DİKKAT ! BU BİLGİLER TELİF ESERİ OLUP YAZARI VE YAYINEVİMİZDEN  İZİN ALINMADAN KULLANILMAMALIDIR.

YIL 11  SAYI 130    25 Aralık2009

Mahmut Selim GÜRSEL YILBAŞLARI VE TAKVİMLER
Mustafa Nevruz SINACI ŞİMDİ NE YAPMALI
Mahmut Selim GÜRSEL YAZARIMIZ İHSAN TOMBUŞ'U KAYBETTİK
İsa KAYACAN GÜLAYE RAZYEVA’DAN: ATATÜRK’Ü GÖRÜREM
Sakin KARAKAŞ ÖĞRETMEN OLMAK
Hüseyin Hüsnü GÜREL TBMM DİLEKÇE KOMİSYONU BAŞKANLIĞI’NA ANKARA -VI-
Mustafa Nevruz SINACI TABİATIN LANETİ VE GDO TEPKİSİ
Atilla ALPAY ALKOLİZM VE  GENÇLİĞİMİZ
Ahmet CANBABA SOSYETE  KAZIM
Selma GÜRSEL ERİŞTE
Ahmet CANBABA SEN  OLMADAN
Dilek BİGA BİR AŞKA AİT
Rıza KANDAMİR  ŞAHIM EYVALLAH EYVALLAH!

 

   
 
 
 
 01

Bu sayının içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

Bir önceki Sayfaya Gitmek İçin Tıklayınız!

Bir sonraki Sayfaya Gitmek için Tıklayınız!

Mahmut Selim GÜRSEL
Mahmut Selim GÜRSEL Hayat Hikayesi
YILBAŞLARI VE TAKVİMLER
            İnsanlar zaman dilimlerinden olan yılların bitiş ve başlangıç anlarını bilmeleri ve takvimlerin gerçekliliğinin oluşumunu sağlamaları için bir bitiş gününe ve birde başlama gününe ihtiyaç duymuşlardır. Bu biten gün ile başlayan gün dilimlerini çeşitli şekillerde de kutlamalar ile gelenekselleştirmişlerdir.
            Hicri Takvim Müslümanların gördükleri baskılar bir yerden başka bir yere göç etmesine verilen isimdir. Hazreti Ömer zamanında kabul edilen Hicri takvim Müslüman ülkeleri tarafından resmi veya gayri resmi olarak kullanılmaktadır.
Hicri Takvim 12 kameri aya göre düzenlendiğinden 354 güne denk gelir. Hicri Takvimde yılbaşı Muharrem ayının 1'inde gerçekleşir. Hicri Takvim Miladi takvime göre yılbaşı her yıl 11 gün önce gerçekleşir. Miladi takvime göne kutlanan bayram ve dirini günler devamlı on bir gün önceye gelir. 2009 yılında Miladi Yılbaşı 14 Aralık 2009 gününe denk gelmektedir.
Jülyen Takvimine göre 1 Ocak; Ancak en büyük 12 Doğu Ortodoks Kilisesinin sekizi, iki tarihin aynı güne geldiği Güncellenmiş Jülyen Takvimini benimsemiştirler, Doğu Ortodoks Kilisesi'nde yılbaşı (İsa'nın sünnet yıldönümüne de denk gelen) 14 Ocak'da kutlanır. Doğu Ortodoks Kiliseler, Hıristiyanlıkta monofizit görüşe sahip olup, 451 yılında yapılan Kadıköy Konsili'nin kararlarını tanımayarak ayrılan doğu kiliselerine denir.
Miladî takvim ya da Gregoryen takvimi, Jülyen takviminin yerine Papa XIII. Gregory tarafından yaptırılan takvim. Milad'ı tarih başlangıcı ve Dünya'nın Güneş etrafındaki dönüş süresi olan 365 gün 6 saatlik zamanı "1 yıl" olarak kabul eder. Dünyada en yaygın olarak kullanılan takvimdir. Türkiye de kullanılan Gregoryen Takvim'inin yılın ilk resmi günüdür.
Ülkemiz dede Yanlış bilinen ağaç süsleme ve hediyeleşme gibi aktiviteler yılbaşında değil, Noel'de gerçekleştirilir. Bir Hıristiyan bayramı olan ve İsa'nın doğuşunu kutlayan Noel'den tamamen ayrı olarak kutlanır. Ancak bazı ülkelerde Noel ve Yılbaşı tatilleri birleştirilir. Ülkemizde yaşadığı bilinen Noel Baba diye adlandırılan Nicholas (Noel Baba) günümüzden 1700 yıl kadar önce, Akdeniz kıyısındaki Patara/Ovagelemiş’te doğmuş. Hayatı boyunca da, Patara’nın yakınındaki Mira/Demre’de yaşamış Babasından kalan servetle yoksullara yardım etmiş ve ünü yayılır. Bir anlatıda da: Nicholaos hacı olmak üzere Kudüs'e gider. Geri dönüşünde fırtınaya tutulan gemiyi dualarıyla batmaktan kurtarır, ayrıca denize düşerek boğulan bir denizciyi de diriltir. O günden sonra Aziz Nicholaos denizcilerin de koruyucu azizi olarak kabul edilmiştir.
Roşaşana İbranice yeni yıl Musevi yılbaşıdır. İbrani Takvimine göre, Tışri ayının ilk ve ikinci günü, Yılbaşı olarak kabul edilmektedir Hamursuz Bayramı'ndan 163 gün sonra kutlanır. Roşaşana'nın kutlandığı gün yıldan yıla değişmektedir.
Musevi takvimine göre yılbaşıdır ve dünyanın her yerindeki Museviler tarafından bayram olarak kutlanır. İki gün süren bayram boyunca ailece yemekler yenilir Havra (sinagog)'da bayram'ın ikinci sabahı senenin iyi geçmesini dilemenin sembolü olarak koç boynuzundan yapılan Şofar isimli çalgı çalınır. Roşaşana'nın kutlandığı gün boyunca Yahudilerin haftalık tatil günü olan Şabbat günü yani cumartesi günü olan yasaklar geçerlidir.
İran takviminde yılbaşı Norous (Nevruz) olarak anılır ve ilkbaharın başında kutlanır (20 veya 21 Mart).
Çin yılbaşı her yıl ilk kameri ayının yeni Ay gününde kutlanır, ki bu da kabaca ilkbahara denk gelir. Çin'de yılın en önemli bayramı konumundadır. Tam tarihi, Miladi takvime göre 21 Ocak ile 21 Şubat arasına düşer. 12 Hayvanlı Takvimi Dìzhī veya  Shíèrzhī; Japonca: Jūnishi veya Eto, Çin kökenli olup Asya'da yaygın olarak kullanılmış takvim, aynı zamanda bir sistem olarak bilinmektedir. 12 yılın 5 katı olan 60 yıllık devreleri ile Göktürkler, Uygur Türkleri, Tuna Bulgarları, İdil Bulgarları da kullandıkları bilinmektedir.
Tayland, Kamboçya ve Laos'da yılbaşı 13 Nisan'dan 15 Nisan'a kadar kutlanır. Özellikle Tayland' bu kutlama su dökerek gerçekleşir.
Sümerliler astronomide de gelişmişlerdir. Burçları ilk Sümerler bulmuştur ve günümüze değin gelmiştir. Artıklı ve doğru bir takvim kullanmışlar, bir ayı 30, bir yılı 360 gün olarak hesaplamışlardır. Ayrıca güneş saatini icat etmişlerdir. Dünyada ilk kez ay yılı hesabına dayanan takvimi Sümerliler bulmuşlardır.
            Mayaların 2012 tarihinde son bulan takvimleri ile de bu günlerde pek çok yazı ve kitap yayınlanmıştır.
            Kısaca; insanlar yaşadıkları yerlerde güneş, ay ve yıllıdızları inceleyerek kendi tespitleri ile çeşitle takvimler hazırlamışlardır. Bu takvimlerin en önemli hazırlanma sebebi de bezlenme ile ilgili olan tarım için gerekli bilgilerin ne zamanlar içinde yapılmasının önemi ve zamanın tespitinden doğmuştur.
            Bu vesile ile Hicri ve Miladi yıl başlarının ülkemize ve bizlere hayır getirmesini dilerim.

 

 
 

 

 02

Bu sayının içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

Bir önceki Sayfaya Gitmek İçin Tıklayınız!

Bir sonraki Sayfaya Gitmek için Tıklayınız!

