DİKKAT ! BU BİLGİLER TELİF ESERİ OLUP YAZARI VE YAYINEVİMİZDEN  İZİN ALINMADAN KULLANILMAMALIDIR.

YIL 10     SAYI 119    25 Ocak 2009

Mahmut Selim GÜRSEL YENİ BİR YIL DAHA
Mahmut Selim GÜRSEL ÇÖPLÜK
Atilla ALPAY GAZETECİLER BAYRAMI  MÜNASEBETİYLE GAZETECİLER
Kerim MANDIRALIOĞLU BELEDİYE BAŞKANLARI NASIL OLMALI
Üzeyir Lokman ÇAYCI ÖÇ (TİYATRO)
İsa KAYACAN TÜRKÇEMİZİN GÜNAHI NE
Sakin KARAKAŞ OSMANCIK SANAYİ SİTESİ NEREDE
Mustafa Nevruz SINACI KAMU HİZMETİNİN KILCAL DAMARLARI:BELEDİYELER ŞEHREMİNİ VE ‘3ǒ TEORİSİ
Selma GÜRSEL RULO YAŞ PASTA
Hıfzı ÖZBEKMEZ ANLATSANA
Muhsin AKTAŞ YAR AKILAN DÜŞÜNCE
 
 
 
 
 01

Bu sayının içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

Bir önceki Sayfaya Gitmek İçin Tıklayınız!

Bir sonraki Sayfaya Gitmek için Tıklayınız!

Mahmut Selim GÜRSEL
Mahmut Selim GÜRSEL Hayat Hikayesi
YENİ BİR YIL DAHA
Hani Nasrettin Hocaya sormuşlar: Hocam Eski aylara ne oluyor? Demişler. Muhterem de eski ayları kırpıp yıldız yapıyorlar demiş. Acaba eski yılları da kırpıp ay mı yapıyorlar?
İşin şakasını bir yana koyarsak; Müslümanlıkla ilgisi olmaya bir kutlamaya yeniden ereceğiz. Yeni Yıl. Hepimizin bildiği gibi yeni yıl Hıristiyanlık dininin bir kutlanan bayramıdır. Miladi takvimlerde bu günü yılın ilk günü olarak kabul etmiş ve bizim de Miladi takvimi kabul etmemizle birlikte yılbaşının birinci günü olarak yeni bir yılın başlangıcına girdiğimizi bilmekteyiz.
Bu bizlere bir yaş daha ihtiyarladığımızı ve bir yılı daha geride bıraktığımızı gösteren bir olgudur. Hepimiz yeni yılda dana güzel ve müreffeh bir hayatın geleceğini umarak ayların su gibi gitmesin sadece bakar ve ihtiyarladığımızın farkına bile varamayız.
Bizler Müslümanlar olarak bu kutlamalara katılıp katılmamamız kendi vereceğimiz hür düşüncemizle ilgili bir olgu olduğundan, herkesinde artık belli bir bilgi birikimi içinde yoğrulduğu zaman diliminde yaşadığımızdan sizlere şunu yapın, bunu yapmayın gibisinden ahkâm kesecek değilim.
Yeni yıla girerken sonraki gelen yılda neler yapacağımızı planlamamız gerektiğini, geride kalan yıllarda da ne gibi eksikliklerimizin olduğunu düşünmemizin gerekliliğini söylemekle kalıp; Yeni yılınızın kalbinize göre olmasını diler yeni yılınızı candan kutlarım.

 

 

 

 

 02

Bu sayının içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

Bir önceki Sayfaya Gitmek İçin Tıklayınız!

Bir sonraki Sayfaya Gitmek için Tıklayınız!

Mahmut Selim GÜRSEL
Mahmut Selim GÜRSEL Hayat Hikayesi
ÇÖPLÜK
            Çorum’un en eski alış veriş mekânı.
            Burası; Çorum’un en eski bir arastası.  Bu arastanın da; bazı kısımları ve bazı bina ve dükkânlarının deforme olduğu doğrudur. Biz insanlar yaşadığımız mekânları değiştirmeyi severiz. Bu değişilmeye uğraşı mekânların ana yapılarını da deforme olduğunu söylemek safdillilik olduğu malumdur. 
Çöplük tanımı için Osmanlıca harflerle basılmış olan “Çorum Tarihi” isimli çalışmada: “Çorum Kal‛asının Romalılar zamanındaki eserleri saat kulesi civarında evler altında kalmış bir temelin şimalinden cenuba doğru indiğine göre, şimdiki çarşının (Çöplük) bulunduğu yerde olması lazımdır. Zaten de Danişmentlilerin zabt ettiği Çorum Kal‛asının şimdikinden daha vâsi‛ olduğu içindeki askerlerin çokluğu ile anlaşılır.
            İşte Nastor bu kal‛ada uzun müdded Dânışmend Ahmed Gaziye karşı durdu. Mir‛atü’l-tevarih << ba‛de Nikonya ki Çorum’dur. Muhasara ve zahmetle zabt etti ve asker-i İslâm gana’im ve esir ile na’il oldu (1)>>
            Çöplük diye halkımızın bildiği çarşının; Çorum’un en eski yerleşim yerlerinden olan “Nikonya” nın zamanında da bulunmuş olma ihtimali büyüktür.
            Çorum bu tarihlerde kalesinin tanımı şu alanlar içinde olduğu zannedilmektedir. Çorum Tarihi ismili eserde:
 “Nikonya Tekfurunun sarayının bulunduğu yer, bu gün halen Albayrak ilköğretim okulu olarak bilinen bulunduğu yerde idi.
Alaybey sokağının güzergâhından kale suru şimdiki Ulu Cami meydanına kadar inmekte. Ulu Camiinin bulunduğu yerde büyük kilise bulunmakta, buradan Ulu cami Altından geçen camii kebir 3. sokak dan  Taşhan caddesi istikametinden, Emniyet sokaktan devam eden sur, şimdiki kaleyi de bir burç olarak düşünürsek oradan Kulaksız sokağı, Albayrak sokak olarak sınırlandırabiliriz.
Burası çok büyük bir alan olarak gözükse de haritada burasının üçgen şeklinde bir alan olduğu gözükmektedir.
Bu sınırların içerisinde halen bulunan ve kilise diye bilinen yerin “havra” olma ihtimali büyüktür. Burasın Nikonya’dan sonra yapılmış olması ihtimalinin olması gerekmektedir.
Çorum’un Türkler tarafından kuşatılması sırasında kuşatma 40 gün sürmüştür. Bu gün Devlet Hastanesi sırtlarlı ve Bahçelievler bölümü Türk çadırlarının bulunduğu kuşatma alanı olarak bulunmaktadır. Kuşatmanın sonlanması ise Çorum’da gece çok büyük bir deprem olmuş taş üzerinde taş kalmamış ve peşinden yağan müthiş bir yağmurdan sonra Çimento fabrikası ve şimdiki Nadık deresi tarafından gelen muazzam sel ve molozlarla Nikonya ortadan kalkmıştır. Sağ kalan Nikonyalılar bu olayın Allah’ın Türklere verdiği bir mükafat, kendilerine verilen biz ceza olarak görmeleri sonunda tamamı Müslüman olmuş ve Türk boylarından Çorumlu oymağının burada kalması ve Karakeçili Aşiretinin de yerleşmesi ile Çorum yeniden kurulmuş oldu.
Konumuza başlık olan Çöplük yukarıda bahsi geçen deprem ve selden sonra oluşan mezbelelikten sonra “Çöplük” ismini almış olması gerekir. Elde bulunan molozlarla şimdi bulana kalenin yapılmış olmasının delili olarak kalede kullanılan her türlü moloz taşının dıştan halen gözükmesi olarak görebiliriz.
Çöplük o zamanın tarihini yansıtan bir arkeolojik sit alanı olması gereklidir. Aynı şekilde o zamanlardan kalan Hıdırlık caminin altında bulunan yer altı mezarlarının da söylentileri bu konularla uğraşanlar tarafından anlatılmaktadır.
Çöplük Çarşısı için pek çok kişinin kalmaması için bizzat benim tarafımdan ve imzaları karşılığı yaptığım anket halen sitemde yayınlanmaktadır. http://copluk.buadresim.com burada ÇÖPLÜ ÇARŞISI  YIKILSIN (KALKSIN) DİYEN  lerin adı soyadı ve  ÇÖPLÜ ÇARŞISI YIKILMASIN (KALKMASIN) DİYEN lerin adları ve soyadları ile anketi ile de tespit edilmiştir.
Burada isimleri yazılı olan ve ankete katılan zatlarla bizzat bire bir kendim konuştum ve sorduğum soruya kalksın veya kalkmasın cevabını yazmalarını adlarını soyadlarını ve imzalarını atmalarını istedim. Daha sonra sanal olarak katılanlara da belirli süre verdim ve katılanlardan TC kimlik nosunu verenleri buraya e-postaları ile kattım.
Bence Çöplük yani Çöplü Arastası kalkarsa Çorum büyük bir kültür erozyonuna uğrayarak betonlaşan bir alan ile yeraltına alınmış bir çarşı ile modernleşme tantanası ile birkaç kişinin cebinin olmasından başka bir işe yaramaz.
Kaybeden Çorum ve Çorumlular olur.
(1) Nazmi Tuğrul Çorum Tarihi << Çorum’un Fet’hi ve Melik Danişmend>>  ser levhasıyla başlayan kitabın mâ-ba‛dını tamalamış oluyor.
Türk azmi “ Denmektedir.

 
 

 03

Bu sayının içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

Bir önceki Sayfaya Gitmek İçin Tıklayınız!

Bir sonraki Sayfaya Gitmek için Tıklayınız!

