DİKKAT ! BU BİLGİLER TELİF ESERİ OLUP YAZARI VE YAYINEVİMİZDEN  İZİN ALINMADAN KULLANILMAMALIDIR.

YIL 9  SAYI 107  25 Ocak 2008

Mahmut Selim GÜRSEL KURBAN BAYRAMI VE YENİ YIL
Mahmut Selim GÜRSEL OBRUK VE ÇORUM
Sakin KARAKAŞ ENGELLİ ÇOCUKLARIMIZIN GÖZLERİ GÜLÜYOR
Müslüm TUNABOYLU TEKNOLOJİ VE HABERLEŞME ÖZGÜRLÜĞÜ
İsmet ÇENESİZ DUYGU SÖMÜRÜSÜ
Ali EMİROĞLU ULUS OLMAK ZORDUR
Mustafa Nevruz SINACI İNSAN HAKLARI GÜNÜ “İNSAN SEVGİSİ” VE İSLÂM
Selma GÜRSEL ISPANAK  PASTIRMALI MIKLAMA
Adile TÜRKMEN KIRMIZI KARANFİL
Güner KAYMAK ABD AVRUPA DENEN SOYSUZLAR
Şükrüye BEZGİN SİMALAR
OBRUK BARAJI
 
   
 
 
 
 01

Bu sayının içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

Bir önceki Sayfaya Gitmek İçin Tıklayınız!

Bir sonraki Sayfaya Gitmek için Tıklayınız!

Mahmut Selim GÜRSEL
Mahmut Selim GÜRSEL Hayat Hikayesi
KURBAN BAYRAMI VE YENİ YIL
Dergimizin yayınlanmasından sonra kutlayacağımız Kurban Bayramı ve 2007  yılını bitirip,2008 yılına da başlayacağız.
Geriye dönüp baktığımızda nice Kurban Bayramları ve Yeni yılları geride bıraktığımızı hepimiz kendi yaşına göre hatırlar.
İnsanlık tarihi içerisinde bir sürü bayram ve kutlamaların olduğu ve bunların zaman içerisinde yavaş yavaş değerini yitirerek kaybolduğunu görmekteyiz. Bu yok olan mutlu günlerin birisi de olan Kurban Bayramı Müslümanların dini iki bayramından birisi olarak Müslümanlar tarafından yaşatılmaktadır.
Kurban Bayramının insanlar için öneminin birisi insanın belli bir mali gücü olan kurban parasını bir an içinde yaşamı olan bir canlının Yaratanı olan Allah C.C. rızasını kazanmak için kanını akıtılması ile imtihanı olarak ta görmekteyiz. Allah C.C. Ne bizim cebimizdeki paraya,ne de o para ile kanını akıttığımız hayvanın cani veya kanına ihtiyacı bulunmamaktadır. Burada asıl olan insanın malını böyle bir harcamada elinin veya gönlünün titremesinin olup olmayacağını denenmesi olarak görmemiz doğru olur.
Kurban; kesimine karşı olanların görüşleri bence o hayvanın hayatının kurtarılması olarak insanlara anlatılması ise inandırıcı değildir. Bu gibi karşı çıkışları yapanlar kendilerine bir çıkar olarak menşur olabilme gibi art niyetler aramak hiçte yanlış olmaz.
İnsanların bütün bir yıl içinde hiç et yemediklerini düşünebiliyor musunuz ? İşte bu kasılan ve ihtiyaç sahipleri ile eşe dosta dağıtılan etlerle,Kurban Bayramında bu insanlar et yemiş olurlar.       
Kurbanı kesen de kendi nefsine göre kurbandan bir haz almasına karşı Allah C.C. tarafından da bir mükafat almaya hak kazanır.
Yukarıda anlattıklarımız,bir Musevi’yi,bir İsevi’yi,bir Budist’ti,bir Ateist’i,bir Satanist’i  alakadar etmez. Onların gözünde kurbanın değeri olmaz. Bu görüşte olanların Müslümanların ibadetine karşı çıkması ve yaptığı kesim işlerine karışması asbestle iştigaldir. Fakat bu Müslüman için bir deneme ve bir mükafat alış-verişi olarak ilgilendirir.
Gelelim bir yılın bitiminde kutlanan ve İsevilerin kutsal kutlamalarından birisi olan Yeni Yıl Kutlaması;Yılbaşı olarak da bilinen Kristmas (Hz. İsa'nın doğumu) ve Paskalyadır. Bu kutlama Hıristiyanlık için önemli bir bayram olması bir Hıristiyan olarak kutlaması biz Müslümanları ilgilendirmemekle beraber,saf ve masumane olarak sunulan Müslümanların da bu Kristmas (Hz. İsa'nın doğumu) ve Paskalyayı kutlamaları sağlanmaktadır.
Bu kutlama Hıristiyanlığın olmasından dolayı bizimde bu Hıristiyan geleneğini kutlarken Yeni Yıl olarak kutlamalıyız. Müslümanlığın müsaade ettiği çerçevede biten bir yıl ve gelen Yeni bir Yeni Yıl olarak düşünmeliyiz.
Karar sizin. Her iki kutlama da sizin bileceğiniz ve sizin kutlayacağınız bir zaman dilimidir.

 

 

 
 

 

 02

Bu sayının içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

Bir önceki Sayfaya Gitmek İçin Tıklayınız!

Bir sonraki Sayfaya Gitmek için Tıklayınız!

Mahmut Selim GÜRSEL
Mahmut Selim GÜRSEL Hayat Hikayesi
OBRUK VE ÇORUM
“Sabırla koruk üzüm olurmuş” demiş atalarımız. Çorum da sabrederek barajını yaptı ve barajına su tutmaya başladı.
Gidip yerinde görmek istedim ve bayramın ertesi günü Obruk’a gittim. Biraz da resim çektim.
Yine dergimiz basılırken obruk baraj yapım alanına gitmiştik. Rahmetli İsmail Pamuk , Oğuz Leblebicioğlu, Müze’nin fotoğrafçısı Rahmetli Mustafa Büke ve ben. Orayı resimlemiş ve “Çorumlu 2000 Aylık Kültür Sanat ve Edebiyat Dergisi’nin Yıl:1 Ekim 1998 Sayı 4  15. sayfa’da Oğuz Leblebicioğlu’nun ‘Obruk Barajı’ yazısı ile renkli olarak basmıştık. İşte  9 yıl 2 ay sonra aslında 10 yılın içinde ikinci ziyaretimi yalnız yaptım ve resimledim. Kızılırmak’tan çok sular aktı. Baskı de olmazsa sanal olarak ve daha da çok okuyucuyla buluşarak dergimizi devam ettiriyorum. Çorum’un en uzun süreli basılan dergisi olarak da “63 sayı” sanal olarak da yayınımıza 107’inci sayı ile karşınızda yine Obruğu tanıtmaya çalışıyorum.
Belki bir belge olarak sizlerle paylaşmak istedim.
            Burada yayınlanan yazıda belirtilen ve bilgileri o tarihte görevde olan ve dergimize bilgi olarak veren DSİ Proje inşaat Mühendisi İbrahim Hakkı Şenöz ve Obruk Şantiye Şefi Mehmet Karaca’dan almıştık.
Baraj Gölü Alanı: 50.2 km2
Baraj Gölü Uzunluğu: 38 km.
Baraj Hacmi: 661.110.000 m3
Baraj Tipi: Kil Çekirdekli yarı geçirimli
Baraj Beton Hacmi: 400,000 m3
Kret Uzunluğu: 504 m
Kret Eni: 12 m
Nehir Tabanından Yüksekliği: 67 m
Temelden Yüksekliği: 125 m
Derivasyon Tünel Uzunluğu: 655 m
Derivasyon Tünel Çapı: 10 m
Derivasyon Tünel Debisi: 1040 m2/saniye
Dolu Savak Tipi: Karşıdan alışlı kapaklı
Dolu Savak Boşaltım kapasitesi: 5000 m2/saniye
Kapak sayısı ve cinsi: 4 adet radyal kapak
Enerji Tünel ve tipi: 2 adet dairesel
Enerji Tünel İç Çapı: 7 m
Santral Tipi: Düşey Eksenli Francis
Brütü Maksimum Düşme :66.6 m
Üretilen Enerji Toplamı:473.000.000 kw saat/yıl
Baraj Kazı Ve Dolgu Toplamı: 25.000.000.000 m3
Sulama Yapısı ve Tipi: Dairesel
Sulama Cebri Boru Çapı: 2 m
 
