DİKKAT ! BU BİLGİLER TELİF ESERİ OLUP YAZARI VE YAYINEVİMİZDEN  İZİN ALINMADAN KULLANILMAMALIDIR.

YIL 12     SAYI 144    25 Şubat 2011

Mahmut Selim GÜRSEL MEVLİD KANDİLİ
Mustafa TURAN IRMAK’TAN BAKINCA MUHTEŞEM YÜZYIL
Müslüm TUNABOYLU KENTLER GİDEREK YAŞANMAZ HALE GELİYOR
Mustafa Nevruz SINACI ADALET AHLÂKI VE HUKUK
Hüseyin Hüsnü GÜREL TBMM DİLEKÇE KOMİSYONU BAŞKANLIĞINA ANKARA
Atilla ALPAY SEVGİLİLER GÜNÜNÜ  PROTESTO  EDİYORUM.!
Fatma YİĞİTBAŞ ÇORUM ONKO-SAV GENÇLİK KOMİSYONU 4 ŞUBAT DÜNYA KANSER GÜNÜ ETKİNLİĞİ
Ahmet CANBABA KAKTÜS DİLLİM
 
 
 
   
 
 
 
 01

Bu sayının içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

Bir önceki Sayfaya Gitmek İçin Tıklayınız!

Bir sonraki Sayfaya Gitmek için Tıklayınız!

Mahmut Selim GÜRSEL
Mahmut Selim GÜRSEL Hayat Hikayesi

İslâm Dini semavi dinlerin sonuncusun peygamberi olan ve adına Müslümanlık denen Allah C.C. emir ve yasakların İslam Dini olara insanlara tebliğ eden Peygamberlerin en sonuncusu olan Hz. Muhammed S.A.V. doğduğu sanılan bu gecede Hz. Muhammed S.A.V. anılmaktadır. Fakat bu kutlama sonradan icat edildiği için bidat olup Peygamber Efendimizin tam doğum tarihi kesin olarak bilinmemektedir.
Müslümanlıkta için bidat olduğunu düşünüyorum.
Mezheplere göre kutlamaların tarihlerinde bulunan farka vahtet haftası denilir. Sünnilerde Rebiul-evvel ayının 11.sinden 12.sine bağlayan gece, Şiiler 17. günü Mevlid günü ve 17′ye dönen geceyi de Mevlid Gecesi olarak adlandırırlar. Osmanlı idaresi II. Selim dönemi mübarek gecelerde cami ve minareler kandillerle süslenmeye başlandı. Bu nedenle mübarek gecelerin bir adı kandil olarak kalmıştır. Bu gece;Mekke ufukları ağarırken Peygamber Efendimiz, Hz. Muhammed S. A. S. O'nun doğduğu sabah, âlem başka bir âlem oldu, cihan nurla doldu. Zirâ O'nun teşrifleri sıradan bir hâdise değildi. Bütün peygamberlerin geleceğini müjdelediği insan ile Cinler ve Melekelerin teşriflerini beklediği bir peygamberdi Bütün âlem bu geceyi bekliyordu. Allah C.C. Bizleri Peygamberimizi şefaatine erdirsin.
.

 

 
 

 

 02

Bu sayının içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

Bir önceki Sayfaya Gitmek İçin Tıklayınız!

Bir sonraki Sayfaya Gitmek için Tıklayınız!

