DİKKAT ! BU BİLGİLER TELİF ESERİ OLUP YAZARI VE YAYINEVİMİZDEN  İZİN ALINMADAN KULLANILMAMALIDIR.

YIL 10     SAYI 120    25 Şubat 2009

Mahmut Selim GÜRSEL İSMAİL PAMUK İLE YILAR ÖNCE
Mustafa Nevruz SINACI KEFERENİN “KÜRT DEVLETİ” FURYASI
Mahmut Selim GÜRSEL YAZSAK NE YAZAR YAZMAZSAK NE YAZAR
Sakin KARAKAŞ KIZILIRMAK AĞLIYOR
Atilla ALPAY 9 ŞUBAT DÜNYA SİGARAYI BOYKOT GÜNÜ
Mustafa Nevruz SINACI CUMHURİYET, BURSA NUTKU VE GALİP BARAN BİLİNÇ ÜNİVERSİTESİ
Atilla ALPAY ALKOLE VE SAFAHATA HAYIR
Selma GÜRSEL FIRINDA HAMSİ
Paşa ÇETEN KURŞUN DÖK YÜREĞİME
 
   
 
 
 
 01

Bu sayının içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

Bir önceki Sayfaya Gitmek İçin Tıklayınız!

Bir sonraki Sayfaya Gitmek için Tıklayınız!

Mahmut Selim GÜRSEL
Mahmut Selim GÜRSEL Hayat Hikayesi
İSMAİL PAMUK İLE YILAR ÖNCE
            Yıllardan öncelere dayanan bir tanışın zamanını doldurunca ebedi aleme göçüşünün tarihine bakınca günlerin ne kadar çabuk geçtiğini anlıyoruz. O bu diyardan göçtüğünde seni 2001 yılını gösteriyordu.
            İş yerimde otururken her zamanki iri ve şen cüssesi ile kapıdan gözüktü ve selam verdi. Selamını alınca biraz İsmail Hocanın mırığının kırık (neşesiz) olduğunu gözlemledim. Takıldım:
            -Hocam ne haber; Bugün birisine mi kızdın? Neşen yok dedim. Bana yorgun gözlerle bakarak:
            -Selim ben artık uzatmaları oynamaya çalışıyorum. Biraz moralim bizim kalpte bir problem var Ankara’ya giderek ona bir revizyon yaptıracağım. Baktıracağım. Esas ben sana gelmemin sebebi helallik dilemek. Gidip gelmemek var, gelip görmemek var! Diyince ben ne söyleyeceğimi şaşırdım. Kekeleyerek:
            -Hayırlısı olsun; bunda bir şey yok dedim. Sustuk. Çaylar geldi içtik. Müsaade istedi. Bende işyerini kapatacağım beraber gidelim dedim ve arabaya binerek aynı yönde oturduğumuz mahalleye geldik. Arabada havadan sudan bahsettik.
            Birkaç gün sonra Uğur Pamuk dergimizin çizeri karikatür getirmek için işyerine uğradı. Sordum:
            Hocam geldi mi? Dedim. O da:
            Selim ağabey babam birkaç gün sonra pay-pas olması gerekiyormuş diye telefonda söyledi. Uğur’a hastanenin telefonu var mı dedim telefonunu verdi. Uğuru teselli ederek yolcu ettim. Eve gelince hastaneyi aradım. Hocam çıktı. Hal hatır sorduktan sonra bir ihtiyacının olup olmadığını, yapabileceğim bir şeyin olup olmadığını sordum. Ameliyat gününü sordum. Yarın saban bıçağın altına yatacağını söyledi, ben erkenden geleceğim dedi. Yemin verdi gelmemem için. Gelince burada beklemekten başka bir yapılacak iş olmadığını söyledi.
            Akşama doğru iş yerimin telefonu çaldı. Arayan Uğur’du:
            Selim Ağabey babamı kaybettik dedi. Şok oldum ve bir şey diyemedim. Günü gelince köye defnettik. Birkaç gün sonra da köye mevlidine gittik.
            Bir çınar böylece yok oldu zan edilse de dergimizde ve basında yazıları ile ve kalbimizde yaşamada.

 

 

 

 02

Bu sayının içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

Bir önceki Sayfaya Gitmek İçin Tıklayınız!

Bir sonraki Sayfaya Gitmek için Tıklayınız!

Mustafa Nevruz SINACI
Mustafa Nevruz SINACI Hayat Hikayesi
KEFERENİN “KÜRT DEVLETİ” FURYASI
Dünya haçlı ordularının, dünkü papalık yerine kaim komuta kademesi ABD, kirli-kanlı, organize işlerde yandaş, yoldaş ve “pis işler” ortağı AB’ye “bir anket ve kamuoyu oluşturma görevi” ısmarlıyor.
Konu: Kürt kisvesi altında kurulması için bir asırdır çabalanan “örtülü Ermeni-Rum Pontus tampon sömürge bölgesi” oluşturulması. BOB kapsamında tüm Orta Doğu’nun İsrail çıkarlarına tahsis edilmesi plânının bir kısmının hayata geçirilmesi… Örtülü Kürt düşmanlığı ve aleni dönme-devşirme himayedarlığı…
Metodoloji: Başta, 100 yıllık amansız Türk düşmanı, anarşi - terör ve tedhiş örgütü dostu, ikiyüzlü, kalleş Almanya olmak üzere, AB hinterlandında Türkiye aleyhine “kamuoyu araştırma provakasyonu”
Hain anket konusu: "BİR KÜRT DEVLETİ KURULMASINI?"
Anket faaliyetini başlatan: Alman Die Welt gazetesi.
Soru: Sollten die Kurden einen eigenen Staat bekommen
Türkçesi: Kürt devleti kurulmasını ister misiniz?
Alman Die Welt gazetesi tarafından başlatılan bu menfur anket ve Türkiye aleyhine aleni faaliyet ayrıca:
http://www.welt.de/politik/ausland/article4436510/Geheimplan-zur-Loesung-der-kurdischen-Frage.html#vote_3433847Türkei: Adli İnternet sitesinde oylanıyor.
Düpedüz domuzluk bu…
72 Milyon Türk’ün gözünün içine baka, baka pervasızca, alçakça ve haince oynanan bir kirli oyun; Türk milletine apaçık darbe; AB’de yaşayan beş milyonu aşkın Türk’e kin ve nefret duyguları aşılama, aralarına nifak sokma ve düşmanlık girişimi…
AB’de ki “yeniden yapılanan” TC elçi, büyük elçi ve çuvalla para alan misyonu ne yapıyor acaba?
Protesto, kınama var mı?
Ya “durdurma”, men ve takip girişimi?
İlgililer hakkında “dava” ikame girişimi!
Elbette bunları bilmek gerek. Çünkü Dışişleri Bakanlığının varlı sebebi bu. Eğer bir ülkede, açık veya gizli Türkiye aleyhine hareket ve faaliyet varsa; Dışişleri misyonu, MİT ve ilgili “karşı güvenlik unsurları” “faaliyeti mutlaka durdurmak, failleri cezalandırmak ve tekrar edemeyecekleri şekilde karşı tedbir”  almak suretiyle, dumura uğratmak zorundadırlar.
Aksi takdirde, orada TC adına görev yapan TÜRK yok demektir. Dahası dışişleri kullanılarak o ülkede “dönme ve devşirmeler” üs kurmuş demektir.
Tıpkı ABD’de Türk düşmanı lobilere para veren; Hakiki ve samimi Türk lobilerini bu imkândan mahrum bırakan ve fırsat buldukça sabote eden “menşei domuz monşerler” gibi..
LÜTFEN GEREĞİNİ YAPIN BU, "ÖNEMLİ BİR VATANDAŞLIK GÖREVİDİR"
Menfur skandal anket yukarıdaki linkte.
Hem de Amerika çıkışlı.
Bu çalışmaya bir Türk olarak gerekli cevabı vermek üzere öncelikle aşağıdaki linki tıklayarak Ankete katılın.
"Nein/Hayır "  seçeneğini seçip, "ergebnis" yazısının üzerine tıklayın ve Ülkemizin birliğine hizmet edin. Daha sonra bu linki kopyalayarak bütün arkadaşlarınıza gönderin. Bu oyunu bozmak milli bir görevdir. Bakınız “dâhili ve harici bedhahlar” ülkeyi bölmek için harıl - harıl çalışıyor.
Bu kadar istiyorsa kefere, Almanya veya Fransa’da bir Kürt devleti kursa ya!
NOT;  Bu anket daha öncede yapılmış ve HAYIR çıkmıştı.

