DİKKAT ! BU BİLGİLER TELİF ESERİ OLUP YAZARI VE YAYINEVİMİZDEN  İZİN ALINMADAN KULLANILMAMALIDIR.

YIL 11     SAYI 127    25 Eylül 2009

Mahmut Selim GÜRSEL RAMAZAN BAYRAMI 2009
Atilla ALPAY YEŞİLAYDAN MÜFTÜLÜĞE ZİYARET
Mahir ODABAŞI  17 AĞUSTOS DEPREMİ ve DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ
İsa KAYACAN YEKTA GÜNGÖR ÖZDEN’DEN: DÜNDEN KALAN
Tülay BİLGİN HAYAT SENDROM’U
Hüseyin Hüsnü GÜREL TBMM DİLEKÇE KOMİSYONU BAŞKANLIĞI’NA ANKARA -III-
Mustafa Nevruz SINACI EREĞLİ ÇÖL OLMASIN!
Sönmez YANARDAĞ TURNALAR GÖÇ EDİYOR!
Üzeyir Lokman ÇAYCI KURMAY ALBAY BEDRETTİN BİNYILDIRIM
Selma GÜRSEL BULGURAŞI
Rıza KANDAMİR BABAM
Dilek BİGA  BU YABANCI KİM
Rıza KOÇAK AYRILIK DERDİ

 

   
 
 
 
 01

Bu sayının içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

Bir önceki Sayfaya Gitmek İçin Tıklayınız!

Bir sonraki Sayfaya Gitmek için Tıklayınız!

Mahmut Selim GÜRSEL
Mahmut Selim GÜRSEL Hayat Hikayesi
RAMAZAN BAYRAMI 2009
            Bir Ramazan-ı Şerifi de geride bırakarak Kadir Gecesi ile de mükâfatlandırılan biz Müslümanların bayram ederek yeni bir yaşam ve günlere başlamasının sevincini Ramazan Bayramı ile kutluyoruz.
            İnananların mutluluklarını bu gibi gece ve bayramlarla kutlamaları ile yüzlerine ve ruhlarına işler. Eski bayramların şimdiki nesil içinde fazla bir mutluluk ve aile ve akraba kaynaşması olarak gözükmemesi yine biz büyüklerin onlara kötü örnekler olarak bayramları bir yerlere giderek tatil yapma alışkanlığını kazandırmamızdan olsa gerek. Bu bundan sonraki kuşakları nasıl etkileyecek kim bilir?
            Bizden önceki kuşakların coşkuları;  Kurtuluş Savaşından çıkan kuşak olması dolayısı ile oldukça yüksek olarak anlatılmış olsa da onlarında savaş sonrası Türkiye’nin gelir gider dengesi ile fazla parlak olmaması gerekir. Babamın anlattığı bayramlarda kurulan bayram yerleri ile benim çocukluğumdaki bayram yerleri arasında az çok benzerlik olsa da bu günün bayramlarında hiç kurulmayan bayram yerlerinin eksiklikleri gözükmektedir.
            Zaman içinde pek çok geleneklerimizin yok olması zaman içinde bu güzel dini ve milli geleneklerimizin de yok olması korkusunu her zaman taşımaktayım. Bizim kuşak eski hatalarımızı az çok düzeltmeye çalışsak ta yeni kuşağın artık alıştığı tatili evin haricinde geçirme alışkanlığı başka başka tatil ve bayram kutlamalarına dönüşecektir.
            Hepinizi Ramazan Bayramını candan kutlarım.

 

 
 

 

 02

Bu sayının içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

Bir önceki Sayfaya Gitmek İçin Tıklayınız!

Bir sonraki Sayfaya Gitmek için Tıklayınız!

Atilla ALPAY
Atilla ALPAY Hayat Hikayesi
YEŞİLAYDAN MÜFTÜLÜĞE  ZİYARET
Türkiye Yeşilay Derneği  Çorum Şubesi Başkanı ve dernek üyelerden Mustafa  Kuzyaka  ve  Mustafa  Özşen de ilimize  yeni atanan Müftümüz Ahmet Çelik’ e Yeşilay Cd’ leri ve  afişler takdim ettik. Türkiye Yeşilay Derneği  Çorum Şubesi  geçtiğimiz gün  İl Müftülüğünü ziyaret  ettik.
Yeni çıkan sigara ile ilgili dumanız hava  sahası projesinin  eğitim  ve halkı bilgilendirme çalışmalarında İlimiz Müftülüğünün de desteğini  Yeşilay  Derneği başkanı sıfatı ile istedik. Her türlü madde  bağımlılığı  ile mücadele de  bilhassa gençlerimizin  ruh ve beden sağlıklarının  korunması  ile ilgili çalışmalarında  müftülüğümüz mensuplarının ve  din adamlarımızın da yardım desteği istedi.
Çorum Şubesi  başkanı Attila Alpay : “Ziyaretimiz   Müftümüze  hem hoş geldin demek;  hem  de yeni çıkan 4207 sayılı yasanın   halkımızı  bilgilendirme  konusunda  yardımlarını istemek ;hem de  çalışmalarımız  hakkında  Sayın müftümüzü bilgilendirmek içindir. Özünde  hem haramlarla mücadele ; hem de  insanımızın  ruh ve  beden sağlığını tehdit eden  sigara ,alkollü içkiler ve buna benzer maddelerle  mücadele bulunan bu konular  hakkında birlikte  bazı projeler yürütebileceğimiz kanaatindeyiz. Zira  milli  eğitim  ve din adamlarımızın  desteği  olmadan milyonlarca  insanımızı ilgilendiren madde bağımlıkları  ile mücadelede  mesafe  kazanmak   mümkün değildir. Başta  sigara olmak üzere Alkol,  kolalar ,enerji içecekleri, kumar, aids ve diğer zührevi  hastalıklar, hatta  gençlerimizin  ruh ve  beden sağlıkları ile  insanlarımız imanlarını  tehdit eden her  ne var ise bütün  bunlarla  mücadeleyi  bir yaşama  ve çalışma amacı  haline getiren  biz Yeşilay  mensupları  bu  mücadelede halkın bilgilendirilmesi  noktasında  hemen herkesin yardımlarını  talep  ediyoruz.
Sayın Müftümüzün konular hakkında birlikte çalışma yapabileceğimizi ve projeler üretme imkanı geliştirebileceğimizi ümit ediyor; kendisine  ilimize hoş geldin  diyor, saygılarımızı  sunuyoruz.”
 
 

 03

Bu sayının içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

Bir önceki Sayfaya Gitmek İçin Tıklayınız!

Bir sonraki Sayfaya Gitmek için Tıklayınız!