Mustafa TURAN
Mustafa TURAN Hayat Hikayesi
IRMAK’TAN BAKINCA MUHTEŞEM YÜZYIL
Geçtiğimiz akşam “IRMAK” Kültür Sanat Dergisi’nin 10. yılı dolayısıyla, kuruluşundan bu güne dergiye emeği geçmiş  yirmi civarında arkadaş bir araya gelerek, yemek yedik ve derginin dünü, bugünü ve yarınını konuştuk. Bu arada mevcut aktüel durumu da değerlendirme imkanımız oldu ve konu “Muhteşem Yüzyıl”dan açıldı. Tarihçi olmamız hasebiyle, genel bir değerlendirme istendi.
Özetle dedim ki; Bu dizinin biz tarihçiler açısından hiçbir kıymeti harbiyesi yoktur. Zaten yapımcılar da bunun bir belgesel olmayıp, kurgu olduğunu söylüyorlar. Ancak unutulmaması gereken şudur ki, eğer kurgu üzerine bir dizi çekiyorsanız, gerçek isimleri ve gerçek mekanları kullanamazsınız. Siz bal gibi tarihi bir dönemi alıyorsunuz ve gerçek kişiler üzerinden, akla hayale gelmedik hatalar yaparak, Osmanlı hükümdarı , Avrupa’nın “Muhteşem Süleyman” dediği, tarihi bir şahsiyeti şehvet düşkünü, işi gücü haremde zevk ve safa sürmek gibi bir keyfiyette takdim ediyorsunuz. Bu durumda elbette tepki alacaksınız. Bir kere “ölçekleri yanlış olanların tüm ölçümleri de yanlıştır.” Filmi yapanlar olaya Avrupalı bakış açısından bakıyorlar. Düşman senin hayrını ister mi kardeşim? O’nun bize bakış açısının doğru olması mümkün müdür?
Mesela II. Abdülhamid’e Avrupalılar “Le Sultan De Rouge” dediler. Yani “Kızıl Sultan- Kan Döken” demektir. Çünkü Yahudilere Filistin’i satmamıştı. Ermenilere taviz vermemişti. Hepsi birleştiler ve O’na karşı bir linç kampanyası başlattılar. Bizim İttihatçılar da onlarla beraber oldular ve Sultan’ı tahtından indirdiler ve Osmanlı’yı bitirdiler. Kan dökücü dedikleri II. Abdülhamid Han 33 yıllık saltanatı döneminde sadece bir kişinin idamını imzalamıştı. O da saraya gizlice giren bir ırz düşmanıydı. Buyurun size olayın içyüzü.          
Neresi Kızıl Sultan?. “Muhteşem Yüzyıl” olayında da mesele farklı değildir. Harem onların anlatıldığı gebi kesinlikle değildir. Kanuni’ye biçilen rol ise, baştan sona yanlıştır. A  Allah’tan korkmayan, Peygamberden utanmayan, bu necip milletin dini ve milli değerleriyle alay edenler, Padişahlar haremlerde oynaşta, zevk ve safa içinde yaşadılar da, peki bugünkü Türkiye’nin 25 katı büyüklüğündeki o muazzam toprakları sizin babanız gökten zembille mi indirdi?
Bakın Yahya Kemal bu konuda ne diyor: “Türk’ün cibilli sarayı otağdır. Osmanlı-Türk padişahları önce seyyar idiler. Çocukluklarından ölümlerine kadar at sırtından inecek vakit bulamıyorlardı.
İstanbul’un Fatihi (Topkapı Sarayına) arada sırada yol üstü uğrayabiliyor; seyyah gibi bir kaç gün geçirebiliyordu. Bütün ömrünü seferlerde yıprattıktan sonra fethettiği şehrin içinde olsun ölemedi. 
Oğlu Beyazıd, torunu Selim ve onun oğlu (Kanuni) Süleyman da seferlerde öldüler.”
Evet böyledir. Onların ömürleri, sarayda ve haremde değil, gurbet illerde düşmanla boğuşma içinde geçmiştir.  Atatürk şöyle demişti: “Türk çocuğu ecdadını tanıdıkça daha büyük işler yapmak için kendisinde kuvvet bulacaktır.” 1922 yılında Türk Milli Eğitimi’nin hedeflerini gösterirken de şu tespiti yapmıştı: “Yetişecek çocuklarımıza ve gençlerimize, görecekleri tahsilin hududu ne olursa olsun, en evvel ve her şeyden evvel Türkiye’nin istikbaline ve kendi benliğine ve an’anat-ı milliyesine düşman olan bütün anasırla mücadele etmek lüzumu öğretilmelidir. Beynelmilel vaziyet-i cihana göre, böyle bir cidalin istilzam eylediği anasır-ı ruhiye ile mücehhez olmayan fertlere ve bu mahiyette fertlerden mürekkep cemiyetlere hayat ve istiklal hakkı yoktur.”
 ” Bahtiyar Vahapzade de: “Geçmişine taş atanın geleceğine gülle atarlar”  görüşünü seslendiriyor. Tarihi olmayanın coğrafyası olur mu? Tarihini bilmeyenlerin, coğrafyasını elbette, başkaları çizerler. Mazisi olmayanın, âtisi de olmaz.  Şimdi de Prof. Emin Bilgiç’e kulak verelim:   “Milli mefahirine sahip çıkmayan, onları yeni nesillere aktarmayı bilmeyen milletler, hayatiyet cevherlerini, yaşama güçlerini, yükselme enerjilerini kaybetmiş olurlar… Tarih boyunca pek çok zaferler kazanmış olan Türk milletinin ruhunda gereken seviyede bir tarih şuuru uyandırabilmesi için, milli şerefin dayandığı gerçek zaferleri ona tanıtarak gelecek nesillere aktarılmaya değer bir ruh yoğurmak, maddi bütün kalkınma davalarımızın üstünde bir manen yükselme ve kendine gelme mevzuudur.”
Hem “Muhteşem Yüzyıl” diyeceksizin hem de pornoyu aratmayacak rezaletlerle konuyu işlemeye kalkacaksınız. Nerede yüzyılın değerleri? O dönem devletimizin mabetlerinden iman, medreselerinden ilim yükseliyordu. Ordularımız mehter marşları ve tekbir sesleriyle serhadden serhate koşuyordu. Kanuni ordusuyla Batıya gidiyor. O batıda savaşırken doğudan saldırıya uğruyordu. Dönüyor ve Doğu seferine çıkıyor. Bu kez tekrar batıdan saldırı geliyordu. Bu keyfiyetten haberiniz var mı? Yarım doktor candan, yarım imam dinden eder derler. Yarım yamalak tarih bilenler de, insanı çileden çıkarır har halde. Irmak’taki 20 arkadaştan sadece ikisi filmi izlemişti. Ancak genelde memnuniyet yoktu.
Abdurrahman İskender Bey dedi ki; “Ben kızımla diziyi izlemeye başlamıştım ki, daha  İlk dakikalarındaki rezalet sevişme sahnelerinden utandık ve bir daha seyretmemek üzere kapattık. Bugün traş olduğum berber de evinde aynı şeyin yaşandığını söyledi. Birileri reyting yapacak, çok para kazanacak diye, tarihi değerlerimiz kumara verircesine harcanamaz. Buna rıza da gösterilemez. Tabii siz Kültür Bakanlığı olarak ele alıp, konuyu doğru dürüst işlemezseniz, işte birileri çıkar ve bu boşluğu böyle doldurur. Kanuni ve Hürrem’in zaafları yok değil elbette. Lakin böylesi ne işitilmiş, ne de görülmüştür?
Eski Müdürlerimizden Hidayet Yiğit Bey mail göndermiş diyor ki: “ DEĞERLİ MUSTAFA HOCAM, aşağıda yazanlar benim fikrim değil tabiî ki. Slaydı izleyince allak bullak da olmadım değil hani... Benim tarihim neden böyle anılıyor,Türk İslâm kültürü ile yetiştirilip ve öyle yaşayıp yöneten atalarım... Bilgilerinize sunmak istedim beni bağışlayınız bunu başka kiminle paylaşabilirim ki ? ! Slaytı açamadım. Şu sorular var.
Osmanlı Sultanları’nın hangisi Türk kızıyla evlenmiş?
Hangisi katil değil?
Osmanlıyı temize çıkaranlara ithaf olunur. İspatı burada” deniyor.
Özetle bu yaklaşımdaki temel mesele şudur: Osmanlıya küfredenlerin, aslında Osmanlıyla fazla sorunları yok. Sorunları İslâm iledir. Açıkça İslâm’a küfredemedikleri için, Osmanlı’nın şahsında O’nun İslâm’ına küfrediyorlar. Şöyle şecerelerini bir kurcalayıverin bakın neler göreceksiniz? Bu gerçek de böylece biline.
Şimdi de özetle, Kanuni’nin bazı hususiyetlerine değinelim.
Osmanlı'yı bir 'Kanun Devleti' haline getirmiş olmasından dolayı,bizim sadece “Kânuni, dediğimiz Sultan Süleyman’ı batılılar “MUHTEŞEM SÜLEYMAN” olarak gördüler ve tanımladılar.
O’na Süleymaniye Camiinin yerini rüyasında Peygamberimiz bizzat göstermişti. Mihrabını ve minberini de nereye koyacağını söylemişti. Kanuni de sabah Mimar Sinan’ı çağırıp o mekana götürdü. Hz. Peygamber’den aldığı bilgileri tam Sinan’a söyleyecekti ki, Mimar Sinan söze başladı : “Zahmet buyurmayınız Şevketlü Hünkarım! Dün gece siz Peygamberimizle konuşurken ben de gerinizde duruyordum. Konuşulanları aynen duydum. Planı o şekilde yapacağım. Merak etmeyin” diyordu. Evet! onlar böyleydi.
Başka bir rüyasında yine Resülüllah’ı görmüş ve Kainat Efendisi O’na şöyle demişti: “Belgrad, Rodos ve Bağdat kalelerini fethedesin sonra da benim şehrimi imar edesin!”
Huzurda el pençe divan duran Kanuni şöyle seslenecektir:
 
“Nûr-ı Âlemsin bugün hem dahi Mahbub-u Hüda
 Eyleme âşıkların bir lâhza kapından cüda,
Gitmesin nâm-ı şerefin bu dilimden dem-be-dem,
 Dertli gönlüme devadır can bulur ondan safa.
 Umaram her bir adın başka şefaat eyleye,
Ahmed ü Mahmud Ebu'l-Kasım Muhammed Mustafa(s.a.v) ”
            Bu emri aldıktan sonra, Şeyhü’l-İslâm’dan fetva alarak Kabe-i Muazzama’yı süsleyen ilk Osmanlı sultanı Kanuni, ayrıca Mekke’de dört mezhep için dört ayrı medrese yaptırmıştı. Hz. Peygamber’in eşi Hz. Hatice’nin harap olan evini de yeniden inşa ettirdi. Bedir, Huneyn ve Cebel-i Arafat su yollarını tamir ettirerek Harem-i Şerif yakınındaki bir havuza akıtmak suretiyle, özellikle hac zamanında ortaya çıkan su sıkıntısını çözüme kavuşturmuş ve  Medine surlarını  ile  Mescid-i Haram çevresine bir  de medrese  yaptırmıştı.
 