Atilla ALPAY
Atilla ALPAY Hayat Hikayesi
GAZETECİLER BAYRAMI  MÜNASEBETİYLE GAZETECİLER
Bulunduğu işyerinde  hemen her şeyden  sorumlu olanı  ve toplumumuzun en altta kalanı  da   ne yazık ki gazetecilerdir.
Genellikle  mesai saatleri  ve ne yiyip ne içtikleri ; ne zaman yatıp uyudukları ve  tatilleri  hatta bayramları bile belli  değildir.
Saat  kulesi  ile  vilayet  önündeki haber üretim yerlerine ve bir de önündeki bilgisayarın uzaydaki  internet şebekelerine bağlı olan beyinlerinin telleri kopuncaya kadar çalışan bu meslek gurubunu ne yazık ki  kimse anlamamış ve kıymetini de  bilememiştir.
Gazeteci  evine  sabaha  karşı  mahalle bekçileriyle  birlikte gider.
Mesaisi    altı saatlik uykusundan kalktığı  anda başlamıştır. Bazen önündeki klavyenin simit susamlarından  çalışmadığı da olur. Hele ona birde şekerli çay dökülürse  kopan küçük kıyamettir.
Yemek  saatinde  her an  birisi  bir yerde bir basın toplantısı mutlaka yapacak; iyi resim almak için girdiği  kalabalıklarda  birkaç cop da  sırtına  mutlaka yiyecek veya kim vurduya gidecektir.Telefonlar  birbiri peşine  çaldığı zamanlarda tablasında sigarası ve bardağındaki  çayı  da hep yarım kalmaktadır.
Eni boyu birkaç km.lik bu şehirde bir avuç insan daimi olarak  hemen iki günde bir  bu gazetelerin sayfalarını  işgal eder ; O bilgisayarını  kapatmaksızın  o haberden bu habere ; bir toplantıdan diğerine koşar . Hızlı not tutmaktan bilekleri ağrır, ayakkabısının tabanının  yarılması  kimsenin umurunda  değildir. Ve yine  bu her gün  bir şey söyleyen insanların en güzel resimleri çekilir, onlar için kağıtlar harcanır, matbaaların silindirleri döner, ağızlarından
çıkanlar haber lisanına  çevrilir, satırlara  dizilir, sayfalara dökülür ve bu söz sahipleri bu suretle  itibarlarına itibar  katar; bu şehirde  büyük ve önemli  insanlar  olur, saygı görür; tanınır ve bilinirler, böylece insanlarda  memlekette olup biteni öğrenirler Amma Oysa bunları  yapan emek  sahiplerini  pek kimse tanımaz, bilmez hatta  sevmez...Ülkede  iletişimli fakülteler orada  profesörler filan olsa da   gazeteci Çorumda doğru dürüst bir iş veya  meslek sahibi olmayan ,hatta  evlenecek kız verilmeyen adam  demektir.
Herkesin pijamalarını giyerek  akşam  yemeklerini  yiyip, ellerinde çay bardaklarıyla televizyonlarının  karşısına geçtikleri saatlerde onun  işi esas  şimdi başlamakta ve  yirmiye yakın sayfa bağlanıp matbaaya gönderilmek  zorundadır. Yoksa  demoklesin kılıcı gibi bir yasa  başlarının  üstlerinde  bir ecel gibi daima sallanır:
"Üç gün hele bir çıkma  resmi  ilanını  keserim, sende hapı  yutarsın "diyen bu  ilgili  mevzuat da  kaybedilecekler ;  hep dokuz sıfırlı rakamlar olacağı ve o da kağıtçı ile matbaacıya gideceği  için hiç duraklama veya  aksama  affedilmemektedir.
O  günde  en az on altı saat  çalışır. Hele kışın akşam saatlerinde otobüs durağında beklerken tonlarca egzoz gazı  yutar ve önünden homurtularla  geçen cipleri ve otomobilleri  sayar .Ama kimse onun mesaisinin  yeni başladığının farkında değildir.Hatta  onun  orada olduğunun da...
Sonra  bu her gün sayfaları  işgal  edenlerin yüzde doksan beşi  bu gazeteleri almaz, abone olmaz hatta  kendi resmi veya haberi  yoksa bile okumazlar. Onun için  bu şehrin nüfusu on yılda elli bin artmışken  gazeteler hala 1500 adet bile basılamamaktadır. Basılsa dahi para verip alan  bir elin  parmakları kadar bile  yoktur.
O bazen  bekler, telefonla yapılacak  bir teşekkürü,not  tutması için bir küçük ajandayı, bir buket çiçeği veya bir tükenmez kalemi, veya bir çam sakızı armağanı…Ama nafile, herkes sineğin yağını hesaplamaktadır. Öyle  bir tepsi  baklava ile  gazete  idarehanelerine akşam sürprizi yapacak ve cennete  gidecek  insan sayısı ise trilyonda  bir  bile değildir. Hatta böyle bir hareket  dahi  ütopyanın ve halüsinasyon görmenin ta kendisidir.
O günde yüz bardak demli çay ve Yeşilaycı Attila  efendinin  inadına iki paket   sigara  içer. Günlük  radyasyon miktarını  sekiz-on saat almazsa  rahat uyuyamaz. Öyle  yirmi yılda  emekli olan gazeteci  tipi  ancak İstanbul plazalarının veya bilmem ne gurubunun dergi editörleri ile ayağı uçaktan yere  değmeyen  parlamento veya  hükümet  muhabirlerinin hakkıdır.Emekli  olacağı  gün  genellikle  onbeş-yirmi yıl açığı  çıkacak ve onu cebinden ödeyecek hatta  emekli olduğunu bile göremiyecektir. Sarı basın  kartı  en büyük hayalidir. Onunla bütün  kapılar açılacak ,uçaklara indirimli binecektir. İtibar görecek  belki silah ruhsatı alacak , memlekette  nadirattan sayılacaktır. Ama ona ulaşmak  çoğunlukla  kaf dağının  ardında Nuh'un gemisini aramak kadar zordur.Onun  için gazetenin verdiği ve genellikle de kendisi tarafından bilgisayarda hazırlanan ve sarıya  boyanan  bir tanıtım
kartını  arka  cebinde  taşımakla teselli  bulacaktır.
Onun için seçim zamanları iyi zamanlardır. Meydana çıkan pehlivan adayları kesenin  ağzını açıp  yemekli  kahvaltılı-mevlidli toplantılar yapacak ve O belki bir an için yarım ekmek içine ayakta kafa kellesi tükrük  köftesi  yerine  belki sıcak bir  çorba içebilecektir.
Artık  karanlık odada film yapmasa ve arşivlerde toz yutmasa da önündeki canavar monitörden  çıkan  radyasyon  sayesinde bazen aniden bir frankeştayn olması veya hastalanması da her zaman ihtimal dahilindedir.
O gazetesinin muhabiri, yazarı, fotoğrafçısı, dizgicisi, çaycısı, dağıtıcısı, reklamcısı, hatta ilancısı bazen de paspasçısı   hatta  her şeyidir.
Bu kadar  acıklı  cümleyi  buraya sıralayarak konuyu  izam ettiğimizi –abarttığımızı- düşünenler olabilir.
Hani geçen gün çalışan gazeteciler  bayramıydı ya. Sanki çalışmayan gazeteci  varmış gibi. Bir yerlerde birileri kendi  kendine   bayram  kutlamaları  yapıyor ve demeçler veriyordu ya .
Soruyoruz , gazeteci öldüğü  gün mü bayram edecektir.
Bütün cefakar meslektaşlarıma-sigarayı  az içmeleri  hatta bırakmaları dileklerimle/  selam  olsun... Gazeteciler gününüz  kutlu olsun…
Saygılarımızla...
 
 
 

 
 
 04

Bu sayının içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

Bir önceki Sayfaya Gitmek İçin Tıklayınız!

Bir sonraki Sayfaya Gitmek için Tıklayınız!

Kerim MARDIRALIOĞLU
Kerim MANDIRALIOĞLU Hayat Hikayesi
BELEDİYE BAŞKANLARI NASIL OLMALI?
Bir ili, bir ilçeyi yönetecek idareci, beden ve hafıza bakımından güçlü, zeki, bilgiyi ve öğrenmeyi seven, zihni açık, dürüst, ahlakî zaaflar taşımayan, azimli, cesur ve kararlı olmalıdır. Her işte olduğu gibi özellikle yöneticilikte de liyakat olmazsa olmazlardandır. Başkan adayı olanın her alanda bilgi birikim sahibi olması elbette zordur. Ama orkestrayı yönetecek liderliğe sahip olması şarttır. İyi bir liderin kalitesini de kendisiyle beraber etrafındakiler belirler. Bundan dolayı etrafındaki kişiler iyi seçilmiş olmalıdır.
            Şehir emanet edilen kişi, görev yapmak istediği şehri çok iyi tanıdığı gibi, diğer şehirlerdeki gelişmeleri de takip etmeli, her zaman yeniliklere açık olmalıdır. Yönetici, vizyon ve misyon sahibi olmalı, çok çok önemli olan tecrübesini bunlarla bütünleştirmelidir. Ortak akılla plan, proje, iş üretmelidir. Yanlışları tenkit etmekle, iş yapmak; haksızlıkları konuşmakla adaleti uygulamak ayrı ayrı şeylerdir. Zulmü, herkes tenkit eder, ama adaleti herkes uygulayamaz. Emri altındakilere adaleti uygulayamayanlar üsttekilerden nasıl adalet bekleme hakkına sahip olur? Hz.Ebubekir: “Benim yanımda hakkını alıncaya kadar zayıf güçlü, yediği hakkı ödeyinceye kadar güçlü zayıftır” demişti değil mi? Yönetici, kendisini kimseye hesap vermeyecek, eleştirilmeyecek şahıs olarak görmemelidir. Hiç kimse masum değildir. Hz. Ebubekir’in halifeliğe geliş şeklini ballandıra ballandıra anlatıp da, karşısındaki insanlara ağız açtırmayan yetkililere ne demeli? O büyük hailfe: “Doğru, güzel hareket edersem bana yardımcı olun, yoldan sapar yanlış yaparsam beni düzeltin’ diyordu.
Farklı görüşlere hoşgörüsüz yaklaşan yönetici, halk tarafından kınanacak ve desteksiz bırakılacaktır. Hiçbir kimse de bulunmaz Hint kumaşı değildir. Mezarlıklar, yerlerinin doldurulamayacağına inanan insanlarla doludur değil mi? Dünya menfaati üzerine dönen siyasetin, bir canavar olduğundan hareketle ahiretteki hesabı düşünerek hizmet etmek en büyük ideal olmalıdır. Behlül Dana’nın hac görevini yaparken ağlaşan insanları İbrahim Ethem’e göstererek şöyle dediği anlatılır: Ey halife! Bu insanlar kendi günahlarının hesabını verip veremeyeceklerini bilmedikleri için ağlaşıyorlar. Sen ise hem kendi hesabını hem de onların hesabını vereceksin. Buna hazırlıklı ol!’ Bir politikacı gelecek seçimi, bir devlet adamı ise gelecek kuşağı düşünürmüş. Her yönetici iyi bir halk adamı olduğu gibi iyi bir devlet adamı özelliği de taşımalıdır. Halkın geleceğini, kendi geleceğinin önüne geçiren şahsiyetli yöneticiler kaybetseler de kazananlardan olacaktır. Ayrıca halkının durumu kötüleşmiş olmasına rağmen yönetimini sıkıntısız devam ettirebilmiş lider bulabilmek çok zordur.
Yönetme talebinde bulunanların çok olması kalitenin yakalanması açısından faydalı olabilir. Sayının fazla olmasında makam ve dünyalık hırsının ağır bastığını da söylemek mümkündür. Ayrıca favori bir aday adayının olmaması da bunda etkilidir. Neden ne olursa olsun ancak bir kişi o koltuğa oturacaktır. Eğer bu bir hizmet yarışıysa herkesin öne geçme mücadelesini hakkaniyet içinde yapıp, sonuç ne olursa olsun birbirleriyle kucaklaşması gerekir. 
Erdem ve fazilet çatışmada değil, saygı ve yardımlaşmadadır. Olayları günlük değerlendirip, heyecanla kararlar almak kişilerin ve şehirlerin geleceğinin kararmasına sebep olabilir. Ayrıca gerçek kazançlının kaybeden olamayacağını hangi inanan garanti edebilir? Halka baş olmak ağır iştir. Genellikle baş olanın, sevinci az, kaygısı çok; öveni az, söveni çok olurmuş. Ben o genelin içinde olmayacaklardanım mı diyorsunuz?
Hadi yolunuz açık olsun…