 

 
 

 03

Bu sayının içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

Bir önceki Sayfaya Gitmek İçin Tıklayınız!

Bir sonraki Sayfaya Gitmek için Tıklayınız!

Mahmut Selim GÜRSEL
Mahmut Selim GÜRSEL
Mahmut Selim GÜRSEL Hayat Hikayesi
YAZSAK NE YAZAR YAZMAZSAK NE YAZAR!
            Yazan yazıyor.
Okuyoruz.
Aklımızın aldığını, desteklediğimizi kopyalayarak alıp kullanıyoruz.
            Bu yazıyı yazısında kopyalayarak yazan için ne kadar doğru?
            Bir yazıyı alıp kopyalayarak altına: Falanın filan kitabı sayfa bilmem ne, Ya da Filan yazarın fişkan sitesi yazmakla ne kadar doğru iş yapıyoruz?
            Bunlar bence yazan kişinin yazdığını alıp pardon “çalıp” ismini kullanarak kullanmak değil midir?
            Evet. Bu hırsızlığın daniskasıdır.
            Yazarlık değil aşırmacılıktan başka bir şey değildir.
            Yazsak ne yazar, yazmazsak ne yazar!
            Yazmaksak daha iye değil mi?
            İrdelersek:
            Kaynak olarak aldığımız satırlar, paragraflar, bölümler ne kadar yazıyı hazırlayan yazarın hakkını gasp etmek ve onun çalışmasını izinli veya izinsiz kendi yazınızda referans olarak göstermeniz için acaba o kişinin içtenlikle de olsa verdiği hakkını kendinizin yazısı gibi kullanılmasını ben anlayamıyorum.
            Peki! Şimdi ne yazalım?
            Yazmak birikim işidir. Birikiminiz varsa yazarsınız.
Birikiminiz yoksa falancanın yazısını çalışmanıza yapıştırır ve yazdım diyerek yayınlar veya yayınlatırsınız.
            Öğrendiklerinizi yazarak yayınlatınız. İlla ki filan kaynak demeyiniz. Sizi okuyan sizin o konu hakkındaki bilginizi ölçmek yada o bilgiyi öğrenmek için okuduğunu bilmemiz çok önemlidir. Okuyan zaten gazete ve TV den öğreneceklerini öğrenmektedir. Bizlerin o bilgilerde eksiklik veya yanlışlıklar varsa onları okuyanlarımıza kendi birikimimizle anlatarak onun ilgisini çekmemiz gerekmektedir.
            Diyorum ve talep ediyorum ki dergimizde yazılarınızın yayınlanmama sebebinin en büyük etkenliği budur.
            Kendi birikimlerinizi yazın ve yollayın.
            Güncel veya haftası kutlanacak ve bazıları 52 haftaya sığmayan önemli günlerimizi anlatırken bilgisayarımızın arama motorundaki bilgileri değil; bizlere düşünmeyi, fikir yürütmeyi ve bütün fiillerimizi yaptıran beynimizdekini yazalım lütfen.
            Dergimiz “DERLEME”, “AKTARMA” dergisi değildir.
            Adı üzerinde FİKİR DERGİSİ  09/02/2010 Çorum 12,05

 

 
 

 
 04

Bu sayının içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

Bir önceki Sayfaya Gitmek İçin Tıklayınız!

Bir sonraki Sayfaya Gitmek için Tıklayınız!