Mustafa Nevruz SINACI
Mustafa Nevruz SINACI Hayat Hikayesi
ŞİMDİ NE YAPMALI?
Dünya, yıllardır Türk milleti’nin yaşadığı felaketlerin boyut ve hacminden habersiz.
Öyle ki, bölücü unsurlar ile ülkemiz üzerinde menfur emel ve çıkar hesapları olanlar ‘Tehcir’ i dahi soykırım olarak niteleme çabası içindeler. Üstelik bu tür haber ve yorumlar bütünüyle yanlı, objektif ve tarafsız değil. Şu an için, ilhamını karanlık güçlerden alan ‘aydın’ bir kesim özürcülerin yargılanmasından son derece kaygılı ve rahatsız.
Ancak bilinmelidir ki bunun, arsızca ve hâyasızca iddia ettikleri fikir özgürlüğüyle bir alakası yok. Soykırımı algılama, milli etik ve etnisite ile alakası var. Bunlar gerçek amaçlarını gizleyerek "fikir özgürlüğü" demagojisi yapıyorlar. Dertleri bu değil!. Türkçe konuştukları ve Ermenilerce Türklere uygulanan “belgelerle sabit” vahşet, ihanet ve soykırımı iyi bildikleri halde sözde soykırıma inanmaya, savunmaya ve lehte propaganda yapmaya çalışmak, ya kör cahillere, ya da soyu belirsiz hainlere mahsustur..
Hani Başbakan sıfatıyla bunlara verdiği bir cevap var ya;
“Her halde soykırımı bunların dedeleri yapmış ki, özür diliyorlar!”
“mükemmel” bir cevap.. Doğruluğunu görmek için lütfen bu makalede isimleri verilen ve mezkür sitelerinde mahfuz kimseleri bir araştırın!. Aralarından nesebi Ermeni, Rum-Yunan ve Sabetaistlere dayanmayan kaç kişi çıkacak acaba?... Konuyu Atatürk’ün ‘etnik köken’lerle ilgili vecizesi ile derinleştirmek istiyorum. “Ben ülkemde iş başına gelecek insanın soyuna, sop’ una bakmam, ancak ihanetlerini gördüğüm vakit damarlarındaki kanına bakarım."
Yanlış anlaşılmasın. TC’de hiç kimsenin etnik kök filan gözettiği yok.
Davos’tan sonra sanal olarak yaratılan Yahudi karşıtlığı da uydurma, yalan.
Dünya da azınlık hukuku’nun asli unsur haklarından ileri olduğu tek ülke Türkiyedir. Bakmayın adları Türk’çe olduğu halde, soydan bozuk Ermeni, Rum-Yunan haymatloslarına; Bunların ar damarları çatlak, kanları kirli. Sürekli Kürt sorunu, soykırım, demokratik hak, özgürlük, güvenlik deyip demagoji yaparlar. Oysa gerçekte bütün değerleri yozlaştıran, ortamı karıştıran, anarşi, terör-tedhişe çanak tutan, yardım ve yataklık eden işte bunlardır. Organize suç örgütlerinin mimar ve müsebbipleri, bilumum soygun-vurgun olaylarının suçluları da!
Gerçek odur ki, tarih boyunca Türk devletlerine asla ‘Türk’ ihanet etmemiştir.
Ülkesi ve milletine ihanet eden de görülmemiştir. Türk “azınlık” olduğu ülkede bile namuslu, dürüst ve merttir. Yaşadığı devletin yasalarına uyar, yasaklarına riayet eder. Ülke insanlarına saygı duyar. Zulme maruz kaldığında anayasa ve hukuk yolundan hakkını arar. Baskı, cebir ve şiddetle karşılık bulursa; Yunanistan, Bulgaristan, eski Yugoslavya, Kıbrıs, Musul Vilâyeti (Kerkük) D. Türkistan ve diğer Türk esaret (azınlık ve tasallut) bölgelerinde olduğu gibi ‘medeni ve insani’ hakları uğruna açıkça, insanca, mertçe mücadele verir.
Netice de Türk budur. Türk böyledir!..  Türk büyüktür… Bunlar kadar alçalmaz!..
Peki; bunların neresi Türk Allah aşkına? Batılı Tarihçi illâ ortaya bir fitne-fesat, iftira katar. Bu sözde tarihçiler, her ne kadar Türk’ten hain göstermeye çabalarlarsa da, bu kesinlikle yalandır. İftiradır. Hele ki yazarın adı Türk’se kansızdır! Bu tahrifçiler şüphesiz dönme, devşirme veya soydan gayrisahihtir. Meselâ, Ermeni asıllı yerli lobilerle müştereken kökü dışarıda ‘diaspora’ca yürütülen sözde Kürt sorunu ve soykırım iftirasına bir bakalım: Baştan söyleyeyim Türkiye’de asla bir Kürt sorunu yok. Var diyenleri bir bir araştırın, soruşturun altından mutlak surette Ermeni, Rum ve Yunan dönmesi çıktığını göreceksiniz.
Dahası; “1915'te Ermeni’lerinin maruz kaldığı büyük felâket'e duyarsız kalınmasını, bunun inkâr edilmesini vicdanım kabul etmiyor. Bu adaletsizliği reddediyor, kendi payıma Ermeni kardeşlerimin duygu ve acılarını paylaşıyor, onlardan özür diliyorum” diye, hıyanet kokulu bir metne imza atarak; 16.12.2008’de ‘Türk Milleti adına’ ve TC’de: “Ermeni’lere soykırım yaptık onlardan özür dileyelim” savıyla başı çeken isimleri de analiz edin.
Açıkça ifade ettikleri şekilde, öç alma, hıyanet, haset ve düşmanlıkla kıvranan hain bir kitle ile karşılaşacaksınız. Üstelik bunlar bizden para kazanan kişiler. Menfur siyasi görüşleri bizi ilgilendirmiyor. Kimi bunların yazılarını sever, şarkılarından hoşlanabilir. Güzel gibi görünen fakat en hafif ifadesiyle gülünç bahanelerle aymazlar ve ihanet kalkışmacılarına para kazandırmayı sürdürebilirler. Onlardan biriyle söyleşi yapanlar da çıkabilir.
Bu bir Türklük onuru ve insanlık derecesi sorunudur.
Böyle düşünenler aslında çok yanılıyor ve aldanıyorlar. Doğrusu: bunları, böyle düşünenleri ve bu ‘gibileri’ millet olarak çevremizden atmak hayatımızdan çıkartmak, dışlamak, insanlık adına memur, zorunlu ve sorumlu olduğumuz demokratik tepkimizi göstermek, bedhahları cemiyet, devlet, siyasi, sosyal ve sanat hayatımızdan silmek gerekir.
“Ermeni’lere soykırım yaptık onlardan özür dileyelim” savıyla ‘başı çeken”  isimler ve sürdürülen kampanyalar http://www.ozurdiliyoruz.com adresinden görülebilir.
Lütfen kendinize gelin. Uyumayın!.. Bilinçlenin, farkında olun!
Özgürlük, huzur ve güvenlik alanımızı daraltan, insan hakları, adalet ahlâkı, hukuk ve demokrasiyi dumura uğratan, anarşi-terör ve tedhişe çanak tutan, rüşvet alan-veren, hırsızlık, yolsuzluk, gasp-irtikap, görevi kötüye kullanma, kaçakçılık, kayıt dışılık, aleni istismar ve suiistimallerle malul “takip, denetim, kontrol ve şeffaflıktan” ödü kopan, ulusal veya uluslar arası denetimden şiddetle kaçan güruhun tamamı benzer tandansta düşünen, frekansları pek farklı olmayan, mütemmimleri “Türk, Türkiye, Milli Devlet, Hak-Adalet, Hukuk, İnsanlık ve İslâm düşmanı” organize çıkar (anarşi, terör ve tedhiş) örgüt furyalarından müteşekkildir.  
Başta Türk milleti aleyhine kirli kumpaslara taraf ihanet şebekeleri olmak üzere; yukarıda nitelik ve nicelikleri açıklanan bütün zanlı, fiili ve potansiyel suçlulardan devleti arındırmak, “her kim olursa olsun” hedef kitle bazında zan altındaki bu menfur topluluktan “iyilik, doğruluk, namuskârlık, dürüstlük ve erdemlilik adına” toplumda şüphe, şaibe, korku ve tereddüt uyandıran herkesi ve her kesimi hesaba çekmek, suçluları bulmak, şiddetle men ve cezalandırmak, çevremizden dışlamak zorundayız.
Bu devlet, hükümet ve birey için görevdir. Hedef kitle sadece “özürcüler” değildir. Yanlış anlaşılmasın. Onlar zaten bağımsız yargı ve Türk adaleti önünde hesap verecekler.
MESELE: Bunlar ve benzerlerinden “ADAY OLANLARA” asla oy vermemektir.
            Türk Milleti bir yandan bu “emsal” davaya taraf olmak, sahip çıkmak; Diğer taraftan yukarda evsafı açıklanan ve eylemleri tanımlanan “hırsız-yolsuz-yalan-talan” takımından ülkeyi, siyaseti, STK, parti, iktisadi sektör ve kurumları kurtarmak için elinden geleni her şeyi yapmak zorundadır. Bu bir insanlık ve vatandaşlık görevidir. Sosyal sorumluluktur.
            SONUÇ: Türk, Kürt, aleni Ermeni, Rum, Müslim veya Gayrimüslim; Asli unsur veya azınlık, her kim olursa olsun: Namuslu-dürüst, onurlu-sorumlu, hakkıyla üreten ve helâlinden tüketen herkes bizim kardeşimiz, yurttaşımız, sevgili ve değerli; Birinci sınıf vatandaşımızdır.
            AMA!.. Suç odağı, organize terör ve çıkar örgüt zanlısı, kumar borcu-diyet borcu olan  yalancı-talancı, şüpheli-şaibeli, rüşvetçi-iltimasçı, hortumcu ve suiistimal güruhu asla!. Bunlar Türk milletini alçakça sömüren keneler, sülük ve domuzlar mesabesinde olup; yandaş, yoldaş ve yol arkadaşları dâhil insanlık ve millet düşmanıdırlar.
            ŞİMDİ TAM ZAMANIDIR: 29 Mart’ta bir yerel (genel) seçim var ve bu seçimde yukarda tanımlanan tür’lerin büyük bölümü halkın önüne “ADAY” sıfatıyla çıkacak. Dikkat ediniz lütfen!.. Bu adayların hiç biri “Egemenlik Kayıtsız Şartsız Milletindir” umdesine uygun olarak milletçe belirlenmedi. Gayrisini millet düşünmeli,OY’unu tam bir vatandaşlık şuuru ile ‘BİLİNÇLE’ kullanmalı ve siyasi mevtalar ile politik-ACI’ları ebediyen sandığa gömmelidir. Biline…

 

 
 

 03

Bu sayının içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

Bir önceki Sayfaya Gitmek İçin Tıklayınız!

Bir sonraki Sayfaya Gitmek için Tıklayınız!

Mahmut Selim GÜRSEL
Mahmut Selim GÜRSEL Hayat Hikayesi
YAZARIMIZ İHSAN TOMBUŞ'U KAYBETTİK
,Çorum'un  köklü ailelerinden icra memuru Elvan Efendi'nin torunu, Çorum Belediye Başkanlarından Nazmi Tombuş'un oğlu olan "İhsan TOMBUŞ" 1923 Yılında Çorum'da doğmuş, ilkokulu Çorum'da okuduktan sonra, ortaokulu Robert Kolejinde, liseyi Ankara kolejinde tamamlamıştır.
1948 yılında İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesinden mezun olduktan ve askerlik görevini yaptıktan sonra, 1950 yılında Çorum'da avukatlığa başlamış, aynı yıl Demokrat Parti saflarında politikaya atılmıştır.
1961-1977 yılları arasında üç dönem Adalet Partisinden, bir dönem Demokratik Partiden bir dönem de 1983 yılında Anavatan Partisinden olmak üzere toplam beş dönem, Çorum Milletvekili seçilen İhsan Tombuş, 1971 yılında Amerika Birleşik Devletlerinde nüfus aile planlaması konulu bir seminere katılmış, 1971-1981 yılları arasında Devlet Yatırım Bankası Yönetim Kurulu Üyeliği yapmış, 1975-1976-1977 ve 1984-1985 yılarında Avrupa Konseyi Üyeliğinde bulunmuştur.  Çorum Belediye Başkanlarından Nazmi Tombuş'un oğlu olan "İhsan TOMBUŞ" 1923 Yılında Çorum'da doğmuş, ilkokulu Çorum'da okuduktan sonra, ortaokulu Robert Kolejinde, liseyi Ankara kolejinde tamamlamıştır.
1948 yılında İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesinden mezun olduktan ve askerlik görevini yaptıktan sonra, 1950 yılında Çorum'da avukatlığa başlamış, aynı yıl Demokrat Parti saflarında politikaya atılmıştır.
1961-1977 yılları arasında üç dönem Adalet Partisinden, bir dönem Demokratik Partiden bir dönem de 1983 yılında Anavatan Partisinden olmak üzere toplam beş dönem,Çorum milletvekili seçilen İhsan Tombuş, 1971 yılında Amerika Birleşik Devletlerinde nüfus aile planlaması konulu bir seminere katılmış, 1971-1981 yılları arasında Devlet Yatırım Bankası Yönetim Kurulu Üyeliği yapmış, 1975-1976-1977 ve 1984-1985 yılarında Avrupa Konseyi Üyeliğinde bulunmuştur.  1950 yılında Çorum'da avukatlığa başlamış, aynı yıl Demokrat Parti saflarında politikaya atılmıştır. 1961-1977 yılları arasında üç dönem Adalet Partisinden, bir dönem Demokratik Partiden bir dönem de 1983 yılında Anavatan Partisinden olmak üzere toplam beş dönem,Çorum milletvekili seçilen İhsan Tombuş, 1971 yılında Amerika Birleşik Devletlerinde nüfus aile planlaması konulu bir seminere katılmış, 1971-1981 yılları arasında Devlet Yatırım Bankası Yönetim Kurulu Üyeliği yapmış, 1975-1976-1977 ve 1984-1985 yılarında Avrupa Konseyi Üyeliğinde bulunmuştur.
1997'de "Politikada 41 Yıl", 2001'de "Ben Kimim?" adlı iki anı kitabı yazmış, 2003'te gerçek bir olayı incelediği "Ankara Cinayeti"'ni, 2005'te de "Çırağan Baskını" adlı tarihi romanı yayınlamıştır.
07/11/ 2009 tarihinde Ankara’da vefat eden yazarımız Türkiye Büyük Millet Meclisinde yapılan törenden sonra cenazesi Çorum’a getirilerek 09/11/2009 tarihinde Ulu camide kılınan cenaze namazından sonra Çorum ulu Mezara defnedilmiştir.
Ailesine, yazar arkadaşlarımıza baş sağlığı dilerim.
İngilizce bilen Tombuş, iki çocuk babasıdır. .Çorumlu 2000 Aylık Kültür Sanat Tarih ve Edebiyat Dergimizde http://corumlu2000aylik.dergisi.info ile Sarı Çiğdem Şiir Defteri'nde http://saricigdemsiir.dergisi.info   ve Aylık Şiir Antolojisi Dergisi'nde  http://ayliksiirantolojisi.dergisi.info çalışmaları yayınlanmıştır.
 