Mahir ODABAŞI
Mahir ODABAŞI Hayat Hikayesi
17 AĞUSTOS DEPREMİ ve DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ
Önce köpekler uyandı.
Uğultu yükseldi, yükseldi yeryüzü çatladı.
17 Ağustos 1999 Salı günü gece saat 03:02’de Marmara 4 Hiroşima şiddetinde 45 saniye sallandı. Dile kolay kocaman 45 saniye. Sanki 45 saat.
Doğdukları şehir yaşadıkları mekan betondan yorgan gibi üzerindeydi şimdi. Dışarıda ne yaşandığını bilmeden kah çığlık atarak, kah taşa, toprağa vurarak seslerini duyurmaya çalıştılar.
Binlerce enkaz altında kalanlardan bir tanesi de 14 yaşındaki Bahar Gürbüz isimli masum kız çocuğu idi.
Afetle beraber facianın boyutlarını görebilmek için, sokağa fırlayan Gölcük ’lü amatör kameraman depremden 15 dakika sonra bu çocuğunun çığlıklarıyla karşılaşınca, hemen kamerasını yere koyup gecenin karanlığın da tahta parçasıyla enkazdan delik açıp, bu kız çocuğunu kurtarmaya çalıştı. Bahar 4 yaşındaki kardeşiyle aynı odada yakalandı depreme. Annesinin ve diğer odada yatan 21 yaşındaki abisinin sesini duyamıyordu. Sadece babasının ‘yavrularım nerededesiniz?’ diye iniltisini duyuyordu. Enkazın altındaki Bahar; durmadan çığlık atıyordu.’lambayı yak amca! Anne, baba nerdesiniz? Lambayı yakın! Amatör kameraman çaresizlik içerisinde çırpınıyordu. Hiç tanımadığı bir ailenin hayatı şimdi onun elindeydi. ‘Kızım her taraf berbat, yıkıldı. Kimse kimseye bakacak durumda değil. Ortalık kıyameti andırıyor. Ne yapayım güzelim. Sabret! Sen yine şanslısın bak ben seni kurtarmak için çalışıyorum.’ diye seslendi. Az sonra küçük bir kız çocuğunun başı görüldü. Hemen arkasındandan ablası çıktı ağlayarak. ‘Amca kardeşlerim öldü; ne oluyor amca? Amca annem orda!’
İki bina üst üste çökmüştü. Bahar’ların evinin beşinci katındaki balkonun ampulü zemin katına inmişti. Bahar daha yeni çıktığı bu korkunç yerden sonra, şimdi de annesini babasını kurtaracaktı. Gencecik bir kızla hiç tanımadığı bir adam hayat kurtarabilmek için hem ağlıyor hem de hırsla çalışıyordu. Bahar tam 15 saat sonra anne- babasına kavuştu. Ama pek az çocuk onun kadar şanslıydı.
Dışarı da gün ağardığında ortaya çıkan manzara dehşet vericiydi. Toprak; verimli tarlalar üzerine dikilen çirkin konutların, yok edilen ormanların, işgal edilen ovaların, doldurulan denizlerin intikamını almak istercesine öfkeyle silkinmiş, binicisinden nefret eden bir at gibi üzerindeki her şeyi yere çalmıştı. Yükselen deniz kimi evleri yurtmuş, şirin sahil kasabaları birer batık şehre dönüşmüştü.
Afetin ilk anlarında yetkililerde şoktaydı. Çünkü onlarda afetin bir parçasıydı. Ölü ya da diri tam bir milyon insan vardı enkazın altında. İlk gün beklenen yardım gelmedi. Enkaz altından ölü çıkarılanlar naylon torbalar içerisinde şehrin buz patenine kondu. Belki çoğunun yaşarken buraya hiç yolu düşmemişti. Ama ölümlerinde mezarlığa giderken buz pateninde mola vermekte vardı kaderlerinde. Sonrada evlat kucağı yerine dozerlerle gömüldüler, kamera ışıklarının, el lambalarının aydınlığında kimsesizler mezarlığına. Sessiz, sedasız kefensiz ve duasız. Mezar taşlarına isimleri dahi yazılamadan.
Sağ kalan anne- babalar hastane bahçelerinde yaralı çocukların başında duruyor ve serum taşıyor ve yavrularının acı çektiklerini gördükçe için için eriyordu. En yakınlarını kaybeden doktorlar, acılarını bağrına basıp can kurtarmaya çalışıyorlardı. Madenciler, sivil savunmacılar, askerler, gönüllüler. Yardıma geldi ama bu gelenler kimilerini sevindiremedi. Çünkü onlar için çok geçti, sevdiklerini toprağının kara bağrına vermeye başlamışlardı bile... Çocuk sesleriyle çınlayan lunapark sanki savaş sonrasını yansıtıyordu. Susmayan ambulans sesleri acılı beyinleri zonklatıyordu. Manevi zararı ölçmek mümkün değil ama maddi zararı Türkiye bütçesinin ¼ kadardı.
İlk ekipler enkaz arasına girdiklerinde yakınları enkaz altında kalanlar, öncelik kapmak için kendilerini vinçlerin önüne attılar. Dünyanın dört bir tarafından yardıma ekipler geldi. 100 yılın en büyük felaketinde 1000 yılın son ve en kapsamlı kurtarma operasyonu başladı. Koca koca apartmanlar kağıttan kule gibi üst üste yıkıldı. Sorumlular, sorunlular hep gündemi meşgul etti.
Özetin özeti : ‘ En iyi okul tecrübedir ama okul masrafı biraz çoktur’ ‘Hayat önce sınav yapar, sonra ders verir!’ der bir düşünür. Aslında biz millet olarak çok defa bu tür sınavlardan geçtik ama bir türlü gerekli dersimizi alıp, yerleşim alanlarının seçiminden, inşaatların temelinden - çatısına kadar gereken hassasiyeti maalesef gösteremedik. Evet! Gösteremedik. Galiba afet sonrası çok konuştuk ama uygulamada aynı hassasiyeti bir türlü yakalayamadık. Ne olur; 17 Ağustos depreminin, 10 ’ncu yıldönümünde amir, memur olarak, sade vatandaş olarak başımızı avuçlarımızın arasına alalım, on yıl önce yaşanan ve televizyonlarda aylarca gösterilen o manzaraları gözümüzün önüne getirelim. Nerede hata yapıyoruz ki bir Japonya’ya göre bizdeki afetin faturası ağır oluyor. Bu faturada benimde payım var mı? Şayet varsa, benim ne yapmam gerekir? Sorusunu vicdanımıza soralım. Herkese mutlaka bir cevap gelecektir. İnanmazsanız deneyin ve gelen cevaba göre geç kalmadan ‘karanlığa küfretmek yerine, bir mum yakın – yakın ki; gelecekteki 17 Ağustoslarda Can’lar ölmesin, Canan’lar yanmasın, çocuklar uykusuz kalmasın !’
’Ey sorumlu Amca, (!)
17 Ağustostan sonra,
Geceler uyku girmiyor gözüme,
Yatamıyorum artık annemin dizine.
Sen vicdanının sesini hiç duyuyor musun ?
Ben ağlarken, sen yatağında mışıl mışıl uyuyor musun ?
Yoksa hala bana ne sizden deyip, eski usul yürüyor musun ?’’
17 Ağustos ve diğer afetlerde ölenleri rahmetle anıyor, hepinize afetsiz afiyet diliyorum. ( Mahir Odabaşı- Sivil Savunma Uzmanı –Çorum )

 

 
 

 
 04

Bu sayının içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

Bir önceki Sayfaya Gitmek İçin Tıklayınız!

Bir sonraki Sayfaya Gitmek için Tıklayınız!

İsa KAYACAN
İsa KAYACAN Hayat Hikayesi
YEKTA GÜNGÖR ÖZDEN’DEN: DÜNDEN KALAN
Şairler, yazarlar ortaya koyduklarıyla biliniyor, hatırlanıyor...
Yekta Göngör Özden, hukukçu, şair, gazeteci. Araştırmalarıyla dikkat çekiyor... Hangi alanda, hangi konuda değerlendirme, yorum yaparsa yapsın, mutlaka gerçeklerin mutlaka doğruların varlığıyla karşılanır, karşılaşırız
Yekta Güngör bir yorum adamıdır, isim ve imzasıdır..
Ele aldığı, işlediği, hazırlayıp, şekillendirip, sonuçlandırıp, sayfa ve sütunlara aktardıklarının tümünde ifade etmek istediğimiz gerçeklerle karşılaşırsınız...
 
DÜNDEN KALAN
Yekta Güngör Özden’in Ocak 2009’da günyüzü gören, seçme şiirlerinin, yeni şiirlerinin yer aldığı bir kitap Dünden Kalan. 96 sayfayla İstanbul’da basılmış, günyüzü görmüş. Kitabın ilk şiiri “Doyamadık” dan;
-Doğal kavşağındayız yaşamın,
Doğumdan ölüme...
Yürüyoruz ağır-aksak,
Ve bölüne… bölüne..
Burada dört mısra, bir anlatım bütünlüğü… Gerçeklerin tümü. Doğuyoruz, yaşamın içindeki varlığımızla, doğumdan ölüme yürüyoruz. Ama bölüne bölüne..Bundan daha güzel bir anlatım, ifade ediş olabilir mi?. Tebriklerimi sunuyorum efendim.
Yekta beyin şiirlerinin başlıkları da , şiirin anlatılmak istenilenin, verilmek istenilenin bütünlüğüyle ilgili ipuçları veriyor. Bunlardan; Özgün aydınlık, Suskunluk, Çözümsüzlük, Eskidi, derin, doğal, bilinmez, Ne oldu bize, Ne yapsak? Değişmez, Yitirdik, Biran gibi.
Sayfa 57’deki “Durmayacak” adlı şiirden aktarma yapalım, örneklerimizin doğruluğunu göstermek için:
- Hiç çizilmemiş bir sayfa,
Donduran yokluklarda,
Ağırlığında acıların,
Bekleyişlerin,
Kendi karanlığında.
Yekta Güngör Özden’in adressiz mektupları da vardır. Uzunca ve içi dolu. Bu konuda yazılmış bir mektup 93 ve 94 ncü sayfalarda yeralıyor:
- Yalnız sınıfın değil, okulun en güzel,
Güldükçe yanağında çiçekler açıyordu,
Çevrende belirgindi görkemli sevgi seli,
Eteğin rüzgârlarda kıvılcım saçıyordu.
 
Ne mektuplaşabildik, ne konuştuk tek sözcük,
Sınıf fotoğraflarında köşelerde kalmışız,
Ne de sen ayrılırken vedalaştık, öpüştük,
Şimdi nerelersin, alımlı-çalımlı kız?
 
Son mısradaki sorunun cevabı biliniyor: “Evlenmişsin-aile kararıyla duydum/Ağladım günler boyu, kara imiş yazgımız/Yürekten, yaşam boyu mutluluk diliyorum/Umarım bir yerlerde bir gün karşılaşırız” şeklindeki temenniyle noktalanıyor efendim.
Tebriklerimi, sevgi ve saygılarımı yineliyorum.