Sakin KARAKAŞ
Sakin KARAKAŞ Hayat Hikayesi
KIZILIRMAK AĞLIYOR
         Çevre ve Orman Bakanı Veysel EROĞLU Türkiye Büyük Millet Meclisinde yaptığı bir konuşmada ülkemizdeki nehirlerin organik ve ağır metal kirliliği düzeylerini açıkladı. Buna göre, Kızılırmak organik kirlilik açısından 2. sınıf yani az kirli ağır metal bakımından ise 3. sınıf yani çok kirli düzeyde bulunuyor.
         Evet; yukarıdaki açıklamalar ve yazımızın başlığından da anlaşılacağı üzere Kızılırmak ağlıyor. Kızılırmak’ın içerisinden veya yakınından geçen bütün köy ve beldelerin kanalizasyonları Kızılırmak’a akıtılıyor. Ayrıca Kızılırmak yatağına yakın çevrelerde bulunan sanayi tesislerinin bir kısmının atıklarını Kızılrmak2a akıttıkları ve katı atıklarında ırmak yatağında dolgu malzemesi olarak kullanıldığı da biliniyor.
            Dilerseniz Kanalizasyon kavramını önce açıklayalım. Kanalizasyon (Şehir Atık suyu) içinde bulunan değişik organik maddelerin (fenol, benzen, deterjan, kimyasal kağıtlar, plastikler, klorlu bileşikler, pestisidler, yağ ve gres vb.) mikroorganizmalar üzerinde yapmaktadır. Bu nedenle tehlikeli organik kirleticiler içeren, atık sular, fiziksel, kimyasal ve biyolojik olmak üzere üç tür kirlilik gösterirler.
         Suyun fiziksel özelliklerinin değişmesi (renk, koku, tat, bulanıklık, sıcaklık, pH v.s) fiziksel kirliliğe neden olur. Sıcaklık ve pH, nehirlerdeki bitkisel ve biyolojik hayatı etkileyen önemli parametrelerdendir. Yüksek sıcaklıkta çevreye bırakılan atık su, karıştığı nehir suyunun sıcaklığını doğal olarak arttıracaktır. Oksijenin yüksek sıcaklıkta, sudaki çözünürlüğü azalacağından, nehir suyundaki biyolojik oksijen, biyolojik hayat için yetersiz kalacaktır.
            Zamanla suda birikime sebep olan kurşun, civa gibi ağır metaller, biyolojik yolla parçalanabilen organik maddeler ve inorganik atıklar suda kimyasal kirlilik yapar. Kimyasal kirlilik, genellikle sanayi atıklarının arıtımsız olarak sulara verilmesi sonucunda oluşur. Bazı endüstriyel atık sulardaki dayanıklı kirleticiler, alıcı su ortamında birikme, canlıların dokularında yoğunlaşma ve belli sınırlar üstünde canlılar üzerinde doğrudan toksik etki etme özelliklerine sahiptirler. Ayrıca endüstriyel atık suların sebep olduğu kirlenmelerde ekolojik denge bozulmasına daha çok rastlanmakta ve bu bozunma çoğunlukla geri dönüşü olmayan bir nitelik taşımaktadır.
         Kimyasal kirleticiler özelliklerine göre üç sınıfta toplanmaktadır. Bozulmadan kalanlar: Klorür gibi inorganik bileşiklerde zamanla parçalanma görülmez. Değişebilenler: Biyolojik olarak parçalanabilen organik kirleticilerdir. Mikroorganizmalar tarafından parçalanarak inorganik kararlı maddelere dönüşürler. Kalıcılar: Zamanla biyolojik birikime yol açan cıva, arsenik, kadmiyum, krom, kurşun, bakır gibi metaller, tarım ilaçları gibi organik maddeler ve uzun yarı ömürlü radyoaktif maddelerdir. Bütün bu kirlenmenin kanserojen oldukları da bilimsel olarak ispatlanmıştır.
            Biyolojik kirliliği, organik atıkların etkisiyle su kaynaklarında üreyen algler, küfler ve bakteriler oluştururlar. Bu canlılar zamanla ortamdaki oksijeni tüketirler. Oksidasyon işlemine bağlı olarak, termik reaksiyonlar suyun sıcaklığını yükselterek diğer canlıların yaşaması için gereken oksijen miktarını düşürmeye devam eder ve orta vadede de nehir deki bitkisel hayatla birlikte canlı türleri zamanla yok olur.
Yukarıda özetini vermeye çalıştığım kirlilik oluşturan etmenlerin yanı sıra nehir yatağı ile sürekli oynanması, kaçak sulama yapılması, metropollerin içme suyu ihtiyaçlarını karşılamak için nehirlere gözünü dikmesi, inşaat sektöründeki kum ihtiyacının nehir yatağından karşılanması,kum ve taş ocakları açılması, sanayi atıkları,taş ve molozlarla yatağın doldurulması, yerel yönetimlerin çeşitli sebeplerle ırmak yatağında kontrolsüzce  işlem yapmaları ve barajların ihtiyaç durumuna göre nehir suyunun sık sık kesilmesi sonucunda da nehir yatağındaki kirlilik çoğalmaktadır. Nehir suyunun kesilmesi ile birlikte fırsatçılara gün doğmakta nehir içerisindeki küçük göletler rant kapısı haline gelmektedir.
Bütün bu bilgiler ışığında asırlardan bu yana; Anadolu’nun ekmeği aşı ve bereket kapısı olan Kızılırmak için için ağlamaktadır. Kızılırmak’ın gözyaşlarını dindirebilmek için zaman içerisinde bir takım hamleler yapılsa da bu yeterli değildir. Ülkemizin henüz bir su yasası yoktur. Bu cennet vatana, ait olduğumuz topluma, yaradılış ve var oluşumuz gerçeklerine, yaşadığımız gezegene karşı vicdani sorumluluğumuz gereği suya ilişkin bütün faaliyetlerde bazı kuralların getirilmesi ve uygulanması gerekmektedir.
Bu bağlamda doğa hakkına bağlı olarak su hakkı ve dolayısı ile insan hakkı olarak olaya bakılmalıdır.  Su insan dâhil tüm canlılar için en önemli hayat kaynağıdır. Çare su yasasının bir an önce çıkarılması ve yürürlüğe konulmasıdır. Su kaynaklarının kullanımı ile ilgili kurallar ve ihlal edenlere ise ağır yaptırımlar getirilmelidir. Suyla ilgili meseleler ancak böyle bir anlayış ve adalet duygusu ile çözümlenebilir.
Böylece Anadolu’nun en uzun bereket kapısı olan Kızılırmak başta olmak üzere göller, çaylar ve dereler kurtulacak ve doğa ile birlikte insanlık kazanacaktır. Haydi, Kızılırmak’ın gözyaşlarını dindirelim. Kızılırmak’ın gözyaşlarının dindirelim ki yarın çocuklarımız ağlamasın.

 

 

 
 
 
 05

Bu sayının içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

Bir önceki Sayfaya Gitmek İçin Tıklayınız!

Bir sonraki Sayfaya Gitmek için Tıklayınız!

