DİKKAT ! BU BİLGİLER TELİF ESERİ OLUP YAZARI VE YAYINEVİMİZDEN  İZİN ALINMADAN KULLANILMAMALIDIR.

YIL 10     SAYI 117    25 Kasım 2008

Mahmut Selim GÜRSEL BİR KAÇ SORUNUN CEVABI ÇEVREMİZDE NELER OLUYOR
Mustafa Nevruz SINACI KASIT MI, İHMAL Mİ?
Sakin KARAKAŞ MODERN KÖY TAVUKÇULUĞUNU TEŞVİK EDİLSİN; KEKLİK AVI YASAKLANSIN
İsmet ÇENESİZ SAYGI MI ÖNCE SEVGİ Mİ ÖNCE?
Mahmut Selim GÜRSEL MERHABALAR
Salim SAVCI BAĞIŞLADIM GİTTİ
Mustafa Nevruz SINACI FENA MI? YOKSA! İYİ Mİ OLDU
Özkan KARACA HÜZÜN YAĞMURU
Selma GÜRSEL İRMİK TATLISI REVANİ
Erol DUYGUN BİZ DERİZ “HERİ”
Paşa ÇETEN KANLI BİR GEÇMİŞİM
 
 
   
 
 
 
 01

Bu sayının içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

Bir önceki Sayfaya Gitmek İçin Tıklayınız!

Bir sonraki Sayfaya Gitmek için Tıklayınız!

Mahmut Selim GÜRSEL
Mahmut Selim GÜRSEL Hayat Hikayesi
BİR KAÇ SORUNUN CEVABI ÇEVREMİZDE NELER OLUYOR?
            Birkaç aydır grubun cevaplamadığı bir sorular dizinin ben cevaplayayım dedim.
Çevremiz; bizim yaşadığımız dar alandan çok Dünyanın ve Atmosferin dışındaki faydalandığımız ve faydalanmadığımız alanların tamamıdır. Bu alanların bizi tamamı ile ilgilendirmeyen hiçbir yeri yoktur. Yaşadığımız gezegeni bilmemiz ve temiz tutmamız gerekli, ondan bir şeyler alarak faydalandığımızda da gerektiği kadar ve kirletmeden almalıyız.
Dergimizde sorular sorulara gelince kendi bilgilerimi sizlerle paylaşmak istiyorum:        
Birinci soruda sorulan “KUTUP AYISI İLE HAVANIN İLİŞKİSİ SİZCE NEDİR?” sorusuna benim verebileceğim cevap şudur:
“ Kutup bölgesinde yaşayan etobur canlılardır. Ortalama 800 kilogramağırlığında ve boyları 2,5 metreye erişebilen buzlarla kaplı bir yaşama alanında yaşadıkları, beyaz kalın kürkleri olan canlılardır. Beslenme alanları da burada yaşayan canlılarla olur. Havaların ılık gitmesi bence onların erken veya geç uyanmalarına etken bir olgu olarak karşımıza çıkabilir. Bu erken uykudan uyanmaları da onların beslenme ve üreme dengelerini bozabilir. Bu düzenin bozulması ile de onların soylarının tükenmesi baş gösterebilir.
Her canlının kendisine göre bir işlevinin olduğu artık bilinmektedir. Bu işlevin ortadan kalkması ile diğer canlı topluluklarında hızlı artışlar olabilir ve diğer canlıların alanlarına tecavüz etme gibi bir olay meydana gelir. Nasıl insanlar olarak biz doğada yaşayan canlılar olarak ormanları kesip yok ediyorsak, diğer yabani ortamı parçalıyorsak Kutup ayılarının da yok olmaya havaların ısınması veya soğuması ile ilgisinin bulunduğuna inanıyorum.
            İkinci soruda sorulan ”KÖMÜRLE ISINMA İLE DOĞAL GAZ ISINMA ARASINDA NE KADAR OKSİJEN YAKMA FARKI VAR? “
            Bence yaşadığımız alanlarda oluşan hava kirliği oranı olarak gösterilen ölçümler ve bilhassa o bölgede yaşayan hassas insanların soludukları hava ile ölçülmelidir. Zaten bu konuyu araştırmak isteseniz de detaylı avamın anlayacağı dilden yazılar bulmanız zordur.
Benim yaşadığım yerde kömür yakılırken havanın kirliğini ciğerlerimiz hisseder, kömür tozu zerrecikleri ise burnumuzda ufakta olsa bir birikim meydana getirirdi.
            Burası doğal gaza dönüşünce sadece burnumuzdaki kömür tozu birikimleri kalktı fakat soluk almamız yani oksijen miktarı oldukça düştüğünü yaşlılarda hissetmektedirler. Hava akımının çok az olduğu sokaklarda karbondioksit çoğunluğunu daha çok hisseder olduk. Zaten bu kömür yakılmasının hava kirliğinden çok bazı para olaylarına dayandığını da hepimiz bilmekteyiz. Öz kömür kaynaklarımızı kullanmamakta ısrarımız bazıların dışarıdan getirdiği kömür ile ceplerini doldurdukları ve ülkemizin dövizlerini kendi çıkarlarına da harcadıkları görüşündeyim.
Üçüncü soruda sorulan “GÖKTEN ÇAMUR YAĞDIĞINA ŞAHİT OLMUŞSUNUZDUR. BUNUN GEREKÇESİ SİZCE NEDİR?”
Gökten gelen yağıştan önce Afrika’dan rüzgarlar etkisi ile gelen toz zerreleri yağmurla adeta çamuru andıran yağışlarla yer yüzüne inmektedir.  Zaman zaman yaşlıların “Gökten başımıza taş yağacak” dediklerini duyardık. Son 20 yıldır iklim değişikleri ve meteorolojik etkenlerle Afrika’dan ithal sıcak hava, toz zerreleri, çöl kumları gibi bizlerin iklimleri zedelediğimizin delili olan olaylara şahit olmamız bunun işaretidir.
 Dördüncü soruda sorulan” HAVA KİRLİLİĞİ İLE MEVSİMLERİN ALAKASI SİZCE VAR MI? ”
Hava kirliği atmosferimizdeki kirliğin belirti olarak önümüze gelmiş bir problemimizdir. Bu sıkıntıyı yaşayanlar olarak bizler yaptık ve yapmaya devam etmekteyiz. Havanın mevsimle alakası bilinen gerçektir. Dünyamızın yörüngesinde yaptığı eğilimler neticesinde mevsimler meydana gelmektedir. Mevsimlerin Dünyanın yörüngesindeki olaylardan başka havamızın kirliği ve diğer çevre kirlilikleri nedeni ile mevsim dışı yağışlar, sel baskınları ve kimyevi atıklar olan yağışlar zaman zaman gözükmektedir. Bunda yine bizlerin Dünyamızın akciğerleri olan bitki ve ağaçları yom etmemizin büyük öneminin olduğun düşünmekteyim.
Biz artık geldik geçiyoruz demeden ileriki kuşaklara miras bırakacağımız yeşil kuşaklar ve temiz ve bol oksijenli bir dünyayı yeniden kurmak için çalışmalar yapmalıyız.

