DİKKAT ! BU BİLGİLER TELİF ESERİ OLUP YAZARI VE YAYINEVİMİZDEN  İZİN ALINMADAN KULLANILMAMALIDIR.

YIL 11     SAYI 131    25 Ocak 2010

Mahmut Selim GÜRSEL YILLAR İÇİNDE; YILLAR MI VAR!
Mahmut Selim GÜRSEL GEÇMİŞ OLSUN DİLEKLERİMİZLE ALİ EMİROĞLU
Müslüm TUNABOYLU MAHMUT TUNABOYLU’YU ANARKEN
Hüseyin Hüsnü GÜREL TBMM DİLEKÇE KOMİSYONU BAŞKANLIĞI’NA ANKARA -VII-
Mustafa Nevruz SINACI CUMHURİYET, DEMOKRASİ VE ORDU ÜZERİNE  "GALİP BARAN" İLE BİR SÖYLEŞİ
Ahmet  CANBABA FELAKET  HAMDİ
İsa KAYACAN TÜRKÇE YAZ, TÜRKÇE OKU
Selma GÜRSEL BULGUR PİLAVI MERCİMEKLİ
Mahmut Selim GÜRSEL SON NEFES
Necati CAVDAR SİZ......
İsa KAYACAN BİZ NELER BİLİRİZ
Emine Sevinç ÖKSÜZOĞLU HOŞÇA KAL CAN AZERBAYCAN
 
   
 
 
 
 01

Bu sayının içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

Bir önceki Sayfaya Gitmek İçin Tıklayınız!

Bir sonraki Sayfaya Gitmek için Tıklayınız!

Mahmut Selim GÜRSEL
Mahmut Selim GÜRSEL Hayat Hikayesi
YILLAR İÇİNDE; YILLAR MI VAR!
            Yıllar; birbirini kovalarken insanlar ve canlılar olarak geçen zaman dilimine dikkat etmemekteyiz. Bu kovalana zaman diliminde bizlere düşen geçmişte yaptıklarımızı irdeleyerek başka yanlışlıklara sebebiyet vermememizin gerektiği bilebilsek ne güzel olur değil mi?
Yaşadıklarımızın birçok kişiye belki de bir kılavuz veya ders çıkartacakları geçmiş anılar dizini olması bizlere birer guru vesilesi olarak karşımızda durması bizlere de bir başka yıl içinde yılları yaşamamıza gerekçe olacaktır.
Anıların iyi ve kötü olması, bizim için önemli veya önemsiz olması hiç amma hiçbir zaman anılarımızın saklanmasına bir sebep olarak göstermemiz bizim kendimizden kaçmamızın göstergesi değil midir?
Bizlerin yazarak veya anlatarak dile getirdiğimiz geçmiş yıllardaki anılarımız başkalarının en azından sizin çabalarınızın da neler olduğunun bir delili olarak gösterilen kaynak olarak diğerlerini karşılarına çıkması size de bir şeyler yapmış olmanın hazını yıllar içinde yıllar mı var sorusunu sormanızı sağlar.
Sözün ortasında kalmamak ve sonucu daha da irdelememek için bizlerin yaptıklarımızı yazmamız, başkaların da bu yazdıklarımızı okumaları ile öğrenmelerine fırsat vermemiz gerekir.
Her yıl tekrarladığımız ve bir yıl boyunca sizlere yazdığımız gibi onlarca yazarımız ve  şu an 56844 Fikir Dergisi Google grubu http://groups.google.com/group/fikir-dergisi üyesi bulunmaktadır.
Her bayram bu grup ve yazarlarımızın kutlamalar gönderdiğini düşünürsek her birimizin e-postaları kilitlenir ve çalışmaz duruma düşeceği düşüncesi ile kutlamalarda bulunmak isteyen arkadaşlarımız ve grup arkadaşlarımızın bize yazmaları ve kutlamalarını kısaca bildirmeleri gerekmektedir.
Hepimiz bu sayfalara emek vermekteyiz.
Aşağıda bulunan tarihlerin altına kutlamalarda bulunmak istiyorsanız 20 Aralık 2009 tarihine kadar bana yazınız.
corumlu2000@gmail.com
 
 
1 OCAK YILBAŞI
25 ŞUBAT MEVLİT KANDİLİ
23 NİSAN ULUSAL EGEMENLİK VE ÇOCUK BAYRAMI
1 MAYIS EMEK VE DAYANIŞMA GÜNÜ
19 MAYIS ATATÜRK’Ü ANMA VE GENÇLİK SPOR BAYRAMI
17 HAZİRAN REGAİP KANDİLİ
8 TEMMUZ BERAT KANDİLİ
11 AĞUSTOS RAMAZANIN BAŞLANGICI
30 AĞUSTOS ZAFER BAYRAMI
5 EYLÜL KADİR GECESİ
9 EYLÜL RAMAZAN BAYRAMI
29 EKİM CUMHURİYET BAYRAMI
16 KASIM KURBAN BAYRAMI
7 ARALIK HİCRİ YILBAŞI
16 ARALIK AŞURE GÜNÜ

 

 

 

 

 

 02

Bu sayının içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

Bir önceki Sayfaya Gitmek İçin Tıklayınız!

Bir sonraki Sayfaya Gitmek için Tıklayınız!

Mahmut Selim GÜRSEL
Mahmut Selim GÜRSEL Hayat Hikayesi

Yazarımız Ali EMİROĞLU’NA Sağlıklı ve uzun bir ömür diler geçmiş olsun temennilerimizi bildiririz. 

Selma ve Selim GÜRSEL

 
 
 

 03

Bu sayının içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

Bir önceki Sayfaya Gitmek İçin Tıklayınız!

Bir sonraki Sayfaya Gitmek için Tıklayınız!