 
 

 
 
 04

Bu sayının içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

Bir önceki Sayfaya Gitmek İçin Tıklayınız!

Bir sonraki Sayfaya Gitmek için Tıklayınız!

İsa KAYACAN
İsa KAYACAN Hayat Hikayesi
GÜLAYE RAZYEVA’DAN: ATATÜRK’Ü GÖRÜREM
Azerbaycan’ın başkenti Bakü’den gelen şair, şaire ve yazarlarımızın sesleri, kitapları, yayınları… Bunlardan bir yenisi, Gülaye Rızayeva-Şınıklı’ya ait. “Atatürkü Görürem” adlı 99 sayfalık şiir kitabı efendim.
Kitabın redaktörü: Sirus Azadi, Operatörü: Ayşegül Abdülkerimova, Dizgi: Arda Grafik Planet, Cavidan Elbars imzalarıyla karşımıza çıkıyor.
Gülaye hanım bu kitabında değişik şiirleriyle Türkiye, Atatürk sevgisini dile getiriyor. Atatürk şahsiyetinin büyüklüğünden ve ölmezliğinden sözediyor, yola çıkıyor Türkiye/Azerbaycan kardeşliğinden, Mevlana yüceliğinden,  hareket ederek kalbinde, ruhunda duyduğu sevgilerini mısralara döküyor.
“Bitip tükenmeyen sevgilerin sahibi” olarak bilinen Gülaye Rizayeva-Şınıklı’yla Ankara’da, Altındağda Şiir Akşamları programı çerçevesinde tanışma fırsatı buldum.
Atatürk ve Türkiye sevgisiyle dolu olduğunu, yayınladığı “Atatürkü Görürem” adlı kitabıyla daha açık ve net anlama, görme gerçeğiyle karşılaşmam beni sevindirdi, mutlu etti.
“Atatürkü Görürem” adlı kitabın sunuş ve önsöz mahiyetinde yazılanlar, “Redaktordan”, “Türk Türkü goşdu” ve “Hazine köprüsü” başlıklarıyla verilmiş. Bunlardan:
- “Salam Azerbaycan şiirinin hususi bir yeri var. O öteki şiirlerinde olduğu gibi, Deyir ki Salam Azerbaycan şiiriyle, hiç kimsenin demediği, diyemediği yalnız şahsına ait tarzda vatan sevgisini mukaddesleştiriyor” (Sirus Azadi),
- “Düzüm düzüm sıralanan bu satırlar, Garabağ ağrılı, Tebriz hazretli, Kerkük, Çanakkale yanlığıdır. Sarıkamış çölündeki şehid ruhunun masım bakışıdır. Bir ana laylasının ışığında sizinle söz dünyasında görüşdük” Telman Dejelli)
- “Gülaye hanım düşünür ki, Mustafa Kemal Atatürk dünyanın bir çok ülkelerine, milletlerine örnek olarak, yalnız öz milletinin değil, bütün insanlığın azaldığını arzulayan büyük bir lider idi” (İmami Şövket Ebülfezi gızı).
Azerbaycan yazıçılar ve jurnalistler birliklerinin üyesi, şaire Gülaye Şınıklı, “Taleyimin laylaları” adlı şiir albümleriyle de dikkat çekiyor. Bu albümlerde yeralan şiirleri Azerbaycan’ın tanınmış sanatçıları tarafından seslendirilmeye devam ediliyor efendim.
Kitabın adı olan “Atatürkü Görürem” adlı şiir 37, 38, 39, 40 ve 41 nci sayfalarda yeralıyor. Bu şiirden:
 
Aşkımızın aynasında,
Atatürkü görürem.
Azadlığ dünyasında,
Atatürkü görürem.
 
Gülayeyem, sözümle,
Hep özünü-özümle,
Hakkı gören gözümle,
Atatürkü görürem..
 
Gülaye hanım Atatürkü böyle görüyor.. Ya bizim Türkiye’de bazı zeka özürleri nasıl görüyor?  Anlayan var mı? Tebrikler Gülaye hanım, tebrikler.
 

 

 
 
 
 05

Bu sayının içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

Bir önceki Sayfaya Gitmek İçin Tıklayınız!

Bir sonraki Sayfaya Gitmek için Tıklayınız!

Sakin KARAKAŞ
Sakin KARAKAŞ Hayat Hikayesi
ÖĞRETMEN OLMAK
Bir tutkudur öğretmen olmak. Bir sanattır; Toplumu nakış nakış dokumak. Ekmek gibi aş gibi gece gündüz demeden vatan için çalışmaktır. Öğretmen olmak, bilim ve teknolojinin aydınlığında koşmaktır, paylaşmaktır. Verdikçe çoğalmak, paylaştıkça kucaklamaktır.
Öğretmen olmak; dik durmaktır. Öğretmen olmak, şereftir, namustur, haysiyettir. Bir öğretmenler gününde bir demet çiçek beklemek ve aldığında mutluluktan bir kaç damla gözyaşı dökmektir.
Öğretmen olmak; ilimdir, irfandır, medeniyettir. Öğretmen olmak kökünü bilmek, geçmişine sövmemektir. Geçmişten geleceğe köprü olmaktır. Öğretmen olmak, kökü mazide kalan ati olmaktır. Öğretmen olmak Mustafa Kemalleri, Enver paşaları ve Abdülhamitleri bir arada sevebilmektir.
Gri bir kartonu beyaz çiçeğe dönüştürebilmektir öğretmen olmak. Umuttur, yarındır ve örnek olmaktır öğretmen olmak. Düzgün konuşmaktır, argo sözler kullanmamaktır, kendini yenilemek, okumak ve araştırmaktır öğretmen olmak. Yenilikçi olmak ve her gün yeni olmaktır öğretmen olmak.
Engin bir hoşgörüdür öğretmen olmak, Yunus Emre’den, Dede Korkut’tan, Hacbektaş-ı Veli’den ve Mevlana’dan ilham almaktır.
 Bir şiirdir öğretmen olmak; Fuzulileri, Necip Fazılları ve Nazım Hikmetleri aynı anda sevebilmektir. Vatanı sevmektir; birleştirmektir, Öğretmen olmak, Ilgaz dağlarında bir pınar başında yudum yudum sevdalar içmektir. Bir bulut gibi süzülmektir Kızılırmak boylarından Altaylara doğru allı turna misali uçmaktır. Sivas dağlarına ve Hazer sularına türkü yakmaktır.  Öğretmen olmak, üzümleri kurumuş Kerkük bağlarına, Karabağ’a ve Doğu Türkistan için gözyaşı dökmektir.
Öğretmen olmak, damarındaki kanı bayrak, yüreğindeki canı vatan bilmektir. Her gün sabahın alacasında Ne Mutlu Türküm Diyene diye haykıran genç gözlere Türküm demenin ırkçılık değil haysiyet, onur ve gurur olduğunu, şeref olduğunu anlatmaktır. Ne Mutlu Türküm demenin Fatih Sultan Mehmet’leri, Alparslan’ları ve Mustafa Kemal’leri anlamak olduğunu anlatmaktır. Türklük kavramının vatanın mayası ve ana unsuru olduğunu vurgulamaktır. 
Sivil bir güçtür öğretmen olmak, dargınlık değil saygınlıktır, yılgınlık değil atılganlıktır, eğrilik değil doğruluktur. Öğretmek uğruna kışı yağmuru, karı, fırtınayı,tozu ve dumanı unutmaktır.
Her şeye rağmen gülümsemek ve hayata umutla bakmaktır öğretmen olmak. Sınıfa girdiğinizde sorunlarınızı unutmaktır. Size özenerek bakan çiçeklere umut olmaktır.
Yiğitliktir, öğretmen olmak; yürekli olmaktır. Beyninizle yüreğinizi bir arada ustaca kullanabilmektir. Aydınlatmaktır; Örnek olmak ve örnek yaşamaktır öğretmen olmak. Cehaletle savaşmak ve karanlığın üzerine güneş gibi doğmaktır öğretmen olmak.
Duru bir Türkçedir öğretmen olmak, Türkçe duymak, Türkçe hissetmek, Türkçe konuşmak ve diline sımsıkı sarılmaktır. Kültürlü olmaktır öğretmen olmak, her şeyi bilmektir, kültürünü yaşatmaktır.
Bir öğretmenler gününde hatırlanmaktır öğretmen olmak. Görev yaptığın cennet vatan köşesinde Abdi hocaları, Rahmi hocaları, Cemal hocaları, Mehmet Özbekleri saygıyla anmak ve ruhlarına bir Fatiha okumaktır.
 
 

 

 
 06

Bu sayının içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

Bir önceki Sayfaya Gitmek İçin Tıklayınız!

Bir sonraki Sayfaya Gitmek için Tıklayınız!