 

 

 
 
 
 05

Bu sayının içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

Bir önceki Sayfaya Gitmek İçin Tıklayınız!

Bir sonraki Sayfaya Gitmek için Tıklayınız!

Tülay BİLGİN
Tülay BİLGİN Hayat Hikayesi
  HAYAT SENDROM’U
Kadınlar kocalarının kıymetini bilirler ve hep Allah başımızdan eksik etmesin diye dualar ederler.
Evin emekçisi kadın bilumum tüm işlerden anlar.
Yemekçisi
Bulaşıkçısı
Süpürgecisi
Çamaşırcısı
 Ütücüsü
Çaycısı
Meyvecisi
Bilumum tamirat işleri
Çocuk bakımı
Çocuk eğitimi
Yıllık temizlik bakım ve onarım
Pazar alış verişi
İç işlerinden sorumlu aile bakanı(tabii ki sözü geçiyorsa)
Erkeğin zaman bulamaması sebebiyle büyük ebeveynlerin işleri de kadına yıkılır. Kendi annesi, babası, kayın valide kayın pederi derken günün rekortmeni kadın her işi yoluna koyar.
Bunların birçoğunu, günlük yapmak zorunda olan kadın yoğun bir çaba sonunda işlerini yoluna koyarak akşama güzel bir sofra hazırlar. Üzerini değiştirir evin hizmetçisi gitmiş yerine hanfendisi gelmiştir.
Akşam yemeğinde buluşan aile bireylerinin ilk Sendrom’u başlar.
Çocuklardan biri de olsa, damak tadına uygun sofrada yemek bulamaz ve sofraya oturmak istemez.
Babanın çabasıyla zorla yemek yedirilir.
Yemeklerin birçoğuna kusur bulunur. Akşam yemeğinde kadının ilk sarsıntısını yaşar.
Büyük bir maraton sonunda yine hayata devam eder moral verir etrafına gülücükler dağıtır, pozitif sulara yelken açar.
Evin reisi akşama kadar çalışmıştır. Dışarıya çıkıp hava almak ister. Evde sıkılan çocuklar başlar kavga etmeye. Şefkatli yüreğiyle bir sabreder ikincisinde ses denemesiyle herkesi muma çevirir.
Gece reis eve gelir ve kadın harpten çıkmışçasına dinlenmek ister. Birazda eşine nazlanır söylenir.
Akşama kadar ne yaptın da birde dırdır ediyorsun der.
Kadının bütün hayalleri yıkılmıştır. Beğeni ve takdir için gayret eden kadının Uzun koşu maratonunun sonunda şikeyle madalyası elinden alınmıştır.
Yedi şiddetindeki deprem önceleri yıkmaz. Zaman aşımıyla devreleri yanar. İşlevini kaybeder. Bir daha eski halini almaz. Takdir ve beğeniyi karşımızdaki insanlara sunmak çok kolay bir teşekkür ve bir gülümseme yıkımı önler.

 

 
 

 

 
 06

Bu sayının içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

Bir önceki Sayfaya Gitmek İçin Tıklayınız!

Bir sonraki Sayfaya Gitmek için Tıklayınız!

Üzeyir Lokman ÇAYCI
Üzeyir Lokman ÇAYCI Hayat Hikayesi
TBMM DİLEKÇE KOMİSYONU BAŞKANLIĞI’NA ANKARA
 KONU: Marmara Bölgesi ile Erzincan ovasında yeraltında doğalgaz patlamalarından ileri gelen korkunç afetler ve Erzincan ovasında çok zengin doğalgaz yatağı varlığı Hk.
İLGİ : TBMM Dilekçe Komisyonu Başkanlığının 05.11.2008 / 2396 No’lu Kararı Marmara bölgesi ile Erzincan ovasında deprem hareketi başlamadan önce  yeraltından bomba gibi patlama ve gürültülü sesler işitilmektedir. Depremler ile ilgisi olmayan bu patlama seslerinin sebebini hiç kimse araştırmamıştır.
Geçen Sayıdan Devam
NETİCE ve İSTEK
Marmara bölgesiyle Erzincan şehrinde ve ovasında depren hareketleri başlamadan önce yer altından bomba gibi patlama ve uğultulu gürültülü seslerin işitilmesi sebebini ve Erzincan ovasında depremler esasında gökyüzünün kızıl renge bürünmesi; bu ovada trilyonlarca m3 çok soğuk havanın ısınması ve bu ovada karların erimesi sebebini hiçbir kimse araştırmamış ve ilgilenmemiştir.
Bu konularda yapılacak araştırmalar ile Ülkemize paha biçilmez ölçülerde faydalar sağlanacaktır.
Başta TBMM Deprem Komisyonu Başkanı GÜLLܒce ve bu Komisyonun üyeleri olmak üzere; bütün milletvekillerimizin, bütün partilerimizin, vatandaşlarımızın ve özellikle Marmara depremi ile Erzincan depremlerini yaşayan görgü tanıkları tarafından bu konularda gerekli ilgi gösterildiği takdirde; Marmara Bölgesi ile Erzincan şehrinde ve ovasında doğalgaz patlamalarından ileri gelen çok korkunç afetlerden kısa zamanda çok az masrafla ve kolayca kurtulmak mümkün olacak ve Ülkemize Erzincan ovasındaki çok zengin doğalgaz yatağı kazandırılacaktır.
Bu nedenle; iş bu dilekçem ile sunulan RAPOR ve eklerinin incelenip, değerlendirilmesini ve  bu konulardaki görüşlerimin açıklanması için; Komisyon oturumuna davet olunmamı ve süreç hakkında bilgilendirilmemi arz ederim.
Bu konulara ilgi gösterilmez ise; Marmara Bölgesi ile Erzincan şehri ve ovası kendi kaderleri ile baş başa kalacak ve Ülkemiz de Erzincan ovasındaki çok zengin doğal gaz yatağından mahrum olacaktır.
Bu konularda yanlış, yalan, uyduruk bilgi verenler; şiddetli şekilde cezalandırılmalıdır.
Gereğini emir ve müsaadelerinize arz ederim.    
            Saygılarımla,
Hüseyin Hüsnü GÜREL İnş. Yük. Müh. (İTÜ-1953)
 
ÖNEMLİ NOT: İş bu başvuru/dilekçe ve ekleri 28 Aralık 2010 Salı günü, TBMM; Dilekçe Komisyonu Başkanlığ'na (gelen evrak) "7086" numara ile elden teslim edilmiştir. 
MARMARA BÖLGESİ İLE ERZİNCAN ŞEHRİ VE OVASINDA YERALTI DOĞALGAZ PATLAMALARINDAN İLERİ GELEN AFETLER VE ERZİNCAN OVASINDA DOĞALGAZ YATAĞI KONUSUNDA YENİ RAPOR
Marmara bölgesi ile Erzincan şehrinde ve ovasında deprem hareketleri başlamadan kısa süre önce yeraltında doğalgaz patlamaları kıyametler koparcasına çok korkunç afetlere sebep olmakta ve Erzincan ovasında çok zengin doğalgaz yatağı bulunmaktadır.
MARMARA BÖLGESİ İLE ERZİNCAN ŞEHRİ VE OVASINDA DEPREM HAREKETLERİ BAŞLAMADAN KISA SÜRE ÖNCE YERALTINDAN BOMBA GİBİ PATLAMA VE UĞULTULU SESLER İŞİTİLMEKTEDİR
Dünyada yalnız Marmara Bölgesi ile Erzincan şehrinde ve ovasında deprem hareketleri başlamadan çok kısa süre önce yeraltından yüzeye yakın derinliklerde bomba gibi patlama ve uğultulu gürültülü sesler işitilmektedir.
Sesin hızı deprem hareketi hızından 15.000 defa daha küçük ve sesin hızı çok tembeldir. Hızı tembel olan seslerin deprem hareketi başlamadan önce işitilmesi fizik yasalarına aykırı düştüğü halde; bu olayın sebebini hiçbir kimse araştırmamış ve ilgi göstermemiştir.
Devamı Gelecek Sayıda

 

 
 
 
 07

Bu sayının içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

Bir önceki Sayfaya Gitmek İçin Tıklayınız!

Bir sonraki Sayfaya Gitmek için Tıklayınız!