 

 

 
 
 
 05

Bu sayının içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

Bir önceki Sayfaya Gitmek İçin Tıklayınız!

Bir sonraki Sayfaya Gitmek için Tıklayınız!

Üzeyir Lokman ÇAYCI
Üzeyir Lokman ÇAYCI Hayat Hikayesi
ÖÇ (TİYATRO)
 
«Işıklar evlerimize girince karanlıklar gider…»
Üzeyir Lokman ÇAYCI
Kişiler  :
Bekir Efendi :  İşçi emeklisi (70 yaşında)
Necmi : Bekir Efendi’nin oğlu (29 yaşında)
Profesör Kemal : Bekir Efendi’nin erkek kardeşi (60 yaşında)
Polis memuru
Bekir Efendi 40 yıl Almanya’da çalıştıktan sonra Türkiye’ye döner. Hayatını kendisine beşiklik yapan Bor ilçesinde geçirmeye karar verir. Oldukça yorgundur.  Türkiye’de bulunduklara süre içerisinde gerek hanımı Cavidan’la ve gerekse tek oğlu Necmi’yle hiç ilgilenmemiştir. Onun ilgi alanında sadece para vardır…
Necmi ise annesi öldükten sonra uzun süre Türkiye’de yalnız ve başıboş kalmıştır.  İçkiden başka dayanağı yoktur.
 
BİRİNCİ PERDE
(Gün yavaş yavaş ağarmaktadır… Radyo açıktır. Bekir Efendi’nin dış kapıdan girdiği görülür. Elindeki ekmeği masanın üzerine bıraktıktan sonra,  Necmi’nin yattığı divanın üstünü düzeltir. Yerdeki şişeleri ve eşyaları toplar, diğer kapıdan çıkar. Tekrar gelerek ekmeği alır. Mutfakta kahvaltı yapmakta olduğu anlaşılır.)
İki kapı, dolap ve pencerelerden oluşan bir oda… Sağ ve sol duvarların bitişiğinde iki divanla, solda divan yanında üzerinde ilaçlar bulunan bir sehpa ve ortada ise etrafında sandalyeler bulunan bir masa… Masanın üzerinde ise Necmi’nin çerçeveli çocukluk fotoğrafı, resimli mecmualar, eski bir şamdan üzerinde mum, kitaplar ve radyo bulunmaktadır. Duvarda bir ayna, sağdaki divanın yanında da, yerde yatık bulunan boş içki şişeleri göze çarpmaktadır.
Radyodan «haber saati” isimli programdan konuşmalar duyulur :
« Sevgili dinleyiciler, işte bir kaç başlıkla huzurlarınızdayız.  Yine zam haberleriyle sarsılacaksınız… Yarından itibaren ejderhalar gibi pahalılık üzerimize geliyor ! Trafik kazalarında rekor kırdık! Yollar otobüslerle dolup taşıyor. Nehir ve tren taşımacılığımız adeta yok gibi! Yurdumuzun dört köşesinde korsanlar ha bire arabalarımızı yakıyorlar! Şer gönüllüleri  ve caniler artık korkmuyorlar! Eğitimde, ahlâkta ve inançta seviye düştü! Meydanlara çıkanlar bilir bilmez, dinden, imandan, ilaçtan, vatan kurtarmaktan bahsediyorlar!  Yani anlayacağınız, herkes imam, doktor, siyasetçi oldu! Aile yapımız ise ha bire parçalanıyor… Şehirlerimiz ilgisizliğin kurbanı! Sigara ve içki tüketiminin artması bizi korkutuyor! Ajanlar ülkemizde at koşturuyorlar! Önemli kademelerdeki insanlarımız kaza süsü verilerek birer birer öldürülüyorlar. »
Bekir Efendi :  (Radyo haberlerini dinlemektedir) Ne günlere kaldık?
(Radyoyu kapatır, sandalyeye oturarak Necmi’nin fotoğrafını eline alır)  Bir daha geri gelmeyecek güzelliklerden kaçışımdan bahsediyor sanki? Kendisini unuttuğumdan, ihmal ettiğimden bahsediyor gibi... Unutmanın kaybetmek olduğunu bana hatırlatmak istiyor!
(Elindeki çerçeve ile ayağa kalkar)  Gecelerin sihirli boşluğunda kendimi kaybettiğim anları, ya da karşılarında hiç ses çıkaramadığım haksızlıkları eğer şimdi görüntüleselerdi acizliğim ve zavallılığım açığa çıkacaktı…
(Ayaktayken, eğilerek masa üzerindeki bir mecmuanın sayfalarını karıştırır)  İkiniz de haklısınız ey kelebek ve boşluğa tekme atarken dudakları uçuklayan eşek!
(Öne doğru gelir) İnişli ve çıkışlı yollarda, gençliğimin gücünü kullanarak vefasızlık ettiğim insanlarla ben nasıl yüzleşeceğim?
(Başını yukarı kaldırarak) Menfaat kulluğu, çıkar çobanlığı ve öfke tüccarlığı yapmanın nelere mal olduğunu şimdi gayet iyi biliyorum.
(Ellerine bakar)  Sanki boşa akıttığım suların içerisinde boğuluyorum.
(Pencerelerden dışarı bakar) Kalplerini kırdığım insanlar beni yanlız bırakarak öçlerini alıyorlar!
(Duvardaki aynaya bakarak,  ağzını açar, dişleri görünür) Daha önceden maskemi çıkarsaydım, insanlar acımasız yüreğimle, dengesiz duygularımla ve kontrolsüz arzularımla beni görmüş olsalardı bugün için bir tek dostum kalmayacaktı…
(Ortadaki masaya yaklaşır ve bir sandalyeye oturur.  Dirseğini masaya koyarak eline başını dayar) Bir de kendi kendimi aldatıyorum… Sanki şimdi etrafım dosttan geçilmiyormuş gibi ulu orta konuşuyorum! Çevremdekilerin adil olamadıklarını söylesem belki biraz inandırıcı olabilir… Bana rehber olan yanlışlıkların, suçların ve günahların sahibiyim. Düşünce fakirliğini zenginlik olarak algılayanlar arasında yaşamanın ne demek olduğunu dahi bilmiyorum.
(Sabit bir noktaya bakarak) Zamanında öğretmenlerim keşke bana utanmayı öğretselerdi? Hırslarımı taşımak için 40 katır yetmez… Ne yaptığıma, neyi yapamadığıma bakan mı var sanki? Patronu olduğum toprakların çırağı olma gibi bir yöne itildiğimi görür gibi oluyorum. Ne hale düştüm, ne hallere düşürüldüm?
(Tekrar ayağa kalkar… İçerden küçük bir tabak içinde iki parçaya bölünmüş bir elma getirir. Yarısını yer…) Sevgili oğlum ben sana hayatında bu şekilde bir ikramda bulunamadım. Bak… elmanın yarısını da senin için bırakıyorum… (Eline oğlunun fotoğrafını alır… Gözleri yaşararak…) Necmi oğlum… Necmi! Konuşsana benimle… Bir defa olsun bana “baba” de.
(O sırada dış kapı açılır. İçeriye elinde içki şişesiyle, sarhoş bir şekilde Necmi girer… Odanın ortasındaki masaya yaklaşır. Bir sandalyeye oturur. Şişeyi ağzına dayayarak içkisinden içer.  Bekir Efendi soldaki divana yaklaşır… Üstündeki yorganı açar. Oturur. İki elinin arasına başını alarak oğlunu izler.)
Bekir Efendi :   Yanılgılar upuzun… Kavramlar paramparça… Çevremizde insan avı var… Sinsice ve aptalca!
(Ayağa kalkar) Sen ve ben bu güne kadar annenin yokluğunun farkına vardık mı? Ya da senin benim varlığımdan ne hissettiğini ben bilmiyorum… Yarın da aynı şeyleri yaşayacağız ! İhtiyaç duyulduğu zaman,  faydası olmayacak bir gelecekten bahsediyorum. Biliyorum bugün de benimle konuşmayacaksın ! Ama aslında kendi halin sana benden daha çok şey anlatıyor.
Ben Almanya’da inşaatlarda usta olarak çalıştığım sıralarda duvarları şekillendirmekten zevk alırdım. Harçlara hayallerimi karıştırırdım o zamanlar…Ama ne yazık ki,  yuvamı dilediğim gibi şekillendirmek aklımdan geçmezdi… Bu sebeple bugünkü hayatı bu şekilde yaşıyorum. Kendi ellerimle yüreğimden kopardığım bir varlık olarak susmakta ve bana «baba» dememekle haklısın! Seni bende ve beni sende tüketenler utansın… Önce kendim için, sonra da senin için söyleyeceğim bir söz var... Bu da : «Unutmak kaybetmektir! » sözü...
(Necmi’nin fotoğrafı elindedir) Kısa süreli mutluluklar uçucudur. Çoğu zaman da insanlara zararlı olurlar. Görüyorsun ki ben yaşlandım. Yakındaki hasret, uzaklardaki hasretten daha sarsıcı… Acıları sırtımda taşıyamıyorum. Kolay mı bir şeyler olmak?
(Sessizlik… Ayağa kalkar. Pencerelere yaklaşır.) Bak yine gece çöktü dışarıda. Korkunç gölgeler geziyor sokaklarda. Sanki Bağdat’ı görüyorum, kıpkırmızı bir kan denizinin ortasında.  (Necmi’ye dönerek) Bakışların soğuk… Ellerin titriyor senin…
(Necmi’nin gözleri irileşir… Ayağa kalkar ve Işığı söndürür. Perde kapanır)
 