Hüseyin Hüsnü GÜREL
Hüseyin Hüsnü GÜREL Hayat Hikayesi
TBMM DİLEKÇE KOMİSYONU BAŞKANLIĞI’NA ANKARA
 KONU: Marmara Bölgesi ile Erzincan ovasında yeraltında doğalgaz patlamalarından ileri gelen korkunç afetler ve Erzincan ovasında çok zengin doğalgaz yatağı varlığı Hk.
İLGİ : TBMM Dilekçe Komisyonu Başkanlığının 05.11.2008 / 2396 No’lu Kararı Marmara bölgesi ile Erzincan ovasında deprem hareketi başlamadan önce  yeraltından bomba gibi patlama ve gürültülü sesler işitilmektedir. Depremler ile ilgisi olmayan bu patlama seslerinin sebebini hiç kimse araştırmamıştır.
Geçen Sayıdan Devam
MARMARA BÖLGESİ İLE ERZİNCAN DEPREMLERİNİ YAŞAYAN BAZI GÖRGÜ TANIKLARINCA AÇIKLANAN ÇOK ÖNEMLİ BAZI BİLGİLER
Marmara bölgesi ile Erzincan şehrinde ve ovasında depremleri yaşayarak bilen bazı görgü tanıkları aşağıda gösterilen bazı çok önemli bilgiler vermektedir. Görgü tanıklarınca verilen bu bilgiler ile; Marmara bölgesi ile Erzincan şehrinde ve ovasında yeraltında doğalgaz patlamalarından ileri gelen kıyametler koparcasına çok korkunç afetlerin meydana geldiği ve Erzincan ovasındaki çok zengin doğalgaz yatağı varlığı; hakkındaki gerçekler açık ve belirgin şekilde ortaya konulmaktadır.
1) Yakup AY Şeker Fabrikaları Genel Müdürlüğü Daire Başkanı : 1992 Erzincan deprem hareketi başlamadan 1 saat önce; havanın -11,3°C soğuk olduğunu; bizzat kendisinin ölçtüğünü; Fabrika lokalinde otururken elektrik bantlarından cızırtı şeklinde sesler işitildiğini; bu buatlardan şerareler halinde ufak kıvılcımlar çıktığını; dışarıda rüzgâr yok iken; elektrik buatlardan ses işitilmesine ve kıvılcımlı şerareler meydana gelmesi sebebini anlamadıklarını; 8 dakika kadar sonra depremin başladığını; deprem hareketi başlamadan önce yeraltından uğultulu gürültülü sesleri işittikten sonra depremin başladığını; etrafın sis ile kaplandığını, gökyüzünün kızıl renge büründüğünü; yüzey arazinin deniz gibi dalgalandığını; ağaçların ve binaların yana yatıp, yatıp kalkarak kafa kafaya geldiklerini; sabaha kadar çok soğuk havanın ısındığını; arazinin donunun çözülerek çamurlaştığı konusunda fevkalade önemli bilgiler verilmiştir.
1992 Deprem gecesi Erzincan ovasında çok soğuk havanın en az 20-25 derece sıcaklığa kadar ısınması ile sabaha karşı paltolar çıkarılmıştır.
Deprem gecesi hava -11,3 C° gibi çok soğuk havadan 20-25 C° gibi sıcak havaya ulaşması için havanın en az 30-35 C° ısınmış olduğu anlaşılmaktadır. Erzincan ovasında deprem gecesi çok soğuk havayı 30-35 C° kadar gibi sıcaklığa melekler veya huriler ısıtmamıştır.
Depremler başlamadan 5 saniye önce İstanbul da deprem meydana geleceğinin bilinmesi için çok büyük masraflar yapılarak deprem istasyonları kurulmaktadır. Başkan AY; deprem başlamadan 8 dakika önce; elektrik buatlarından cızırtı seslerinin işitildiğini ve bu buatlardan şerare şeklinde ufak kıvılcımlar meydana geldiğini ilk defa keşfetmiş ve bilim dünyasına ve insanlığa paha biçilmez ölçüde yardımcı olmuştur. Başkan AY'IN ismi altın harfler ile tarihe yazılacak; altından heykeli yapılacak ve kendileri saygı ile anılacaktır. 
2) Orhan BİRDAL THY. İşletmeler Genel Müdürü :
1992 Erzincan depremi akşamı çok soğuk havada arkadaşı ile donmuş karları çiğneyerek camiye giderken aniden sam rüzgârı gibi yüzlerini yakacak sıcaklıkta rüzgârın estiğini;, ayaklarının altındaki donmuş karların erimeye başladığını; çok soğuk havada sıcak rüzgârın esmesine akıl erdiremedikleri ve yarım saat sonra cami de iken depremin başladığı konusunda enteresan bilgi vermektedir.
3) Nihat ALPTEKİN Çayırlı Eski Belediye Başkanı : 1992 Erzincan depreminde bomba gibi patlama sesleri işittikten ve etrafın nur gibi aydınlandıktan sonra depremin başladığı; şehrin koyu renkte sis ile kaplandığına; gökyüzünün kızıl renge büründüğü, soğuk havanın sabaha kadar çok ısındığı ve ovadaki donmuş karların eridiği konusunda bilgi vermektedir.
4) Zeynel ÇAYIR: 1939 Erzincan depreminde annesinin ovanın güneyindeki Sultanseydi yönünden kızıl renkli alevlerin göklere yükseldiğini; birçok kimsenin 1939 depreminde yerden yükselen bu alevleri gördüğünü; 1992 depreminde bizzat kendisinin yeraltında bomba gibi patlama ve uğultulu sesler işittikten sonra depremin başladığını; etrafın kesif sis ile kaplandığını; Gökyüzünün kızıl renge büründüğünü; deprem gecesi sabaha kadar hava çok ısındığından ovadaki karların eridiği konusunda bilgi vermektedir.
5) Abdülkadir DELİKTAŞ: 1992 Depreminde camiden dışarı çıktığında karanlık gece yatsı vakti Erzincan ovasında kıpkızıl bir ışık ortamına herkesin şahit olduğu;, yatsı vakti karanlığında bu kızıllığın normal bir kızıllığın olmadığı; Karakaya’da fışkıran büyük alev topunu görenler olduğu konusunda bilgi vererek Ülkemize ve Erzincan'a çok büyük ölçüde yardım etmektedir.
Abdülkadir DELİKTAŞ Erzincan da deprem hareketleri başlamadan kısa süre önce; yeraltından bomba gibi patlama ve gürültülü sesler işitildiği; yüzey arazinin deniz gibi dalgalandığı; ağaçların ve binaların yana yatıp, yatıp kalktıkları;, deprem akşamı hava çok soğuk olduğu halde; sabaha kadar havanın ısındığı; hava çok ısındığı için sabaha karşı paltoların çıkarıldığı ve Erzincan ovasındaki karların eridiği konusunda bilgileri de verilmiş olsaydı; Ülkemize ve Erzincan'a daha fazla yardım etmiş olacaktı.
Erzincan şehrinde ve ovasında depremleri yaşayan sokaktan geçen hamal efendiler dahil; binlerce ve on binlerce görgü tanığı bu konularda bilgi sahibi bulunmaktadır. Bu görgü tanıkları yaşamış oldukları bu olayların fevkalade önemli olduğunu bilmedikleri ve bu konularda değerlendirme yapamadıkları için; bu konulardaki gerçekler gizli kalmaktadır.
6) Şafak OKTAY Ziraat Yük. Müh. Adapazarı Çevre Müdürü: 1999 Marmara depremini Adapazarı'ndan 1,5 Km dışında geçirdiğini; çok büyük gürültüler işittiğini; yeraltından çıkan alevlerin 4 katlı apartman katı yüksekliğinde yükseldiğini; kuyulardan kum kaynadığı Bayan OKTAY;, depremden sonra Sapanca'ya gittiğinde; deprem esnasında Sapanca gölünün yarılarak göklere havaya yükseldiği ve Sapanca gölünün üstüne petrol dökülmüş gibi alev ile yandığı konusunda çok enteresan açıklama yapmaktadır (EK 28,29).
İstanbul'a çok yakın olan Adapazarı'nda ve Sapanca gölünde depremler esnasında yerden alevlerin göklere yükselmesi; yeraltından çok büyük gürültüler işitilmesi ve Sapanca gölüne petrol dökülmüş gibi bu göl yüzünün alev ile yanması olaylarının üniversitelerimizce ve bilim adamlarınca henüz bilinmemesi Ülkemiz için çok acı gerçektir. Bayan OKTAY; bu konudaki gerçekleri ortaya dökmek sureti ile; Ülkemize ve bilim dünyasına ışık tutmakta ve üniversitelerimiz ile bilim adamlarına uyarı yapmaktadır.
7) Osman KARA: 1999 Marmara depreminde Adapazarı'nda güneyden patlama ve gürültüler işitildiğini; elektrik direklerinin yana yatıp yatıp kalktığını; binaların kafa kafaya horoz gibi dövüştüğü konusunda bilgi vermektedir.
8) Cemil DEMİR :  1999 Marmara depreminde Yalova da yeraltında bomba gibi patlama ve uğultulu gürültülü sesler işitildikten ve yüzey arazi deniz gibi dalgalandıktan, ağaçlar ve binalar yana yatıp, yatıp kalktıktan sonra deprem hareketinin başladığı konusunda bilgi vermektedir.
9) Bağ-Kur İl Müdürü Yusuf BAYDAŞ:1992 Erzincan depreminde yeraltından bomba gibi patlama ve uğultulu gürültüler olduğunu; 4 katlı Selimoğlu iş hanının asfalt yolu öpercesine 2 defa yana yatıp, yatıp kalkarak parçalandığı; asfalt yolların metrelerce yükselip alçaldığı konusunda bilgi vermektedir
10) Ev hanımı Makbule ŞENGÜL: 1992 Erzincan depreminde şehre 2 km. uzaktaki Geçit köyünde akşam gezmesine giderken; Kırıklar tepesinde bomba gibi patlama sesleri işittiğini;, bu tepeden çıkan alevlerin göklere yükseldiğini; Erzincan şehri tarafından sis bulutunun kendisine doğru geldiği için çok korktuğunu; elektrik direklerinin yana yatıp, yatıp kalktığını; bu olaylardan sonra deprem hareketinin başladığı konusunda bilgi vermektedir.   
11) Kurutilek Köyü Muhtarı Dursun SAK: 1983 Erzincan depreminde bomba gibi patlama ve uğultulu, gürültülü sesler duyduğunu; nur gibi ışıklanmadan sonra depremin başladığı; atmosferin sis bulutu ile kaplandığı konusunda bilgi vermektedir. Marmara bölgesi ile Erzincan şehrinde ve ovasında depremler esnasında yeraltından çıkan bu sis; kavitasyon hidrolik olayından ileri gelmektedir. Yeraltından çıkan bu sisin ısı ile hiçbir ilgisi yoktur. Bu sis sıcak olmayıp soğuktur.
12) Dr. Cihangir ARISAN: 1992 Depreminde yeraltında gürültülü sesler işittiğini; yerden havaya doğru alevlerin yükseldiğini; nur gibi ışıklanma olduğunu; binaların yana yatıp, yatıp kalktıktan sonra depremlerin başladığı konusunda bilgi vermektedir.
13) Şoför Rafet GÜNER: 1983 Erzincan depreminden 2 gün sonra Cebesoy istasyonunda; Fırat nehrinin kıyısında katran gibi petrol maddesinin akıp gittiği konusunda bilgi vermektedir.
Depremlerde Erzincan ovasından çıkarak Fırat nehrinden katran gibi petrol maddesi günlerce akıp gittiği halde; ilgili Kurumların, Üniversitelerimizin ve bilim adamlarının bu gerçeği henüz bilmemesi Ülkemiz için çok büyük acı gerçektir.
14) Seteref SÜRÜCÜ: 1992 Depreminde Erzincan şehrinden daha yüksekte bulunan Günebakan köyünde ova tarafından bomba gibi patlama sesleri işiterek ve nur gibi ışıklanma meydana geldiğini görerek çok korktuğu için eve kaçtığını; eve girdikten sonra depremin başladığı konusunda bilgi vermektedir.
15) Şakir KARART İl Çevre Müdürü: 1992 Erzincan depreminde yeraltından çok kuvvetli patlama sesleri işitildiğini; alevlerin göklere yükseldiğini, her yerin nur gibi ışıklandığını, yüzey arazinin deniz gibi dalgalandığını, ağaçlar ile binaların yana yatıp, yatıp kalktığını; bu olaylardan sonra depremin başladığını;, gece olmasına rağmen gökyüzünün kızıl renge büründüğü; bu olayları yaşayan birçok görgü tanığı bulunduğu konusunda bilgi vermektedir.
16) Metin ÇÖREKÇİ Eski Veteriner Müdürü: 1992 Erzincan depreminin ertesi günü akşam saatlerinde nur gibi ışıklanma olduktan sonra; ufak şiddette depremin meydana geldiğini; depremden birkaç gün sonra Fırat kıyısında katran gibi petrol maddesinin tortusunu arkadaşı ile gördükleri konusunda bilgi vermektedir.
17) Habip BUDAK Akyazı Köyü Eski Muhtarı: 1983 Erzincan depreminde nur gibi ışıklanma ve yeraltından muazzam patlama sesleri işittikten sonra deprem hareketinin başladığını, etrafın gündüz gibi ışıklandığı; yüzey arazinin deniz gibi dalgalandığını; binaların yana yatıp, yatıp kalktığı konusunda bilgi vermektedir.
18) Ali DOĞAN 1992 Depreminde Erzincan Çağlayan Girlevik köyünde deprem gecesi hava çok ısındığından en az 1.30 m. kalınlığındaki karın sabaha kadar eridiği konusunda bilgi vermektedir.
19) Şoför Kemal DİNÇ 1992 Erzincan depreminde yeraltından bomba gibi patlama sesleri işitildikten sonra deprem hareketinin başladığı; hava çok soğuk iken depremden kısa bir süre sonra havanın çok ısındığı ve donmuş karların eridiği konusunda bilgi vermektedir.
Devamı gelecek Sayıda

 

 
 
 
 07

Bu sayının içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

Bir önceki Sayfaya Gitmek İçin Tıklayınız!