10 YIL ÖNCEKİ OBRUK VE ŞİMDİKİ OBRUK BARAJI RESİMLERİ Fotoğraflar Gürsel Yayınevi telifidir

 
 

 03

Bu sayının içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

Bir önceki Sayfaya Gitmek İçin Tıklayınız!

Bir sonraki Sayfaya Gitmek için Tıklayınız!

Sakin KARAKAŞ
Sakin KARAKAŞ Hayat Hikayesi

ENGELLİ ÇOCUKLARIMIZIN GÖZLERİ GÜLÜYOR

            Avrupa’da olduğu gibi; Ülkemizde de son yıllarda engelli vatandaşlarımıza sosyal hakları verilmeye başlandı. Bundan on yıl öncesine kadar engellilerin haklarının hemen hiç konuşulmadığı ülkemizde; önce engellilerin örgütlenmesi faaliyetleri başlatıldı.
            Engelli vatandaşlarımızın önceleri küçük sayılarla ifade edilen sivil örgütlenme faaliyetleri devlet tarafından da desteklenince  örgütler birleşerek  federasyona dönüştüler.
            Tabii ki örgütlenmenin önünü açan yasal düzenlemeler de gerçekleştirilerek Avrupa birliği standartlarına uygun hale getirme faaliyetleri de bir yandan devam ediyor.
            Daha önceleri insanların merhamet duyguları ile yaklaştığı fiziksel ve zihinsel engelli vatandaşlarımız artık hemen her platformda  bireysel ya da örgütleri vasıtası ile kendilerini ifade edebiliyor, hak arayabiliyor, kendine uygun bir iş sahibi olabiliyor. Devletin iş yasaları da engellilerin istihdamına uygun hale getirilmiş durumda.
Bütün bu gelişmelerle birlikte engellilerin spor yapabildiği hatta engellilerle ilgili özel olimpiyatların giderek etkili bir organizasyona dönüştüğünü görüyoruz.
Ülkemizde de yukarıda açıklanan gelişmelerin etkin olduğunu ve devletin engelli vatandaşların sorunlarını önemsediğini görmekteyiz.
Söz konusu gelişmelerin en önemlisi ise engelli vatandaşlarımızın eğitim giderlerinin devlet tarafından karşılandığı ve devrim niteliğinde olan özel özel eğitim okulları ve rehabilitasyon merkezlerinin açılmasıdır.
Engellilerin eğitim hakkının yaygınlaştırılması ve ülkenin en ücra köşesindeki engelli vatandaşlarımıza eğitim hakkının götürülmesi anlamına gelen  bu uygulamada 2007 yılında küçük sorunlar yaşansa da söz konusu uygulama ile engellilerimizin artık gözleri gülmeye başladı.
Bu arada engellilerimizin gözleri gülerken  söz konusu merkezlerde otuz bine yakın istihdam olanı oluşturuldu. Uygulamanın bu yönünü de ayrı bir güzellik olarak değerlendirmek gerekir diye düşünmekteyim.
İlgili mevzuatlar  çerçevesinde 2007 yılında ülkemizin hemen her köşesinde olduğu gibi Osmancık’ta da Milli Eğitim Bakanlığına bağlı bir Özel özel eğitim ve rehabilitasyon merkezi açıldı.
Osmancık İlk Gülen Gözler Özel Eğitim ve Rehabilitasyon Merkezinde tahminim odur ki 8 ile 10 kişi arasında bir istihdam alanı oluşturuldu.
Engellilerin eğitimi açısından ismini de son derece anlamlı bulduğum bu rehabilitasyon merkezinde bir yıla yakın bir zamandır eğitim veriliyor ve Osmancık ve çevresinde yaşayan engelli çocuklarımızın gözlerinin gülmesi amaçlanıyor.
Bir eğitimci olarak alanında oldukça başarılı olduğunu gözlemlediğim Osmancık İlk Gülen Gözler  Özel Eğitim ve Rehabilitasyon Merkezinde yukarıda açıkladığım üzere kanaatim odur ki engelli çocuklarımızın gözleri gülüyor.
Alanında uzman Çocuk Gelişimi Okul Öncesi ve Özel Sınıf Öğretmenlerinin fedakarca engellilerin eğitimini üstlendiği kurumda öğretmenlerin iş yerlerine gidiş ve dönüş işlemleri dahi düşünülmüş. Öğretmenler evlerinden alınıyor ve iş bitiminde evlerine bırakılıyor. 
Çalışanlar açısından da son derece muhteşem bir aile ortamı ve ait olma duygusunun üşt düzeyde yaşatıldığı merkezde verimin artırılması amacı ile çalışanların yaş günü yeni yıl kutlaması vb.özel günleri de unutulmuyor ve objektif olarak yöneticinin ajandasında yer alan notlar vasıtası ile hiçbir ayrım yapılmadan çalışanlara özel günlerinde sürprizler yapılıyor.
Çalışanların sürekli onore edildiği ve teşvik gördüğü böyle bir ortamda çalışanların da  sosyal, duygusal ve moral açısından da mutlu olduklarını düşünüyorum. Üretilen eğitim hizmetinin özel ve meşakkatli olması düşünüldüğünde kurum yöneticilerinin personeline objektif tavrı ve yukarıda açıkladığım ayrıntılar daha da önem kazanıyor.
Merkez engelli çocuklarımızın eğitimi ile ilgili zengin araç gereç vb. materyal ile donatılmış. Personel öğle yemeklerinin aile ortamı içerisinde kurumda verildiği merkezde mutfaktan öğretmenler odasına, veli bekleme odasından psikolog odasına kadar hemen her ayrıntı düşünülmüş.
Durum böyle olunca da Osmancık İlk Gülen Gözler Özel Eğitim ve Rehabilitasyon Merkezinde eğitim alan engelli çocuklarımızın kurumun adında da belirtildiği üzere gözleri daima gülüyor.
Bu  durumda kutsal bir görevi yerine getiren kurum çalışanları ve işletmecileri de doğal olarak mutlu oluyorlar.
Bu bağlamda bir eğitimci olarak gözlemleye ve etüt etmeye çalıştığım Osmancık İlk gülen gözler özel eğitim ve rehabilitasyon merkezi işletmecilerini, öğretmenlerini ve diğer çalışanlarını alkışlıyorum.

