DİKKAT ! BU BİLGİLER TELİF ESERİ OLUP YAZARI VE YAYINEVİMİZDEN  İZİN ALINMADAN KULLANILMAMALIDIR.

YIL 12     SAYI 134    25 Nisan 2010

Mahmut Selim GÜRSEL PARANIZ YOKTU NEDEN?
İsa KAYACAN MISRALARIN, SATIRLARIN İÇİNDEN
Ali EMİROĞLU ÇARPICI BENZERLİKLER
İsmet ÇENESİZ SORUMLULUK SAHİBİ OLMAK
Salim SAVCI KAĞITTAN İNSAN
Mustafa Nevruz SINACI KKTC'DE SEÇİM VE "TRUVA ATI" SENDROMU
Mahmut Selim GÜRSEL İFTİRA VE ÖTESİ
Ahmet CANBABA RESİMLER BİR BELGEDİR
Atilla ALPAY TEL
Selma GÜRSEL KADAYIF EKMEK
Emine Sevinç ÖKSÜZOĞLU GAZZE AĞLAMASIN
Adile TÜRKMEN NE OLUR
Necati ÇAVDAR GÜNEŞİ GETİRİRİM
   
 
 
 
 01

Bu sayının içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

Bir önceki Sayfaya Gitmek İçin Tıklayınız!

Bir sonraki Sayfaya Gitmek için Tıklayınız!

Mahmut Selim GÜRSEL
Mahmut Selim GÜRSEL Hayat Hikayesi
PARANIZ YOKTU NEDEN?
Bir cemiyet veya dernek; bulunduğu yerin ahval ve şartlarına uyarak yediden yapılanma girişi yaparsa. Bu da ayrılmayı planlayarak bir kendi çıkarı için düşünen üyenin menfaati mi önemlidir?
O kuruluşu beğenilmeyen yöneticilerin kendi çıkar veya heveslerine uygun bir topluluğu kendi amaçları doğrultusunda yönetmek amacı ile mi yeniden aynı işlev ve görevi yapacağını öne sürerek diğer üyeleri de yerlerinden koparması önemlidir?
Bu kapalı şekilde anlatmaya çalıştığım olay benimde mensubu olduğum fakat bu güne kadar kendimi oradan uzak tuttuğum ve bir hizmet yapılmadığını gördüm yer olarak bildiğim yerdir.
Başkanlığını yapan şansın ilini tanımaması ve hatta bu makamın verdiği rehavetle ilinin Cumhuriyetinin kurulmasından bir önceki devirde bir gazeteci tarafından tertip edilen ayaklanmanın önderini bir sopa vuruşu ile dünyasını değiştiren şahsı tanımamasıdır. Bu şahıs kendi emeği ve kendi çabaları ile erlikten paşalığa kadar yükselen ve yaptıkları yararlılıklar gösteren ve şehrin en büyük camisin bir kütüphane kuran ve yüzlerce el yazması ve matbu eser vakfeden ve iline halen adı ile müsenna kütüphanesin bulunan şahsı cahil olarak bir ulusal gazetenin ili için verdiği beyanatta tanımlayan şahıstır.
Yeni bir kuruluşun alel acele kurduğu gözükmektedir. Eski dernekten ayrılan ve yeni derneği kuranların isminin bulunduğu Internet sitesinde ayrılanan kişilerin isimlerini görmek çok şaşırtıcı olarak gözükmektedir. Dernekten 62 kişinin koptuğu ve yeni derneğin bünyesini oluşturduğu http://www.facebook.com  bu sitede yazılmaktadır.
Bu listesinde 23, 24, 56, 57, 60, 94, 97, 115, 123, 132, 160 numarada kayıtlı bulunmaktadır. Bu isimleri http://www.facebook.com  üye olduğum gruptan tespit ederek burada yayınlamayı düşündüm. Davet üzerine bu http://www.facebook.com üyeliğe abone olmuştum. Bu gün bu gruptan gelen haberin içinde bulunan dernek kurucu başkanını bir cümlesi benim buradan çıkmama yetti. “Belediyenin katkıları ile teşrifatının tamamlandığını” belirtmesi buranın da Belediye himayesine girildiğinin bir itirafı olarak gözükmektedir.
62 kopan üye veya bu üyelerin kopmasını sağlayanların birkaç masa ve sandalye iye bir oda veya dükkan kiralayamadıktan sonra yana üyelerin birkaç kuruş vermeleri ile yürür mü? O da ayrı bir problem.
Bu işlev Ülkemizin bütün kurum ve kuruluşlarının ve çalışanlarının PARÇALANDIĞI süreçte ilimiz için acı bir tespittir.
Ayrıca bu ayrılanlar gerçekten dernekten ayrıldılarsa üye listelerinden de çıkartılmaları için gereken hassasiyeti göstermeleri gerekmektedir. Bu eksik ve dikkatsizlik komedisi karşısında kapalı olan tenkidim uyarı içindir.
17 Nisan 2010 Çorum  

 

 

 
 
 
 
 03

Bu sayının içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

Bir önceki Sayfaya Gitmek İçin Tıklayınız!

Bir sonraki Sayfaya Gitmek için Tıklayınız!

İsa KAYACAN
İsa KAYACAN Hayat Hikayesi
MISRALARIN, SATIRLARIN İÇİNDEN
Şiirlerin mısraları, mektupların, anlatımların satırları içinden seçtiklerimiz olur bazen.
şiirimizin ustalarından, duayenlerinden Feyzi Halıcı hocanın Mayıs 2006’da yazdığı, Dergisi “Çağrı”nın Mayıs 2006 tarihli 558. sayısında yayınladığı bendenize ait dörtlüğü:
 
DR. İSA KAYACAN (Feyzi Halıcı)
Bir bilgedir Doktor İsa Kayacan,
Sınırsız bir çaba, tekmil heyecan,
Gönülden başarı, sonsuz tebrikler,
Nasıl dayanıyor bu hizmete can?
 