Atilla ALPAY
Atilla ALPAY Hayat Hikayesi
 9  ŞUBAT DÜNYA SİGARAYI BOYKOT  GÜNÜ...
15.yüzyılda Akdenizdeki İspanyol, Ceneviz ve Venedik korsanlarının  Piri Reis ve Barbaros’ların önünden kaçarak yeni yağma alanları bulmak ve yeni soygunlar yapmak bahanesiyle  sığındıkları  kıtada  buldukları bu zehirli ot; yani Tütün  yine  onlar eliyle önce Avrupa ya  getirilmiş ve oradan da Frenklerle  olan  ilişkilerini  ilerletenler eliyle de   bütün Osmanlı  ülkesine oradan da tüm Asya’ya hızla yayılmıştır.
Dünyanın en güzel  coğrafyasındaki  ülkemizin  ikliminin ; tütüne  elverişli  olması neticesi hızla her tarafta  ekilmiş , önceleri çubukla içilmiş sonra  nargile ile denenmiş ve yüz yıldır da  makinalarla sigara şekline getirilip  insanların istifadesine ( !)  sunulmuş bulunmaktadır.
Sömürgeci  haçlıların bizim  iyi sigara  içtiğimizi  keşfetmeleri  bana göre  son iki bin yılın en büyük keşfi  olmalıdır.Çünkü  makalenin ortasındaki sigara paketi 95  yıl önce  Almanya Dresden’deki Dünyanın en büyük sigara fabrikasında imal edilmiş ve Müslümanları kandırmak  için “ Selamualeyküm ” ismi  verilmiş  olan ve bugünkü “Salem ” sigarasının  Ata’sı  olan  sigara paketidir.
Bu dehşet verici  hadise  gibi  araştırmalarımız  neticesi   böyle nice reklam tuzaklarını ve insanlarımızı kandırmaya yönelik  sigara türlerini de antikacı ve koleksiyonculardan -ancak resimlerini- ele geçirmiş bulunmaktayız.(Ganimetimiz arasında (!) üzerinde Besmele yazılı paketlerden  tutun da  Selahattin  Eyyubi’yi at üzerinde  sigara içerken gösteren paketler ve “Mekke”  yazılı  sigaralar da bulunmaktadır.)
Nihayet  Cumhuriyetle  birlikte   ülkenin en büyük  lokomotif sektörü olan  Reji idaresi  Fransızlardan alınarak  İnhisarlar  idaresine tahvil olunmuş ; sonra da Tekel  adını  almış ve gittikçe büyüyerek 3-5 milyon insanın  bu sayede ekmek  yediği (!) bir sanayi  dev’i olup çıkmıştır.
Ama her gelen  iktidarın gafleti neticesi yabancılar –uzmanlarıyla- sigaramıza el atarak  Samsun ve Maltepe  haricindeki bütün Türk sigaralarına  toz şeker ,kakao ve Alkol kattırmış; onu katmerli  bir zehir haline getirtmiş ve bizlere  yeniden “ buyrun buradan yakın” diyerek bizim tütünümüzü bize yeniden ikram etmiş bulunmaktadırlar.
Sonra “Sizin tütününüz de çok meşhurdu  canım”  diyerek  ülkemize  şilepler dolusu  kendi Tütünleri  olan sulak yerde  büyümüş, radyoaktif  hormonlu Virginyalarını ve bundan mamül sigaralarını sokuşturmuş ve artık ülkemizi  kanserin kucağına da iyice  yerleştirmiş olmaktalar.
Bu sayede  “Canım  Türkiye’m ” günde  seksen milyon doları  her sabah  yakarak  akşama kadar tüketen ve ertesi gün  bir o kadarını daha yakarken  hem kendini hem de gelecek nesillerini  “yaktığını ” fark etmeyen bir   ülke  olup çıkmıştır.
Kendi  sigaralarının  reklamlarında  oynayan kovboyun  Akciğer kanserinden  ölmesine aldırmadan  hemen yerine dublörünü  yerleştirenler ; bizlerden bir plastik  damar karşılığında yüz elli  kamyon buğday istemekte ve Devletimiz de  günde  iki yüz elli  insanımızı  by-pass ameliyatı ettirerek savunma  bütcesi kadar  bir parayı sigaranın açtığı bu  yaraları  sarmaya harcamaktadır.(Bir anjiyonun devlete maliyeti dokuz,bir bypass ameliyatının maliyeti ise elli  milyar  liradır. )
Sigara  tütün ,alkol ,uyuşturucu ,kola ,fuhuş,aids ,frengi  zinciri gibi  çoğu ithal bir sürü felaketin  milli  hasletlerimiz olması kadar  bendenize  utanç veren bir başka konu daha yoktur.Bu özelliklere sahip olan Müslüman Türk insanı  profili ne yazık ki hep tekrarlanan “yüzde doksan dokuz safsatası” içine girmekte ; gerçekte ne olduğumuzu veya ne olmadığımızı da kimse  bilmemektedir.
Sigara  ile mücadele için çıkarılan 4207 sayılı kapalı  yerlerde sigara  içmeme  yasağı  tiryakilerin dışarı uğramasına sebep  olmuştur. Ama  ülkenin büyük  bir kısmı hala soğukta da  olsa  sigaralarını tüttürmeye devam etmektedirler.
Eğer kendimizi ve ülkemizi biraz  seviyor ve kendimize  biraz acıyorsak; bu “ korkunç zehiri ” bir an önce bırakalım  ve herkesin de   kurtulması  için çaba gösterelim. Zira bundan  büyük bir Milli  Dava olamaz. Her türlü milli  meselemizi de  ancak  yaşayan ve  sağlıklı  insanlar  çözecektir. Ulu mezarlıktaki  ölülerimiz  değil...
Saygılarımızla….
 

 

 
 

 

 
 06

Bu sayının içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

Bir önceki Sayfaya Gitmek İçin Tıklayınız!

Bir sonraki Sayfaya Gitmek için Tıklayınız!

