DİKKAT ! BU BİLGİLER TELİF ESERİ OLUP YAZARI VE YAYINEVİMİZDEN  İZİN ALINMADAN KULLANILMAMALIDIR.

YIL 11     SAYI 123    25 Mayıs 2009

Mahmut Selim GÜRSEL HER AYIN 15’i ile 26’TISI
Sakin KARAKAŞ OSMANCIK PİDESİ TESCİLLENMELİDİR
Salim SAVCI KADINLAR GÜNÜ
İsmet ÇENESİZ EĞİTİM SİSTEMİMİZ
Tülay BİLGİN SALİM BEY KONAĞI
İsa KAYACAN ŞEMSETTİN KÜZECİ’DEN: IRAK BASIN TARİHİ
Mahir ODABAŞI İNGİLİZCE ÜZERİNE
Mustafa Nevruz SINACI BİLGİ ÇAĞI’NIN (!) BARONLARI
Selma GÜRSEL KARNIBAHAR KIZARTMASI
Cuma TÜRKMEN VAH BANA
  •    
     
     
     
     01

    Bu sayının içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

    Bir önceki Sayfaya Gitmek İçin Tıklayınız!

    Bir sonraki Sayfaya Gitmek için Tıklayınız!

    Mahmut Selim GÜRSEL
    Mahmut Selim GÜRSEL Hayat Hikayesi
    HER AYIN 15’i ile 25’Şİ
                İnsanların belirli bir periyodik çok önemli işleri vardır. Benimde belli periyodik ve çalıştığım, başımı kaşıyamadığım belirli günlerim bulunmaktadır.
                Her ayın On beşi, Sanal iki dergimiz olan Sarı Çiğdem Şiir Defteri güncellenme ile 25 şi ise Çorumlu 2000 Aylık Kültür Sanat Tarih ve Edebiyat Dergisi günüdür. Gelen yazıları hazırlar ve on beşi ile on altısı ile çok yoğun günümdür.  Bir ay içinde gelen ve geldiği gün güncellemeye çalıştığım yazarlarımın yazılarının her sayfasına link vermeye ve siteye yükleme günüdür.
                Yazarlarımız o 26'tısında  yazı yollayabilirlerse bu yazıları gelecek ayın sayısında elimden geldiği kadar sizlere sunmaya çalışmaktayım.
                  Yazı göndererek yayınlanması için müracaat eden arkadaşlarımız bulunmaktadır. Fakat küçük kurallarımıza uymaya yanaşmamaları onların çalışmalarının burada yayınlanmasına mani oluyor. Tercih onları.
                Mayıs Ayı ise bilindiği gibi GÜRSEL YAYINEVİ'NİN kuruluş günüdür. Nice yeni yıllara aylara birlikte ermek dileği ile!   

     

     
     

     

     02

    Bu sayının içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

    Bir önceki Sayfaya Gitmek İçin Tıklayınız!

    Bir sonraki Sayfaya Gitmek için Tıklayınız!

