm. Sağ kolu omzundan kopmuş bir genç adam büfeyi işletiyordu. Kitaplara baktım. Aslından fotokopi yoluyla çoğalnimış. Korsan baskı demeye dilim varmıyor, çok berbat bir baskı. Gene de üç kitapçık alıyorum. Çünkü resimleri oldukça güzel. Hem de bir Arnavut ressam yapmış bunları. Adamın avcına bıraktığım kiğıt paraları kafi gelmiyor. Uzanıyor, yeniden çıkardığını paradan da bir miktar alıyor. Oradan ayrılıp da kitapların üzerindeki fiyatlara bakınca kolsuz satıcının alması gerekenden iki kar fazla para aldığını görüyorum.
Öğle üzeri gene Tiran’a döndük. Türk Büyük Elçiliğini ziyaret randevumuz vardı. Doğruca oraya gittik.
Daha önce de değindiğimiz gibi büyük elçi Arnavutluk cumhurbaşkanı ile Türkiye’ye gitmiş. Büyük elçiye vekalet eden maslahatgüzar sayın A. Metin Durmuş, kafilemizi kabul etti. Bize çay ve kuru pasta ikram etti. Elçi vekiliyle bir yarım saat görüştük. Bilgili, kültürlü, güler yüzlü genç bir diplomat. Ona Arnavutluk’la ilgili bazı sorular yönelttim. Sorularımı büyük bir incelikle cevapladı. Sorduğum soruları, aldığım cevapları kısaca buraya aktarıyorum:
“Sosyalizmden sonra tarım toprakları nasıl özelleştirildi? Elbasan’a gelirken yol boyunca bir iki dönümlük parsellere bölünmüş çokça tarlalar gördüm.”
“Sosyalizm döneminde bütün topraklar kamulaştırılmıştı. Demokrasiye dönülünce topraklar yurttaşlar arasında eşit olarak bölüştürülmüş. O dönemde burada bulunmadığım için neler olup bittiğini, bu işin nasıl yürütüldüğünü ayrıntılarıyla bilmiyorum. Şimdi çok sayıda parçalanmış küçük topraklar devletin en büyük sorunlarından birisi. Halk bir iki dönüm toprağın içine kapanıp tarım yapmayı tercih etmemiş. Bu yüzden ekilebilir verimli topraklar boş duruyor. Şu anda Arnavutluk’ta beslenme ve açlık sorunu var. Dışarıdan tarım alanında iş yapacak yatırımcılar bekliyorlar.”
“Yabancı yatırımcıların Arnavutluk’a ilgisi ne durumdadır?”
“Henüz geniş çapta bir yatırım akışı yok. En çok Türkiye ile İtalyanlar ilgileniyorlar. Gelen dış sermayenin % 60’ı Türk sermayesi. Arnavutluk’un en büyük demir çelik fabrikasını Türkler kurdu (Kurum Demir Çelik Fabrikası). Arnavutluk’ta on tane Türkçe öğretim yapan Gülistan ve Sema vakıflarının açtığı özel okullar var. Ülkenin ikinci büyük bankası Türkiye’den gelme eski Kent Bank. Türkiye Tiran’a büyük bir cami yaptıracak. Araplar da bir cami projesi teklif ettiler ya, onlarınki kabul edilmedi.
“Şu anda Arnavutluk ekonomisi ve Türkiye ile ticareti ne durumdadır?”
“Arnavutluk’un nüfusu 3 100 000 civarında. Ortalama milli gelir adam başına 1200 dolar. Türkiye, ticarette 80 milyon dolarla üçüncü sırada yer alıyor. Birinci sırada İtalyanlar var. Yunanlılar da ticareti artırmak, yatırım yapmak için çalışıyorlar.”
“Milli gelirleri bu kadar düşük olan bu ülkede sokaklarda Mersedes arabasından geçilmiyor? Bu bir çelişki değil ini?”
“Haklısınız? Arnavutluk’ta çok sayıda Mersedes marka otomobil var. Geçen yıl buraya Mersedes Fabrikaları genel müdürü geldi. “Dünyada en çok Mersedes marka araba Albanya’da,” dedi.
“Geliri kıt bir ülkenin insanları bu pahalı arabaları nasıl alabiliyorlar?”
“Mersedes arabalarının çok büyük bir bölümü çalınmış arabalar. Ama Mersedes hırsızlığı yalnızca Arnavutların işi değil. Almanlarla ve öbür Avrupa ülkeleri insanlarıyla anlaşma yoluyla düzenlenmiş bir eylem. Alman, Mersedesini bir Arnavut’a oldukça elverişli bir fiyata satıyor. Onun Almanya’dan çıkarak Arnavutluk’a dönmesini bekliyor. Arabasının Arnavutluk’a geçtiğini anlayınca polise çalındığını bildiriyor. Sigortadan yeni bir araba alıyor.”