Bir sonraki Sayfaya Gitmek için Tıklayınız!

Mustafa Nevruz SINACI
Mustafa Nevruz SINACI Hayat Hikayesi
TABİATIN LANETİ VE GDO TEPKİSİ
Kimsenin aklına gelmez ve “hayati önemi haiz olmasına rağmen” kamuoyu ve halkın gündemine girmezken; 2009 yılı Kasım ayı başında Tarım Bakanlığı’nın ilgili yasa’dan önce, yönetmeliğini yayınladığı GDO (Genetiği Değiştirilmiş Organizma) konusu ‘umulmadık bir biçimde” patlama yaptı ve “şok etkisiyle” gündeme oturdu.
Bu, ‘genelde dünya; özelde vatan, insan, toprak, bayrak ve doğa (çevre) sevgisinin ne anlama geldiğini ve ne demek olduğunu?’ bilenler, rasgele değil, ‘bilinçle-inançla’ yaşayan, başka deyişle ‘diğerkâm’ insanlar için çok önemli, sevindirici ve ümit verici bir gelişmedir.
İnşallah bu mücadele sonuç alınıncaya ve halkımıza yönelik kimyasal-biyolojik savaş unsurları def edilinceye kadar, azim, irade, bilim ve kararlılıkla sürer…
Bu ‘bilinçlenme ve kutsal olan yaşamı koruma” savaşının sürmesi zorunludur.. .
ÇÜNKÜ: “Dünya Sağlık Örgütü verilerine göre; hızla çoğalan, çeşitlenen ve artan hastalıkların % 72’sinin kaynağının besinler ve beslenmeye bağlanmakta olduğu” kritik bir dönemde konu, son derece önemli, dolayısıyla güncel olması çok doğru, yerinde ve isabetli….
TABİATIN LANETİ
Ancak, yıllardır amansız hastalıklara neden olan, insanları zayıf düşüren, dirençlerini (antikor özelliğini) kıran, madden-manen büyük zaaf, bedensel-ruhsal hasar ve tahribata neden olan hormonlar ile; Yahudi tekelinde kronik kanser misali; ‘kimyasal-biyolojik savaş’ unsurları bağlamında ülkemizi saran, insanlarımız, ürünlerimiz, tarım-toprak, su ve ziraatimizi alçakça sabote edip, olumsuz etkileyen tohum konusu ilişkilendirilerek birlikte ele alınmalı ve işlenmeliydi. Maalesef öyle olmadı. Ama buna da şükür.
Lütfen hatırlamaya çalışınız! Aziz Nesin ne demişti?
“Bu ülkede yaşayanların yüzde 60’ı geri zekâlı ve aptal!..”
Aziz Usta bunu söylemeye söyledi, mahkemelik de oldu ama sebebini söylememekle çok büyük bir haksızlık yaptı millete. İşin garibi soran da olmadı. Ama biz, şahsen sormamış olsak da, soranları ve cevabını alanları bulduk, bildik, öğrendik..
Sebebi: 1963 (Amerikan yardımı süt tozu ile bedenen zehirlenme ve sözde barış gönüllüsü ajan provokatörler tarafından beyin yıkama günleri)'den günümüze giderek yoğunlaşan-yaygınlaşan (kimyasal-biyolojik saldırı) hormonlu gıdalar!
İlk izin verenlerin, Atatürk’ün kurduğu (Tohum, fidan, hayvan vd) Islah İstasyonlarını kapatanların ve et, süt, meyve, sebze ‘besin-gıda maddesi” namına ne varsa hepsi dahil içine hormon katanların Allah belasını versin!... Usul ve füruğlarına, dahili bedhah (iç düşmanlar) ve harici patronlarına lânet olsun. Sözde bilim adına bunlara arka çıkanların tamamına da…
GDO VE HORMON TEPKİSİ
Hormonlu gıda ve GDO katkılı ürünler, antikor oluşumunu önlemekte ve hastalıklara karşı vücut direncini sıfırlamaktadır. Bu nedenle, DSÖ verilerinin de açıkça gösterdiği gibi dünyada hastalıklar hızla artmakta, Tıp bu artış karşısında aciz kalmakta, milletlerim milli gelir ve servetlerinin en büyük bölümü ise bu durumda sağlığa gitmektedir. Sağlık ve ilâç sektörü ise, büyük ölçüde virüs üreticilerinin elindedir. Yani GDO, suni tohum ve hormon imalatçılarının; Yani, İlâh, İlâç ve Silâh tüccarı vampirlerin elinde…
BİR KAÇ ÖRNEK:
1. Ülkemizin sağlık (sektör, ilâç, alet-edevat, teknik donanım ve tahkim) harcamaları toplamı 50 milyar Dolar/YIL olup; Sosyal Güvenlik yatırım, prim ve idame harcamaları buna dâhil değildir. Üstelik bu 50 milyar dolar tutarındaki miktar bütünüyle gâvura gitmektedir.
2. Yabancı sigara üretim ve satışından önce ülkemizde “sigaradan ve sigaraya bağlı” hastalıklardan ölenlerin sayısı yılda ortalama 15-20 bin iken; Şimdi bu rakam yılda 120 bin kişiye ulaşmıştır. GDO, programlı tohum ve hormon kaynaklı ölüm ve hastalık sayısında ise akıllara durgunluk veren bir artış vardır. Bunu anlamak için 1963-2009 dönemine ait “nüfus ile mukayeseli” hastane, hasta, yatak ve ex sayılarına bir bakmanızda zaruret vardır.
Aşağıda, başta GDO konusu gelmek üzere, buna mümasil, insan sağlığı, doğal bitki varlığı ve bu alanı etkileyen faktörler hakkında mükemmel bir çalışma ve araştırma var.
Yazarı: Gıda Mühendisi Süleyman Akdemir…
Kendisi, aynı zamanda “Tek Çare Kemalizm” isimli kitabın da yazarıdır. (*)
Asla kafa karışıklığına yol açmayacak, son derece net, objektif ve orijinal bilgi, bulgu, tespit ve tavsiyelerle tahkim edilmiş “bu” değerli çalışmayı; Konjonktür gereği aydınlatma görevimizin bir parçası olarak bilgi ve görüşlerinize sunuyorum.
GENETİĞİ DEĞİŞTİRİLMİŞ ORGANİZMALAR MI?.
Uygarlığın son yıllarda gösterdiği baş döndürücü gelişmeler, önceleri imkânsız görülen amaçların ve hedeflerin belirlenmesini, onların şekillenmesini etkilemiş, günümüz koşullarında farklı yaşam biçimlerinin insan eliyle oluşmalarına yol açmıştır.
Başka bir deyişle, insanoğlu, doğaya bir ölçüde müdahale etmeye başlamıştır. Bilimsel gelişme ve insanın doğaya müdahalesi, belki de bundan sonraki tartışmaların odak noktasını teşkil edecektir. Var olan teknolojiler ve bunların insanlığın geleceğindeki rolleri konusu ise, tüm dünyada temel tartışmaları da beraberinde getirmiştir.
Son günlerde basın ve televizyon kanallarında, daha önce son derece sağlıklı görülen bir katkı maddesinin yasaklanmasına, yada, insan sağlığı adına tedavi amaçlı kullanılan farmasötik (ilaç formunda) bir ürünün sakıncalarının ortaya çıkmasına dair haberlerin ciddi anlamda yoğunlaşması dikkat çekmekte ve ürkütücü boyutları gözler önüne serilmektedir.
Yıllar boyu sağlık için tüketilen onlarca çeşitli (doğal olmayan) maddelerin yarattığı riskler, üreticileri çok da fazla üzmüş veya ticari kaygıların ağırlığı açısından, standart insanların vicdani sorumlulukları kadar bile etkilemiş gibi görünmemektedir.
Bu tavır sürmekte ve insanlar tarafından beslenme yoluyla alınan her türlü ürün için, birbirine zıt iki farklı anlayışı karşı-karşıya getirmektedir. Kabul edilmiş, yıllarca denendiği için risk değerlendirilmelerinde sorun yaşanmamış, yeni gelişmeleri ve mevcut metodolojiyi savunanlarla, belirlenen süreler için gerekli etkileşim analizlerini yaparak çok yeni atılımları öngören modern moleküler biyoteknolojiyi savunanlar, tamamen karşıt görüşler ileri sürmekte ve mücadele etmektedirler.
Mevcut teknolojileri ve doğal yöntemleri benimseyenler için, genetiği değiştirilmiş organizmalar, (GDO) onlarca yıl sonra ortaya önlenmesi, aşılması mümkün olmayan risklere ve sağlık sorunlarına neden olabilir endişesi ile zaten sıcak karşılanmamaktadır. Genetik alanında sağlanan olağanüstü gelişmeler ve bunların günlük gıdalarla sürekli tüketilir olması, bir zamanların korku filmlerine konu olan frankenstein (frankenşıtayn) türü varlıklar veya metabolizmalar oluşturması riski yüzünden genellikle reddedilmektedir.
Sigaranın kanser riski bile onlarca yıl sonra ortaya çıktığına göre, bakış açısı ile ilgili olarak, hak vermemek elde değildir. Modern moleküler biyoteknolojiyi savunanların, çeşitli kültür bitkilerinin genetik şifreleri ile oynayarak ve aslında bitkilere, bitkilerden değil de, çeşitli mikroorganizmaların genlerinden alınan molekülleri monte ederek sağladıkları avantajlar cazip görünmesine rağmen “hayvanlaşmış bitkiler” ortaya çıkmaktadır.
Süreç içinde hangi olumsuzlukların yaşanacağını tahmin etmek bile bazen çok zorlaşacaktır. Kanser tedavisi için kullanılan ilaçların tedavi etmesi gereken kanseri geliştirdiğinin tespit edilmesi, normal ve kabul edilir deneme sürelerine rağmen ortaya bu sonucun çıkması, bitki genlerine bitkisel olmayan moleküller monte edilmesine karşı çıkanların ellerini doğal olarak güçlendirmiştir.
Genetiği değiştirilmiş organizmaların gerekliliğini savunan üreticilerin savları ise, genellikle, daha yüksek verimlilik, zararlılardan etkilenmeyen veya zararlıların etkisine daha az maruz kalmış en düşük hasarlı ürün elde edilmesi, hızla artan dünya nüfusu gibi konulardan bahsedilerek desteklenmektedir.
Çeşitli ürün yelpazelerinde yapılan deneyler sonucu alınan neticeleri savunarak, bu şekilde yapılan üretimin gelecekte tek çıkış yolu olarak gösterilmesi ve bunda ısrar edilmesi gibi, belki de kabul edilebilirliğini iyice zorlaştıran bir yaklaşımla sunulması, bu ürünlerin, şüphe edenleri tatmin etmekten uzak bir görünüme bürünmesini sağlamaktadır.
Dünya Sağlık Örgütü araştırmalarında hastalıkların % 72 kaynağının beslenmeye bağlanması, bu açıdan baktığınız zaman ürkütücüdür. Bilimsel gelişmeye karşı çıkmak ve çeşitli buluşları reddetmek, düşünen üreten insan için asla mümkün değildir. GDO larla ilgili çalışmalar ve onları geliştirip insanlığa sunan modern moleküler biyoteknoloji şaşırtıcı bir hızla mesafe almakta, radikal bazı değişimleri de beraberinde getirip güncelleştirmektedir.
Son derece karmaşık, kontrolü güç, hassas ve titizlik gerektiren bir dizi teknoloji uygulamalarıyla elde edilen bu ürünler esas itibarıyla ‘genlerle oynamayı’ gerektirmektedir.
Tarihe baktığınız zaman mucitlerin yaşamlarını pek zengin olmadan sürdürdüklerini, başka bir deyişle, buluşların kabul edilmesinin öyle kolay bir iş olmadığını biraz da üzülerek izlersiniz. Çünkü teknoloji ve gelişme, sıradan insanlar için, takip edilebilir veya hemen algılanabilir konular değildir. Bir yeniliği takdim edersiniz.
Onlarca yıl geçtikten sonra değeri anlaşılabilir.
Geçen süre insanlık adına kayıp hanesine yazılması gereken ve paranın satın alamadığı tek şey olarak öne sürülen zamandan başka bir şey de değildir.
Son 25 yıl içinde ortaya çıkan genetiği değiştirilmiş ürünlerin de böyle bir süreç yaşaması son derece doğaldır. Bilim adamları ile sıradan vatandaşların aynı konuya çok farklı bakmaları normaldir, mümkündür. Arada ise diğer gelişmelerden farklı bir risk faktörü vardır. Söz konusu olan materyalin etkileyeceği ve belki de geri dönülemez hasarlara yol açacağı varlık, bizzat insanını ta kendisidir.
O halde, konu tamamen insan varlığının geleceği ile ilgilidir. Yanlış beslenmenin, sadece insanların oluşturduğu çevre kirliliğinin, doğal olmayan gıdaların, doğal olup da bilinçsiz yemek hazırlama metotları ile aslında yenmeyecek duruma getirdiğimiz gıdaların ve diğerlerinin insan varlığına yönelttiği tehditler gözden geçirilirse, geleceğimiz adına, her türlü teknolojik gelişmeyi daha çok araştırıp, ince eleyip sık dokumamız gerekmektedir.
Başka bir açıdan baktığımız zaman ise durum gerçekten çok ciddidir.
Aynı konuda, bilim insanlarının bu seviyede farklı düşündükleri ve taban-tabana zıt görüşlere sahip olarak ısrarcı tutum takınmaları olağan bir durumdan çok öte, gerçekte ise acıtıcıdır.
GDO lu ürünlerin Dünya Ticaret Örgütün’ün (DTÖ) baskıları ile bu kadar yaygınlaştırılması, doğal ürünler üzerindeki riskleri, ürünlere karşı çıkanların haklı çıkmaları halinde insanlık için, belki de bir felakete neden olabilecektir.
Savunma mekanizmaları çok güçlü çeşitli hayat formlarının, bu tür ürünlere direnemeyişleri, bu ürünlerin kuşku ile karşılanmasında en büyük etkenlerden biridir. Çünkü, insan organizması, kültür bitki zararlısı diğer canlılarla kıyaslandığı zaman, daha dirençsiz, daha büyük risk altındadır.
Etkilenmesi ise onlarca yıl sonra olabilmektedir. Sürekli yüksek oranda alkol kullanan insanda görülecek olan hasarlar, bazen 40-50 yıl sonra ortaya çıkmaktadır. Acaba yeni geliştirilen genetiği değiştirilmiş organizmaların etkisi kaç yıl sonra ortaya çıkacak veya insan genetiğini de etkileyerek kuşaklar arasında bir deformasyona neden olmayacağı nasıl garanti edilecektir?
Gen teknolojisi en başta, mısır, soya, patates, pamuk, kolza ve domates ürünlerini gündemine almış, yoğun olarak ülkemize girmeye başlamıştır. Son yıllarda yapılan spesifik araştırmalardan kamu oyuna bildirilen bir örneği sizlere sunmak, bir fikir vermesi açısından önemli olabilir.
Pancar şekeri tamamen doğal olan pancar bitkisinden elde edilmektedir.
Doğal yollardan, katkısız, sağlıklı şeker elde etmenin en garantili ve geçerli metodu budur. Ülkemizde kurulan fabrikalardan bazıları ise nişasta bazlı şeker üretmekte ve piyasaya sürmektedirler. Bu üretim biçiminde genellikle GDO lu mısırların yaygın olarak kullanıldığı ise çok yüksek bir ihtimaldir. Önceki yıllarda ortaya çıkan deli dana hastalığının artışı ile, insanlarda rastlanan ve hızla artan Alzheimer hastalığının büyük ölçüde GDOlu ürünlerle ilişkilendirilmesi, durumun zaman içinde yükselen bir tehdit boyutunun da olduğunu gözler önüne sermiştir.
GDOlu ürünler doğal olmayan çevre kirliliği oluşturmakta, diğer bitki formlarını etkilemekte, ekosistemi değiştirmekte ve önemli oranda sosyo-ekonomik sıkıntılar yaratmaktadır. Bir kısım ürünlerde ise baz olarak domuz geni kullanılıyor olması iddiası, işin başka yönüdür. Sağınıza solunuza baktığınız zaman rahatlıkla görebileceğiniz çeşitli allerji vakaları artışı, yine GDOlarla ilişkilendirilmektedir. Alınan toksik (zehirli) maddelerin tasfiyesi ise başlı başına sorun oluşturmakta, ortaya çıkan toksisite (zehirlilik) zor giderilebilmektedir. Antibiyotiklere direnç kazanmış patolojik (hastalık yapan) mikroplar, kanserojenik etkiler, besin değerlerinde görülen bozulmalar ve geliştiği saptanan beri-beri hastalığı da tabloyu genişletmektedir.
En çok dikkat çekmesi gereken konu ise, organik hallerindeyken hayatlarını bu ürünlerle sürdüren doğal bitki zararlıları, aynı bitkinin GDO’lu olanını ASLA YEMEMEKTEDİR.
Doğal ürünlerin öneminin arttığı günümüzde, sahip olduğu coğrafyası ile ve 12600 endemik çeşitliliği ile dünyanın önde gelen bir ülkesi olmamızın farkına varmamızın ve buna göre bir üretim modeli oluşturmamızın zamanı geldi ve geçiyor.
Kontrolsuz, denetimsiz, araştırma laboratuarları eksik ve yetersiz uygulamalarla çağın gerisinde kalarak bu tehditlerin üstesinden gelebilmenin mümkün görülmediği ülkemizde durum gün geçtikce daha vahim bir hal almaktadır.Var olan kaynaklarımızın altın değerinde fırsatlar sunduğu bu coğrafyada, risk oluşturmayan organik gıda üretiminden vazgeçerek, GDO lu ürünleri tercih etmenin, günümüz koşullarında, kendi-kendini tüketmekle eş anlamlı olduğu inancı ile, aziz milletimizin tüm insanlarına, sağlıklı, mutlu ve geleceğinden endişe duymayan bireyler olarak mutlu günler dilerim.
(*) Süleyman AKDEMİR: 1948 yılında Ankara’da doğdu. İlk, orta ve lise eğitimini Ankara’da tamamladıktan sonra A.Ü. Ziraat Fakültesinden mezun oldu. (1969) Almanya’da Goethe Enstitüsünde dil eğitimi aldı. Uzun yıllar ticaretle uğraşan Akdemir, imalât, ihracat ve gıda maddeleri bayiliği gibi çeşitli iş alanlarında faaliyette bulundu. Yurt içi ve yurt dışı araştırmalarını, mesleği gereği “Beslenme ve Koruyucu Hekimlik, Çevre Sağlığı” gibi alanlarda da sürdüren Akdemir’in; Kemalizm, Din, Sosyo-Ekonomik Sistemler ve Felsefe gibi alanlarda da yoğun araştırmaları vardır. “Tek Çare Kemalizm” Akdemir’in ilk kitabıdır.
http://mustafanevruzsinaci.blogspot.com.tr