    Sakin KARAKAŞ
    Sakin KARAKAŞ Hayat Hikayesi
    OSMANCIK PİDESİ TESCİLLENMELİDİR
    Pide Türklere has bir damak tadıdır. Önceden hazırlanmış özel malzemelerin hamur içerisine yerleştirildikten sonra kapalı ya da açık olarak pişirilen pidenin sıcak olarak servisi yapılır. Dolayısı ile biz Türklere has olan bu damak tadı yörelerin özeliğine ve kullanılan malzemeye göre küçük çaplı değişiklikler gösterebilir. Bu değişikliklerin yanı sıra yine yöreye göre değişik isimler alabilir. Bu duruma birkaç örnek vermek istiyorum. Karadeniz pidesi,Terme pidesi,Konya pidesi veya etli ekmeği,kır pidesi,Trabzon yağlısı,Osmancık pidesi, Develi cıvıklısı vb. örnekleri çoğaltmak mümkündür.
    Bütün bu pidelerin üretimi temelde aynı olsa da lezzet ve yöre açısından küçük farklılıklar gösterir. Üstelik hemen hepsi birer marka olmuştur. Ülkenin metropollerinde, tarihi ve turistik mekanlarında  bu markalar sevenleri ile buluşturulmaktadır. Bu pideler içerisinde en en güzel; ancak en mahrum ve mahzun olanı vardır ki  o da Osmancık pidesidir.
    Osmancık pidesi neden Mahzundur? Cevaplandıralım; Osmancık pidesinin sahibi hemen hemen yok gibidir. Osmancık pidesi tanıtımını yapacak, ustalarını yetiştirecek bir kurumdan yoksundur.
    Peki nedir bu Osmancık pidesinin özelliği? Osmancık pidesi genelde kapalı yapılan bir pidedir. Hamuru mayalı olup, asla mayasız hamurdan yapılmaz. Dolayısı ile Osmancık pidesi yumuşaktır. Sert olmaz. Dolayısı ile yaşlı kişilerde gönül rahatlığı ile Osmancık pidesi yiyebilir. Osmancık pidesi ince çekilir ve mayalı olması nedeni ile de el mahareti ile uzatılabilir. Diğer pidelerin aksine soğuduğunda da lezzetinden bir şey kaybetmez. Bu bağlamda Osmancık pidesi soğuk olarak ta tüketilebilir. Osmancık pidesi denildiğinde akla kıymalı soğanlı(kavrulmuş kıyma),çökelekli ve pancarlı pide gelir. Burada anlatmaya çalıştığım içler özel olup ancak Osmancıklı hanımların maharetli elleri ile hazırlanır. Ispanak(pancar) içerisine pişirilmiş yumurta ve bir miktar kavrulmuş kıymadan oluşan karışımı hazırlamak ancak Osmancık’a özel bir yemek tarzıdır ve ülkenin hiçbir yöresinde böyle bir pide içi yoktur hazırlanmaza ve hazırlanamaz. Dolayısı ile Osmancıklı alışkın olduğu bu lezzeti bulunduğu başka yörelerde aradığında bin bir güçlükle karşılaşır. Zaten aradığını da bulamaz. Hatta çoğu zaman Osmancık pidesine yakın da olsa bir pide hazırlatmaya kalksa pideciye iş tarif etmeye kalkar.  Zaten söz konusu pideci de işi yüzüne gözüne bulaştırır.
    Bu satırları okuyan pek çok hemşerim inanıyorum ki tespitlerime hak verecek ve hah işte böyle biz de bu sorunlarla karşılaşıyoruz. Osmancık pidesini beceremiyorlar. Hamuru hamura benzemiyor.  Pideyi ince değil kalın çekiyorlar. Üzerindeki dikişi tutturamıyorlar gibi soruları kendilerine soracaklar.
    Yurdun çeşitli yörelerinde görev yaptıktan sonra Osmancık’a döndüm. Sizler gibi bende Osmancık pidesinin farkını ve lezzetini tesbit ettim. Bu arada Osmancık’a gelen eş dost ve akrabalarımın gitmeden önce ısrarla Osmancık pidesi yemek istediklerine şahit oldum. Dolayısı ile yıllar öce Osmancık haber gazetesindeki ve sonra Çorum gazetesindeki köşemde Osmancık pidesi ile ilgili yazılar yazdım. Gördüm ki Osmancık pidesi ile ilgili söz söyleyen çok. Ancak pidein eğitimi patenti vb. konularda ise bir gelişme yok. Görüyorum ki yetkililer bu konuda havanda su dövüyorlar.
    Peki Osmancık pidesi ile ilgili neler yapılabilir sıralamaya çalışalım. Öncelikle Osmancık pidesi ile ilgili belediye, esnaf temsilcileri ve ilgili sivil toplum örgütleri temsilcilerinin de yer aldığı bir tanıtma komitesi kurulmalıdır. Osmancık pidesinin tanımı yapılmalıdır. Osmancık’ta pide işi yapanlar hizmet içi eğitimden geçirilmelidir. Pidecilerin tabelaları Osmancık pidecisi kavramı ön plana çıkacak şekilde değiştirilmelidir. Pidecilere günün her saatinde kıymalı(kapalı),çökelekli, pancarlı pide bulundurma zorunluluğu getirilmelidir. Osmancık’ta turizm bölgesi sayılan sahil kenarında bir Osmancık pidecisinin açılması sağlanmalı ve teşvik edilmelidir. Yurdun çeşitli yörelerinde Osmancık pidesi üretimi ve satışı yapan hemşerilerimize ödüller verilmelidir. En önemlisi ivedi olarak Osmancık pidesi tescil ettirilmeli ve Osmancık’ın yöresel lezzeti olarak Türk tarihine geçmesi sağlanmalıdır. Haydi kolay gelsin.
     
     
     

     03

    Bu sayının içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

    Bir önceki Sayfaya Gitmek İçin Tıklayınız!

    Bir sonraki Sayfaya Gitmek için Tıklayınız!

    Salım SAVCI
    Salim SAVCI Hayat Hikayesi
    KADINLAR GÜNÜ
                Kadın,erkek ayrılığı belki de insanoğlunun dünyaya gelişinden beri vardır. Bu ayrımı dünyada en aza indirenler de Türkler olmuştur.
                Eğitim ile öğretimin geri kaldığı ülkelerde bu fark çok büyüktür. Bu farkı görenler;kadınlar gününün kurulmasında öncü olmuştur. Tüm ülkelerde de ilgi görmüştür. Bizde de kadınlar günü kutlanmaktadır. Kim kutluyor derseniz ? Ekonomik  bağımsızlığa erişmiş hanımlarımızdır. Diyelim;kadın erkek eşitliği sağlansın bu kutlamaya da gerek kalmasın. Dilemek kolay yoldur. Uygulamadan bunu yapmak zordur ama,insanoğlu zoru başarabilecek tek varlıktır.
                Bu girişten sonra;ülkemizde eski ve yeni kadınlar diye bir ayrım akla gelmektedir. İsterseniz önce,eski kadınlarımızın niteliklerini sıralayalım:
                1-Evin temel direği olurlar,ağır başlıdırlar.
                2-Evin içerisinde onların sözü geçer. Ev dışına ait konularda da uyarılarını yaparlar. Sorumluluğu erkeğe bırakırlar.
                3- Az konuşur,fakat çok dikkatlidirler. Çocukların yanında erkekleriyle iyi örnek olmayı bilirler. Hiçbir şeyi gözlerinden kaçırmazlar.
                4- Omuzlarına yüklenen yükü bilirler, Fazla yakınmazlar,beklemesini bilirler. Sabırlıdırlar.
                5- Vefalılardır,güvenirlidirler. Olanaklarına göre gözleri toktur.
                6- Analıklarının değerini bilirler,dayanıklıdırlar,kolay pes etmezler.
                7- Haksızlığa tahammülleri yoktur. Evin düzeni ile mutlu olurlar.
                8- Zamanla kötülükleri unutabilirler. Kendilerine yapılan iyiliklere karşılık vermeyi ihmal etmezler (*)
                Bu arada eski kadınların nitelikleri yansıtırdı. Yeni kadınlarımızın hakkında yemeyelim. Çeşitli yazarlardan görüşler aktaralım. Yeni kadınlarımızın Türk aile sistemine yaraşan niteliklerine önem vermelerini isteyelim. Kim için dersiniz ? Yavrularımı için diye ekleyelim.
                Yeni kadınlarımızın özelliklerine ait saptanan görüşleri sıralayalım:
                1- Şimdiki kadınlarımız,her şeyden önce toplum içerisinde yerlerini düşünüyorlar.
                2- Kendi bakımlarına çok önem verirler. İncecik kalmaya çalışırlar.
                3- Giyimlerini ortama göre şık biçimlerde gerçekleştirirler.
                4- saçları ile ciltlerinin bakımına çok önem verirler.
                5- Bulundukları yerde kendi havalarını dalgalandırmayı bilirler.
                6- Bireysel eğitimlerine önem verirler.
                7- Erkeklerinin arkalarında olmak yerine yanında olmaya çalışırlar.
                8- Ön planda kendilerini tutmasını bilirler.
                9- Ekonomik bağımsızlıkları var ise harcamayı severler.
                10-Yaşam standartlarına önem verirler.
                11- Çevreleriyle aralarına mesafe koymamı bilirler.
                12- Güçlükleri göğüslemeyi pek severler.
                13- Başkalarından vefa beklemeyi öne almazlar.
                14- Geride bıraktıklarıyla hayıflanmayı sevmezler.
                15- Tüketim çağına uyumluluk gösterirler.
                Yeni kadınlarımızdan vitrin güzeli olmak isteyenleri bu özelliklerin dışında tutmak gerekir.
                Eski kadınlar ile yeni kadınlara ait görüşleri aktardık.
                Her kadınımızın beğendiklerini öne çıkarmalarını diledik. Şunu da unutmayalım. Her başarılı erkeğin arkasında bir kadın vardır.
     (*)Bu görüşler,çeşitli yazarların saptamalarından alınmıştır.
     