 Muhibbi mahlasıyla şiirler yazan Kanuni, bir şiirinde:
“Allah Allah diyelim sancağ-ı şâhı çekelim,
Yürüyüp her yandan Şark’a sipahi çekelim.
Bize farz olmuş iken olmamız İslam’a zâhir.
Nice bir oturalım bunca günâhı çekelim.
Umarım rehber ola bize Ebubekr u Ömer. Ey Muhibbi!
Yürüyüp Şark’a sipahi çekelim” diyor ve devam ediyordu.
“Hamdülillah Muhammed ümmetiyiz, Can ile Mustafa’yı kim sevmez?  
Macaristan fethedildiğinde, oradaki sanat eserlerini ve bir heykel’in  tahrip olmasını önlemek için, kendi kaftanını heykelin üstüne örtüp  yıkılmasını önleyecek kadar, sanata saygılı bir devlet adamıdır O.
Süleymâniye Camii inşaatı başlarken temel taşını koyma şerefini Ebussuud Efendi’ye,  açılışını da Hattat Karahisari’ye yaptırmakla, ilme olan saygısını gösterecek kadar da mütevazi.
Prof.Ahmet Akgündüz O’nun için der ki:
“O,çok az uyuyan, geceleri ibadetle geçiren, gündüzleri meydanlarda olan bir padişahtı.
Ölümü de savaş meydanında olmuştur. Bilim ve sanat onun döneminde zirve yaptı.”
Olay dizi hakkında yorum yapan Osmanlı uzmanı Prof. Dr. Abdülkadir Özcan şöyle diyor: “Harem'deki cariyeler devşirmelerin kadın kısmıdır. Sarayda eğitim gören kız çocuklarıdır. Dizide gösterildiği gibi eğlence yuvası değildir. Bakış açısı oryantalist.”
Orhan Turan’ın bu konudaki fikri de şu şekildedir: “(Muhteşem Yüzyıl) dizisinin tarihi gerçeklerle ilgisi olmadığını söyleyebilirim. Tarihle ilgili iş yaparken 10 defa düşünmek zorundayız.
Hele ki konu Osmanlıysa!
Yeni yeni, hasret kaldığımız değerlerle yüzleşirken daha dikkatli olmak gerek. Bir dizi, kurgusaldır ama kurgunun tarihi değiştirme hakkı olmamalı.”
“Sultan Süleyman hakkında ileri-geri, cıvık-seviyesiz senaryoyu yüceltenlere şunu sorun ve aldığınız cevap sonrasında bol bol şaşırın: Eğer bu tarihî dizi, Sultan Süleyman'ı değil de Mustafa Kemal'i anlatsaydı. Ve dizideki kahraman, Milli Mücadele'den çok yatak odasıyla gösterilseydi, yine aynı özgürlük saçmalığına girişir miydiniz?” sorusu da M. Nedim Hazar’a aittir.
İnternet arama motoru Google'da  'Harem' kelimesi iki haftada rekor kırarak 74 bin defa internet üzerinde aranırken, aynı sürede 'Muhteşem Yüzyıl' dizisinin aranma istatistiği sadece bin 600'dür.”
Bu keyfiyet, bu asil milletin filmlerdeki yalanlara ve hayallere inanmayıp gerçeği aradığının göstergesidir.
Tarihçiler kahir ekseriyette “Muhteşem Yüzyıl” dizisinde anlatılanların kesinlikle  Osmanlı'yla bağdaşmadığını , Kanuni portresinin ise, gerçeklerden uzak harem etrafında  ve tamamen hayal ve kurgularla gösterilmesine tepki gösterdiler.
Senarist, oyuncular ve onları canhıraş savunanların “bu bir kurgudur”, yaklaşımına, madem kurgu o zaman niçin gerçek isim ve mekanları kullanıyorsunuz?” sorusu karşısında, söyleyecek sözlerinin  kalmadığı mahcubiyetlerinden belliydi..
Hürrem Sultan’a gelince sütten çıkmış kaşık değildi elbette. Ancak hayırsever tarafı da vardı.
Mekke ve Medine’de dağıtılmak üzere her sene 3000 altın gönderirdi. Haseki Hastanesini yaptıran ve ayısını bir de Mekke’ye yaptıran kişinin Hürrem Sultan olduğunu biliyor muyuz? Daha pek çok imaret, medrese, Dârüşşifâ, çeşme, sebil ve mektep. Mekke-i Mükerreme ve Medîne-i Münevvere ile Kudüs’te birer imaret yaptırmıştı.
 
Muhabbetten oldu Muhammed  hasıl..
Muhammedsiz muhabbetten ne hasıl?
Beyti Kânuni’nin kızı Mihrimah Sultana aittir. O da Edirne Kapıda ki camii ve Üsküdar sahilindeki kendi adıyla anılan camii yaptırmıştı. Arafattan Mekke’ye su getiren su kanallarını da o onartmıştır ki, bugün hala dimdik ayaktadır.
Bugün Amerikan Kongresinin özel bir yerinde dünya tarihinin medar-ı iftiharı sayılan 23 devlet adamının büstleri bulunmaktadır. Orada bizi ve bölgemizi temsil eden, bizim de medar-ı iftiharımız olan Kanuni’dir.”
O, vefatından bir süre önce  oğlu Selim’i yanına çağıracak ve ona şöyle diyecektir: “ Bir cevheri al sanduğu vakf eylemişümdür ki, Cihan Fahri Muhammed Mustafa’nın ruhuna sana vasiyet iderem. Bunları satup Cidde-i Mamure’ye su getürdesün.  Bu esbab Fahri Âlemin (Âlemlerin Efendisi’nin)dir. Benüm değüldür.”
Vefat ettiğinde yanında bir de torba bulunur. Açıp bakarlar ki, 46 yıllık saltanatı müddetince yaptığı bütün işler için Şeyhülislam Ebussud Efendi’den aldığı fetvaları biriktirmiş. Gözleri buğulanan büyük alim  Ebussuud Efendi: “ Ey Süleyman! Sen Ruzi Mahşerde kendini kurtardın da, bakalım biz neyleriz” demekten kendini alamamıştır.
Kanuni, eşine az rastlanır bilge bir hükümdardı. Osmanlı’nın gücünü şahikaya ulaştırma işi kendisine nasip oldu. Yarım asra yakın hizmet veren karaların hakanı ve denizlerin sultanı Yüce Hakan, vazifesini yapmış olmanın verdiği huzurla Rabbisine yürüdü. Makamı Cennet, ruhu şad olsun. Rahmet ve minnetle anıyoruz.
Sohbetimizi yeni kaleme aldığımız bir dörtlükle noktalayalım:
 
Şu  “Muhteşem Yüzyılda” tarihim talan oldu
Yutturulan bir değil, binlerce yalan oldu.
Halkın nabzına öyle dinamitler kondu ki;
Kültürüm kulvarında korkunç heyelan oldu.”
Kalın sağlıcakla.
 
 

 03

Bu sayının içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

Bir önceki Sayfaya Gitmek İçin Tıklayınız!

Bir sonraki Sayfaya Gitmek için Tıklayınız!