 

 
 
 
  08

Bu sayının içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

Bir önceki Sayfaya Gitmek İçin Tıklayınız!

Bir sonraki Sayfaya Gitmek için Tıklayınız!

Atilla ALPAY
Atilla ALPAY Hayat Hikayesi
 ALKOLİZM VE  GENÇLİĞİMİZ
Ülkemizin   sessiz  sedasız tırmanan  ve gün geçtikçe  büyük bir felaket  halini alan   dertlerinden birisi de   alkolizmdir. Kırk yıl önce   kolalar ile başlayan yüksek kafeinli içecekler  bir kuşağın  alkolik olmasına ve  başlayanlarında  siroz  başta  olmak üzere hepatitler ve bilhassa  karaciğer kanserleri gibi çeşitli  ölümcül hastalıklara  yakalanmalarına  sebep  olmuştur.
İlimiz Çorum , Cumhuriyetin ilk yıllarında  şarap deneme  evleri açılan ve etrafı  bağlarla çevrili olduğu içinde  yüksek  miktarda  ve kaliteli  şarap üretmiş illerinden  birisidir. (Bununla  birlikte  şöhreti hala  maruf  kuru üzümden  boğma  rakı üreten köylerimiz bile olmuştur.) Sonra  Tekel  idaresi  işi ele alınca  bunların üretimi durmuş  hele bağlık alanlar da inşaat sahası  olunca bu iş te artık  sona  ermiştir.(İlimizin  ilk sanayii  kuruluşunun   bugünkü  Albayrak ilkokulunun karşısında bulunan  Bağlarbaşı  rakı  fabrikası olduğunu  hatırlayan da artık pek kalmamıştır.)
Tabii sona  eren  Çorum’daki  alkol üretimidir. Öte yandan  tekelin  yeni ve fenni  üretim tesisleri ve fabrikalarının da  açılması üzerine  tüketimde artmaya başlamıştır. Önceleri  üzüm bolluğundan  şarap  içen  ahalimiz  Cumhuriyetin ilk yıllarındaki  rakı modası ile  ağır alkollü  içkilere  yönelmiş ,daha sonra  özel sektöre  içki imal izni verilince  on yıllar boyunca  muhtelif  biraları  içmiş ve  şimdi de   tekelin  tümüyle satılması ile  artık ne yaptığı belli  olmaz bir  hale gelmiştir.
İki yıl önce  cumhuriyetle  yaşıt “tekelin  yani  eski adı ile  inhisarlar idaresinin”  yabancılara satılması ülkemizde  alkolizmin “tırmanma  tarihi”  olarak  belirlenebilir.
Çok  uluslu  yabancı  şirketler  tekeli  aldıklarının  ertesi günü bütün alkollü  içkileri  yüzde 60 oranında  ucuzlatmışlar ve büyük bir alkolizm  furyası başlatmışlardır. Dizilerde sigara  yasaklanmış olmasına   rağmen   Trt  dahil  yüz yetmiş  dizinin  hemen hepsinde  alkol su gibi  akmaktadır. Yüksek gelir  gurubuna mensup insanlarımız  sofralarında su yerine içki içmekte; reklamların  etkisinde  kalan gençlerimiz  bilhassa enerji  içeceklerinden başlayarak hafif  alkollü  içeceklere  yönelmekte; minik yavrularımız  ise kola bağımlısı  haline  gelmiş  veya getirilmiş bulunmaktadır. Sağlıksız  beslenmenin ,fast food cu ve Amerikanvari  hayat  tarzının , radyasyonun ,çevre  kirliliklerinin ve bütün tehdit edici  çevre  faktörlerinin  yanı sıra  sigaralar ve uyuşturularla  birlikte  alkol de artık milli  felaketimiz haline gelmiştir.
Karaciğer  kanserleri  , sirozlar, hepatitler, kalp ve damar hastalıkları ,cinayetler, trafik suçlarına  sebeb alkoldür.Ertesi gün ne yaptığını  hatırlamıyan ve düzenli alkol alan 22  milyon  insanımız vardır.Bunların  9 milyonu  Amatem denilen tıbbi  merkezlerine  kayıtlı  olarak  denetim ve tedavi  altındadır. Hafif  alkollü  ve yüksek kafeinli  içecekleri  içerek  hemen yakın bir gelecekte  alkolik  olacak  gençlerimizin  hesabını ise  kimse bilmemektedir. Mevcut ahlaki çöküntümüzle birlikte  uyuşturucular ve alkol  bilhassa gençlerimizi derinden etkilemekte   medya ve magazin dünyası ise bu sosyal felaketi  tetiklemekte ve  desteklemektedir.
Alkol  yüce  dinimizce zaten haramdır. Bununla  mücadele  etmesi gereken  iki büyük ve öncelikli kurum  sağlık kurumları ve İslami kuruluşlardır. Ama  yıllardır  alkolizme mücadele  diye ne bir proje geliştirilmiş, ne  bir belgesel  film yapılmış, ne de  bir çaba gösterilmiştir. Sağlıkçılar kuş gribi ve kene ile  uğraşır ve diyanet  işleri de komşu hakları ile  ilgili  Cuma hutbeleri  hazırlar , hac  ve ümre  organizasyonlarını tanzim ile  meşgul olurlarken;  haramlarla  mücadele  ve emri bil marufu  tebliğ görevini de  yılardır ihmal etmişlerdir. Zira bu Ülkede  alkolizm ,fuhuş, kumar,aids, frengi ve  belsoğukluğu salgınları,uyuşturular,cinayetler, trafik kazaları, bol alkollü sigaralar, kolalı ve kafeinli içecekler  gibi  zararlı  gayri milli ve gayrı  dini  alışkanlıklar hiç (!)yoktur. Ortalık güllük ve gülistanlıktır. Bunlarla  sadece Yeşilaycılar mücadele  etmelidirler .Birde polis suçluları  yakalamalıdır. Başkaca bir proje üretmeye  ve fikir  beyan etmeye de gerek yoktur.
Bundan da acısı  bütün bu yukarıda  saydığımız ve artık kaderimiz olan  milli felaketlerin;  hiçbir tarikatın, cemaatin, cemiyetin ,partinin,topluluğun ve sivil toplum  kuruluşunun umurunda olmamasıdır.Çevrelerindeki  topluluk,müridleri, bendeleri, dervişleri,mensupları zaten bunları  kullanmazlar. Öyle ise  ülkenin geri  kalan kısmı hiç önemli değildir.Tabii  bu topluluk  dört Irak , üç Afganistan , hatta 60 Çeçenistan  nüfusu  kadar olsa bile(!)…
Bir ülkenin  insanları  sigara ve alkol içerek, gençleri uyuşturucu kullanarak ne kadar mümin  olabilir? İslamiyet  kendi  kabuğuna çekilerek çevresindeki  felaketleri hatta yangınları  görmemek midir? “Emr’ i  Bil Maruf  Nehyi Anil  Münker” hem  ayettir, hem de hadistir . Ve burada kastedilen  yukarıda saydıklarımız değilse  o zaman nedir ?
Bütün  bunlar eğitim  sistemlerinin , müfredatların,Ders programlarının ve  kitaplarının , yaşama  biçimlerinin  ve  hayat disiplinlerinin  içine  yerleştirilmediği  takdirde  Türk İslam toplumunun yani milletimizin  geleceği  ve ahreti  de bir felaket  olacaktır. 
Bizim Yeşilay  olarak  dileğimiz  ülkemizde  alkolün de  kısıtlama ve  denetim  altına alınmasıdır.Tekeli  alan yabancılar para kazanacaklar diye bütün bir  nesli tehlikeye  atmak  vicdani ve ahlaki değildir. Yirmi iki  milyonluk  bir genç  kitlesini  ve sonrada bütün bir milleti  zehirleyenlerden  hesap  sormayanlar da böylece tarihi , dini ve milli büyük sorumluluk  ve   vebal  altına gireceklerini   asla unutmamalıdırlar.
Saygılarımızla.

 

 
 
 
 
 09

Bu sayının içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

Bir önceki Sayfaya Gitmek İçin Tıklayınız!

Bir sonraki Sayfaya Gitmek için Tıklayınız!

Ahmet CANBABA
Ahmet CANBABA Hayat Hikayesi
SOSYETE  KAZIM
Mutluluk  arayanların  üzerlerinde durdukları  konuların başında  günler  gelir. Bu günlerde eşini mutlu  edebilmenin çarelerini arar  kocalar. Anneler gününde Kendi annesinin  gönlünü  alamayan koca , sırf  eşi memnun olsun diye  kayın validesini  düşünür gibi  görünmek  zorunda  hisseder kendisini. Kayınpederini kaybetmiş  bir damat , ilaçlar sayesinde 70 yaş sınırının çok   daha  altında  görünen  kayınvalidesine  telefon ederek
“Annecim Anneler Günün kutlu olsun” der. Yokluk sınırının içindeki  vatanım insanı  kendisini  ilgilendiren  günleri  işte  bu nedenlerden dolayı kaçırmaz.
            Memleketimizdeki insan manzaralarını incelediğimizde ; acısı bol bir muıtluluk tablosu çıkar karşımıza.  Açlık sınırında yaşayan  ve  gelirleri  asgari ücretin de  altında  bulunan  vatanım  insanı  mutluluğu  televizyon izlemekte  bulur.
            Satılmış 37  ekran televizyonunun karşısına kurulmuş haberleri izlerken , ‘Anneler Gününün’ kullanıldığını işittiğinde
“Yav garı,  bah bu gün  analar  günüymüş, oda neyse. Her zaman  bir gün çıkarıyolar besbelli” der.Hemen kanal değiştirerek , koca şiddetine maruz kalmış bir kadının  gözyaşları içersinde  ağza  alınmayacak kelimelerle kocasına  hakaret  etmesini  gördüğünde