 

Telif Eseridir izinsiz kullanmayınız

 
 

 

 
 

 

 02

Bu sayının içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

Bir önceki Sayfaya Gitmek İçin Tıklayınız!

Bir sonraki Sayfaya Gitmek için Tıklayınız!

Mustafa Nevruz SINACI
Mustafa Nevruz SINACI Hayat Hikayesi
KASIT MI, İHMAL Mİ?
Bu konu 26 Eylül 2008 tarihli Anayurt Gazetesi’nin birinci sayfasına atılan “İhmal mi? Kasıt mı?” manşeti ile yakın zamanların kadim ve daim milliyetçisi, 64 yaşındaki usta gazeteci Ramazan Durmuş tarafından, tam bir ehliyet ve liyakatle işlendi.
Olay, günümüzde Resim Heykel Müzesi adı ile tarihi Türk Ocağı yeri ve hatırasına kaim bina giriş sütunlarında yer alan “Türk Ocağı” yazısının son restorasyonda temelli kaldırılmış, imha edilmiş ve silinmiş olması vukuatıdır.
Haberde; Türkiye Cumhuriyeti’nin Kurucusu Büyük Önder Atatürk tarafından Türk Ocağı’na Genel Merkez olarak inşa edilen binadaki “Türk Ocağı” isminin silinmesinin bir ihmal sonucu mu ortaya çıktığı yoksa kasten mi silindiği henüz bilinmiyor.
Lâkin, dünyanın hiçbir ülkesinde devlete ad veren halkın ismi, mutat anıt, müze veya sair tarihi bir doku-yapı bağlamında kâin öğenin silinmesi asla akla getirilemez.
Silinmesi, kazınması, tahrip ve tahrifle yok edilmesi söz konusu bile olamaz.
Bu menfur tasarruf, hain girişim, kasti ve kinayi teşebbüsler genellikle, Türk milletine karşı tarihi kin, nefret, aşağılık kompleksi, düşmanlık ve kıskançlık gibi insanlık dışı, hayvan altı duygularla depreşik ruh hastası Rum-Yunan: (Batı İyon, Balkan Yarımadası, 12 Adalar, Girit ve Kıbrıs’ta); Sırp, Hırvat, Romen, Ermeni ve Bulgarlar tarafından da ülkelerindeki Türk isim, eser, imaret, türbe ve kabristanlarını silen güruhlarda (hariçte) görülen hallerdendir.
Bu aleni, alçakça ve kahpece düşmanlık AB’nin kronik ve müzmin hastalığıdır.
Oysa Anadolu’da on binlerce yıllın kadim eserleri ayan beyan ortadadır. Hatta zaman içinde bazı ‘nesebi gayrisahih’ primitif (manyak) türler ortaya çıkar, bunlara “Anatolia” gibi isimler bile verirler. Ama başta AB ülkeleri olmak üzere 600 ilâ 1500 -2000 yıl dolayında hüküm sürdüğümüz hiçbir devlette değil bir eser, esame yaşayan geçerli ve kullanımda bir isim bile bulamazsınız. Şu melanet GKR yönetimi bile Lefkoşa’nın kendi tarafına Nikosia der. Durum yalnız batı veya Ermeni-Yunan-Yahudi cihetiyle değil, dünyanın başta gelen din tüccarı (vehhabi) Araplar için de geçerlidir. Şu bizim haritalarda gördüğünüz hiçbir isim Arap deltasında bizim atlaslarda yazdığı gibi değildir. Bir örnek daha: Kaptanı Derya Turgut Reis’ ten yadigâr: Trablusgarp Libyalı Arap ve Berberi’nin şimdi kullandığı isim ne? Cevap: Tripoli
ŞİMDİ İYİ DÜŞÜNMEK GEREK!..
Milli tarih, milli kültür ve milli hafızanın dirildiği, binlerce yıllık efsanenin dile gelip hayat bulduğu; Osmanlı’nın kozmopolit, karmaşık ve ümmet yapısı içinden “Türk İnsanı ve Türk Milleti adına” kutsal bir tepki ve ken­dini bulma akımı olarak şekillenen; Türk ilmi ve Türkçülük fikrinin uygun kıvam ve zengin düşünce atmosferi içinde teşkilatlanması ile ortaya çıkan bir cemiyetin, “Türk Ocağı” nın mabedi alenen tahrif ediliyor.
Kazınıyor.. Sliniyor…. Fiilen kurulduğu 1911 yılından itibaren çok uluslu imparatorluk ya­pısından milli devlete dönüşüm sürecinde kültürel, siyasal, sosyal, fiili ve fikri hayata damga­sını vurmuş; En etkili ve güçlü Türk cemiyetinin adı, tarihi binası, hayat bulduğu, kurulduğu, siyasî ve fikir ortamını, mücadelesini ortaya koyduğu binadan siliniyor..
BUNUN NERESİ İHMAL OLABİLİR?...
Şu hale nazaran: Gaflet, dalalet ve hıyanetin adı ne zamandır ‘ihmal’ oldu?
Yoksa Ertuğrul Günay’ın solculuk damarı mı tuttu? Türk isminin TC devletinde bir müze duvarından silinmesiyle ilgili şimdi gözler onun üzerinde.. Bakanlık, restorasyon yaptıran Altındağ Belediyesi ve Müze yönetimiyse hedef. Kaldı ki, restorasyonda sadece Türk Ocağı isminin silinmesiyle iktifa edilmemiş, mimarının ismi de okunamaz hale getirilmiştir.
Şimdi: Fiil araştırılmalı, fail bulunmalı; Dahası en son 25 Ekim 1975 tarih ve 7/1172 sayılı BK kararıyla ‘Resim ve Heykel Müzesi’ yapılmak üzere Kültür Bakanlığı’na tahsis edilen binanın neden ve niçin gerçek hak ve mal sahibi Türk Ocakları’na iade edilmediği sorgulanmalıdır. Aksi takdirde vakıanın bir ihmal değil “apaçık kasıt olduğu” subut bulacak, Türk Milleti rencide edilecek ve kamu vicdanı derin bir rahatsızlık duyacaktır.