     

     
     
     04

    Bu sayının içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

    Bir önceki Sayfaya Gitmek İçin Tıklayınız!

    Bir sonraki Sayfaya Gitmek için Tıklayınız!

    İsmet ÇENESİZ
    İsmet ÇENESİZ Hayat Hikayesi
    EĞİTİM SİSTEMİMİZ; 
                Eğitimde sistemsizlik yada yanlış sistem en büyük sorunumuzdur. Bu günkü uygulamada eğitim sistemimiz içinde büyük yer tutan ve neredeyse okulların bile önüne geçen dershaneler eğitimde fırsat eşitliği ilkesini ortadan kaldırmaktadır. İmkanı olan çocuklar dershaneye giderden imkanı olmayan ailelerin çocukları bundan mahrum kalmaktadır. Bu da eğitim sistemimizin en büyük garabeti olarak önümüzde durmaktadır.Dershaneler bu günkü haliyle eğitim sistemimiz ve çocuklarımız için büyük bir sorundur. Son yıllarda okullar bile kendilerini dershanelere göre ayarlamaya başladı. Okulların tatil olmasına yakın son birkaç ay okullar boş veriliyor. Çocukların dershanelere daha kolay gidebilmeleri için de okul yöneticileri buna göz yumuyor. Büyük rantların döndüğü, öğrencilerin yarış atı durumuna sokulduğu dershane sistemi ortadan kaldırılmalıdır. Tüm öğrenciler, okullarda, eğitimde fırsat eşitliği ilkesine uygun olarak eğitilmelidirler.
    Büyük şehirlerde en prestijli binalar dershane olmuş durumdadır. Bu sektörde 7-8 milyar ytl’ lik bir pazarın oluştuğu söyleniyor.
    Papağan üreten bu büyük dershane sömürüsüne son verilmelidir. İmkanı olan aileler ister istemez bu sömürünün bir parçası haline gelirken, imkanı olmayan ailelerde, çocuğum geri kalmasın diye bu sömürünün parçası olmaktadır. Tabi  bu yüzden çektikleri sıkıntılar da işin cabasıdır. Dershaneye hiç gidemeyen öğrencileri ise hiç düşünmüyoruz bile. 
    Ayrıca sabah saat 06- 06.30 da kalkan çocuklar öğleye kadar okulda eğitim görmekte, öğleyin zar zor yenen bir yemek sonrasında ise hemen dershaneye koşmaktadırlar. Akşam saat 8’e kadar süren bu maraton çocuklarda ne kafa ne de beden sağlığı bırakmamaktadır. 
                 Sayın Başbakan Erdoğan ve özellikle Milli eğitim bakanı Hüseyin Çelik’in, dershanelerin kapatılması ve eğitimde okullara ağırlık verilmesi konusunda demeçleri bulunmaktadır. Bu yönde yapılan çalışmalar bir an önce hayata geçirilmeli ve böylece çocukları ve aileleri zor duruma düşüren, çocukların eğitimine olumlu  katkısı olmayan bu düzene son verilmelidir.
                 Eğitim sistemimizde ki en büyük sorunlardan biri de her gelen hükümet yeni yönetmelikler yapıyor. Hatta bir yılda birkaç defa yönetmelik yenileniyor. Böyle bir eğitim sistemi olur mu ve bu eğitim sistemi başarılı olur mu?
                 Çocuklara daha ilkokul çağlarından itibaren okuma alışkanlığı kazandırılmalıdır. Bu yapılırken bu işin uzmanlarından faydalanılmalıdır. Boş boş gezip, bir gazete, bir kitap okumayı bile külfet sayan çok fazla insanımız var. Bir gazete, bir kitap okuyup yararlı bilgileri almayan insanlar kulaktan dolma bilgilerle kendini yetiştirmeye çalışıyor. Çoğu zaman da yanlış yönlendirmeler sonucu tuzaklara düşüyor ve doğruyu bulana kadar iş işten geçmiş oluyor.
    Bu gün itibariyle ülkemizde genel liseler daha ağırlıktadır. Halbuki Avrupa’da bunun tam tersi bir durum söz konusu ve meslek liseleri çoğunluktadır.
    Bu gün ki eğitim sistemimizde büyük bir bilgi kirliği mevcuttur. Bu temizlenmeli. Çocuklarımızı daha ilkokuldan itibaren lüzumsuz bilgilerle donatıyoruz ve Üniversiteye gelene kadar beyinlerinde boş yer bırakmıyoruz.
    13 çeşit ders gören çocuklar hiçbir dersi tam olarak öğrenemiyor ve ezber yoluna gidiyor. Bu da hiçbir şey öğrenememiş, öğrendiğini anlamamış bunun yerine ezberlerle  eğitim hayatını tamamlamış pratiği olmayan nesiller yetişmesine sebep oluyor.
    Çocuklar daha ilkokul 4. sınıftan itibaren  yönünü seçmeli ve profesyonel olarak yetenekli olduğu alanlara yönlendirilmedirler. Bilgi kirliliği yaratılmadan çocukların bu yönde eğitilmesi sağlanmalıdır. Liseyi bitiren çocuklar bile ne olduğunu, ne olacağını bilmiyor.             Çocuklarımıza önce insan olmayı, güzel konuşmayı, yeri geldiği zaman da susmayı, dinlemeyi öğretmeliyiz. Saygıyı, sevgiyi, beraber yaşamayı ve hoşgörüyü aşılamalıyız. Neticesi de MUTLULUK OLACAKTIR ELBETTE!              
    NOT: Her ne sebeple olursa olsun yanan ve son günlerde artan orman yangınları ile ilgili olarak geçmişte Orman Bakanlığının açıklamaları vardı, “yanan yerler hemen ağaçlandırılacak” diye. Yakın zamanlarda bu yönde bir açıklama duymuyoruz. Yanan yerlerin süratle ve düzenli olarak ağaçlandırılması başka amaçlarla orman yakanların da amaçlarına ulaşmasının önünde en büyük engel olacaktır. 
                 Saygı ve sevgilerimle.