 

 
 

 
 
 04

Bu sayının içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

Bir önceki Sayfaya Gitmek İçin Tıklayınız!

Bir sonraki Sayfaya Gitmek için Tıklayınız!

Müslüm TUNABOYLU
Müslüm TUNABOYLU Hayat Hikayesi
TEKNOLOJİ VE HABERLEŞME ÖZGÜRLÜĞÜ 
Teknoloji geliştikçe insanlar biraz daha rahat birbirlerini tanıma olanağı bulmaya başladı. Geçmişe bir göz atacak olursak büyüklerimiz bayram  yada yılbaşı tebriklerini günler öncesinden hazırlar, sayıları bir düzineden fazla olunca da ya bir lastik yada bir iple zarflar bağlanır  postaya verilecek günü beklerdi. Haberleşme merkezleri olan PTT anılan günler arifesinde dolar taşardı.
Son birkaç yıldan bu yana sayıları ya da firma adları sıralanamayacak kadar çok olan üretme merkezlerinde üretilen çok değişik modellerle cep telefonları, yalnız konuşmak için değil fotoğrafçılık da yapmaya elverişli duruma getirilince çekiciliği biraz daha dikkat çeker oldu.
Şehir içersinde ki taşıt araçlarında yolculuk yaparken çoğu kez ellerden birinin direksiyonda meşgul iken diğeri telefonla  haberleşmeye yardımcı oluyor. Çoğu kez uyarılara rağmen araçlarda hareket halinde iken telefonla görüşme bir türlü son bulmuyor. Yasalar can kaybını önlemek için yapılıyor ancak çok az sürücü duyarlı oluyor. Bu sorunun giderilmesi için yasak yasalarından ziyade üretici firmalar yenilikler getirmeli belli bir orandaki kapalı yerlerde görüşme kısıtlanmalı ancak o zaman hareket halinde görüşmenin önüne geçilebilir. Teknoloji uzmanlarına, bilim adamlarına bu konuda çok önemli görevler düştüğünü  vurgularsak yanılmış olmayız. 
Haberleşmek elbette önemli bir konudur. Vatandaşın bu önemli  kişisel eyleminin önüne geçilmesi düşünmeyi bırak akla bile getirilmemeli. Haberleşme özgürlüğü en önde gelen özgürlüklerdendir diye düşünüyorum. Uzun yılları haberleşme ile uğraşan bir basın duayeni olarak bugün getirilen kolaylıklar biraz dikkatimizi çekmiyor değil. Ulusal basınla muhabirliğimiz dönemlerinde saatlerce öncelik tanınmasına rağmen haber yazdırabilmek için telefonun ahizesini ne zaman kaldırabileceğiz diye beklerdik. Bazen bu birkaç saatimizi alırdı.
1979 yılının 30 Ağustos unu 31 Ağustos a bağlayan gece saat 22.45 sıralarında batıdan gelen ani bir yağış Çorum ve yöresinde çok sayıda can ve mal kaybına neden olmuştu. O tarihte telefon görüşmesi yapabilmek için biz önce Merzifon  ilçesinin kuzeyindeki tavşan dağı tepesinde bulunan radyo linklere ulaşmamız gerekiyordu. Telefon hatları koptuğu için ne batıya  nede doğu yönlerine çıkış yapılamıyordu.
Çorum’daki  can kaybına neden olan yağışı Ankara ya ulaşarak TRT yardımı ile ülkenin yöneticilerine, kamuya, kısaca tüm insanlığa duyurmak gerekiyordu. Kentte telefonla haberleşme tümden durmuştu. Yalnız itfaiyenin telefonu çalışıyor. Onlarda nereye yardıma koşabileceklerini kestiremiyorlardı. Sabahın  aydınlığında ilk olarak valimiz rahmetli Sayın Nevzat Şensoy’u aradım. Can ve mal kaybının büyük olduğunu tahmin ettiklerini Samsun ve Ankara yolunun otuzuncu kilometresine dek kontrollerin yapıldığını, haberleşme yapılamadığını, durumu Ankara ya bile ulaştıramadıklarını söyledi. PTT de 03 ü arayarak ilgili memureye Ankara ya ulaşmak için bütün yönleri denemesini istedim. Biraz  sonra karşıma Tosya’daki memur arkadaş çıktı. Haberleri önce aktardım oda TRT ye aktardı. Bunları neden anımsatıyorum sizlere. Haberin büyüğü, küçüğü olmaz. Haber bize küçük ve değersiz gözükebilir  ancak karşımızdaki için öyle olmayabilir. Geçtiğimiz Salı günü siyasi partilerin parlamentoda ki gurup toplantılarını tv  3 den izlerken saat tam 14.00 de  televizyonun görüntüsü kayboldu yalnız bir iki saniye  sesler geldi daha sonra görüntüde giderek  CANLI YAYIN  yerine REKLAMLAR girdi. Yaklış  3 yada 5 dakika  sonra tekrar Canlı yayına geçti. Alışık olmadığım bir olayı  FLAŞ-FLAŞ-FLAŞ mesajı ile yerel  yazılı basına ilettim.
Gurup konuşmasını CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu yapıyordu. Konuşmanın son günlerin en önde gelen konusu  konuşulurken yayının gitmesi ve araya reklam girmesi şahsen benin dikkatimi çekti.Yardımcı olabilmek için kısa bir bilgiyi  ulaştırmayı  görev bildim.Konu üzerine de durulması gereken bir konudur. Her canlı yayın arasına böyle habersiz reklam girebiliyor mu? Yoksa Sayın Kemal Kılıçdaroğlu’nun en önemli notlarını. Engellemek için yapılan bir girişim mi idi. Orası beni ilgilendirmez.Eğer bir televizyon istediği anda istediğini konuşturmazsa ona bir çözüm bulmak gerekir diye düşünüyorum. Yalnız vatandaş değil yayım organları da duyarlı olmak zorundadır. RTÜK bu konuda ne diyecek ya da ne türlü bir uyarıda bulunacak. Özgürlükler, hele haberleşme özgürlükleri olur olmaz böyle kısıtlanırsa yöneticilerimizin  işi biraz zorlaşıyor demektir.
Tekrar etmekte yarar görüyorum, özgürlüğün de bir noktaya kadar olabileceğini, o noktanın korunması gerektiğine inananlardan olduğumu belirtiyor, okurlarıma saygılar sunuyorum.