Telif Eseridir izinsiz kullanmayınız

 
 
 
 

 03

Bu sayının içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

Bir önceki Sayfaya Gitmek İçin Tıklayınız!

Bir sonraki Sayfaya Gitmek için Tıklayınız!

Sakin KARAKAŞ
Sakin KARAKAŞ Hayat Hikayesi
MODERN KÖY TAVUKÇULUĞUNU TEŞVİK EDİLSİN; KEKLİK AVI  YASAKLANSIN
            Geçtiğimiz yılarda ülkemizin başına musallat olan kuş gribi vakaları kısmen gündemden düştü. Son iki yıldan bu yana kuş gribi vakalarının yerini Kırım Kongo kanamalı hastalığının bir başka deyişle kene vakalarının aldığı biliniyor. Ben bu iki belanın da bir biri ile bağlantılı olduğunu tahmin ediyorum.
            Dilerseniz kuş gribi vakarlını ve yapılan mücadele şeklini biraz irdeledikten sonra kene vakasına gelelim. Bu gün kuş gribi olarak adlandırılan hastalık bizim çocukluğumuzda mahallemizdeki tavuklara sık sık musallat olurdu. Mahalleli kadınlarda bu durumu mahallenin tavuklarına “ölek” geldi diye yorumlardı. Birkaç gün içerisinde mahallede bütün tavuklar  bu hastalık nedeni ile ölürdü. Tabii ki bıçak yetiştirilip kesilebilenler afiyetle yenirdi. Gün geldi mahallede “ölek” geldi diye yorumlanan tavuk ölümlerinin adı kuş gribi diye bilimsel bir hal aldı. Ancak arada bir fark vardı ki o zamanlar  bu hastalık insanları etkilemiyordu. Bu gün ise insanların bağışıklık sistemi zayıflamış olacak ki kuş gribi denilen hastalık insanları olumsuz yönde etkilemeye ve insan ölümlerine neden olmaya başladı.
            Hastalık insanlar için ölümcül tehlike oluşturduğuna göre  bu hastalıkla acil mücadele edilmeliydi. Kuş gribinin görüldüğü bölgeler karantinaya alındı. Bölgede kanatlı ne varsa derhal boğazlandı. Söz konusu kanatlılar aşı yapılmadan ve incelenmeden, hastalığın var olup olmadığı tespit edilmeden boğazlanması son derece ilkel ve vebali olan bir durumdu. Son derce insanlık dışı ve canice uygulanan bu yöntem gelecekte başımıza yeni belaların açık ve net habercisi olmuştur.
            Bu yöntemle Türkiye’min köylerinde tavuk, kaz,hindi,ördek vb. kanatlı ne varsa hepsi boğazlandı. Çorum’un köyündeki Ayşe teyzemin gözyaşlarına aldırmadan canlı canlı  dört beş tavuğunu boğazlayıp kireç kuyusuna doldurmanın faturası mutlaka ağır olmalıydı.
            O günlerde akrepler çoğalacak keneler tehlike saçacak diye bir yazı yazmıştım. Bu gün gibi hatırlıyorum.
            Gün geldi avcılarımız da bir yandan keklik neslini tükettiler. En ucuz ve basit olanı 8 mermi atan otomatik tüfekler hemen her gün doğada katliam yapmaya devam ettiler. Kenelerin en büyük dengeleyicisi olan keklik, hopan, güvercin, üveyik, sığırcık, karatavuk ve bıldırcın türü bütün kanatlılara otomatik tüfekli avcılar ölüm kustular.  Avcıların doğayı tahrip etmelerine devlet hep seyirci kaldı  ve kara avcılığını caydırıcı, engelleyici hiçbir önlem alınmadı.
            Artık doğanın intikam zamanı gelmişti. Bilinçsiz bir şekilde ilkel yöntemlerle boğazlanan tavuklar ve avcılar tarafından nesli tüketilme aşamasına getirilen keklik,hopan vb. kanatlılar  kalmayınca keneler çoğalmaya ve ölüm kusmaya başladılar.
            İşte bu ilkelliğin, insanlık dışı canice uygulamaların faturası ağır olmaya başladı. Yetmiş milyonluk koca Türkiye’nin başına keneler musallat oldu. Kene vakası tıbbi adı ile Kırım Kongo kanamalı hastalığı nedeni ile hemen her gün bir insanımız ölüyor. İnsanlar doğaya çıkmaya korkuyor. Piknik yapmak haram oldu. Mesire yerleri boşaldı. Türkiye kara kara düşünmeye başladı. İnsanlar sinek ısırmasından dahi şüphe etmeye başladı.
            Bozulan doğanın dengesini günübirlik üretilen çözümler yerine  bozduğumuz doğanın dengesini yeniden kurma çabası içerisine girerek düzeltebiliriz. Her şeyden önce  azatlığımız kanatlı sayısını doğaya iade etmek birinci borcumuz. Modern köy tavukçuluğu acilen teşvik edilmelidir. Beyaz etten para kazanan birilerinin hesabı değil Türkiye’nin doğal geleceği önemlidir ve ön planda tutulmalıdır. Köyde tavuk, hindi vb. besleyecek vatandaşlarımızın tavuk sayısına göre kredi vergi indirimi, yem, otlak vb. teşvikler mutlaka getirilmeli, köylerde açık kanatlı besiciliği özendirilmelidir. Keklik, hopan, sülün,güvercin,üveyik, sığırcık, karatavuk ve bıldırcın türü kene dengeleyici bütün kanatlıların avlanması 5 yıl süre ile derhal yasaklanmalı bu avı yapanlara hapis cezası başta olmak üzere ağır yaptırımlar getirilmelidir. Av ve yaban hayatı koruma, Milli parklar genel müdürlüğü vb. resmi ve konuya duyarlı ve ilgili sivil kuruluşlar işbirliği içerisinde projeler üretmelidir. Bu projeler vasıtası ile yaban hayatına salınmak üzere Keklik ,hopan, sülün,güvercin,üveyik,sığırcık,karatavuk ve bıldırcın türü yetiştiriciliği özendirilmeli kredi vb teşvik imkanları bu kuruluşların hizmetine sunulmalıdır.
Bütün bu uygulamaların sağlıklı ve başarılı bir şekilde yürütülmesi ve doğadan aldıklarımızı geri doğaya iade etmemiz halinde önümüzdeki yaz sezonunda kene vakası ortadan kalkacak ve Türkiye toplum sağlığı  tarihinde acı bir tecrübe olarak yerini alacaktır.