İKİNCİ PERDE
(Gün yavaş yavaş ağarmaktadır … Radyo açıktır. Dış kapıdan giren Bekir Efendi elindeki ekmeği masanın üzerine bıraktıktan sonra,  Necmi’nin yattığı divanın üstünü düzeltir. Yerdeki şişeleri toplar, diğer kapıdan çıkar. Tekrar gelerek ekmeği alır. Mutfakta kahvaltı yapmakta olduğu anlaşılır.)
“Haber saati” konuşmaları radyodan duyulur :
“Sevgili dinleyicilerimiz sizlere şimdi aldığımız bir haberi ulaştıracağız…Gıda dağıtım işinden denizcilik sektörüne geçen  Orak, Safra  adlı kuru yük gemisiyle taşımacılık yapacak… Yani kaşla göz arasında 40 yıl gurbette çalışmadan, Orak, kısa sürede koskoca bir geminin sahibi oldu. 95.7 metre uzunluğundaki geminin piyasa değerinin ikinci elde 5 milyon dolar olduğu belirtiliyor. Geminin kapasitesinin 200 TIR’ın taşıdığı yük değerinde olduğu da her yerde allandıra ballandıra anlatılıyor... Bugünkü iktidarla ilgili haberler bununla da sınırlı değil… Yüzsüzlük bulaşıcı bir hastalık gibi birinden diğerine geçiyor… Osuman Küpe’nin oğlunun da gemi işletmeciliğine merak sardığı iddia edildi. Küpe’nin oğulları Mimat Hilad, Simail Küpe ve Yalha Küpe’nin ortak oldukları Buz İnşaat adına 9 trilyonluk teşvik temin edilerek, Çin’den gemi aldıkları haberleri soğuk rüzgâr gibi ortalıklarda dolaşıyor.
Ayrıca Osuman Küpe’nin oğullarının 600 evi olduğu iddiası ise piyasaya bomba gibi düştü!  Gözler diğer oğullarına çevrildi.
Kepekkatan’ın oğlunun ardından Yüzali Şimşek’in oğlunun gemi alması siyasi kulislerin gündemine oturdu. Yüzali Şimşek’in 24 yaşındaki oğlu Serkan Şimşek kız kardeşi ile 10 milyar lira sermayeli şirketi adına 720 milyar liraya Mo-Mo gemisi satın aldı. Bunlar bu halleriyle kendilerini kalkındırmaya çalışıyorlar.  Gemilerini kurtaran kaptanlar denmez mi bunlara?
Sevgili seyircilerimiz burada bu gibi iktidar faaliyetlerini anlatmaya ne gücümüz yeter, ne de vaktimiz? Bu sebeple sizi bu konuları bizzat  takip etmeye çağırıyoruz... Biliyorsunuz, hiçbir zaman felaketler sırıtarak gelmezler.  Bu kafalardan kendi çocuklarınız için en ufacık bir ilgi bekliyorsanız havanızı alırsınız. Bunlara oylarınızı verdiğiniz için, sizlere onlar adına ne kadar teşekkür etsek az... Hiç olmazsa bundan sonra da bu zavallıların devlet imkanlarıyla diğer ihtiyaçlarını karşılamalarına da vasıta olacaksınız. İyi ki varsınız. Sizin kıymetinizi bilmeyenler taş olsunlar!
Bekir Efendi :  (Radyo haberlerini dinlemektedir) Ağzına sağlık! Ne kadar güzel konuştun! Bir de benim gibi 40 yıl gurbette şuursuz çalışanlara çocuklarının yalnız ve kimsesiz bırakılmalarına, yüreklerinden duygularının sökülüp atılmalarına sebep olan çıkarcılardan, hainlerden de bahset! Biliyorum pusudaki kafalar av peşinde! Din maskesi altında yetkilerini sıçrama tahtası gibi kullananlar var. Zayıf noktalar daima sırıtıcı oluyorlar... Cahillikler acizliklerin örtüsü... Bu cılız örtüler çekildikçe çirkinlikler açığa çıkıyor ve etkinlikler çöküyor!
Bekir Efendi : (Radyoyu kapatır, oturur, oğlunun resmini eline alır) Bizi Almanya’da da burada da yok farz ettiler. Bizim oralarda ağa gibi yaşadığımızı düşünenler var! Onlara göre sanki para süpürdük! Yürürken... gezerken... yatarken ceplerimiz marklarla doluyormuş gibi algılandık! Seni böyle yorumlayanlar karşısında göz göre göre unutuldun... Sonra da kayboldun!  (Derin derin iç çeker) Bir gün olsun... bir kez olsun sen orada ne bok yiyorsun diyen olmadı... Onlar için lâf üretmek iş yapmaktan daha kolay!
Vay Necmi’m vay! Daha çooook resminle avunacağım. Hiç olmazsa sen yokken dilediğim gibi konuşuyorum. Kim bilir şu an benim paralarımla hangi kahvehanenin köşesindesin? Önünde rakı... dut yemiş bülbül gibi hiç sesini çıkarmadan buraya geleceğin, yani zıbaracağın  vakti gözlüyorsun. Sen orada kalabalık içinde yalnızsın... Ben burada kendi içimde yalnızım... Ahhh farkına varamadığın bir tek şey var?
(Sessizlik, müzik, ayağa kalkar. Duvardaki aynaya doğru yaklaşır...)
Bekir Efendi : (Aynaya bakarak kendi görüntüsüyle konuşur) Ahhh... farkına varamadığın bir tek şey var... dedim ya? Bu da hayatın kısalığı...
Ömür geçip gidiyor... Dün tuttuğunu koparıyordun... Bugün oğluna sözünü geçiremiyorsun! 70 yıllık koca herif! Hıyar oğlu hıyar!
(Oda kapısından çıkar, sonra bir kitapla içeriye girer... Masaya doğru yaklaşır ve sandalyeye oturur. Kitaptan bir sayfa açar, yüksek sesle okur)
 
Zamanın ikinci yüzü karanlık
Önümüze çıkan bir çok şeyler var...
Fark etmediğimiz...
Yanından geçip gittiğimiz gerçekler gibi!
Düşmanı bol...
Zengini aptal
Fakiri çaresiz
Okumuşu gayesiz
Bir toplum...
Böyle giderse
Yaşının götürdüğü yerden
Bir daha
Geri gelemez Halil Usta...
(O sırada dış kapı açılır. İçeriye elindeki içki şişesiyle, sarhoş bir şekilde Necmi girer… Odanın ortasındaki masaya yaklaşır. Bir sandalyeye oturur.  İçkisinden içer.  Bekir Efendi soldaki divana yaklaşır… Üstündeki yorganı açar. Oturur. İki elinin arasına başını alarak oğlunu izler.)
(Necmi de babasına  doğru başını çevirir… Göz göze gelirler. Perde kapanır.)
 