BURDUR –BUCAK’TAN ÖĞRENCİ MEKTUBU
Gençlerimiz içinde, geleceğimiz bakımından ümit verenlerin ilk sıralarında yer alan, Burdur Mehmet Akif Ersoy Üniversitesi, Bucak, Hikmet Tolunay Meslek Yüksek Okulu’nun 2 nci  sınıfında okuyan Ökkeş Analık’tan aldığım bir mektup:
53 yılın duayen yıldızı, sevgili hocam İsa Kayacan’a; Size  sizi anlatmaya ömür yetmez:
2 ay önceydi, Gaziantep’teydim İnternette Prof. Dr. İsa Kayacan hocamın yazısını okuyordum. Birden aklıma, hocamı arayıp tanışmak geldi içimden. Uzun süren araştırmalarım sonucu hocamın telefonunu buldum ve aradım. Aradıktan sonra hocam telefona çıktı ve bir anda hayatım değişti.
1 hafta sonra hocamdan telefon geldi, İsa hocam;, “seninle ilgili bir yazı yazmak istiyorum” dedi. Duyduklarıma şaşırdım önce sonra hocama şunları söyledim; “Size ne kadar teşekkür etsem azdır. Bu çalışmalarım lafta kalmıyacak söz veriyorum dedim. Gazeteci olunmaz yaşanır dedim.” İsa hocam yazdı. “Geleceğin aydınlığından genç bir ses: Ökkeş Analık” Ben gazete ve internette çıkana kadar yazıyı görmedim. Yazıyı okuduğumda rüyada gibiydim. İlk kez gazeteciliğin duayen isimlerinden Prof. Dr. İsa Kayacan hocam benle ilgili köşe yazısı yazmıştı. Kilis, Ankara, Burdur, Antalya, Gaziantep ve bir çok ilimizde yayınlandı. Bende ilk gazeteciliğe adım attığım gün gibi şımarmayıp çalışmalarımı daha da hızlandırdım.
İsa Kayacan hocama bir teşekkür borcum var. Bu borcumu da çalışarak ve yazarak yerine getireceğim.
Sevgili İsa Kayacan hocam; Başarılı ve üretken bir gazeteci olarak, her yazdığımda aynı heyecanı yaşamayı ve “gazetecilik yarını bugünden yaşamaktır” sözünü hep yanımda taşıyacağım. Siz bana sadece yardım etmediniz. Gazetecilikte ilerlememe ve bu güzel yazıları yazmayı öğrettiniz. Aydın bir gazeteci olarak, sizin izinizden yürüyerek yoluma devam edeceğim.
İsa hocam: Edebiyat ve kültür bahçemizin bekçisi.
İsa hocam: Gençlerin destekçisi, Burdur’un vazgeçilmezi, benimse aydınlığımdır.
İsa hocam: Türkiye ve dünyamızın yaşayan efsanesi gönül penceresidir.
Sevgili hocam;
Yağan yağmurlar vardır, yere düşer ama ıslanmaz,
Yükselen yıldızlar vardı, hep yükselen ama düşmeyen.
Yazanlar vardır ama
Size size anlatmaya, yazmaya ömür yetmez.
(Öğrencimiz Ökkeş Analık,  Bucak-Burdur, Ekim 2009)
 
 

 
 04

Bu sayının içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

Bir önceki Sayfaya Gitmek İçin Tıklayınız!

Bir sonraki Sayfaya Gitmek için Tıklayınız!

Ali EMİROĞLU
Ali EMİROĞLU Hayat Hikayesi
ÇARPICI BENZERLİKLER
Her insanın hayatında çarpıcı benzerlikler olabilir. Tıpta tıp birbirine benzeyen insanlara rastladığımız olmuyor mu? Hatta fiziki benzerlikler değil, hareket ve hatta mukadderat benzerliklerinden bile bahsedilen olaylar vardır. Eğer kekim iseniz bu benzerlikleri gördüğünüz zamanlar insanlar arasında büyük yaş farkları yoksa yumurta ikizleri bile aklınıza gelebilir.
Vaktiyle, damadı şahriyari ve Osmanlı’nın Başkomutan Vekili Enver Paşa’nın kendi yazdığı hatıratını okurken üzüntü duyulacak sahneler vakıf olmuştum. İttihat ve Terakki erkanı yenildikten ve partilerini fes ettikten sonra çıkarken, daha Karadeniz’i bitirmeden  içeriği bitirilmeden istişarelerde bulunuyorlar. Partinin hareketin lideri Talat Paşa devirlerinin dolduğunu ve artık kalan  ömürlerinin bir köşeye çekilip geçmeleri gerektiğini söylüyor. Söylüyor da söyledikleri tutuluyor değil. Daha Kırım Yarımadasına çıkar çıkmaz Enver Paşa gruptan ayrılıp maceranın yeni yollarına kendisini bırakıyor.
Enver Paşa hayaller peşinde. Orta Asya ülkelerine gidip bir ordu teşkil etme fikri ağır basıyor. Kendinin Anadolu’ya kabul edilmeyeceğine artık inanmıştır. Dediklerini de yapıyor.
 Orta Asya ülkelerinde düşündüklerini de bulmuş değil. Türkistan’da muhtemelen olan bir olayı anlatmak istiyorum. Bir mutekelibe, kendi nüfusunu göstermek için, Enver Paşa’yı bir köyden başkasına, grubun önünde yürüterek davul, zurna eşliğinde teşhir ediliyor. Bizim gururlu paşamız bir şeyi olmadığından bu görgüsüzlüklere ve hayırsızlıklara boyun eğiyor. Kendisi en önde ve gözleri yaşlı; ağladığını göstermemek için her türlü gayreti gösteriyor ama, ağladıklarını kendisinin çevresinde de bir beis görmüyor. Ağlamak Enver Paşaya yakışır mı? Yakışmamış olsa Enver Paşa’nın ağlamaması gerekliydi.
Vakıa Medam Kennedy  Cumhurbaşkanı olan oğlunun tabutunu selamlarken ağlamamıştır, ama madam Kennedy istisnadır ve istisnalar kaideyi bozmaz. İnsanda olan her türlü hareket ve hassasiyet normal karşılanmalıdır. İrade ile bunların önlenmesi de birer istisnadırlar. İnsan cinsi ve medeniyet seviyesi ne olursa olsun zaman zaman müşkül anlar yaşayabilir. Bu yaşantılar anlarında en son çareleri ağlamaktır. Ağlamanın bir meziyet olduğunu kabul eden olmuş olsa bile, tabiat olayı yok sayılamaz. İnsan ağlayınca deşarj olur ve rahatlar.
 Enver Paşamız için bu okuduklarımı benim hatırıma getiren Napolyon’un görevine son verdikten sonra Elbe adasına nakli sırasındaki yolculuğu sırasındaki başına gelenleri yazıldığı kitabı okumam olmuştur. Kitap bana damadım tarafından hediye edilmişti. Yazarı da Chateaubrand’dır.
Napolyon İmparatorluk makamında iskat edilmiş,o sırada müttefikler tarafından Paris işgal edilmiş durumda. Napolyon Fontenbleau’da kendisine sadık kalan kıtalarıyla birlikte. Bu yeri (ben gördüm) Fransız Krallarının kışlık saraylarının bulunduğu yerdir ve Paris’e 90 kilometre uzaklıkta bulunmaktadır. İşte burada Napolyon bir son nutukla askerlerine veda ediyor.
 Napolyon müttefik devlet temsilcilerinden, kendisinin yolculuk esnasında emniyetinin temin edilmesini istiyor. Kendisine sadık kalmış askerlerini de yolculukta kullanmak istemiyor. Dahili savaşı devamda da artık fayda görmüyor. Müttefik devlet başkanlarından Elbe Adasına kendisine tahsis edilmiş verasetini de kabullenmiştir.
 İstekler müttefik devlet başkanları tarafından kabul ediliyor. İçlerinden birinin yaptığı yol haritası gereğince dört araba içinde imparator yola çıkıyor. Son nutkunda irat ettiği askerleri tarafından alkışlanıyorsa da ondan sonra bilhassa Liyon şehrini takip eden yol boyunca halkın reaksiyonu düşmanlığa dönüşüyor. İmparator kahrolsun, zalim kahrolsun evazeleri tabiilik kazanıyor. Halkın hücum edip kendisini tepelenmesi bile düşünülür duruma geliyor.
Napolyon hem zehirlenebileceğinden ve de hem de hücumla öldürülebileceğinden korku içinde önceleri kendi azığı dışında bir şey yiyip içmiyor. Arabasında görünmekten kaçıyor. Bir defa hücuma uğramış ve kapanan araba kapılarını kırmak mümkün olmamış. Ondan sonra Napolyon kendi yerine başkasını bindirip kendisi koruyucu görevine bile talip olmuştur. İmparator olduğunu göstermek için kıyafet ve şapka değişikliği dâhil her türlü teşebbüse tevessül etmiştir. Bütün bu olanlarda müttefik devletlerin görevli temsilcileri tespit etmişler ve sonradan neşredilmiştir. Bunları yaparken tarafsız kalmış olabileceklerini düşünüle bilinir mi?
Napolyon bu küçük düşürücü hisleri hakim olmamıştır denile bilinir mi? Bunlar da insan oldukları düşünülmelidir.
Napolyon kendisini hep gizlemiş ve kendisini imparatorun hizmetinde görevli olarak ta göstermiştir, bu yolla, halkın ve görevlilerin düşüncelerini öğrenme imkanını da bulmuş ve görmüştür. Yetkililerin yazdıklarına göre acınacak durumda olan Napolyon için yapılanlar kendilerinin bile reaksiyonlarını çekmiştir. Ayıp değil mi?
Şu korumasız eski liderlerimize yatıklarımız?
Diyecek durumumuz bile bu yetkililer görmüş ve yazmışlardır. Bütün bunlar arasında kafası iki eli arasında Napolyon’nu hep ağlar olarak tasvir etmişlerdir. İmparator ağlar mı ? Ağlar ki Napolyon da ağlamıştır. Napolyon’nun Enver Paşadan ne farkı var ! Enver Paşa Allahuekber Dağlarında 90 bin Türkün öldürülmesine aldırış etmemiştir. Napolyon Rusya Seferi dönüşü yerleri donmuş ölü ve yaralılar üzerinden top arabalarını geçirmiştir. Savaş bunları gerektirir sözü insanların, insanlık vasıflarını unutturma vasıtası olamaz.
Bir yerde Napolyon’un odasını birlikte hazırlamaya çalışan bir bakıcısının Napolyon hakkında düşündüklerini dinledikten sonra, Napolyon’da uyanan korku derecesini sınırsızlaştırmıştır. Ondan sonra, herkese bir şeye olan itimadını kaybetmiştir.
Kader birliği gösteren bu iki insan için ben fikrimi açıklarsam, ikisinin de kapasitelerini ve akıllarını işgal ettikleri makamları için yeterli bulmam. İkisi de mantık taşımış olamazlar. İkisinde kalıcı hizmetleri yoktur. Bu ikisini de bu yerlere getiren insanların mantıklarında olgunlaşmış insan mantıkları olarak kabul etmem.
Ben kimim?
 Ben sadece benim!