 “aha  bizim  ganal burası” der. Açlık sınırında  yaşayan  Satılmış gibiler şiddeti, itilip kakılmışlığı, mutluluk sınırları içersinde  göredursun biz  bir de   mutluluğu  yakalamış  mutlu  azınlıktan  bahsedelim  birazda. Onlar kocalarını mutlu  etmek için  sürpriz olsun  diye  doğum  günü  pastasından dansöz  çıkaranlardır. Üzüntüleri günün  birinde buluşlarında  tıkanıp kalmalarıdır. Ne yapsınlarda  kocalarını  mutlu  etsinler…
            Binlerce  çarpan kalbin, binlerce  alınan nefesin ücra ve  kuytu bir köşesinden, çılgınca  dans edenleri  seyreder Kazım. Kendi kafasından Lailada   çılgınca  dans edenlerden  nasıl bir kazanç kapısı  çıkarırım diye  düşünür.. Bunlar geç vakit  evlerine varacaklar. Kiminin  ertesi gün  daveti,  kiminin yakın bir zamanda düğünü  nişanı  vardır.
            Kafasından o an  düşündüğü ile ilgili olarak  yapacağı işin tutacağını bilen sosyete  Kazım para harcamada  sınır tanımayan hanımların imdadına yetişir.. Şayet çiftler  evleneceklerse, gazete sütunlarına ‘sosyete Kazımın’ buluşları ile  geçmeleri  lazım. Kimi  evlilerin nikahını helikopterde kıydırır, kimininkini  denizde, sandalda. Örneğin birisinden hoşlanmıyorsanız seçeceğiniz hediyede , Kazım  yardımcınızdır. Kimine  akrep aldırır  kimine  fare  maskotu, kimine  ayıpladığınız bir koku.
            Hediye  paketleri açıldığında  kiminde  mutluluk  gülücükleri  belirirken  kiminde  korku  çığlıkları.
            Mutluluk hiçbir  zaman bekleyerek kişinin  ayağına  gelmez. Mademki  mutluluk  sizin  ayağınıza  gelmiyor  o halde  sen mutluluğun  ayağına  git. Onun için nemi yapacaksın ? Kazıma  müracaat edeceksiniz, Kazıma.
            İşte  bizim komik ve espiri  anlayışı sınırsız  Kazım kardeşimizin karşısına  gelip de  bir parti, bir davet, nişan, düğün herhangi bir  etkinlik, bir akşam yemeği gibi aklınıza gelen veya  gelmeyen kutlamalarda yardımcınızdır. Öyle çılgınlıklar düşünen  kişilerde  işin parasal yönünde  pek fazla  durmazlar.
            Mesela otobüsteniz, Kazım en önden herkesi görecek bir seviyeden hayırlı yolculuklar diler. Gurupla  samimiyet duygularını pekiştirir. Ve  arkasından her yolculuklarında  söylediği 
“Erkekler uzun yaşamak istiyorlarsa kendilerinden genç bir kadınla, Mutlu  bir evlilik  istiyorlarsa  kendilerinden yaşlı  bir kadınla  evlenmelidirler” (Pery W.Buffinton) sözünü  yüksek  sesle  söyleyip  herkesten alkış almasını  bilir.
            İşte sosyete Kazım dünyanın çeşitli yerlerini dolaşmış en çok heyecan yaşanılan yerde  Türkiye.  Düşünün  bir kere  tam doğum  gününüzde  Galata  kulesindesiniz. Sinagok’ta  bir patlama  oluyor.Sizin  partinizdeki  gezinizden onlarca  kişi  koşar  adımlarla  kaçışırken peşinizdeki  sosyete habercilerinin  flaşları patlıyor. Gazetelerdesiniz. Örneğin  bir gün  deprem oluyor, dörtlük  bir sarsıntı  geçirdiniz.  Bu rahat  sizde  ve konuklarınızda  7.7 lik bir heyecan yaratır.  Kazım  gene  iş başındaysa  gene  gazetelerin  sosyete sayfalarındadır. Korkunun kimyasına  karışmış  aşkların  gölgesinde  bir gece  geçiren  misafirlerinizi  ertesi gün  bir Kapadokya  gezisine rahatça ikna  edebilirsiniz.
            Kazımın bir başka  ustalığı da  Bulunduğu ortama  göre  Türkçesini  ayarlar. Kimi  davetlerde  Türkçesini  İngilizciye  kaçan bir  lehçeyle  anlatır  kimi  davetlerde  Almanca. Biz işte o zaman  davetlerdeki  yabancı misafirler arasında  İngilizler mi  ağırlıkta  yoksa  Almanlar mı   hemen söyleriz. Bay Kazım için  Türkiye’de keşfedilmemiş bir köşe yok. Meryem Anadan, Antalya’daki  Düden Şelalesine, Trabzon’daki  yayla  şenliklerine  kadar   ilginç kutlamalarda  ilginç mekanları hemen bulur..Onun için yurdun  ve  dünyanın  muhtelif yerlerinden de  davetler  alır. Onun  dağarcığındaki  kelimeler  ve  anlatım  teknikleri çok farklıdır. Seçkin yabancı misafirleri  ağırlaması  bazı yabancı dillerde tarzancadır.  Herkes kahkahadan kırılır. Kendilerini  renkli  bir  sosyal hayatın içinde  bulanlar buradaki  arkadaşlıklarından dolayı birbirlerini yakınen tanımış olurlar..Birde bakarsınız  bu gezinin sonunda  evlenmeye  karar vermişler..
Tiyatro ,müzik, veya şiir grupları içersindeki  bir etkinliğe katılmışsanız şayet sizin güzelliğinize beste  yapacak kişiler çıkıverir karşınıza.
            Kazımın partisini  renkli bulanlar “Binlerce  partiye  gittim bu kadar  insanlar için şaşırtıcı  olanı yok” derler..Herkes bir şeye  hayret eder partide  muhakkak. Belirli  bir refah seviyesinde yaşayan azınlığın  gardorabında hapis kalmış giysiler  gibi hissederler kendilerini,  Kazımın partisine katılmayanlar.
            Bir defa  Kazım herkesin  rüyasını  keşfeder. Dört kez bıçak altına yatmış ve  sonra bu benim yüzüm  değil diye  estetik  ameliyattan feryat eden bayan G.Y yi  yatıştırır  ve  kendisinin de  avantasını  alacağı  estetik doktoruna  havale ederek  hayır dualarını alır. Onun için insanların rüyalarını  gerçeğe  dönüştürmesini  sağlar. İnsanların  zihinlerindeki  rekleri,  burunlarına  gelen kokuları  anlar. Gözlerindeki ışığın  güneş mi,ay mı olduğunu  bilir. Daveti veren kişinin  süslenmesine ,  hazırlanmasına  yardımcı oluyor diye  beylerinin de Kazım  pek bir hoşlarına  gider.
            Kazım  bir gün gök kuşağının  altında  bir davet yapacağım  demişti. Yağmur yağdığı  zaman en güzel gök kuşağı  nerede oluşur diye  kafasından düşünüp keşfettiği  bir mekanda .Metorolijiyi  dinleyip yağmurun yağacağı  bir günü  tespit  etmiş  ve o gün  hemen ‘Mutlu çiftler yemeği’ adı  altında bir  gezi düzenlemişti.  Hem güneşli,  hem yağmurlu  bir ortam olacak. Böyle  bir ortam  ancak  baharda  olabilirdi. Üzerlerinde de  gök kuşağı  oluşacaktı  üstelik. Etrafı hırçın dağlarla  çevrilmiş küçücük  bir dağ lokantasının  taraçasındaki  o muhteşem  günü  kimse unutamamıştı..Geziye katılan bayanlardan  şık kostümler içindeki  kusursuz fiziklerinin  nimetlerini  toplayabilmek için,   bekar zamparaların zuladan kendilerine  bakmalarında  bir sakınca  görmeyenler ve hatta  buna  fırsat verenler  gezinin  en renkli  simalarıydı. Saçlarından tırnaklarına kadar süzülüşlerinin  farkında olmasını isterlerdi  bayanlar  erkeklerin. Çokları pahalı markaların  koleksiyonlarını  üzerlerinde  toplamanın  avantajlarını  bile kullanıyorlardı.
            İnsanları şok  etmek Kazımın işiydi. Kazıma  sorsanız:  “bir programınız  var mı?” diye o:  “Benim  deliliklerimin programı olmaz   her zaman her yerde  her şey  olabilir” derdi.  Herkes  Kazım için. “Kazımın  yapacağı her türlü  sürprize  hazırlıklı  olun”  derlerdi.
Havuz kenarında  masalara kurulmuş  davetliler  bir  ağustos  sıcağında   “ah şu  havuza  girsek te  bir  serinlesek”  demeye  fırsat kalmadan  birde bakarsınız  bir itfaiyenin hortumundan  sular  gökten yağmur gibi  inivermiş başınıza  sizin kalbinizi okumuşcasına.  Kalbinizin fırtınalarından dağılan yağmur bulutlarını  keşfeder ön sezileriyle. Hayatınızın  gerçeklerini  yüzünüze karşı  söyleyerek  herkese pes  dedirtir.
            İşte  mutlu  azınlığımızın  kendisini, hayatın acı gerçekleri  arasına  duvar çekerek  soyutlamalarının  örneklerini  görmüyor muyuz yaşamımızda. Memleketimin mutlu  azınlığından mutluluk manzaraları  sunduk. Kim bilir yaşam yelpazemizin  grafiğinde   yüzde kaçlık bir  açı ile  göstereceğiz böyle  mutluluk  tablolarını.

