DİKKAT ! BU BİLGİLER TELİF ESERİ OLUP YAZARI VE YAYINEVİMİZDEN  İZİN ALINMADAN KULLANILMAMALIDIR.

YIL 12     SAYI 145    25 Mart 2011

Mahmut Selim GÜRSEL ÖĞRENMEK!
Mustafa Nevruz SINACI  ATATÜRK VE GAZETECİLİK
Mustafa TURAN ÇANAKKALE  ZAFERİ ÜZERİNE
Ali EMİROĞMU SEN AYIP BİLMEZ MİSİN
Mustafa Nevruz SINACI ERMENİ SORUNUNA ANALİTİK BİR YAKLAŞIM
Atilla ALPAY HANGİ GENÇLİKLE NEREYE?
Suhubi Ulvi CIRIL TEL TEL YAPIMI
Nurdane DURAK ONKO-SAV DERNEĞİ
İsa KAYACAN ŞEHİRLER, ŞEHİRLERİMİZ
Selma GÜRSEL TEPSİ ÇÖREK
Özkan KARACA İSTANBUL'DA KİMSESİZ
Muhsin AKTAŞ GELİYORUM YAR SANA
Üzeyr Lokman ÇAYCI DESEN
   
 
 
 
 01

Bu sayının içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

Bir önceki Sayfaya Gitmek İçin Tıklayınız!

Bir sonraki Sayfaya Gitmek için Tıklayınız!

Mahmut Selim GÜRSEL
Mahmut Selim GÜRSEL Hayat Hikayesi
ÖĞRENMEK!
Zaman değişti,
Öğrenme ve bilgilenme araçları artık oldukça çoğaldı.
Öğrenmek isteyenlere çeşitli imkânlar var. Her konuda artık her türlü bilgiye ulaşmak mümkün; bilgileri öğrenirken araştırmanın nasıl yapılabileceğini bilmek yeterli!
Bir zamanlar bilgi kaynağımız olarak kütüphaneler, ansiklopediler ve o konuya vakıf kişilere müracaat ederdik.
Bunlardan öğrendiklerimizi uygular ve onların yönlendirmeleri ile de öğrendiğimizi öğretirdik.
Artık İnternet denen bir öğrenme aracı var.
Var da bundan hangisi doğru onu öğrenmek zor.
Bilmeden öğrenmek buna mı deniyor?
 
 
 

 

 02

Bu sayının içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

Bir önceki Sayfaya Gitmek İçin Tıklayınız!

Bir sonraki Sayfaya Gitmek için Tıklayınız!

Mustafa Nevruz SINACI
Mustafa Nevruz SINACI Hayat Hikayesi
 ATATÜRK VE GAZETECİLİK
            Cumhuriyetin temelleri ve temayüz ilkeleri konusunda ‘kurucu irade’ adına Atatürk’ün gazetecilik hakkında irşatları ve Türk gazetecilerine emanet ve vasiyetidir:  “Ben, manevi miras olarak hiçbir ayet, hiçbir doğma, hiçbir donmuş ve kalıplaşmış kural bırakmıyorum. Manevi mirasım ilim ve akıldır. Benden sonrakiler, bizim aşmak zorunda olduğumuz çetin, köklü zorluklar karşısında, belki gayelere tamamen eremediğimizi, fakat asla taviz vermediğimizi, akıl ve ilmi   rehber edindiğimizi tasdik edeceklerdir. Benden sonra, beni benimsemek isteyenler, bu temel mihver üzerinde akıl ve ilmin rehberliğini kabul ederlerse, manevi mirasçılarım olurlar.”  
 “İnsanlar daima yüksek, soylu ve kutsal amaçlara yürümelidirler. Bu davranış biçimi, insan olanın vicdanını, aklını ve tüm insanlık kavramlarını doyurur. Bu şekilde yürüyenler ne kadar büyük esirgemezlikler gösterirlerse o kadar yükselirler ve bu hareket biçimi mutlaka alnı açık olur. Çünkü, alnı açık, aklı açık, kalp ve vicdanı açık (vicdanı hür, irfanı hür) insanlar tarafından yönetilebilen toplumlar, ancak bu anlamda hareketlerin takipçisi olabilirler., Güneşsiz kalmış bir dünya; İçinde “düşünce özgürlüğü olmayan” bir ülkeden daha iyidir.”
 “Biz, cahil dediğimiz zaman mektepte okumamış olanları kastetmiyoruz. Kastettiğimiz ilim, hakikati bilmektir. Yoksa okumuş olanlardan “en büyük cahiller” çıktığı gibi, klâsik tahsil görmemiş olanlardan da ‘hakikati gören âlimler’ çıkabilir.”
 “Memlekette basın hürriyetinin de; (namuslu) demokrat (ve dürüst) bir idareye lâyık olgunlukla kullanılmasında daha dikkatli bulunulacağını ümit ederim. Hürriyeti kötüye kullanmanın doğurduğu birçok felâketleri çekmiş olan bu memlekette, bu dikkate özellikle gerek olduğu kanaatindeyim.
“Basın Hürriyetinin sakıncalarının giderilmesinin, yine basın hürriyeti ile mümkün olduğuna dair, bu büyük meclisin yol gösterme ve düzenleme sahasında tespit ettiği saygı duyulan esaslar, eğer Cumhuriyetin ruhu olan “faziletten” yoksun kendini bilmezlere, basında eşkiyalık fırsatı verirse, eğer halkı aldatan ve doğru yoldan çıkanların  fikir sahasındaki kötü ve uğursuz etkileri, tarlasında çalışan masum vatandaşların kanlarını akıtmasına, yuvalarının dağılmasına sebep olursa ve en sonunda bozgunculuğun en zararlısını göze alan bu gibi doğru yoldan sapanlar, kanunlarda mevcut aksaklık ve açıklıklardan yararlanma imkânını bulurlarsa, BMM’nin yola getirici ve ezici kudretinin müdahale ve uyarması elbette görevi olur.
 “Bununla birlikte, basın serbestisinden meydana gelecek kötülükleri ortadan kaldıracak etkili vasıta, asla geçmişte zannedildiği gibi, basın hürriyetini kısıtlayan hususlar değildir. Aksine, basın hürriyetinden doğacak sakıncaların giderilme vasıtası, yine basın hürriyetinin kendisidir.”
 “Gazeteler, kanunun ve toplum çıkarlarının aksine bir olaya şahit ve bir bilgiye sahip oldukları taktirde gerekli yayında bulunmalıdırlar., Memlekette kalem hürriyetinin de, demokrat bir idareye lâyık olgunlukla kullanılmasında daha dikkatli olunacağını ümit ederim. Şuradan ve/veya buradan gelecek günlük fikirlere, sahte ve yanıltıcı sözlere asla önem vermeyecek bir olgunluk esastır.
 “Vatandaşı; Millete karşı milletin büyüyüp yaşaması için alınan tedbirlere karşı harekete geçirmek en büyük ihanettir.
 “Demokrasi müesseselerinin başında basın hürriyeti olduğuna inananlar asil bir davanın takipçisidir. Basının üç işlevi vardır. 1.si: Basın, halkı ülke sorunlarından ve siyasi partilerin bu sorunlarla ilgili önerilerinden halkı haberdar etme ve eğitme yükümlülüğü., 2.si: Basın, vatandaş şikâyetinin serbest bir kürsüsü’ dür., 3.sü: Basın hükümetlere yön vermelidir. Çünkü, “Bugün memlekette vazifesini bilen, güçlüklerle uğraşabilen siyasilere rağmen, siyaset adamlarına akıl verebilecek dirayette ve basirette gazetecilerimiz vardır.
 İşte, TC’nin Gazetecilik ve Basın (medya) ilkeleri budur. Bu ruh, anlam ve bağlamda Cumhuriyetin temel hedef ve ilkeleri korunarak çıkartılan 5680 S. Basın Kanunu, 1960’dan bu güne paçavraya dönen mevzuat ve 5846 S. K.’la kaim telif hakları kavramına dair hukuki prosedür ile 5187 S.K; Atatürk’ün koyduğu ilkeler, milli standart ve normlar muvacehesinde derhal TBMM’de ele alınmak ve “Medya Terörü” ne son verilmek zorundadır.

 

 

 03

Bu sayının içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

Bir önceki Sayfaya Gitmek İçin Tıklayınız!

Bir sonraki Sayfaya Gitmek için Tıklayınız!