Müslüm TUNABOYLU
Müslüm TUNABOYLU Hayat Hikayesi
KENTLER GİDEREK YAŞANMAZ HALE GELİYOR
        Kentler giderek yaşanmaz hale geliyor başlığı ile moralinizi etkilemek istemem. Şimdi kendi kendimizi bazı soruların yanıtlarını vermek için zorlamayalım. çok uzağa gitmemize  gerek yok. Dünyaya olarak gittiğimiz iş yerimize bugün ne ile gidiyoruz? Elbette kendimize ait olan bir oto ile. Kentin iki ana caddesinden geçip iş yerimize gidecek isek kaç dakikamızı almaktadır. Konutumuz ile iş yerimiz arasında ki uzaklığı sanırım saptamışızdır. Eğer bugüne dek saptamamış isek, saptamanızı öneririm. İkametten iş yerine olan uzaklığı kaç dakikada aldığımızı hesaplamamız gerekir en azından. Bizi bekleyen müşterilerimizin olacağını aklımızdan hiç çıkarmamalıyız. Mademki bir iş yerimiz vardır, öyleyse  bizim belli saatlerden belirlenmiş bir saate kadar iş yerimizde bulunmamız gerekmektedir. Eğer zamanında ikametten çıkıp iş yerimize ulaşırsak kendimize  ve karşımızdakilere saygınlığımız artar. Ama bunun tersini düşünür ve uygularsak bir gün kapımızı açan insanların sayısında önemli bir azalma olduğunu ister istemez fark ederiz. Sanırım bu değişikliği hiç birimiz arzu etmeyiz.
İş yeri bizim ekmek kapımızdır. O kapıyı her zamankinden daha çok korumalıyız, yada kollamalıyız diye düşünüyorum. Bugün bir iş yerine sahip olamayan binlerce  hatta milyonlarca insan vardır. O insanlarda bizim gibi kutsal görevimiz olan askerliklerini ifa etmiş kişilerdir. Devlete  karşı olan yükümlülüklerini yerine getirmektedirler. Ama ne var ki bu ülkede yaşayan büyük bir bölüm insan işsizdir. Sabahın erken saatinden akşamın geç saatine dek gücüne göre bir şeyler yapmaya çalışan insanların gayreti hepimiz de neden olamamaktadır. Neden bu ülkenin nimetlerinden paylaşım yaparken yalnız kendimizi düşünürüz? Paylaşımı arzu etsek de bir türlü eyleme geçemeyişimizin bin değerlendirmesini yapamıyoruz belki.
Acılar, tatlı günler neden hepimizi etkilememektedir. Tatlı günleri paylaşımda gösterdiğimiz birlikteliği acıları paylaşmada neden gösteremiyoruz? Biraz olsun kendimizi sorgulayamıyoruz. Her nedense bize öyle bir duygu ve düşünce  beynimizde yer almamıştır. Acıları paylaşmada biraz uzaktan bakmayı tercih etmiyor muyuz?  
Bana dokunmayan yılan bin yaşasın demiyor muyuz? Tehlike bize doğru yaklaştığında ise sesimizi duyurmak istemiyor muyuz?  Güzellikleri yaşamak için nelere katlandığımızı bir hatırlayalım. Hatırlayalım ki geleceğimize bir  çeki düzen verelim. Gelecekte rahat bir düzen içersin de yaşayabilmek biraz da bizim elimizde değil mi? Eğer bugün bir şeylerden mahrum bırakılmış isek, bunda  bizim eylemimizi sorgulamamız gerekmez mi?
Kutsal askerlik görevimiz dışında bazı kutsal görevlerimizin de olduğunu, onları kullanmada neden yeterince eylemde bulunamıyoruz. Paylaşım derken iyileri kötüleri, güzellikleri çirkinlikleri birlikte paylaşamıyoruz. Neden güzelliklerin yalnız ve yalnız bizim için olmasını arzuluyoruz. Bu eylemimizi sorgulamak hiç içimizden geçmiyor mu? Karşılaştığımız bir zorluğu yalnız yok edemediğimiz zaman birlikteliği hemen aklımıza getiriyoruz? Aynı havayı teneffüs ettiğimiz ülkemizde nimetlerin paylaşımında  neden yalnız kendimizi düşünüyoruz.
Her yanı ayrı bir güzelliklerle donatılmış ülkemizin üzerinde geçmişte çok kara günlerin yaşandığını neden unutuyoruz. Bu günlere gelirken  verdiğimiz ölüm-kalım savaşını neden unutuyoruz. Bugün ki sınırlarımızı çizebilmek için hainlere verdiğimiz dersleri gelecek kuşağa da yansıtmamız gerekmez mi? Gelecek için atacağımız her kişisel adımımızda kendimizi sorgulamamız gerekmez mi?
Bugün iş yerimize giderken kendimizde bir öz güven duyabiliyor muyuz.Böyle bir ortamın  oluşmasında bizim bir katkımız olup olmadığını değerlendirmeye ,sorgulamaya alıyor muyuz. Kısaca kendimizi  geleceğimiz için bazı eylemler için hazırlıyor muyuz.Yoksa kapı aralığından izlemeyi mi tercih ediyoruz. Sanırım beğenmediğimiz eylemlerin bizim hal ve hareketlerimizden kaynaklandığının bilincine varmak gerekir diye düşünüyorum. Bana dokunmayan yılan bin yaşasın demiyor muyuz? Tehlike bize doğru yaklaştığında ise sesimizi duyurmak istemiyor muyuz? Güzellikleri yaşamak için nelere katlandığımızı bir hatırlayalım. Hatırlayalım ki geleceğimize bir  çeki düzen verelim. Gelecekte rahat bir düzen içersinde yaşayabilmek biraz da bizim elimizde değil mi? Eğer bugün bir şeylerden mahrum bırakılmış isek, bunda  bizim eylemimizi sorgulamamız gerekmez mi?
Kutsal askerlik görevimiz dışında bazı kutsal görevlerimizin de olduğunu, onları kullanmada neden yeterince eylemde bulunamıyoruz. Paylaşım derken iyileri kötüleri, güzellikleri çirkinlikleri birlikte paylaşamıyoruz. Neden güzelliklerin yalnız ve yalnız bizim için olmasını arzuluyoruz. Bu eylemimizi  sorgulamak hiç içimizden geçmiyor mu? Karşılaştığımız bir zorluğu yalnız yok edemediğimiz zaman birlikteliği hemen aklımıza  getiriyoruz? Aynı havayı teneffüs ettiğimiz ülkemizde nimetlerin paylaşımında  neden yalnız kendimizi düşünüyoruz.
Her yanı ayrı bir güzelliklerle donatılmış ülkemizin üzerinde geçmişte çok kara günlerin yaşandığını neden unutuyoruz. Bu günlere gelirken  verdiğimiz ölüm-kalım savaşını neden unutuyoruz. Bugün ki sınırlarımızı çizebilmek için hainlere verdiğimiz dersleri gelecek kuşağa da yansıtmamız gerekmez mi? Gelecek için atacağımız her kişisel adımımızda kendimizi sorgulamamız gerekmez mi. Bugün iş yerimize giderken kendimizde bir öz güven duyabiliyor muyuz? Böyle bir ortamın  oluşmasında bizim bir katkımız olup olmadığını değerlendirmeye, sorgulamaya alıyor muyuz? Kısaca kendimizi  geleceğimiz için bazı eylemler için hazırlıyor muyuz? Y oksa kapı aralığından izlemeyi mi tercih ediyoruz. Sanırım beğenmediğimiz eylemlerin bizim hal ve hareketlerimizden kaynaklandığının bilincine varmak gerekir diye düşünüyorum Kırsal alanda yaşamakla kentlerde yaşamı sürdürmenin aynı değerde ya da aynı güz ellikte olduğunu düşünemeyiz. Kırsal alandan güzelliklerin bulunduğunu umduğumuz kentlerimiz gerçekten insanların yaşamlarında bir güzellik bir kolaylık sağlayabiliyor mu? Kırsal alanda ki nimetlerle, külfetlerin kentsel alanlarda değişim gösterdiğini, onlara ayak uydurmanın pek kolay olmadığını peşinen kabullenmemiz gerektiği düşünündeyim. Bazı nimetlerin paylaşımında belki beraberlik sağlanıyor, ancak kişisel nimetlerin paylaşımında birlikteliği gözetemiyoruz. O nedenle  Kentlerde çeşitli sorunların çözümlenmesi için insanların uzun kuyruklarda beklediklerine tanık oluyoruz. Tabana kuvvet deyip kuyruklar sizin olsun dostlar diyemiyoruz. Bir gün muhakkak  onlarla birlikte olmak, aynı zorluğa göğüs germek zorunda kalıyoruz.
Geçen bir bankaya bir işlem için gittim. Hava soğuktu banka müşterilerinin rahat etmesi için yeterince bekleme koltukları koymuştu. Bende bir yer buldum oturdum. Elimdeki numaranın  ne zaman   sayaçta gözükeceğini beklemeye başladım. Oturanlar kadar da ayakta kalanlar  vardı. Ayakta kalanlar kendilerine sıranın ne zaman geleceği konusunda yavaş, yavaş seslenmeye başladılar. Bir tanesi  daralmış olacak ki ben ne zaman işimi bitirip köye gideceğim demeye başladı.  
Kentler büyüdükçe sorunlarda ister istemez büyüyor. Hizmet alanları yoğunluğa göre verilmeye çalışılıyor. Ama nedense bazen kentlerin belli hareketli olan bölümleri diğer yerlere göre hizmet için öne geçiyor.
Geçtiğimiz yıllarda bir arkadaşım bulunduğu yörede ki hizmetlerin kendilerine ulaşmaması  sonucu “ÇAMUR İÇERSİNDEYİZ” dercesine ayağına çizme giymiş, eylemi kent yöneticilerince dikkate alınmıştı. Politikacılar eskiden kırsal alana ayrı bir değer verirlerdi. Şimdi kırsal alanda yaşayanların azınlıklar haline gelmesi sonucu  hizmetlerin akışını da ister istemez etkilemektedir
Kentlerde ki yaşantıları ve çok değişik insanlık manzaralarını ister istemez izlemekteyiz. Kentlerin çözümlenmeyen sorunları arttıkça, insanların hareketleri de elbette artacaktır. Bazı eylemlerin görülmesi, ya da dikkate alınması için gösterilen tepkilere ve etkilere kulak asmak gerekir diye düşünüyorum.
İnsanımıza güzel bir hizmet için yola çıkan her bireye önemli görevler düştüğü kanısındayım. Hizmet için söz veren yöneticilerimiz neden hizmetleri veremediklerini insanımıza açıkça söylerlerse kentlerde ki yaşamın bugün kinden daha rahat olabileceği inancımı yineliyor, okurlarıma saygılar sunuyorum.