Mustafa Nevruz SINACI
Mustafa Nevruz SINACI Hayat Hikayesi
EREĞLİ ÇÖL OLMASIN!
Konya’nın Ereğli ilçesi 1980’lere kadar hayalleri zorlayacak harikulâde bir güzellikte idi. Yöresel tabirle dere, akar, çay ve arklarla kılcal damarlar gibi örülmüş son derece verimli, işsizlik sorunu olmayan, insanları sağlıklı, neşeli, huzurlu-mutlu, nüktedan, gelecekten umutlu hayat dolu yemyeşil, cennetsi bir efsane şehir vardı. Sonra mı? Okuyunuz lütfen!...
Ülkemiz ve dünyanın en güzel şehirlerinden biri olan (Konya) Ereğli'nin en önemli ACİL ve güncel sorununa değerli ilgi ve dikkatlerinizi çekmek istiyorum…
Bilindiği üzere Ereğli en az 5000 yıllık kadim bir yerleşim merkezidir.1985’ e kadar şehirden geçen akarsu ve Roma İmparatorluğu zamanında açıldığı bilinen “toprak kanallar” (Ereğli ağzında “arklar”) sayesinde İç Anadolu’nun yemyeşil, mümbit, masalsı ve cennetsi bir yöresiydi. Öyle ki, “Yeşil Ereğli” den bereket fışkırır, taşı toprağı değer üretir, insanları sağlık, mutluluk, refah, zenginlik ve barış içinde yaşarlardı.
Zira, ilçeye hayat veren ve insanlara bolluk ve bereket bahşeden ark, akar ve dereleri (can suyu) vardı. Rivayete göre İvriz’den fışkıran bu su, Hazreti Ali (RA) tarafından, asırlar önce, susuzluktan kıvranan bölge halkına mucize kabilinden bir armağandır. Dolayısıyla Ereğli, Selçuklu ve Osmanlı döneminde yaklaşık 500 yıl Mekke’ye vakıflık yapmış olup; kaynaklar ve halk arasında yaygın anlatımlara göre Zemzem suyunun yeryüzündeki ikinci zuhuru Ereğli’dedir ve “Erkili” efsanesine konu pınarın burada olduğu bilinir. Yani Ereğli, aynı zamanda kutsiyet izafe edilen bir yerdir.. Bazı seneler, Bahar ve Sonbahar aylarında gelen seller, bazen de 'mirav' ların su dağıtım rejiminde yarattığı sorunlar nedeniyle; 1970’ lerde İvriz Barajı Ereğlililerin rüyası haline geldi. O dönem politikacıları “baraj” vaat ederek oy isterlerdi. Sonuçta beklenen oldu. 1985’te İvriz Barajı açıldı. Ama inanılmaz (haksız ve hukuka aykırı) cebri bir kararla Ereğli’nin ana dere, akar ve arklarından akan “can suyu” birdenbire kesiliverdi. Önce, binlerce yıllık, Ereğli’ye hayat veren, gençlerin yüzdüğü, tarla, bağ-bahçe, güzelim ağaçlık alan ve çayırların sulandığı, sıcak yaz günlerinde ailelerin piknik yaparak çevresinde dinlendiği, hayat ve bereket kaynağı, binlerce emsalsiz güzellikle birlikte akarlar, ark’lar ve dereler kurudu, hâttâ, zamanla üstleri kapatıldı. Dolduruldu. Asfaltlandı...
Sonrada, “Yeşil Ereğli” kubbe de bir hoş seda veya mazide muhteşem bir hatıra gibi gözler önünden silinmeye, yok olmaya, kuraklığın pençesinde ıstırapla kıvranmaya, için için ölmeye ve çölleşmeye başladı! …2008 de, gelinen durumu özetleyecek olursak::
Türkiye’nin en lezzetli sebze ve meyvelerinin yetiştiği bağ ve bahçeler kurudu. Son 5-6 yılda, Türkiye çapında haber olan toz fırtınaları oluşmaya ve yoğunlaşmaya başladı. Bu fırtınalar esnasında insanlar evlerine sığınmak, bir yerlere saklanmak ve kapanmak, kimi daireler ve hastaneler boşaltılmak zorunda kaldı. Henüz çağla iken meyveler, olgunlaşmadan çeşit çeşit sebzeler 'çok hazin ve içler acısı bir manzara sergileyerek' susuzluktan dallarda kurudu. Yer altı su seviyesi 8-10m de iken 80-100 m ye indi, Ortalama yıllık yağış can suyu kesilmeden önceki 23 yılda 315 mm iken sonraki 23 yılda 287 mm oldu (% 8,9 azaldı); yeşil alanlar kuruduğu, meyvelik, selvilik ve söğütlükler kesildiği, yeşil örtü yok edildiği için yağmur bulutları ‘yağmura” dönüşmeden Ereğli’yi terk etmeye başladı. Ortalama sıcaklık arttı. Eko sistem bozuldu. Mevsimler özellik, tazelik ve güzelliklerini yitirdi. Eski Bahar’lar ve efsanevi (şairane) Sonbahar’lar kalmadı. Kış’lar çok kurak, inadına soğuk ve çekilmez-dayanılmaz, tahammül edilmez hale geldi. Ereğli'nin gülen yüzünün yerini, sert ve haşin, acımasız ve zalim doğa koşulları aldı. Dünyanın sayılı sulak alanları ve kuş cennetlerinden biri olan meşhur Ereğli Sazlıkları (Akgöl)’ün alanı 21500hk dan 3000hk a indi, geçmişte önemli sayıda üreyen özel kuş türlerine artık rastlanmamaktadır. Hayaller, eski fotoğraflar ve hafızalarda yaşayan güzellikler yok oldu. Ereğli resmen ve fiilen çölleşme başladı…
Bu çevre ve doğa katliamının sorumlusu, sanıldığı gibi İvriz Barajı değildir. Yanlış ve bilinçsiz, haksız ve hukuksuz uygulanan su yönetim planıdır. Halen geri dönüş mümkündür. Kayıplar telâfi edilebilir ve şehir tekrar kazanılabilir. Velev ki, kurtarılmak istensin!..
Gerçekte ülkemizin ekolojik denge sorunu çok büyük. Yerine göre çok kritik ve telâfi edilemez boyutlara dayanmış durumda. Eko sistem çekilmekte, çökmekte, iklim değişmekte, onursuz-sorumsuz, cahil ve bencil ‘beton yığınları dikmeyi kalkınma sanan” şehir eşkıyaları ve çıkar odaklı neo-yönetim unsurları yüzünden Türkiye, acil-vahim bir doğa felâketiyle karşı karşıya gelmiş bulunmaktadır..
İşte, Konya’nın Ereğli ilçesi de bu kritik yerleşim ve yaşam alanlarından biri..
Ancak önce genel duruma, AB ve dünya ya ‘mukayeseli bir bakışla’ göz atmak gerek.
Dünya’da ‘başka Türkiye yok’ söylemi ne anlama gelmektedir? Şöyle bakalım bir.:
“Tüm Avrupa’da 12 bin çeşit bitki türü var. Türkiye’de bu rakam 9000., Dünyada her yıl 16 milyon hektar orman alanı yanmakta. (82 Nijerya kadar) Son 30 yılda dünya orman örtüsünün beşte biri yok oldu. Yetişmiş bir ağaç günde 17 kişinin oksijen ihtiyacını karşılıyor ve 22.5 kilogram karbondioksiti absorbe ediyor. Sadece dünya kâğıt tüketiminin yarısı geri kazanılabilse, yılda 8 milyon hektar orman alanı korunabilir. Günümüzde dünya dakikada 21 hektar orman alanı kaybediyor. Böylece fert başına her yıl doğaya 7 ağaç borçlanmaktayız. Çünkü bir yıl içinde kullandığımız kâğıt- kartonlar ve ayrıca yaşamsal ihtiyaçlarımız için 7 adet ağaç tüketmekteyiz. Bir Avrupalı yılda ortalama 300 kg. kâğıt ve kâğıt ürünü tüketmekte. Dünyada her yıl kâğıt tüketiminin yarısı geri kazanılsa Türkiye büyüklüğünde bir ormanlık alan yok olmaktan kurtarılabilecektir. Bunu asırlar öncesinden gören Fatih Sultan Mehmet ne demiş? “Ormanlarımdan bir yaş dal kesenin, başını keserim” Ya İslâm’ın son Peygamberi Hz. Muhammed? “Kıyametin koptuğunu görsen dâhi, mutlaka bir fidan dik!” Ve bir Çin atasözü: “Herkes kendi kapısının önünü temizlerse şehirler tertemiz olur” Sonuçta eko sistemle barışıklık anlamına gelen ‘çevre koruma’ olgusu, bireysel görev ve sorumlulukla başlayıp, tüm ülke ve arz’ı içine alan‘evrensel’ duyarlığı zorunlu kılmaktadır. İnsan’a düşen görev önce ruhsal, sonra bedensel ve buna paralel çevre temizliğidir. Çevrecilik sadece ‘temiz tutma’ anlamına gelmez. Aynı zamanda ekolojik sistem, denge ve değerleri ‘doğal ortamda’ koruma, kollama, iyileştirme ve geliştirme anlamını taşır.
Ki, başta Ereğli olmak üzere, ülkemizde pek çok yörenin sorunu korumasızlık; Yasa dışı edinim, kanunsuz temlik-tasarruf, Soygun-vurgun, rant kaygısı ve imar yolsuzluklarıdır. . Dolayısıyla hemen harekete geçilmez ise Ereğli çok yakında çöl olacaktır.
Unutmayın ki başlayan çölleşme ‘acil önlem alınmadığı takdirde’ hızlanarak artacak ve “acil önlem alınmaması halinde” çok geç olacaktır. Artık bekleyecek vakit mi var? Bu kötü gidişe son verilmez ise, uzun vadede Ereğli’yi bekleyen diğer tehlike, şimdi tahminen 925 m (can suyu kesilmeden önce tahminen 975m) olan yeraltı su seviyesinin, Tuz Gölü seviyesinin (905 m ) altına düşmesi halinde ova köylerinde ilelebet tarım yapılamaması ihtimalidir.
EREĞLİ İÇİN; ACİL ÖNLEM ve ÖNERİLER:
DSİ, Belediye ve Özel İdare işbirliğinde İvriz Barajı’nın su yönetim planı acilen ve derhal değiştirilerek Ereğli’ ye can suyu yeniden verilmelidir. Bu halk için ‘doğal bir hak’, DSİ ve Belediye için asli görev, tarihi vebal ve ivedi sorumluluktur. Akarlar ve binlerce yıllık, “ark”lar tekrar açılmalıdır; (açma, temizleme ve dönüştürme işlemi günümüz teknolojisiyle kolaylıkla mümkündür, çok kısa sürede gerçekleştirilebilir) Ayrıca, 1965'lerde Göztepe'de olduğu gibi; yerel potansiyel, Ordu, Okul-Öğrenci ve TEMA gibi kuruluşların desteği alınarak ve halkla işbirliği yapılarak, bütünüyle Tont ve Toros yamaçları mutlaka ağaçlandırılmalıdır.
Aslında mesele bu kadar basit, kolay ve ucuz olmakla; Yeşil Ereğli’nin çöl olmasını önlemek, eski güzelliklere, yemyeşil ve bereketli topraklara tekrar kavuşmak sadece sahiplik, duyarlık ve sorumluluk gerektirmektedir. Burada duyarlık, bilinçli-sorumlu takipçilik halka; şehir medyasına; 29 Mart adaylarına; Görev ve sorumluluksa, başta Çevre-Orman Bakanı, DSİ Genel Müdürü, Kaymakam ve Belediye Başkanı’na düşmekte. Şimdi “Sosyal sorumluluk ve bilinç” zamanıdır. Yeşil Ereğli’nin çöl olmaması dileğiyle, iyi, sağlıklı ve mutlu günler…
http://mustafanevruzsinaci.blogspot.com.tr