 

 
 
 
 05

Bu sayının içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

Bir önceki Sayfaya Gitmek İçin Tıklayınız!

Bir sonraki Sayfaya Gitmek için Tıklayınız!

İsmet ÇENESİZ
İsmet ÇENESİZ Hayat Hikayesi
SORUMLULUK SAHİBİ OLMAK
Aşağıda bahsedeceğim konularla ilgisi olanların hepsi dersek biraz mübalağa olur amma %80’i maalesef böyle diye tahmin ediyorum.
Doğruluğa, hakka hukuka gelince mangalda kül bırakmıyor, sözü sırayı kimselere vermiyoruz.
Talebe oldukları çağlarda pırlanta gibi saf ve temiz olan gençler meslek sahibi oldukları zaman birden değişiveriyorlar. Vatan, millet, fakir fukara edebiyatı gidiyor yerine “vatandaşı 3 kuruş daha fazla nasıl kazıklarım” hesabı başlıyor.
Mesela doktorları ele alalım; eğer cerrahsa bıçak parası, başka ihtisasa sahipse muayene parası ve devletin yatağını satma parası almadan bir şeyler yapmaya yanaşmıyor. Hipokrat yemini falan ilk birkaç seneden sonra bitiyor yerini para hırsı alıyor. (Para deniz suyu gibidir içtikçe içini yakar, daha fazla içersin derler ya aynen öyle)
Yüksek öğrenim sahibi iyi mevkilere gelmiş ve devletten kredi almış olan insanların çoğu devlete olan borcunu ödemiyormuş. Kendinden sonra bu kredilere ihtiyacı olabilecek insanların çektiği sıkıntıları düşünmüyorlar yazıklar olsun böylelerine! Bunu bir Fransız, bir İngiliz yapar mı? Hiç sanmıyorum!
Bu kredi yurtlarında da hesap kitap işleri iyi değilmiş. Kendisine oğlunun aldığı kredilerle ilgili hiçbir ihbar gelmeyen bir vatandaş oğlunun aldığı parayı ödeyebilmek ve kaydını bulabilmek için iki sene uğraşmış. Zaten bu yazıyı yazmakta oradan aklıma düştü.
Bunun gibi devlet kurumlarından ve çeşitli vakıflardan burs alanlar öğrenim hayatı bitip maaş almaya başladıkları zaman bir fakir öğrenciyi okutmuyorlar. Yüzlercesinde bunu gördüm. Sadece bizim soyadımızı taşıyan bir yakınımız bir şeyler sahibi olur olmaz hemen bir öğrenciyi okutmaya başladı. Tahmin ediyorum bunu sürekli yapacaktır.
KAN VERME ORGAN BAĞIŞI: Bir çok yerde kan ve organ bağışıyla ilgili yazı ve afişler görürüz. Levhalar asılır, “Bir ünite kan verin hayat bulun. Bağışlanan bir organ bir candır” gibi. Doğru da peki bağışlayan var mı?
Geçenlerde bir yerde okudum yapılan bağışlar devede kulak. Rakamlar pek aklımda kalmaz ama böbrek nakli bekleyen 20 bini aşkın insan varmış. Sağlam insanları bırak organ nakli olup sağlığına kavuşanlar için bile hastaneden çıkınca her şey bitiyor. Unutuluyor o acı günler.
Bu konuda Tv’ler gazeteler yeteri kadar yazar mı? Bilgi verir mi? Çorum mahalli gazeteleri lütfen bu işe ciddi olarak el atınız. Yazınız yine yazınız. Organ bağışı yapanlara rozet verilmeli onlarda bu rozetleri yakalarında gururla taşımalıdırlar.
Şimdi soruyorum önce kendime. Neden bağışlamadım organlarımı? (Bunda devletin suçu büyük. Yapılacak bir sürü işlem var ama nasıl yapılacağı anlatılmıyor. İnsanlar ne yapması gerektiği konusunda yeteri kadar aydınlatılmıyor. Halbuki devlet hastanesine gidip bir imza atınca organ veren kişinin işi bitmeli. Bundan sonraki işlemleri hastane takip etmeli.)
Şimdi sormaya devam edelim, gelmiş geçmiş ve de şimdi ki millet vekillerimiz organ bağışlamış mı? Varsa bildirsin kendisinin elini öpmeye gideceğim ve bu köşede adını yazacağım.
Hangi sağlık bakanı, hangi başbakan, hangi reisi cumhur, hangi artist, hangi sanatçı organını bağışlamış? Bağışlananlar da devede kulak.
“Organ nakli yapılmalı ve helaldir” diye, fetva veren müftüler, din adamları, Diyanet İşleri (gelmiş geçmiş) başkanları nerede? Bu konuda söz söylemesi gereken etkili ve yetkili Proflar, Doktorlar, Sağlık Müdürleri nerede, nerede?
Palavra laf çok ama sözünde duran yok! Hak dostu Mevlana ne diyor? “Ya göründüğün gibi ol, ya olduğun gibi görün” insana, insanlığı öğreten bu sözü yaşayanlardan olalım.
Yeni yılın tüm insanlar için yeni umutlar, umutlarla birlikte güzellikler getirmesini diliyorum.
Saygı ve sevgilerimle.
 
