DİKKAT ! BU BİLGİLER TELİF ESERİ OLUP YAZARI VE YAYINEVİMİZDEN  İZİN ALINMADAN KULLANILMAMALIDIR.

YIL 13     SAYI 146    25 Nisan 2011

Mahmut Selim GÜRSEL BİZ BURADA MIYIZ?
Galip BARAN ÜNİVERSİTE GENÇLİĞİ’ NE  ÖNERİLERİMİZ!
Ali EMİROĞLU HATIRALAR
Mustafa TURAN ANLAYAMAYANLAR AĞLAYAMAZLAR
Mustafa Nevruz SINACI TÜRK ADA’LARI İŞGAL ALTINDA
İsa KAYACAN NAZLI’DAN:BİR HAYAT MASALI
Mustafa Nevruz SINACI HAKİKATİ KONUŞMAKTAN KORKMAYINIZ!
Selma GÜRSEL HAMUR AŞI
Erhan TIĞLI DÜĞÜN BAYRAM ZAMANI
Muhsin AKTAŞ KÖR KURŞUNLA VUR BENİ
HAMUR ERSİNİ

 

 
   
 
 
 
 01

Bu sayının içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

Bir önceki Sayfaya Gitmek İçin Tıklayınız!

Bir sonraki Sayfaya Gitmek için Tıklayınız!

Mahmut Selim GÜRSEL
Mahmut Selim GÜRSEL Hayat Hikayesi
BİZ BURADA MIYIZ?
            Bu günlerde bizlere eskilerin söylediği “Ben yaparım sen yapmazsın”, Ben söylerim sen söyleyemezsin”, Ben vururum sen vuramazsın” ve başkaları ile özleştirebileceğimiz pek çok ben yaparım sen yapamazsın olgularını her nedense hepimiz kullanmaya başladık.
Bu çeşit benliklerin muhataplarının bu söylemleri ve icraatları yapmalarına cevap verememe ve cevaplayınca da başlarına ummadıkları ve akıllarına getiremeyecekleri işlerin geleceğini bilmelerinin enjekte edilmesinden dolayı hiç birimizin gıkı bile çıkmamaktadır. Bu olay ve söylemlerden neden ise yüzyılımızın verdiği refah ve müreffeh hayatımızın yaşamamız olarak düşünüle bilir mi?
            Atalarımızın “Bana dokunmayan yılan bin yaşasın” sözünü mü uygulayanlardan olmamız acaba bizlerin başka bir problem ile mi uğraşmamızdan meydana gelmekte? Yoksa vurdumduymazlığımızın veya vurdumduymazlıkla yetiştirildiğimizin bir sonucu mudur?
            Sanal ortamlarda yazılanlara hemen inanmamız da bu işlevlerin birisi olarak mı karşımıza çıkmakta. Bir komut ile on binlere veya yüz binlere bir bilgiyi anında ve hepsine birden yollaya bilmenin avantajını bilen birileri bizi bu sıralar adeta afyonlayarak uyuşturmakta bir nevi robota döndürmekte midir? Bu ilgisizliklerin ve aslının olup olmadığını, bu bilginin bana faydası veya zararı dokunacağını bilmeden kabullenmeye programlandığımızın bir işareti midir?
            Sorgulamamız gerek olan günlük olaylara dikkat etmememiz, günden kopmamız için neler olduğunu neden düşünmüyoruz?
            Biz burada mıyız?

Telif Eseridir izinsiz kullanmayınız

 

 

 
 

 

 02

Bu sayının içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

Bir önceki Sayfaya Gitmek İçin Tıklayınız!

Bir sonraki Sayfaya Gitmek için Tıklayınız!