     

     
     
     
     05

    Bu sayının içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

    Bir önceki Sayfaya Gitmek İçin Tıklayınız!

    Bir sonraki Sayfaya Gitmek için Tıklayınız!

    Tülay BİLGİN
    Tülay BİLGİN Hayat Hikayesi
    SALİM BEY KONAĞI
    Bin sekiz yüzlü yılların sonu bin dokuz yüzlü yılların başı. Çorum’un hatırı sayılan beylerinden Salim Bey Konağının büyük bir avlusu vardı, avlunun içinde büyük bir havuz etrafında özenle dikilmiş çiçeklerle bir cennet bahçesi gibiydi. Çorumun tek ana caddesiydi buda konağın bulunduğu cadde idi. O zamanlar ekin tüccarlığı yapıyordu Çorumun yerli halkı. Çorumun ekin pazarı da bu cadde üzerinde idi. Develere yüklenmiş ekinler getirilir konağın duvarının hemen yanına yığın yapılırdı. Develerin sırtından ekinler indirilince yükü boşaltılmış hayvanlar dinlendirilirdi. Salim Bey Çorumun önde gelen sözcülerindendi misafirleri hiç eksik olmazdı. Konakta bir gün bir tatlı telaşa başladı. İsmet İnönü Çorum’a geliyordu ve Salim beyin misafiri olacaktı.
    Hemen hazırlıklar başladı konakta çalışanlar çoktu. Konağın arabacısı, dadısı, hizmetlileri herkesi bir tatlı telaşa almıştı. İsmet Bey Konağa teşrif ettiler. O zamanlar Çorum yeni yeni büyüyordu. Siyaset önemliydi. Şimdinin milletvekili statüsündeydi Salim Bey. İnönü’yle Önemli meseleler görüşüldü, yenildi içildi. O gün bir telaşa daha vardı konakta. Doğum bekleniyordu. İnönü doğan kız bebeğinin ismini ismet konulması istemişti. Bebeğe ismet adı verildi.
    Bu misafirlik önemli kararlar alındıktan sonra At arabasıyla Çorum’u gezen İnönü o zaman Çorum’un Anadolu'da önemli şehirlerden biri olacağını vurgulamıştı. Salim beyin kızı Şükran Hanım bu evde başlayan hayat öyküsünü küçük anekdot’larla anlattı.
    Milli Bayramlarda sokaklara meşale yakılırdı. Atlı süvarilerin tören geçiti çok güzel olurdu. Atların geçit gösterisinde nal seslerindeki ritim görülmeye değerdi. Meşaleler eşliğinde çok güzel bir görsellik oluştururdu. Şimdi o günleri çok özlüyorum. Bu konaktan nişanlanıp Yakın tanıdığı aynı zamanda akrabası olan eşinin konağa gelin gittiğini anlattı. Hatıralar canlanırken bizde o anıları yaşar gibi olduk. Konak ikinci bir kere el değiştirdi ve yine Salim İsminde bir zatı muhterem aldı şu anda onun torunları işletmeciliğini yapıyorlar.
     
     

     

     
     06

    Bu sayının içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

    Bir önceki Sayfaya Gitmek İçin Tıklayınız!

    Bir sonraki Sayfaya Gitmek için Tıklayınız!