 

 

 
 06

Bu sayının içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

Bir önceki Sayfaya Gitmek İçin Tıklayınız!

Bir sonraki Sayfaya Gitmek için Tıklayınız!

Salım SAVCI
Salim SAVCI Hayat Hikayesi
KAĞIT’IN İNSAN USUNA (AKLINA) GETİRDİKLERİ                                       
            Bu yazıyı yazmama neden olan söz:
            - Dikkat ettim,kağıtların arka yüzlerini de kullanıyorsunuz . Ya çok cimrisiniz,ya da bildiğiniz bir şey var.
            Evet. Ta öğretmenliğimden bu yana,bir kağıdın iki yüzünü de kullanırım. Çünkü;bu tüketim ağaca dayanır. Kağıdın ana maddesi selüloz’dur. Selüloz’un  kaynağı da ağaçtır.
            Kağıdı en iyi kullanmakla bendeki ağaç sevgisini coşturdu. BENİ DİNLE KESEBİLİRSEN KES adlı öykü kitabını yazdırdı. O kitaptan bir kısım aktarabilirim:
            Ağaç deriz,orman deriz mangalda kül bırakmayız.
            Ama;ben,sen,o,ağacın da,ormanın da canına okumaktan geri durmayız.
            Orman sevgimiz bir gerçek.
            Ah ! Birde onu  koruyabilsek (Kitabın önsözüdür)
            Bu yazıyı hazırladım. Buraya nokta koymuştum.  VİRGÜL adlı dergi adresime geldi. 72. sayfada:her kağıda kitap basılmaz ! Diyor. 22 tür kağıt olduğunu sıralıyordu:
            Ambalaj kağıdı,biletlik kağıt,duvar kağıdı,iskambil kağıdı,kağıt helvası,kağıt para,karbon kağıdı,kitap kağıdı,krepon kağıt,kurutma kağıdı,mektup kağıdı,nota kağıdı,nüfus kağıdı,ozalit kağıdı,resim kağıdı,saman kağıdı,sigara kağıdı,tuvalet kağıdı,zımpara kağıdı.
            Ağacı,ormanı sevenler,dünya ormanlarının nasıl yok edildiğini okuyarak,TV lerden izleyerem görürler,kahrolurlar. Çünkü o ağaçlar havadaki %18 oksijeni sağlarlar. Canlıların yaşamalarını gerçekleştirirler. Şu sözüde ileteyim:
            Cenazeme çiçek göndermeyiniz. Lütfen bir ağaç dikiniz.  (Prof. M. Bahri Savcı. Siyasal Bilgiler Anayasa Prof. İdi)

 

 
 
 
 07

Bu sayının içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

Bir önceki Sayfaya Gitmek İçin Tıklayınız!

Bir sonraki Sayfaya Gitmek için Tıklayınız!