Galip BARAN
Galip BARAN Hayat Hikayesi
 ÜNİVERSİTE GENÇLİĞİ’ NE  ÖNERİLERİMİZ!
“Okumuyoruz, sorgulamıyoruz”
“Sorunların temel sebebi bilinçsizlik”
“Gerçek gündemden uzaklaştırılıyoruz”
“Özgürlükten yana kaygılarım var”
“Beklentilerimin karşılanması zor”
 “Yargıda kadrolaşma endişelendiriyor”
 “Barınma ve ulaşım sorunumuz çözülsün”
“Biz ne yapabiliriz”
 “Gençlik gündemi izlemiyor”
 “Sosyal Etkinlikler yetersiz”
 “Üniversite ve devlet yetersiz”
 “Eğitimde fırsat eşitliği sağlansın”
 “Parasız eğitim talep ediyorum”
“Bilinçsizlik”ten söz eden Hazal Öcal (İstanbul Bilgi Üniversitesi),  Mahmut Zeki Çağlar (İstanbul Bilgi Üniversitesi) ve Onur Polat’a ( Ege Üniversitesi) sorum: Bilinç sözcüğünün fiil olarak kullanıldığında nesne almayacağını, diğer deyişle, hiç kimsenin bir başkasını bilinçlendiremeyeceğini, “farkındayım” ta da “biliyorum”  yerine kullanılamayacağını, insanın okuyarak bilinçlenemeyeceğini biliyorlar mı?
Onlar da, çokları gibi, “bilinçli” olduklarını düşünüyorlar mı?
Değerli öğrencilerin bu konuda bilmelerini istediğimiz önemli gerçek: Sözlükteki tanımı “yeti” sözcüğüyle sınırlı olan, “sorumluluk” içermeyen “bilinç” bütünsel bir kavramdır. Bu nedenle, “çevre bilinci”ne sahip olan, çevreyi kirletmediği gibi aşırı tüketmekten (israftan) kaçınır, trafik kurallarını ihlâl etmez ve vergi kaçırmaz, (kul hakkı yemez) bu tür yolsuzlukları yapmaz…
Bu noktadan hareketle değerli öğrencilere, çevrenin kirletilmediği, israfın önlendiği, trafik kurallarını ihlâl edilmediği, verginin kaçırılmadığı (kul hakkının yenmediği) bu tür yolsuzlukların yapılmadığı bir Türkiye’nin inşası için başlattığımız projenin uygulamasında yer almalarını bizimle işbirliği yapmalarını öneriyoruz.
Bu projenin başarıya ulaştığında öğrencilerin sözünü ettikleri “olmayanı varmış gibi yapmak”, “eğitimsizlik”, “parasız eğitim”, “hoşgörüsüzlük”, “duyarsızlık” , “sosyal etkinlikler” ve diğer  konulardaki  sorunların sona ereceğini kendi yaşamımızdan biliyoruz…
 
TEL: (0252) 382 34 77 / (0535) 844 84 76
E-POSTA: galipbaran@ttmail.com
WEB: www.bilinc-universitesi.blogspot.com / www.galipbaran.blogspot

Telif Eseridir izinsiz kullanmayınız

 
 
 
 
 03

Bu sayının içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

Bir önceki Sayfaya Gitmek İçin Tıklayınız!

Bir sonraki Sayfaya Gitmek için Tıklayınız!