 

 
 
 
  08

Bu sayının içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

Bir önceki Sayfaya Gitmek İçin Tıklayınız!

Bir sonraki Sayfaya Gitmek için Tıklayınız!

Sönmez YANARDAĞ Hayat Hikayesi
TURNALAR GÖÇ EDİYOR!
Çorum Kuş Gözlem Topluluğu Başkanı Anadolu Lisesi Coğrafya Öğretmeni  ÇORUM
2.Aralık Cuma Günü,sabah iki saatlik dersimi tamamlayıp,öğleden sonraki zamanımı Ayarık Bağlarında ağaçların kış bakımları ile ilgilenmeye ayırdım.
Birden- uzun süredir -duymaya hasret kaldığım O müthiş çığlıkları ile üç ayrı sürü halinde 60 Turna belirdi gökyüzünde.Kuzeydoğudan,Güney batıya doğru göç ediyorlardı. Geçen yıl Nisan ayında ters yönde göç ederlerken Ayarık Bağları nın yaramaz kızıl şahinleri dalmıştı aralarına. Hemen bir daire oluşturup,savunmaya geçtiler kısa süre sonra şahinler uzaklaştı,yanlarından.(Bu kızıl şahin milleti öyle örgütlü mücadeleye gelemiyor,kargalar karşısında da madara olup,hemen mücadele alanını terk ediyorlar.
Bir kez daha kızıl şahin saldırısı olacak mı? Üç ayrı sürüde dikkat çekecek bir şeyler var mı?  Bir taraftan bunları düşünüp bir taraftan da;üç ayrı sürüdeki turnaları sayarken-nice sonra geldi aklıma arabanın torpidosundaki dürbünüme koşmak,ama o zamana kadar dağların ardında kaybolup gitti,Turnalar.
Ne yalan söyleyeyim,bunca yılın kuş gözlemcisiyim.Turnaların göçünün,Aralık ayına sarktığına hiç şahit olmamıştım.Normalde,akşam eve gittiğimde bu gözlemimin sonuçlarını  “Türkiye deki Kuş Gözlemcilerin” internette oluşturduğu “”kuş gözlem veri tabanı “kuşbank ’a”  girmem gerekti. Adam sende dedim,kim inanır bu vakitte Turnaların göçtüğüne!
3.Aralık Cumartesi günü ,bizim Turnalar Gölünyazı da konaklamadılar,bu kez. Konaklamazlar elbette! Gölünyazı,birkaç yıl öncesinde tel örgülerle çevrilmiş,Göl çevresinde avlanmanın yasak olduğunu belirten tabeladaki uyarının dikkate alındığı bir koruma alanı değil,artık. Gölünyazı yı koruyan tel örgü,birkaç yerinden kopartılmış,gölde pet şişeler yüzüyor.Belliki,insanlar yasağa uymayıp,göl alanına giriyorlar,telleri aşıp.Bırakın Turnaların konaklamasını,gölde yıl boyu göç etmeden yaşayan  kızılboyunlu batağan, gri balıkçıl,angıt, sakarmeke,yeşilbaş ördeklerde ortalıkta görünmüyor.
Gölünyazı da konaklamadıklarına göre Anadolu nun içlerine doğru yolculuklarına devam ediyor,Turnalar.Mutlaka yorgun ve açlar. Böylesine kalabalık bir sürünün konaklayacakları bir sulak alanda yok,yakınlarda.Acaba,Kayseri ye,Sultansazlığı’na ulaştılarmı? Merakımı yenemeyip,internette “kuşbank” kayıtlarına baktım,3.Aralık’ın.
Evet,Kayserili kuş gözlemci arkadaşlar,benden daha cesaretli çıktı,kayıt konusunda.
Bizim Turnalar birgün sonra Sultansazlığı’na ulaşmışlar ve Kayseri’deki ERKUŞ(Erciyes Kuş Gözlem Topluluğu) üyeleri ilk kez bu kadar geç gelen konuklarını “kuşbank” kayıtlarına geçmişler.
Turnaların,Sultansazlığı na ulaşması,beni mutlu etti,hüznüm ise Gölünyazı’ya….Bir kaç yıl öncesine kadar, Türkiye’de ve Dünya da nesli tehlike altında olan pek çok kuş türüne ev sahipliği yapan –özellikle korunmaya başladıktan sonra- hem tür hem de sayı olarak Türkiye’de örnek sulakalanlardan biri olmaya başlayan Gölünyazı’da bu yıl Turnalar konaklamadı.
Onlar,birkaç gün daha Sultansazlığı nda-Kayseri’de- dinlenecek,beslenecek daha sonra Adana(Akyatan) dan İsrail e oradan da Nil Deltasına ulaşacaklar,gelecek bahar’a kadar. Sonra,tersine göç başlayacak.
Büyüklerimiz,kendi dönemlerinde hasat zamanına denk gelen Turna göçünü hayranlıkla izler,onlar adına türküler yakarlarmış. Son yıllarda ,insan kaynaklı çok yönlü kirliliğin  sonucu oluşan Küresel Isınma, ara mevsimler olan ilkbahar ve sonbaharı ortadan kaldırdı, neredeyse. Kuşlar,göç zamanlarını değiştirdi,bugün için,yarın son kalan birkaç tanesi belki başka ülkelere göçecek! Ya bizler ?  Hızla ve çok yönlü olarak kirlenen bu havayı bu  toprakları bırakıp nerelere gideceğiz?
Selamlar 
 
 
 
 
 09

Bu sayının içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

Bir önceki Sayfaya Gitmek İçin Tıklayınız!

Bir sonraki Sayfaya Gitmek için Tıklayınız!