Müslüm TUNABOYLU
Müslüm TUNABOYLU Hayat Hikayesi
MAHMUT TUNABOYLU’YU ANARKEN
Saygı değer meslektaşlarım; çok değerli konuklar!
Bayanlar baylar,Merhum Gazeteci-Yazar Mahmut Tunaboylu’yu  ebediyete  uğurlayışımızın sekizinci,doğumunun 56 .yılında kabri başında birlikte anıyoruz. Merhum Mahmut Tunaboylu, babasının  bir eğitimci olması nedeni ile sanıldığı gibi ekonomik durumu
Günlük ihtiyaçlarını kolayca karşılayabilen bir aile içersinde büyümemiş, çocukluğunda  bir buçuk, gençliğinde ise askerlik dönemi boyunca baba ve aile hasreti çekmiştir. O babasının o dönem geçerli olan renkli kağıtlara yazarak gönderdiği mektup parçalarını ikinci bir mektup gelinceye dek cebinde saklamıştır. Soranlara da babamın mektubu değil mennu diyebilmiştir.
Mahmut, yine baba hasreti çektiği günlerden birinde kendir çöpleri ile oynarken, bir parçanın  gözüne isabet etmesi sonucu birkaç gün sonra hastaneye ulaştırılabilmiş, yaşadığı sürece normal olarak olanları izleyememiş, bir süre gözlük kullanması arkadaşlarınca öğütlense de, gözlüklü yaşamı benimsememiş, gazeteciliğe başlaması ile gözlüğün yardımcılığına evet diyebilmiştir.
Mahmut Tunaboylu, yerel basında olduğu gibi ulusal basında da Çorum sorumlusu olarak görev almış, çevresindeki  sorunları yazılı ve görsel basında ,ulaşması gereken yerlere ulaştırmıştır. Bugüne dek dile getirilmeyen bir yanı da vatani görevi sırasında sakıncalı olarak birkaç yerleşim yerinde görev yaparken babasının çalıştığı yerel gazeteye el yazısı ile karaladığı makalelerini CEMİL adı ile okuyucularına sunmuştur.
Çocukluğunda, arkadaşlarının giydiği lastik ayakkabıları giyebilmek için ayağında ki potinleri çıkarıp bir kenara atan ve yalınayak onlarla günlük yaşamı paylaşmasını, dediğini yaptırıncaya dek eylemini sürdürmesini bilmiştir. Çocukluğunun bir bölümünün köylerde geçmiş olması sonucudur ki köy yaşantısını, orada ki doğayı, kırsal alandaki çocukların sorunlarını beyninde saklamayı bilmiş, yazılı yapıtlarını kaleme alırken, vurguladığı genellikle hep Anadolu  insanının yaşamı  olmuştur.
Gazetelerde yayınlanan sorunlarla ilgili yazılarında  kendini ve ailesini hiç düşünmemiş, toplumun sorunları çözümlenirse ailemin sorunları da onunla birlikte çözümlenir diye düşünmüştür. Mizah yolu ile yöre ve ülke sorunlarını yöneticilere yansıtmaya çalışmış,bu nedenle bir mizahi yazısı nedeniyle ağır cezada yargılanmış aldığı ceza sonucu okurları ile yemek tarifleri yazarak bağını sürdürmüştür.
Saygı değer hazurun!
Bugüne dek Merhum Gazeteci-Yazar Mahmut Tunaboylu nun bilinmeyen yanlarının bir bölümünü yansıtmaya çalıştım. Çorum Gazeteciler Cemiyeti Başkanı Sn,Şevket Erzen in vurguladığı gibi,Mahmut Tunaboylu  Çorum’un sembolü olarak kabullenilmiş,bugüne dek yapılanlar sayesinde Çorum yurt ölçeğinde olduğu gibi yurt dışında da insanlarca tanınır hale gelmiştir. Sanırım Merhum Mahmut Tunaboylu’nun  sağlığında ki eylemlerinin bir katkısı olmuştur diye düşünüyorum.
Merhum Gazeteci-Yazar Mahmut Tunaboylu  birisi kız biri erkek olmak üzere  lise mezunu iki evladını bırakarak ebediyete intikal etmiştir. Müslüm Tunaboylu olarak bugüne dek isteğimin bir bölümü Çorum Gazeteciler Cemiyeti olarak karşılanmış,bir bölümü ise  kişisel olarak değil cemiyet olarak çözüme kavuşturulabilir düşüncesindeyim.
O da  Şudur kısaca: Mahmut Tunaboylu’nun uzun süre yaşadığı sokağa adının Belediye meclisi tarafından  verilmesi düşünüdür. Bu konuda  iki bin yılı Mayıs ayının ilk haftasında  tarafımdan girişim yapılmış, ancak bugüne dek  bir gelişme görülmemiştir.
Bir baba olarak sizden çok zor bir eylem istemiyorum. Cemiyetin bu konuda etkin girişimini beklediğimi, beni bundan mahrum etmeyeceğinizi biliyor, Tunaboylu’nun geride  kalanları adına hepinizi beni dinlediğiniz için teşekkür ediyor sonsuz saygılarımı sunuyorum.
Siz varsanız bizde varız.
Sağlıcakla kalın .                                18 ocak 2010                   
                                                                                

 

 
 

 
 04

Bu sayının içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

Bir önceki Sayfaya Gitmek İçin Tıklayınız!

Bir sonraki Sayfaya Gitmek için Tıklayınız!

Hüseyin Hüsnü GÜREL
Hüseyin Hüsnü GÜREL Hayat Hikayesi
TBMM DİLEKÇE KOMİSYONU BAŞKANLIĞI’NA ANKARA
 KONU: Marmara Bölgesi ile Erzincan ovasında yeraltında doğalgaz patlamalarından ileri gelen korkunç afetler ve Erzincan ovasında çok zengin doğalgaz yatağı varlığı Hk.
İLGİ : TBMM Dilekçe Komisyonu Başkanlığının 05.11.2008 / 2396 No’lu Kararı Marmara bölgesi ile Erzincan ovasında deprem hareketi başlamadan önce  yeraltından bomba gibi patlama ve gürültülü sesler işitilmektedir. Depremler ile ilgisi olmayan bu patlama seslerinin sebebini hiç kimse araştırmamıştır.