Ali EMİROĞLU
Ali EMİROĞLU Hayat Hikayesi
HATIRALAR
1949’da, Urfa’nın 60 km güneyinde bulunan Akçakale’de Hükümet Tabibi olarak görevliyim. Görevimin ağırlığını veba mücadelesi teşkil ediyor. Veba hakkında büyük bir bilgiye sahip değilim ama Bakanlığımızın oraya zaman zaman gönderdiği, bilen insanlardan eksiklerimi tamamlamaya çalışıyorum.
O zaman, Ceylanpınar’da bir köy, bir de çiftlik vardı. Bu çiftlikte de hekim idim. Ayda iki defa beni aldırırlardı. Acil vaka olunca da, ayrıca günlük gidiş-geliş olurdu. Üreme Çiftliği Müdürü Ferit Kayıran ile çok iyi arkadaşlık ta kurmuştum.
Bir gün, beni özel olarak çağırdılar. Amerikalı, iki büyük gazetenin başyazarı olan bir misafiri vardı. Misafiri, zayıf, uzun boylu, yaşlı, Türkçeyi iyi bilen bir insandı. Yanında, Türklerden yardımcı olup olmadığını hatırlamıyorum. Safra kalabalıktı.
Gazetecinin Türkiye’ye üçüncü gelişi idi. Bize, eski gelişlerini anlatmıştı. Abdülhamit padişahı iyi tanıyordu. Bir iki defa huzura kabul de edilmişti. Türk dostu olacak ki, Padişah kendisine iltifatlar da etmişti.
Gazetecinin ismini öğrenmiştim amma, zamanında not almak alışkanlığım olmadığından, şimdi hatırlamam mümkün değil. Pek te zor bir ismi yoktu. Osmanlı topraklarını, bütün Anadolu’yu katır sırtında dolaşmıştı. O zaman genç olduğuna göre, söylediklerinin yapılmaması için bir sebep görmemiştik. Şimdi de, Osmanlı devrinden pek te farklı durumda değildik. Yollarımız topraktı. Kendisinin bir jeep arabası vardı. Bu zamanda, önde giden bir arabaya yetişirseniz, tozundan kurtulup ta bir kaza yapmadan onu geçmeniz mümkün olmazdı. Zaten bize, Türkiye’de en mahir insanların şoförler olduğunu da söylemişti. Güzel rakı içiyordu, güzel sohbeti de vardı. Biz de, Türkçeden başka dil biliyor değildik. Onun Türkçesi, benim Fransızcamdan çok iyi olduğu için, Türkçe konuşmuş olması yakınlığımızı da temin etmişti.
Sofra gece yarılarını geçinceye kadar sürdü. Kadehi boşaldıkça, kendisi, espriler yaparak, tekrar doldurulmasını istiyordu.
Veba hakkında bilgiler istedi. Bilgilerimi aktardım. Hem sorumlu ve hem de yetkili idim. Devletimiz her imkânı, o zamanki kısıtlı durumuna rağmen, temin etmişti. Emniyetimizi temin etmek için de, ilçenin normal jandarma teşkilatı dışında, bir bölük jandarma daha memur edilmişti. Her fırsatta, vebanın Suriye’den geldiğini anlatmaya çalışıyorduk. Arkadaşlarım da beni teyit ediyorlardı.
Odanın duvarında bir sivrisinek, hem de sıtmayı taşıyan cinsinden olanı, bizim dikkatimizi çekmedi amma, Amerikan gazetecinin dikkatini çekmişti. Bize sivrisineği işaret etti. Sıtmayı bunun atıştığını da söyledi. Hafif alaycı bir tebessümle, “bu sinek te mutlak Suriye’den gelmiştir” dedi. Tebessümüne, biz de gülerek karşılık vermek zorunda kalmış idik.
Gece sonunda bizimle vedalaştı. Kendisini pek yakın bulmuştuk. Onun da bizi yakın bulduğu açık seçik ortada idi. Ufak tefek saçmalarımızı da görmek istemiyordu. Suriye’yi yerli yersiz ithamımızı da öyle karşılıyordu. Sabah erkenden, kahvaltıyı galiba yine beraber yaptıktan sonra, bizden ve devlet çiftliği müdürü Kayıran’dan ayrılmış idi. Yolculuk, yine Güneydoğu ve Doğu Anadolu idi. Osmanlı devrinde iki defa katır sırtında yaptığı geziye, üçüncü defa, Cumhuriyet devrinde, bir Amerikan jeep ile devam edecekti.