Üzeyir Lokman ÇAYCI
Üzeyir Lokman ÇAYCI Hayat Hikayesi
KURMAY ALBAY BEDRETTİN BİNYILDIRIM
20.12.1973 Perşembe
BU MERT ADAM BENİM DAYIMDI
Annem Fatma Mürşide ÇAYCI dayım Kurmay Albay Bedrettin Binyıldırım Doğu Menzil Komutanlığında görev yaparken Kayseri’ye ziyaret için gitmişti. Ben dönüşte anlattıklarının hepsini burada nakletmeyeceğim. İnsan hayatının etrafında dolaşan büyücüler ya da kıskançlıklar bir kıskaç gibi ileride ne gibi engellere ya da takozlara zemin hazırlayacak bunu irdeleme iradesinin birilerinde yokluğunu söyleyeceğim sadece. Sevgi önüne konulanlar simsiyah ve belirsizlikler içinse eğer. Ucu koltuk değneklerine dayanarak yürüme zorluklarına kadar uzanır. Çocukların “Bugün cumartesi; Balık! Balık! Balık!” şeklindeki masum ve sevinçli anlarının unutulmadığı gibi, bunlar da unutulmuyor.
Yıllar geçti. Bedrettin Binyıldırım’la bir sabah Beşiktaş’ta buluştuk. Orada Adalet Partisi ilçe başkanı da olan Kadir Şeker’in “Şark Lokantası” ve “Şeker Piliç” isimlerini taşıyan iki iş yeri vardı. O sırada ben ev arıyordum. Dayım Bedrettin Binyıldırım’ın Kadir Şeker’le tanıştırmasıyla kiralık bir evi de bulmuş oldum. Ayrıca benim projelerimi çizebileceğim masa, ders çalışabileceğim sobalı bir yer de bana gösterildi. Dayım:
-Yeğenim daha olmazsa bu partiye üye ol, okulundan mezun oluncaya kadar da derslerine burada çalışırsın» dedi.
 
Fotoğraf arkası :
Erzurum - 30.09.1947
Sevgili Ağabeyim Bay Fikri'ye, Pembe Halacığıma
ve Fatma Kardeşime saygılarımla.

3. ordu Kurmay Başkanı yaveri
Bedrettin Binyıldırım

Devlet Güzel Sanatlar Akademisi’ne bağlı Uygulamalı Endüstri Sanatları Yüksek Okulu’nda tahsil gördüğüm sırada okul müdürü Endüstri Grafiği dersi öğretmenimiz de olan Prof. Namık Bayık’dı. Bölüm başkanımız Prof. Önder Küçükerman, stürüktür dersi öğretmenimiz Ertil Ayaydın, sanat tarihi dersimize Prof. Nermin Sinemoğlu, Endüstri tasarım tarihine Prof. Sadi Öziş vb. öğretmenlerimiz giriyordu. Öğretmenlerimizin her birisi çok değerli kişilerdi.
Dayımla görüşmemden bir gün sonra, müdür muavinimiz ve birinci sınıfta Edebiyat derslerimize de girmiş olan Sabit Ayasbeyoğlu beni odasına çağırdı. Bana önce bir şey söyleyeceğini söyledi. «Senin herhalde Göztepe’de oturan bir dayın var... Kurmay Albay?..» dedi. Ben de : «Evet... » dedim. «O dün ölmüş... Eşi ve çocukları bugün senin gelmeni istiyorlar...» dedi.
Ben bu haberden sonra bayılmışım. Okulumuzun bitişiğinde bulunan Mimarlık Yüksek Okulundan doktor çağırmışlar. Neyse ayıldıktan sonra yola koyuldum. Gittiğim de dayımın cenazesinin kaldırıldığını öğrendim. Yengem Hikmet Binyıldırım beni bir gün önce yani dayımın öldüğü gün aradıklarını söyledi. Orada akrabamız olan Seniha Hanım teyze de vardı.
Ben gelmeden önce acaba teyp kasetleri içerisinde dayım Kurmay Albay Bedrettin Binyıldırım’ın sesi var mı? diye araştırmışlar... Tesadüf ya, dayım bir yılbaşı gecesinde o zamanki TRT Genel Müdürü Musa Öğün’ü telefonla aramış. Bulamayınca orada bulunan görevliye hitaben : «Musa Bey’e salam söyleyin. Ben Kurmay Albay Bedrettin Binyıldırım... Televizyon yayınlarından dolayı kendisiyle görüşmek istemiştim. Biz Rusya’da mı yaşıyoruz? İngiltere’de mi yaşıyoruz? Amerika’da mı yaşıyoruz? Hani bizim kendi müziğimiz? Bu sözlerimi kendisine iletin!» Açık unutulan teyple, kasete bu sözler kaydedilmiş. Bana o gün bu sözler dinlettirildi.
 
İ. Bedrettin BİNYILDIRIM ve kardeşi Mehmet Resai BİNYILDIRIM
Fotoğraf arkası :

Çok kıymetli Enişteciğim,
Halamın, senin abim ile birlikte ellerinizden öpmeye geldik.
Abim ablamın gözlerinden ben de ellerinden, yeğenlerimizin de gözlerinden öperiz.

26 Mart 1954
Mehmet Resai Binyıldırım


Öğretmen Süruri Binyıldırım
 
 
ŞİİRLERİ
Gerek Hikmet Hanım’a duyduğu yakınlık, gerekse annesi Hatice Hanım’ın aşkına olumsuz bakması onu şiir yazmaya itti. Askeri Okulda göstereceği başarılarına aşkının destek olacağını haykırdı. Hatta sevgisini ön plana alarak “Sana” diye seslendi :


SANA
İstemem; gözlerin gülmesin bana
Sana layık olan bir asker değilsem!...

28.IX.1937
İ. Bedrettin

Sevgilisine ilk hitabını da şiirleştirerek ona yakınlığını katmerleştirdi. Hikmet Hanım da ona iyi cilve yaparak karşılık verdi. Yer yer ondan uzaktaymış gibi görünerek kendine iyice yakınlaşmasına zemin hazırladı...

TEMENNİ
"Ona ilk hitabım"
Ben ki, sessiz, habersiz gönül bağladım size,
Şimdi ne zaman dalsam, derim gözlerinize
Birdenbire ruhumu çılgın arzular sarar
Atılmak ister gibi karanlık bir denize!...

Düşündüğüm sizsiniz her gün her gece şimdi
Bu dünyada saadet siz demek bence şimdi
Ruhunuz eş olmazmış diyorlar, benim gibi
Size yalnız gönlünü veren bir gence şimdi?!...

Aczimi anlasam da yolumdan dönmem geri
Tuttunuz can köşemde hükmedecek bir yeri.
Bir kere gözlerime baksanız anlardınız
Sizin için kalbimde canlanan emelleri...

Bedrettin BİNYILDIRIM
Maltepe’de yankılananlar hatıra defterine yansıdı.

HATIRALAR
Yine bir zincir gibi kalbime düzüldünüz
Dimağıma ok gibi batan ey hatıralar...
Geçmiş maceralarınızla kalbime gömüldünüz
Benliğimi kurt gibi kemiren hatıralar!...

Maltepe, 2/3.III.1938
İ. Bedrettin BİNYILDIRIM


KALSIN MI?
"Onun için"
İçimde, ilk gördüğüm günden açılan yara,
Tam gönlümde beliren sızıyla kanasın mı?
Üzerini acıyla hayalle sara sara,
Hakikate bürünüp halâ kapanmasın mı ?

İlaçsız yaralarım gününü bekler gibi,
Ben de öyle sabırsız günlerimi bekledim.
Sende görünmedin ki, beyaz melekler gibi,
Dertlerimin üstüne biraz daha ekledin!...

Bana söz ver sevgilim, bekletme beni sakın,
Şu zavallı saf kalbim sözüne incinsin mi?
Şimdi sana pek uzak, gönlüme daha yakın
İçimdeki o yara durmadan kanasın mı?...

Bedrettin BİNYILDIRIM
Bor - 01.08.1937
Gerek Hikmet Hanım’ın cilveleri gerekse Annesi Hatice Hanım’ın baskıları onu zaman zaman ümitsizliklerin içine itti.

BU AKŞAM
Ufukta solarken kızıl çiçekler,
ürperen dallarda ölürken rüzgâr
Dedim ki, dönmeyecekler
İçimde bu akşam garip bir his var!...

Ürperen dallarda ölürken rüzgâr
Bilmem ki, ümitten niçin uzaktım?...
İçimde bu akşam garip bir his var!
Uzanan yollara hasretle baktım!...
Bedrettin BİNYILDIRIM


SAÇLARININ RENGİ
Kumral ipekten gibi akşamın solan rengi,
Neden bu gün herkesin canına can katıyor?
Her gün akşam gibi kır servilerin ahengi,
Dinle bak senin için ne kahkaha atıyor?...

Bak saçının rengine büründü al ufuklar
Güneş bile saçını önüne yaydı bu gün
Akşamın kokusundan süründü al ufuklar
Ay parlak ışığını gönlüme yaydı bu gün!...
İ. Bedrettin BİNYILDIRIM
İstanbul - 26.10.1936
2669 9/4


Kendi ölümünü düşündürerek sevgilisine göndermeler yaptı... Ölümün dahi ondan kendisini koparamayacağını duyurdu.