Geçen Sayıdan Devam

ERZİNCAN’DA DEPREMLERE DAYANIKLI İNŞA EDİLEN BÜTÜN BİNALAR ÇOK TEHLİKELİ ŞEKİLDE ÇATLAMIŞTIR
1992 Depreminden sonra Erzincan da en şiddetli depremlere dayanıklı birçok B.A bina inşa edilmiştir. Erzincan da ara sıra 2, 3, 4, 5 gibi ufak şiddetteki depremlerde; suya doygun zeminlerin bulunduğu yerlerde; yeraltında doğalgaz patlamaları ile ufak ölçüde sıvılaşma olayları meydana gelmektedir. Depreme dayanıklı inşa B.A binalarının kolonları, kirişleri, döşemeleri ve perde duvarları gibi taşıyıcı aksamları; ufak sıvılaşma olaylarına dayanamamış ve binaların taşıyıcı aksamları çok tehlikeli şekilde çatlamışlardır.
Bu çatlak binalar; ileride meydana gelecek çok şiddetli olamayan depremlerde bile; burgu gibi bükülerek param parça olmaya ve bina içindeki insanların da pestil gibi ezilmeye mahkum bulunmaktadır. Bu çatlak binalar; sıvanarak, badana yapılarak çatlaklar çok mükemmel şekilde gizlenmektedir. Bu çatlak binalar sıvanarak veya sıva çatlağı olduğu yutturulması ile; Erzincan halkına terk ve teslim edilmiştir.
Bu binaların taşıyıcı aksamlarının çatladığını Erzincan da Metin ÇÖREKÇİ, Dr. Cihangir ARISAN, Dr. Hilmi SEVİNÇ; Nihat YAPAR, Hüseyin YERGÜN gibi birçok kimseler tarafından bilinmektedir.
ERZİNCAN OVASI VE BU OVA CİVARINDA PETROL (DOĞALGAZ) TEŞEKKÜLÜNE UYGUN JEOLOJİK YAPI BULUNMAKTADIR MTA. nın 1/500.000 ölçekli Erzurum jeolojik haritasında Diyarbakır'ın Hazro ilçesindeki petrol ve doğalgaz teşekkülüne uygun jura, kretase, eosen ve miosen gibi katmanlar bulunmaktadır. Erzincan ovası ve bu ova civarında da petrol ve doğalgaz teşekkülüne uygun jura, kretase, eosen, miosen gibi katmanların benzer şekilde bulunduğu görünmektedir. Hazro da petrol ve doğalgaz aramak gayesi ile 11 adet sondaj yapıldığı halde; Erzincan ovası ve civarında petrol ve doğalgaz aramak için hiçbir sondaj yapılmamıştır.
MTA Genel Müdürlüğü tarafından Erzincan ovasında sıcak su aramak için; fayların getirmiş olduğu mağmatik yapılı zeminlerin çatlaklarında 4 derin kuyu sondajı yapılmıştır. Bu derin kuyu sondajlarından asitli, acı, kaplıca suları çıkmaktadır. Mağmatik yapılı bu sondajlardan petrol ve ya doğalgazın çıkması mümkün değildir.
Erzincan ovasında yapılacak sismik etütler neticesine göre sedimanter zeminlerde yapılacak sondajlardan sıvı petrol ve doğalgaz göklere fışkıracak ve çok ekonomik üretim yapılacaktır.
MARMARA DENİZİNDE BAZI DEPREMLERDE TSUNAMİ MEYDANA
GELMEKTEDİR. 1509 Depreminde İstanbul'un sahil boyundaki ve Galata surlarını aşacak ölçüde çok yüksek Tsunami dalgaları meydana gelmiştir.( Ek: 13)
1894 İstanbul depreminde kıyıdaki kayıkları, tekneleri, mavnaları parçalayacak ölçüde Tsunami dalgaları meydana gelmiştir. Bu dalgalar Tsunami dalgalarıdır. Bu Tsunami dalgalarının Marmara denizinde doğal gaz patlamaları ile deniz suyunun havaya savrulmasından ileri geldiği anlaşılmaktadır. (Ek: 22,32,33,34)
Marmara bölgesinde 326 ve 1894 yılları arasındaki 1568 senede meydana gelen 19 depremden 9 depremde Marmara denizinde Tsunami meydana gelmiştir (EK 15)
Tarihi bilgilere göre Marmara Denizinde çeşitli dalga büyüklüğünde Tsunami dalgalarının meydana geldiği belli olmaktadır.
1995 JAPON KOBE DEPREM AFETİ DÜŞEY YÖNLÜ HAREKETLERDEN İLERİ GELMİŞTİR. Japonya da 7.2 gibi çok şiddetli olmayan 1995 Kobe depreminde; en şiddetli depremlere dayanıklı inşaatlar çok şiddetli olmayan bu depreme dayanamamıştır. Kobe de depremlere dayanıklı inşaatlar, Marmara bölgesi ile Erzincan da olduğu gibi yana yatıp yatıp kalkarak ve burgu gibi bükülerek; param parça olmuşlardır.
Kobe deprem afetinin; deprem üssü merkezinin yakın olması sebebi ile; Kobe'nin aşağıdan yukarı doğru itilerek; düşey yönlü deprem hareketlerinden ileri geldiği bu depremin ilk günü keşfedilmiştir.
Kobe'ye 50 milyar ABD doları gibi muazzam masraf ile; esneyen mavsallı oynak sistemde inşaatlar yapılmış ve Kobe düşey yönlü hareket canavarına karşı korunmuştur.
1995 Kobe deprem afetinin düşey yönlü hareketlerden ileri geldiği; bu depremin ilk günü keşfedildiği halde; Marmara bölgesi ile Erzincan şehrinde ve ovasında deprem hareketleri başlamadan kısa süre önce yeraltında doğalgaz patlamaları ile ve bu patlamaları ile meydana gelen sıvılaşma olayları ile; zeminlerin aşağıdan yukarı doğru itilmesinden ileri geldiği henüz bilinmemektedir.
Bilim dünyası ve özellikle Japonlar tarafından düşey yönlü hareketlerin esneyen oynak sistemler ile önerileceği kesin olarak belli olmuştur. Kobe’de olduğu gibi esneyen mavsarlı oynak sistemler ile düşey yönlü hareketlerin önlenmesi çok pahalıya mal olmaktadır. Bu nedenle esneyen zeminlerden ve esneyen yapı malzemelerinden istifade etmek fevkalade faydalı olacaktır
1894 İSTANBUL DEPREMİNDE YERALTINDA DOĞALGAZ PATLAMALARI VE SIVILAŞMA OLAYLARININ KORKUNÇ AFETLERE SEBEP OLDUĞU ANLAŞILMAKTADIR. Afet İşleri Genel Müdürlüğünün Feriha ÖZTİN tarafından düzenlenen 1894 İstanbul deprem raporunda yer altında patlama ve gürültülü sesler işitildikten sonra deprem hareketlerinin başladığı; Prenses adalarında top patlar gibi sesler işitildiği; zeminlerde düşey yönlü hareketler meydana geldiği; yüzey arazinin sarsılarak deniz gibi dalgalandığı; rijit yapılı kagir binalarda çok büyük hasar olduğu halde ahşap, salaş ve tuğla gibi yapılarda bir miktar esneme olduğundan; bu yapılarda daha az hasar meydana geldiği; faylarda 25-30 km. uzakta olan İstanbul Anbarlı da fay olmayan yerde zeminin yarılarak 3 km. boyunda çatlak açıldığı; Marmara denizinde Adalarda ve bir çok yerde çatlaklar açıldığı; Marmara denizinde sular kıyılardan 200 m. geri çekildikten soma meydana gelen dalgalar (Tsunami dalgaları) ile kayıkların, teknelerin, mavnaların parçalandığı; birçok yerlerin sular altında kaldığı suya doygun zeminlerin bulunduğu yerlerde çok büyük hasarlar meydana geldiği halde bu yerlere bitişik; yakın olan suya doygun zeminlerin bulunmadığı yerlerde hiçbir deprem hasarı meydana gelmediği binalardan toz bulutunun yükseldiği; bazı depremlerde gürültülü seslerin ve sarsıntıların aylarca devam ettiği konularında çok önemli bilgiler verilmektedir.
Bu rapor incelendiğinde; 1894 İstanbul depremi meydana geldiği dönemde; yeraltında doğalgaz patlamaları ve bu patlamalar ile suya doygun zeminlerde sıvılaşma olayı meydana geldiği konularının henüz bilinmediği anlaşılmaktadır. Bu rapor incelendiğinde Marmara Bölgesi ile Erzincan şehrinde ve ovasına deprem hareketleri başlamadan yeraltında doğalgaz patlamalarından ileri gelen ve dünyada benzeri olmayan afetlerin Marmara Bölgesi ile Erzincan şehrinde ve ovasında benzer şekilde meydana geldiği anlaşılmaktadır.
OSMANLI PADİŞAHI KUYULAR KAZDIRARAK YERALTINDA DOĞALGAZ PATLAMALARINDAN İLERİ GELEN SARSINTILARDAN İSTANBUL'U KOLAYCA VE AZ MASRAF İLE KURTARMIŞTIR. 1509 İstanbul depremi olup bittikten soma yeraltında doğalgaz patlamalarından ileri gelen sarsıntılar gece gündüz devam etmiştir. Doğalgaz patlamalarından ileri gelen yüzey arazinin deniz gibi dalgalanması ve sıvılaşma olayları ile meydana gelen bu sarsıntılar deprem sarsıntıları olarak algılanmış ve bu olaylar deprem olayı olarak kabul edilmiştir. Marmara bölgesi ile Erzincan şehrinde ve ovasında bazen depremler olup bittikten soma yeraltında doğalgaz patlamaları ve bu patlamalarından ileri gelen sarsıntılar aylarca ve yıllarca devam etmektedir.
1509 İstanbul depreminde Yavuz Sultan Selim'in babası II. BEYAZIT Osmanlı Padişahı olarak İstanbul da bulunuyordu. Bu devirde dünyanın öküzün boynuzları üstünde olduğuna ve öküzün boynuzlarını oynatması ile; depremlerin meydana geldiği hurafelerine inanılıyordu. Bu devirde faylar, doğalgaz, doğalgazın grizu gibi patlaması ve sıvılaşma olayları henüz bilinmiyordu.
501 sene önce; 1509 İstanbul depreminde, Osmanlı Padişahı II. BEYAZIT; İstanbul'un çeşitli yerlerine 400 kuyu kazdırarak; yeraltında doğalgaz patlamalarından ileri gelen ve 30 gün veya 45 gün devam eden sarsıntılardan İstanbul'u kurtarmıştır.
Bu kuyular ile yer altında kil tabakaları arasında düdüklü tencereye benzer kapalı ortama 400 delik açılmıştır. Bu kuyular denge bacası görevi yapmış ve yeraltında doğalgaz patlamalarından ileri gelen muazzam basınçlar ve meydana gelen sıvılaşma olaylar bilimsel olarak önlenmiştir.
Yeraltında doğalgaz patlamalarından ileri gelen sarsıntıları önleyen bu kuyular ile depremlerin ve deprem sarsıntıların önlenmesi mümkün değildir.
Yüce Padişahımız II. BEYAZIT; başını mezardan kaldırsa; Marmara bölgesi ile Erzincan şehrinde ve ovasında suya doygun zeminlere ulaşacak şekilde 10-20-50-100 m. gibi az derinlikte ve 80-100Cm. gibi geniş kuyular kazdırarak; bu yerleri kıyametler koparcasına çok korkunç afetlerden kolayca ve çok az masraf ile kurtaracaktır.
Bugüne kadar Osmanlı Padişahı II. BEYAZIT'TAN başka hiçbir kimse; yeraltı düdüklü tenceresinde doğalgaz patlamalarından ileri gelen sarsıntıları önlemek için bilimsel çare aramamıştır. Çok akıllı ve üstün yetenekli padişahımız II. BEYAZIT ın altından heykellerini yaparak; Marmara bölgesi ile Erzincan şehrini ve ovasına dikmek gerekir. Marmara Bölgesi ile Erzincan şehrinde ve ovasında yer altı düdüklü tencereleri muazzam büyüklükte bulunmaktadır. Bu sebeple bugüne kadar açılmış olan ufak çaplı artezyen ve sondaj kuyuları faydalı olmuştur. Denge bacası görevini tam ve iyi yapabilmek için mutlaka geniş çaplı kuyuların açılması gereklidir. 
SON