Mustafa TURAN
Mustafa TURAN Hayat Hikayesi
ÇANAKKALE  ZAFERİ ÜZERİNE
Anzaklar her yıl Çanakkale’ye gelir ve atalarını anarlar. Çanakkale’de yenilen ve perişan bir şekilde çekilip giden Anzaklar’ın torunları, atalarını unutmuyor ve hatıralarını yaşatmak için binlerce km uzaktan gelip atalarına sahip çıkıyorlarsa, acaba biz, bugünkü varlığımızı kendilerine borçlu olduğumuz ve orada kefensiz yatan şanlı atalarımız için ne yapıyoruz sorusunu, kendimize sorup gereğini yapabiliyor muyuz?
Çanakkale zaferi T.C.nin bir önsözü niteliğindedir. Balkan savaşları hezimetinin de bir rövanşı sayılabilir.
 I. Dünya Harbi’nin, gerek Türk, gerekse dünya tarihi açısından en önemli bölümünü hiç şüphe yok ki Çanakkale savaşları işgal eder. Dünya tarihi, metre kareye altı bin merminin düştüğü ve yine metre kareye 5 litre insan kanının aktığı böylesi bir savaşı ne görmüş, ne de tanımıştır. İki taraftan tam yarım milyon insanın hayatına mal olan büyük bir savaştır Çanakkale.
 Çanakkale savaşları; tarihin kaderini değiştiren, Türk’ün şan ve şerefini şahikaya eriştiren, vatana sevgi duygusunu geliştiren, iman gücünü bayraklaştıran ve orada savaşanları kutsallaştırıp kahramanlaştıran görkemli bir destandır.
 Çanakkale’de, özlemle gelenlerin nasıl hüsranla döndüğüne, Ehl-i Salib’in ümit ışıklarının nasıl söndüğüne tarih şahit olmuştur.
 Çanakkale, 250 bin şehidin kefensiz yattığı, Türk’ün şanına şan kattığı ve bir devrin battığı yerdir.
 Bir yanda dünyanın en güçlü ordu ve donanmaları, diğer yanda Avrupalıların “Hasta adam” dedikleri uzunca süren savaşlarda yorgun ve bitkin düşmüş, teknolojisi zayıf, ama imanı, azmi, ve iradesi tam olan Osmanlı kuvvetleri.
 Dünyada kendilerini emsali görülmemiş bir galibiyetin mümessili sayan ve kendilerine çok güvenen bu mağrur düşmanlar, Türkleri rahatça yeneceklerini düşünüyorlardı.
 Çanakkale, şiirlerimizde ve türkülerimizde destanlaşan, zihinlerimizde ve gönüllerimizde silinmez izler bırakan bir zaferdir.
 Çanakkale, iman ve azmin maddi güç ve kuvveti yendi denildiği, Türk’ün cesaret, kahramanlık ve yiğitliğinin düşmanlar tarafından öğrenildiği bir yerdir.
 Çanakkale, Mehmetçiğin Türk tarihine ve Türk milletine üstün bir hizmeti olduğu gibi, kendilerini yenilmez sananların da en büyük hezimeti olmuştur.
 Çanakkale, kendisine hasta adam denen bir milletin uyanışı, dirilişi ve şahlanışı olduğu kadar, en kötü günde ve en zor şartlarda bile zafere inanışı ve zaferi kazanışıdır.
 Çanakkale, alçakça ve insafsızca yurdumuza saldıran zalimlerin rezil, zelil, mağdur, milletimizin ise aziz olduğu bir savaştır.
 Çanakkale, yorgun ve bitkin bir milletin, paylaşılmış yurdunu istiklale kavuşturan destânî bir zaferdir.
 Çanakkale, imanın küfrü boğduğu, milletin bağrından Atatürk gibi bir devlet adamının doğduğu, bizi esir etmek isteyenlere iyi bir ders olduğu, Birinci Dünya savaşının iki yıl daha uzamasına mal olduğu bir savaştır ki, sonuçları dünya kaderini değiştirmiştir.
 Bütün olumsuzluklar içinde kazandığımız bu zafer, dost ve düşman tarafından takdir edilmiş ve “Çanakkale Geçilmez” sloganı tarihe mal olmuştur. Bu zafer; Yediden yetmişe bütün Türk milletinin bir direniş ve var oluş destanıdır. Çanakkale’nin geçilmez oluşunun da bütün Dünya’ya ilanıdır.
 Çanakkale’de 253 000 vatan evladı şehit verilmiştir. Bu durum, en iyi şekilde yetişmiş, doğu ve batı kültürlerini nefsinde birleştirmiş ve ülkenin geleceğinde ve inkişafında mühim derecede rol oynayacak bir genç neslin yok olması demekti. Bilhassa bir yedek subay savaşı şeklinde büyük bir Türk aydını kitlesinin imhası demekti. Bu korkunç zayiatın içtimai sarsıntısı da izahı mümkün olmayacak derecede büyük olmuştur.
Bir Yazarımızın ifadesiyle,“ Evet dün olduğu gibi bu gün de yarın da ilelebet Çanakkale Türk milletinin harim-i ismeti olarak kalacak ve asla geçilemeyecektir… Bu memlekette, bir hane yoktur ki Çanakkale sırtlarında en az bir yiğidini yahut bir yakınını feda etmemiş olsun… Bizi bizden alıp Mehmet’in yanına götürmeyen, Çanakkale tepelerinde, Conkbayırı’nda, Seddül-bahir’de gezdirmeyen kelam boşa kelam değil de nedir?
 Dün kıtlık çekirgesi gibi boğazın mavi sularına kan içmek için üşüşenlerin torunlarına, Çanakkale destanının mana ve maksadı anlatılmalı. Böylece yeni hatalara düşmesinler; buna rağmen bir çılgınlığa teşebbüs edebilecekler de “hafıza-i beşer nisyan ile maluldür” tezine sarılmasınlar.
Çanakkale destanını öğrenmek ve yeni nesillere öğretmek Türk milletinin şeref borcudur.”
 Şu ibret dolu hadiseye birlikte bakalım:
 Artısıyla eksisiyle bir döneme damgasını vuran devlet adamlarımızdan merhum Turgut Özal, milli değerlerine sıkı sıkıya bağlı olan Japonların Batı’ya meydan okuyan ilerleyişi karşısında, 1980’li yıllarda Japon eğitim sistemine ilgi duyar. Bu sebeple inceleme ve araştırma yapmak üzere bir Japon Pedagog heyetini Türkiye’ye davet eder.  Alanında uzman olan bu Japon heyeti, ülkemizin çok değişik yerlerinde inceleme ve araştırmalar yapar. Görüşme ve temaslarda bulunur. Sonra da bütün bu faaliyetlerin sonuçlarını takdim etmek üzere, zamanın Eğitim Bakanı Vehbi Dinçerler’le birlikte Başbakan Turgut Özal’ın huzuruna çıkar. Eğitim alanında uzman olan Japon heyetinin kararı kısa ve kesindir. Derler ki:
 “Sizin gençlerinizde milli şuur yok.”
 Bu karar; Başbakanlıkta bulunan Türk yetkililer üzerinde bomba tesiri meydana getirir ve büyük bir şok yaratır. Biraz şaşkınlık, biraz da hayret içinde:
 “Nasıl yani…?” diyerek şu soru sorulur:
 “Peki siz Japonlar, gençlerinize milli şuur verme adına ne yaparsınız? Hangi programı nasıl uygularsınız?”
Bunun üzerine Japonlar ilginç, ilginç olduğu kadar da bizim açımızdan acı acı düşündürücü olan şu cevabı verirler:
 “Biz, sizden aldığımız “AMİN ALAYI” (Osmanlılarda çocuk 4 yıl, 4 ay, 4 gün olunca Amin Alayı denen bir törenle eğitime başlatılırdı. Anlaşılan Japonlar bunu alarak kendilerine uyarlamışlar) ile eğitime giriş yaparız. Ve ilk eğitime şok testler uygulayarak başlarız. Bu çocukları uçak kadar hızlı giden trenlere bindirir ve çok katlı yollardan geçiririz. En üstün teknolojiyle ve robotlarla çalışan dev fabrikalarımızı gezdiririz. Bu baş döndürücü teknoloji karşısında sarsılan ve şok olan çocuklarımıza deriz ki:
Gördüğünüz bu hızlı trenleri ve üstün teknolojiyi sizin atalarınız yaptı. Eğer siz daha çok çalışırsanız, daha hızlı giden ulaşım araçları yapar, daha üstün teknoloji meydana getirir, daha gelişmiş ve modern fabrikalar kurarsınız. Daha sonra bu çocukları Hiroşima ve Nagazaki’ye götürüp gezdiririz.
 II. Dünya savaşında atom bombasıyla yerle bir edilen bu bölgeleri biz, gelecek nesillere ibret olsun diye aynen koruruz.
Buraları çeşitli bilgiler vererek onlara gezdirir ve gösteririz. Atom bombasıyla hiçbir canlının ve bitkinin yaşayamaz hale geldiği bu yerleri çocuklarımız büyük bir dikkat ve hayretle seyrederler. Bu gördükleri şeyler onların taze hafızalarında hiçbir zaman silinmeyecek derin izler bırakır. Ve yine deriz ki:
Eğer siz çalışmazsanız, vatanınızı korumaz, milletinizi sevmezseniz, birlik ve dirlik içinde olmazsanız işte böyle düşmanlar sizin ülkenizi bombalar, yakar, yıkar ve yaşanmaz bir hale getirirler. Ama çalışırsanız, güçlü olursanız düşmanlar size saldırmaya cesaret edemezler. Vatanınız yücelir, milletiniz yükselir. Dünyadaki bütün insanlar size saygı duyarlar. Artık çalışmak ve çalışmamak konusunda kararınızı siz verin.
Bu ikinci şokla kendilerine gelerek iyi ve çalışkan bir Japon olmaya doğru ilk adımı atmış olurlar. Böylece de MİLLİ BİR ŞUUR kazanırlar.”Tam bu sırada orada bulunan Türk yetkililerinden biri: “İyi de bizim Hiroşima ve Nagazaki’miz yok ki” der.
Bunun üzerine Japonlar der ki:
“Sizin binlerce Hiroşima ve Nagazaki gibi değerleriniz var. Bizimkilerden çok daha etkili ve tesirli tarihi bölgeleriniz var. I. Dünya Savaşı içinde meydana gelen ve bir metre kareye altı bin merminin düştüğü Çanakkale zaferinin kazanıldığı bu bölge; çocuklarınız ve gençlerinizin şok olması için yeter de artar bile.
Dünyanın en gelişmiş ve en güçlü ordularına karşı ve üstün teknolojiye rağmen Türkler olmazları olduruyor ve bütün dünyayı hayretler içinde bırakan bir zafer kazanıyorlar. İmanın, azmin ve iradenin tekniği yendiğini ispatlıyorlar. Bütün dünya’ya meydan okuyorlar.
 İşte sadece bu olay, bu bölge ve bu zafer dahi gençlerinizin milli şuur kazanmalarına yetecek mahiyettedir. Bu sebeple gençlerinizi gruplar halinde Çanakkale’ye götürüp gezdirmelisiniz.
 Her Türk genci Çanakkale savaşlarının olduğu bölgeyi mutlaka gezerek görmeli ve öğrenmelidir. Daha sonra onlara demelisiniz ki:
Sizler birlik ve beraberlik içinde çalışmazsanız, güçlü ve kuvvetli olmazsanız, düşmanlar yine Çanakkale’ye gelirler, ülkenizi işgal eder ve özyurdunuzda hür yaşamayı size çok görürler. Ama çalışırsanız, birlik ve dirlik içinde olursanız teknolojiyi yakalarsınız.
Ülkenizi kalkındırır ve müreffeh bir hale getirirsiniz. Gençlerinize bunları telkin ettikten sonra, bu zaferin destanını en iyi şekilde ifade eden Mehmet Akif’i ve safahatı’nı okutmalısınız…”Japonların verdikleri bu ibretli ve acı ders, bizim için çok manidardır. Bu tablo bize, maalesef yen içinde kolumuzu kaybetmişiz de haberimiz yok dedirtmektedir ve kafalara dank eden düşündürücü manzaramızı sergilemektedir.
Çanakkale Zaferi T.C.nin bir önsözü ve Balkan hezimetinin de bir rövanşıdır. Dünya tarihi, metre kareye altı bin merminin düştüğü ve yine metre kareye 5 litre insan kanının aktığı böylesi bir savaşı ne görmüş, ne de tanımıştır
Çanakkale savaşları; tarihin kaderini değiştiren, Türk’ün şan ve şerefini şahikaya eriştiren, vatana sevgi duygusunu geliştiren, iman gücünü bayraklaştıran ve orada savaşanları kutsallaştırıp kahramanlaştıran görkemli bir destandır. Çanakkale, şiirlerimizde ve türkülerimizde destanlaşan, zihinlerimizde ve gönüllerimizde silinmez izler bırakan bir zaferdir. Hele M. Akif’in “Çanakkale Şehitlerine” şiiri edebiyatımızın tam bir şahaseridir.
 Çanakkale, imanın küfrü boğduğu, milletin bağrından Atatürk gibi bir devlet adamının doğduğu, bizi esir etmek isteyenlere iyi bir ders olduğu, Birinci Dünya savaşının iki yıl daha uzamasına mal olduğu bir savaştır ki, sonuçları dünya kaderini değiştirmiştir. Aynı zamanda dünya tarihinde âbideleşen, ebedileşen, efsaneleşen, heykelleşen ve destanlaşan emsali bulunmaz bir zaferdir. Bu sebeple Çanakkale destanını öğrenmek ve yeni nesillere öğretmek Türk milletinin şeref borcudur.”Biz bu şerf borcunu ödemek için bir yılımızı ayırıp 2004’de “Destanlaşan Çanakkale” adlı eserimizi kaleme aldık. Yurt içinde ve dışında diyar diyar gezip anlatıyoruz. Bu yıl Avusturya, Almanya, Bosna Hersek proğramlarımızdan sonra, İstanbul’dan Kayseri'ye kadar Anadolu’ yu dolaştık. Yoksa bir Tarihçi olarak, bu işin vebalinden kurtulmak mümkün değildir diye düşünüyorum.
Bütün olumsuzluklar içinde kazandığımız bu zafer, dost ve düşman tarafından takdir edilmiş ve “Çanakkale Geçilmez” sloganı tarihe mal olmuştur. Çanakkale savaşları hakkında, 2 binden fazla kitap yazılmıştır. Dünya tarihinde yok böyle bir savaş daha.
Hakkında binlerce de şiir yazılan Çanakkale’nin, geçilmez olduğunu biz de, bir şiirle ifade edelim duygularımızı.