 

 

 
 
 
 05

Bu sayının içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

Bir önceki Sayfaya Gitmek İçin Tıklayınız!

Bir sonraki Sayfaya Gitmek için Tıklayınız!

İsmet ÇENESİZ
İsmet ÇENESİZ Hayat Hikayesi
DUYGU SÖMÜRÜSÜ;
            Dolandırıcılık mı desem, çarpma mı yoksa yeni bir dilenme usulümü desem bilemiyorum.
(Bildiğim kadarıyla dilenmek kanunen yasak. Belediye zabıta görevlileri vasıtasıyla gereken önlemleri alıyor. Çorum’da eskiye nazaran öyle pekte dilenci yok. Mesela Çorum’da görme özürlü dilenci yok. Altı Nokta körler Derneği, “biz dernek olarak buna müsaade etmiyoruz, eğer gözleri görmeyen birini dilenirken görürseniz bize bildiriniz, biz gereken önlemi alalım” diyorlar. Fakir fukaraya devlet tarafından verilen maaşında bunda büyük önemi var. Sayın Valimiz Mustafa Toprak Bey, Vali Yardımcısı İsmail Çorumluoğlu ve Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma Vakfı Başkanı Sayın Hayrettin Demirci .Bey’e bu özenli çalışmalarından ve işlerini ciddiyetle yürütmelerinden dolayı ayrıca teşekkür ediyorum.)
             Bütün bu yapılanlara rağmen dilenmekten vazgeçmeyen insanlar var. Yeni bir dilenme şekli daha doğrusu duygu sömürüsü yaparak insanları kandıran kişiler çıktı. Bu kişiler hem de büyük miktarlarda para topluyorlar.
Bunlar bir hafta kadar önce beni de çarptılar. Kendi ifadelerine göre topladıkları para 1. milyar olmuş, 200 milyon eksikleri kalmış. Eksiklerini tamamlamak adına 100 milyon da ben verdim. (Ellerinde uydurma bir liste, güya para verenlerin listesi. Tabii bunların hepsi senaryoymuş.)
            Albayrak Otoparkında oturuyordum,  öğle ezanı vaktinde tam da ezan okunurken bunlar geldiler. İyi sayılabilecek bir arabayla  35-40 yaşlarında eli yüzü düzgün, iyi giyimli birisi ve yanında 60 yaşlarında, ufak tefek, zavallı rolünde bir adam.  Eli yüzü düzgün olan ve arabayı süren adam, “bu  adam benim evimde kiracı, perişan durumda, bende 3 aydır kira almıyorum. 2 yıl önce buna Çorum’da yanlış bir ameliyat yapmışlar. Ayağı her gün inceliyor, ağrısı da çok oluyor, acıdan  kıvranıyor, (bu esnada adam ayağını açtı hakikaten sağ ayağı diğerine göre bayağı ince) kendisini Ankara’ya götüreceğiz, Allah rızası için para topluyoruz” dedi ve bir liste çıkardı. Listeye göre 50 milyondan aşağı veren olmamış.  Listede para verenlerin isimleri ve karşılarında imzaları var. (Tabi yine sonradan öğreniyorum ki isimlerin çoğu hayal,. imzalarda sahteymiş.)
Başında da yazdığım gibi 200 milyon eksikleri kalmış. Bunun 100 milyonunu ben saf saf verdim. Adamlar, “İsmet amca bizi gönderebileceğin  biri var mı? Mübarek gün, sevaptır” dediler. Bende inşaat demiri satan, arkadaşım Ömer Şenöz’e gönderdim.
Neyse adamlar gitti bizde camiye gittik. Camiden dününce bir telefon, telefonda Ömer Ağa, “oğlum İsmet sen bu para toplayan deyyuslardan ne kadar komisyon alıyorsun?”  Nerden çıktı Ömer Ağa, adamın ayağını görmedin mi, kağıda bakmadın mı, diye, sordum. O da bana, bunların bu işi sanat haline getirdiğini ve 15-20 senedir, böyle sakat birilerini bulduklarını veya da bir çocuğu sakat bırakıp bunu göstererek para topladıklarını anlattı.
             Bu ahlaksızlara KİM DUR DER BİLMİYORUM.? (Jandarma mı, Emniyet mi, Valilik mi yoksa Belediye mi bilmiyorum)
Şimdi adını vereceğim iki köyde bu işten geçinenler çokmuş. Çorum’a yakın olan bu iki köydeki bazı kişiler bu işi sanat haline getirmişler. Bunların çoğu da Çorum’da lüks apartmanlarda oturuyorlarmış.
Benden yazıp duyurması, ilgililerden önlem alması.    
             Okuduklarımdan Hoşuma Gidenler: Geçmiş zamanlarda yine bu yıl olduğu gibi kurak bir yılda, bir Cuma günü köyün birinde yağmur duasına çıkılacakmış. İmam efendi bir gün önceden herkesi bu duaya davet etmiş. Yalnız gelirken herkes yanında inançlarını da getirsin diye, tekrar tekrar söylemiş. Neyse ertesi gün olmuş ve duaya çıkılmış. Dua yapılmış ama yağmur falan yağmamış. Bir gün geçmiş, iki gün geçmiş ama yağmur falan yok.  Bu sırada köylü İmama sorup duruyormuş, “neden yağmur yok?” diye, İmam, “efendiler siz duaya geldiniz ama yanınızda inançlarınızı getirmediniz sadece bir kişi getirdi o da yetmedi” demiş. (Duaya gelenlerin içinde sadece bir kişinin elinde şemsiye varmış.)
            Dua inanarak, içinde duyularak ve yürekten yapılırsa kabul olur efendim.

 

 
 

 

 
 06

Bu sayının içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

Bir önceki Sayfaya Gitmek İçin Tıklayınız!

Bir sonraki Sayfaya Gitmek için Tıklayınız!