 

 
 
 
 05

Bu sayının içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

Bir önceki Sayfaya Gitmek İçin Tıklayınız!

Bir sonraki Sayfaya Gitmek için Tıklayınız!

Mustafa Nevruz SINACI
Mustafa Nevruz SINACI Hayat Hikayesi
CUMHURİYET, DEMOKRASİ VE ORDU ÜZERİNE  "GALİP BARAN" İLE BİR SÖYLEŞİ
Tarihi (Kadim) Demokrat Parti'nin 64. Kuruluş Yıldönümü nedeniyle 7 Ocak 2010 günü yayımlanan “Demokrasiye İlk Adım ve ilk Demokratik Açılım" adlı yazım kamuoyunda bir hayli yankı buldu. Bir kısmı olumlu “takdir, teşekkür ve onay içeren” bir kısmı da “sübjektif iddialar ile olumsuz tenkit ve tepki dolu” bir hayli yankılanan ve heyecanla karşılanan dizi makalelerim üzerine bazı görüşme ve röportaj talepleri geldi. Bunlardan biri ve en dikkat çekeni; Ülkemizin YÖK’ten bağımsız, bağlantısız, AB formatında “tam bir Sivil Toplum Kuruluşu” gibi, özgür bilim ve “BİLİNÇ ÇAĞI” adına hareket eden ve Internet ortamında faaliyet gösteren “Bilinç Üniversitesi” Kurucu Rektörü, Bilinçolog Galip Baran. Aşağıdaki mülâkatı O’nunla gerçekleştirildi.
Değerli ilgi, bilgi ve tetkiklerinize sunulur.
"Galip BARAN ve Mustafa Nevruz SINACI Sohbeti," (15 Ocak 2010)
Mustafa Nevruz SINACI: Ocak ayının ilk haftası, Cumhuriyet Tarihi, adalet, hukuk ve demokrasi yönünden çok önemli ve bir o kadar da anlamlıdır. Çünkü TC’nin kuruluşundan bu güne, bütün dönemlerin "en büyük ve tek gerçek açılımı" 1946 yılı Ocak ayının ilk haftasında gerçekleştirilmiştir. Bu, Demokrat Parti’nin kuruluşudur.
Galip BARAN: "Cumhuriyet" sözcüğü, bana, "ilelebet payidar olabilmesi" için uğruna çalışmamız, "ilmen, fennen, bedenen kuvvetli ve yüksek seciyeli 'cumhuriyet’ muhafız'ları "olmamız gerektiren bir oluşumu hatırlatıyor.
Bu konuda, fert ve millet olarak çalışmadığımız, seviyeli ve seciyeli muhafızlar olamadığımız ortada. Ülkemizi bu günlere sürükleyen başarısızlığı ne o, ne de bu şahsa yüklemenin veya illâ birilerini aklamanın doğru olmadığını düşünüyorum. Gerçek şu ki: Atatürk'ün kurucusu olduğu, 'yaşadığı sürece sahipli görünen Cumhuriyet' vefatından sonra sahipsiz, korumasız, kimsesiz ve yetim kaldı. Üstelik maruz kaldığı çok yoğun bir kültürel savaş ve saldırı sonucu “medeniyet, etik ve tarih hafızası silindi”, telâfisi kabil olamayacak kadar büyük bir “bilinç kaybına” uğradı.
Mustafa Nevruz SINACI: Mustafa Kemal, istikbale (geleceğe) matuf fevkalâde basiret, feraset (öngörü-ileri görüş) ve bu minvalde; Cumhuriyetin geleceğine dair hâsıl olan kaygıları nedeniyle, “en hayati uzvu ve unsuru eksik kalan Cumhuriyeti demokrasi ile birleştirmek, bütünleştirmek ve kuruluşu tamamlamak istiyordu. Bu uğurda 1924'de (...) "Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası" nı kurdurttu. Kuruluş amacı demokrasi olan parti, (...) 03.Haziran.1925 'de kapattırıldı. Bu hayal kırıklığı, mâkus talih ve hüsrandan beş yıl sonra, 12 Ağustos 1930'da aynı amaçla bu defa "Serbest Cumhuriyet Fırkası" kuruldu. Fakat 17 Kasım 1930'da (Terakkiperver Cumhuriyet Fırkasını kapattıran menfur bedhahlar yüzünden) kendini feshederek siyasetten çekilmek zorunda bırakıldı.
Galip BARAN: Sözü edilen Partilerin Kapatılması konularıyla ilgili olarak görüş açıklarken "Kubilay olayı" ve "Atatürk'e suikast" girişiminin dikkate alınması gerekir.
Mustafa Nevruz SINACI: O süreçte vuku bulan, dertsim isyanı dâhil, her iki olay da tıpkı bugün tekerrür edenler gibi, AB-D/İngiltere senaryoları çerçevesinde sahneye konulan “organize işler” kategorisine ait provokasyonlardandır. Zaten bugün olanlar da, o dönemin sarkıt, dikit, kalıntı ve uzantıları değil mi? İhanetin bir ucunda derviş Vahdeti’nin, beyni iğfal ve infiale uğramış hain-mel’un torunları, diğer ucunda da; Kürt kisvesi altında yuvalanmış Ermeni (Taşnak-Hıçak) dönmeleri, Rum-yunan Megalo İdea devşirme kriptoları ve sabetay kozaları var.
Yani Kubilay ve Atatürk'e suikast) bir rastlantı değil, aksine, “organize işler” kaynaklı, AB-D dayanaklı, Ermeni-Yunan ve İngiltere destekli bir tertiptir. Arkasında, 38 sonrası kadrocular, 150’likler, solcular, komünistler ve aydınlıkçılar vardır. 1960’dan günümüze başımıza belâ ve tebelleş olan anarşi ve terör odaklarını ataları ve ağa babaları, yardım ve yatakçıları yani!
Ancak, bizler gibi; vatan, millet, bayrak ve toprak sevdalısı insanlara,”asker" kelimesi otomatikman milli değerleri, manevi mukaddesleri ve dünyayı yaşanmaya değer kılan "Vatan, Millet, Hürriyet, Tam Bağımsızlık ve Adalet" gibi ulusal ve evrensel değerleri hatırlatır ve milliyetçi kavramları çağrıştırır. Bize göre Ordumuz, dünyanın en namuskâr ve dürüst, yüksek faziletli, medar-ı müftehir (iftihar), evlâdı Fatihan; Hayat, hukuk, adalet ahlâkı, Cumhuriyet ve bilhassa demokrasi teminatımızdır.
Ordumuz, “İnönü ekolü” nü daima ret, tenzih ve tekzip eden, Mustafa Kemal Atatürk'ün ordusu olup; Hak, hakikat, adalet, hukuk, demokrasi ve Cumhuriyetin ebet-müddet bekçisidir. Fazilet'le mündemiç Cumhuriyeti "ilelebet payidar kılmaya memur ve mükellef olarak; İlmen, fennen, bedenen kuvvetli, ahlâken yüksek, seviyeli-seciyeli muhafızlar otağı, Peygamber Ocağı ve Şehitler diyarıdır.