 

 
 

 
 
 04

Bu sayının içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

Bir önceki Sayfaya Gitmek İçin Tıklayınız!

Bir sonraki Sayfaya Gitmek için Tıklayınız!

Ali EMİROĞLU
Ali EMİROĞLU Hayat Hikayesi
 SEN AYIP BİLMEZ MİSİN?
            Bir şeyi fazla özerseniz, mutlaka arkasından sevilmeyen bir şeyler ortaya çıkacaktır. Her tartışmayı kararında bırakmayı bilmelidir. Sadece tartışmayı değil;hemen her şeyi kararında bırakmalıdır,o zaman pek çok nahoş olan nesne ile karşılaşılmamış olunur.
            Bir ortamda,bir şey çok konuşuluyorsa,o konuşulan şey yok kabul edilebilir. Siz,iffetli bir kadının iffetten bahsettiğini gördünüz;duydunuz mu ? İffetli kadın için buna gerek var mıdır ?
            Dindar da öyle değil midir ? İslâm’ı doya doya, laik düzenin kendisine temin ettiği geniş saha içinde yaşayan dindarın bundan söz etmesine gerek kalır mı ? Son bir iki sene içinde, “medeniyet anlaşması, barışması, dostluğunun kurulması” gibi çeşitli şekilde bazı nosyonlarla uğraşılır duruma geldik. Uluslar arası konferanslar tertiplerine bile teşebbüs edildi ve yapıldı da. Ne bekliyoruz bunlardan ? Ben hiç bir şey bekler olmadım. Bu kavga, bence medeniyetler değil, dinler arasındaki kavga, dinler çıktığından beri durmuş değildir. Bazı dinlerde de “sizden olmayanı öldürün” emirleri din konuları arasında yer almıştır. Hiç bir sebep yokken, gerekli de değilken, sen bayrağı aç ve dinler arasındaki kavgaları da medeniyetler sözcükleri arkasına gizle ve şimdiye kadar varılamamış bir anlaşma noktasını aramaya kalk ! Buna Fransızlar, mehtaba çıkmak diyorlar. Türkçe’si, hayal içinde olmak demektir.
            Dinler, barış temin edememişlerdir. Bizde söylendiği gibi, dinler çimento görevi de görmemişlerdir. Avrupa içindeki; din kavgalarını dinler önlemiş değildir. Kavgadan, öldürülmekten bıkmış olan insanlar ve milletler, laik ilkeleri kabul etmişler ve din kavgasından kurtulmuşlardır. Belki de bunu, medeniyet gelişmesi, din kavgalarını sınırlamış ve bazı kıtalarda önlemiş denebilir. Bu küçük ve eksantrik ülkenin başkanı da basın hürriyeti adıyla basit sayılacak bir özür dileme isteğini ret etmiş. Şundan hiç politikacı olur mu ?  Türban sorunu mu bu ki;insan hakları başında yer alsın. Basit saydığımız özür dileme keyfiyeti olsa,belki de bu geniş reaksiyon bir kadar genişlik kazanmış olmayacaktır. Bir şey aksilik gösterince, hep basiret bağlanır. Karikatür işi başka ülke basınlarında da yer aldı. Demek oluyor ki, medeniyetler anlaşmaları konferansları devam ederken bile, Hıristiyan alemde de bir bunalım yaşantısı devam ediyor. Türkiye’yi kabul etmeyenlerin bu işi kullanmış olmadıkları söylenebilir mi?
            İşte bir kıvılcım, iki din sahasında da yayılma işaretlerini taşıyor. Onlarda karikatür yayınlanması yaygınlaşırken, İslâm aleminde de yakıp yıkmalar başlamıştır. Bu ülkelerin mallarına boykotun bir anlaşılır tarafı olabilir, ama memleketinizde olan binaların yakılmasının size ne fayda getireceğini insan düşünmez mi! Bu binalar ilerde yeniden yapılacak ve paraları da yakan düşüncesiz fakir memleketlerin vergilerinden ödenecektir. Ülkeye zarar veren hiçbir hareket içinde akıl vardır denemez.
            Bize ne oldu ? Medeniyetler barışının elçiliğini, öncülüğünü yapıyor değil mi idik ? Ayrıca, Osmanlı Devrinde bile, mevcut dinlerin aynı meydan etrafında birlikte ve dostça yaşandığı olaylarıyla da öğünüp geliyoruz. Yeni yeni kiliseler izni bile çıkarılıyor. Ayrıca, 55 Müslüman ülkenin tek laik olan ülkesiyiz. Bu yazdıklarıma göre, bu laik olmayan ülkelerden birer adım olsun ilerde olmaklığımız gerekirdi.
            Bu 55 Müslüman ülkede reaksiyon var, konsolosluklar yakılıyor ama, insan öldüren daha olmadı. Bizde, ileri olduğuna inandığımız Türkiye’de, Trabzon’da papaz öldürüldü. Trabzon’daki bu vatandaşımız olan ve kanunlarımızı koruması altında bulunan bu papazı öldürmeye hakkınız olur mu ? Bununla neyi halledeceksiniz ? İlla, bu yola soyunmuş Türk Başbakanını yalan mı çıkarmanız gerekiyor ? Nedir sorun ?
            Aslında benim gibi bir Türk ülkesinde yobazlığın daniskasını yaşamış bir birikim sahibi Türk,böyle bir yazı yazması gerekirdi. Kendi memleketini,memleketinin insanlarının zihniyetini bilen insanların böyle yazması gerekmez mi ?
            Gerekmez de,yine de insanın aklına “beklide” ile başlayan fikirler geliyor. Bu deneyiminiz ne kadar çok olursa olsun,yine de düzelmiş olmayı görme dürtüsü içimizden geliyor. Başka ÜLKEMİZ YOK Kİ;bundan sonra oraya yerleşelim diyecek misiniz

 

 
 
 
 05

Bu sayının içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

Bir önceki Sayfaya Gitmek İçin Tıklayınız!

Bir sonraki Sayfaya Gitmek için Tıklayınız!