 
ÜÇÜNCÜ PERDE
(Gün yavaş yavaş ağarmaktadır… Radyo açıktır. Dış kapıdan giren Bekir Efendi elindeki ekmeği masanın üzerine bıraktıktan sonra,  Necmi’nin yattığı divanın üstünü düzeltir. Yerdeki şişeleri toplar, diğer kapıdan çıkar. Tekrar gelerek ekmeği alır. Mutfakta kahvaltı yapmakta olduğu anlaşılır.)
İki kapı, dolap ve pencerelerden  oluşan bir oda… Sağ ve sol duvarların bitişiğinde iki divanla, solda divan yanında üzerinde ilaçlar bulunan bir sehpa ve ortada ise etrafında sandalyeler bulunan bir masa… Duvarda « Ayıyı nereye götürürseniz götürün kendisini ormanda sanır!» yazısı bulunan bir tablo asılıdır. Masanın üzerinde ise  Necmi’nin çerçeveli çocukluk fotografı, resimli mecmualar, eski bir şamdan üzerinde mum, kitaplar ve radyo bulunmaktadır. Duvarda bir ayna, sağdaki divanın yanında da, yerde yatık bulunan boş içki şişeleri göze çarpmaktadır.
Radyodan «haber saati” isimli program konuşmaları duyulur :
« Sevgili dinleyiciler, işte bir kaç konuyla tekrar huzurlarınızdayız.  Uzun bir yolun çıkış noktasındasınız! Ayaklarınızı ne kadar uzağa atarsanız atın oradan hasret çıkıyor... Çeviremeyecekleri dümenlerin başlarına geçenler, perakende yalanlarla acılarınıza ıslık çalıyorlar. Onlar kötülük yaparak rahatlıyorlar... Bizleri tüyleri yolunacak tavuk gibi görenler var! Kemerlerinizi bağlamayı unutmayın... Çünkü sizi güvenliksiz bir geçitten geçirmeye zorluyorlar. İftiraların önlerindeki kargaşalıklardan, mahkemelere intikal ettirilen dayanaksız dosyalardan,  ceza şekline dönüştürülen suçlamalardan medet umanlarla karşı karşıyasınız... Yüzlerinden nefret yağan ahmaklar, tecavüze uğramış aynalardan,  zurnaların ucundaki  sineklerden, türban adı altında rahibeleştirilen kadınlardan, kâtil kamyonlardan hiç söz etmiyorlar.
Telefonlarınızın hukuksuz bir şekilde dinlenebileceğine dair kuşkularınıza hak verenler çok!  Halleriyle dini yalanlayanlar her an size de çamur atabilirler… Cilalı siyaset devrinde siz de mağdurlar listesinde yer alabilirsiniz ! Biliyorsunuz kablumbağalar çiftetelli oynamasını bilmezler! Onlar başarısızlığın dokunulmazlığı ve zayıflığın gücüyle, masumları kovalama ekibi gibidirler. Yaşadığınız şehirde size ait neyiniz kaldı? Şimdi ulu orta  yapılan bir kötülüğün kırk yamasından bahsediyor herkes ! Yıpratılmamış bir tek şey gösterin bana… Sanki onlar sizden öç alıyorlar. Siyasi tercihlerini sizden yana yapmayanların bulundukları yerlerde kalma ihtimallerinin ortadan kalktığı da gözlenmektedir ! Başkalarının bastonlarıyla yürüyenler uzaklara asla gidemezler… »
(Kapının zili çalar. Bekir Efendi kapıyı açar. Kardeşi Profesör Kemal elinde bir valizle içeriye girer. Kucaklaşırlar. Valizi, karşı duvarın dibine konulur.)
Bekir Efendi : (Radyoyu kapatır) Hoş geldin kardeşim. Yıllarca birbirimizi göremedik... Saçların da benimkiler gibi bembeyaz olmuş! Nasılsın, iyi misin? Emekli oldun mu?
(Profesör Kemal çeketini çıkarır. Her ikisi birden ortadaki masanın kenarındaki sandalyeleri çekerek otururlar.)
Profesör Kemal :  Evet ağabey, hemen hemen on yıl oldu birbirimizi görmeyeli. Seni ve bende izleri olan çevremi  oldukça özledim. Hepimiz birbirimizden uzaklarda yaşamaya zorlandık… Anlayacağın hasret, gurbet derken yılları tükettik!
Bekir Efendi :  Olumsuzluklar içerisine itildik… Birileri de dayanma gücümüzü alıp gittiler.
Profesör Kemal :  Necmi nerede ?
Bekir Efendi :  O bir kahvehane köşesinde  günlerini hiç ediyor... Her gün tirit gibi sarhoş geliyor eve… Beni sevmiyor. Benimle konuşmuyor. Adeta benden öç alıyor. Yani ektiklerimi biçiyorum ben!
Profesör Kemal :  Demek alkol bağımlısı oldu...
Bekir Efendi :  Hem kendini kontrol edemiyor, hem de çevresini tanımıyor. Yani o küçük Necmi’nin yerinde başka bir kişi var!
Profesör Kemal :   Hiç kimse kendisini sorgulamıyor.  Dayanaksız ithamlar, kuşku üreten ön yargılar, gerçekleri gizleyen örtülerle karşı karşıyasız. Bu sebeplerle  senin gücünün yetmediği yerlerde sorumlulara, destekçilere veya devlet otoritesine de  rastlayamıyoruz. Geçen gün televizyonda konuşmasını dinledim devam eden Fener yolsuzluk davasıyla ilgili olarak : “Falan ülkede, falan dernek yöneticileri suiistimal yapmış. Bunun sorumlusu da sizsiniz diyorlar. Bana ne ya. Bana ne. bir derneğin yöneticileri yanlış yapmışlarsa, yargılanmışlarsa, buna ne?” dedi.
Bekir Efendi : Tarihe, tarihi değerlere hakkını vermek seviyeli bir bakışla mümkündür. Vatanseverleri ve Atatürk gibi değerleri suçlayanlardan ben inançla ilgili, insani tavır beklemiyorum. Onlar kendi çocuklarını ve yakınlarını kurtarma mücadelesi veriyorlar.  Yolsuzluluklarla çevrili yüksek duvarlar ardında saltanat süren bu kişilere bizim halimiz bedduaya çevrilerek yansıyacak! Yani ben sorumluluk mevkilerinde bulunan bu kişilerin geleceklerini de iyi görmüyorum.
Profesör Kemal :   Otobüsle Bor’a gelirken yanımda oturan bir şahsın bana  anlattıkları da Deniz Feneri davasındaki suçlamalardan hiç geride kalacak şekilde  değildi. Kendisi  Paris’te çalışıyormuş. Onuncu Paris’in Strasbourg Saint Denis bölgesinde bulunan Milli Görüş’e ait 64 Numara diye anılan caminin bu gün yerinde yeller esiyormuş. 6 – 7 yıl öncesine kadar cami alacağız vaatleriyle 9 milyon Frank’a yakın para toplandığı söyleniyormuş. Para fabrikası gibi çalışan bu yerde, kitapçılıktan, lokantacılığa... Bakkallıktan kasaplığa kadar bir çok iş yeri de faaliyet gösteriyormuş... Cami alınmadığına göre toplanan paraların nereye gittiğini vatandaşlar birbirlerine soruyorlarmış!
Otobüste benim önümdeki koltukta oturan bir vatandaşımız da : «Ülkemizin dışındaki vatandaşlarımızın karşılaştıklarından bahsediyorsunuz... Biz de burnumuzun dibinde bize yansıyan olumsuzluklardan rahatsızız! Adeta denetlenmesi gerekenlerin dokunulmazlıkları var! Denetleme yapması gerekenlerin de bir şekilde etkisiz hale getirildiklerini görüyoruz. Birbirlerinin adamları olanlar ister huzur evlerinde olsun, ister bir başka hizmet alanlarında olsun tecavüzlerin, yolsuzlukların ve baskıların görmezlikten gelinmesini sağlıyorlar! Olan üçüncü şahıslara yani mağdurlara oluyor. Bu gibi yerlerde hukuk işletilmiyor... Yarın bu tür kanunsuzluklara kaynaklık yapmış olan kişilerin belediye başkanlıklarına getirilmelerine veya milletvekili adayı olmalarına da hiç şaşırmayın » dedi.
Ankara’ya indiğimde kömür kullanılarak havası kirletilmiş bir başşehirle karşılaştım.
Gelirken bir baktım,  ilçemizdeki Özden Çayını kurutmuşlar. Dereye yığınlar halinde betonlar dökülmüş. Hatıralarımızın kaynağı bu dereyi kurutmadan önce ne yapıp ne edip sularla besleyemezler miydi? Dünyanın hiç bir yerinde ırmaklar, nehirler ve kanallar kapatılamaz... Onlar gelelecek için toplumların güven alanlarıdır. Yarın, bir gün ihtiyaç duyulduğu anda çevreden gelen sel sularını taşıyacak bu ırmağı kapatanlar, çevrenin sel sularıyla harap olmasına sebep oldukları anlarda lanetle anılmayacaklar mı? Yarınları niçin düşünmüyorlar?
Her zaman tekrarladığım bir sözüm var : İnsanlar kendilerinden uzaklaştıkça kötülüklere yaklaşırlar.
(Kapının zili çalar. Her ikisi birden ayağa kalkarlar.)
Bekir Efendi :  Necmi bu saatte gelmezdi? Hem o anahtarıyla açardı kapıyı... Hayırdır inşallah!
Bekir Efendi kapıyı açar... Profesör Kemal de merak içerisinde onun yanındadır.
(Bir polis memuruyla karşılaşırlar.)
Polis : Oğlunuz Necmi’ye bir kamyon çarptı... Olay yerinde can verdi. Araştırmalarımıza göre amcasının Amerika’dan geldiğini görenler ona söylemişler… O da buraya gelirken koskoca kamyonu fark etmemiş. Cenazesi morga kaldırıldı. Başınız sağ olsun!
(Her ikisi de giyinerek dışarı çıkmak üzeredir.)
Bekir Efendi :  Oğlum... Biricik yavrum... Seni de kaybettim... Bizi bu hallere düşürenleri ALLAH’a haval ediyorum.  Ben yitirdim, ne olur siz sevdiklerinizi kaybetmeyin?
Profesör Kemal : (Ceketini sandalyenin üzerinden alır) Biricik yeğenim beni göremeden hayatını kaybettin… Ben de sen çok özlemiştim.  (Hüzünlü bir müzikle her ikisi de ağlayarak dışarı çıkarlar. Perde kapanır.)
Bor, 13.12.2008

 

 
 

 

 
 06

Bu sayının içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

Bir önceki Sayfaya Gitmek İçin Tıklayınız!

Bir sonraki Sayfaya Gitmek için Tıklayınız!

İsa KAYACAN
İsa KAYACAN Hayat Hikayesi
 TÜRKÇEMİZİN GÜNAHI NE?
Dilimizin anlatım için var olduğu, anlaşma için yaratıldığı biliniyor. Doğru yazmak, Doğru konuşmak, doğru anlaşmak için çaba göstermek hepimizin görevi.
Merkezi Ankara’da bulunan, günlük yayınlanan “Belde” Gazetesinde, Semiha Korkmaz ve Fatma Betül Kaya’nın hazırladığı sütunlarda, 26,27 Aralık 2008 tarihlerinde görüntü olarak yayınlanan “Komikler” sütunlarına geçen duyurular vardı. Bunların içinde elle yazılanlar olduğu gibi, bilgisayar çıktılı olanlar da yeralıyordu.
Bunlar sırasıyla;
1- Satılık karalüferli daire..Tel:
2- Tembel avrat reyonu (Bir marketten)
3- Misir uni gelmiştur,
4- Osman Gazi Ünivestesinde ürüleci servisinde Ameliyata gitti. Yunus Çini sahibi Eskişehir.
5- Muazzez Abacı, TSM sanatçısı. TRT–1, 31.12.2008 yılın son günü. Saat: 20.40, Yılbaşı eğlence programı: “TRT çalışan personellerine teşekkür ederim” diye mikrofondan, ekrandan sesleniyor.
-“TRT’de çalışan personele teşekkür ederim” denmesi daha doğru değil mi?.
Bunların sayısı giderek artırılabilir. Artırmak mümkün. Siz şöyle Anadolu ya bir uzanın nelerle karşılaşırsınız, nelerle. Bu yanlışların sahipleri, fazla eğitim görmemiş olabilirler… Hiç değilse, çevrelerindeki, yakınlarındaki güvendikleri kişilerden yardım talep etseler olmaz mı acaba?.
 