Ali EMİROĞLU
Ali EMİROĞLU Hayat Hikayesi
ULUS OLMAK ZORDUR
Bu dünyada, adam gibi, kimseden korkmadan yaşamak için, ulus olmak zorunluluğu vardır. İnsanlık olmasa bile, şu içine girmek için çok fedakârlıkları göze aldığımız Avrupa milletleri, ulus olmakta karar kılmışlardır. Böylece benliklerini bulmuşlar, böylece geçmişlerine sahip çıkabilmişlerdir. Geleceklerini de, böylece, ulus olarak garanti altına alabilmişlerdir.
Bunları okurken, AB ülkelerinin nüfus kompozisyonlarının bizden farklı oldukları düşünülmemelidir. Onlar da karışıktır. Onların da soylarında çeşitli yerlerden, çeşitli soylardan gelen insanlar vardır. Çeşitli dil konuşulur. Renkleri bile birbirine uymazlık gösterir. Fransa da öyledir. İtalya da öyledir.
Öyledir de, bu ülkelerde birer millet, yani birer ulus teşekkül etmiştir. Bu ulusların adları vardır. Bu ulusların birer resmi dilleri vardır. Bu ulusların müşterek medeniyetleri vardır ve bu medeniyetler, o milletin adı ile anılır.
Herkesin kökeni, dili, dini ayrılık gösterdiği halde, kimse, milletin bütünlüğünü bozacak iddialar peşinde olmazlar, olamazlar.
Bu memleketlerin hepsinde, büyük sorun, sadece insan hakları ve insan eşitliğidir. Azınlık adı altında anılan bir kesim insan da yoktur. Eğer, o memleketin vatandaşı oldunuz ise, o memleketin insanı sayarsınız. O memleketin vatandaşı olmayanlar azınlık değil, yabancıdırlar.
Biz bunları niçin yazıp duruyoruz? Türkiye’nin sorunlarını iyi bildiğimizi düşünerek, güya bir gayretin, ikaz edici bir gayretin içine girmek, içinde bulunmak istiyoruz. Ümit bu ya, belki bir hizmet bile yapmış olabileceğimizi düşünüyoruz. Yazdıklarımızı eleştirenler de olmuyor. Sokakta rastladıkça, tanıdığımız insanlardan takdirkâr sözler bile işitiyoruz. Ümmetçiliğin daha iyi olduğunu bize söyleyen görmedik. Ayrıcalık hakkının da hak olduğunu kimseden işitmedik. Fakat bunlar Türkiye’de düşünülüyor. İnsanların düşünmeyenleri ümmetçilik edebiyatı yapıyor. Tarikatçılık bu esaslar üzerine kurulmuştur. Ayrıcalık ise, kimsenin itirazı olmayacak şekilde ortada bulunuyor. Ülkenin bir kısmı, ne pahasına olursa olsun, koparılmak isteniyor. 40 bin kişi, bu düşünce olduğu için, bu ayrılık düşüncenin kurbanı olmuştur.
Ayırıcı düşünce, her defasında dış kaynaklı teşviklerin eseridir. Osmanlı ülkelerinin dağılmasının sebebi budur. Arkada hep yabancı vardır. Ermeni sorunu arkasında hep emperyalist devletler ve Çarlık Rusya’sı olmuştur. Kürt isyanlarının hangisinin arkasında Avrupalı yoktur? Amerika bu fikirde değil midir? Amerika’dan, silahlanmış bir Kürt isyancı grubunun yok edilmesi beklenir mi? Adamlar bunları kendilerine gaye etmişler ve zamanında bütçelerine tahsisat bile koymuşlardır.
Ümmetçilik yerli istektir. Ümmetçilik bir gaye taşırsa da, bu gaye Türkler için olamaz. Bu gaye Arap milliyetçiliği için düşünülebilir. Ümmetçilik Arapları bir araya getirmiş değildir ki, biz Türklerin asimile edilmesinin vasıtası olsun? Nasıl ki, laiklikle İslamiyet’in bir arada olmasını anlamayan insanlar bu memlekette çoksa; ümmetçi olmadan da Müslüman olunmayacağına inanan insanlar çoktur. Bunları, şimdilik yanılgı içinde kabul etmekle yetinmek gerekiyor.
Ortada deneyimler var. Hıristiyanlıkta da ümmetçilik vardır. Bu gün bu fikir toptan reddedilmiştir. Fransız, Fransız kalarak; Alman, Alman kalarak ve hatta Bulgar, Bulgar kalarak Hıristiyan kalınacağını göstermişlerdir. Biz de, Türk kalarak, Türk olarak Müslümanlığımızı aslında göstermiş bulunuyoruz da; bu hakikati anlamayan kalın kafalıları ikna etmek mümkün olmuyor.
Ümmetinden olduğuna inandığınız hiç bir Arap kesimi Türkleri sevmiyor. Türkleri Avrupalılar da sevmiyor. Eskimolar da çok azlar, bizi sevmiş olsalar bile etkileri olmaz.
Hala Avrupa içine girmeyi düşünmek istiyorsanız, Avrupalı milletler gibi ulus olmak ve ümmet dışına çıkmak zorundasınız. Şahsiyet böyle kazanılır. Şahsiyeti olmayan insanlar, günlük işlerinde başarılı olsalar bile, gelecekleri karanlıktır. Milletler de aynıdırlar.

 

 

 
 
 
 07

Bu sayının içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

Bir önceki Sayfaya Gitmek İçin Tıklayınız!

Bir sonraki Sayfaya Gitmek için Tıklayınız!

Mustafa Nevruz SINACI
Mustafa Nevruz SINACI Hayat Hikayesi
İNSAN HAKLARI GÜNÜ “İNSAN SEVGİSİ” VE İSLÂM
Siyaset Bilimci, Hukukçu, Yazar
DP 7. ve 9. Dönem
Genel Başkan Yardımcısı
 