Mustafa Nevruz SINACI
Mustafa Nevruz SINACI Hayat Hikayesi
ERMENİ SORUNUNA ANALİTİK BİR YAKLAŞIM
Terör ve tedhiş örgütü kaçırdığı 8 Türk askerini 4 Kasım 2007 günü teslim ederken tam bir şov yaptı ve hemen akabinde, bebek katilinin de serbest bırakılması istemini dile getirdi. Bu cür’et çok calibi dikkattir. Mesele bütün ayrıntıları ve tarihi gelişim süreci içinde incelenmeli ve tam bir dikkatle değerlendirilmelidir. Mezkür örgütün Ermeni orijinli olduğu net bir biçimde ortaya çıktığı için, günümüz ve özellikle yakın tarihin ülkemiz ve bütün dünyadaki hareket, taktik, strateji ve faaliyetleri değerlendirilmelidir.
SEKİZ ASKER MESELESİ
Bu mesele hakkında bir parantez açmakta fayda var. Zira, Dağlıca baskınında kayıp veya kaçırılan 8 askeri hakkında (iadelerini müteakip) çok spekülâsyonlar yapıldı. Adalet bakanı ve Genelkurmay Başkanının sözlerini iyi okumak ve bu askerlerin roj tv’de yayınlanan beyan ve ifadelerini mutlaka incelemek gerek. Netekim, bu askerlerden 6 tanesinin DTP örgüt yönetiminde yer aldıkları ve militarist çetenin sempatizanı oldukları açıklandı. İşin ciddiyet ve vahameti burada. Ordu içinde, hükümet içinde, siyasi partiler ve kurumlar bünyesinde yardım ve yataklık unsurlarından geçilmiyor.
Dünyanın hiçbir devlet veya milleti terörist bir örgütün illegal uzantılarını meclisine sokacak kadar akılsız ve duyarsız değildir. Eğer, demokrasi bu ve benzeri “demokratik” yollardan katledilmek isteniyorsa; Siyaset kurumları muaheze edilerek, devlet inisiyatif almalı, dahili ve harici bedhahlar dahil bütün mücrimler ivedi olarak derdest edilip cezaları acilen ve derhal verilmelidir. Devlette acizlik, dumur, düşmana sempati ve haine tolerans asla kabul edilemez. Anarşi ve terör unsurlarına af, atıfet, siyaset ve düz ovada-sahada serbest hareket imkânı peşinde koşanlar: Yardım ve yataklık unsuru, açık destek kıtaları, dahili bedhahlar ve vatan hainlerinden başka kimseler değillerdir.
Olsa olsa birde “gizli Ermeni” lobi, diyaspora uzantısı ve Türk düşmanı 28 devletten her hangi birinin provokatör veya satılık ajanı olabilirler. Başta MİT olmak üzere bütün istihbarat örgütleri bu kertede vatana, millete borçları ve şu ana kadar “hak etmeden aldıkları maaşa” mukabil “bütün engellere rağmen” vazifelerini, tam bir azim, irade ve kararlılıkla yapmalıdırlar.    
BU BİR SÜREÇTİR, ANCAK !
Elbette, kaçak askerler hakkında soruşturma açılması, mezkür birliğin büyüteç altına alınması, devlet personelinin takibi dahil bu bir süreçtir ve tam bir kararlılık ile derinlemesine sürdürülmelidir. Bu arada yerine getirilmesi gereken zorunluluklar vardır. Birincisi: Irak’ın kuzeyine açılan sınır-hudut kapıları derhal malum kesimin yüzüne  sıkıca kapatılıp, o tarafa verilen elektrik  şalterleri de indirilmek suretiyle, fazla değil üç gün boyunca içerde bataklık kurutma ve lokal temizlikle uğraşılırken, yeni zuhur edecek olan tutum ve muhtemel gelişmelerin sonuçlarına göre daha sonra ne yapılacağına karar verilmelidir...
Bu günlerce sınır ötesi harekatı konuşuyoruz, bu elbette acil bir önlemdir ve gereklidir. Fakat, daha önemli ve öncelikli olan “sınır berisi” harekat uygulamaktır. Evin içini hainden ve ihanet erbabından temizlemek “çok daha acil” bir sorun haline gelmiştir. Zira, bataklık içerde, bizzat ülke sınırları dahilindedir.
MUSTAFA KEMÂL NE YAPMIŞTI ?
Mustafa Kemâl (Atatürk) Kurtuluş Savaşından önce iç isyanları bastırdı, sonra dışarıya döndü! Bu bir metodolojidir. Vazgeçilmez bir stratejidir. Akıllı olmak, dahili bedhahları tek tek bulmak, yardım ve yataklık unsurlarını ayıklayıp, içimizi iyice temizlemek; AB’nin ağzını tıkamak ve ABD’yi susturmak gereklidir. Bu dahili temizlik harekâtı ile eş zamanlı olarak dış operasyonlar da sürdürülmek zorundadır. Aksi taktirde, faile fatura ödetmek yerine “ödemek” zorunda ve durumunda kalınacağı muhakkaktır.
BOĞAZİÇİ ÜNİVERSİTESİNDE NELER OLMUŞTU ?
            Geçtiğimiz günlerde Boğaziçi Üniversitesi'nde düzenlenen tartışmalı ve tek yönlü Ermeni konferansına bir anlamda cevap niteliği taşıyan ve “Ermenilerin Türkleri katlettiği” belgeler ve fotoğrafların ortaya konulduğu sempozyuma sadece 250 kişi katıldı. Panelde izleyenlerin tüylerini ürperten Ermeni katliam fotoğrafları, toplu mezarlar ve ermenilerin bugüne kadar sözde soykırımı desteklemek için kullandıkları sahte belgeler tek tek gösterildi. Prof. Dr. Türkkaya Ataöv, 30 yıllık araştırmalarının bir kısmını ortaya koyarken "Ben sözde soykırıma karşı yaptığım mücadelede çok tehdit aldım. Avrupa'ya gittiğim zaman ASALA teröründen korunmak için resmen gizlenerek duruşmalara katıldım" dedi.
            Ailesi Ermeni çeteciler tarafından katledilen Kanaltürk TV Yönetim Kurulu Başkanı Tuncay Özkan da "Böyle boş salonlar, böylesine önemli sempozyumlarda insanı utandırıyor" dedi ve devamla; Neden 'Soykırım' iddiasını ortaya atanlar burada iddialarını savunmaya gelmediler. Burada bu gün düzenlenen Türk-Ermeni ilişkilerinde Tarihi Gerçekler sempozyumu' na, “soykırım iddiasını savunanların” gelmemesi çok garip ve enteresan bir durumdur, dedi.
         Toplantıya Amerika Birleşik Devletleri'nden özellikle davet edilen Prof. Dr. Dennis Papazyan, Prof Dr. Richard Hovannisyan, Prof. Levon Maraşlıyan, Prof. Ruben Paul Adalıyan, Prof. Vakakn Dadriyan ile Ermenistan'dan çağırılan Dr. Lavrenti Barsehyan, prof. Babken Harutiunyan ve Doç. Dr. Ruben Safrastyan acaba neden bu toplantıya katılmadı diye sorarak konuşmasını tamamladı.
            Sempozyumda konuşan Prof. Türkkaya Ataöv, yurtdışında Türk tarafının tezleri ile ilgili hiçbir şey yayınlanmadığını belirterek 'Yabancı gazetelerin, gazeteci, yazar ve televizyonların bu kadar taraflı olacaklarını hayal bile etmezdim. İfade yolları genelde ve geleneksel olarak kapalıydı' dedi. Gazeteci Tuncay Özkan da Ermeni Mezalimi'nden kurtulmuş Türklerle yapılan röportajlardan oluşan bir video sunumu gerçeklertirdi.
            Burada bir hususu özellikle belirtmek gerekir; Daha önce yapılan ve Ermeni tez ve görüşlerinin desteklendiği toplantılara bütün dünya televizyonları katılmış, yerli TV kanallarının büyük bir bölümü aralıklı canlı yayınlar yapmış ve sonuçta AB ve Türkiye kamuoyu, hükümet ve bazı bakanlar dahil işin içine katılmıştı. Oysa, bu konferansta, başta Türk Tarih Kurumu Başkanı Prof. Dr. Yusuf Halaçoğlu olmak üzere, bütün tarih otoriteleri ve küresel üne sahip bilim adamlarının katıldığı; Bir sergi açıldığı; En zengin bilgi, belge ve materyallerin ortaya konulduğu toplantıya, ne hükümet iltifat etmiş ve nede AB adına bir kişi dahi gelmemişti. Konferansta, ITU Rektoru Prof. Dr. Faruk Karadoğan sözde Ermeni soykırımını kabul eden parlamentoların aldığı kararların “uluslar arası hukuk yönünden” geçerliliği bulunmadığını ve psikolojik savaş ve baskıya yönelik olduğunu vurguladı.
            50 ERMENİ BELGESİ SAHTE
            Akademik bir düzey ve seçkin bir  yapılan "Turk Ermeni ilişkilerinde Tarihi Gercekler" sempozyumunda bir Ermeni gercegi (aslında yalanı demek gerek) daha ortaya çıkarıldı. Prof. Dr. Türkkaya Ataöv, "Birçok dış yayında Osmanlı ileri gelenlerine atfedilen belgelerin sahte oldugunu belirledik" dedi ve ayrıntılı açıklamalarda bulundu.
            Prof. Dr. Türkkaya Ataöv, konuşmasında Ermeniler'in Osmanlı ileri gelenlerine atfettigi 50 belgenin sahte oldugunu belirlediklerini ifade etti.
            Platform Baskani Prof. Dr. Aysel Ekşi, ise konuşmasında, bir takım ABD eyaletleri ve bazı AB ulkelerin parlamentolarında “sozde Ermeni soykırımının” kabul edildigini hatırlatarak, “Önumuzdeki 10 yıl içinde de diger ulkelerin kabul etmesi için yoğun çaba gosterileceğini soyledi. ITU Rektoru Prof. Dr. Faruk Karadogan ise sözde Ermeni soykırımını kabul eden parlamentoların aldıgı kararlarin hukuki geçerliliğinin bulunmadıgını ve aslında Türkiye’yi bağlamadığını tekrar vurguladi.
            Prof. Dr. Türkkaya Ataöv, "1915'te Türkler'in Doğu Anadolu'da öldürdükleri iddia edilen Ermeniler'in kuru kafalarının fotografı diye sunulan resimlerin, çok iyi bir sekilde bilinen yağlı boya tablosu olduğunu, 21 yıl once 7 dilde ayrı ayrı yayınladık ve gercegi kanıtlayıp açıkladık. Ermeniler savaşa katılmış, öldürmüş ve öldürülmüşlerdir. Buna 'soykırım' demek dogru değil" diye konustu.
            “YUNAN VE KÜRTLER (!) YARDIMCI”
            Ayrıca, "ABD'deki Ermeni Lobi Faaliyetleri" konulu bir bildiri ile sempozyuma
katılan Mimar Sinan Universitesi Ögretim Üyesi Dr. Abdullah Kehale 1830'lu yıllarda ABD'nin, Osmanlı Devleti ile yaptıgı ticaret anlaşması kapsamında Anadolu'da ticaretle ugrasan Ermenilerle ilişki kurdugunu ve o dönemde 50 bine yakın Ermeni'nin ögrenci olarak ABD'ye gönderildiğini soyledi. Bu ögrencilerin Ermeni lobilerinin cekirdegini olusturduğunu ileri süren Kehale, Ermeniler'in ilk çalısmalarının Lozan'ı ABD'de kabul ettirmemek oldugunu örnekleri ile çok net bir şekilde açıklayarak dile getirdi. Bu girişimlerde Yunan ve Kürt lobilerinin de Ermeniler'e yardım ettiğini söyledi. (Burada iddia olunan Kürt lobileri ifadesi bütünüyle kasıtlı, yalan, iftira ve yanlıştır. Hatırlanacağı üzere bu husus daha yenice “Aldatan Put ve Pusudaki İhanet” başlıklı makalemizde bütün ayrıntılarıyla yer almış ve yayınlanmış bulunmaktadır. BELDE, 4-5 Kasım 2007, Ankara)
            Konuşmacılardan Türk Tarih Kurumu Başkanı Prof. Dr. Yusuf Halacoglu, Dünya Savaşı'nda Ermeniler'in de diger insanlarla aynı acıyı paylastıklarına isaret ederek, bu konuyla ilgili Osmanli arsivleri gibi diğer ilgili ülke arşivlerin de henüz tam anlamıyla incelenemediğini soyledi. Yusuf Halacoglu, "Ben bu ülkede yaşamaktan ve bu milletin bir ferdi olmaktan gurur duyuyorum. Bizim tartısmaktan kaçacak ve utanacak ne bir tarihi geçmişimiz, ne de soykırım vardır" dedi.
(Sayın Halacoğlu, daha sonra gizli Ermeniler ve örtülü alevi yapılanmaları hakkında çok önemli açıklamalarda bulunmuş ve konu kamuoyu önünde pek çok gazeteci, araştırmacı ve yazar tarafından özgün örneklerle açıklanmış bulunmaktadır.)
            Ayrıca, Turkler'e karşı yargısız infaz yapıldığını vurgulayan Halacoglu, tehcir
sırasında 37 bin 500 Ermeni'nin salgın hastalıktan öldügünü anlatarak, buna karşılık Osmanli ordusunun bu ve benzer nedenlerle vaki kaybının ise 402 bin oldugunu bildirdi. Yusuf Halacoglu, 37 bin 500' ünün, yanı sıra 6 bin 500-8 bin 500 arasında Ermeni'nin eşkiya saldırısı, 230 bin Ermeni'nin de Kafkasya'da hastaliktan, soğuk veya açlıktan öldüğünü ifade ederek, bunda Türklerin hiçbir kabahat, kasıt ve kusuru yoktur dedi.
            Bu arada söz alan Emekli Büyükelçi ve CHP Milletvekili Sukru Elekdag, Ermeniler'in asıl amaçlarının, "Türkiye'nin doğusundan toprak alarak Ermenistan'i büyütmek" oldugunu belirterek, "Bu amacın pesinde koşuyorlar, niyetleri Türkiye’yi bölmek ve parçalamaktır” dedi. Avrasya Stratejik Arastirmalar Merkezi Baskani Gunduz Aktan da Orhan Pamuk 'u eleştirerek, "Kendilerini bir tabuyu ortadan kaldıran kahraman gibi goruyorlar. Ceza alınca da 'mağdur olduk' diyorlar" diye konustu.
            CHP Genel Baskan Yardımcısı Onur Öymen ise, "Ermenistan'daki çağın dramı,
tarihi Azerbaycan toprağı Yukarı Karabag'da yasanan insanlık dramı ve suçudur. Bu konu tartışılacağı yerde, 1915 olayları ortaya cıkarıldı. Cunku unutturulmak istenen ve gözden kaçırılmak istenen olaylar ve suçlar var" dedi.