    İsa KAYACAN
    İsa KAYACAN Hayat Hikayesi
    ŞEMSETTİN KÜZECİ’DEN: IRAK BASIN TARİHİ
    Araştırmaya yönelik çalışmalar, inceleme ve değerlendirme sonucu yayınlananlar, gün yüzü görenler daha bir önem taşıyorlar. Bu yayınların kalıcılıkları bir başka biçimde karşımıza çıkıyor.
    Kerküklü Şemsettin Küzeci’nin 1869-2009 yılları arasındaki, Irak Basını üzerine yaptığı araştırma Irak Basın Tarihi adıyla 270 sayfayla kitaplaştırıldı. Kitap, Gazi Üniversitesi İletişim Fakültesi’nin 40 ncı yılı kitapları arasında, Başbakanlık Basın-Yayın ve Enformasyon Genel Müdürlüğünün katkılarıyla, bu iki kuruluşun logolarının ön kapakta yer almasıyla
    yayınlandı.
    Bence, gerek İletişim Fakültesi, gerekse Basın-Yayın ve Enformasyon Genel Müdürlüğü çok önemli ve kalıcı bir yayın çalışmasını daha gerçekleştirmiş oldular.
    Kutluyorum efendim.
    Şemsettin Küzeci’nin değişik kişilere yönelik bir teşekkürü var ilk sayfalardan birinde. Sonra, Küzeci’nin kısa biyografisi yer alıyor. Gazi Üniversitesi İletişim Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Korkmaz Alemdar’ın önsözü dikkat çekici. Hoca bir yerinde:
    - Şemsettin Küzeci Irak’taki gelişmelerin iletişim boyutunu başarıyla incelemiştir. Irak’ta var olan Arap, Kürt, Türkmen ve Süryanilerin 140 yıllık yazılı, görsel, işitsel ve elektronik basın tarihini kapsayan bu kitap aynı zamanda Irak’ın zenginliğini ortaya koyacak nitelikte bir çalışmadır. Diyor.
    Irak Basın Tarihi adlı, Şemsettin Küzeci imzalı kitabın içindekiler bölümüne bakıyoruz: Üç bölüm karşımıza çıkıyor. Bu bölümler içinde yer alanlardan;
    -Irak’ta Kraliyet döneminde iletişim politikaları (1921-1958),
    - Cumhuriyet ve Baas Partisi döneminde kitle iletişimi (1958-2003)
    - İşgal sonrası kitle iletişimi ve basın özgürlüğü (2003-2007)
    Ekler ara başlığıyla da verilen değişik bilgiler, belgeler dikkat çekmekte kitap
    içerisinde. Uzunca bir giriş yapılmış. Buradan öğrendiklerimizden; Irak’ta Basın Kanunu
    1908 yılında Osmanlı’nın Meşrutiyet Kanunu’ndan sonra 16 Temmuz 1909’da oluşmuştur. Mart 1954’te çıkan 24 nolu kararla 163 gazete ve derginin imtiyaz hakkı iptal edilmiştir denişi de dikkat çeken cümleler arasında yer alıyor.
    Yer yer zengin görüntüler karşımıza çıkarken, yer yer de istatistikî bilgilerle karşılaşıyoruz.
    Gazeteler, öteki iletişim araçları hakkında bilgi verilirken, mümkün olduğunca detaylandırılarak bilgiler sıralanıyor. Bir örnek sayfa 85’den:
    -Türkmeneli Dergisi: ITC Enformasyon; Dairesi tarafından üç ayda bir Türkçe olarak çıkarılan siyasi ve kültürel konuları kapsayan bir dergidir. 2003’den sonra yayını durduruldu. 2007’de yeni kadroyla tekrar yayına başladı. Radyolar, televizyonlar, özel gazete ve dergiler genel bir değerlendirme düzeni içinde sayfalara aktarılan bilgilerle okurların, araştırmacıların karşısına çıkarılıyor.
    Şemsettin Küzeci’yle, GÜ. İletişim Fakültesi Dekanlığı ve Basın Yayın Erformasyon Genel Müdürlüğü yetkililerini kutluyor, sevgi ve saygılarımı sunuyorum efendim.
    Not: Irak’ta Arapça, Türkçe, Süryanice, Kürtçe yayınlanan gazetelerin ilk sayfalarının görüntülerinden oluşan serginin açılışıyla, Irak Basın Tarihi adlı kitabın tanıtımı, Basın-Yayın Enformasyon Genel Müdürlüğü sergi salonunda 11.06.2009 tarihinde gerçekleştirildi.

     

     
     
     
     07

    Bu sayının içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

    Bir önceki Sayfaya Gitmek İçin Tıklayınız!

    Bir sonraki Sayfaya Gitmek için Tıklayınız!