 

 

 
 
 
 10

Bu sayının içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

Bir önceki Sayfaya Gitmek İçin Tıklayınız!

Bir sonraki Sayfaya Gitmek için Tıklayınız!

Selma GÜRSEL
Selma GÜRSEL Hayat Hikayesi
MALZEMESİ:: 2-3 porsiyon için,2 su bardağı erişte,4 bardak su,2 yemek kaşığı tereyağı. 
Kış ayları rahatlıkla kullanılabilen,ev kadınlarının yaptıkları bir çeşit makarnadır.
Yapımı: erişte kış boyu kullanılacak kadar un alınır. Her hamur yumağına bir adet yumurta ayarlanır. Kullanılacak kadar bu hamura tuz atılır. Bu karışım soğuk su ile çok katı olarak yoğrulur. Yoğrulan hamur eşit parçalara bölünerek yumak haline getirilir. Bu yumaklara un serpilerek oklava ile 1,5-2 milimetre kadar kalınlığında açılır. Açılan bu hamur temiz bir sofra bezi veya örtü üzerine konarak kurutulur. Dikkat edilecek husus bu hamurların çok kurumaması gerekmektedir. Hamur açımı bittikten sonra yarı kurumuş hamurlar 6 veya 7 kat aralarına çok az un serpilerek üst üste konulur. Bu yufkalar önce 4 eşit parçaya bölünür,bölünen bu parçalar 1,5-2 santim şeklinde şeritler halinde kesilir. Kesilen bu şeritler ince şekilde kıyılarak başka temiz bir sergi üzerine serilerek kurutulurlar.
Pişirilmesi: yarım tencere su kaynatılır. Kaynayan suyun içine yarım yemek kaşığı tuz ilave edilir. Erişteler bu kaynar suya atılır. Hamur pişene kadar kaynatılır. Ocaktan alınan bu erişte aklı başına gelmesi için 1 su bardağı soğuk su ile katılır. Bu tencere süzgeç ile süzülerek erişteler ayrılır. Süzgeçten alınan erişteler tencereye konur. Yağ tavasında eritilen tereyağı  tencereye ilave edilir ve tabaklara konularak servis yapılır. 

 

 

 
 
 
 11

Bu sayının içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

Bir önceki Sayfaya Gitmek İçin Tıklayınız!

Bir sonraki Sayfaya Gitmek için Tıklayınız!

Ahmet CANBABA
Ahmet CANBABA Hayat Hikayesi
SEN  OLMADAN 
Gözümde  tüten  baharı
Yaşamıyom sen olmadan
Sevinçli mutlu  günlerde
Coşamıyom sen olmadan
Sen  olmadan  sen  olmadan
Yaşamıyom  sen  olmadan
 
Sensiz  ten    usumda  ağlar
Can  yürekte  yosun  bağlar
Zora  düştüm  hırçın  dağlar
Aşamıyom  sen  olmadan
Sen  olmadan  sen  olmadan
Yaşamıyom  sen  olmadan
 
Bahar  girmez  kışlarıma
Geç  kaldığım  işlerime
Özlediğim   düşlerime
Koşamıyom   sen  olmadan
Sen  olmadan  sen  olmadan
Yaşamıyom  sen  olmadan
 
Geçit vermeyen bellerden
Esemediğim yellerden
Yaprak misali dallardan
Düşemiyom sen olmadan
Sen olmadan sen olmadan
Yaşamıyom sen olmadan
 
Ağıtlar gözümde kuru
Başaramam  sensiz  zoru
İçimdeki yanan koru
Deşemiyom sen olmadan
Sen olmadan  sen olmadan
Yaşamıyom sen olmadan

 

 
 
 
 12

Bu sayının içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

Bir önceki Sayfaya Gitmek İçin Tıklayınız!

Bir sonraki Sayfaya Gitmek için Tıklayınız!

Dile BİGA
Dilek BİGA Hayat Hikayesi
BİR AŞKA AİT
Uzaktan gördüğün yüzün eşgali
Gönül arşivinden bir aşka ait
Gözlerimden yağan bu hüzün seli
Nefretle andığım bir aşka ait
 
Belki de sayılı bir kaç saatti
Ömrümden çaldığın zamana ait
Yüreğimi sarsan bu hazin veda
Yasını tuttuğum bir aşka ait
 
Duyduğum endişe beni şaşırttı
Yıllar var ki kalbim böyle atmadı
Hayalimde çalan bu hüzzam şarkı
Küllenmiş sandığım bir aşka ait

 

 
 
 
 13

Bu sayının içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

Bir önceki Sayfaya Gitmek İçin Tıklayınız!

Bir sonraki Sayfaya Gitmek için Tıklayınız!

Rıza KANDEMİR
Rıza KANDEMİR Hayat Hikayesi
ŞAHIM EYVALLAH EYVALLAH!
Elim açtım semaya Mevla’m seni çağırdım
Miraç’tayken Muhammed yetiş diye bağırdım
Ulaşmaktı sizlere benim yegane derdim
Yazdığım ilmihali Mevla’m sana gönderdim,
Hak La İlaha İlle Allah eyvallah şah eyvallah
Adı güzeldir güzel şah şahım eyvallah!

Haktan ayetler indi meleklerin yanında
Gurtlan ipek dokudu o Eyübün teninde
Seferdeyken Muhammed sen var idin yayında
İnsanlığı sevgi var inan İslam dininde
Hak La İlaha İlle Allah eyvallah şah eyvallah
Adı güzeldir güzel şah şahım eyvallah!

Hakkın yüce nişanı Muhammed’e verildi
Yetim Mehmet diyerek karşı duruldu
Kur’an ilmin şehridir gapıda o görüldü
Cenk ederken Muhammed sağ omzunda dururdu
Hak La İlaha İlle Allah eyvallah şah eyvallah
Adı güzeldir güzel şah şahım eyvallah!

Mübarek Kur’ana ayet indi yazıldı
Muhammed’in yanına Ehlibeyt düzüldü
Ali Hakkın aslanı Zülfügara çizildi
Cennetteki kapıya on iki imam yazıldı
Hak La İlaha İlle Allah eyvallah şah eyvallah
Adı güzeldir güzel şah şahım eyvallah!

Bütün bunlar hepsi vardı yüce Kur’anda
KUL RIZA’YA bu canı veren sensin alanda
Sana kavuştum şükür senden olsa çilemde
Doğan günde adın var ufukları görende
Hak La İlaha İlle Allah eyvallah şah eyvallah
Adı güzeldir güzel şah şahım eyvallah!
14 Ekim 2007 03.15
 

 

 
 
 
Bir önceki Sayfaya Gitmek İçin Tıklayınız!
 

Bu sayının içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

Çalışmalar TELİF ESERİDİR Yazarlarımızın gönderileri ile yayına alınmıştır.
corumlu2000@gmail.com
Mahmut Selim GÜRSEL  
yazarlarımız yaptıkları paylaşımlardan sorumludur.
Sitemiz ve yazarlarımız;hukuka, yasalara, telif haklarına ve kişilik haklarına saygılı olmayı amaç edinmiştir.