TÜRK DİL KURUMU DUYARLI
Türk Dil Kurumu, dilimiz konusundaki yanlışlıklar için, yabancı hayranlığının zirveye ulaşmasının getirdiği sıkıntılar konusunda duyarlı. Bu kurumumuzun başkanı Prof. Dr. Sayın   Şükrü Haluk Akalın yaptığı açıklamalarla, verdiği konferanslarla, sempozyumlardaki bildirileriyle, dilimizin üzerine titriyor. Sayın Akalın’dan aldığım 25.12.2008 tarih ve 2713 sayılı yazıyı aşağıya alıyorum efendim:
Prof. Dr. Sayın İsa Kayacan;
Belde Gazetesinde 20 Aralık 2008 günü yayımlanan “Türkçe yaz, Türkçe oku” başlıklı yazınızı da diğer yazılarınız gibi ilgiyle okudum.
Türk Dil Kurumu, bilimsel çalışma ve araştırmalarının yanında yazınızda da belirttiğiniz gibi Türkçenin kullanıldığı alanlarda yaşanan yabancılaşmanın kaynaklandığı yasal düzenlemelerin yapılmasına kadar geçecek zaman içerisinde; belediyeler, sivil toplum kuruluşları, eğitim kurumları ve basın yayın kuruluşları ile iş birliği içerisinde çeşitli etkinlikler yürütmektedir. Kurumun benimsediği ilke çerçevesinde de tüm çalışmalarımız, Genel Ağ üzerinden kullanıcıların eleştiri ve önerilerine açık bir şekilde yürütülmektedir ve sizin gibi değerli bilim insanı ve yazarlarımızın Kuruma gösterdikleri ilgi bizi yüreklendirmektedir. Yazınızda şahsım ve Kurumuma yönelttiğiniz övgüler için teşekkür eder tüm değerlendirmelerinizin bizler için ufuk açıcı olduğunu, çalışmalarımızı daha iyiye götürmemizde bize güç verdiğini belirtmek isterim.
Sayın Kayacan, yazınızda verdiğiniz örnek ile sizin de dikkat çektiğiniz gibi Türkçenin doğru ve düzgün kullanımına yönelik duyarlılığın toplumun tüm kesimlerince paylaşılması gerekmektedir. Böyle bir duyarlılığın oluşması ve yerleşmesinde özellikle basın yayın kuruluşlarının, yazar ve şairlerimizin çok önemli bir sorumluluğu olduğu inancı ile bu yönde yazmış olduğunuz yazılarınız için çok teşekkür eder, saygılarımı sunarım (Prof. Dr. Şükrü Haluk Akalın, Türk Dil Kurumu Başkanı-Ankara)

 

 

 
 
 
 07

Bu sayının içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

Bir önceki Sayfaya Gitmek İçin Tıklayınız!

Bir sonraki Sayfaya Gitmek için Tıklayınız!

Sakin KARAKAŞ
Sakin KARAKAŞ Hayat Hikayesi
OSMANCIK SANAYİ SİTESİ NEREDE?
Osmancık sanayi sitesinin kuruluş fikri 1970’li yılların başlarında ortaya atıldı.  Konu ile ilgili olarak örgütlenme sorunu yaşayan sanayi esnafı sonunda site arsasının yer tespiti ile avundu. 1980’li yılların ortalarında temeli atılan sanayi sitesinin inşaatı yaklaşık 18 yıl devam etti. Sabrın sonu selamettir atasözüne uygun mudur bilemem ama 18 yıl sonra sanayi esnafının sitesine kavuşması biraz düşündürücü olsa gerek.
Bu arada nüfusu ikiye katlanan ve ekonomik açıdan gelişen Osmancık’ta sanayi sitesi ihtiyacının 18 yıl sonra giderilebilmiş olması derin sıkıntılara yol açtı. 2000’li yılların başlarında ise tamamlanan sanayi sitesine esnafın taşınması istendi. Kentin içerisinde yıllarca perişan halde hizmet üretmeye çalışan sanayi esnafı sonunda modern dükkânlarına kavuştu.
Sorunların sona ereceği ve ticari pastanın büyüyeceği hayali ile modern olduğu tartışılan yeni dükkânlarına taşınan sanayi esnafı büyük bir hayal kırıklığı ile karşı karşıya kaldı. Henüz alt yapısı tamamlanmamış olan bölgede sıkıntılar günbegün büyümeye başladı.
Dükkânların önemli bir kısmının kısa bir süre sonra çökmeye başladı. Açık alan aydınlatmalarının yeterince gerçekleştirilmemiş olması, bölgeye ulaşım sorununun çözülememiş olması, giriş çıkış bölgelerinin netleştirilmemesi, açıklamalı yön tabelalarının oluşturulamamış olması, reklâm ve tanıtım zafiyeti, esnafın bölgeyi bilinçsizce kullanması sonucunda hurda ve artık malzeme ile oluşan görüntü kirliliği kısa zamanda sanayi sitesini yaşlı bir konuma getirdi.
Pastanın büyüyeceği umudu ile bölgeye taşınan esnafın kendini yenileyemedi. Bilgisayarlı bakım, onarım, hizmet ve üretim anlayışının geliştirilememesi, geleneksel usullerle işi götürmeyen çalışan esnafın gelişen teknolojiye ayak uydurmaması, bölgede birkaç banka ATM cihazının açılmaması gibi sorunlara siteyi amatörce yönetme sorunu da eklenince Osmancık sanayi sitesi Osmancık insanı ve esnafı için umut olmaktan çıkmaya başladı. İşte bütün bu bilgiler ışığında özellikle gece saatlerinde Samsun İstanbul D-100 karayolunda seyreden araçların Osmancık sanayi sitesinin girişini ve yerini kestirememesi sonucunda doğal olarak insan aklına Osmancık sanayi sitesi nerede sorusu geliyor. Bu sorunun cevabı sağlıklı olarak verildiğinde ve söz konusu sorunların önemli bir kısmı çözümlendiğinde müjdelemek isterim ki “Sanayi Sitesi” Osmancık için umut olacaktır.
 

 

 

 
 
 
  08

Bu sayının içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

Bir önceki Sayfaya Gitmek İçin Tıklayınız!

Bir sonraki Sayfaya Gitmek için Tıklayınız!