    Mahir ODABAŞI
    Mahir ODABAŞI Hayat Hikayesi
    İNGİLİZCE ÜZERİNE
    Lise yıllarında bir ilkokul, şimdiki adıyla ilköğretim okulu öğretmeninin, okulda gördüğü yabancı dili Fransızca olmasına rağmen, kendi kendine ingilizceyi öğrendiğini ve bize dışardan İngilizce dersine geleceğini duyduk.Kendi daha derse gelmeden namı geldi.Sınıf başkanı; arkadaşlar, İngilizce ye dışardan ‘’my teacher !’’ diye biri geliyormuş. Derste Türkçe konuşmak yasakmış.Pek başka öğretmenlere benzemiyormuş.Okul müdürü, diğer sınıfa ‘’ çocuklar, her ne kadar okulun resmi müdürü bensem de, gerçek müdürü öğretmeniniz.Ona göre hal ve hareketlerinize dikkat edin demiş !’’ diye sınıfı uyarıyordu.
    Disiplini ve verdiği eğitimle; Osmancık’ta onu tanımayan, namını duymayan kimse yoktu.Dersine girsin girmesin her öğrenci  ondan çekinir ve onu görünce yanlış yapmamak için gayri ihtiyari kendini bir daha kontrol ederdi.Bir çok arkadaşımızın ifadesiyle, yıllar geçmesine rağmen onu görünce aynı hassasiyetimiz devam ediyor.Ona olan saygımızdan ötürü. İngilizce dersine kendimizi o kadar kaptırmıştık ki, teneffüslerde bile kendi aramızda İngilizce konuşmaya çalışır ve turist denk gelse de onunla İngilizce konuşsak diye merak ederdik. Bu nedenle, öğrendiğimiz pratik cümleleri unutmamak için küçük kağıtlara not alır ve bunları cebimizde taşırdık.
    Bir gün Ankara’dan İlçeye  gelmek için otobüse bindim.Elinde harita, sözlük, sırtında çantası olan ve giyimi pek bize benzemeyen biri de arabaya bindi.Herhalde bu turisttir diye düşündüm.Bildiğimiz pat sat ingilizcenin heyecanıyla olsa gerek, yardımcı olayım diye hemen kalkıp yanına yanaştım, biletine baktım yanıma oturması gerektiğini görünce, öğrendiğimi uygulama imkanı bulacağım diye sevindim. Hareketlerinden onunda sevindiğini anladım. ‘’ Yavrucuğum, bir dil bilen bir insandır, iki dil bilen iki insandır. İngilizce’yi öğrenin.Çünkü  dünya artık küçüldü.Nerede kiminle karşılaşacağınız belli olmaz.Bakarsınız bir toplulukta bir turist bulunur, yardım ister veya konuşma ihtiyacı duyar ama kimse dilinden anlamaz.’’   Diyen öğretmenimizin tavsiyesi aklıma geldi.Kendisinin üniversite de okuduğunu, Alman olduğunu  ve Bogazkale’yi görmek için gittiğini  benim çat pat İngilizce cümlelerime karşılık Alman olmasına rağmen, İngilizce cevap vermeye çalışıyordu.Yan koltukta oturan yolcularda ‘’ yeğen sen dilinden anlıyon her halde, nereliymiş, nereye gidiyormuş  sor bakalım !’’ diye konuşma arasına giriyorlardı.Bende  arkadaş Almanmış, Bogazkale’yi görmeye , oralarda araştırma yapmaya gelmiş deyince, tuhaflarına gitti.Bunların işi gücü hiç yok her halde, ta Almanya’dan kalkıp buralara kadar geliyo.Biz Çorumluyuz ama  hiç gidip görmedik oraları dediler.
    Görevli olarak yıllar önce hacca giden bir arkadaşım anlatmıştı.’’Arabistan’a bizi İngiliz hava yollarına ait uçak götürecekti.Yolcular biletteki numaraya göre değil, boş bulduğu yere oturacaktı.Uçağın kapısında görevli hostes içeriye giren hacı adaylarına, ‘’ WELL COME. DO YOU SPEAK ENGLISH ?’’ diyor ve cevap alamayınca arka taraflardaki koltuklara oturmaları için eliyle işaret ediyordu. Arada bazı tahsilli olan hacı adayları ‘’YES’’ diyor, ancak peşinden başka bir soru sorduğunda cevap veremediği için, yine uçağın arka taraflarındaki koltuklara oturmak zorunda kalıyorlardı. Sonradan anladık ki,  uçağın ön taraflarındaki koltuğa İngilizce bilenleri oturtturmak istiyorlarmış. Her halde ihtiyaç halinde iletişim kurabilmek için.Ama maalesef 450 kişilik uçakta  ‘’YES’’ demekten öteye kimse gidemedi.Anladım ki, uçağın ön koltuğuna oturmak için bile yabancı dil lazım !
    Yıllar önce Osmancık İmam –Hatip ve Endüstri Meslek Lisesinde dışardan İngilizce derslerine girerken, öğrencilerime şu örneği verirdim.Çocuklar şöyle düşünün; köyünüz anayol kenarında, yazın sıcağında anneniz- babanızda tarlada çalışıyor. Bu arada yoldan bisikletleriyle iki turist sağa sola bakarak gidiyor birilerini görseler yardım isteyecekler. Baktılar yolun yakında tarlada anne- babanız  var.Hemen koşup yanlarına geldiler ve bir şeyler anlatmaya başladılar ama anne- babanız hiç anlamıyor.Babanızın aklına hemen siz geldiniz. Hanım koş bizim çocuğu evden çağır.Onlar okulda İngilizce okuyorlar. Dillerinden ancak o anlar. Ne istiyorlar anlayalım ve yardımcı olalım dedi.Anneniz sizi çağırdı.Koşarak geldiniz.Turistlerde sizi görünce sevindi.Bu herhalde öğrencidir, yabancı dili vardır ve pat satda olsa sıkıntımızı anlatabiliriz diye.Babanız oğlum, konuş bakalım ne sıkıntıları varmış, ne istiyorlar dedi.Sizde ‘’ YES – NO ‘’ dan başka bir cevap verip te iletişim kuramadınız.Baba  ben bunların dediğinden bir şey anlamadım.Biz okulda bunları görmedik veya gördükte unuttum   dediniz. O zaman babanız size, ‘’ evladım sen boşuna okumuşun.! ’’ Der mi ? ? ? der öğretmenim.O halde, bunu dedirtmemek için, sadece İngilizciye göre değil,  hayatta lazım  olacak tüm derslere, konulara (ilkyardım, sivil savunma..)  biraz daha farklı bakalım.Bunun faydasını mutlaka görürüz diye tavsiyelerde bulunurdum.
    Bir öğrencim, Rize’nin Ayder yaylasını gezdirirken anlatmıştı.’’Hocam, buraya çocuklarla  piknik yapmaya gelmiştik. Karşıda da yaşlı bir turist oturmuş kitap okuyordu.Yediklerimizden bir tabak hazırlayıp, liseye giden ve ingilizceyi de seven bir yakınımdan gönderdik.Adam o kadar memnun oldu ki anlatamam.Adam Profesörmüş. Çok sıkılmış ama kaplıca hastalığına iyi geliyor diye bir haftadır burada kalıyormuş. Dilinden anlayan kimseyi bulup ta konuşamamış. Öğrenci yakınımla bir saat konuşmaya çalıştılar  ve ayrılırken çıkardı öğrenci yakınıma zorunan yüz dolar para verdi.Ama o yaşlı turist  nasıl memnun oldu  anlatamam.Sizin derste verdiğiniz örnekler hatırıma geldi dedi.’’
    Netice olarak, dünya küçüldü. Nerede kiminle karşılaşacağımız belli olmaz.Bu nedenle, yaptığımız işin her şeyini, yapmadığımız işin ise bir şeyini öğrenmekte fayda vardır.Belki o bir şey  gün gelir öyle işe yarar ve her şeyin önüne geçer.Yalnız burada şunu da  kabul etmek durumundayız.Biz babaların döneminde imkanlar kısıtlı idi ama bunun yanında  meşguliyetimiz (gelecek açısından)  biraz daha azdı.Şimdi  ise imkanlar daha iyi, fakat çocuklarımızın meşguliyetleri, kafaya taktıkları  o kadar çok ki, hangi birini sayalım… En iyisi saymaktan vazgeçerek, filozofun güzel bir sözüyle baş başa bırakayım sizleri. ‘’ İnsanları güçlü kılan yedikleri değil, hazmettikleridir. İnsanları zengin kılan kazandıkları değil, muhafaza ettikleridir.İnsanları bilgili kılan diplomaları, sertifikaları değil, ihtiyaç halinde doğru dürüst uyguladıklarıdır !’’ Saygılarımla..(25.07.2008)