Bu nedenle, kahraman ordumuzu yıpratma kampanyası yürüten menfur iftira, tefrika ve kumpaslar içinde yuvarlanan odaklarla kesinlikle aynı safta olamayız.
AKSİNE:
1. TSK içinde, İsrail odaklı ve dinsel, “sapkın bir Yahudi tarikatı olan” Mason, Misyoner ve bunların yan-yardımcı, toplayıcı teşekkülleri “tamamlayıcı-bütünleyici” unsurların varlığını şiddetle ret; Eğer var ise, mahfuz ve muhafaza edenleri, bunlara yardım ve yataklık yapanları; Türkiye Cumhuriyetinin “dahili bedhahları”, Türk, insanlık ve İslâm düşmanları olarak kabul, telâkki ve ilân ederiz.
2. TSK, şehitler otağı, Peygamber Ocağı ve Mustafa Kemâl ATATÜRK Ordusu orijini nedeniyle, zerre kadar bir pisliğe mütehammil olamaz. TSK içinde asla bir ateist, pagan ve din düşmanı barındırılamaz; Başta rüşvet, iltimas, ayırma-kayırma, yolsuzluk ve suiistimal zanlısı, fail yahut suçlusu tutulamaz. Bu insanlık dışı melanet, kene güruhu ve mazarrattan sivil hayatı korumak da askerin görevi olmak gerekir.
3. TSK; Milli devlet bütünlüğü, demokrasi, adalet ve hukukun tehlikeye girdiği; En değerli varlığımız insan unsurunun, madden ve manen istismar edildiği; Haksızlık, hırsızlık ve yolsuzluğun, resmi kişiler, medya, siyaset ve hükümetlerce himaye edildiği hallerde: “İcraata müdahale, adaleti temin ve tedvir” görevini “meşru bir hak” olarak yerine getirmeye memur, mecbur ve mükelleftir.
Galip BARAN: Evet, önce Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK’ün Bursa Nutku’nu dikkatinize arz ve hatırlatmak isterim:
“Türk genci, inkılâpların ve rejimin sahibi ve bekçisidir. Bunların lüzumuna, doğruluğuna herkesten çok inanmıştır. Rejimi ve inkılâpları benimsemiştir. Bunları zayıf düşürecek en küçük veya en büyük bir kıpırtı ve hareket duydu mu; ‘bu memleketin polisi vardır, jandarması vardır, ordusu vardır, adliyesi vardır...’ demeyecektir. Hemen müdahale edecektir. Elle, taşla, sopa ve silahla nesi… varsa onunla eserini koruyacaktır.
Polis gelecektir; asıl suçluları bırakıp, suçlu, diye onu yakalayacaktır. Genç, ‘polis henüz inkılâp ve Cumhuriyetin polisi değildir’ diye düşünecek fakat asla yalvarmayacaktır. Mahkeme onu mahkûm edecektir. Yine düşünecek: ‘demek adliyeyi de ıslah etmek, rejime göre düzenlemek lazım…’ onu hapse atacaklar, kanun yolundan itirazlarını yapmakla beraber; Bana, İsmet Paşa’ya, Meclise telgraflar yağdırıp haksız ve suçsuz olduğu için tahliyesine çalışılmasını, kayırılmasını istemeyecek... Diyecek ki: ‘ben, inan ve kanaatimin icabını yaptım. Müdahale ve hareketimizde haklıyım. Eğer buraya, haksız olarak gelmişsem, bu haksızlığı meydana getiren sebep ve amilleri düzeltmek de benim vazifemdir...’
İşte benim aradığım Türk genci ve Türk gençliği...”
"Vatan-Yurt", "vatansever-yurtsever", (ve egemenliğin Kayıtsız şartsız (koşulsuz) sahibi olması tasarlanan) "millet" sözcükleri beni sarsıyor, "yurdu ve milleti özden çok sevme ilkesi’ni” çağrıştırıyor.
Bunu; Yani benim yaşam tarzımı görenlere "herkes senin gibi olsa", "hakkın ödenmez", "ibadet ediyorsun" dedirtecek kertede kökten değiştiren, bir başka deyişle, bencillikten kurtaran, (en çok senin farkında olduğunu düşündüğüm) bu sonucu; önce Allah ' iman sonra "okul dışı eğitim çalışmalarımıza borçluyum. Darısı tüm insanların ve Müslümanların başına!
BENCİLLİK;
Tek ve yegâne kurtuluş ümidimiz ise; Diğerkâmlık ve “SENCİLLİKTİR”
Elbet bir de “BİLİNÇ-SİZLİK” var! İşte, “asıl sıkıntımız” buradadır.
“Bencillikten kurtulmak, BİLİNÇLİ, sencil ve diğerkâm olmak” …
ATATÜRK'ÜN BENCİLLİKLE İLGİLİ SÖZLERİ:
-Bir adam ki, Memleketin ve milletin saadetini düşünmek yerine daha çok kendini düşünür, bu adamın kıymeti ikinci derecededir.
-Kendimiz için değil, fakat mensup olduğumuz millet için elbirliğiyle çalışalım, çalışmanın en yükseği budur.
-En iyi kişi, kendinden çok, bağlı olduğu Toplumu düşünen, kendini onun varlığının ve mutluluğunun korunmasına adayan insandır.
Mustafa Nevruz SINACI: Evet, elbette. Bakınız Türkçenin bile korunması için internet sitesinde tedbir alan ordumuz, Cumhuriyetin çimentosu; Millet iradesinin devlet idaresinde hâkim olması anlamına gelen "DEMOKRASİNİN" Teminatı, adalet ve Hukukun en muhkem ve Muteber muhafızıdır.
Galip BARAN: Bana göre; Ülkemizin, yalnız Ülkemizin değil, Cumhuriyetimizin çimentosu, "yurdu ve milleti Özden çok sevme ilkesi" ni özümsemiş insandır. Sanırım bundan ötesi boş laftır.
Sayın SINACI, Cumhuriyet'in sahibi olması gereken sakinleri, örneğin, Atatürk'ün de dikkat çekme gereğini duyduğu bencillik konusunda fikir birliği etmeli ve ben sen; Ak kaşık ve üç maymunlar rolünü oynamayı sürdüren "Bilinç Özürlü" Bilgi çağı tutkunlarına karşı "birlikte" mücadele vermeliyiz. Başkaları gibi olmakla, bir yere varamayacağımızdan, Cumhuriyet'in sahipsiz kalacağından korkuyorum... Makalende, "bizler gibi vatanını milletini seven insanlar" dediğine göre, benim bilmediğim bir şekilde "yurtsever" Doğanlar mı var? Onlara haksızlık mı ediyorum. Onlarla tanışmak isterim!

 

 
 

 

 
 06

Bu sayının içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

Bir önceki Sayfaya Gitmek İçin Tıklayınız!

Bir sonraki Sayfaya Gitmek için Tıklayınız!