 

Telif Eseridir izinsiz kullanmayınız

 
 
 
 

 
 
 04

Bu sayının içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

Bir önceki Sayfaya Gitmek İçin Tıklayınız!

Bir sonraki Sayfaya Gitmek için Tıklayınız!

İsmet ÇENESİZ
İsmet ÇENESİZ Hayat Hikayesi
SAYGI MI ÖNCE SEVGİ Mİ ÖNCE?
Saygı mı önce gelmeli yoksa sevgi mi? Bence saygı önce gelmeli. (Bende her hafta yazılarımı “Sevgi ve saygılarımla” diyerek bitiririm, sevgi ve saygının olmazsa olmazlardan olduğuna inandığım için.)
            Bir insanı sevebilmek için hatta kendini sevebilmek için öncelikle insanın kendine saygı duyması gerekmektedir. Sonrada etrafındaki onu tanıyan insanların kendisine saygı duyması için o yönde düşünce ve hareketlerde bulunması ona göre davranması gerekir. Saygı görmek aynadaki görüntümüz misalidir ne verirseniz onu alırsınız.
            Saygı duyulan bir insan çok geçmeden diğer insanlar tarafından yürekten sevilmeye başlanacaktır. Öyleyse önce saygı hemen arkasından da sevgi gelir diyebiliyoruz..
            Önce kendimize saygı duyacağız. Sonrada yakın büyüklerimize, eşimize, dostumuza, pek öyle düşünülmez ama küçüklerimize çocuklarımıza karşıda saygılı olmalıyız.   
            Bir insanın güzel ve temiz giyinmesi onun çevresine karşı saygısının ifadesidir. Neden bir bayram gününde, bir düğünde yada önemli bir toplantıda özene bezene giyinir hazırlanırız? O günün çok özel olduğuna inandığımızdan ve karşımızdaki insanların o özel günlerinin saygısına katıldığımızı belirtmek için değil mi?
            Aslında saygıda bir bakıma terbiyeden ileri gelmektedir. Hani bizim toplumumuzda her şeyin başı saydığımız ailemiz varya,  işte saygıda o ailelerimizin verdiği terbiyeden ileri gelir. Bunun yanında tabiki eğitim, arkadaşlarımız ve içinde bulunduğumuz toplum da bunun önemli etkenlerindendir.
            Hani bir deyim vardır ya, “Kör ile yatan şaşı kalkar” diye. Bu yönüyle arkadaş seçmek dost olacağımız insanı seçmekte çok önemlidir. 
            Saygı ve sevgi hemen etkisini gösterir. Sayan ve seven insan aynı oranda sayılır ve sevilir. Bu kural hiç değişmez, insanlar bunun farkında olsa da olmasa da. 
            Mesela okumaya başlarsanız kitaba karşı bir saygınız başlar. Tabi saygıyla birlikte sevginizde. Bu bir roman, bir hikaye kitabı da olsa ona karşı bir sevgi gelişir ve insan onu rasgele bir yere koyamaz. Onun üzerine yazı yazamaz. Yapraklarında bile kırışıklık olsun istemez.  (Bu insan ilişkilerinde de böyledir. Bir insana önce saygı duymalısınız ki sonrasında sevgi gelişsin. Saygı duymadığımız bir insanı hiç sever miyiz?)
            Şu an Ankara’dayım, ben yazımı yazarken, pencereden, sırtında, elma, armut, üzüm gibi şeyler koyduğumuz kocaman bir *Heğ taşıyan yaşlı bir adamın dilendiğini gördüm. Bir hanımda bu yaşlı adama para veriyor. Ne konuştuklarını bilmiyorum ama tahminime göre “iş bulamadım bir ekmek parası” diyor, yaşlı adam.   
            İşte bu hareket kendine saygısızlığın en güzel örneğidir. Halbuki o adamın kendisine saygısı hatta sevgisi olsa rol yapmak ve kolay yollara sapmak yerine o Heğden daha küçük bir Heğ alır ve pazarda yük taşıyarak emiğinin karşılığını alırdı. 
            Sevgi üzerine çok yazılar, şiirler yazılmış güzel sözler söylenmiştir ama bu yazılarda saygı ifadesi genelde hep ihmal edilmiştir. Halbuki saygı olmadan sevgi olmaz. Her şeyin başı saygı ve de onun beraberinde getirdiği sevgidir. Saygıda terbiyeden başlar. Mesela terbiyesiz bir insanı bırakın sevmeyi ondan uzaklaşmak için çareler ararız.   
            Saygı ve sevgi yumağı içinde olan bir ailede kavga mı olur? Boşanma mı olur? Şiddet mi olur?
Şimdiki gençlerde moda olan boşanmaların ana sebebi birbirlerine karşı saygının ve onun devamında da sevginin olmayışındandır. Bir yuvayı yıkmak kalpleri kırmak bu kadar kolay olmasa gerek.
            Milletlerde durum böyledir. Bir devlette insanların birbirlerine karşı saygısı, sevgisi olmazsa kavgalar, karmaşalar doğar bunun sonucunda da terör olayları meydana gelir. 
            İnsanların bir yerlere gelebilmesi için başından beri anlatmaya çalıştığımız gibi insanın önce kendisine sonrada etrafına saygısını ve sevgisini göstermesi gerekmektedir.   
            Zaten insanlar bunları yapabildikleri ve hayatlarına uygulayabildikleri oranda  çalışkan, dinamik ve becerikli olurlar. (Tabii bunun yanında bazı şeyleri de kul dilemeli ki rabbimiz vermeli. Buda ayrı bir konu.)
            Emeklerimizin boşa gitmemesi dileklerimle saygı ve sevgilerimle.
            * (Heğ: Eskiden sebze meyve taşımak için kullanılan ağaçtan yapılan ve sırtta taşınan büyükçe bir sepet)