     

     
     
     
      08

    Bu sayının içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

    Bir önceki Sayfaya Gitmek İçin Tıklayınız!

    Bir sonraki Sayfaya Gitmek için Tıklayınız!

    Mustafa Nevruz SINACI
    Mustafa Nevruz SINACI Hayat Hikayesi
    BİLGİ ÇAĞI’NIN (!) BARONLARI
    Vatandaş internette “açık mektup” yayımlamak suretiyle yakınıyor.
    “Ben politikacı değilim, olmaya da niyetim yok. Ben zaten politik bile davranamam. Hatta o konuda özellikle beceriksizim. Ama anlatmam, açıklamam gerek. Yapılanların kötü olduğunu ve kötülüğün ağırlığını hissettirebilmek için.. Belki görülür, anlaşılır, fark edilir diye. Bana göre tarih bu günleri asla affetmeyecektir. Çünkü: Bu toplumu adına türban denilen bir kılıçla, kese kanata, yarıp ikiye böldü. "Velev ki siyasi simge, suç mu?" sözleriyle fitili ateşledi. Meseleyi özellikle bir kan davası noktasına getirdi. Söz verdiği gibi kendisinden olmayanı da kucaklamak yerine, tokatlamayı tercih etti. Artık kimse birbirini sevmesin, saflar derinleşsin, bıçaklar bilensin istedi. Ettiği her lafla bilerek, isteyerek nefret tohumları ekti.. Öfkeli. Kendinden olmayan herkese yukarıdan bakan tavrı var. Aslında duyduğu korkunç öfkeyi maskelemek için öfkeli. Çünkü sevgisiz. Öfke bir hitabet biçimidir, savunması sadece komiklik. ‘Öfke bir hitabet biçimi olsa da asla bir yönetim biçimi olamaz’ gerçeğinden bihaber. İşte bu yüzden her öfkeyle kalktığında zararla oturmakta! Çünkü hırsının sonu yok.
    Her yer ve her şey benim olsun, herkes benden olsun istiyor. Kendisinden olmayana tahammül edemiyor, dayanamıyor, eleştirilere katlanamıyor. Bunca yıl şakşakçılara o kadar alışmış ki, AB müzakerelerine gittiğinde elinde koca bir hiç’le dönmesine rağmen “Avrupa Fatihi” manşeti atanlara öylesine güvenmiş, uçağına binenlerin hep kendisini alkışlayacağına o kadar emin ki, en ufak bir eleştiride çığırından çıkıyor, saldırganlaşabiliyor.
    Çünkü o, savaşta her şeyin mübah olduğu bir ekolü temsil ediyor; Dini de, dindarlığı da, bir tek kendinden yana olanlara ait sanıyor. Onun için inanmanın tek şartı baş örtmek.
    Çalan da, çırpan da, yiyen de, yediren de; satan da, sattıran da türbandan yanaysa mesele yok. Her biri bilmem kaç yüz dolarlık has ipek örtüler takmış eşleriyle İslam bir tek onlarınmış gibi davranıyorlar. Yerine göre ulema kesilip, büyük kalabalıkları saf, samimi, temiz ve yürekten inanan insanları inancından soğutuyor ve İslam’ı kendilerine mal etmeye çalışıyorlar. Ama gerçek şu ki, çok yanlış yapıyor, yapıyorlar.
    Çünkü gerçekleri konuşmak yerine mazlum ve mağdur edebiyatına sığınıyor. işler ters gittiğinde ise, o yanık sesiyle, izan, insaf ve adapla ezilmiş halk kahramanını oynuyor. Eğer ezilen halkın kahramanı olmaksa niyet, kendisi ve şürekâsının gemilerini, villalarını, bitmek bilmeyen dünyalıklarını nasıl açıklıyor? Bu halk bir torba kömüre, iki dize şiire kendisini halk kahramanı yapar diye düşünüyor Çünkü bu halk aç, çaresiz, işsiz ve kimsesiz. Ama ya "Gayri yeter" derse! Bir gün gözü açılır da, o bir torba kömür karşılığı kimlere ne tavizler verildiğini görürse! O bir torba kömür için çekilen peşkeşleri fark ederse. "Neden elektriğe, suya, gaza, yola bu kadar para veriyorum?" diye sorarsa! Benzinin neden çok pahalı diye merak ederse!
    Hani olur da bir gün gözü açılır da gerçekleri görürse Hiç mi korkmuyorsunuz?
    Dedim ya onu tarih affetmeyecek. O ki, adaletten, hukuktan, kul hakkından korkmaz. Ama tarihten korkmalı Çünkü ellerinde Türkiye'nin kanı var. Ellerinde türbanı kılıç yaparak kanatarak, yara-yara ortasından ikiye böldüğü Türkiye'nin kanı var. İşte bu yüzden, onu tarih hiç affetmeyecek.” Bu, halktan birinin serzenişi... Mektup internette dolaşıyor okunabilir.
    TC ‘karşılıklı sevgi, saygı, anlayış ve barış’ üzerine kurulu bir Halk Devleti’dir.
    Atatürk’ün, despotizm, sulta ve zorbalık anlamına gelen ‘devrim’ yerine, toplumsal konsensüs’e dayalı ‘İnkılâp’ı tercih nedeni budur. Kanıtı TBMM’de kazılı “Egemenlik kayıtsız, şartsız Milletindir” vecizesi olup;.Devlet idaresinde “sevgi-saygı, adalet, eşitlik ve hukuk esastır "insani boyut ve bilinçli toplum" Türk halkının hakkı, bir Cumhuriyet projesi ve milletin “muasır medeniyet seviyesini aşma” idealidir. Çünkü, darbelerle dayatılan, “Bundan böyle asla, bir Atatürk çıkartamayacak (pasif, palyatif, bilinçsiz ve paralize) toplum yaratma” emeli güden, sözde “bilgi çağının baronları” fiilen bitmiş ve tükenmiş, ülkemiz ve dünyayı da tükenme noktasına getirmişlerdir. Yukarda açıklanan mektup bir örnek... Hakikat: Türk halkı’ nın sinesini parçalayan ıstırap ve çile, diğer tarafta ‘yalan-talanla’ saltanat süren baronlardır.
    "İyi, Namuslu, Dürüst ve Demokrat olan kazansın. Bilerek ve 'bilinçle' KÖTÜ'lere oy verenler ve kötüler kahrolsun." AMİN
    http://mustafanevruzsinaci.blogspot.com.tr
     