Ahmet CANBABA
Ahmet CANBABA Hayat Hikayesi
Sevgili  Mahmut  Selim Gürsel  Bey!
             Yoğun  bir  çalışma  içersinde  2009  yılınıda  geride  bırakacağımız  şu  sayılı  günlerde   harcadığınız  emeğin takdire  şayan  olduğunu  bir kere  daha  belirtmeden  geçemeyeceğim. Siz  ve  sizin  emeğinize  katkıda  bulunan dotların sanal  ve  gerçek  dergilerinizdeki  yazarların  yeni  yılınız  kutluyor  sağlık  ve  mutluluklar  diliyorum. Ulusumuza  ve  ve  dünyaya  barış  getirmesini  diliyorum  Cenabı  Haktan. Yayın  hayatınızda  başarılarınızın  devamını  diliyor  sevgilerimi  sunuyorum. 
Ahmet  CANBABA
 
FELAKET  HAMDİ
            Kim ne zamana kadar para yardımı yapardı.  Komşularından ne zamana kadar kimler yemek getirirdi.   
            Hadi üstünü başını çoğu insanlar acıyıp, kendi evlerinden  giymedikleri giysilerinden veriyorlardı.  Giysi işi bol bol yetip de artıyordu bile.
            Hele  bir defasında  belki de üç çuval eski birikmişti evinde.  ‘Ne yapayım bunları kime vereyim’ derken  deprem olmuştu da, deprem felaketine uğrayanlar için  televizyondan adresini aldığı bir dernek vasıtasıyla, deprem bölgesine  göndermişti.
            Kahveye her gittiğinde, kim çay ısmarlardı. Bazı günler kafası kıyak değilse  şayet, bir sığıntı gibi hissederdi kendini.  Çalışıp da  para kazanamamanın verdiği ezikliği  mimiklerinde nasıl yok etmeğe  çalışırsa çalışsın; çoğu kez bunda muvaffak olamaz, gülünç durumlara düşerdi.  Kimseye  zararı yoktu.
            Hamdi küçükken, bir menenjit mi geçirmiş ne; birazcık uçukluğu olmasa, kimse ona takılmaz, aşağılamaz; onun saflığından istifade etmezlerdi.  ‘Gariban’ diye  çoğu kişiler korusalar da  çokları da  bedavaya iş gördürürlerdi. Bir çay parasına onu tanıyanların ‘ayakçısı’ olmuştu.
            Akşamları yatacak doğru dürüst  bir mekanı da yoktu.  Apartman yapmak için kısmen yıkılmış kapısı, penceresi olmayan harabe bir gecekondunun odalarından birinin içersine  serdiği karton kutuda, gecelerini geçiriyordu. Ona göre park ve bahçelerde, tahta banklar üzerlerinde, istasyon ve terminallerde yatanlarda insandı. Onları gördükçe kendi yerinin iyi olduğunu düşünüp:
            -Ya Rabbim  buna da şükür, beterin beteri varmış demek ki"  derdi.
            Felaket Hamdi  haber dinlemeyi çok severdi.  Esasında çok iyi bir haber kolikti.  Yanından eksik etmediği  ‘Nuh Nebiden’ kalma ancak birkaç istasyonu alabilen bir  radyosu vardı. Nerede olursa olsun sık sık saati sorar, haberler gelmişse  radyosunu kulağının dibine kadar getirir, öyle dinlerdi  haberleri.
            Kahvede televizyondan haber dinlerken  herkes Hamdi'den yorum alır. Onun oturup kalkmalarına, küfürlerine el, kol hareketlerine bayılırlardı. Çoğu kez anlattıkları da doğru çıkardı. Zannetmeyin ki boş birisi. Çoğu kez kendisiyle dalga geçenleri utandırırdı.
            Öyle sorular sorardı ki  Hamdi,  bazıları apışıp kalırdı; sorduğu sorular karşısında. Lüks otellerde eğlenenlere hiç aldırış etmez, deniz kenarlarındaki insanların gırgırları şamataları, aşkları  Hamdi'yi hiç ilgilendirmez. Hele karnı açken, cebinde beş kuruş parası yokken, düğünlerde; savrulan paraları görmek  bile  Hamdi'yi ilgilendirmezdi. ‘Kendileri kazanıyor, kendileri harcıyorlar’ derdi.  Önemli olan onların yaşayışını maliye denetliyor mu? Vergisini veren herkes istediği gibi eğlenebilirdi. Bir kaza haberi oldu mu içi giderdi  Hamdi'nin. Bir ambulans gelip yaralıyı mı taşıyor:
            -Şuna bak arkadaş  ohh! Mis gibi yatak be, o sedyede olacaan şimdi? Kafası gözü sarılı insanları görüp:
            -Ohh be! Benim bi kafamı  gözümü yaracaklar, hele benimle öyle bi ilgilenecekler arkadaş, beni öyle bi sedyeye koymak için çaba sarf edecekler, bundan daha güzel mutluluk mu olur  be! Derdi. Felaket  Hamdi'nin  hastalandığında  kimsecikler semtine uğramazdı. ‘Kendi kendine iyi olur’ kimse, Hamdi'nin  ne zaman hastalanıp ne zaman iyi olduğunun farkına varmazdı. Bir sıcak yuvanın, bir şefkatli elin, bir okşayışın hasretini taşıyordu yüreğinde. Hastanın hastanede, suçlunun hapishane de  yatmasına imrenirdi. Zengin olsa, parası olsa, istediği gibi yaşardı ama bu durumda  parasız sıcak bir lokmada ancak böyle temin edilirdi. ‘On yedi Ağustos Depremi’ imdadına yetişmişti. Üzerinde yarım yamalak çatısı olan  duvarları yıkık,  kapısı ve pencereleri olmayan  barınak için sahiplendiği gecekondudaki  karton kutusunun içinde mışıl mışıl uyurken, gecenin saat üçünü biraz geçe  bir gürültüyle uyanmış, gecekondusunun  sağlam kalan kısımları da tamamen göçmüştü. Gecenin bir yarısında her taraftan feryat figan sesleri geliyordu. 'Oğlum' 'kızım'  diyenleri mi, 'anam' 'babam' diyenleri mi ararsın. Her tarafta bir panik, bir koşuşturmaca vardı. Çevresindeki çoğu binalar kendi gecekondusuna dönmüştü. Hamdi birkaç gündür açtı. Bir suyla, ısmarladıkları  bir bardak çay karın doyurmuyordu.  Vicdanı dayanamadı  feryatlara. Gene de gücünün yettiği kadar yardım etmeliydi. Başı dönüyordu. Kendi içindeki depremi bir atlatabilse. Kendi iç dünyasının yıkık duvarlarından bir kurtulabilse, açlığın kansızlığa, kansızlığın halsizliğe, dermansızlığa dönüştüğü iç dünyasından adımlarını atıp,  çatısı iyice göçmüş  duvarları daha da çok yıkılmış  gecekondusundan bir çıkabilse, gerisi  kolay olacaktı  Hamdi için. Bir hayli çevresinden gelen feryatları dinledi. Kalktı sendeleyerek, kendisine en yakın  bir apartmanın  yıkılmış enkazına kadar zar zor yürüdü. Nihayet kendi mahallesiydi. Dövünen feryat eden Can Beyi  ve  kenara çıkartılan kanlar içersindeki  ezilmiş  bir kişinin cesedini görür görmez, olduğu yere bayıldı. Hamdi kendisinin de diğer depremzedeler gibi  Ambulansa konulmasını, hastaneye getirilişini, hiç mi , hiç hatırlamıyordu. Kendisine geldiğinde hastane koğuşunda tertemiz yataklar içersinde buldu kendini. Bütün yataklar yaralı, hasta doluydu. Yeni yeni yaralılar geliyor, bir kısmı ayakta tedavi edilip gönderiliyordu. Etrafta bir koşuşturmaca vardı. Yavaş yavaş gözlerini açmış olanı biteni seyrediyordu. Gözleri Can abisini arıyordu. Yıkık enkazın önünde en son onu görmüştü. Tüm mahalleli  Hamdi'yi bilirdi. Yataklar üstünde birkaç tanıdık simaya rastladı. Çoğunun başında sahip çıkan kimseleri yoktu. Açık duran odalarının kapısından başlarını uzatıp yakınlarını arayan ve sonra başka odalara bakmak için telaşla oradan ayrılan depremzede yakınları  bir curcuna yaratıyordu. Hamdi bir hayli olanı biteni izledi yatağından. Sonra içersinde yemek bulunan arabanın girdiğini görünce kapıdan, bayram şekeri almış çocuklar gibi sevindi. Sevincini belli etmeden, sıcak bir tabak çorba, yoğurtlu ıspanak ve makarnayı  büyük bir iştahla bitirmişti. Açlık sınırının altında kaç kişi yaşıyorsa Hamdi de bunlardan biriydi. Hamdi git gide  düzeldi sağlığı yerine geldi. Ama Ufakken geçirdiği  menenjitin verdiği konuşma bozukluğu ve  zaman, zaman titremesini; doktorlar  deprem şokundan sanmışlardı. Hamdi'ye bir sabah doktoru:
            -Hamdi iyileştin artık seni taburcu edelim. Dedi. Oturduğu yeri sordu:
            -Bilmiyorum? Dedi. Hayatında ilk defa oturduğu şehrin dışına çıkmıştı.  Hamdi hastalığının verdiği konuşma bozukluğu ile evinin yıkıldığını, kendisinin kimsesi olmadığını ve hastaneye kimin tarafından getirildiğini bile hatırlamıyordu . Yalnızca açlıktan bayıldığı için  depremden dolayıymış gibi hastaneye getirilmişti. Doktorlar hem nereden bilebilirler diki  Hamdi'nin açlıktan bayıldığını. Kendisiyle gelenlerden kimsecikler kalmamıştı. Doktor:
            -Evladım kimsen yok mu  senin? Hamdi:
            –Yok! Evim yıkıldı, nerede yatacam ben şimdi? Deyip ağlıyordu. Doktor Depremle ilgili olarak gelen ekiplerden birine Hamdi'yi teslim etti. Tutanaklara deprem şokundan dolayı ‘konuşma bozukluğu’ ve  hafıza  kaybından  dolayı da bir şey ‘hatırlayamama’ diye yazdılar. Kimsesiz Hamdi'ye Güzel bir çadır, kap, kacak, ocak, televizyon  gibi bir ailenin ne gibi ihtiyaçları varsa hepsini verdiler. Üstelik ziyaretçileri de vardı Hamdi'nin. Çadırlara 'geçmiş olsuna  gelenler halini, hatırını soruyorlardı.  İlk defa insan yerine konulmanın zevkini tadıyordu. Aradan epey bir zaman geçti; birde prefabrik ev verdiler Hamdi'ye, keyfine diyecek yoktu. Artık  felaketlere de  imrenecek durumu kalmamıştı. Gelen yardımlardan ekmeğini, aşını alıyor, prefabrik evinde; deprem öncesindeki halinden ‘daha iyi şartlarda’  yaşamasına devam ediyordu. Bu ne kadar böyle devam ederdi, Hamdi'nin geleceği ne olurdu, bunu kendiside bilmiyordu ama şimdiki haline de, şükrediyordu. Bütün insanların acılarını yüreğinde taşıyan  Hamdi, şimdide deprem zedelerin kulu kölesidir. Hamdi ekmek kuyruğundadır, Hamdi tüp kuyruğundadır, Hamdi yardım kuyruğundadır. Tüm bunlar kendisi için değildir. Kim Hamdi'ye ne söylerse Hamdi onu yapmaktadır. Artık  Hamdi'nin hiçbir felaketten beklentisi yoktur. Kendi evinde; radyosundan, televizyonundan haberleri izlemekte, geçmişteki  felaket düşünceleri aklına geldikçe birazda içinde bu düşüncelerinin mahcubiyetini yaşamaktadır.