 

 
 
 

 04

Bu sayının içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

Bir önceki Sayfaya Gitmek İçin Tıklayınız!

Bir sonraki Sayfaya Gitmek için Tıklayınız!

Mustafa Nevruz SINACI
Mustafa Nevruz SINACI Hayat Hikayesi
ADALET AHLÂKI VE HUKUK
Adalet ve hukuk’un temel ilkesi, kaynağı ve dayanağı: Vahiy, vahiyle ikame olunmuş ahlâk ve buna mümasil adet, örf ve geleneklerdir. Ki, bunların tamamı karşılıklı saygı, mutlak adalet, hürmet ve muhabbet üzerine kuruludur.
Daha açık bir anlatımla: İnsan kelimesinin “ins, ünsiyet, meşveret ve muhabbet” kavramlarından türediğini “hikmet’le” anlamak ve bu minval üzere açıklayıp, yorumlamak lâzımdır. Y ani: İnsan kelimesi dahi “salt iyilik ve erdemlilik” karşılığı olup; Namuslu, dürüst, onurlu, sorumlu ve düzenli (istikrarlı/haysiyetli/şahsiyetli/karakter sahibi) olmayan bir varlığı insan olarak kabul etmek kabil değildir.
İnsan, mutlak bir hukuk, adalet ve ahlâk abidesidir.
Daha da açıkçası: Yalancı, hırsız, yolsuz, faşist, fahişe, anarşist, terörist, hain ve zalim yaratıklar insan olarak kabul edilemez ve böylelerine “insanca” muamele edilemez.
Yani “düzenlilik/istikrar” dünya, kâinat ve insanlık için esastır.
İşte evren/kâinat, mutlak bir düzen ve istikrar üzere kaimdir.     
İnsanlar için ilim, ibret, hikmet ve ders olan “tertip” i, evrensel işleyişten alacağımız bir kesitle, özetleyip, örnekleyelim. Evrensel işleyişte şekiller, dengeler ve düzenler…
Sarmal Şekil Dengeyi Nasıl Sağlıyor?
Sarmal şeklindeki galaksilerin içinde bulunan fizik ve metafizik (madde ve madde ötesi) kuvvetler arasındaki denge şaşırtıcı niteliktedir. Bir galaksi, kütle çekim etkisiyle kütle merkezine doğru yoğunlaşarak gelişir. Merkez kütlesinin artışı buradaki kütle çekimini de artırdığından, galaksinin merkezi, merkezkaç kuvvet ve kütle çekimini dengeleyecek şekilde daha hızlı dönmeye başlayacaktır.
Ayrıca merkezin daha hızlı dönmesi, kütlenin merkezde yoğunlaşmasını engeller.
Bu nedenle galaksideki tüm sistemin dengede kalabilmesi için, galaksi merkezindeki parçacıkları yavaşlatıp, kenardakileri hızlandırabilen özel bir mekanizmaya ihtiyaç vardır. İşte bu harika mekanizma “eşit açılı sarmal şekil” tarafından oluşturulmaktadır.
Çünkü eşit açılı sarmal kollar, böyle bir fonksiyon için oldukça uygun bir şekil oluştururu. (J.P. Vallee, ‘The Milk Way’s Spiral Arms Traced By Magnetic Fields, Dust, Gas and Stars’, Journal of Astronomical Society, Volume; 454, s. 119-124)
Allah Yoktan Var Edendir
Görüldüğü gibi pek çok galaksinin “eşit açılı sarmal şeklinde” oluşu aslında bu galaksilerin fiziksel açıdan dengede kalabilmesi için hayati bir öneme sahiptir.
Bitkilerde ve deniz dibinde yaşayan canlıların kabuklarında belirli bir orana (altın oran) bağlı olarak ortaya çıkan eşit açılı sarmalın uzayın derinliklerinde yer alan pek çok galakside de görülüyor olması hayret verici bir durumdur.
Ayrıca galaksilerde görülen sarmal da, tıpkı bitkilerde ve bazı hayvanların kabuklarında görülen sarmallar gibi, içinde bulunduğu yapının dengeli ve uyumlu olmasını sağladığından çok önemli bir fonksiyonu yerine getirmektedir.
Kuşkusuz evrenin var olduğu günden itibaren sahip bulunduğu düzenin ve dengenin hiçbir şekilde bozulmayışı Allah’ın varlığı ve sonsuz kudretinin delillerinden biridir.
Her şeyi eksiksiz ve kusursuz olarak yaratma gücüne sahip olan Rabbimiz, altın oranı öylesine eşsiz ve fonksiyonel bir şekilde yaratmıştır ki, bu oran, içinde bulunduğu her sisteme ve biçime, insanda hayret uyandıracak derecede mükemmel bir estetik, biçimsel bir güzellik ve denge kazandırmaktadır. Bir Kuran ayetinde Rabbimiz şöyle buyurmaktadır:
"Gerçekten sizin Rabbiniz, altı günde gökleri ve yeri yaratan, sonra arşa istiva eden Allah’tır. Gündüzü, durmaksızın kendisini kovalayan geceyle örten, Güneş’e, Ay'a ve yıldızlara kendi buyruğuyla baş eğdirendir.
Haberiniz olsun, yaratmak da, emir de (yalnızca) O’nundur.
Alemlerin Rabbi olan Allah ne Yücedir. " (Araf Suresi, 54)

 

 

 

 
 
 05

Bu sayının içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

Bir önceki Sayfaya Gitmek İçin Tıklayınız!

Bir sonraki Sayfaya Gitmek için Tıklayınız!