Mustafa Nevruz SINACI
Mustafa Nevruz SINACI Hayat Hikayesi
KAMU HİZMETİNİN KILCAL DAMARLARI:BELEDİYELER ŞEHREMİNİ VE ‘3ǒ TEORİSİ HAKKINDADIR
İktisadi hayatın can damarı perakendecilik, halka hizmetin ulaşma-başlangıç noktası ise belediyeciliktir. Vücuda hayat veren kılcal damarlar misali bu iki unsur, hayatı yaşanabilir kılan sacayağının ana öğeleridir. Bu üçgeni tamamlayan üçüncü ayak üretimdir.
Tabiat ana da (eko-sistem) üç unsur üzerine kuruludur. Varlığını, eskilerin ‘anasır-ı erbaa’ dedikleri toprak, hava ve su üçleminde sürdürür.
Üretim ve tüketimi destekleyen, örgütleyen ve hayatiyet kazandıran, motive eden en önemli faktör ise belediye teşkilâtlarıdır. Devlet, genellikle yurttaşla belediyeler vasıtasıyla buluşur. Bu nedenle belediyeler, devlet teşkilâtının can damarını teşkil eden hayati önemi haiz kurum ve kuruluşlardır.
Halk genellikle bunun farkında bile değildir.
Ama ‘farkında-bilincinde’ olmak zorundadır.
Zira kundaktan kabire kadar, insan dahi, bütün yaşam formları üzerinde belediyeler etkin bir unsur olarak fonksiyonunu sürdürür. Kısaca realize edecek olursak: Toplumsal yapının her katmanında, her derece ve düzeyinde belediye vardır. Sağlık, mutluluk, ucuzluk-pahalılık, temizlik-güzellik, güvenlik ve güncel hayatın huzurla devamı bile belediyelerle ilgilidir. Bu nedenle belediye çok önemlidir.
Önce belediye başkanı olmak üzere, bu teşkilatta görev alacak bütün kişilerde hakeza.
Nitekim 29 Mart 2009 günü tekrar sandık başına gidilecek ve bu hayati organların ana unsuru yeni yöneticiler seçilecektir. Gerçekte bu milletvekili seçmekten çok daha önemli, onurlu ve sorumlu bir iştir.
Hani eskilerin ‘şehir emini’ diyerek; Yerleşim yerinin en temiz ve mütemayiz insanını seçtikleri alan budur. Zira oraya sadece ve yalnızca namuslu-dürüst, onurlu-sorumlu, adaletli ve hakikatli insanoğulları lâyıktır.
Hayatlarında zerre kadar şaibe, insanlık, hukuk, hakkaniyet ve ahlak dışı temlik ve tasarruf bulunan kimseler, belediye kapılarına (hâşa) köpek kavliyle dahi bağlanamaz. Köy ve mahalle muhtarından, belediye başkanı ve meclis üyelerine kadar o makamlar bütünüyle; Namuslu-dürüst, onurlu-sorumlu, “Vatanı ve milletini öz’ünden çok seven” bencillikle malul olmayan ve kişisel ikbal peşinde koşmayan “adaletli ve faziletli” bilge kişilerin yeridir.
ASLA BİR YANLIŞLIK YAPMAMAK GEREK!...
Aşağıda görüleceği üzere belediye hizmetleri zaten olabildiğince kurumlaşmış, özleşmiş, yerleşmiş ve sadece namuslu-dürüst bir yöneticiyi gerektirir aşamaya varmıştır. Asli görevi ve varlık nedeni itibarıyla halka dürüst, kaliteli ve ucuz hizmet sunmakla yetkili ve görevli bu kuruluşlar; Yerine ve durumuna göre hırsızlık, yolsuzluk, suiistimal ve sahteciliğin de uç noktaları olabilmekte ve çok kötü niyetlerle “halkı soymak-sömürmek için” pekalâ kullanılabilmektedir. Günümüzde yaygın örnekte budur. İşte bu nedenle “seçici” sıfatıyla, hem aday olana ve hem de aday gösterene çok dikkat etmek zorundayız. Belediyelerin teşkilat ve görevlerine dair 03.07.2005 tarih ve 5393 sayılı yasa, belediyeleri idari ve mali özerkliğe sahip kamu tüzel kişiliğe dönüştürmüş ve çok açık bir ifade ile resmen olmasa da fiilen halka mâletmiş bulunmaktadır.
Eğer 5216 sayılı Büyükşehir Belediyesi Kanununu bir yana bırakıp münhasıran, 5393 sayılı Belediye Kanununu esas alırsak, belediyelerin temel görevlerinin; B.şehir Belediye Kanununda özellikle düzenlenmeyen alanlarda 5393 sayılı Kanununda yer alan hükümlerin ilçe ve ilk kademe belediyeleri için de geçerli olduğunu görürüz.
MEVZUAT HAKKINDA:
Bilindiği gibi, 5393 sayılı Kanun, belediyelerin görev, yetki ve sorumlulukları ile belediye idarelerine tanınan imtiyazlar konusunda kapsamlı bir düzenleme getirmiş; Kanunun 14. maddesi "Belediyenin görev ve sorumlulukları" başlığı altında şu hükme yer vermiştir:
"Belediye, mahallî müşterek nitelikte olmak şartıyla;
İmar, su, kanalizasyon, ulaşım gibi kentsel alt yapı, coğrafî ve kent bilgi sistemleri, çevre, çevre sağlığı, temizlik ve katı atık; zabıta, itfaiye, acil yardım, kurtarma ve ambulans, şehir içi trafik; defin ve mezarlıklar; ağaçlandırma, park ve yeşil alanlar; konut, kültür ve sanat, turizm ve tanıtım, gençlik, spor; sosyal hizmet ve yardım, nikâh, meslek ve beceri kazandırma, ekonomi ve ticaretin geliştirilmesi hizmetlerini yapar veya yaptırır.
Nüfusu elli bini geçen belediyeler, kadınlar ve çocuklar için koruma evleri ile okul öncesi eğitim kurumları açabilir. Devlete ait her derecedeki okul binalarının inşaatı ile bakım ve onarımını yapabilir veya yaptırabilir. Her türlü araç-gereç ve malzeme ihtiyaçlarını karşılayabilir. Sağlıkla ilgili her türlü tesisi açabilir ve işletebilir. Kültür ve tabiat varlıkları ile tarihî dokunun ve kent tarihi bakımından önem taşıyan mekân ve işlevlerinin korunmasını sağlayabilir. Bu amaçla bakım ve onarım yapabilir. Korunması mümkün olmayanları aslına uygun olarak yeniden inşa edebilir. Öğrencilere, amatör spor kulüplerine malzeme verir, destek sağlar. Amatör spor karşılaşmaları düzenler. Yurt içi ve yurt dışı müsabakalarda üstün başarı gösteren veya derece alan sporculara meclis kararıyla ödül verebilir. Gıda bankacılığı yapabilir. Belediye, kanunlarla başka bir kamu kurum veya kuruluşa verilmeyen mahallî müşterek nitelikli diğer görev ve hizmetleri de yapar veya yaptırır.
Hizmetlerin yerine getirilmesinde öncelik sırası, belediyenin malî durumu ve hizmetin ivediliği dikkate alınarak belirlenir.
Belediye hizmetleri, vatandaşlara en yakın yerlerde ve en uygun yöntemlerle sunulur.
Hizmet sunumunda özürlü, yaşlı, düşkün ve dar gelirlilerin durumuna uygun usul, esas ve yöntemler uygulanır.
Belediyenin görev, sorumluluk ve yetki alanı belediye sınırlarını kapsar.
Belediye meclisinin kararı ile mücavir alanlara da belediye hizmetleri götürülebilir.”
Düzenlemede görüleceği üzere ‘mahalli ve müşterek nitelik’ Belediye Kanunu ve belediye idaresinin en önemli ayırt edici özelliğidir.
Gerek sahip olunan yetkiler gerekse bu yetkilere istinaden görevlerin ifası bağlamında Türk belediye sistemi, beldeden Büyükşehir’e kadar nüfus ve imkânlar bakımından önemli farklılıklar gösterir. Büyükkşehir dâhilinde olmayan belediyeler temelde 5393 sayılı Kanuna tabi olup; B. şehir belediyeleri ile ilçe ve ilk kademe belediyeleri hem 5216 sayılı Kanun hem de 5393 sayılı Kanunla ilgili diğer kanunlar gereği görev yapar ve sorumluluk taşırlar.
HALK’A HİZMET, HAK’A HİZMET:
Buradaki ortak özellik: Hakkıyla ve lâyıkıyla doğrudan halka hizmettir.
Halka hizmetin adil, eşit ve dürüst olması şarttır.
Aksi takdirde sosyal adalet zedelenir, kamu vicdanı rahatsız olur.
Toplumsal barış temelinden sarsılır ve bozulur. Belediyelerde bozukluk hükümetlerdekine benzemez. Etkisi ani, sonuçları ağır ve pahalıdır. Bu nedenle kamu hizmetinin kılcal damarı olan belediyeler asla dumura uğramayacak sağlamlıkla tahkim edilmek ve yarınki makalemizde açıklık getireceğimiz “Şehir Eminleri” anlayışı-yaklaşımı içinde ikame olunmak zorundadır.
Cumhuriyet döneminin ilk zamanları ve öncesinde belediyelerin adı “şehremaneti” (şehir emaneti), belediye başkanlarının adı da “şehremini” (şehir emini) idi.
Güncel anlamda dünün belediyeleri, şehrin esas sahibi ve yerleşik sakinleri adına kurulu, ahalinin iş hayatı, medeni ilişkileri ve müşterek yaşamının iktisadi, sosyal ve yasal gereklerini ‘hak, adalet, hukuk ve vukufla’ düzenleme görevi yüklenmiş, kişiler için geçici- emanet, doğrusu (yerel halk adına) emanetçi kurumlar idi.
Bunlar, kul hakkı dayanaklı iş, icraat, işlem ve faaliyetler olduğu içindir ki, şehir emaneti, yani belediye’nin başına (belediye başkanlığına) halk içinde muteber, çok emin, namuslu, dürüst, erdemli bir adam getirilir ve bunun adına da şehir emini denilirdi.
Her ne kadar zaman içinde anılış biçimi, isim ve hukuki muhtevası değişmiş olsa bile; Cumhuriyetle birlikte bu usul, esas, anlam ve yüklem asla değişmemiştir. Halk daima her belediye başkanını şehir emini olarak görmek, bilmek, ona inanmak, güvenmek ister.
Zaten temeli dürüstlük, çimentosu eşitlik, adalet ve hakkaniyet olan bu temiz yönetim anlayışın değişmesi beklenemez ve istenemez!.. Belediyelerde şeffaflık, doğruluk ve dürüstlük kavramı, anayasanın ‘değişmez-değiştirilemez ve değiştirilmesi dahi teklif edilemez’ hükümleri gibidir. Nasıl ki, bir devlette baş, hayati önemi haiz ise; Tabanın temayüz mebdei olan belediye başkanı da en az onun kadar ‘yaşamsal’ önemi haizdir. Bu anlamda atalarımızın ‘balık baştan kokar’ darbı meseli, öncelikle mahalli lider, yani halk önderi, milletin öncüsü ve sözcüsü pâyesini paylaşan belediye başkanları için geçerlidir.
Başkanlar meclisleri ile bir bütündür. Başı şaibeli, başarısız ve kötü bir belediyenin meclisi de, adeta kanalizasyon çukuru gibi düşünülür. Böyle belediyelerin birinci derecede temin ve tevziye memur ve mükellef oldukları içme suları dahi temiz, berrak ve içilebilir değildir. Kirlilik, yozlaşma, çürümüşlük ve kokuşmuşluk sokaktan sulara her yere ve her şeye adeta nüfuz etmiştir. Esnafı kurnaz, sahteci, hileci, mürai, üçkâğıtçı ve pahacıdır. Lâ ilâç sadakaya muhtaç, fakr-u zaruret içinde belediyeye seçilenlerin, birkaç yıl sonra besili domuzlar gibi semirdiğini ve şehrin en mutena yerlerini tutarak zenginleştiği görülür. Üstelik halkın deyimiyle bu güruh saman altından su yürüten, sinekten yağ çıkartıp belini incitmeyen, her işini kitabına uyduran ustalık ve kurnazlıktadır. Denetim unsuru bunlar için işlemez, işlese de zerre miskal kusur ve kabahatleri bulunamaz. Bunlar, kirlilik-kibirlilik, bencillik ve insanlık dışılığı yönünde kitlece namussuz, onursuz, sorumsuz bir çeteden neş’et (türeme) bireyler bazında seçilmiş keneler, lâğım fareleri, sülükler, vampirler ve domuzlar gibidirler.
Halka hırsızlık, yolsuzluk, soygun-vurgun ve şehir rantıyla zulmeden ‘şehir eşkıyası’ bir belediyenin başkanı da birdir, onun partisi de, aday gösteren genel başkanı da. Bu nedenle, devlet idaresinde “emin ve ehil insanların” halkın takdir ve tasvibi ile seçilmesini esas alan “demokrasi ve fazilet” geleneğinin yerleşebilmesi için yıllarca umur görmüş valiler belediye başkanlığını da üstlenmiştir. Çünkü!.. Şehir eminleri asla emanete hıyanet etmez, halkı adaletle idare ve hizmetleri faziletle sevk ve ikame ederlerdi. Cumhuriyet’in ilk zamanları ve öncesini (Osmanlı) bilerek, kötüleyip tahrif eden bazı art niyet ve menfur emel sahiplerinin paçavraları dikkate alınmazsa, belediyelerinin gerçekten önem ve anlamına uygun biçimde faaliyet gösterdikleri, insanların huzur, emniyet, adalet, saadet ve itimadına vesile oldukları açıkça görülür. Sonradan ‘belediye’ adını alan bu kurumların temeli adalet, fazilet ve hikmet; Halk’a ve hak’a, tam bir ehliyet, liyakat, sorumluluk ve namuskârlıkla hizmettir.
29 Mart’ın yaklaşmakta olduğu şu günlerde kahir ekseriyetine ‘şehir eşkıyası, Ali baba ve kırk haramiler’ denilen; hırs ve ihtiras zebunu, şirretlik ve şaibe ile maruf, akıl ve ilim fukarası, rüşvet-iltimas, yalan-talan erbabına çok dikkat etmek zamanıdır. Zira temelde bu mazarrat olabildiği sürece, asla temiz, berrak ve dürüst bir yönetim tavanı inşa edilemez.
Aslında doğrusu, belediyelerin siyasi partilerden bağımsız olması değil midir?
BAŞBAKAN RTE’NİN “3ǔ TEORİSİ
Başbakan 12 Aralık 2008 tarihinde yaptığı bir açıklamada AKP belediyeciliğinin 3Ç üzerine kurulu olduğunu belirterek, "Belediyenin asli görevi, çöp, çukur, çamur… Diğerleri bunun üzerine inşa edilecek fantezilerdir, bu işin ambalajıdır, güzellikleridir" dedi.
Antalya, Serik konuşmasında 29 Mart seçimlerini hatırlatan ve “seçimlerine yönelik çalışmaların devam ettiğini söyleyen Erdoğan, "Şu anda yoğun bir şekilde teşkilatımız bu çalışmaları sürdürüyor" dedikten sonra tarihi açıklamasını yaptı. Buna göre AK Pati'nin Türk siyasetinde farklı bir konumu olduğunu kaydeden Erdoğan, “AK Parti belediyeciliğinin üzerine kurulu olduğu” 3Ç teorisini şöyle tanımladı:
ÇÖP, ÇUKUR, ÇAMUR !...
"Çöp, çukur, çamur... Bunlar belediyenin asli görevidir. Bir belediye eğer çöpü kaldırmıyor, çukuru, çamuru yok etmiyorsa görevini yapmıyor demektir. Bunun dışındakiler, üzerine bina edeceği fantezidir, bu işin ambalajıdır, güzellikleridir. Bu kardeşiniz, İstanbul Büyükşehir belediye başkanlığından gelmiş bir başbakan. Çöpü, çukuru, çamuru, hava kirliliğini iyi bilir. İstanbul Büyükşehir’i kimden devraldı bunu da İstanbullu bilir. Biz İstanbul'u devraldığımız zaman çöp dağları vardı, susuzluk vardı, hava kirliliği vardı, affedersiniz sokak aralarında çukurlar ve çamurdan geçemezdiniz. 90'lı yılların İstanbullusu iyi bilir. Şimdi İstanbul'da böyle bir şey var mı? Yüzde 90 itibariyle yok oldu. İstanbul farklı bir gelişimin içinde… Yapılmayanlar yapılıyor. Bu belediyeciliği biz hamdolsun Antalya'ya da taşıdık. Serik ilçesi de bu güzelliklere kavuşsun. Antalya nasıl kavuştuysa, Serik'te kavuşsun. Çöpten, çukurdan, çamurdan kendinizi kurtarın. Aşılmayacak hiçbir iş yok. Yeter ki azmedin, çalışın, yolsuzluğa prim vermeyin, bu iş lafla olmuyor. Lafla peynir gemisi yürümüyor. Yaptıkları bir şey varsa, şunu yaptık desinler. Biz de şunu, şunu yaptık diyelim. Hangisi ağır basıyorsa... Terazinin sahibi burada... Demokrasi terazisinin sahibi millet" dedi. Türk siyaset tarihi ve 12 Aralık’ta yerel seçimlere dair başbakan tarafından yapılan bu “belediyecilik” açılımı çok önemlidir. Neticeyi bağladığı “yolsuzluğa prim vermeyin” emri ile yukarda açıklanan “şehremini” tanımı örtüşmektedir. Bu nedenle Erdoğan’ı iyi anlamak,
Kasımpaşalı sıfatıyla ‘sözünün eri’ olmasını istemek ve içtenlikle kutlamak gerek. Zira bu teoride çöp, çukur ve çamur söylemlerinin yalın (açık-net) ifadelerinden ziyade mecâzi anlamlarına bakmak gerek. Özellikle söylem içinde ‘bütüne münhasır biçimde’ yer alan: “Terazinin sahibi burada” ve “demokrasi terazisinin sahibi millet” ifadeleri; Yerel yönetimlerin mutlak millet iradesi, insan hakları, adalet ahlâkı, fazilet anlamında Cumhuriyet, özgün (kadim) hukuk ve demokrasinin kaleleri olduğunu betimlemesidir.
Mezkür konuşmada altı çizilen ve teoremin esasını teşkil eden çöp, çukur ve çamur şifreleri (betimlemeleriyle); Kişisel veya organize-kitlesel, çıkar örgütlerine dayalı insanlık dışı eylem, gasp-irtikap gibi edinimler ve pis işler kastedilmekte; Hitabın gerçek muhatabı: Yasa, hukuk ve ahlâk dışı kirli işlerle iştigal eden menfur kişi, grup ve kesimler olmaktadır.
Yani bu açıklamadan: 29 Mart seçimlerinde RTE ve AKP tarafından mevcutlardan adı kötüye çıkmış, şaibeli, sicili bozuk, ahlâken düşük-çürük başkanların tasfiye edileceği; Halka içilebilir sağlıklı su, yaşanabilir çevre, temiz toplum ve temiz-ucuz belediye hizmeti sunamayan güruh yerine “gerçekten” namuslu, ilkeli, onurlu, sorumlu mert, samimi ve dürüst kişilerin aday gösterileceğini umuyor, anlıyor ve uygulamayı bu istikamette görmek istiyoruz.
http://mustafanevruzsinaci.blogspot.com.tr
 