Telif Eseridir izinsiz kullanmayınız

 
 

 

 
 
 
 
 05

Bu sayının içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

Bir önceki Sayfaya Gitmek İçin Tıklayınız!

Bir sonraki Sayfaya Gitmek için Tıklayınız!

Mahmut Selim GÜRSEL
Mahmut Selim GÜRSEL Hayat Hikayesi
MERHABALAR!
            Bu gün; 01 Kasım 2008 Yer İskilip Çorum yolu. Eşimle birlikte bu yol üzerinde bulunan kaynak pınarlarından birisinden su  doldurarak Çorum’a doğru geliyoruz. Eşim:
            - Hacı! İki yıldır pancar (şeker pancarı) yemiyoruz. Gelirken bir kişi tarlada pancar söküyordu. Parası ile birkaç tane aslanda bu yıl hiç olmazsa yesek. Dedi. Bende:
            - Oraya gelince haber ver isteyelim. İsteyenin bir yüzü kara vermeyenin iki yüzü kürü dedim. Biraz sonra hacı hanım:
            -Hacı burası şu karşı tarla. Dedi. Bende arabayı durdurdum. İndim yalnız çalışan kişiye doğru yöneldim. Aramız 150 metre kadar vardı. Yaklaştım:
            -Merhaba! Kolay gelsin. Dedim. Tarlada çalışan yüzüme bakarak:
            -Merhaba Mahmut Amca! Satalı tıraş ettirmişsin tanıyamadım. Hoş geldin! Diyince şaşırdım ve sordum:
            -Sağ ol yeğenim fakat ben sizi hatırlayamadım. Dedim. Güldü.
            -Tabii hatırlayamazsın. Ben lisede okurken Kütüphaneye gelirdim. Herkese bilgi verdiğin gibi benim ödevlerim içinde kaynak gösterirdin. Çorumlu 2000 Dergisini çıkardın, birkaç tane de kitabın bende var. Diyince. Hay Allah! Ben şimdi bu adamdan nasıl pancar isterim ki. İçinden tanışlık gösterdik pancar istedi der diye düşündüm. Ve başka konu açtım:
            -Yeğenim neden yalnız çalışıyorsun?
            -Hocam! Pancar eskisi gibi getiri getirmiyor. Ben adam tutarsam bana para kalmaz. Kendim sürdüm, ektim, kendim de pancarı söküyorum, yeşilini kesiyorum. Bunları ben yalnız yapmazsam ekmek parası bana kalmaz. Diye cevap verdi. Ne diyebilirdim ki. Bir zamanlar sulak yerlerde tarlası olan köylü dört yılı iple çeker birkaç kuruş menfaatimiz olsun diye çabalardı. Ben bir şey diyemedim. Tarım öldü diyenler doğru söylüyorlar diye içimden düşündüm ve:
            -Yeğenim; bana müsaade. Arabada Hacı yengen var. Yolcu yolunda gerek. Saha kolay gelsin. Dedim. Döndüm arkamdan seslendi.
            -Hocam ! Tarlanın sonundan pancar al. Tadına bak dedi.
            -Teşekkür ettim. Üç tane alarak arabaya bindim. Hacı hanım:
            -Niçin az aldın diyince sadece güldüm.

 

Telif Eseridir izinsiz kullanmayınız

 
 
 
 

 

 
 06

Bu sayının içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

Bir önceki Sayfaya Gitmek İçin Tıklayınız!

Bir sonraki Sayfaya Gitmek için Tıklayınız!