Mustafa Nevruz SINACI
Mustafa Nevruz SINACI Hayat Hikayesi
CUMHURİYET, BURSA NUTKU VE GALİP BARAN BİLİNÇ ÜNİVERSİTESİ
Devletin çözemediği sorunları çözmeğe girişen “Ey ahali duyduk duymadık demeyin, Galip Dede devletin yapamadığını yapmağa soyundu.” (10.05.1998-Milliyet, M.Hayırlıoğlu) 76 yaşındaki “Halk filozofu, ilim, aksiyon ve eylem adamı, yurttaşlara örnek bilinç üstadı, Milli Kahraman” Türk genci Galip Baran, yıllar önce başlattığı, “trafik terörüne son verme ve demokrasiyi tabana yayma projesi’nin uygulamasında, Trafik Yasası’nı ihlal yoluyla yolsuzluk yapan bazı rütbeli-rütbesiz polisleri, askerleri, avukat ve hâkimleri uyarıyor.
Türk polisi, Galip Baran’ı sözü edilen projeyi uygularken gözaltına alıyor. “Kırmızı Işık Eylemcisi Gözaltında” (22.04.1989, Milliyet) Ancak, Türk inkılâplarının sahipliğine ve cumhuriyetin ilmen, fennen ve bedenen kuvvetli, yüksek seciyeli muhafızlığına (bekçiliğine) soyunan Baran, “bu ülkenin polisi vardır, jandarması vardır” demiyor. Polisin ve jandarmanın henüz cumhuriyetin polisi ve jandarması olamadığını düşünüyor. Ne Cumhurbaşkanı’na, ne Başbakan’a, ne Adalet ve ne de İçişleri Bakanına telgraflar çekip, mektuplar yazarak affı için yalvarmıyor, “ben inanç ve kanaatimin gereğini yapıyorum, eylemimde haklıyım, eğer bana haksızlık yapılmışsa bu haksızlığı ortaya koyan neden ve etkenleri düzeltmek de benim görevimdir” diyor. Demokrasilerde devletin etkinleştirilmesini sağlama, kurumları disiplin ve toplumsal denetim altına alma çalışmalarını sürdürüyor.
Bu mücadele sürecinde kendisini (Rektör'ü olduğu) Bilinç Üniversitesi Baş amelesi olarak tanımlayan Galip Baran; Atatürk’ün, Bursa Nutku’nda sözünü ettiği, “Cesaretimizi pekiştiren ve sürdüren sizlersiniz. Ey yükselen nesil! İstikbal sizsiniz. Cumhuriyeti biz kurduk, onu yükseltecek ve yaşatacak sizsiniz” diyerek görevlendirdiği Türk Gençleri’nden (büyüklerinden) birisidir… Katıldığı HABİTAT-II zirvesinde, kendisinden, “Tek Kişilik Ordu” olarak da söz ettiren (Milliyet, 13.06.1996) Galip Dede, Türkiye (ve dünyanın) tek “yasa bağımlısı”dır. Yasa kavramıyla bu denli içli-dışlı ve özdeşleşmiş oluşunu dikkate aldığımızda, Galip Dede’yi “Bay Yasa” olarak tanımlamamız; O’nu önemseyip izlememiz, örnek almamız ve “Bilinç Üniversitesi” ne sahip çıkarak, açtığı yoldan yürümemiz gerekir diye düşünüyorum… Önce, Atatürk’ün Bursa Nutku’na ilişkin kısa bir hatırlatma: 1975 yılında ilk kez yazılı bir metin olarak, Cafer Tanrıverdi tarafından açıklanıp dağıtılmasından sonra; Kayseri 2. Ağır Ceza Mahkemesince yapılan duruşmada dönemin Türk Tarik Kurumu Başkanı Enver Ziya Karal ile Öğretim Üyesi Sami N. Özerdem’in katkılarıyla, Atatürk’e ait olduğu kesinleşen nutkun, mahkemece onaylanan orijinal metni aşağıdadır. Ayrıca 1935 yayını bir dergide de vardır. İrticai bir ayaklanma sonrası, Bursa’ya giden Atatürk tarafından söylenen bu nutuk’un bir bölüm de, Celal Bayar tarafından meclis kürsüsünden okunmuştur. Önceleri siyasi iktidarlarda tedirginlik yaratan ve yasak olan Bursa Nutku, mahkeme kararından sonra, serbestçe okunur, söylenir ve dağıtılır hale gelmiştir.
BURSA NUTKU:
“Türk Genci, devrimlerin ve cumhuriyetin sahibi ve bekçisidir. Bunların gereğine ve doğruluğuna herkesten çok inanmıştır. Yönetim biçimini ve devrimleri benimsemiştir. Bunları güçsüz düşürecek en küçük, ya da büyük bir kıpırtı veya bir davranış duydu mu, “bu ülkenin polisi vardır, jandarması vardır” demeyecektir. Elle, taşla, sopa ve silahla; nesi varsa onunla kendi eserini koruyacaktır. Polis gelecek, asıl suçluları bırakıp, suçlu diye onu yakalayacaktır. Genç, “Polis henüz inkılâp ve cumhuriyetin polisi değildir” diye düşünecek, ama hiçbir zaman yalvarmayacaktır. Mahkeme onu yargılayacaktır. Yine düşünecek; “Demek adliyeyi ıslah etmek, rejime göre düzenlemek lazım.” Diyecek. Onu hapse atacaklar. Yasal yollarla karşı çıkışlarda bulunmakla birlikte bana, başbakana ve meclise telgraflar yağdırıp, haksız ve suçsuz olduğu için salıverilmesine çalışılmasını, kayrılmasını istemeyecek. Diyecek ki,” ben inanç ve kanaatimin gereğini yaptım. Araya girişimde ve eylemimde haklıyım. Eğer buraya haksız olarak gelmişsem, bu haksızlığı ortaya koyan neden ve etkenleri düzeltmek de benim görevimdir.” İşte benim anladığım Türk Genci ve Türk Gençliği!” (Mustafa Kemal Atatürk)
BİLİNÇ ÜBİLİNÇ ÜNİVERSİTESİ’NİN KURULUŞ AMACI, HEDEFLERİ VE İŞLEVİ
Bursa Nutku’nun yılmaz takipçisi, Atatürk ilkeleri, Türk İnkılâbı, fazilet anlamında Cumhuriyet, yasalara saygı, adalet ahlâkı ve demokrasiye olan sarsılmaz bir inançla Galip Baran; Yirmi yıl aralıksız süren bir mücadele verdi. Esas amaç, manâ ve muhteva bazında “İnsan hakları, adalet, demokrasi ve hukuk” mücadelesinin doruğunda: “Cumhuriyet’in ilmen, fennen, bedenen kuvvetli ve yüksek seciyeli muhafızlarını, diğer bir deyişle “yurdu ve milleti özünden çok seven” nesilleri yetiştirmek üzere Muğla ili, Bodrum ilçesi Turgutreis beldesinde Bilinç Üniversitesini kurdu.