Bu gün “Dünya İnsan Hakları Günü ve İnsan Hakları Haftası” nın başlangıcı. Mesele malum, Birleşmiş Milletler (BM) Genel Kurulunca 10 Aralık 1948 tarihinde “İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi” kabul edilmiş ve Türkiye bu kabule 27 Mayıs 1949’da katılarak onay vermiş; Ve 27 Mayıs 1960 “İnsan Hakları Evrensel Beyannamesinin Kabul ve Resmen Onayının” 11. yılında, kanlı bir darbe yaparak “en insanlık dışı” cürümünü işlemiştir.
Bu gün “Dünya İnsan Hakları Günü ve İnsan Hakları Haftası” nın başlangıcı.
Mesele malum, Birleşmiş Milletler (BM) Genel Kurulunca 10 Aralık 1948 tarihinde “İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi” kabul edilmiş ve Türkiye bu kabule 27 Mayıs 1949’da katılarak onay vermiş; Ve 27 Mayıs 1960 “İnsan Hakları Evrensel Beyannamesinin Kabul ve Resmen Onayının” 11. yılında, kanlı bir darbe yaparak “en insanlık dışı” cürümünü işlemiştir.
Bu tarih aynı zamanda: Kazak İsyanının önderi Pugaçev’in idam edilişi (1774); Bir zamanların en zararlı tahrip ve taarruz silâhı olan dinamitin mucidi Alfred Nobel’in ölümü (1896); Nedamet içinde kıvranan vahşi batının ilk NOBEL ödülünü, İsviçre’li Henri Dunant’a vermesi (1901); Celâl Bayar tarafından, “Tarihi Şark Raporunun” yayınlanması (1936); AB’ nin, Türkiye’yi sözde “Aday Ülke ilân etmesi” (1999); Siirt seçimlerinin iptal edilmesi ile dokunulmazlığı düşen Fadıl Akgündüz’ün gıyabi tutuklama kararının vicahiye çevrilerek, ceza ve tevkif evine konulması ile; Hukuki engellerinden arındırılmış Recep Tayip Erdoğan’a Milletvekilliği yolunun açılması (2002); AB zirvesine tam bir hafta kala, Leylâ Zana ve 150 civarında (terör ve tedhiş örgütüne yardım ve yataklık faili) yandaşının Herald Tribune ile Le Monde gazetelerine “Kürtler (Ermeniler) Türkiye’ den Ne İstiyor” başlıklı, bölücü içerikli bir ilân vermeleri büyük tepkilere neden oldu (2004); Aslında daha çok şey var yazılacak...
Mesele burada yatan büyük (vahim) çelişkiyi görebilmek.
İnsanlık alemi, (namuslu-dürüst-onurlu ve akil insanlar tarafından kullanılması halinde olabildiğince yararlı) doğal doku (tabiat) ve başta deniz mahlukatı olmak üzere hayvanlara büyük ölçüde zarar veren, “dinamitin mucidinin” dünyayı terk etme günü; Diğeri de, bu günü, “Yeni Dünya Düzeni Yapılanması” bağlamında ilân eden “İlâh, Silâh ve İlâç” tüccarlarının haç (çarmıh) ile simgeledikleri bir peygamberin “o günün muteber insanları (!) tarafından, el ve ayaklarına çiviler çakılarak infazı...
GÜLDÜRMEYİN BENİ
Medeniyetten nasip almamış “uygar batı” ve mezkür batının hapishane kaçkınlarının evlât, ayâl ve torunlarınca ilân edilen bir “İnsan Hakları Günü” de, “İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi” de palavra. 1789 Fransız ihtilâli, Magna Carta ve 1948 bildirgesine baz alarak sözde “İnsan Hakları Savunucuları” da hikâye... Tıpkı bizdeki, terör ve tedhiş örgütü nam ve hesabına “AB katkılı yardım ve yataklık yapan” vakıf ve dernekler gibi.
Hani bu, “İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi” nam belgeyi insan tanımı ve insanlık onuru adına, yukarda dercedilen örneklere ilâveten (Birinci ve İkinci Dünya Harpleri dahil) Bosna-Hersek, Karabağ, Afganistan, Sudan (Darfur), Afganistan, Doğu Türkistan, berdevam olan Irak bağlamında değerlendirmeleri halinde; İnsanlık yönünden hiçbir değeri, insanlık, evrensel barış ve refahın (dünya nimetlerinin adaletle paylaşımı yönünde) her hangi bir yarar ve olumlu katkısının olmadığını göreceklerdir. Yani;
Medeniyetten nasip almamış uygar batının materyalist gözlüğü ile dejenere, atıl ve muattal muharref Hıristiyanlık, Yahudilik ve istikamette oluşup-yerleşen fundamentalizmin paraya tapan perspektifinden “insan haklarını görmeye çalışanlar” tarihi bir yanılgı içindedir. Onlar, insanlık davasına karşı sağır, kör, duyarsızdırlar. Vahşi kapitalizm ve tek yanlı işleyen emperyalizmden başkaca bir şey düşünemezler. Sonuçta bu belge, tam bir paranoya ve bütün insanlık aleminin parçalanıp-un ufak edilerek (tıpkı Atlantis kavminin son zamanlarında olduğu gibi) köleleştirilmesinden başka bir şey amaçlamayan; Hırs ve ihtiraslarının zebunu olmuş dessas insanlık düşmanlarının “hileli” marifetlerinden biridir.
PEKİ: Gerçek “İnsan Hakları, Hukuk ve Adalet” (medeniyet) mebdei nedir ?
EL CEVAP : İnsanı “ins, ünsiyet, meşveret, sevgi-saygı-muhabbet, adâlet ahlâkı ve kadim hukuk” bağlamında birleştiren İslâm da; Medine Muahedesi, Kur’an âyetleri, Resul’ün Hadis-i Şerifleri, Veda Hutbesi, Hazreti Ali ve Ömer’in Valilere mektupları, Siyâsetname ve Milli Şâir Mehmet Âkif’in hitabı ile M.Kemâl ATATÜRK’ün ilkeleri ile Türk İnkılâbıdır.
İŞTE ÖRNEKLER:
Zilhicce l0 H./8 Mart 632 M. Cuma günü Peygamberimiz Efendimiz tarafından, bütün insanlık alemine izafeten irad olunan “VEDA HUTBESİ”
Peygamberimiz Hazreti Muhammet Mustafa (s.a.s.) Vedâ haccında, 9 Zilhicce Cuma günü zevâlden sonra Kasvâ adlı devesi üzerinde, Arafat Vâdisi'nin ortasında orada hazır olan 124 bin Müslümanın şahsında bütün insanlığa şöyle hitabetti:
"Hamd Allah'a mahsustur. O'na hamdeder, O'ndan yardım isteriz. Allah kime hidâyet ederse, artık onu kimse saptıramaz. Sapıklığa düşürdüğünü de kimse hidâyete erdiremez. Şehâdet ederim ki; Allah'dan başka ilâh yoktur. Tektir, eşi ortağı, dengi ve benzeri yoktur. Yine şehâdet ederim ki, Muhammed O'nun kulu ve Rasûlüdür (413/1)
Ey Nâs! Sözümü iyi dinleyiniz. Bilmiyorum, belki bu seneden sonra sizinle burada ebedî olarak bir daha berâber olamayacağım.
İnsanlar! Bu günleriniz nasıl mukaddes bir gün, bu aylarınız nasıl mukaddes bir ay, bu şehriniz Mekke nasıl kutsal bir şehir ise, canlarınız, mallarınız, nâmus ve şerefiniz de öylece mukaddestir; her türlü tecâvüzden masûndur.(413/2)
Ashâbım! Yarın rabbınıza kavuşacaksınız. Bugünkü her hâl ve hareketinizden muhakkak sorulacaksınız. Sakın benden sonra eski sapıklıklara dönüp de birbirinizin boynunu vurmayınız.(413/3) Bu vasiyyetimi burada bulunanlar, bulunmayanlara bildirsinler. Olabilir ki, bildirilen kimse, burada bulunup da işitenden daha iyi anlayarak hıfzetmiş olur. (414)
Ashâbım! Kimin yanında bir emânet varsa, onu sâhibine versin . Fâizin her çeşidi kaldırılmıştır, ayağımın altındadır. Fakat aldığınız borcun aslını ödemek gerekir. Ne zulmediniz, ne de zulme uğrayınız. Allah'ın emriyle bundan böyle fâizcilik yasaktır. Câhiliyetten kalma bu çirkin âdetin her türlüsü ayağımın altındadır. İlk kaldırdığım fâiz de Abdülmuttalib'in oğlu amcam Abbas'ın fâiz alacağıdır. (415/1)