Salım SAVCI
Salim SAVCI Hayat Hikayesi
BAĞIŞLADIM GİTTİ
            Sizlere bu kez;bir markette müşteri ile kasiyer kızın söyleşisini aktarmak istiyorum. Benden önceki ak saçlı müşteri kasiyere yaklaştı:
            -Hanım kızım iyi günler. Nasılsın ?
            -Bey amca,çok müşteri bize çatar. Siz bir başkasınız. Teşekkür ederim. Siz nasılsınız ?
            -Hanım kızım,ben kendimi gençlere göre ayarlarım. Onlar iyi olunca ben de iyi olurum. Hele senin gibi gülen insanlar olursa mutluğum artar.
            -Benden sonraki müşteri,parayı sayan kıza:
            -Burada sıradayım. Gözün kör mü ?
            -Bey amca evet. Amca ile konuştum ama çalışma azmi kazandım hiç merak etmeyin size yardımcı olurum.
            -Yardımını istemiyorum. Görevini bil. Dedi. Ak saçlı adam dayanamadı:
            -Bey;bu gençlere çatmak doğru değil ! Onları yüreklendirmek gerek. Dilerim bundan sonra öyle yaparsınız. Dedi. Bu bey,ile ak saçlı adam yan yana geldiler. Bey ak saçlı adamın ellerine sarıldı:
            -Bağışla beni öğretmenim.
            -Bağışladım gitti 51 Ali sen misin ? Nasılsın ?
            -Evet benim öğretmenim. Öğretmenim emekli olmuşsunuz ama burada da öğretmenlik yaptınız. Verin elinizi öpeyim.
            Yorumu size bırakıyorum.

Telif Eseridir izinsiz kullanmayınız

 
 

 

 
 
 
 
 
 
 07

Bu sayının içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

Bir önceki Sayfaya Gitmek İçin Tıklayınız!

Bir sonraki Sayfaya Gitmek için Tıklayınız!

Mustafa Nevruz SINACI
Mustafa Nevruz SINACI Hayat Hikayesi
FENA MI? YOKSA! İYİ Mİ OLDU?
Şu sıralar kamuoyunda tartışılan pek çok konu var.
Bir bölümü topluma zoraki dayatılan ve illâ gündemde tutulmak istenen Ümraniye soruşturması veya Ergenekon adı ile müsemma kâbus gibi korkunç, muğlâk ve muamma kavramlar ve karanlık iddialarla dolu, sebep ve sonuç ilişkisi kördüğüme dönmüş, gizem yüklü, garip ve enteresan bir süreç... Allah sonunu hayırlara vesile kılar, adalet ve hukuk tecelli eder inşallah.
Ancak, siz kopartılan vaveylaya bakmayın aslında bu halkı fazla ilgilendirmiyor. Gerçek gündemde daha ciddi, ağırlıklı ve önemli konular var.
Açlık, yokluk, yoksulluk, fahiş düzeyde pahalılık, zenginlikle fakirlik, sanal enflâsyonla gerçek enflâsyon arasında derinleşen uçurum, yalan-talan, kayıt-kapsam dışılık, yolsuzluk ve suiistimaller gibi meselâ.
Her ne hikmetse malum ve mel’un akredite medyanın iştigal alanı dışında bunlar.
İnsan hakları derneklerinin ve (maalesef) bunları insanlık suçu olarak kabul ve telakki etmeyen, failleri hakkında işlem yapmayan Cumhuriyet Savcılarının da hiç umurunda değil.Amma! Halk arasında “Milli Kahraman” olarak anılan, dünyanın ilk ve tek “Bilinç Üniversitesi” ni kuran Galip Baran bütün bu konuların sanki tek ve yegâne sahibi.S.Demirel’den A.Gül’e kadar son üç Cumhurbaşkanı, Başbakan, Bakanlar ve vekillere aşağıda özetlenen mealde sürekli mektuplar yazmış. Halkın ıstırap ve şikâyetlerini iletmiş. Alternatif projeler ve çözüm yollarını bildirmiş. Yıllar süren “sarsılmaz irade, inanç, güven ve kararlılıkla verdiği” mücadele sonuç vermeyince bir açıklama gereği duyuyor.
Açıklama şöyle: “Başbakan, Bakanlar ve millet-vekilleri hariç sadece son üç Cumhurbaşkanına “devlete sahip çıkmaları” ve bizim ‘okul dışı eğitim’ çalışmalarımızda öğrenerek halka öğrettiğimiz gibi; Görevlerini tedvir ettikleri (etmekte oldukları) yıllarda karşılaştıkları sorunları yenmeleri, üstesinden gelmeleri ve zorlukları aşabilmeleri için ilim-fikir, öneri ve bilimsel proje içeren; Süleyman Demirel’e 3, Ahmet Necdet Sezer’e 10 ve Abdullah Gül’e 1 olmak üzere toplam: 14 dosya göndermek suretiyle başvurdum.
Ama maalesef “derde deva” bir sonuç alamadım.
Yerimde olsaydınız, siz ne yapardınız? Ben onların yerinde olsaydım, en azından Galip Baran’ı köşke çağırır, yüz yüze konuşurdum. Sanırım, çok da iyi olurdu... Bunu gören, onlarca, belki yüzlerce insan; “Seni, Cumhur-başkanı bile ciddiye almıyor” demez, beni yalnız bırakmaz ve ‘devlete sahip çıkma bilinci çığ gibi büyürdü’. Belki onları görenler de benzer çalışmalar başlatır bana “senin gibilerin sayısı çoğalmalı” diyenler, ne kadar artış kaydedip çoğaldığımızı görürlerdi. Fena mı, yoksa iyi mi oldu?
Yerimde olmadınız, yardımcı da olamadınız. Vekil de seçmediniz!
Sonuçta benim gibilerin sayısı çoğalmadı. Ama ben, “ölünceye kadar” diyerek sevgili halkıma bağımsız Milletvekili adayı iken taahhüt ettiğim: Her kavşağa bir Galip, (Sabah, 16.12.1997) “okul dışı eğitim” çalışmalarımızı tek başıma da olsa sürdürüyorum. Fena mı, yoksa iyi mi oldu?
Şu da var ki, beni ciddiye almamanızın, destek vermemenizin ve yalnız kalışımın yol açtığı motivasyondan olacak, insan davranışlarını araştırdım. Bu sayede “bilinç” konusunda uzmanlaştım. Bilinç bağımlısı oldum. Sonuçta bir “Bilinç Üniversitesi” kurdum. Fena mı, yoksa iyi mi oldu?
“Yönetimi denetleme ve devlete sahip çıkma” yı böylesine önemsememden olacak “yasa bağımlısı” da oldum. Devlete herkesten daha çok sahip çıkmağa başladım. Fena mı oldu, iyi mi oldu?” diyor ve soruyor: Galip BARAN: “Peki, siz, şimdi ne yapıyorsunuz?”
Halinizden, hayatınızdan, hal-vaziyet, durum ve gidişattan memnun musunuz?
http://mustafanevruzsinaci.blogspot.com.tr