Hüseyin Hüsnü GÜREL
Hüseyin Hüsnü GÜREL Hayat Hikayesi
ÖNEMLİ NOT: İş bu başvuru/dilekçe ve ekleri 28 Aralık 2010 Salı günü, TBMM; Dilekçe Komisyonu Başkanlığ'na (gelen evrak) "7086" numara ile elden teslim edilmiştir. 
MARMARA BÖLGESİ İLE ERZİNCAN ŞEHRİ VE OVASINDA YERALTI DOĞALGAZ PATLAMALARINDAN İLERİ GELEN AFETLER VE ERZİNCAN OVASINDA DOĞALGAZ YATAĞI KONUSUNDA YENİ RAPOR
Marmara bölgesi ile Erzincan şehrinde ve ovasında deprem hareketleri başlamadan kısa süre önce yeraltında doğalgaz patlamaları kıyametler koparcasına çok korkunç afetlere sebep olmakta ve Erzincan ovasında çok zengin doğalgaz yatağı bulunmaktadır.
MARMARA BÖLGESİ İLE ERZİNCAN ŞEHRİ VE OVASINDA DEPREM HAREKETLERİ BAŞLAMADAN KISA SÜRE ÖNCE YERALTINDAN BOMBA GİBİ PATLAMA VE UĞULTULU SESLER İŞİTİLMEKTEDİR
Dünyada yalnız Marmara Bölgesi ile Erzincan şehrinde ve ovasında deprem hareketleri başlamadan çok kısa süre önce yeraltından yüzeye yakın derinliklerde bomba gibi patlama ve uğultulu gürültülü sesler işitilmektedir.(Ek 19-20-21-22-31-32-34)
Sesin hızı deprem hareketi hızından 15.000 defa daha küçük ve sesin hızı çok tembeldir. Hızı tembel olan seslerin deprem hareketi başlamadan önce işitilmesi fizik yasalarına aykırı düştüğü halde; bu olayın sebebini hiçbir kimse araştırmamış ve ilgi göstermemiştir.
MARMARA BÖLGESİ İLE ERZİNCAN OVASINDA DEPREMLER BAŞLAMADAN ÖNCE YERALTINDA DOĞALGAZ PATLAMALARI KIYAMETLER KOPARCASINA ÇOK KORKUNÇ AFETLERE SEBEP OLMAKTADIR
Dünyada yalnız Marmara bölgesi ile Erzincan şehrinde ve ovasında yeraltında kil tabakaları arasında muazzam büyüklükteki düdüklü tencerelere benzer ortamlarda sıvılaşmaya müsait suya doygun zeminler ile doğalgaz yan yana ve beraberce bir arada bulunmaktadır. Bu yeraltı düdüklü tencerelerinin gövdeleri ile bu gövdelerden ayrılan kolları onlarca ve yüzlerce Km. gibi uzaklara kadar ulaşabilmektedir. Bu yeraltı düdüklü tencereleri yüzlerce ve binlerce Km2 gibi çok geniş alanları kapsayabilmektedir.
Marmara bölgesi ile Erzincan şehrinde ve ovasında yeraltında bomba gibi patlama ve uğultulu sesleri işitildikten kısa bir süre sonra; yüzey arazi deniz gibi dalgalanmakta;, binalar yana yatıp yatıp kalkarak ve burgu gibi bükülerek paramparça olmakta; Marmara denizinde doğalgaz patlamaları ile sular havaya savrulmakta; kıyılardan sular geri çekildikten sonra çok büyük Tsunami dalgaları meydana gelmektedir... Yeraltında doğalgaz patlamaları ve bu patlamalardan ileri gelen canavarlar şiddetindeki sıvılaşma olayları kıyametler koparcasına çok korkunç afetlerin meydana gelmesine sebep olmaktadır.
Yeraltında, doğalgaz patlaması ve deprem olayları birbirinden farklıdır;
Doğalgaz patlamalarından ileri gelen bu afetlerin deprem olayları ile hiçbir ilgisi yoktur. Yeraltı düdüklü tenceresinin içinde herhangi bir yerinde doğalgaz patlaması ile meydana gelen muazzam basınçlar ve canavarlar kudretindeki sıvılaşma olayı; suya doygun zeminlerin devam ettiği her yere ve yüzlerce Km. gibi uzaklara anında ulaşmaktadır. Bu yerlerde de zeminler aşağıdan yukarı itilerek benzer şekilde çok korkunç afetler meydana gelmektedir.
Yalova'da bulunan suya doygun zeminler Adapazarı ve Kaynaşlı gibi yerlere kadar devam ediyorsa; Yalova'da doğalgaz patlaması ile Adapazarı ve Kaynaşlı gibi yerlerde de benzer şekilde korkunç afetler meydana gelmektedir.
MARMARA BÖLGESİ İLE ERZİNCAN OVASINDA YERALTINDA DOĞALGAZ BULUNMAKTADIR
Marmara bölgesi ile Erzincan şehrinde ve ovasında depremler esnasında bazı yerlerden alevler göklere yükselmekte; etraf nur gibi ışıklanmakta; gökyüzü kızıl renge bürünmektedir.
Depremler esnasında gökte Doğalgaz’ın alevle yanması ısısı ile Erzinca Ovasında trilyonlarca m3 çok sğuk hava ısınmakta ve ovadaki karlar erimektedir. Erzincan ovasındaki bu doğalgazın muazzam miktarda olduğu açıkça belli olmaktadır.
ERZİNCAN OVASINDA ÇOK ZENGİN DOĞALGAZ YATAĞI BULUNMAKTADIR
Depremler esnasında Erzincan ovasında bulutların üstünde gökte doğalgazın alevle yanması ile; gökyüzü kızıl renge bürünmekte; 1045 Erzincan depreminde olduğu gibi gökte doğalgazın alev ile yanması ile güneş ve ayın kan rengine boyandığı anlaşılmakta ve gökte alev ile yanan doğalgazın ısısı ile Erzincan ovasında donmuş karlar erimektedir. (EK: 9)
Trilyonlarca m3 çok soğuk havayı ısıtan ve ovadaki karları eriten doğalgaz miktarını hesap ile bulmak mümkündür. Bu hesap yapıldığında; her depremde Erzincan ovasında Ülkemizin yıllık doğalgaz ihtiyacı olan 20 milyar m3 doğalgazdan kat kat daha fazla doğalgazın alevle yandığı hesaplanmaktadır.
Erzincan ovasında gökte milyarlarca soba yakıldığında bu ovadaki karların eriyemeyeceği düşünülürse; her deprem esnasında Erzincan ovasında muazzam miktarda doğalgazın yandığını kabaca hesap etmek mümkündür.
Depremler esnasında Erzincan ovasındaki faylardan çıkan yeraltı suları, artezyen ve sondaj suları ısınmadığına ve kaynar sular akmadığına göre; Erzincan ovasında trilyonlarca m3 çok soğuk havayı ısıtan ve donmuş karları eriten ısı enerjisinin gökte doğalgazın alevle yanmasından ileri geldiği; kesin şekilde belli olmaktadır. Melekler veya Huriler Erzincan ovasındaki trilyonlarca m3 soğuk havayı ısıtmamakta ve ovadaki donmuş karları eritmemektedir.
Bu doğalgaz yatağı ile Ülkemizin bütün doğalgaz ihtiyacı fazlası ile karşılanacak; Ülkemiz doğalgaz bakımından dışa bağımlılıktan kurtulacak; Mersin Akkuyu’da ve Sinop da inşa edilecek nükleer enerji santrallerinden vazgeçilecek; yüzbinlerce iş imlanı sağlanacak; doğalgaz ve elektrik fiyatları çok ucuzlayacak ve Ülkemiz ile Erzincan'ın kaderi değişecektir.
MARMARA BÖLGESİ İLE ERZİNCAN ŞEHRİNDE VE OVASINDA, YERALTI DOĞALGAZ PATLAMALARI İLE KORKUNÇ AFETLERİN MEYDANA GELDİĞİ VE ERZİNCAN OVASINDA ÇOK ZENGİN DOĞALGAZ YATAĞI VARLIĞI KONULARINDA YETKİLİ VE İLGİLİ MAKAMLARA BİLGİ VERİLMİŞTİR.
Marmara bölgesi ile Erzincan şehrinde ve ovasında deprem hareketleri başlamadan çok kısa süre önce yeraltında doğalgaz patlamaları ile ve bu patlamalardan ileri gelen sıvılaşma olayları ile kıyametler koparcasına çok korkunç afetlerin meydana geldiği;, deprem hareketi başlamadan önce yeraltında doğalgaz patlamalarından ileri gelen bu korkunç afetlerin deprem olayı ile hiçbir ilgisi olamadığı; depremleri önlemek mümkün olmadığı halde; yeraltında doğalgaz patlamalarından ileri gelen bu afetlerin çeşitli teknik önlemler ile önlenebileceği ve Erzincan ovasında çok zengin doğalgaz yatağı varlığı konularında tarafımdan düzenlenen 20.10.2008 tarihli RAPOR da ve bu konulardaki gerçekleri ortaya koyan 32 yazılı belgede; bu konudaki gerçekler açık ve belirgin şekilde ortaya konulmuştur.
Bu RAPOR ve 32 yazılı belge 20.10.2008 tarihli dilekçeler ile; Yetkili ve İlgili Makamlara sunularak; bu konulara ilgi gösterilmesi ve yardım edilmesi istenilmiştir.
TBMM. Dilekçe Komisyonu Başkanlığının 05.11.2008/2396 No’lu kararı ile konunun tüm kurumlara iletildiği gerekçesi ile başka işlem yapılmayacağı tarafıma bildirilmiştir (EK1)
Bu konuda yalnız Maden Mühendisleri Odasınca ilgi göstermiş ve Maden Mühendisleri Odası Başkanlığı vatanseverliğini ve Yüceliğini göstermiştir (EK 2).
Maden Mühendisleri Odası Başkanlığı dışındaki diğer Yetkili ve ilgili Makamlar;, 10.10.2008 tarihli RAPOR da ve 32 yazılı belgede verilen bilgilere hiçbir itibar etmeden; mahallinde hiçbir soruşturma ve araştırma yapmadan; bu olayları yaşayan görgü tanıkları ile görüşmeden; masa başında oturarak; kafadan sallama beylik gerçek dışı bilgiler verilerek; Ülkemiz için fevkalade önemli olan bu konular dışlanmıştır (EK 3- 4- 5- 6- 7- 8).
Bundaki bilgiler http://www.milliservet.blogspot.com WEB sitesinde yayınlanmıştır.  Bu RAPOR düzenlendikten sonra yeni bilgiler ve belgeler elde edilmiştir. Bu yeni bilgiler ve belgeler ışığında bu YENİ RAPOR ve 34 yazılı belge düzenlenerek; bu konudaki gerçekler daha açık ve belirgin şekilde ortaya dökülmüştür.
TBMM. Dilekçe Komisyonu Başkanlığının 05.11.2008/2396 No’lu kararı ile konunun tüm kurumlara iletildiği gerekçesi ile başka işlem yapılmayacağı tarafıma bildirilmiştir (EK1)
Bu konuda yalnız Maden Mühendisleri Odasınca ilgi göstermiş ve Maden Mühendisleri Odası Başkanlığı vatanseverliğini ve Yüceliğini göstermiştir (EK 2).
Maden Mühendisleri Odası Başkanlığı dışındaki diğer Yetkili ve ilgili Makamlar;, 10.10.2008 tarihli RAPOR da ve 32 yazılı belgede verilen bilgilere hiçbir itibar etmeden; mahallinde hiçbir soruşturma ve araştırma yapmadan; bu olayları yaşayan görgü tanıkları ile görüşmeden; masa başında oturarak; kafadan sallama beylik gerçek dışı bilgiler verilerek; Ülkemiz için fevkalade önemli olan bu konular dışlanmıştır (EK 3- 4- 5- 6- 7- 8).
Bundaki bilgiler http://www.milliservet.blogspot.com WEB sitesinde yayınlanmıştır.  Bu RAPOR düzenlendikten sonra yeni bilgiler ve belgeler elde edilmiştir. Bu yeni bilgiler ve belgeler ışığında bu YENİ RAPOR ve 34 yazılı belge düzenlenerek; bu konudaki gerçekler daha açık ve belirgin şekilde ortaya dökülmüştür.   
DEVAMI GELECEK
     