Ashâbım! Câhiliyet devrinde güdülen kan davaları da tamamen kaldırılmıştır. Kaldırdığım ilk kan davası, Abdülmüttalib'in torunu (amcalarımdan Hâris'in oğlu) Rabîanın kan davasıdır(415/2)
Ey Nâs! Kadınların haklarını gözetmenizi ve bu konuda Allah'tan korkmanızı tavsiye ederim. Siz kadınları Allah'ın emâneti olarak aldınız. Onların nâmus ve ismetlerini Allah adına söz vererek helâl edindiniz. Sizin kadınlar üzerinde hakkınız, onların da sizin üzerinizde hakları vardır. Sizin kadınlar üzerindeki haklarınız, âile nâmusu ve şerefinizi kimseye çiğnetmemeleridir. Eğer onlar sizden izinsiz râzı olmadığnız kimseleri âile yuvanıza alırlarsa, onları hafifçe dövüp korkutabilirsiniz. Kadınların sizin üzerinizdeki hakları ise, örfe göre her türlü (meşru ihtiyaçlarını), yiyecek ve giyeceklerini temin etmenizdir. (416)
Mü'minler! Size iki emânet bırakıyorum. Onlara sımsıkı sarıldıkça yolunuzu hiç şaşırmazsınız. Bu emânetler, Allah'ın kitabı Kur'ân ve O'nun Peygamberinin sünnetidir. (417)
Ey Nâs! Devâmlı dönmekte olan zaman, Allah'ın gökleri ve yeri yarattığı günkü duruma dönmüştür. Bir yıl, l2 aydır. bunlardan 4'ü Zilkade, Zilhicce, Muharrem ve Recep hürmetli aylardır.(418)
Ashâbım! Bugün şeytan sizin şu topraklarınızda yeniden nüfûz ve saltanatını kurma gücünü ebedî olarak kaybetmiştir. Fakat size yasakladığım bu şeyler dışında, küçük gördüğünüz şeylerde ona uyarsanız, bu da onu sevindirir. ona cesâret verir. Dininizi korumak için bunlardan da uzak kalınız. (419)
Mü'minler! Sözümü iyi dinleyin, iyi belleyin. Rabbınız birdir, babanız birdir. Hepiniz Âdem'densiniz, Âdem de topraktan yaratılmıştır. Hiç kimsenin başkaları üzerinde soy sop üstünlüğü yoktur. Allah katında üstünlük, ancak takvâ iledir.(420) Müslüman müslümanın kardeşidir. Böylece bütün müslümanlar kardeştir. Gönül hoşluğu ile kendisi vermedikçe, başkasının hakkına el uzatmak helâl değildir. Ashabım! Nefsinize de zulmetmeyin. Nefsinizin de üzerinizde hakkı vardır. Bu nasihatlarımı burada bulunanlar, bulunmayanlara tebliğ etsinler.(421)
Ey Nâs! Cenâb-ı Hak Kur'an da her hak sahibine hakkını vermiştir. Mirâsçı için ayrıca vasiyyet etmeye gerek yoktur. (422)Çocuk kimin döşeğinde doğmuşsa, ona âittir. Zina eden için ise mahrûmiyet vardır. Babasından başkasına soy (neseb) iddiâsına kalkışan soysuz, yahut efendisinden başkasına intisâba yeltenen nankör, Allah'ın gazabına, meleklerin lânetine ve bütün müslümanların ilencine uğrasın. Cenâb-ı Hak böylesi insanların ne tevbelerini ne de adâlet ve şâhitliklerini kabûl eder.(423)
Ashabım! Alllah'tan korkun, beş vakit namazınızı kılın, Ramazan orucunuzu tutun, malınızın zekatını verin, âmirlerinize itaat edin. Böylece Rabbınızın Cennetine girersiniz.(424)
Ey Nâs! Yarın beni sizden soracaklar, ne dersiniz? Ashâbı kiram:
- Allah'ın dinini teblîg ettin, vazîfeni hakkıyla yaptın, bize nasihat ve vasiyette bulundun, diye şehadet ederiz, dediler. Rasûlüllah (s.a.s.) mübarek şehâdet parmağını göğe doğru kaldırdı, cemâat üzerine çevirip indirdikten sonra üç defa:
- Şâhid ol Yâ Rab! Şâhid ol Yâ Rab! Şâhid ol Yâ Rab! buyurdu". (1)
Gönderen Mustafa Nevruz SINACI zaman: 04:20 Hiç yorum yok: Bu yayına verilen bağlantılar
17 Aralık 2007 Pazartesi
GO HOME AMERİKA,HINAUS AB
Merak edenler için açıklıyorum: Makale başlığımız “Avrupa (AB) dışarı” ve “Enine Dön Amerika” anlamına gelmektedir.
Peki neden böyle bir başlık ? Açıklayayım.
Türkiye Cumhuriyeti’nin AB ile yakınlaşması üzerinden takriben 60; AB’ye katılma ve ciddi anlamda entegrasyon sürecinin başlamasının üzerinden de (1963-2007) tam 44 sene geçti. Bu zaman zarfında çok hükümetler görüldü. Koalisyonlar geldi geçti.
Sözde kalkınma, gelişme ve “muasır medeniyet seviyesine ulaşma” yolunda mesafeler alındı. Veya alındığı sanıldı. Millet ne anlasın ki. Hükümetler öyle dedi. Bizde öyle sandık !..
Ta ki, 30.08.2006 tarihinde Orgeneral Yaşar Büyükanıt, Genelkurmay Başkanlığı görevini devralana kadar. Genelkurmay Başkanı Büyükanıt bu vesile ile yaptığı açıklama ve değerlendirmede:
“Türkiye Cumhuriyeti tarihinin en ağır tehditler içeren döneminden geçmektedir” diyinceye kadar.
Aslında bu değerlendirme sadece Genelkurmay Başkanı ve Türk Silahlı Kuvvetlerinin değil, Türk Milletinin büyük kesimlerinin yerleşik kanaatidir. Devletin varlığı ve milletin bölünmezliğine yönelik mevcut hayati tehdidi tek başına yaratan sadece bu iktidar değildir.
Hayati tehdit büyük bir sürecin sonunda oluşmuştur.
Şu anda sadece süreç hızlanmış bulunmaktadır, o kadar...
2007 yılı sonlarına doğru yayınlanan “AB Raporu” ile dünkü Brüksel bildirisi dikkatle incelendiği vakit görülecektir ki: Mevcut iktidarın izlediği politikalar Mustafa Kemal Atatürk ün “gaflet, delalet ve hatta hıyanet diye nitelendirdiği” yanlış politikalar olup, birçok noktada iktidar önderlerinin kişisel-siyasal ve partisel menfaatlerini, yabancı güçlerin menfaatleri ile birleştirdiği görülmektedir.
Bu anlam ve bağlamda Türkiye, hayati tehdit sürecinin zirvesine gelmiş olmaktadır.
Türkiye’ ye yönelik olarak zirveye ulaşmış tehditleri temel olarak dört başlık altında toplamak mümkündür.
Bunlar sırası ile:
İç politik tehditler,
Dış politik tehditler,
Ekonomik tehditler, (ve)
Toplumsal tehditlerdir.
Bu tehdit ve tehlikelerin başlıca kaynağı ve dayanağı ise: AB ve ABD’dir.
Sürdürülen politikaların Türkiye için oluşturduğu hayati tehdidin değişik boyutlarını şu şekilde açıklayabiliriz:
1. Türkiye Cumhuriyeti’nin anayasal düzeni ve Türk Milleti menfaatleri açısından oluşan kaos. Milli Devlet yapısına muhalif konum ve Milli Devlet yapısından çok etnikli ve federal devlet yapısına dönüşmeyi hedefleyen bir strateji.
2. Dış politikada Türkiye çok boyutlu bir çöküş dönemine sürüklenmiştir. AB tam üyeliği süreci AKP den Önce 57. hükümetin attığı adımlarla Türkiye’nin menfaatleri aleyhine raylar üzerine oturtulmuştu. 57. hükümet döneminde AB tam üyelik sürecinin hızlanmasının nedeni, tarihin çöplüğüne gittiğini fark eden bir lider ve siyasi parti’ nin Anap’ın oylarını arttırmak için Türk toplumunu AB taraftarları ve karşıtları olarak ikiye bölerek AB taraftarlarının oyları ile meclise girme çabasıdır. Bu yolda çok yanlış yapılmıştır.
3. Ekonomik Tehditler had safhaya ulaşmış bulunmaktadır. Millet perişan haldedir.
4. Sözde, anarşi-terör ve tedhiş örgütünü kınayan ve yasa dışı ilân eden AB, bunların elebaşılarına AB Parlâmentosunda söz hakkı vermiştir. Bu, tam bir iki yüzlülük, kirli oyun ve çifte standarttır. Şimdi, onurlu-erdemli ve basirete kalan tek şey:
“Avrupa Dışarı ve ABD evine dön” demekten başka bir şey değildir.
http://mustafanevruzsinaci.blogspot.com.tr