Mustafa Nevruz SINACI
Mustafa Nevruz SINACI Hayat Hikayesi
KKTC'DE SEÇİM VE "Truva Atı" SENDROMU
Şurası mutlak ve muhakkaktır ki; Anavatan Türkiye, Türk Dünyası veya KKTC'nin her neresinde yahut hangi kurumunda olursa olsun AB lehine bir tavır, taraf, tutum ve sempati hali ve haleti içinde bulunmak. Medeniyetin banisi (kurucusu), hak, adalet ahlâkı, hürriyet, hukuk ve medeni siyaset'in hamisi (koruyucusu) Türk Milleti adına affedilmez bir cehalet, gaflet; bilinçle fiil ifa ediliyor ise, faili dalâlet ve alenen ihanet içinde demektir!
Şu kadar ki; AB'ye karşı olmak, kendi içine kapanmak ve kapılarımızı asla dünyaya kapatmak değildir. Bilakis Türk medeniyeti cihanşümul, kültürü evrensel ve bireyleri bütün dünya ülke ve insanları ile temas ve teati, alış-veriş, ticaret, mütekabiliyete dayalı siyaset ve daimi barış, meşveret kaidesi üzerine kuruludur.
Kural olarak iş bu ilkeler ve çerçeve dışına çıkmak soy ve medeniyetimize ihanettir.
Mezkur "alenen ihanet" vaziyeti şu aşamada özellikle ve bilhassa KKTC'de varittir.
Üstelik bu yeni de değildir. "Tek birlik ve tek egemenlik" gibi akıl dışı bir kalkışma, ütopya, soy düşmanlığı, hezimet tellâllığı, Rum-yunan ve AB karşısında kompleks, soykırım ve katliam ile malul düşman karşısında zaaf ve hezeyandır. En doğrusu ve açıkçası; düşman adına, Milli Hudutlar dâhilinde örtülü (gizli, ajan provokatör sıfatıyla) siyaset yapmaktır.
TC'de son elli yıldan beri, Kıbrıs'ta ise, bilhassa 1989'dan itibaren illegal (gizlice), 2002 yılından itibaren de menşei AB ülkeleri ve TC olan köstebek, dönme-devşirme, dâhili-harici bedbaht, koza ve kriptolar sayesinde "milli dava" by-pas ve paspas edilerek KKTC, Yunan'a peşkeş çekilmiştir.
Müsebbiplerin tamamı Türk düşmanı, Rum-Yunan tohumu ve "Truva Atı"dır.
“AYİNESİ İŞTİR KİŞİNİN, LAFA BAKILMAZ” Geriye doğru, Talat dönemi son beş yıl ve Dr. Rauf Denktaş'ı tasfiye operasyonlarının yoğunlaştığı (ondan önceki) yıllara şöyle bir bakalım:
Bu süreçte GKR çete yönetimi tarafında Türk izleri, tarihi eser ve isimleri tüm alan ve unsurlarıyla silindi. Vakıf, imaret, cami, türbe, han, hamam, Türk konakları, cadde, sokak, dağ, tepe isimleri kalmadı. Kaldırıldı. Sanki asırlar boyu orada Türkler ve Müslümanlar hiç yaşamamış gibi, insanlık, ahlâk, hak, adalet ve hukuk dışı sinsice, alçakça, haince bir silme, yok etme ve karartma operasyonu yaşandı.
Rum-Yunan bununla da yetinmedi!.. Türk düşmanlığı bütün okul ve aileleri sardı. Kitaplar ve yayınlara ilmik, ilmik işlendi. Körpe beyinlere, genç nesillere ve bütün dünyaya "Türk düşmanlığı" odaklı yalanlar, iftiralar ve uydurma masallar aşılandı, pompalandı. Tüm
kurum, ev, sokak ve caddelere adeta "Türk ve Müslüman düşmanlığı" kazındı, nakışlandı!
Buna mukabil; Talat'ın inisiyatif aldığı günden buyana Türk tarafı, halkı ve toprağı kamu vicdanını derinden yaralayan, aşağılayan, ürküten ve "geleceğe yönelik olarak" kaygı yaratan, korku veren bir taciz, maddi-manevi, yerel, ulusal ve uluslar arası tecavüz ve sürekli düşmanca kampanyalar ile saldırılara maruz kaldı.
Türkçe, cadde, sokak, şehir ve köy isimlerine savaş açıldı.
Güneydeki (Rum tarafında) Türk Camii ve imareti alçakça tahrip ve yok edilirken, Türk tarafındakiler inadına imar, restore ve inşa edilerek AB'ye nispet, dalkavukluk, yataklık ve Yunan'a yağcılık yarışına girildi.
Mütekabiliyet "mutlak bir şart, vatani, insani ve hukuki görev" olmasına rağmen, ısrarla riayet edilmeyerek, adeta Rumlar lehine bir "fedakârlık ve feragat" yarışına girildi. Başta louzidiu olmak üzere; Anadolu insanının parası ve KKTC halkının istikbali "onursuzca,
soysuzca ve şuursuzca" peşkeş çekildi. Türk'ü Rum'a mecbur, mâhkum ve muhtaç etmek kastıyla ekonomi çökertildi. Hiç gereği yokken Lokmacı kapısı açıldı. Türk Ordusu'na karşı kin ve düşmanlık duyguları tahrik edildi. İzolasyonlara karşı ciddi, etkili ve güçlü bir tepki
gösterilmedi. Bazen Maraş ve bazı Türk toprakları alçakça pazarlık konusu yapıldı. Rum'un AB'ye verdirdiği ulufelere rıza gösterilerek, yalan, hayal ve hüsran peşine düşüldü.
Bu tam bir gaflet, dalalet ve hıyanettir.
Eğer seçimde "TRUVA ATLARI" Talat ve yandaşları KKTC'den sökülüp atılmazlar ise; Bu cehalet, gaflet ve dalaletin bedeli "ENDÜLÜS GİBİ" çok ağır ödenecektir. Dahası; Gerçekte büyük bir yalan, sahtekârlık, aldatma ve kandırmaca olan "Annan Planı" ile "iki millet tek devlet" aldatmacası "hain tuzak" uğruna Kıbrıs Türk halkı daha binlerce rezillik, küstahlık ve alçaklık düşmanlığa katlanmak zorunda kalacaktır.
Bunların hepsi bir düşmanlığın, alçaklık ve küstahlığın eseri!
Düşünün bir kere!
Niçin? Kongrelerinde 'İstiklâl Marşı" çalınmayıp, Ermeni şarkıları ve sirtaki söylenen UBP'nin adayı Mehmet Ali Talat'ı AB-D dostları, Rum- Yunan tarafı ve Türk düşmanları destekliyor da!... CTP gibi Milli tandanslı, Türk ruhlu ve "MÜCAHİT" referanslı "namuslu, dürüst, ilkeli, onurlu ve sorumlu Başbakan Derviş EROĞLU" na, düşmanca karşı çıkıyorlar?
Neden ve niçin?
O'na Türk dünyası, Anavatan ve KKTC'nin sağduyu, akıl, ilim-irfan, adalet ve özgürlük yanlıları sahip çıkıyor?
Çünkü: KKTC'nde "özgürlük, güvenlik ve mutluluğun teminatı" Derviş Eroğlu'dur.
RUMLARIN KORKUSU
"Eski Rum lider yaklaşmakta olan mukadder gerçeği açıkladı.
Glafkos Klerides, Kıbrıs sorunun kısa sürede çözülmemesinin, KKTC'nin Milli Devlet varlığının tanınmasını gündeme getireceğini söyledi ve ''Birkaç yıl sonra tanınma da gündeme gelecek. Kıbrıs Rum tarafı bir B planı oluşturmalı. Özellikle de seçimleri Derviş Eroğlu'nun kazanması halinde, gerekli tedbirler mutlaka alınmalıdır'' dedi. İşte Rum'un korkusu budur.
Temennimiz odur ki: KKTC seçmeninin sağduyusu galip gelir, özgürlük, refah ve güvenlik tutkusu Truva Atları'nı tasfiye eder ve Kıbrıs Türk'ü AB sendromundan, izolasyonlardan, esaret, abluka ve sözde "medeniyet" adına uygulanan vahşet, ıstırap ve kuşatmadan ebediyen kurtulur.
Lütfen Unutmayınız!
"Türk demek: Türk'çe düşünmek, Türk'çe konuşmak ve Türk'çe yaşamaktır.
Ne mutlu Türk'üm diyene..." (Gazi Mareşal Mustafa Kemal Atatürk)

 

 

 
 
 
  08

Bu sayının içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

Bir önceki Sayfaya Gitmek İçin Tıklayınız!

Bir sonraki Sayfaya Gitmek için Tıklayınız!

Mahmut Selim GÜRSEL
Mahmut Selim GÜRSEL Hayat Hikayesi
İFTİRA VE ÖTESİ
            İnsanlar bazen kendi çıkarları veya karşısındakileri çekememeleri yüzünden onlara bazı karalar çalmaktan çekinmezler. Gözleri öyle karar ki o yaptıklarının bir iftira olduğunu bile düşünemezler. Neden böyle yaptıklarını ise kendileri bilgi sorsanız bilmezler.
            Bu davranışta bulunanların bu yaptıkları işlev ile o kadar içli dışlı olurlar ki yaptıklarının doğruluğuna kendilerini inandırarak karşısındakinin sanki o yapılmamış veya söylenmemiş işi yapmış veya söylemiş gibi algılarlar ve o yaptıklarının doğruluğunu ispat etmeye çalışan bir avukatı olarak devam ederler.
            Sonuçta ise hüsrana uğramaları bir gerçektir. Bu iftiranın bu dünyada çözülememesinin birde öbür dünyada da bütün insanlar karşısında görülecek hesapta eller ve ayakların şahitliği ile dillerin sustuğu zaman diliminde hesap gününde bu iftiranın meydana çıkacağını düşünemezler.
            Nedir bu insanlarda bulunan haset ve çekememezlik?
            Bu çekememezlik aslında bizimle beraber büyüyen bir nefsin emaresi değil midir?
            Bu icraatta sadece kendimizi tatmin etme duygusu ile acaba başkalarına karşı yaptığımız bu hareketle kendimizi öne çıkartma duygumuz olabilir mi?
            İşte bu düşüncelerin ve bilgilerin ışığında yapacağımızı düşünmek bile istediğim iftiramızı önce kendimiz için getireceği zararları göz önüne getirmemiz bizi bu dünya ve gelecek hayatımızda ebediyen yaşayacağımız dünyamız için iyi veya kötü bir meta olup olmadığın düşünmemiz gerekmektedir.

 

 
 
 
 
 09

Bu sayının içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

Bir önceki Sayfaya Gitmek İçin Tıklayınız!

Bir sonraki Sayfaya Gitmek için Tıklayınız!