 

 
 

 

 
 06

Bu sayının içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

Bir önceki Sayfaya Gitmek İçin Tıklayınız!

Bir sonraki Sayfaya Gitmek için Tıklayınız!

Atilla ALPAY
Atilla ALPAY Hayat Hikayesi
SEVGİLİLER GÜNÜNÜ  PROTESTO  EDİYORUM.!
              Bu tür sevgililer günü vb gibi günler  ne yazık ki istilacı ve barbar Avrupa  kavimlerinin  kutladığı St.Valentin isimli bir Hristiyan azizinin  ismine izafeten icat edilmiş ;yurdumuzda ise  İstanbul  Beyoğlun da  esnaflık yapan gayrimüslimler tarafından  geliştirilerek  kültürümüze zorla oturtulmuştur.
Bu geleneğin ve adetin hedef kitlesi ; sayıları Irak ve Afganistan nüfusu kadar  yani 28 milyonluk dev  bir topluluk olan ve  yaşları 1-17 arası  olan  sevgili yavrularımızdır. Bu  çocuklarımızın  hayata atılıp  para kazanmalarına  henüz uzun yıllar vardır.
Fakat ceplerinde  sevgililerine  belki de en pahalı hediyeyi  alacak kadar da çok paraları  her zaman bulunmaktadır. Paraları  yoksa  kredi  kartları, o da  yoksa  onları çok seven ve daima  iyi harçlık veren büyükbabaları ve büyükanneleri de mutlaka  ihtiyaçlarını  karşılayacaklardır
Diğer yanda  binlerce  esnafta vitrinler süsleyip, afişler hazırlamakta  sanki bizim böyle bir geleneğimiz varmış gibi  ve bir bayram geliyormuşçasına  çok para kazanmanın derdine düşerek böyle bir furyaya her yıl mutlaka katılmaktadırlar.
Kendilerine  sorsalar  hiçbir zaman yolunda  gitmeyen işleri  belki böyle bir gün vesilesiyle bir an olsun canlanacak ve nakit sıkıntıları gidecek ve o gün için   rahat nefes  alacaklardır.
Bazı tv kanalları mikrofonlarını  İstanbul’un taksim  meydanının mutlu azınlığına, gayrı meşru yaşamaktan utanmayan sanatçı bozuntularına ve bir  kısım ahlaksız insanlarına  uzatıp saatlerce  röportaj yapacak; kimin kime hangi haram kazançlarıyla ne hediye  aldıklarını  öğrenmeye  ve bu müstesna günü (!)  nasıl kutladıklarını bilmeye çalışacaklardır.
Aziz şehrimizin de  bütün kafeteryalarında akşama kadar dersleri  asarak oturup baba  parası ve burslarını  yemeye çalışan bir kısım sevgili  gençlerimiz; karşılarındaki  sevgililerine  ilanı  aşk etmeye çalışacak ve böylece bu  mübarek günü(!)
idrak etmeye  çabalayacaklar  ama  aynı akşamki mübarek kandil gecesi  yine  kimselerin  umurunda  olmayacaktır.
Birde  bunun tersini  düşünelim. Bizim  olmayan böyle bir gelenek yerine  Hıristiyan avrupa ülkelerinin veya amerika’nın bir şeker bayramımızı, bir Hıdrellezi, bir Aşura gününü, bir “Üç aylarımızı” veya buna benzer  bizim için  kutsal ve önemli  olan bir zamanı benimsemesi mümkün müdür  ? Hatta oraların  ahalisi  bu vesileler ile  birbirlerine  hediyeler alsınlar, kutlasınlar veya bir şeyler yapsınlar…
Bunu  düşünmesi  bile  bize  mizahi  gelmekte  ve hemen pek çoğumuz  “olur mu  canım öyle şey” demekteyiz.Ama ne yazık ki onların adetleri  ve gelenekleri  milli kültürümüze öylesine oturmuş veya  oturtulmuş ki  tersine  bile düşünmekten aciz  hale  gelmişiz..
İnacımızda, sosyal adet ve geleneklerimizde  sevgililer  günü  diye bir şey yoktur. Türk  milletinin bildiği sevgili kavramının  muadili “Yar”dir.Ve bu aziz millet  sevmeyi de, sevgiyi de , sevgiliyi de-egoist Avrupalıdan-  çok daha iyi bilir.
Bizde Mü’min hanımlar ve erkekler  önce  nişanlanırlar, sonra da evlenirler. Nikah merasimlerinden sonra İslam devletinin çekirdeği ve  temelini teşkil eden kutsal aile birliği de  böylece  kurulmuş olur.
Böyle “arada kalmış”  gayrı meşru ilişkiler bize tv dizilerimizin ve avrupanın hediyesidir.(Eski Yeşilçam filmlerindeki konular bile bugünkülerin yanında –vallahi-masum kalmaktadır.)
Bakıyorum da bizim gibi fakir  taşra muharrirlerinden ve birkaç bin basan bazı muhafazakar ceridelerinden(gazetelerden) başka buna  tavır koyan hiç kimse yok.
On bakanlık bütçesi kadar zengin ve kalabalık olan muhteşem Diyanet işlerimiz bu yılda bu işi birde kandil kutlaması ile birleştirmez mi, insanın çıldırası geliyor adeta…Eğitim sendikaları,Müslüman  işadamları,her türlü  cemaat, cemiyet ve tarikat mensupları ile bin bir  türlü hanım dernekleri ve bilumum duyarlı stk lar ve bizim gibi düşünen insanlar  basın bültenleri de mi yayınlayamazlar,hiç mi kimsenin söyleyecek bir sözü  yok, niye bu işler kimsenin  umurunda değil. Niçin  bütün vitrinler, dükkanlar  rengarenek çiçekler,çelenkler, hediyelikler ve buna  benzer zırıltılarla dolu… Ne oluyor, bayram mı geliyor.Niye gülüyoruz ağlanacak  halimize…
Tanzimattan sonrada   biz bu filmleri görmedik  mi, yüzeli yıl süren  seferberlikler sonucu,iki milyon şehit, vererek koca bir hilafet ve saltanat ülkesini, bir Devlet-i Ali’ yi hep bu kafirlere benzeme illeti  yüzünden kaybetmedik mi ..
İki tane karanfil , bir tane  gülün  , ucuzluktan alınmış çin malı masum bir hediye’nin  ucu sefalete, zillete, perişanlığa,seferberliklere, esarete ve  oradan da cehenneme  gider genç beyler ve  hanımlar,hatta bir kısım esnaf arkadaşlar…
Unutanlara dün Bulgar,Moskof ve Ermeni mezalimlerini bugün de ,Bosnayı ;Çeçenistanı, Filistini, Irak’ı ,Afganistanı,Türkistanı hatta hatta  “acı vatandaki” Solingen’leri hatırlatırım.
Sevgililer günü  diye bir şeyi  kutlayan herkesi ,üç kuruş kazanacağız diye bu kültür yozlaşmasına  çanak tutan bir kısım esnafı ve bize karşı çıkan  herkesi ama  herkesi de  şiddetle protesto ediyorum.
Allah  CC cümlesine hidayet, şuur ,iman ve izan  versin…
Saygılarımla!