Şu an için bu Üniversite, yerel eylem projeleri ile entegre olarak İnternet ortamında hizmet vermekte, dünyanın her tarafında okunmakta ve her gün binlerce insan (okuyucu ve meraklı) tarafından ziyaret edilmektedir. Ayrıca, Üniversite Rektörü Galip Baran, teori üreten gönüllü Öğretim Üyeleri ve Üniversite eylemcilerine yönelik günlük e.Mail trafiği 100 binleri bulmaktadır. Dolayısıyla dijital ortamda faaliyet gösteren sanal bir kurum gibi algılansa da, fiiliyatta Bilinç Üniversitesi, Türkiye ve dünyanın yüzlerce üniversitesinden daha aktif, sıkça ulusal-bölgesel basında yer alacak, süreci etkileyecek ve hatta gündem belirleyecek kadar popüler, geniş katılımlı, belirleyici, etkin, dinamik bir yapıya sahiptir.
Özellikle, “Bilgi Çağı’nın çöküşü” söylemiyle başta Türkiye olmak üzere BM, AB dâhil pek çok uluslar arası kurum-kuruluş, bilim akademisi, evrensel lobi, konjonktürel araştırma teşekkülü nezdinde tez, antitez ve iddiaları ciddiyetle konuşulan Galip Baran ve Bilinç Üniversitesi’ne, oldum olası Türkiye hükümetleri kulak tıkamakta, göz ardı etmekte ve görmezlikten gelmektedir. Bunun olası nedeni GB’ın eylemci ekibi ve Bilinç Üniversitesinin ısrarla takip ettiği yol ve ele aldığı konulardır.
Bu konular kısa ve öz olarak:
Aşırı tüketim, gereksiz masraf, kişisel ve kurumsal israfın önlenmesi;
Vergi adaletinin hakkıyla ve layıkıyla sağlanması, ekonominin kontrol edilmesi, kayıt-takip altına alınması ve kesinlikle vergi kaçırmanın önüne geçilmesi;
Ekolojik denge, çevre, en değerli unsur olan insan ve insana taalluk eden bütün bitki, su, hava ve hayvan varlığının özenle korunması, doğal, siyasal, sosyal ve kültürel kirlenmenin tam bir dikkat ve disiplinle önlenmesi; Milli servete asla zarar verilmemesi;
Trafik kurallarına mutlaka uyulması, uymayanların nezaketle uyarılması, olmazsa yasal yaptırım uygulanması ve sonuçta insan’a içtenlikle saygı duyulması;
İnsanlık dışı varlılara münhasır bir alçaklık olan rüşvetin verilmemesi ve alınmaması;
Bütün insanlığın leh ve yararına imar yasasına uyulması, her ne surette olursa olsun
İmar yasasına aykırı işler yapılmaması, yapanların şiddetle men ve takibi;
İş barışı ve iş ahlakının korunması, çalışanın hakkının mutlaka adaletle verilmesi;
Maaş ve ücrette hakkaniyet ve hukukun hâkim kılınması, eşit işe eşit ücret verilmesi;
Toplumun beden ve ruh sağlığının korunması ve aykırı alışkanlıklar edinilmemesi;
VE;
“Her şeyi devletten bekleme alışkanlığı”nın terk edilmesi.
İşte O’nun toplumdan ve devletten istedikleri bunlar. Aslında aynı şeyler hepimizin istek ve beklentisi, ihtiyaç ve sıkıntısı değil mi? Demek ki bu hepimizin işi!
BAK (Lütfen) : http://www.bilinc-universitesi.blogspot.com
Mustafa Nevruz SINACI  Bilinç Üniversitesi Rektör Yardımcısı ve Bilinç Akademisi Başkanı
DEVLET, ADALET, HUKUK VE CEMAATLER…
Günümüz toplumunda, (yıkılış dönemleri hariç) binlerce yıllık tarihimizde eşine ender rastlanan vahim bir onursuzluk, sorumsuzluk ve buna paralel salt bencillik, yani, hırs-ihtiras ve çılgınlık derecesinde, kanun-kural tanımaz bir ‘öz çıkar’ yoğunlaşması (sosyal şizofreni) gözlenmektedir. Hatta bu uğurda toplumsal ilkeler, sosyolojik-psikolojik ilmi disiplinler, milli ve manevi değerler hiçe sayılmakta, halkı birbirine kenetleyen temel stabilizatörler, devletin ve demokrasinin çimentosu niteliğindeki asgari müşterekler tahrip ve tahrif edilmektedir.
Örneğin: 29 Mart 2009 tarihinde yapılması yasa ve Anayasa emri olan Yerel seçimler konusunda, önce Yüksek Seçim Kurulu tarafından ilân edilen ‘seçmen sayıları’ ile bir şaibe bulaşmış (Seçmen sayıları: 2002=41.300.000, 2007=42.500.000, 2008=48.300.000., Buna göre: Seçmen sayısı 5 yılda 1.2 milyon artarken, 1 yılda nasıl olup da 6 milyon artmıştır?), sonra yüksek yargı arasında vaki çelişkili karar ve açıklamalar kaygı yaratmış ve nihayet, 2820 Sayılı Siyasi Partiler Kanunu ile 2839 ve 2972 Sayılı temel Kanunlara fiilen muhalefet anlamına gelen, adayları re’sen belirleme biçimindeki ‘hak, hukuk ve ahlak dışılık’ gölgesi düşmüştür. Açıkçası: Henüz resmi seçim takvimi işlemeye başlamadan, önseçim veya delege yoklaması yapılmadan belediye başkanı, belediye meclisi ve il genel meclisi adaylarının büyük çoğunluğunun belli olması, ilan ve kamuoyuna deklaresi utanç verici bir gelişmedir.
Daha doğru bir anlatımla bu: Anayasa ve yasalar gereği halkı idare etmekle memur ve mükellef kişileri belirlemekle yükümlü, ‘demokrasinin vazgeçilmez unsuru siyaset (politika) kurumlarının’ iyice yozlaştığı, çürüdüğü ve tabana vurduğunun göstergesidir.
Buna rağmen gidişatı ‘aynı istikamette yoğunlaştırmaya ve pekiştirmeye çalışan’ bazı art niyetli kesimler, milli hassasiyetleri izole etmeye yönelik, fakat, aynı şikayet konularını baz alan tahrip ve tahkir amaçlı tartışmalar yapmaktadırlar.
Bunlardan biri ve en belirgin olanı da, başarısız yönetimleri tahrik, kafaları bulandırma ve mesnetsiz, dayanaksız suçlamalarla saman altından su yürütmedir. Esas itibarıyla, genel gidişattan çok memnun olan bu kesimler, yaşanan kaos ve kargaşadan yararlanma peşindedir.
MESELA “DEVLET-CEMAAT” İLİŞKİSİ:
Yukarda değinildiği üzere, Türk toplumunda son zamanlarda yaşanan belirgin değişim ve dönüşüm, bazı art niyetli, dış bağlantılı, gerici, fanatik, yobaz, bağnaz kişi ve kesimlerce “devlet-cemaat ilişkisiyle” açıklanmakta, konuyla ilgili olarak da bazı iddialar, görüş, düşünce ve yorumlar ileri sürülmektedir. Bu nedenle konuyu, umur-u devlet kavramı, medeni siyaset geleneği ve konjonktürel bağlamda incelemek gerekmiştir. Buna göre:
Kendilerini konuyla ilgili gösteren bazı uzmanlar (!) ile; (AB-D yanlısı ve Soros güdümlü) Boğaziçi Üniversitesi ve Açık Toplum Enstitüsü tarafından hazırlanan “Türkiye’de Farklı Olmak” konulu raporda yer alan görüşler (21 Aralık 2008 Cumhuriyet) ve Bahçeşehir Üniversitesi Uluslar arası İlişkiler Bölümü Öğretim Üyesi Prof Dr. Hasan Köni tarafından:
“AKP’nin ikinci dönem kalacağını gördüğümüzde, iktidar kültürünün topluma yansıyacağını da tahmin ediyorduk. Bu araştırmanın verileri bilinen gerçeklerdi. Türkiye’de laikler, kadınlar, gençler; kısacası farklı olan herkes üzerinde giderek artan bir baskı var” denilirken; Marmara Üniversitesi Sosyoloji Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Nilüfer Narlı da:
“Anadolu kentlerinde bağnaz muhafazakârlaşma ekseninde bir değişim yaşanıyor. Bu değişimde en önemli noktalardan birincisi kadınların ötekileşmeden daha fazla olumsuz etkilenmesidir. İkincisi, bağnaz bir muhafazakârlığın katı konvansiyonel ahlak ilkelerine sıkı sıkıya bağladığı insanların yalnızca diğer insanları yargılamakla kalmadığı, aynı zamanda onların yaşam tarzına müdahale ettiği de ortaya çıkmıştır. Gülen ve benzer cemaat yapılarının, toplum tarafından sempati görmesinin temel nedeni, devletin özellikle eğitim ve sosyal dayanışma alanında çökmesidir” demekte.
Sosyoloji Derneği Bşk. Prof. Dr. B.Gökçe ise:
“Muhafazakârlaşma yalnız Anadolu’da değil, büyük şehirler dâhil olmak üzere Türkiye’nin her yerinde artarak bir baskı unsuru haline dönüştü. Toplumdaki kişi ve grupların, kendilerini yöneten siyasi erk ile egemen güçlerin farkında olmadan etkisi altına girdi. Bu durum Türkiye’nin sosyal yapısındaki değişimle bağlantılı bir olgudur.”
Yukarda özetlenen devlet ve cemaat ilişkileri ile ilgili görüşler konumuz dışında olmakla birlikte, bahse konu cemaatten kasıt insani ve İslâmi cemaatler değil; Bilakis kendi öz çıkarları uğruna bütün ekonomik, sosyal, bilimsel, kültürel ve dinsel değerleri pervasızca kullanmaktan kaçınmayacak kadar değersiz sapkınlardır.
İNSAN’A ODAKLI OLMAK GEREK!
Dolayısıyla ‘insanlık, adalet ve hukuk dışı gasp, edinim ve tasarruflar’ bilumum fail ve fiilleriyle Cumhuriyet Savcıları, Yargıç ve Mahkemelerin işidir. Yargı, Yasama ve Yürütme bunun için vardır. her şeye rağmen insanlık düşmanlığı, zulüm ve hukuk dışılık sürüyorsa, bunun bedelinin ne kadar ağır olduğu da bilinmeli ve gereken tedbir ivedilikle alınmalıdır.
Biz konuyu “insan” bağlamında ele almak, incelemek, irdelemek ve değerlendirmek durumundayız. Bu noktadan hareketle: Sözde uzmanların görüş açıklarken temas ettikleri, ‘devletle ilgili’ düşüncelerin temeline inmek ve değerlendirmek gerekir diye düşünürüz.
Buna göre: Yönetimin yerini cemaatlerin aldığını söyleyebilmek için; devletin en azından şimdi, veya bir zamanlar haklı, adil-doğru ve dürüstler adına hâkim ve hükümran, demokratik disiplin unsuru, adalet ahlâkı çerçevesinde hukuka, insan haklarına sahip-saygılı, eşitlikten yana “var” olduğunu kabul etmek gerekmez mi? 10 Kasım 1938’den sonra, (1950-60 hariç) devlet var mıydı ki? Eğer devlet adalet ahlâkı ve hukuk hâkimiyeti ise, bu anlamda oldu mu hiç? Olmayan bir şeyin yerini ne alabilir?
BİR AÇILIM VE DEMOKRASİ DERSANESİ
Başta Galip Baran olmak üzere; İnsanı, insani (insanlık dışı, yasa karşıtı) davranışları ve bunların nedenlerini araştırdığımız, 20 yıldır devam eden, demokrasi dershanesi odaklı “okul dışı eğitim” çalışmalarımızda gördük ki, devletin hizmet etmesi beklenen kalabalıkların varlığı ve devlete muhatap bu kalabalıkların davranışları başlı başına bir sorun. Devletin var olabilmesi için kalabalıkların üstlerine düşeni yapmaları vergi vermeleri, yasalara uymaları ve var olan devlet’in de, ne pahasına olursa olsun bunu temin etmesi gerekirken, yönetimlerin yasayı, yönetilenlerinse ana kural ve kaideleri boş vermesi. Buna paralel sosyal gevşeme ve toplumsal yumuşama.. Adalet ve Hukukun yerini, kaynağı adalet ve hukuk olmayan keyfi yasa kavramının alışı ve yığınların bunlara da uymayışı. Kalabalıklar bunu yapmıyorlar ise ki yukarıda sözü edilen çalışmalarda “vatandaşlık görevlerini” yapmadıklarını gördük ve bu sorumluluklarını nasıl yerine getirecekleri konusunda onlara örnek olmak için yıllarca çalıştık. Projeler hazırladık uyguladık. Kalabalıklar anlamadılar. Yönetimler de anlamadı. Durumu olmayan devletin kurumlarına sunduk. Onlar da anlayamadılar. Haklıydılar kalabalıklar (toplum) anlamayınca kalabalıkların seçtikleri nasıl anlayabilirlerdi ki? Anlamamaları bir tarafa, şaka gelecek ama zaman zaman gözaltına da aldılar bizi, o çalışmaları yaparken…
Sonuç olarak demek istediğimiz şu ki: “Kanun, adalet, vergi ve denetim yok’sa, devlet de yok demektir”. Cemaat olsa ne yazar?
Neden uyruk değil de, kalabalık dedik, açık değil mi?
Açık değilse, “toplumsal ve yasal sorumluluk nedir?” bir araştırın ve daha ayrıntılı bilgi için: http://bilinc-universitesi.blogspot.com’u ziyaret edin lütfen!
http://mustafanevruzsinaci.blogspot.com.tr