"H" SANA VASİYET
Sana vasiyetim bu, ölürsem de gam yeme
Ben giderken arkamdan sakın ağlayım deme...
Senden ayrı değilim, geçsem bile ademe,
Hayalimi karşında dikilmiş bulacaksın!...

Uçsun ufuklarında bulutlar yığın yığın,
Gölgesinde yattığım o viran mezarlığın,
Meyus olursan eğer yine aşkıma sığın
Baş ucunda ruhumu dikilmiş bulacaksın!...
İ. Bedrettin BİNYILDIRIM


YALNIZ SANA
Hayalinle uğraştım kimsesiz gecelerde
İnanki aşksız kalan ruhum derinden ağlar...
Kanatçığı kopmuş kuş gibi yerlere düşen,
Muammalı her sözün dertle kalbimi dağlar!...
Elem artık yaraşmaz, neşe yakışır bana
Taptım senin aşkına, taparım "yalnız sana"!...
İ. Bedrettin BİNYILDIRIM


Annesiyle sevgilisi arasında bulunduğu çaresizliği ifade etti...
ANNEME VE ONA!
On sekiz ay var ki senden ayrıyım,
Şu dertli kalbimi hasretim dağlar...
Neşeli geçmedi hiç bir tek ayım
Kalbimin içinde bir bülbül ağlar!...

O dertli bülbül de ötmedi bir gün,
Yanardı hasretle belki de her gün.
Birleşirde eğer bizler de bir gün,
Bu defa da kalbim sevinçten ağlar!...
İ. Bedrettin BİNYILDIRIM



Duygularıyla kendine bir yol aradı... Ayşe ile kıskandırmayı denedi.
AYŞE'YE VEDA
Ayşe, benim kalbimin güneşidir,
O; ne bir Çin güzeli, ne de bir Afrika zencisidir.

O benim hayatımdır, o benim eşimdir,
Ayşem, benim köyümün en güzel incisidir.

Ayrılırken öpmüştüm, o pâk alnını,
Örüyordu o zaman, o güzel saçlarını...

Ayşe benimdir, benim gülümdür,
O çağlar aşkımın şen bülbülüdür!...
İ. Bedrettin BİNYILDIRIM
İstanbul - 11.11.1936


SANA
Hiç bir zaman usanmam, seni sevmekle inan
İnan hiç bir an kanmam, gözlerine bakmakla...
Kıyamet derler olmaz, ne olur ki olmakla,
Mahvolsam da aldırmam vazgeçmem senden inan!...
Ebediyen mahvolmaz bende bu yüksek iman
Terlese de yorulmaz, yolunda bu asker inan!...
İ. Bedrettin BİNYILDIRIM




Duyguları düşlerini şekillendiren bir aşk hikâyesine dönüştü. Kendisini vereme yakalanmış ve yatağa düşmüş gibi hissetti.
Gördüğüm bir rüyanın hikâyesidir...

"H" İÇİN...
"Sevgilime hitaben"
Ağlayarak uyandım
Yine kalbim yanıyor ufukların rengiyle,
Senelerin hasreti bu akşamda dinecek.
Değişiyor güneşler yerlerini dengiyle
Çünkü, bu gün göklerden başka bir nur inecek...

Mevsimleri yenerek işte sana kavuştum,
Biraz sonra gözlerim gözlerine dalacak
Bir zamanlar hayale hapsedilmiş bir kuştum,
Şimdi artık o günler, hep mazide kalacak!...
- Anneciğim izin ver, sevgilimi göreyim
Kalbimdeki ateşle ona çelenk öreyim?...
Bir kaç günlük hayatım bu akşamda sararsın!...
Anne! şimdi gideyim... bırak sonra ağlarsın!?...
İşte ben gidiyorum.
- Sana, dur... dur diyorum...
Gençliğini öldürdün bir çılgının peşinde
Söyle oğlum, sen bana, ne kazandın eşinde?...
Bir sevgi mi, veremle bu gün seni öldüren,
Güneş gibi parlayan, gözlerini söndüren?!...
- Evet anne bir kadın benliğimi kemiren...

- Oğlum, sen bir çiçektin, bir kız bu gün soldurdu,
Benliğini kuruttu, kanına zehir doldurdu...
Melek gibi uyurken bile bile gelen kanı
Dudağının üstünde, titrediği her zaman
Ona "lanet" diyorum, lanet olsun o kıza
Gözleriyle aldatıp, sevgi çalan hırsıza...
- Anne, artık söyleme, ben her şeye alıştım
Ben de, bu gün yaşayan ölülere karıştım.
Uzaklardan seyretmek, öpmek onu gözümle,
Anne, bu da yasak mı, söyle bütün özünle?!...
- Bu arzun beni yensin,
Çünki, benim varlığım, emellerim hep sensin,
Seni görmek mükedder, sana vermek çok keder
Bu zavallı anneni belki bir gün yok eder...
Haydi oğlum dürbünle sevgiline eyi bak,
Son olarak başına uzaktan bir çelenk tak?!...
- Çok lütufkârsın anne,
Parçalansın veremden ciğerlerim, ona ne
Nedir ona, varlığım ihtirası önünde,
Dün altından bir taçtım bu gün hiçim gönlünde.
Belki, şimdi orada kahkahalar atıyor,
Belki şimdi, kalbinde başka bir genç yatıyor...
Son olarak göreyim, artık ona son olsun
Açılmamış aşkıma bu gün hicranlar dolsun...
Gözlerimden kıskandığım, hayatımla andığım,
O kız artık yalnız, yapa yalnız gidiyor.
Ah! ya Rabbim gidiyor, sevgisine kandığım
Bir günlük hayatımı bana haram ediyor...
Unutmuş o da artık, o da unutmuş beni,
Aramıyor gözleri eski şen günlerimizi,
İşitmiyor "ah!" ile inlediğim her demi,
Siliniyor gözümde ümidimde son izi!...
Bu gecede gülmedim, yandım ah! Tanrım yandım,
Hikmet için bu gün de ağlayarak uyandım!...

İ. Bedrettin BİNYILDIRIM
Bor, 15.08.1937
«Hakiki asker vatanına olan sevgisi gibi sevgilisini de kalbinde yaşatır!
Bedrettin Binyıldırım

İstanbul’da 12.10.1937 tarihinde aksettirilen bir şiirin boyutları oldukça farklı :
KULELİLER
I
Ne çapkın Kuleliler
Yollarda kız beklerler
Biraz fırsat bulunca
Hemen buse isterler...
II
Çok fiyaka yaparlar
Rugan kemer takarlar
Bir mafevk görünce
Sertçe selam çakarlar...
III
Bol paça giyerler
Şapkayı yana eğerler.
Bir güzel kız görünce
Pek çapkınca gülerler...
IV
Sokulsam hep yanına
Atılsam kucağına
O mağrur dudakların
Deyse dudaklarıma...
V
Biri bana yâr olsa
Aşkımla benzi solsa.
O kuvvetli kolları
Belime kemer olsa...
VI
Dinle beni Kuleli
Ey ruhumun emeli
Kaynıyor hep kanımız
Sizi sevdik seveli!...

İstanbul, Kandilli Kız Lisesi 11’rinci sınıf talebelerinden N° 306 Melâhat
Bedrettin Binyıldırım kendisine verilen bu şiiri de defterine kaydeder. Ve cevabı da gecikmez...

KANDİLLİ KIZ LİSESİNE BİZDEN CEVAP
I
Bize «çapkın» dediniz
Bunda kusur ettiniz.
Bol paça giymekle
Bize «külhan» dediniz...
II
Sizden bize yâr olmaz
Siz için benzimiz solmaz
Almak için bir buse
Günlerce yalvarılmaz...
III
Gel deseniz geliriz
Sevginizi biliriz.
Verirseniz bir buse
Memnuniyetle öperiz...
IV
Saçlarınız bukleli
Gözleriniz sürmeli
Dilinizden hiç düşmez
Sevdiğiniz Kuleli...
Kuleli Askeri Lisesi Talebelerinden Bedrettin Binyıldırım

Maltepe’den mezun olduktan sonra yazdığı bir şiirle örnekler vererek mesleğinin önemine ve kutsallığına işaret eder...