Telif Eseridir izinsiz kullanmayınız

 
 

 

 
 
 
  08

Bu sayının içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

Bir önceki Sayfaya Gitmek İçin Tıklayınız!

Bir sonraki Sayfaya Gitmek için Tıklayınız!

Özkan KARACA
Özkan KARACA Hayat Hikayesi
HÜZÜN YAĞMURU
Genç adam gecenin karanlık örtüsünde ruhunun hazin yankısı çığlık kopartarak sahilde yürüyordu. Dilinde dökülen özlem ve söylemler uzaklığın kanlı deresine itilmişti. Dişinde sıkışan kırgınlıkla hayallerinin fotoğrafı karanlığı ısırmıştı.
Seni diyordu genç adam ‘ - Seni geleceğimin atlasına gül olarak ekmiştim, günlerin başaklarında seni görmüştüm, canım seninle cananlığa kavuşmuştu. Şimdi ise yüreğimin dileğine çıkılan hayal merdivenlerinden düştüm. Gözlerimde ve gönlümde hüzün yağmuru döktüm...’
Ruhunun hazin kamcısı acıyla döverek başı düşmüş, dizleri eğilmiş olarak ağır ağır yürümeye devam etmişti. Kulaklarını şaklatan dalgaların sahile vuran sert tokadı, kalbini yaralayan dert sakatı her yanını sarmıştı, her anı ruhunu tırmalayarak artmıştı. Boğazı ışıklarıyla öpen karşı kıyının betonuna gözleri takıldı.
Genç adam ‘ - İşte sevdiğim şu evlerin kör penceresinde ikamet ediyor. Acı aşkların fısıltısı duvarlarını ıslatmış Kız kulesinin üstünde bulunuyor. Tarih kokan, heybeti ile Haydar paşayı tutan, boğazın maviliğine gülümseyen kışlanın yakınında, Selimiye mahallesinde sevdamın ayaklarını vurduğu yerdir ‘... Başında hüzün yağmuru akar, soğuk ürpertiyle denizin ağlaması bakar. İntizarın hicranında ufuklar karanlık balçıkla kararak gönlü sararmış, umutları sönmüş, hayalleri yıkılmış olarak geleceğin perdesini kav la tutuşturarak yakar. Hüzün yağmuru şiddetlenmişti... Kederin kader alnında terlemeye başlamıştı. Ruhunu ıslatan hüzün yağmuruyla sarsılmış ve kederle terleyen kalb titremiş olarak sahilin çapağı olan taşın beline yığıldı. Başını ayaklarının arasına sıkıştırarak söylenmeye başlar
‘ Ey aşk acısı, ey gönül yarası, ey derdin karası... Sana sığınırım, Sevgimin adını düşlerim... Onun yokluğunda sürgün kaldım, günlerim onsuzlukla zindan oldu. Bir çıkış ver, bir ferahlık ser. Hani gözleri gözlerime kilitleniyordu, hani sözleri sözlerimi sarıyordu bir zamanlar’... Zihnine film şeritleri yayılır, anıların sahnesi açılır. Ela gözleri karanlığı yırtan ayla kendisine bakmış, siyah saçları denizin dalgasında ellerine düşmüş, oval çenesi ufukların köşesinden bakarak gözlerine çökmüş, güzel yüzü sahilin ıssız belinde kafa odasını kırmıştı. Derbeder durumda sürüklenip duruyordu, sevda ölümünün soluğunu yutarak hüzün yağmuruyla: Duyguları kanlanış, sözleri kurumuştu.
Dudaklarına yapışan hüzün melodisi tütsülenir, karanlık siyah saçın dalgasına. Öylece durup izler sevdiğinin hayalini...İkametgahı gözlerine batarak gölgesi yanı başında buluşmuştu. Gölgeye sorar ‘ Ey hayal sulületi karanlığın aynasından çıkarak ellerimi tutsan, geleceğimizin inşasını beraber kursak‘... Hayal sulület donuk kalır, ağzından tek kelime, gözlerinde bir gram bakış görülmez gözleri kapalı, hayattan kopuk, cansız et yığını gibi durur. Genç adam yaklaşır, hayal geriye çekilir. Genç adam adımlarını hızlandırır, hayal de gerisin geri hızlanır. Daha çabuk kavuşma özlemiyle kollarını açar, feryat koparır. ‘- Ey canım benim niye kaçarsın benden, niye uzak kalırsın yardan. Gel ellerimi tut, gel gönlümü nefesinle yıkat’... Hayal cesedi Boğazın dalgasını yararak Selimiye’nin duvarlarına sokularak kaybolur. Karabasanlar bedenini tutarak kahkahalarını kafasında yankılandırırlar. Hafakanlar ayaklarına serilerek denizin çağıran sesine itekler. Hüzün yağmuru ıslattığı gibi denizin çağıran kolları gözlerine çarparak: Gel diyordu. - Senin yangınını söndüreyim, hüzün yağmurundan kaç, esaret ayaklarını bana dokundur, senin bedenini karanlık derinliğimde kapatayım. Aşkın keder kalemi yüreğine bir kere yazıldı mı iz kalır, kalbinde hep sızısını hissedersin. Genç adam öylece durur düşüncelerin dehlizinde dolaşır. Karanlığın alnında çağıran ses, kalbinin acı nefesi buhramlara atarak çıkmazlarda bocalıyordu. Hüzün yağmuru artmış artık meçhulün adresine sürüklüyordu ‘ Ya ölümün vuslatında hayata son vermek, yada yeni bir hayatın menzillerine uzanmak. Başı kah denizde batıyordu, kah sahil yolunun uzaklığına çevriliyordu. Bir kedi gelir ayaklarına dolanır, kedinin mırıltısı silkeler kendisini. Yorgun ayaklarını isteksiz sürükleyerek sahilin karanlık ağzına girerek kaybolur. Sahilin tokadı artar, kedinin mırıltısı denizin tokadına yanıt verir