 
 
 
 
 
 
 
 

 09 Bu sayının içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

Bir önceki Sayfaya gitmek için tıklayınız

Bir Sonraki sayfaya gitmek için tıklayınız

Selma GÜRSEL
Selma GÜRSEL Hayat Hikayesi
 RULO YAŞ PASTA
Pandispanya malzemesi  
4 yumurta,
6 yemek kaşığı un,
7 yemek kaşığı şeker,
1 paket vanilya,
1 paket kabartma tozu
Krema için 1 yumurta,
3 bardak süt,
4 yemek kaşığı un,
7 yemek kaşığı şeker,
250 gramlık ¼ paket margarin,
2 yemek kaşığı kakao,
3 veya soyulmuş bütün muz
 
Krema yapılışı:
Tencereye üç su bardağı süt konulur bir yumurta sarısı ile beraber kırılır Sütün üzerine dört yemek kaşığı un, yedi yemek kaşığı şeker tüpe konulur koyulaşana kadar kaşıkla kesilmemesi için karıştırılır.
Krema pişince soğuması için kenara konulur. Soğuyan kremanın içine 250 gramlık  ¼ margarin konularak mikserle çırpılır. Pastanın dışının kreması Kakaolu olması istenirse kakao konulacaksa krema ikiye bölünerek kakao ile mikserle çırpılır.
Bu arada fırın tepsisinin altı katı yağla yağlanır, pandispanya yapışmasın diye üzerine bir miktar un serpilir.
 
Pandispanya hazırlaması
4 yumurta plastik bir kaba kırılır, yedi yemek kaşığı şekerle mikserle yumurtalar beyazlaşana kadar çırpılır. Çırpılan bu karışımın içerisine altı kaşık un, kabartma tozu ve vanilya konularak kaşıkla hamur iyice karıştırılarak yağlanan tepsiye dökülerek incecik serilir ve fırına sürülür.
Pandispanya hafif kabarıp pişince fırından çıkartılır. Pandispanya yırtılmadan tepsiden özenle çıkartılır. İkiye böldüğümüz kremanın beyazını pandispanyanın üzerine iyice süreriz.  Krema sürülmüş pandispanyanın kenarına önceden soyulmuş muzlar düzgünce sıralanarak rulo yapılır.
Rulonun üzerine kakaolu krema iyice kapatacak şekilde sürülür. Üzerine istenirse rendelenmiş çikolata, pasta süs şekeri ve Hindistan cevizi dökülerek buzdolabına dinlenmesi için alınır.
Buzdolabından bir saat sonra çıkartılan yaş pasta kesilerek servis yapılır.

 

 

 
 
 
 

 10 Bu sayının içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

Bir önceki Sayfaya gitmek için tıklayınız

Bir Sonraki sayfaya gitmek için tıklayınız

Hıfzı ÖZBEKMEZ
Hıfzı ÖZBEKMEZ Hayat Hikayesi
ANLATSANA
Acep nicedir hallerin
Tatlımıdır ki dillerin
İncemidir o bellerin
Gülüm biraz anlatsana
Çabuk kızar küsermisin
Rüzgar gibi esermisin
Sende şiir yazarmısın
Gülüm biraz anlatsana
Kısamı uzun mu boyun
Bilmem tatlımıdır huyun
Kimlere dayanır soyun
Gülüm biraz anlatsana
Hayatında biri var mı
Gönül kapın yoksa dar mı
Kalbinde sevdiğin yar mı
Gülüm biraz anlatsana
Gözler mavimi elamı
Saçlarında beyaz var mı
Kaderin kara yazar mı
Gülüm biraz anlatsana
Bakışın delimi eder
Gözlerin dalıp mı gider
Sevdiklerin sana ne der
Gülüm biraz anlatsana
Hep güler mi senin yüzün
Karamıdır kaşın gözün
Baldan tatlımıdır sözün
Gülüm biraz anlatsana
Girdin latifi gönlüne
Neşe kattın sen ömrüne
Bu konuda düşüncen ne
Gülüm biraz anlatsana
 
 
 
 
 
 

11  Bu sayının içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

 

Bir önceki Sayfaya gitmek için tıklayınız
Muhsin AKTAŞ
Muhsin AKTAŞ Hayat Hikayesi
YAR AKILAN DÜŞÜNCE
Rüzgârın kucağında uçar gidersin ona
Yıldızlar hamak kurar yar yolundaki cana
Işık hızı koşarsın bir yandan öbür yana
Mesafeler kısalır yar aklına düşünce

Kumsalda düş kurarsın dalgalarla gülersin
Sevgi gözyaşlarını yakamozla silersin
Aşığının canını canın ile dilersin
Tüm acılar azalır yar göğsüne düşünce

Gül dalına tüneyip sevgilini beklersin
Ay ışığından göğe parıltılar eklersin
Hüzün denen kâbusla her saniye teklersin
Bütün dertler hız alır yar özüne düşünce

Karakış ortasında muma döner erirsin
Duman olur dağların tepesini bürürsün
Okyanusun üstünde veli olur yürürsün
Dünyalar senin olur yar gönlüne düşünce

Mizabi aşk peşinde diyar, diyar gezersin
Gece boyu düşünde Ummanlarda yüzersin
Elinde yârin eli semalarda tozarsın
Kâinat huzur bulur yar sinene düşünce
02.09.2008
 
 

Bu sayının içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

 

Çalışmalar TELİF ESERİDİR Yazarlarımızın gönderileri ile yayına alınmıştır.
corumlu2000@gmail.com
Mahmut Selim GÜRSEL  
yazarlarımız yaptıkları paylaşımlardan sorumludur.
Sitemiz ve yazarlarımız;hukuka, yasalara, telif haklarına ve kişilik haklarına saygılı olmayı amaç edinmiştir.