            Koç Universitesi Ögretim Üyesi Prof. Dr. Norman Stone da "Yeter artık, biz, diasporanın sesini kesmesini istiyoruz" dedi, ve devamla Turkiye'nin, haksız, yersiz ve dayanaksız ithamlarla kendisini savunuyor duruma düsmemesi gerektigini soyledi.
            Ayrıca, Fransız tarihçilerin soykırım yasası ile ilgili girişimlerini açıkladı. Şöyle ki;
            “Evet, Fransız tarihçiler Soykırımı Yasası'nın iptalini istediler. Meclislerin tarih konusunda karar alamayacagına dikkat ceken Fransız tarihçiler Ermeni soykırımı yasasının iptalini istediler. Bu nedenle Fransa'da tarih yazımı ile ilgili tezler tartısmaya acıldı. 4 yıl once Ermeni soykırımı iddialarını parlamentosunda kabul eden Fransa'da, kendi somurge geçmişi tartışılmaya baslanınca, tarihle ilgili parlamento kararlarının iptal edilmesi gerektiği gündeme geldi. Fransa'nın önde gelen 19 tarihçisi 'tarih için ozgurluk' adını verdikleri bir bildiri yayınladılar. Bildiride tarih yazma gorevinin meclise ya da hukuki mercilere ait olmadıgını belirten tarihciler, parlamento kararlarının tarih biliminde arastırma yapmayı ve egitimi zorlastırdığını dile getirdiler” dedi ve devamla;
            “Tarihciler, Fransa'nin somurgecilik tarihinin olumlu yonlerinin anlatılmasını ongoren yasa ile birlikte Ermeni soykırımının tanınmasına iliskin yasanin da yururlukten kaldırılmasını istediler.Hatırlanacağı üzere, Fransiz Parlamentosu 1915 olaylarını 4 yıl once 'Ermeni soykırımı' olarak tanıdıgında, Turkiye, haklı ve doğru olarak bu karara 'tarihi olaylar hakkında karar alma meclislerin işi degildir, tarihçilerin ve bilim adamlarının işidir' diyerek itiraz etmişti. Buna rağmen, Fransiz Parlamentosu kararini degistirmemisti.
            Asil katliama ugrayan Turkler Sempozyumda anılar ve sergiler bölümünde Turkiye'nin Erzincan, Erzurum, Igdir ve Van bolgelerinde Ermeniler'in yaptığı katliama tanık olanların yakınlarının katliam ve Ermeniler tarafından yapılan soykırıma iliskin aktarımları da yer aldı. 1915 yılına ait örneklerin yer aldığı bir belgesel eşliğinde Kanalturk TV Yonetim Kurulu Baskanı gazeteci Tuncay Ozkan, Erzincan Kemaliye'de Ermeniler'in halka yaptıklarını örnekleri ve kendi ailesinden dinledikleriyle aktardı.
Tuncay Özkan, konuşması sırasında kürsüye Alaca Köyü Katliamı olarak bilinen olayın en yakın tanığı olan Dr. Ali Gurcan'ı davet etti.
Ali Gurcan babası Ismail Gurcan'ın tanik oldugu olayları kendi sesinden dinleterek, ailesinden 7 kisinin Ermeniler tarafindan nasıl sungulenerek oldurüldüğünü anlatti. Gazeteci Ozkan da o yillarda yasanan acıları, "Insanlar ağıllara toplanarak hunharca yakılmıstır. Ermeniler,  kursunladıkları insanlari sonra da dipciklemistir. Kursunlanma, Ermeniler'in elinden kurtulmak icin bir luks. Ermeniler, Turkleri kafalarina mıhlari (çivi) cakarak ve hertürlü mezalimi yaparak oldurmuslerdir. Öyle ki, Turkler belli yollardan gecemez olmuslar, geçmeyi canlarıyla odemislerdir" sozleriyle dile getirdi.
            Bundan sonra söz alan CHP Genel Başkan Yardımcısı Onur Öymen: "Tekrar ediyorum, Yukarı Karabağ'da yaşanan insanlık suçudur". Öymen devamla, "Tekrar tekrar ifade etmekte zaruret vardır. Evet, Ermenistan'daki çağın gerçek dramı, Yukarı arabağ'da yaşanan insanlık suçudur. Bu konu tartışılacağı yerde, 1915 olayları ortaya çıkarıldı. Çünkü unutturulmak istenen olaylar var" dedi.
            Onur Öymen, konuşmasının bu bölümünde Dağlık Karabağ vahşeti, Ermeni mezalimi ve Azeri soykırımını örnekleri açıkladı. Dönem itibarıyla o gün için gözlenen diğer dünya ülkelerinin tutum ve tavırlarını, olaya yaklaşım biçimlerini ve Azerbaycan’ ın nasıl yalnızlığa itildiğini açıkladı. Onur Öymen devamla; Ermeni soykırım iddia, yalan ve iftiraları konusunda Türkiye'nin haksız yere itham edildiğini ve köşeye sıkıştırılmak istendiğini somut örnekleri ile ortaya koyarak şunları  söyledi. "Bugün Ermenistan'da neler oluyor?"; "Niçin 1915 olayları tek yanlı olarak bu kadar abartıldı ve hiç gereği yok iken öne çıkartılıyor ? Bunu özellikle ve bir kez daha irdeleyelim. Ermenistan'daki çağın dramı, Yukarı Karabağ'da yaşanan insanlık suçudur. Esas bu konu tartışılacağı yerde, 1915 olayları ortaya çıkarıldı. Çünkü unutturulmak istenen olaylar ve örtülmek istenen vahim insanlık suçları var. Yukarı Karabağ'da yaşananlar insanlık için yüz kızartıcıdır. Ermenilerin saldırısıyla o dönemde 18 bin Azeri öldürüldü, 50 bin Azeri yaralandı, 44 bin Azeri esir düşürüldü ve 1 milyon Azeri göçmen durumunda bırakıldı. İşte çağın dramı budur.
Ama neden ? bir kere de 'Karabağ konusunda konferans düzenleyelim' diyen olmadı.
Neden ? Halen 6 Azeri eyaleti Ermenilerin işgali altında. Uluslararası alanda bunlar kınandı, ama Ermenistan BM kararları gereği işgal ettiği yerleri boşaltması gerektiği halde bir köyden bile çekilmedi. Bunun yerine tam bir kasıt ve maksat ürünü olarak 1915 olayları çıkarıldı. Bu oyunlara gelmeyelim. Dünden önce, bugünü konuşalım." Kıbrıs Rum Kesimi'nde de Türklerin yaşadığı 4 köydeki herkesin öldürüldüğünü, Rumlar tarafından tam bir katliam ve soykırım yapıldığını ancak öldürenlerin yakalanmadığını, hesap sorulmadığını ve Türk hükümetlerinin de olayın üstüne kararlılıkla gitmediğini, dile getiren Öymen, asıl katliam ve soykırımın bu olduğunu vurguladı.
            "DİASPORANIN SESİNİ KESMEK"
            Koç Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Norman Stone da konuşmasına, "Ermeni diasporası ne oyun oynuyor, neden buradayız? Neden öğrenciler, insanlar bir şekilde milliyetçi akımlara kapılıyor?" diyerek başladı. Ermeni diasporasının gerçeği manipüle ettiğini ifade eden Stone, "Yakında '10 milyon Ermeni öldürüldü' diyecekler. Böylece esas kendilerine zarar veriyorlar. Fransız diasporasının ne yapmak istediğini anlamıyorum" dedi. Türkiye'nin durumunun çok yakın zamana kadar "şu durumu nasıl idare etsek" şeklinde olduğunu ifade eden Stone, Türklerin savlarını yabancılara sunma tarzlarının iyi olmadığını söyledi. Türklerin söylemini dürüst, açık ve kısa makalelerle dile getirmesinin daha doğru olacağını anlatan Stone, Türkiye'nin kendisini savunuyor duruma düşmemesi gerektiğini kaydetti. Stone, "Bu ülkeyi benim gibi gerçekten seven insanlar olarak, Orhan Pamuk ve Hırant Dink'in çektiği sıkıntıları anlatamıyoruz, bunu anlatmakta zorluk çekiyoruz" diye konuştu. Norman Stone konuşmasını, "Biz, ortalığı karıştırmaktan ve anlamsız  bir kasıtla suyu bulandırmaktan başka hiçbir işe yaramayan Ermeni diasporanın sesini kesmesini istiyoruz" diyerek tamamladı.
            "TOPRAK PEŞİNDE KOŞUYORLAR"
            CHP İstanbul Milletvekili Şükrü Elekdağ ise batıdaki bazı ülkelerin sözde Ermeni soykırımı iddialarını benimsediklerini anlattı. Türkiye'ye yönelen küresel bir tehdit bulunduğunu ve bu suçlamaların Türk dış politikası üzerinde baskı yaptığını ifade eden Şükrü Elekdağ, batılı devletlerin Ermeni iddialarını Türkiye'ye karşı koz olarak kullandıklarını söyledi. Bu tür olayların sürekli gündemde olduğu bugünlerde Ermeni tarafının muazzam bir faaliyet içinde bulunduğunu anlatan Elekdağ, savundukları iddialarla ilgili her yıl (yalan-yanlış) binlerce kitap ve makale yazdıklarını, her vesile ile sempozyumlar düzenlediklerini, ses getirecek lobicilik faaliyetlerinde bulunduklarını kaydetti. Bütün Ermeni dünyasının kendisini son bir asırdır Türkiye'ye karşı savaş içinde gördüğünü belirten Elekdağ, şöyle devam etti:
            "Bunun bir amacı var. Amaçları, Ermenistan'ı Anadolu'nun doğusundan toprak
alarak büyütmek. Bunun peşinde koşuyorlar. Bunun için de “4 T” stratejileri var.  bunlar; tanıtım, tanıtma, tazminat ve toprak... Bunu yıllardır kimseye anlatamadık. Bugüne kadar tanıtma ve tanıtımda mesafe aldılar. Son olarak ABD'de soykırıma uğradığını söyleyen bir kesim açtığı tazminat davasını kazandı ve tazminat aldı. Yani 3. üncü aşama da geçti. Tanıtım, tanıtma, tazminatta mesafe aldılar, şimdi sıra toprakta... Biz bu edilgenlikle bu davayı nasıl kazanacağız? Karşımızda bu dava için seferber olan büyük bir kesim var." Devamla, "Tehcir, Cenevre Sözleşmesi'ne uygun, burada Türkiye açısından endişe edecek bir şey yok"  diye konuştu.
            Daha sonra,Tehcirin, Cenevre Sözleşmesi'ne uygun olarak bir "askeri gereklilik" çerçevesinde uygulandığını anlatan Aktan, şöyle devam etti: "Dönemin yönetiminde ve Türk toplumunda Ermenilere karşı yok etme kastı asla mevcut olmamıştır. Çünkü Ermenileri aşağılık gören bir ırkçı nefret yoktur. Ne daha önce, ne de o sırada ortaya çıkmıştır. Böyle bir duygunun ne yazılı, ne sözlü örneği vardır. Tam tersine Ermeniler Osmanlı Türklerini aşağı, gayri medeni, vahşi, hatta barbar görmüşlerdir. Osmanlı İmparatorluğu, Avrupa'nın tarihi önyargıları ya da ırkçılığının yol açtığı savaşlarda ve bu ırkçılıktan esinlenerek Türkleri aşağı gören Balkan Hıristiyanları ve Ermenilerin isyanlarıyla yıkılmıştır. Osmanlı hakimiyetinden çıkan bölgelerdeki Türk ve Müslüman’ lar ırkçı nefretle katledilerek Anadolu'ya sürülmüşlerdir. Dünya bu trajedilere kayıtsız kalmıştır. Bu açıdan Osmanlı'nın yıkılışı, basit bir askeri-politik kuvvet mücadelesinin çok ötesine ve ilerisine taşınmış ve tarihi gerçeğe aykırı olarak, soykırım niteliği kazanmıştır. Belki de bu nedenle geçmiş travmalarımızı unutmayı yeğliyoruz. Tarih çalışmalarında Ermeni olaylarına fazla değinilmemesinin nedeni de bu olmalı. Yine aynı nedenle Kurtuluş Savaşı'nı kazanan ve Cumhuriyeti kuran kuşaktan sonra, kendimizi batıya karşı küçük görmek, özgüvenle mücadele edememek, sürekli suçlu hissetmek gibi depresif ve yersiz duygular giderek toplumumuza hakim olmaktadır."
            PROF.HALACOGLU\'NUN KONUSMASI
            TÜRK TARİH KURUMU BAŞKANI PROF. DR. HALAÇOĞLU konuşmasında: ''BİZİM TARTIŞMAKTAN UTANACAK NE BİR TARİHİ GEÇMİŞİMİZ, NE DE SOYKIRIM VARDIR'' Türk Tarih Kurumu (TTK) Başkanı Prof. Dr. Yusuf Halaçoğlu, ''bu ülkede yaşamaktan ve bu milletin bir ferdi olmaktan gurur duyduğunu'' belirterek, ''Bizim tartışmaktan utanacak ne bir tarihi geçmişimiz, ne de soykırım vardır'' dedi. İstanbul Teknik Üniversitesi (İTÜ) ve Sivil Toplum Kuruluşları Birliği Platformu'nun işbirliğiyle İTÜ Maçka Yerleşkesi'nde düzenlenen ''Türk-Ermeni İlişkilerinde Tarihi Gerçekler'' konulu sempozyumun öğleden sonraki bölümünde ''1915 Soykırım İddiaları... Savcılar ve Hakimler'' başlıklı bildiri sunan Prof. Dr. Halaçoğlu, bu konunun bilimsel olmaktan çıkıp siyasal alana dönüştürüldüğünü vurguladı. Dünya Savaşı'nda Ermeniler'in de diğer insanlarla aynı acıyı paylaştıklarına işaret eden Halaçoğlu, bu konuyla ilgili Osmanlı arşivleri gibi diğer devlet arşivlerin de henüz tam anlamıyla incelenemediğini belirttiği konuşmasına öyle devam etti:
            ''Osmanlı arşivleri son 1 yıldır internet ortamındadır. Osmanlı arşivlerinin yüzde 10'u incelenebilmiştir. Buna rağmen soykırıma uğradıklarını söylemektedirler. Bu durumda verilecek yanıt 'hayır' olacaktır. Bu takdirde iddianameyi hazırlayanlar ile kararı verenlerin varmak istedikleri sonuç nedir? Yok eğer 'yeterli bilgilerimiz var' deniyorsa, bu durumda ellerindeki verileri dünya kamuoyuna sunmaları gerekir. Ama görülen o ki ellerinde böyle bir veri yok. Bilgi Üniversitesi'nde yapılan sempozyumda 'belgeyle tarih yazılmaz', 'soykırımın belgesi olmaz' denildi.
 