 

Telif Eseridir izinsiz kullanmayınız

 
 
 
 
 
 

 09 Bu sayının içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

Bir önceki Sayfaya gitmek için tıklayınız

Bir Sonraki sayfaya gitmek için tıklayınız

Selma GÜRSEL
Selma GÜRSEL Hayat Hikayesi

İRMİK TATLISI REVANİ

1 su bardağı toz şeker
5 yumurta
5 yemek kaşığı yoğurt
2 Yemek kaşığı eritilmiş katı yağ
2 yemek kaşığı sıvı yağ
3 çay bardağı irmik
5 çay bardağı un
1 paket kabartma tozu
1 paket vanilya
İstenirse bir miktar limon kabuğu rendelenir.
Şurup için malzeme
1 kilo toz
5 su bardağı su
Bir bardak şeker plastik derin bir kaba konularak beş yumurta kırılarak mikserle yumurtalar beyazlatana kadar çırpılır.
Çırpılan yumurtalar yukarıdaki miktarı verilen katkılar ilave edilerek bir kaşıkla karıştırılır. Malzemeler iyice karışınca daha önceden hafifçe yağlanmış tepsiye dökülerek fırına sürülür.
Fırında kızardıktan ve piştikten sonra çıkartıla tatlı malzemesi soğumaya bırakılır. Tencereye konulan su ve şeker kaynatılır. Kaynatılan şerbet biraz soğutularak ılık olarak tatlı malzemesi olan kekin üzerine kepçe ile dökülerek şerbetin çekmesi ve iyice soğumasından sonra tabaklara konularak istenirse  Hindistan cevizi istenirse tarçın ekerek yenir.

Telif Eseridir izinsiz kullanmayınız

 
 

 

 
 
 
 

 10 Bu sayının içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

Bir önceki Sayfaya gitmek için tıklayınız
Erol DUYGUN
Erol DUYGUN Hayat Hikayesi
BİZ DERİZ “HERİ”
Çorum yöresinde çocuk “GOBEL”dir,
Pekmezi çeviren kevgir “GÜDEL”dir,
Rüzgarın adı bizde de “YEL”dir,
Konuşurken dosta deriz biz”HERİ”

Bostanın küçüğü “DÜĞLEK”tir bizde,
Derman bırakmıyor yokuşlar dizde,
Burdanın anlamı “AHA”dır sözde,
Konuşurken dosta deriz biz”HERİ”

Layık gördük lahanaya “KELEM”i
Muşmulaymış geç fark ettik “DÖRGEL”i,
Pirinçle doldururduk evde “HARAL”ı,
Konuşurken dosta deriz biz”HERİ”

Yiyeceğe “AZIK”,hamama “YUNAK”
Patatese “GOMPİR”,domatese “FİREK”,
Bütün bu taamlar DUYGUN’a gerek,
Konuşurken dosta deriz biz”HERİ”
 

Telif Eseridir izinsiz kullanmayınız

 
 

Bir Sonraki sayfaya gitmek için tıklayınız

11  Bu sayının içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

Bir önceki Sayfaya gitmek için tıklayınız

Dergiye dönmek için tıklayın

Paşa ÇETEN
Paşa ÇETEN Hayat Hikayesi
KANLI BİR GEÇMİŞİM
Can çekişiyor doğduğum şehirde esen rüzgar
Vurulmuş hatıralarım, kanlı bir geçmişim artık.
Sükut içinde yada ölümün altında, karanlık bir vadide
Ben nasıl bir toprağım hâlâ nasıl bir toprak
 
Gövdemden düşen son damlasıyla baharı
Uğurlamaya çıkmışken, hicreti düşünmemişken
Göğüm daralmış birden, çekip gitmiş bulutlar
Sevmişim kan lekelerini, nasılsa bu heybetli duvarın
 
Belki bir akrep kahramanlaşabilir bütün bir servetin önünde
Çiçekleri elinin tersiyle iter kolayca yok sayar
Demirlemiş bana da böyle karanlık bir öfke
Dünyayı unutmaya hazırım ey!...

Telif Eseridir izinsiz kullanmayınız

 
 
 
 
 

Bu sayının içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

 

Çalışmalar TELİF ESERİDİR Yazarlarımızın gönderileri ile yayına alınmıştır.
corumlu2000@gmail.com
Mahmut Selim GÜRSEL  
yazarlarımız yaptıkları paylaşımlardan sorumludur.
Sitemiz ve yazarlarımız;hukuka, yasalara, telif haklarına ve kişilik haklarına saygılı olmayı amaç edinmiştir.