Ahmet CANBABA
Ahmet CANBABA Hayat Hikayesi
RESİMLER BİR BELGEDİR 
Fotoğraflarım  yorgun  çıkar   anılarımdan. Biraz  sararmış,  birazda  geleceğine   umut  taşımadıklarından  üzgündürler. Acaba  diyorum kaç  nesil  önceki  yakınlarımın  fotoğrafları  var  arşivimde. Çocukluğumun  fotoğrafları  çocuklarımın  elinde harcanmış, yerlerini  arkadaşları ve  kendi  çocukları  alıvermiş.
Bir  fotoğrafın  doğasında  neler  saklı,  sizi  nerelere  alıp  götürür, nasıl  kendinize  geldiğinizin  farkına  varmazsınız  bazen.
Doğanın  yok  olması  gibi,  insan  doğasını da  fotoğraflarda  incelediğimizde;   kendi  cildine  bakım  yapan  bir  insan  yüzü  ile  bakımsız  bir  insanın  arasındaki  farkı da  fotoğraflarda  görürüz. İnsan  yüzündeki ufacık bir  yara  izi, insan  psikolojisini  nasıl  etkilerse,  doğamızdaki  insan  eliyle  yapılan  tahribatlarda  insanı  etkiliyor.  Yara  izleri   estetik  ameliyatlarla  nasıl  gideriliyorsa,  doğamızın  bozulan  çehresini de    daha  çok  ağaçlandırarak,  nehirlerimizi  kirletmeyerek,  dere  yataklarını  yerleşim  alanına  açmayarak  güzelleştirebiliriz. Fotoğrafçılık  sanatı güzelle  çirkini  ayırt  etmeye   yarar.  Bir  bakarsınız  bir  anı  olarak  çektiğiniz  fotoğraf,  günün  birinde  bir  belgesel  fotoğrafa  dönüşüvermiş.
Geçenlerde   fotoğrafla  ilgili  bir  haber  dikkatimi  çekti.  Bir  bayan  arkadaşından  bayram  tebriki  alıyor. Tebrik  kartı  üzerindeki  fotoğraf  dikkatini  çeker. Fotoğrafta  bir  şehir  ve  o  şehrin  bir  caddesinde  bir  bayan elinde bir   çocuk  arabası, içinde  dünyalar  tatlısı  bir  çocuk.    Fotoğraf  yaşlı  kadında  bir şeyler  çağrıştırmış  olacak ki  dikkatlice  inceleme  gereği  duyar. Şehrin  caddeleri,  binaları,  yabancı  değil.  Sanki   bu  yeri  biliyorum    diye  düşünür  bayan. Sonra  çocuk  arabasını  kullanan  bayanı  tanır. Bayan  seneler  öncesi  ölen  annesinden  başkası  değildir.  Tabiî ki  çocuk  arabası  içersindekinin de  kendisi  olduğunu  hayretle  fark  eder. İşte  arkadaşının   bilinçsizce  gönderdiği  bir kartpostal  bir  ‘anı’  resmine  dönüşüvermiş. 
Belediye  başkanları,   iktidardaki  siyasilerimiz   çarpık  şehirleşmeyi  ve   imar  bozukluğunu  halkına  hoş  göstermek  için  şehrin   eski  renksiz fotoğraflarıyla,  yeni  teknolojinin  imkanlarıyla  çekilmiş  üç  boyutlu  renkli  fotoğraf  karelerindeki  aynı  mekanı  fotoğraf  sergisi  açıp ta  fotoğrafları   sergilediğinde   halk    gelişmeyi  takdirle  karşılar ve belediye  başkanlarına  övgüler  yağdırırlar. Ama  vatandaş  hiçbir  zaman  şu  soruları  yetkililere  sormayı  aklına  getirmez.
O  mekanın, siyah beyaz resmin  kerelerindeki  manzarada, servi  ağaçlarının  yeşilliğini   göremez, ağaçlardaki  kuş  seslerini  duyamaz,   akan  deredeki  berrak  suyu  ve  mesire  yeri  olarak  kullanılan o  güzelim  yeşil  çimenlerle  kaplı  doğayı  hiçbir  zaman  göremez. Hele hayvanların  özgürce  dolaştığını, otlandığını  düşünemez.
Bu  tür  resimler  bir  belgesel  nitelik  taşımaktadır  aynı  zamanda. Geçmişle  günümüzdeki  gelişmeleri  takip  ederek  insanlar  ne  kazanmış  nelerini  kaybetmiş,  resimler  çok  şey  ifade  eder. Dahası  araziler  üzerinden  kimler  nemalanmış  kimler  büyük  servetler  kazanmışlar bunları  resmi  ağızlara  sormak  gerekir. İşte  fotoğraflar  bu  soruyu sorduran  somut  belgelerdir de  aynı  zamanda.
Çok  değil otuz  sene  öncesinin  tuz  gölünde  gölün  kullanabilirliğinin    büyüklüğünün   temizliğinin    gölün  içersinde  yaşayan  hayvan  türleri  ile  ilgili güzel  fotoğraflarının,  bugünün fotoğraflarıyla  karşılaştırılması  karşısında  gördüklerimiz yüreklerimizi  sızlatıyor.  Birçok  drenaj  kanallarının  göle  verilmesiyle  hayvan  neslinde  azalmalar  olmuş hava  fotoğrafları  ile  tespitlerde,  gölde  çok  büyük  küçülmeler  görülmüş kirlenmişlik  ve  koku  adeta  tuzu  bile  kokar  duruma  getirmiştir. Tuz  gölüne  akan  suyun  azalması  ve  yer  altı  sularının  çekilmesinden  dolayı  gölde  büyük  ölçüde  su  seviyesinde  düşüşler  olmuştur. Tuz  gölü  Van  gölünden  sonra  yurdumuzun  ikinci  büyük  gölüdür. Tuz  gölüne  dökülen  en  büyük  akarsu  Konya’nın  şehir  kanalizasyonudur. 
Yat  turizmiyle  ünlü  Göcek  Koyunun  49  yıllığına  birçok  işletmelere  ve  otellere verilmesi  neticesi  sahil  şeridi gemi  barınaklarıyla dolmuş    doğal  güzellikler  kaybolmuştur. Tabiî ki  bu tür  misalleri  çoğaltabiliriz. Baraj  ve  yol  yapımıyla  ilgili  tahribatlar, getirisi  ve  götürü sü  hesaplanmadan  açılan  maden  sahaları, ormanlık  alanın  yok  edilerek  konuta  dönüştürülmesi. Orman  içi  köylerimizde  betonlaşma, ağaçların  kesilerek  ormanın  yok  edilmesi.
Daha  birçok  konularda  eskiden  çekilen  resimlerle  birçok  işlemler  görmüş,  yaralar  almış  doğanın  şimdiki  görüntüleri  arasındaki  çirkinliği  gözler  önüne  sermektedir  fotoğraflar. Onun  için  bizlerde  birey  olarak  güzelliklerimizi  fotoğraflar  çekerek  gelecek  nesillere    birer  belge  olarak  iletelim.

 

 

 
 
 
 10

Bu sayının içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

Bir önceki Sayfaya Gitmek İçin Tıklayınız!

Bir sonraki Sayfaya Gitmek için Tıklayınız!