“Çalıntı durumuna düşen arabayı Arnavutluk yöneticileri nasıl tescil ediyorlar?
Bu sorumuza sayın maslahatgüzar kısa ve oldukça diplomatça bir karşılık verdi:
“Sosyalizme karşı ayaklamanın ardından doğan karışıklıkta olmuş bu işler.”
Biz maslahatgüzarla konuşurken kafilemizde bulunan ve Arnavutça bilen İzmir Milletvekili sayın Dr. Ramazan Toprak, telaşlandı. Adeta feveran etti.
“Bunlar da nereden çıktı?  Bunları yazacak mısınız?” Kitap araştırma yapılarak yazılır,” dedi.
“Sayın milletvekilim,” dedim, “ben elli yıldır yazan bir insanım. Neyin, nerede, nasıl yazılacağını bildiğimi sanıyorum”
Sayın Toprak, bir gün sonra otobüste gönlümü aldı ama gene “Şu Mersedes işini yazmasanız iyi olur,” dedi. Ne gördüm, ne işittiysem onu yazdım. İnşallah çok nazik, çok hatırşinas bir insan olan, yalnız seçmenlerinden değil, hekim olarak çalıştığı yerlerde de büyük bir sevgi ile insanları kendisine bağlamış bulunan Toprak’ı üzmemişimdir.
Mersedes öyküsü yalnız Arnavutların öyküsü değil. Kosova’da da, Makedonya’da da  - Arnavutluk’ta olduğu gibi fazla olmasa da- Mersedesler gördük. Bunlar da Almanların sigorta soygunculuğu oyunuyla buralara getirilmiş.
Elçi vekiline ve görevlilerine teşekkür ederek elçilikten ayrıldık. Dış avluya çıktığımızda elçilikte görevli Arnavut asıllı genç:
“Şu an kriz yaşasa da Türkiye güçlü bir devlet. Irak Savaşı’na asker göndermedi ama Irak’a giden 35 bin Arnavut askerinin silahları, elbiseleri, arabaları Türkiye’den gitti,” dedi.
Genç adam bunları söyledikten sonra göğsünü gerdi. Sözlerini şöyle bitirdi:
“Türk ordusu dünyanın en güçlü ordusudur,”
Elçilikten dönüşte bir süre gene dolaştık. Gece gezdiğimiz yerleri gündüz gezerken bir şey dikkatimi çekti. Tiran’da çok sayıda turizm bürosu var. Bunların ne içinde ne de önlerinde hiçbir kalabalık yoktu. Bürolarda sayıları fazlaolmayan görevliler oturup duruyorlar.
Sokaklarda da turiste benzer insanlara rastlamadık. Kaldığımız otelde de bizden başka kalanlar yoktu.
Maslahatgüzardan öğrendiğimize göre Arnavutluk’la yıl da bir milyon kadar turist gelmekte imiş. Arnavutluk aslında turizm için eşsiz fırsatları olan bir ülke. Doğa var. Deniz var. Geniş alanları kaplayan dağlar, yaylalar var. Özellikle yemek turizmi büyük atılımlar yaratabilir. Yaylalarda doğal koşullarda yetiştirecekleri hayvanların etinden yapılan yemekler boğazlarına düşkün Almanlar, Fransızlar ve öbürlerini buraya çekebilir. Arnavutluk aynı zamanda Avrupa’nın göbeğinde bir Akdeniz ülkesi. Bağcılık, şarapçılık geliştirile bilir. Macaristan uygun olmayan ikliminde yetiştirdiği yenilemeyecek kalitedeki üzümlerden ürettiği şarapları, Türkler den öğrendiği gulaş (kul aşı) ile nerdeyse İspanya kadar turist çeken bir ülke. Arnavutluk bir Akdeniz ülkesi. Her ne kadar ılıman iklim etkisini daracık bir kıyı bölgesinde gösteriyorsa da buralarda üzüm, narenciye, zeytin gibi ürünler yetiştiriliyor. Kıyı kenti Durres’te güel şaraplar üretildiğini söylediler. Buradan aldığım küçük bir şişe votkanın Türkiye’ye dönünce Rus votkalarından aşağı kalmadığını gördüm.
Arnavutluk kalkınmasında turizm öncü olabilir. Ne var ki şimdiki durumda biraz zor görünüyor. Yeterli yol yok bir kere. Oteller yok. Alt yapı hiç yok.