 

 
 
 
 07

Bu sayının içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

Bir önceki Sayfaya Gitmek İçin Tıklayınız!

Bir sonraki Sayfaya Gitmek için Tıklayınız!

Atilla  ALPAY
ALKOLE  VE  SAFAHATA  HAYIR
Yılbaşı alkol bayramı değildir; böyle günlerde insanlarımız sefahat  tabloları çizmemelidirler. Yılbaşlarında bilhassa alkol tüketimin had safhaya çıkıyor. Bu gecede işlenen  suçlar ve yapılan trafik kazalarının  aylık bilançolara  eşdeğer olduğunu da istatistiksel olarak görülmektedir.
            Milli gelenek ve dini bayramlarımız arasında Noel kutlama ve yılbaşı eğlencesi diye  bir şey yoktur. Bunlar Hıristiyan batı dünyasının bize göre çirkin adetleridir. Bir Peygamberin doğumu içki içerek fuhuşla ,kumarla ve kepazeliklerle  kutlanmaz. Eğer  dünya  globalleşiyorsa buna  inananlar bizim adetlerimize  neden hassasiyet göstermezler. Çılgınlar gibi içki içerek  sarhoş olmak, zorla kazandığı  paraları  ,çoluk  çocuğunun  nafakasını bir gecede içki ve kumar masalarında  harcamak bize yakışan hal ve hareketler hiç değildir. Bir geceden bir şey olmaz diye düşününler her türlü kötülüğe  böyle gecelerde başlamakta; bir günah gecesinin  acısını  bütün bir ömür boyu maddi ve  manevi felaketlere uğrayarak  çekmektedirler.
Öte yandan dünyadaki Müslüman katliamlarının bu günlerde  artması ,hepsi  sivil çok sayıda suçsuz Müslüman  kardeşimizin muhtelif ülkelerde  şehit edilmesi, ülkemizde de  terör estiren ve  hıyanet içinde bulunan bazı gurupların azgınlıklarını  artırmaları  yüreğimize  büyük acılar yerleştirmektedir. Dünyanın içinde bulunduğu bu felaketler ortamında  yaşadığımız elim kayıplarımız için dua  ve tefekkür etmekten; çalışkan olup  işlerimizi  ve  ekonomimizi kurtarmaktan başka  bir çare yoktur.
Basında yılbaşı için gereken önlemler diye polisimizin  sarhoşlarla  ve çıkaracakları  olaylarla meşgul olmaları, eğlence yerlerini kollamaları ve otomobil kullanamayacak derecede  alkol alanları evlerine bırakmaya çalışmaları Türk-İslam toplumuna  yakışan  işler değildir. Biz ülkemizin terör yaraları aldığı; İslam Dünyasının kan, katliam ve ateş denizinde boğulduğu, İslam coğrafyasının Amerikan ve İsrail işgalinde olduğu bir dönemde  hangi  halimize keyfedeceğiz ve işrete dalacağız. Garptaki Müslüman’ın acısını şarktaki duymazsa tam iman etmiş sayılır mı? Türk  ve İslam ahlak ve aile yapısına aykırı işret tabloları, magazin basınının sosyete ve zenginlerin  sefahatine  yönelik eğlenceleri ve bunların  çarpık-rezil yaşantıları  yetmiş milyonluk bu fakir ülkeye hala dayatılmak  istenmektedir. Medyanın büyük bir kısmı da bu ihanetin maalesef  içindedir.
Yılbaşı  eğlencelerini, bunu alkol bayramı  yapanları, sefahat ve rezalet tabloları çizerek bunları bu aziz  milletin bayramı veya geleneği yapanları  ve bunları milletimize  dayatanları şiddetle protesto ediyor; tüm hemşerilerimi  işgal altındaki İslam coğrafyasında suçsuz yere katledilen tüm Müslüman  kardeşlerim için duaya  ve saygıya  davet  ediyorum.

 

 

 
 
 
  08

Bu sayının içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

Bir önceki Sayfaya Gitmek İçin Tıklayınız!

Bir sonraki Sayfaya Gitmek için Tıklayınız!

Selma GÜRSEL
Selma GÜRSEL Hayat Hikayesi
FIRINDA HAMSİ
1,5 kilogram hamsi
3 adet orta boy patates
2 İstenirse 2 baş kuru soğan
Bir miktar tuz
2 fincan zeytinyağı
Hamsiler başları ve içleri ile kılçıkları alınarak bir kaba konulur. Bu kaba konan hamsiler bol su ile yıkanarak süzgece alınarak suyu süzülür.
Ayrı bir kapta soyulan patatesler soyulduktan sonra kangal halinde dilimlenir. Bol su ile yıkanarak bir tarafa konulur. İki baş soğan doğranarak kangal halinde doğranır.
Bir fincan zeytinyağı veya sıvı yağ tepsiye dökülerek fırının tepsinin her tarafı yağlanır. 
Yıkanan balık ve patates ve soğana istenildiği kadar tuz serpilir. Patates ve soğanlar tepsinin altına düzgünce sıralanarak ve hamsiler eşit olarak tepsiye döşenir. Hamsilerin üzerine bir fincan yağ gezdirilerek kızdırılmış fırına sürülür. Önce sulanan hamsi bir miktar zaman sonra suyunu çekerek kızarır.
Kızartılan hamsi istenirse tabaklara paylaştırılarak servis yapılır. İsteyenler limon sıkarlar.

 
 
 
 
 09

Bu sayının içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

Bir önceki Sayfaya Gitmek İçin Tıklayınız!
Paşa ÇETEN
Paşa ÇETEN Hayat Hikayesi
KURŞUN DÖK YÜREĞİME
Kurşun dök yüreğime
Diller sırrımızı söylemesin
Aman ey aman düşmesin üstümüze
Gurbetin gölgesi
 
Dağlar bir bir savrulsa da
Sıcak kalsın kirpiklerin
Aman ey aman kurumasın
Sıla ağacım

 

 

 
 
 
Bir önceki Sayfaya Gitmek İçin Tıklayınız!

Bu sayının içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

Çalışmalar TELİF ESERİDİR Yazarlarımızın gönderileri ile yayına alınmıştır.
corumlu2000@gmail.com
Mahmut Selim GÜRSEL  
yazarlarımız yaptıkları paylaşımlardan sorumludur.
Sitemiz ve yazarlarımız;hukuka, yasalara, telif haklarına ve kişilik haklarına saygılı olmayı amaç edinmiştir.