Atilla ALPAY
Atilla ALPAY Hayat Hikayesi
TEL
Lise yıllarımdı. Bir ziraatçı olan babam  görevi icabı sık sık köylere gider; özellikle  yaz tatillerinde   bende onunla gider; değişik yerler görür, insanlarla tanışır, oyalanırdım.
Şehrin sıkıcı atosferinden çıkıp yeşil ormanlara, papatyalarla kaplı dağlara, gelincik dolu ovalara gitmek beni çok mutlu ederdi. Hele gittiğimiz köylerde kaldığımız geceler yıldızları seyreder, şehirdeki evimizden niye bu kadar çok ve parlak görünmediklerini merak ederdim.
Bir gün yine sabah erkenden yola çıkmıştık. Bu sefer pirinç ekimi yapılan bölgelere, çeltik tarlalarına gidecek orada inceleme yapacaktık.
Aracımız keskin virajlarla dolu dağlara tırmanarak akarsuların içinden ve dere yataklarından geçiyor, arada sırada tek ayağını kaldırmış leylekler kırmızı gagalarıyla yol boyunca bizleri selamlıyorlardı.
O gün epey yol gittiğimizi geniş ve uçsuz bucaksız bir ovaya gelince anladım. Şehirden ne kadar uzaklaşmıştık kim bilir. Araçtan indik. Benim ise her tarafım uyuşmuştu. Zorlukla birkaç adım atıp kendimi toparladıktan sonra etrafıma baktı. Burası bir çeltik tarlası idi. Pirinç ekimi yapılıyordu. Babam:
-İşte o çok sevdiğin pilav var ya; onun pirinci işte burada böyle ve ne zorluklarla yetişiyor. Görüyor musun? Dedi. Hayretler içindeydim. Ben pirincin sulak yerde yetiştiğini, ekilen  yerlere çeltik denildiğini okumuş, duymuş ve dinlemiştim ama insanların böyle paçalarını sıvamış  suyun ve  çamurun içinde yüzdüklerini de hiç görmemiştim. Saatlerce suyun içindeydiler. Bu iş yani pirinç tarımı ne kadar da zahmetliymiş meğer diye düşündüm.
Hem belleri  ağrımıyor muydu, öyle saatlerce elleri ve ayakları suda durarak bir şeyler yapmak çalışmak çabalamak ne kadar zordu Yarabbi! Ben bunları düşünürken babamın yanındaki köylülerle uzaklaştığını ve benimde bir kenarda kalakaldığımı fark ettim. Hemen önümde çok yaşlı bir kadın eğilmiş suyun içinde bir şeyler yapıyordu.
-Hoş gelmişsiniz oğlum,sağa söylüyom. Heeey! Hoş geldiniz!
-Aa özür dilerim teyze, dalmışım, Hoş bulduk. Kolay gelsin, nasılsınız.
-Nassı olalım işte Allaha şükür, yuvarlanıp gidiyoruz, görüyorsun suyun içindeyiz. Eğmek parası.
Yaşını tahmin edememiştim. Sordum. Annemden birkaç yaşta küçük olmasına rağmen ama öyle yaşlı gösteriyordu ki. Yüzü  kırışmış, başörtüsünün kenarından görünen bir tutam saçı da bembeyaz olmuştu. Bir yandan çalışıyor bir yandan da benimle konuşuyordu.
-Okuyonmu?
-Evet,
-Nerede?
-Liseyi bitirdim bu sene.
-Afferim.
-Okuyup da ne olacaksın?
-Bakalım, doktor olmak istiyorum.
-İnşallah , Allah CC yardımcın olsun.
-Amin teyze ,cümlemizin.Sizlerinde.
Yaptığınız iş ne kadar zor teyze, ben pirinç ekiminin bu kadar zor olduğunu bilmiyordum!
-Ne sanırsın ya, bir avuç pirinç için bir ömür veriyoz burda, dabanlarımız, avuçlarımız suyun içinde.
-Bende zannediyordum ki bu iş.
-Gordün işte, sanıldığı  kadar goley değil.
-Hem hangi iş goley ki. İnsana öyle hemen ekmek vemiyorlar bu dünyada.
-Biliyon mu?
-Neyi Teyze?
-Geçenlerde  bizim gomşu  Hatce gadının torunları geldi  Alamanya' dan.Guççük iki oğlan , pirinci de, yomurtayı da pavlikada yapılıyor sanıyorlarmış. Hele tavukların boynuna ip takıp da it gibi sürümeye galkmadılar mı?
-Gule gule öldüydük. Heleççik bebeğin biri yımırtayı tavıkdan çıkarken görmüş .Bi daha ikisine de yımığta yediremedik.
-Ne bilsinler bebekler,gavır ellerinde büyüyünce öğle oluyo. Cahallık işte. İkimizde gülüştük
-Ayran içen mi?
-Zahmet vermeyeyim,hem işiniz de var.
-Hazır  zaten oğlum, şimdi alır gelirim.
Doğruldu, çamurun içinde zorlukla ilerledi. Bir kenardaki  eşyalarının bulunduğu yere  çıktı. Biraz sonra elinde bir tas ayranla geldi.
-Buyur bakelim guççük beey.
-Sağ ol teyze!
-Allah razı olsun, susamıştım. Çok makbule geçti. Eline sağlık.
-Afiyet ossun . Bi daha veremmi?
-Yok kafi geldi, teşekkür  ederim, ölmüşlerinizin  canına değsin.
-İyi para kazanıyormusun bari teyze. Bu kadar zor bir iş karşılığında.
-Ne gezer evlat, garınımızı zor doyuruyoz.
-Mesela bugün mayış  günü, yarın  elimizde heç para galmayacak, tuza gaza, şeker,una hep zam yaptılar. Kimse bizi  düşünmüyo,heç düşünmüyo.
-Neden teyze.Annem hep pirincin pahalı olduğunu söyler. Tanesini  tabakta bırakmayın der. Bir taneye bin melaike hizmet ediyormuş der.
-Orada öyle ama tarlada para etmiyo.
-Mesela bugün maaşınla ne yapacaksın teyze, nerelere dağıtacaksın.
-Tel alacağım.
-Ne teli?
Cevap vermedi, birden düşüncelere daldığını hissettim, hem çapa  sallıyor hem de içini çekiyordu. Birden doğruldu. Bana döndü.
-Anan bunun bir tanesine bin melaike hizmet ediyormuş diyo, he.
-Evet teyze!
-Anan doğru söylemiş,gutlu kadınmış.Biliyo.
-Hem sen melaike gordün mü heç?
-Yoo , nereden göreyim. Onlar görülmez ki?
-Gorülür, gorülür.Benim  yavrım da melaike gibiydi.
-Ne oldu yavrunuza?
-Ne sen sor ,ne ben söyleyim?
-Ne oldu teyze?
Gözleri  yaşarmaya başlamıştı. Elindeki çapayı bıraktı. Kolunun tersiyle gözlerini  silmeye çalıştı. İçin için ağlıyordu. Birden kendimi  suçlu hissettim.Yarasını deşmişdim. Kimbilir oğluna ne olmuştu. Neydi ızdırabı?
-Sefillik, fukaralık işte. Yıllarca bu işten garnımızı zor doyurduk. Bir kenara üç-beş kuruş artırıpda evimizin pencerelerine bir tel takamadık.
-Ne teli teyze? Haa,demin söyleyecektiniz de.
-Hani şu sinek girmesin diye satılan teller varya? Göz göz,delik delik.
-Evet, anladım.
-İşte para bulupda bir teli  bulamadık. Fakirliğin gözü kör olsun. Buralarda çok olur. Aha bu çamırın yüzünden . Sivrisinek soktu da, sıtma oldu ve öldü zavallı yavrım. İşte  o bir pirinç tanesine hizmet edenlerden birisi de benim melaike oğlumdu , annadın mı?