 

 

 
 06

Bu sayının içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

Bir önceki Sayfaya Gitmek İçin Tıklayınız!
Bir sonraki Sayfaya Gitmek için Tıklayınız!

 

 
 
 
 07

Bu sayının içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

Bir önceki Sayfaya Gitmek İçin Tıklayınız!

Bir sonraki Sayfaya Gitmek için Tıklayınız!

Atilla ALPAY
Atilla ALPAY Hayat Hikayesi
HANGİ GENÇLİKLE NEREYE?
Büyük yazar ve şair aziz Hocam son makalesinde “M. Âkif ile Âsım'ın Nesli'nin bu toplumun oluşumundaki önemli yerleri iyi bilinip gençlere benimsetilmeden, bu ülkenin geleceği belirsiz; yabancılaşmanın tehdidi altındadır. Bunu iyi bilmeliyiz...”diyor.
 Hemen her gün bir eğitim kurumunu ziyaret edip Yeşilay konferansları veren birisi olarak karşımda gördüğüm gençlik profili hakkında hiç de iyimser değilim. Tabii bu profil aslında onların ebeveynlerinin de talihsiz bir izdüşümüdür aslında.
 Kanaatimce ortada gençlik filanda yoktur. Hele “Ey Türk Gençliği” hitabede kalmış hatta tarihe karışmıştır. Bir ila on yedi yaş arası çocuk ve ergen insan topluluğu tümüyle kendine ve değerlerine hatta inancına yabancı bir gençliktir. Tespitime göre Türkiye topraklarında yeni bir Amerikan kolonisi yetişmektedir. Bunların nüfusu 26 milyondur ve on beş milyonu da talebedir. Tabii “talebe talebeden demektir” oysa bunların da velilerinin de gelecekte neyi talep edeceklerine dair en ufak bir fikirleri bile yoktur. Bu yeni Amerikan nesli doğru dürüst Türkçe konuşamamakta, gramer bilmemekte ana-babasından öte kimseyi tanımamakta ve kendi aralarında geliştirdikleri garip bir lisan ile hatta çoğu zaman da argo ile konuşmaktalar. Büyük bir kısmı ilkokulda sigaraya, ortaokulda içkiye başlamakta, ilerleyen yaşlarda da enerji içecekleri ve biralar ile ağır alkollü içkilerin esiri olmaktalar. Kola bağımlılığı artık iyice yerleşmiş ve bunu da fastfood yiyecekler, cips hamburger ve diğerleri takip ettiği için ortaya bizim çocukluğumuzun iki katı cesametinde yeni ve tuhaf bir nesil çıkmış bulunmaktadır. Büyümeden küçülmüş ve büyük bir kısmı küçük dağları ben hallettim edası ile dolaşan; dünyada ne kadar moda varsa takip eden, para kazanmanın güçlüğünü bilmediği ve asla da bilemeyeceği için çok kolay harcayan bu genç insanlar topluluğu ile o yaştaki  Çanakkale mücahitlerinin ve Asımın neslinin de en ufak bir alakası bulunmayacaktır elbette.
Yüzlerce diziden gördükleri gibi yaşayan ve esrarkeş şarkıcı ve sarhoş türkücülerin peşinden adeta uçarcasına koşan bu milyonlarımıza hiçbir nasihat ve eğitim sistemi para etmemektedir. Çünkü onları televizyon dizileri ve internet zaten gereği kadar yetiştirmiştir. Tüm dizilerdeki alkol sofralarında eniştelerine aşık ablalarını görerek ve gayrı meşru çarpık ilişkileri takip ederek onları taklit edenler kadar bunlara müsaade eden ebeveynlerde suçludur elbette.
Neticede bu gidişat ve zorlamalarla liseler ortaokul, ortaokullar da ilkokul seviyesine adeta çekilmiş ve hatta indirilmiştir. Genel kültür, Adabı muaşeret, yüksek ahlak, Milli ve manevi ,hatta bedii değerler adeta küserek bu toplumu terk etmişlerdir. Sayıları iki yüze yakın üniversitenin pek çoğunun ise seviyesi bir memurluk sınavında bile başarı sağlatamazken hayatta başarı nasıl sağlanabilecektir. Bilimsel makale, buluş ve dünya çapındaki araştırmalara dair hayallerimiz henüz temenniler halindedir.
Hemen her köyde ve kasaba açılan üniversite ve kampuslar oraya yığılan genç nüfusun bitmez tükenmez ihtiyaçları için esnafın işlerini biraz yoluna koymaktan başka bir işe yaramamıştır. Üniversite sanayi işbirliği masalları bende yıllardır ninni etkisi yapmaktadır. Hayata hazırlamaktan uzak ve ülke gerçekleriyle hiç ilgisi olmayan mevcut eğitim sistemimiz yüzde doksan işletmeci yetiştirmekte ve hemen herkes okulu bitirince bir masaya ve bilgisayarın karşısına yerleşerek bir şeyler işletip, imza atıp çuvalla para kazanacağını ve ispanyada şatolar kuracağını zannetmektedir. Babasının tezgahını devralma talihine sahip olmayanlar için ise durum bir felaketten ibarettir.
Birde muhafazakar ailelerin çocukları olan bir kısım İslamcı(!) gençlik kesimi vardır. Bunlar da mevcut moda rüzgarlarının ve çağdaş trendlerin(!) etkisi altında kendilerine yeni bir sosyete ve giyinme tarzı icat etmişler, daracık kot pantolonlarının üstüne başörtüsü, pardesülerinin altına Amerikan spor ayakkabıları, cilbablarının tepesine de rengarenk eşarplarını hörgüç gibi bağlayarak Çin parfümlerinden oluşan ağır koku bulutları içerisinde ana caddemizde boy göstermektedirler. Büyük şehirlerde sevgilileriyle sarmaş dolaş gezinen bu gençlerimizin ilimizdeki temsilcileri de sayıları gittikçe artan kafeteryaların baş müşterisidirler.
Çoğundaki en pahalı cep telefonları babalarında bile yoktur ve hepsi de sevgili ebeveynlerinin gözbebeğidir ve ne isterlerse yapmalıdırlar. Gittikleri ol tuttukları takım, konuştukları Türkçe doğrudur, peşinden gittikleri esrarkeş şarkıcılar doğrudur. Müzik onların müziğidir. Sanat onların yaptıklarıdır. Bunların haricinde bizim deminden beri söylediklerimizin hepsi yanlıştır zaten.
Okul bitince kapak Amerika’ya atılmalı, susayınca kola içilmeli, su gibi İngilizce bilinmeli, Hıristiyan Avrupa’nın ne kadar adeti ve rezilliği varsa benimsenmeli, sevgililer günü filan asla atlanmamalıdır. Beş vakit namaz kılmak Müslüman olmak için yeterlidir. Ona da hacdan gelince başlanmalıdır. Şehir olarak yılbaşı gecesi iki yüz tanker içki içilmeli ve bir gün mutlaka zengin olunmalıdır. Tabii bunun içinde hedefe ulaşmak için her yol sonuna kadar denenmelidir.
Ana caddede normal bir otomobilin beş katı zehirli gaz üreten ve üç katı benzin tüketen dev ciplere imrenerek bakanlar ve lüks vitrinleri seyredenler; zavallı aziz şehrimizde il nüfusunun yüzde kırkının yeşil kartlı olduğunu ve kenar mahallelerde ne kadar öksüz, dul, yetim, aç, perişan ve yoksul insan olduğunu asla bilmemektedirler. Mevcut ne kadar cemaat, cemiyet, stk aktivist vs varsa kendi çevresinde, yurdunda, partisinde, dergahında bulunan ve belki hakikaten düzgün, iyi Kur’an okuyan bir avuç yavruya bakıp teselli bulmakta ve büyük resmin tamamını kimse görememektedir.
Akşama kadar birbirlerini eleştiren siyasilerimize ve bizi yönetenlere soruyorum. Bu konulara dair bir öneriniz, çözümünüz veya hatta bir diyeceğiniz var mı?
Buradayım bekliyorum!
Adam gibi çocuk yetiştiren o bir avuç ebeveyni yukarıdaki ifadelerimden elbette tenzih ve tebrik ediyor, selamlar yolluyorum.
Saygılarımızla…