 

 
 
 
  08

Bu sayının içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

Bir önceki Sayfaya Gitmek İçin Tıklayınız!

Bir sonraki Sayfaya Gitmek için Tıklayınız!

Selma GÜRSEL
Selma GÜRSEL Hayat Hikayesi
ISPANAK PASTIRMALI MIHLAMA
1 kilo ıspanak
100 gram doğranmış pastırma
4 yumurta
İstenildiği kadar tuz ve biber
İsteyen 1 kaşık tereyağı, isteyen 2 kaşık sıvı yağ kullanabilir
            Ispanakların kökleri ayıklanarak boy suda dört bey defa yıkanır.
            Ispanaklar süzgeçten süzülerek bir bıçakla ince ince kıyılır.
            Katı yağ kullananlar tencerenin altına yağı eritir üzerine doğranmış ıspanağı koyarlar. Sıvı yağ kullanılacaksa ıspanakların üzerinden sıvı yağ gezdirilir.
            Tencere kısık ateşte kaşıkla beş dakika kadar karıştırılarak suyu çektirilir. Üzerin pastırmalar serilir ve yumurtalar kırılarak üzerlerine istenildiği yada tuz, kırmızı pul biberi dökülerek tencerenin kapağı kapatılır.
            Yumurtalar katılaşınca “Ispak Mıklama” pişmiş olur. Tabaklara konularak servis yapılır.
 
 
 
 

 
 
 
 
 09

Bu sayının içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

Bir önceki Sayfaya Gitmek İçin Tıklayınız!

Bir sonraki Sayfaya Gitmek için Tıklayınız!

Adile TÜRKMEN
Adile TÜRKMEN Hayat Hikayesi
 KIRMIZI KARANFİL
Öyle bir kalabalıkta gördüm ki seni
Saçların ağarmış,hemen çökmüşsün
Öyle bir gelişin ver ki uzaktan
Kırımız karanfil vardı elide.
 
Öyle bir dalgın bakıp gidersin
Ne olur bir daha dönüp görseydin
Görünüşün hiçte mutsuz değildi
Kırmızı karanfil vardı elinde.
 
Keşke beni görmüş olsaydın
Tanır mıydın bilmem yıllar sonra,
Yıkılmış bir beden,kırık bir kalp,
Kırmızı karanfil vardı elinde.

 

 

 
 
 
 10

Bu sayının içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

Bir önceki Sayfaya Gitmek İçin Tıklayınız!

Bir sonraki Sayfaya Gitmek için Tıklayınız!

Güner KAYMAK
Güner KAYMAK Hayat Hikayesi
ABD AVRUPA DENEN SOYSUZLAR
Ülkemin üstünde kara bulutlar
Her bir yandan bize gölge ediyor
Terörizme destek veren aptallar
Utanmadan insan hakları diyor
İnsan olmayanın hakkı mı olur
Çocuk katledenden insan mı olur
Terör er geç bir gün sizi de vurur
Abd Avrupa denen soysuzlar
Ya terörden yana ya bizdensiniz
Canınız yanınca siz böylesiniz
Tarihler boyunca hep fitnesiniz
Kılıktan kılığa giren soysuzlar
Zulümle büyüdü şişti karnınız
Ne sağınız belli ne de solunuz
Sadece maddeye çıkar yolunuz
Merhamet bilmeyen cani soysuzlar
Böl parçala dağıt ayır kendine
Akıl ermez iblislerin fendine
Lanet olsun senin yedi ceddine
Kan ile beslenen vampir soysuzlar
Ürettiniz bin bir çeşit bombayı
Kana buladınız bütün dünyayı
Unuttuk sanmayın Hiroşima’yı
İnsanlık düşmanı katil soysuzlar
Geçenlerde Bosna daha dün ırak
Sizi dost sananlar akıldan uzak
Filistin Lübnan´a kurdunuz tuzak
İsrail uşağı kalleş soysuzlar
Afrika’yı soyup soğan ettiniz
Değerli ne varsa çalıp gittiniz
İnsanları sefalete ittiniz
Mazlumun ahını alan soysuzlar
Tabiatın dengesini bozdunuz
Doğal felakete sebep oldunuz
Gökyüzüne casus uydu kurdunuz
Kainata düşman olan soysuzlar
GÜNER lanet okur zalim olana
Baş vurdunuz bin bir çeşit yalana
Suretiniz benzer kara yılana
Dost görünüp düşman olan soysuzlar
Amsterdam 13.11.2007
 

 

 

 
 
 
 
 11

Bu sayının içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

Bir önceki Sayfaya Gitmek İçin Tıklayınız!

Bir sonraki Sayfaya Gitmek için Tıklayınız!

Şükriye BEZGİN
Şükriye BEZGİN Hayat Hikayesi
SİMALAR
Simalar tanıdık belki,
Dost gözlerde
Bakışlar yabancı.
Dün bu güne
Ve bilinmez
Bugün hangi yabancı
Yarınlara gebe.
Yabancı her şey,
Yabancı herkes,
Ben bana yabancı.
Çorum Şubat 2002
 

 

Bir sonraki Sayfaya Gitmek için Tıklayınız!

 
 
 
Bir önceki Sayfaya Gitmek İçin Tıklayınız!

Bu sayının içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

 

Çalışmalar TELİF ESERİDİR Yazarlarımızın gönderileri ile yayına alınmıştır.
corumlu2000@gmail.com
Mahmut Selim GÜRSEL  
yazarlarımız yaptıkları paylaşımlardan sorumludur.
Sitemiz ve yazarlarımız;hukuka, yasalara, telif haklarına ve kişilik haklarına saygılı olmayı amaç edinmiştir.