 

 
 
 
 07

Bu sayının içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

Bir önceki Sayfaya Gitmek İçin Tıklayınız!

Bir sonraki Sayfaya Gitmek için Tıklayınız!

İsa KAYACAN
İsa KAYACAN Hayat Hikayesi
TÜRKÇE YAZ, TÜRKÇE OKU
Dilimiz üzerindeki hassasiyetimiz, titizliğimiz giderek artması gerekirken, adeta bu hassasiyet ve titizlikte azalma sözkonusu.
Halbuki; Türkçe yazmalı, Türkçe okumalıyız. Türkçe konuşmalı, Türkçe dinlemeliyiz. Türkçe nefes almalı, Türkçe nefes vermeliyiz.
Bulvar, cadde ve sokaklarımızdaki işyerlerinin adı, özbe öz Türkçe olmalı. Yabancı hayranlığımızla, çağdaşlığımız hayaline kapılmadan, özümüzle-sözümüzle yaşamanın huzurunu, gururunu duymalı, hissetmeliyiz.
Türk Dil Kurumu, Türkçe’miz üzerindeki hassasiyetiyle dikkat çekiyor. Bu Kurumun Başkanı Prof. Dr. Şükrü Haluk Akalın, her fırsatta dilimiz üzerindeki yanlışlıkların sürdürülmesindeki rahatsızlığını ortaya koyuyor.
Kuruluş aşamasında tescil edilen şirket isimlerinin Türkçe olmasına rağmen, açılan mağazaların tabelalarına yabancı ad verilmesinin bir çelişki olduğu hatırlatılarak; “Kağıt  üstündeki ismi tabelaya da taşımakta neden kararlı olunmuyor?” diye soruluyor. Sormalıyız, sorgulamalıyız. Sahi neden böyle oluyor?..
Bazı arkadaşlarım tanıdıklarım var. Bulundukları şehirlerde, yabancı isimle faaliyet gösteren lokanta-restaurant sahipleriyle görüşerek, ismin değiştirilmesini istiyorlar. İsim değişmezse, değiştirilmezse, o lokantaya, restaurant’a gitmemekteki kararlılıklarını gösteriyorlar. “Şehrimde Avrupa hayranlığı” başlığı altında yazdıklarıyla dikkat çekiyorlar. Bunlar küçük örnekler gibi görünebilir. Ama bilinçliliğin örnekleridir sözkonusu  edilenler.
Yine bazı Belediye Başkanlarımız, Başkanlıklarımız var, “İşyerlerimize Türkçe ad koymak demek; kendimize, ülkemize ve güzel Türkçemize özen göstermek demektir” diyerek, uyarıda bulunuyorlar ve bu konudaki ısrarlarını sürdürüyorlar.
Ülke genelindeki tüm Belediyelerimizin, Belediye Başkanlarımızın bu hassasiyeti mola vermeden sürdürmelerini istiyor, bekliyoruz, rica ediyoruz efendim.
Türk Dil Kurumu Başkanı Prof. Dr. Şükrü Haluk Akalın’ın ısrarla üzerinde durduğu, Türkiye’deki bazı şirketlerin resmi evrak üzerindeki isimlerinin Türkçe olmasına rağmen, kurdukları şirketlerin yada mağazalarının tabelalarına yabancı isim vermelerinin anlaşılamadığı yönündeki üzüntülerin, Sanayi ve Ticaret Bakanlığınca dikkate alınarak yasal boşluğun-boşlukların giderilmesi, Türkçe lehinde doldurulması gerektiğinin hatırlanması ve harekete geçilmesinin zorunluluğu vardır.
Bir şehrin tabelaları, o bölgede yaşayan insanlarla, toplumla özdeşleşmiş olmalı. İşyeri sahipleri bu konuda dikkatli, özenli ve seçici olmalılar.
Bu gün, ülke genelinde yüz dolayında belediyenin Türkçe tabela kullanımını teşvik için değişik yaptırımlar uyguladığını biliyoruz. TDK’ da bu kurumların Türkçe isim verilmesine yönelik çabalarını ödüllendiriyor.
Dili Türkçe olan bir ülkede, Türkçe ad kullanılmasını teşvik ettiği için, belediyelerin ödüllendirilmesi, üzerinde durulup, kara kara düşünülmesi gereken bir tablo değil midir?
Medya kuruluşlarımızda görev yapanlar, muhabirinden spikerine kadar, dilimiz üzerine dikkatle eğilerek, hata oranlarını hızla düşürmelerini, hatta yok etmeleri gerekmiyor mu?
İlkokul 4 ncü sınıfta okuyan torunum Nazlı ile Ankara-Emek mahallesinde bir caddede gezerken “Alışveriş home” tabelasıyla karşılaşınca; “Bu adamlar, alışveriş evi mi demek istiyorlar Nazlı?” diye sordum. Cevap ilginçti; “Yarısı Türkçe, yarısı İngilizce olmuş mu dede?”. Sahi, yarısı Türkçe, yarısı İngilizce yazılarak, ne söylenmek istenmiş? Ankara’da “Tepe Mobilya” olarak bilinen kuruluş varken gidiniz büyük alışveriş merkezlerine, “Tepe home”yle karşılaşırsınız.. Ayıp değil mi?. Bu işyeri isimlerinin /isimleri Türkçe olsa, alışveriş edenlerin sayısında azalma mı  olacak acaba?
 