 

 

 
 
 
  08

Bu sayının içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

Bir önceki Sayfaya Gitmek İçin Tıklayınız!

Bir sonraki Sayfaya Gitmek için Tıklayınız!

Suhubi Ulvi CIRUL
Suhubi Ulvi CIRIL Hayat Hikayesi
 TEL TEL YAPIMI
Çorum`a özgü, soğuk kış geceleri eğlenmek amacıyla yapılan bir şekerleme türü olan TEL TEL, havaların iyice soğuduğu kış gecelerinde, akraba, eş dost veya konu komşu bir araya gelerek yaptıkları, fakat yapılışı zor olmasına rağmen, sonrası eğlenceli geleneklerimizdendir.
O anda evde bulunan insanlara yetecek miktarda hazırlanılmak üzere, toz şeker, çok az limontuzu ve su, şerbet olup köpürünceye kadar kaynatılır, kaynatılan şerbet tepsiye dökülür, tepsi içindeki şerbetin soğuması için kar üzerine bırakılır ve takip edilir. Soğutulmak üzere tepsinin dışarıya bırakılmasıyla birlikte dikkat edilmezse ilk şakalaşma ve eğlence de başlar. Tel Tel yapıldığını öğrenen komşular şaka amacıyla, kar üzerine soğutulmaya bırakılan tepsideki şeker ağdası soğumadan, eriyik halde iken ipin ucuna takılan bir çengel, ağdanın içine atılıp soğuyunca çekilir ve tepsiyi evine götürür. Ağdayı hazırlayan ev bekleye dursun tepsiyi götüren ev Tel Teli hazırlar ve tepsisini aldığı ev halkını evine davet eder, eğlence diğer evde devam eder. Tepsi başkaları tarafından götürülmeden eve soğumuş halde getirilmişse, tepsi içindeki şeker ağdası rulo biçiminde sarılır, ilk önce iki kişi tarafından 18-21 kere sıkılarak inceltilip uzatılır, katlanır inceltilip uzatılır halka yapılır sıkılarak halka çevrilir, ağda beyazlayıncaya kadar çevirme işi devam eder.
Beyazlayan ağda halkası, kokulu olması için toz haldeki leblebi unu karıştırılmış kavrulmuş un serilmiş tepsiye yerleştirilir, tepsinin etrafına kaç kişi sığarsa oturulur. Ağda halkası, tepsinin içinden dışına yarım tur dışa ve soldan sağa her iki yönde uyum içinde çevrilerek halka uzadığında yine katlanarak tepsiye yerleştirilir, ağda halkası tel tel ayrılıncaya kadar çevirme işlemi devam eder.
Yapılmış olan tel tel, avuç içi büyüklüğünde kopartılarak orada bulunanlara ikram edilir, çocuklar arasında çeşitli şekillerde tel tel yeme yarışmaları düzenlenir, örneğin tel tel yenirken tosyaa denilerek tel tel üzerindeki unun genze kaçmasıyla boğaz tahriş olur öksürülür, diğer bir eğlence, yarışmaya katılan çocuklar ellerini arkada tutarak yerdeki tabaktan, tel teli en hızlı yeme yarışı yaparken yüzleri şeker ve un olur, yine undan boğazları tahriş olur suu diye yardım isterler, gece böylece eğlenerek devam eder.
Bu tür eğlencelerle, uzun kış geceleri eş dost ve çocuklarla birlikte hem eğlenilir hem de kültürler gelecek nesillere aktarılır. 10 kişilik tel tel için gerekli malzeme: 3 kg. Toz şeker 3 litre su 1 fındık büyüklüğü limon tuzu  2-3 kg. kavrulmuş un 10-Ocak -2011

 

 
 
 
 
 09

Bu sayının içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

Bir önceki Sayfaya Gitmek İçin Tıklayınız!

Bir sonraki Sayfaya Gitmek için Tıklayınız!

Nurdane DURAK
ONKO-SAV DERNEĞİ
Hepimiz Onkoloji hastalığı hakkında doğru yanlış bir takım bilgilere sahibiz. Ama ONKOLOJİNİN kanser birimi olarak ifade edilebildiğini kanserin oluşumu, nedenleri, kalıtımla ilişkisi, tanısı,tedavisi,kanserle ilgili istatistikleri düzenlediğini ve kanserden korunmayla ilgili bir tıp dalı olduğunu, kanserin kötü huylu bir tümör türü olduğunu, TIBBI ONKOLOJİNİN Yani MEDİKAL ONKOLOJİNİN kanserli hastaların bu açıdan takip ve tedavisini yaptığını , cerrahi ve radyoterapiden sonra da bu hastaların bakımını üstlendiği, bu bilim dalının uzmanlarına ONKOLOG denildiğini bilen ve Onkoloji hastaları için Türkiye ve Çorum ‘da ne gibi çalışmaların olduğunu ve ne gibi yeni çalışmaların yapıldığını bilen çok az kişi vardır.
Derneğimiz ONKO-SAV yani Onkoloji Hastaları Yardımlaşma ve Savaşma Derneği Çorum Devlet Hastanesi İntaniye Doktoru SAYIN AYHANIM TÜMTÜRK tarafından 2005 yılında kurulmuş olup bu yıldan bu güne kadar faal bir şekilde 100 üyesi ile çalışmalarına devam etmektedir.
Derneğimizin amacı; Çorum halkını kanser konusunda bilgilendirme, bilinçlendirme, ve hastalığı daha az seviyeye düşürmektir.
Derneğimize kayıtlı 180 hastamız vardır. Sadece çorum merkezde değil ilçelerimizdeki ve köylerimizdeki hastalarımıza da her konuda desteğimizi ve yardımlarımızı esirgememekteyiz. Bazı hastalarımızsa bizden sadece manevi destek beklemektedir.
Derneğimiz sadece hastalarımıza değil hasta yakınlarımıza da her türlü desteğini sağlamaktadır.
Türkiye’de Çorum’da dahil olmak üzere 23 ildeki onkoloji dernekleri birleşerek 2010 temmuz ayında bir federasyon kurdular. Yine bu 23 il içerisinden Çorum’unda dahil olduğu 7 il yönetimde görev aldı.
Çorum Onko-Sav Derneği bu federasyonun hem kurucu üyesi hem de yönetiminde görev almaktadır. Ayrıca Türkiye Kanser Daire Başkanı SYN. Dr. Murat Tuncer; bu federasyonun hem kurucu üyesidir, hem de yönetiminde görev almaktadır.
 Federasyonun amacı: kansere karşı toplumsal bilinci ve duyarlılığı geliştirmektir. kanseri önleme, tarama, erken teşhis, teşhis tedavi, tedavi sonrası takibin sağlanması amacıyla devlet ile sivil toplum kuruluşlarının iş birliğini sağlamaktır.
Onko-Sav Derneğine gelen hastalarımız hastanede sorunlarını tam anlatamadıklarını, yeterli ilgi göremediklerini, yetkililerin duyarsızlıklarını, yeteri ilgi göremediklerini, toplumun kendilerini anlamadıklarını, hastalıkları nedeniyle kendilerini dışladıklarını, kendilerine çok yoğun duygusallıkla(yani acıyarak veyahut ta üzülerek) baktıklarından şikâyetçi oluyorlar.
Biz dernek olarak bu hastalığın basit bir grip algılanması gerektiğini, hastalığın herkesin başına gelebileceğini, hastalığa yakalanan insanların morale çok ihtiyacı olduğunu anlatmaya çalışıyoruz.
Derneğimiz ile KETEM(yani kanser erken teşhis tarama ve eğitim merkezi)ile işbirliği sayesinde kanserden korkmadan korkutmadan bize başvuran her bayana kanser tarama testleri yaptırmaktadır.
Ayrıca derneğimize bağlı olarak Gençlik Kollarımız vardır. Yeşilay başkanı Syn. Atilla Alpay ile Onko-Sav gençlik kolları birlikte faaliyetlerini sürdürmektedirler. Gençlerimizi tehdit eden sigara, alkol, bağımlılık yapan uyuşturucu maddeler, enerji içecekleri, kola gibi gazlı içeceklere, fast food türü yemek çeşitleriyle savaş da lise ve üniversite gençliğini bilinçlendirmeyi hedefliyoruz.
Bazı kişilerin derneğimizin adını kullanarak para topladıklarını hastaların duygularıyla oynayarak kendi çıkarları uğruna hastalar üzerinden prim yapıp rant sağlamaya çalışarak derneğimizin adını kötüye kullandıklarını duymaktayız. Ama çorum halkının böyle insanlara prim vermediğini ve asla vermeyeceğini bilmekteyiz.
 Başta Çorumlu iş adamlarımız ve sevgili halkımızın maddi manevi desteği ile dernek olarak yolumuzda emin ve kararlı adımlarla ilerlemekteyiz.
 

 

 

 
 
 
 10

Bu sayının içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

Bir önceki Sayfaya Gitmek İçin Tıklayınız!

Bir sonraki Sayfaya Gitmek için Tıklayınız!