     
     
     
     09

    Bu sayının içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

    Bir önceki Sayfaya Gitmek İçin Tıklayınız!

    Bir sonraki Sayfaya Gitmek için Tıklayınız!

    Selma GÜRSEL
    Selma GÜRSEL Hayat Hikayesi
     KARNIBAHAR KIZARTMASI
    1 orta boy karnı bahar
    2 yumurta
    6 yemek kaşığı un
    Tuz
    Kızartmak için; margarin 150 gram
    1 kase yoğurt
    Orta boy karnı bahar kökünden kesilerek bölünerek çiçek gibi çıkarılır, bol su altında yıkanır. Tencereye bir miktar su konularak yarım yemek kaşığı tuz atılır ve karnı bahar kaynayan tuzlu suda haşlanır fazla yumuşatılmaz. Haşlanan karnı bahar süzülür biraz soğumaya bırakılır. Bir kaba kırılan iki yumurta çırpılır ve bir kaba da un konulur.
    Bir tava da eritilen yağ kızınca soğuyan karnı bahar önce yumurtaya bölenerek una batırılarak tavaya konulur. Karnı baharlar kızartılır.
    Kızartılmış karnı bahar istenirse sıcak sıcak servis yapılır. İsteyenler düz yoğur veya sarımsaklı yoğurt dökülerek yenilir.

     

     
     
     
     10

    Bu sayının içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

    Bir önceki Sayfaya Gitmek İçin Tıklayınız!
    Cuma TÜRKMEN
    Cuma TÜRKMEN Hayat Hikayesi
    VAH BANA
    Koydum teraziye kendi derdimi
    Kerhaneden hesap çıktı vah bana.
    Bağlamıştım kemendimi,bendimi
    Meyhaneden hesap çıktı vah bana
     
    Süt kaşığı sanar idim ben beni,
    Kerhanecinin boyadığı har beni
    Bana soracaklar ateist seni
    Şer haneden hesap çıktı vah bana
     
    Zengin gezinirken pavyonda,barda
    Gariban kardeşim yaşamı zorda
    Altında,incide,Markta,Dolarda
    Darphaneden hesap çıktı vah bana
     
    Anayasa babayasa hep benim
    Kumara,faize çevrilmiş yönüm
    Kaç tane ilahlı şu benim dinim
    Kör haneden hesap çıktı vah bana
     
    Yer yüzünde akan kanda,göz yaşı
    İnsanı,doğayı,kurt ile kuşu
    TÜRKMENOĞLU bense bitirdim işi
    Her haneden hesap çıktı vah bana

     

     
    Bir önceki Sayfaya Gitmek İçin Tıklayınız!
     

    Bu sayının içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

     

    Çalışmalar TELİF ESERİDİR Yazarlarımızın gönderileri ile yayına alınmıştır.
    corumlu2000@gmail.com
    Mahmut Selim GÜRSEL  
    yazarlarımız yaptıkları paylaşımlardan sorumludur.
    Sitemiz ve yazarlarımız;hukuka, yasalara, telif haklarına ve kişilik haklarına saygılı olmayı amaç edinmiştir.