YILIN SON HABERİ:
Gazeteci-Yazar İsa Kayacan’a 209.cu plaket, kısa adı SAKÜDER olan “Sanat ve Sanatkârlar Topluluğu” Derneği’nden geldi. Söz konusu plakette yazılanlar:
Prof. Dr. Sayın İsa Kayacan; Cumhuriyetimizin 85. ci yılında Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın katkılarıyla düzenlemiş olduğumuz “Atatürk ve Cumhuriyet” konulu şiir yarışmamızda Jüri Üyesi olarak katkılarınız nedeniyle, teşekkürlerimizi sunarız. (Sevgi Eser, SAKÜDER Yönetim Kurulu Başkanı-24 Aralık 2008, Ankara)

 

 
 
 
  08

Bu sayının içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

Bir önceki Sayfaya Gitmek İçin Tıklayınız!

Bir sonraki Sayfaya Gitmek için Tıklayınız!

Selma GÜRSEL
Selma GÜRSEL Hayat Hikayesi
 BULGUR PİLAVI MERCİMEKLİ
MALZEMESİ: 2-3 porsiyon-2 su Bardağı su,1 su Bardağı bulgur,1 su Bardağı yeşil mercimek,bir yemek kaşığı tereyağ.Bir su Bardağı mercimek ayıklandıktan sonra bir buçuk bardak suda haşlanır.
Kalan suya bir bardak soğuk su daha konarak tencerede kaynatılır. İçerisine istendiği kadar tuz konulur.
Kaynayan suya bir su bardağı bulgur ilave edilir,kısık ateşte bulgur su çekilene kadar  pişirilir. 
Ateşten indirilen tencerenin kapağının arasına beyaz kağıt konularak biraz dinlendirince üzerine istenilen miktarda kızgın tereyağı eritilerek dökülür. Bir miktar pilav dinlenmeye bırakılır.
İstenilirse servis yapılırken kara biber dökülür.
 

 

 

 
 
 
 

 09

Bu sayının içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

Bir önceki Sayfaya Gitmek İçin Tıklayınız!

Bir sonraki Sayfaya Gitmek için Tıklayınız!

Mahmut Selim GÜRSEL
Mahmut Selim GÜRSEL Hayat Hikayesi
SON NEFES
Kızıllığa bunanmış ufukta batarken şems
Senden alınmadır desem bu bir nefes
Rabb’in bizlere verdiği bu güzel ve enfes
Doyulmaz akşamlara geliyor zaman!
 
Ey fani canlılar işte bu zaman bize
Hatırlatsın son geldiğini her nefese
Sen ol ki bilesin insanoğluyum diyen
Cehennemi anlatıyor işte bu görülen
 
Ufukta bulutları kıp kızıl kızartan
Düşünmeyi bizlere budur hatırlatan
Seni senden, Beni benden üstün kılan
Ya Cennettir ya da Cehennem!            
25 Ocak 2010 Bir fotoğraftan sonra 11,00 Çorum

 

 

 
 
 
 10

Bu sayının içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

Bir önceki Sayfaya Gitmek İçin Tıklayınız!

Bir sonraki Sayfaya Gitmek için Tıklayınız!

Necati ÇAVDAR
Necati ÇAVDAR Hayat Hikayesi
SİZ......
Siz sevgi, gönül yerindekiler
Madde ve manadan ilerdekiler
 
Hiç bir ölçüye sığmaz hareketlerle
Kainat palanı ötesindekiler
 
Hasretten çatlayan dudaklarla
Sanki buz gibi serinliklerdekiler
 
Alem rahat,arzularına koşarken
Alem için hep ızdırap içindekiler
 
Kendileri için cihanı yakanlara inat
Kendilerini aleme feda etme peşindekiler
 
Kulakları sağır gözleri kör ederken
Dosdoğru ilahi mesajın peşindekiler

 

 

 
 
 
 11

Bu sayının içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

Bir önceki Sayfaya Gitmek İçin Tıklayınız!

Bir sonraki Sayfaya Gitmek için Tıklayınız!

İsa KAYACAN
İsa KAYACAN Hayat Hikayesi
BİZ NELER BİLİRİZ
Biz, yıkık değirmenlerde,
Çok un öğüttük,
Çarkın;
Dönüp dönmediğini,
Biliriz.
 
Saçlarımız,
Aşk-sevda yolunda ağardı,
Bir hanımın;
Sevip - sevmediğini,
Biliriz.
 
Issız ovalardaki,
Telgraf direkleri,
Bizi tanır;
Bir yolcunun,
Gelip - gelmediğini,
Biliriz.
 
Azrail’le,
Yıllarca omuz omuzaydık,
Bir hastanın;
Ölüp - ölmediğini,
Biliriz.
(1961)

Prof. İsa KAYACAN

 

 
 
 
 12

Bu sayının içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

Bir önceki Sayfaya Gitmek İçin Tıklayınız!
 
Emine Sevinç ÖKSÜZOĞLU
Emine Sevinç ÖKSÜZOĞLU Hayat Hikayesi
HOŞÇA KAL CAN AZERBAYCAN
Bir sevda masalıydın yüreğimin en dipsiz köşesinde
Bir güz mevsimiydin yüzümün gölgesinde
Sahipsiz ve zamansız düşlerin durağıydın gönlümde
Can canımsın Azerbaycan’ımsın bedenimde
Umudun acımasız gecesinde ay gömülüyor sarıya
Ne de güzel yazılır şiirler Şairler diyarında
Kardeş ülkem özgürlüğüm sevdiğim vatanımsın
Sözün özü güneşimsin can canımsın Azerbaycan
Buğulu camlarda gözyaşlarımı siliyorken
Gözümdeki hüzün sana olan özlemimden
Anlamsızlıklar içinde düşlerim kaybolurken
Yarım kalmış şiirimsin can canımsın Azerbaycan
Kim bilir kaç yürekte kaç sevda da yer aldın
Kim bilir kaç fersah ötelerde özlenen yaşamlardın
Şimdi soğuk ellerim ya üşüyorum ya ölüyorum
Ki bakıyor yüzüm toprağa hoşça kal can Azerbaycan

 

 
 
 
Bir önceki Sayfaya Gitmek İçin Tıklayınız!

Bu sayının içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

Çalışmalar TELİF ESERİDİR Yazarlarımızın gönderileri ile yayına alınmıştır.
corumlu2000@gmail.com
Mahmut Selim GÜRSEL  
yazarlarımız yaptıkları paylaşımlardan sorumludur.
Sitemiz ve yazarlarımız;hukuka, yasalara, telif haklarına ve kişilik haklarına saygılı olmayı amaç edinmiştir.