TÜRK SUBAYI
«Saygılarımla size»
Heyecana getirmek maksadıyla kalbinizi
Anlatmak istiyorum size mesleğimizi
İlk sözde söylüyorum Türk’ün karşılığını;
Türk, «asker» demektir ateşlidir onun kanı
Asker olan bu ulusun çekirdeği subaydır,
Onun yalnız biricik tek düşüncesi vardır.
O da : Her zaman yükselmek, yükseltmek fikridir,
Kalbinde yanan, vatan, millet ateşidir.
Herkesin gözü var bu dinç subaylarımızda
Yanmıyor vatanın aşkı, çünkü kanlarında
Cesaret, kahramanlık hep Türk subaylarında,
Bedeldir tek bir tanesi bütün cihana da...
İsterseniz bir parça tarihe bakalım
Ulu önderimizi göz önüne alalım...
Çarpışırken düşmanla Çanakkale’de
Bir mermi patladı kalbinin üzerinde...
Bir feryat işitildi etraftakilerden
O heybetli vücudunu çevirerek arkadan
«Sus asker duymasın bağırmayın her yandan»
Diyerek sakinledi heyecanlı kalpleri
Ve uzatarak elini bağırıyordu : «İleri!»
Olur mu bundan büyük mertlik o soğukkanlılık
Vatanın uğrunda budur, en yüksek canlılık!...
Anlatayım ikinci bir misal daha size:
İzmir’de Yunanlılar çıkmıştı önümüze,
«Venizelos yaşasın eğildik size»
Diye bağırtmak isterken hain düşman bize...
Fakat; bunu hiçbir Türk kabul etmemişti
İşte miralay Fethi Bey, «bağıramam» demişti.
Bunu duyan Yunanlı yerinden sıçramıştı
Süngüsünü göğsüne, kalbine saplamıştı!...
Onlar hep vatanın mert subaylarıdır,
Atatürk, İnönü en ön saflardadır!...
Anladınız mı «Türk Subayının» kıymetini,
Vatan uğrunda her an gösterir mertliğini...
Şimdi size bağırarak söylüyorum ben de
Maltepe’den mezun olarak hem de
Olacağız ateşli Türk subayı ilerde!...
Son sözümde söylüyorum, şunu unutmayın:
Zafer Türk Subay ve askerindedir anlayın...
Eğer anlatabildimse mevzuumu sizlere
Hürmetle eğiliyorum önünüzde yerlere!...
Bedrettin Binyıldırım


Annesine hitaben yazdığı bir şiirle içinde bulunduğu anı yansıtmaya çalışır...
ANNE
Daima peşinde çılgınca gezdim,
Ezildim, üzüldüm, canımdan bezdim.
Sen bana derdin de, inanmazdım,
Anladım sevda yalanmış anne!...

Keşke saçlarını öpmez olaydım,
Varımı, yoğumu vermez olaydım
Keşke el koynuna girmez olaydım,
Kıskançlık ölümden yamanmış anne!...

Kâh dilim varmaz kahpe demeğe,
Yıllarca kahrını çekmişim neye...
Sonra, gece gündüz sevgilim diye
Bağrıma bastığım yılanmış anne!...
Bedrettin Binyıldırım

ONA
Hatıralardan...
38 yılının uzun bir kış gecesi
Etrafı bürümüştü karanlığın perdesi...
Uzun uzun düşünürken gurbetin acısını
İşitir gibiydim yine ben o şakrak sesi!...

Biraz sonra gözlerim ta enginlere,
Gönlüm yine uçuyor, uçuyor mazilere!...
Gençliğim mi koşuyor bir hayal arkasında,
Halbuki gençliğim varıyor tarihlere!

O genç ki bir zaman durmadan çağlamıştı,
Ayrılık ateşiyle ta içten ağlamıştı;
Ilık bir yaz gecesi mehtaplı bir günde
Öperek ellerini; artık vedalaşmıştı!...

Şimdi artık bu hayal bir rüya oluyor,
Unutulan sevgili yabancı mı oluyor?!...
Feryatla inle gönül, feryat et sen gene
Acıyla geçti zaten 17 sene!...
İ. Bedrettin Binyıldırım
15 Ocak 1938

Bir askerin hakiki aşkı «vatanıdır!»
Zaruret içinde asker şahsi menfaat ve ihtiraslarını vatani duyguları için feda etmelidir!...
Asker; iradesini ve hürriyetini vatanına bağışlayan adamdır. «Atatürk» gibi...

Bedrettin Binyıldırım
 DEVAM EDECEK
 

 

 
 
 
 10

Bu sayının içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

Bir önceki Sayfaya Gitmek İçin Tıklayınız!

Bir sonraki Sayfaya Gitmek için Tıklayınız!

Selma GÜRSEL
Selma GÜRSEL Hayat Hikayesi
BULGURAŞI      
MALZEMESİ: 5-6 porsiyon için.1
Orta baş kuru soğan,
Bir yemek kaşığı tereyağı veya 2 yemek kaşığı sıvı yağ,
Bir yemek kaşığı salça veya büyük bir domates,istenirse hem domates hem salça konulabilir
5 yemek kaşığı kıyma,
6 su bardağı su,
1 su bardağı bulgur,gereği kadar tuz.
Soğanlar ince olarak doğranır. Tencereye bir kaşık tereyağı konulur. Üç kaşık kavrulmuş ya da çiğ kıyma konulur. kıyma ve savan ölünceye kadar kavrulur.
Yarım kaşık salça veya mevsimiyse domates doğranır. istenirse hem domates hem salça konulabilir
Beş bardak soğuk su ile bu karışım kaynatılır. Kaynayan suyun üzerine bir bardak Bulgur konularak pişene kadar beklenir Pişen aş sıcak, sıcak servis yapılır.

 

 
 
 
 11

Bu sayının içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

Bir önceki Sayfaya Gitmek İçin Tıklayınız!

Bir sonraki Sayfaya Gitmek için Tıklayınız!

Rıza KANDEMİR
Rıza KANDEMİR Hayat Hikayesi
BABAM
Çarşıya gelirken dört yana bakmış
Secde de omzuna ağrılar çökmüş
Duadan sonra derin of çekmiş
Gözlerim yollarda, gelsene babam!

Hekimler derdine derman aramış.
Adresi veriyor benzi solarmış.
Azrail pençeyi derine salmış,
Dindi sızıların, gelsene babam!

Başındaki baran imiş, kış imiş.
Azeler boşalmış, beden üşümüş.
Bu dünyanın malı, mülkü boş imiş.
Uyanıp uykudan, gelsene babam!

Akarken pınarlar dolmuyor testi
KUL RIZA senden de umudu kesti
Ayrılık rüzgarı evimde esti,
Gülerek karşıdan gelsene babam!

 

 
 
 
 12

Bu sayının içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

Bir önceki Sayfaya Gitmek İçin Tıklayınız!

Bir sonraki Sayfaya Gitmek için Tıklayınız!

Dile BİGA
Dilek BİGA Hayat Hikayesi
 BU YABANCI KİM
Kül olmuş gönlümün yıkık şehrinde
Yolunu kaybetmiş bu yabancı kim
Bu gözler bu bakışlar, aman Allah’ım
Şimşekler çaktıran bu yabancı kim

Bir titreme aldı,tüm bedenimi
Mazide bıraktı bütün derdimi
Bir anda kapladı yorgun kalbimi,
Kalbimde koşturan bu yabancı kim

 
Hayal mi Allah’ım, rüyada mıyım
Yoksa dumanı olmayan yangınamıyım
Şimdi bir delice sevdadamıyım
Yolunu kaybetmiş bu yabancı kim

 

 
 
 
 13

Bu sayının içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

Bir önceki Sayfaya Gitmek İçin Tıklayınız!
Rıza KOÇAK
Rıza KOÇAK Hayat Hikayesi
AYRILIK DERDİ
Aşağıdan gelir boz atlı Hızır
Nerede çağırsam orada hazır
Elinde defteri geliyor vezir
Ayrılık derdinin dermanı nedir?

Bağrıma basayım kayayı, taşı.
Gözümden akıttım kan ile yaşı
Urum diyarında Hacı Bektaş’ı
Ayrılık derdinin dermanı nedir?

Dünyayı sorarsan bir dipsiz ambar
Ali’nin yoldaşı Zülfikar, Kamber
Kabe’yi yaptırdı Halil Peygamber
Ayrılık derdinin dermanı nedir?

Gökyüzünde saf saf olmuş melekler
Yalvaralım kabul olsun dilekler
Cennet’in bekçisi huri melekler
Ayrılık derdinin dermanı nedir?

Bana küsmüş derler kime küseyim?
Ak gerdanın sevgisinde buseyim.
Kerbela’da Şehit oldu Hüseyin
Ayrılık derdinin dermanı nedir?

ŞIK okur yazar ağdan karadan.
Kötülüğü kaldıralım aradan
Sini beni yaratmış yaratan
Ayrılık derdinin dermanı nedir?
17 Ağustos 2008
 

 

 
 
 
 
Bir önceki Sayfaya Gitmek İçin Tıklayınız!

Bu sayının içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

Çalışmalar TELİF ESERİDİR Yazarlarımızın gönderileri ile yayına alınmıştır.
corumlu2000@gmail.com
Mahmut Selim GÜRSEL  
yazarlarımız yaptıkları paylaşımlardan sorumludur.
Sitemiz ve yazarlarımız;hukuka, yasalara, telif haklarına ve kişilik haklarına saygılı olmayı amaç edinmiştir.