 

 

 
 
 
 11

Bu sayının içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

Bir önceki Sayfaya Gitmek İçin Tıklayınız!

Bir sonraki Sayfaya Gitmek için Tıklayınız!

Selma GÜRSEL
Selma GÜRSEL Hayat Hikayesi
KADAYIF EKMEK
1 ekmek kadayıfı
1 kilo toz şeker
1 litre su
Nohut kadar iki limontuzu
250 kaymak
İstenirse ceviz ve fındık
            Alınan ekmek kadayıfı bıçakla kenarlarında kırmadan ayrılır. Ayrılan bu kadayıf ayrı ayrı iki tepsiye konularak kaynatılan sıcak su yumuşatılır. Kadayıf sıcak suyu emince büyümeye başlar. Kadayıf büyüyünce fazla suyu tepsiden süzülerek kadayıfta kalan fazla suları almak için bezle üzerine bastırılarak iyice suyu alınır.
            Suyu alınan kadayıf ikisi üst üste konularak kalın kadayıf tepsisine konur bir kapta hazırlanan ve içerisine limon tuzu konulan şeker şerbeti kaynatılarak ekmek kadayıfının üzerine dökülerek kısık ateşte tepsi çevrilerek pişirilir.
            Soğumaya bırakılır soğuyunca bıçakla istenildiği şekilde kesilerek üzerin önce kaymak sonra ceviz veya fındık ekilerek servis yapılır.

 
 
 
 
 12

Bu sayının içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

Bir önceki Sayfaya Gitmek İçin Tıklayınız!

Bir sonraki Sayfaya Gitmek için Tıklayınız!

Emine Sevinç ÖKSÜZOĞLU
Emine Sevinç ÖKSÜZOĞLU Hayat Hikayesi
GAZZE AĞLAMASIN
Körpecik serçeler ki can veriyor feveran ederek
Kan kokulu idam sehpasında gül açıyor bedenler
Melekler bile dua ediyor arş-ı göğüsleyerek
Ölüm damıtan huzmelerinde dirilerek can bulsun
Susturun silahları da ne olur Gazze ağlamasın
Her fecir vakti umutlar karanfil koksa da Gazze de
Esrik şarkılar söylenirmiş dudaklarda çaresizce
Yetim kalıyor hayatlar geceyi korkutan gözlerde
Bu çığlıklar ki kâinatta yalan olarak kalmasın
Susturun silahları da ne olur Gazze ağlamasın
Peykanlarından süzülen güller yıldızlar kadar parlak
Düşlerin sükûtunda çocuklar bakıyor ağlayarak
Taş atan ellere ölüm busesi kondu haykırarak
Kor suretinde harabe olmuş hayatlar bir son bulsun
Susturun silahları da ne olur Gazze ağlamasın
Kıyamet günüdür yanağa dokunan ölüm busesi
Sulh’e sıkılan her kurşun sesi şehitlik mertebesi
Özgürlüğe hicret ediyor sevdalı minik yürekler
Bezgin çığlıklar gün ışığında süveydama yar olsun
Susturun silahları da ne olur Gazze ağlamasın
Kâğıdım mezar ve kalemim kefen oldu bana Gazze
Müsvette ağıtlar yakılır ölüm yağan gecelere
Yalvaran bakışlar var harabe olmuş şehla gözlerde
Şakaklara düğüm atmış ölüm çığlıkları olmasın
Susturun silahları da ne olur Gazze ağlamasın
Puslu korkular ukdelerinde gizlenir ya gecenin
Zişan zirvelerdedir çocukça kurulan tüm hayaller
Ki talan edilmiş hayatlar gibidir üryan yürekler
Ölüme gebeyim dostlar ıssız mezarım hazırlansın
Susturun silahları da ne olur Gazze ağlamasın
27. 01. 2009 / GAZİANTEP

 

 

 
 
 
 
 13

Bu sayının içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

Bir önceki Sayfaya Gitmek İçin Tıklayınız!

Bir sonraki Sayfaya Gitmek için Tıklayınız!

Adile TÜRKMEN
Adile TÜRKMEN Hayat Hikayesi
NE OLUR
Sen bana elveda dedikten sonra
Dönsen ne olur,dönmezsen ne olur.
Uğruna göz yaşı döktükten sonra
Silsen ne olur,silmesen ne olur.
 
Kader böyleymiş hiç gider mi ağırıma
Felek hançerimi vurdu bağrıma
Ben öldükten sonra kabrime,
Gelsen ne olur,gelmezsen ne olur.
 
Bir ömrü boşa harcadık
Her şey yanlışmış çok geç anladık
Nasıl olsa aşkımız bitiyor artık
Sevsen ne olur,sevmezsen ne olur.
 
Solmuş çiçek gibi yandık kavrulduk
Ayrılık ateşiyle kül olup savrulduk
Kurudu gülümüz dikenle avunduk
Dersen ne olur,demezsen ne olur.


 

 

 
 
 
 
 14

Bu sayının içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

Bir önceki Sayfaya Gitmek İçin Tıklayınız!
 
Necati ÇAVDAR
Necati ÇAVDAR Hayat Hikayesi
GÜNEŞİ GETİRİRİM
Beynin patlarken sıcaktan,
Vücudun erim erim erirken,
Uçarken buharın yağ misali,
Dudakların;  suya hasret,
Ağustos’ta toprak gibi;
Park park bölündüğünde...
Söndürür yüreğimde Güneş’i;
buz yapar,
Sana, can katan rahmeti getiririm.
Günahların artınca birden,
Kararınca kalpler kirden,
Güneş ile yakar, arıtırım kirden.
Yolunu şaşırdığında;
Zifiri karanlıkta kaldığında,
Boş verince zamana, kendine
Halledemediğinde girift sorunları,
İçinden çıkamadığında meselelerin,
Dumandan görünmeyince alem
Aydınlatmak için yolunu,
Güneşi getiririm.
Düşünce bedbinliğe;
Hafakanlar basıp
Sıkıntıdan patladığında,
Ümitleri tüketip,
Kenarına geldiğinde uçurumun,
Yüzümü sana, kalbimi
Çeviririm ona, 
Aydınlatmak için ay gibi seni,
Ödünç alırım ışığı,
Güneşi getiririm...
Kışın;
Buz kesip donduğunda,
Bulutlardan süzer, yıldızlardan toplarım,
Kar kristallerinden biriktiririm,
Yüreğimde ısıtır,
Sımsıcak güneşi getiririm.
Kızgın harları yüreğimde soğutup,
Seni yakmasın diye,
Kendimi tutar eritirim,
Sana; hep ilk yaz güneşini getiririm....
Temmuz l997 ANKARA

 

 
 
 
 
Bir önceki Sayfaya Gitmek İçin Tıklayınız!

Bu sayının içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

Çalışmalar TELİF ESERİDİR Yazarlarımızın gönderileri ile yayına alınmıştır.
corumlu2000@gmail.com
Mahmut Selim GÜRSEL  
yazarlarımız yaptıkları paylaşımlardan sorumludur.
Sitemiz ve yazarlarımız;hukuka, yasalara, telif haklarına ve kişilik haklarına saygılı olmayı amaç edinmiştir.