 

 
 
 
  08

Bu sayının içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

Bir önceki Sayfaya Gitmek İçin Tıklayınız!

Bir sonraki Sayfaya Gitmek için Tıklayınız!

Selma GÜRSEL
Selma GÜRSEL Hayat Hikayesi
FIRINDA PATATESLİ BONFİLE
1 kilo bonfile 1 santim kalınlığında kestilecek
4 adet orta boy patates
1 fincan zeytinyağı
Kekik
Tuz
            Kasaptan alınacak bir kilo bonfile bir santim kalınlığında kestirilerek dövülmeden alınır.
            Patatesler kızartmalık şeklinde ya da kangal olarak doğranır. Fırın tepsisi yarım fincan zeytinyağı ile yağlanarak doğranan patatesler tepsi serilir üzerine hafif bir tuz serpilir.
            Kasaptan alınan bonfile; tepsiye birer parça olarak patatesin üzerine konulur. Bonfilenin üzerine geri kalan yarız fincan zeytinyağı ekilerek istenildiği kadar tuzlanır ve kekik ekilir. Normal fırın ateşinde biraz pişen bonfile sulanır. sulanan bonfile suyu çekene kadar pişirilir.
            Fırından çıkarılan bonfilenin yanına salatalık turşusu, domates ve soğan ince olarak doğranır tabak süslenir, tabağa konulur.          
Sıcak sıcak servis yapılır.

 

 
 
 
 
 09

Bu sayının içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

Bir önceki Sayfaya Gitmek İçin Tıklayınız!

Bir sonraki Sayfaya Gitmek için Tıklayınız!

Güner KAYMAK
Güner KAYMAK Hayat Hikayesi
ÖLÜMÜ UNUTMA
Ölümü unutma getir aklına
Bu gün varız yarin yokuz arkadaş
Aldanıpta kanma dünya malına
Bu gün varız yarin yokuz arkadaş
İnsan oglu en degerli varlıktır
Birlikte yaşamak güzeldir haktır
Bir gönülü kırmak bina yıkmaktır
Bu gün varız yarin yokuz arkadaş
Nefsine uymayan düşmez yanlışa
Binbir bela gelir akılsız başa
Kötü söz söylemem kimseye haşa
Bu gün varız yarin yokuz arkadaş
Gururla kibirle ne işimiz var
Hangi padişaha dünya oldu yár
Kardeşçe paylaşmak elbetteki kár
Bu gün varız yarin yokuz arkadaş
Arzu edilmeli kemale ermek
Kolaymıdır öyle gönüle girmek
Bence en güzeli sevmek sevilmek
Bu gün varız yarin yokuz arkadaş
Tatlı dile güler yüze doyulmaz
Yoksulun fakirin hakkı çalınmaz
Ben insanım diyen canlıya kıymaz
Bu gün varız yarin yokuz arkadaş
Son bulsun savaşlar sömürü bitsin
Güllerin dalında bülbüller ötsün
Sürgünde olanlar yurduna dönsün
Bu gün varız yarin yokuz arkadaş
İnsanlık onuru galip gelmeli
Zalimin zulmüne gögüs germeli
Kadını erkegi eşit olmalı
Bu gün varız yarin yokuz arkadaş
Garez ile nefret zayıflık bence
Manasız gurur cana işkence
Insan utanır yüz yüze gelince
Bu gün varız yarin yokuz arkadaş
Ozan Güner der sakin olalım
İlime irfana kafa yoralım
Ardımızda bir çok eser koyalım
Bu gün varız yarin yokuz arkadaş
 

 

 

 
 
 
 10

Bu sayının içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

Bir önceki Sayfaya Gitmek İçin Tıklayınız!

Bir sonraki Sayfaya Gitmek için Tıklayınız!

Adile TÜRKMEN
Adile TÜRKMEN Hayat Hikayesi
ELVEDA DEMEYE GELDİM
Bir arar,bir sorardı insan giderken,
Söyle beni unutturan mı var.
Hakkımdı öğrenmek,her şey biterken,
Sanma ki sevdiğim ben sana geldim.
 
Şimdi yıllar sonra gelirken sana,
Korkma ellerim boş vedadan yana,
Nasıl göz koyarım mutluluğuna.
Yalnız elveda demeye geldim.
 
Bana dön diye dil dökmeye değil,
Önünde durup diz çökmeye değil.
Ümit çiçekleri ekmeye değil,
Sadece elveda demeye geldim.

 

 

 
 
 
 

Bir önceki Sayfaya Gitmek İçin Tıklayınız!

Bir sonraki Sayfaya Gitmek için Tıklayınız!

Bu sayının içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

 
 

Çalışmalar TELİF ESERİDİR Yazarlarımızın gönderileri ile yayına alınmıştır.
corumlu2000@gmail.com
Mahmut Selim GÜRSEL  
yazarlarımız yaptıkları paylaşımlardan sorumludur.
Sitemiz ve yazarlarımız;hukuka, yasalara, telif haklarına ve kişilik haklarına saygılı olmayı amaç edinmiştir.