İsa KAYACAN
İsa KAYACAN Hayat Hikayesi
ŞEHİRLER, ŞEHİRLERİMİZ
Şehirler, şehirlerimiz… Kentler, kentlerimiz. Her iki başlıkta geçerli.
Şu veya bu nedenle gerçekleştirilen seyahatler sonunda görülen, gezilen şehirlerimizin, yerleşim birimlerimizin satırlara, mısralara dökülerek anlatımları geniş kareli fotoğraf çekimi, sergilenmesi, albümlere yerleştirilmesi gibidir. Fatma Uçarlar, şair ve yazar. Her gittiği yerle ilgili, yerleşim birimiyle ilgili gördüklerini, duygularını sayfalara, mısralara aktarıyor.
-“Çocukluğumdan beri Türkiye hatırasını incelerken, Ege Denizi ile Akdeniz’in birleştiği yer olan Datça ve Bodrum yarımadaları ile Karadeniz’e burnunu biraz fazlaca sokmuş olan Sinop’un bulunduğu bölge, daha doğrusu Doğu Karadeniz Bölgesi en çok ilgimi çekerdi” (Bir Sevda oldun yüreğimde’nin girişiı
-“Fazla yağmur almayan Şebinkarahisar’ın havası bize oyun oynamıştı/Giresun’a kadar gittikten sonra Trabzon’u Sümela’yı görmesek olur mu?” İki cümleyi, iki paragrafın anlatım hazırlıkları Fatma Uçarlar’dan.
 
ISPARTA GÜLÜ
Fatma Uçarlar’ın altı dörtlükten meydana gelen “Isparta Gülü” başlıklı şiirinde Isparta anlatılıyor. Isparta ile ‘gül’ün bütünleştiği noktasından hareket edilerek bir dörtlüğünde şöyle anlatılıyor:
 
-Bülbül figân eder, dalda yaprakta,
Büyür Isparta gülü, dağda, toprakta,
Gülyağı damla damla, akar imbikte,
Yârin yollarına ser, Isparta gülü…
 
Fatma Uçarlar, yıllarca görev yaptığı Burdur’dan da sıkça sözeder şiirlerinde. Duygularını ortaya koyar içten, samimi; anlamlı;
 
BURDUR
Ben sende Burdur’u gördüm,
O yüzden sevdam sana değildi,
Kollarını açtığın an,
Bir kolunda Tefenni’yi,
Bir kolunda Ağlasun’u gördüm,
Bu yüzden sevdim bu kolları,
Ben bu kollarda tüm  Burdur’u sevdim..
Benim sevdam Burdur’aydı,
Ben sende Burdur’u sevdim, Burdur’u..
Arkasından Yozgat ilimiz gelir. “Kayboldum Yozgat ilinde” başlığıyla Fatma Uçarlar, avuç içi kadar Yozgat’ta kaybolur. Demek ki görünüm genişliği var. Yozgat’ın.
 
YOZGAT
Annemin sevdiği türkü dilimde,
Bozok Yaylası’nda yürür dururum.
Vatanımın güzel Yozgat ilinde,
Tarihime içten selam dururum.
 
Bir başka kentimiz, Bodrum’da görürüz Fatma Uçarlar’ı. Bodrumla ilgili duygularını da dile getirir uzunca şiiriyle. Bir dörtlüğü bu şiirin:
 
BODRUM
Beyaz iki katlı, evlerin hepsi,
Kalenin üstünde mehtabın tepsi,
Denizin dalgasız, suyun ipeksi,
Yüreğim sevdaya daldı, sevindim. .
 
YILIN SÖZLERİ (1):
1- Kırgınlıklarımla, kızgınlıklarımla sana söylediklerimin, yazdıklarımın hepsi tamamı yalan.
Sensiz yapamadığımdır, seni sevdiğim, özlediğimdir gerçek, doğru olan (18.12.2008)
2- Artık eskisi gibi; kızmayacağım, kırmayacağım, kırılmayacağım,
Yanlışlarımı tekrarlamayıp, düzeltme çabası ve yorgunluğu içinde olamayacağım,
Tüm delil ve tanıklarımla, vicdanımda kurduğum mahkemede, mutlaka berat edip aklanacağım. (19.12.2008)
3- İsimsiz yazılanlar; olaylar, konu veya konulardan haberleri olanlarca, 50 veya 100 kişi tarafından bilinerek okunur, yorumlanır,
İsimli yazılanlar, gönderilen 350 yayın organının sayfa ve sütunlarında, 8-10 bin hatta daha fazla kişi tarafından, bilinerek, hatırlanarak okunur. (20.12.2008)
 
 
 
 
 11

Bu sayının içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

Bir önceki Sayfaya Gitmek İçin Tıklayınız!

Bir sonraki Sayfaya Gitmek için Tıklayınız!

Selma GÜRSEL
Selma GÜRSEL Hayat Hikayesi
TEPSİ ÇÖREK
2 orta boy patates
Yarım kilo un
1 küçük paket yaş maya
Bir miktar margarin
2 kaşık Sıvı yağ
1 yumurta
2 kaşık yoğurt
Bir miktar tuz
İstenildiği kadar susam
Bir kaba un, maya ve tuz konularak ılık su ile kulak memesinden cıvık olarak yoğrulur.
Çöreğin kızartılacağı tepsi yağlanarak bir miktar un serpilerek tepsiye yapışması önlenir. Yoğrulan hamur tepsiye dökülür. Karışımın tepside mayası gelmesi için bekletilir.
Mayası gelerek tepsi ağzına kadar dolar. Bir kapta iki kaşık yoğurt iki kaşık sıvı yağ ve bir yumurta güzelce çırpılır kabaran hamurun üzerine fırça ile sürülür. İstenildiği kadar Susam ekilerek sıcak fırına sürülür.
Çörek pişince fırından çıkartılır biraz soğulunca bıçakla istediğiniz büyüklük veya şekilde kesilerek servis yapılır.

 

 

 
 
 12

Bu sayının içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

Bir önceki Sayfaya Gitmek İçin Tıklayınız!

Bir sonraki Sayfaya Gitmek için Tıklayınız!

Özkan KARACA
Özkan KARACA Hayat Hikayesi
 İSTANBUL' DA KİMSESİZ
Bir ılık sonbaharın yalnızlığında
Semayı karabulutların ördüğü saatlerin diliminde
Akşamın soğuk deminde, Kadıköy sahilinin dizinde
Yüreğimi saran kor alevlerin dibinde

Yalnızlığın sarsıcı kollarında
Gözlerimde ki nemler bedenimi titreterek
Gönlümdeki yaslar ruhumu kemirerek
Kalbime dolan hicranla ezilerek
Akşamın soğuk deminde
Fırtınaların savurucu elinde
Ufukların çizgisine doğru ayaklarımı sürüyorum

Gecenin ıssızlığında karanlığı yırtan adımlarında
Karanlığın anlık soluğunda gözlerimdeki dolunay
Sahillerin bedenimi alıp sürükleyen boyunda,
Karabulutlar başımda taç
Dalgaların kayalıkları döven hırçın seslerin çığlığında
Yürüyorum karanlığın gizlediği ufuklara doğru

Dilimde dökülen heceler nakış, yaratana yakarış
Kalbime saplanan hançer feryat oluyor
Ruhuma vurulan tokmak çığlık oluyor
İdrakime yığılan seller sızı oluyor
Zihnimde ki iğne, fikrimdeki yara
Eğik bedenime ağırlık oluyor

İstanbul gecesinde bulanıklarla islenmiş ruhum
İstanbul gecesinde buhranlarla seslenmiş kafam
Gecenin ıssızlığında, hüzünlerin ıslığında
Kafamın odasını sarsan uğultu yüklü

Çilekeş kimsesizlerin yorganı olan karanlık
Üzerlerinde yüklü kasvet, ümitlere olan ahdet
Sisli ufukların aydınlığına uzanan eller
Yıkık bir hülya gibi sönük ve donuk

Hicranın kollarında, hüzünlerin alevinde
Ayak izime dolanan bir kedi yalnızlığıma sokulan
Karanlığı inleten kedinin mırıltısı gözlerimde yağmurlu
Yürüyorum karanlığın meçhullerine doğru

Ruhumu kaplayan kara perdelerin bağrında
Gönlümü dolduran sislerin altında
Kedinin mırıltısı ve dalgaların tokadı
Kulaklarımı iğneleyen.
Yürüyorum karanlığın gizlediği ufuklara doğru

Ey İstanbul..! Hep yaşanılmaz hüzünlerin ile
Sende mutluluk ver hazanlarında
Hayallerimin aynasında sen, gözlerimin boğuntusunda sen

İn cin uykuya dalınca
Gecenin boğucu uğultusunda dişlerde gıcırtı
İki yanımda kanatlanan evlerin ateşi dinmiş
Evsizliğin evinde kör pencerelere gözleri yapıştırarak
Yalnızlığın rıhtımında hülyalar la süzülerek
Düşlerin tebessümünde lekeli tablolara kapılarak
Kimsesizliğin sessizliğinde, kimseleri bekler gibi
Yalnız ve yıkık

 

 
 
 
 13

Bu sayının içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

Bir önceki Sayfaya Gitmek İçin Tıklayınız!

Bir sonraki Sayfaya Gitmek için Tıklayınız!

Muhsin AKTAŞ
Muhsin AKTAŞ Hayat Hikayesi
GELİYORUM YAR SANA
Kader savurdu bizi düştük çok uzaklara
Ağustosta üşüdük sarıldık kazaklara
Hasret ağını ördü tutulduk tuzaklara
Kırarak zincirleri geliyorum yar sana

Aramıza dağlardan barikatlar örüldü
Sevenler sevdiğinden ıraklara sürüldü
Özlemin tüm sancısı yüreklere kuruldu
Yararak sarp dağları geliyorum yar sana

Dünya arenasında duyulan sözlerini
Sen düşünce aklıma parlayan yüzlerini
Her gördüğüm çiçeğe övdüğüm gözlerini
Sararak gizlerime geliyorum yar sana

Uykumu parçalayıp dağıttım yıldızlara
Düşümü hırpalayıp taktım çuvaldızlara
Yanılıp aldanmadım süslenmiş yaldızlara
Sorarak izlerini geliyorum yar sana

Sen gönlümün şahısın senden gayri bilemem
Öleceksin deseler senden ayrı ölemem
Mizabi şu ömrüme seniz bir gün dilemem
Sererek özlerimi geliyorum yar sana
 

 

 
 
 14

Bu sayının içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

Bir önceki Sayfaya Gitmek İçin Tıklayınız!
 
Üzeyir Lokman ÇAYCI
Üzeyir Lokman ÇAYCI Hayat Hikayesi

 

 

 

 
 
Bir önceki Sayfaya Gitmek İçin Tıklayınız!

Bu sayının içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

Çalışmalar TELİF ESERİDİR Yazarlarımızın gönderileri ile yayına alınmıştır.
corumlu2000@gmail.com
Mahmut Selim GÜRSEL  
yazarlarımız yaptıkları paylaşımlardan sorumludur.
Sitemiz ve yazarlarımız;hukuka, yasalara, telif haklarına ve kişilik haklarına saygılı olmayı amaç edinmiştir.