 

 

 

 
 
 07

Bu sayının içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

Bir önceki Sayfaya Gitmek İçin Tıklayınız!

Bir sonraki Sayfaya Gitmek için Tıklayınız!

Fatma YİĞİTBAŞ
Hande ÖZCUBUKÇU
Emre KELEŞ
 
Onko_Sav Gençlik Komisyonu Baskan Yarcımsı
ÇORUM ONKO-SAV GENÇLİK KOMİSYONU 4 ŞUBAT DÜNYA KANSER GÜNÜ ETKİNLİĞİ
Çorum Onko-Sav Gençlik Komisyonu  4 Şubat Dünya Kanser Günü dolayısıyla Çorum halkını bilinçlendirmek için broşür dağıttı. Broşürlerde ceşitli kanser türleri, bunların belirtileri ve kanserden korunma yolları yer alıyor. Ayrıca sağlıklı beslenme , erken teşhis ve spor yapımının önemine de değinilen broşürlerin dağıtımına çok sayıda Onko-Sav Gençlik Komisyonu üyesi genç katıldı. Ayrıca Çorum Onko-Sav Gençlik Komisyonu ilerleyen zamanlarda da çeşitli etkinliklerle kanserle savaşa devam edeceklerini belirtip tüm gençleri dernek faaliyetlerine katılmaya çağırdı.  4 grup halinde yapılan dağıtımda gençler Öz doğanlar sineması, Tekel binası önü, kültür sitesi önü ve saat kulesi meydanında çeşitli broşürleri dağıttılar.
Ayrıca Onko-Sav Gençlik Komisyonu olarak  Çorum Devlet tiyatrosunu ziyaret edip Çorum devlet Tiyatrosu müdürü İbrahim Beyle konuşarak ileriki günlerde olacak tiyatrolar hakkında bilgi edindiler.

 

 

 

 

 
 
  08

Bu sayının içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

Bir önceki Sayfaya Gitmek İçin Tıklayınız!

Bir sonraki Sayfaya Gitmek için Tıklayınız!

Ahmet CANBABA
Ahmet CANBABA Hayat Hikayesi
  KAKTÜS DİLLİM
Üzüntülerimi göğüslediğinde
Acılarım yığılıverir kucaklarına.
Korkunun sözü geçmez yürek atışlarına.
Rüzgâr hırpalar hoyratça esip
Bir kurguya kurban gidersin.
Sen yalnızlığımın seks kölesi
Gülüşünden de kestin nafakamı.
Sussam
İçimde bir ağırlıksın.
Seninle dibe vuruyorum.
Uçuyorum 
Seni kussam.
Kaktüs dillim.
 
Bir öfke biriktirmişse bulutlar
Gökyüzünün sabrı sancır
Sese dönüşür ışık
Yırtılır karanlık.
Boşalırsa
Yeşilin en vahşisine  
Suların en azgını
Hoyrat dalgalar yalar
Yakamozları
Ay ışığında.
Yıldızlar kayar
Gecenin karanlığında.
Bulutum olduğunda
Başım döner,
Bir rüzgâr gibi esersin delice
Kaktüs dillim.
Göz ışıltıların
Yakamoz gibi düşer 
Yollarıma  
Felaket ihanet kusar.
Bir anlık
Korkudan susar
Yürekler
Sular başıboş yatağında.
Rüzgâr biraz daha sırnaşık
Değip suya
Güneşlenir  
Soğuk terler bırakır 
Salkım söğütlerde 
Soğuğa inat.
Ve dinlenir içinde kâinat
Ve yaşamdan bir kesit
Sancılı bir dünü misafir eder.
Bir pençe gibi vurur
Vahşice yüzüne.
Kan kokar karanfil
Acıtıp acıyı
Öper.
Kaktüs dillim.
 
Geleceğimi görüp
Sana merhaba diyorum.
Ay ışığını kuşandığımda gecene
Gözüm akıyor nehirler gibi.
Şehirler dolmuş daracık sokaklara.
Yersiz, yurtsuz insanlar
Aynı sokaklara çıkar.
Demirlenip çıkarsız zamanlara
Hedefsiz günlere uzanır.
Direncimi kırarım sebepsiz
Veda biriktiririm içimde.
Bırakmışım kederimi 
Sahip çıkan olur elbet.
Öfkelerin belli olmaz durağı.
Benim korunma zırhımı
Sevgin ile deldin.
Sevda zaafına düştüm.
Şefkatin zulmüne baskın çıkıyor
Kaktüs dillim.
 
Sevince durdum bir ağıtla.
İçimdeki sevgi artıklarını biriktirip
Bir çiçeği suladım.
Düşlerimin bereketi oldun
Dillendirip geleceğini herkese
Yalnızlıkta yaratırsın aşkımı.
Efsaneye döner içindeki
Çocukluğun. 
Geçmişe tutkun içindeki hazzın,
Yalnızlığının gizli günlüğü
Kendine uyum sağlayan
Coşkuyu öldürmek niye?
İçsel düşlerinle yaşamalısın
Şiirlerimi masalsı.
Sen otostopçum yollarıma çıkan
Kaktüs dillim.
 
Bir kış düşerse başına zamansız,
Bir bahar uzaklaşırsa gözlerinden,
Sevdaya sarıl ısıtmak için yüreğini.
Bir iz bırakırsın o zaman.
Düşlerin çocuk olur
Nabızları şerbetleyen. 
Medya falcılarına inat
Aşka bir yol aralanır.
Tütün kokmayan nefesinle
Gönül köprüm kışkırt günü.
Uğur böceğim, çarpan yüreğim
Hayat dengem, çığlığım.
Yeşili az
Kırık bahar dalım.
Eksik bereketim, 
Kaktüs dillim.
 
Kaçıncı rüyası bu bende
Gülmeye yatmış hüzünlü ağıtlarımın. 
Transa geçmiş acım.
Hasretin açlık sınırında
Gözlerimizin hüzünlü bakışı,
Küskün ellerimizin taşıyamayacağı yüke
Bir dert kervanının başındayım.
Yalnızlığıma akan aydınlıkta
Gözyaşına değmiş kirpiğin
Açılıp kanıyor 
Bir selam verir gibi.
Dönmeye küs gidişinde
Bir özlem var dense
Yolun açık olsun derim.
Misafirliğinde dindirirsin 
Yürek sancısını
Kaktüs dillim.

 

 
 
 
 
Bir önceki Sayfaya Gitmek İçin Tıklayınız!

Bu sayının içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

Çalışmalar TELİF ESERİDİR Yazarlarımızın gönderileri ile yayına alınmıştır.
corumlu2000@gmail.com
Mahmut Selim GÜRSEL  
yazarlarımız yaptıkları paylaşımlardan sorumludur.
Sitemiz ve yazarlarımız;hukuka, yasalara, telif haklarına ve kişilik haklarına saygılı olmayı amaç edinmiştir.