Bu tesadüfü de, konuştuklarımızı da, ben, belki bir yazıda okurlarıma aktarmış olabilirim amma; olay tamamen hafızamdan çıkmış durumda idi. Bir ömrün bütün olaylarını kafanızda nasıl taşıyacaksınız! Unutma fiili olmasa, bana öyle geliyor ki, insanlar, hele çok okuyan insanların beyinleri çok çabuk yorulmuş olacaklardır. İşleyen demir ışıldar, denirse de, gereksiz ve pek çok kullanılan demir, ışıldamaya devam etmiş olsa bile, eskimeye devam edecektir. Eskiyen her şey de, bir gün işe yaramaz olacaktır. Unutmak ta Allah’ın insanlara bir lütfü olmalıdır. Şu bizim insanlar, Allah’ın lütuflarına hep kayıtsız kalmışlardır.
Dün akşam, rahmetli Velidedeoğlu hemşerimizin bir yazısını okurken garip bir tedai olayı bu hatıraları kafamda canlandırdı. Velidedeoğlu’nun yazısında da, bizim Amerikanı’nın hikâyesinin aynına benzeyen taraflar vardı. Belki de aynı olayı Velidedeoğlu da yaşamış olabilir. Kendisinin tanıdığı gazeteci de, belki aynı adam idi. Adamın adı, onun yazısında da yoktu. Makalenin altındaki tarih ise 1949 idi.
Aynı tarihte, 1949 Ağustos ayında, rahmetli Velidedeoğlu, İstanbul Hukuk Fakültesi’nin hem hocası ve hem de Dekanı olarak, Van ilimize bir seyahat yapıyor. Van’da bir ilçede, eski, büyük bir Rus kışlası tamir edilerek öğretmen okulu haline getirilmiş. Sevgili hocamız, bu öğretmen okulunu ziyaret etmeyi düşünmüş. O zamanlar, ziyaret edilebilecek binaların topu okul binaları idi. Ayrıca, herkes okul sevdalısı bulunuyordu. Velidedeoğlu da profesördü ama, o kadar yaşlı da değildi. Hatırlatmak isterim ki, kendisi lise öğrencisi iken, ben de, artık koşup yürüyen bir çocuk imişim. Bu hatırlatmamla, Velidedeoğlu’nun genç bir hoca ve çok genç bir dekan olduğunu işaretlemek istiyorum.
Hocamız, bu öğretmen okulunda, yaşlı, uzun boylu ve oldukça zayıf olan bir Amerikan gazeteciyle tanışıyor. Gazeteci, Amerika’nın iki büyük gazetesinin başyazarı. Türkiye’ye gezmek için gelmiş. Yanında bir kurmay binbaşı, bir de tercümanı var. Velidedeoğlu, bizim tanıdığımız gazeteciye çok benzer bilgiler veriyor da, Amerikalının çok iyi Türkçe bildiği hakkında bilgi vermiyor. Belki de Türkçe konuşmadılar. Velidedeoğlu’nun bildiği yabancı dilleri, Amerikalı gazeteci de biliyordu. Bilinen müşterek dille anlaşmış olmaları da çok muhtemel.
Gazeteci, Velidedeoğlu ile pek açık konuşuyor. Her şeyde geri kaldığımızı, yollarımızın pek berbat olduğunu, otel ve bunun gibi işler hakkında bilgisiz olduğumuzu çekinmeden Velidedeoğlu’na anlatıyor. Hukuk Fakültesi hocası ve Dekanı olarak, kendisine büyük saygı duyduğunu da, Velidedeoğlu anlatıyor. Tanışmışlıktan, ikisi de memnunlar.
Gazeteci, bir şeyimizin çok mükemmel olduğunu söylemekten de geri duymuyor: Adliye teşkilatımız ve çok adil hâkimlerimiz...
Demek oluyor ki, gazeteci Türkiye’yi iyi tanıyor. Adalet mekanizmamızın ve hâkimlerimizin de, bütün imkânsızlıklar içinde adalet dağıtmış olmalarına rağmen, imrenilecek durum gösterdiğini iyice tespit etmiştir. Türkiye’ye eskiden gelmemiş, Türkiye’yi iyi etüt etmemiş insanların bu tespitleri yapmaları düşünülemez. Adalet ve hâkimler üzerinde konuşulmuş olması ise, Velidedeoğlu’nun hem profesör ve hem de dekan olmasıdır. Fakülteyi, yeni bitirmiş bir hekimle, Türk hekimliği hakkında böyle tespitler konuşacak değil ya!
Bu yazıyı, gevezelik etmek için yazmadım. Sene 1949 ve bir Amerikanı’nın adalet sistemimiz ve hekimlerimiz için düşündükleri de meydanda. CHP de henüz iktidar partisi. Bir yabancının tespitlerini bile, bizim Başbakanımız tespit etmiş değil. Her şeyi kendisinin başlattığını söylüyor. Adalet sistemi ve hâkimlerimiz için tek takdir kelimesinin ağzından çıktığını duydunuz mu? Kendisini iktidara getiren ilk seçim kanununu CHP yapmıştır. Adalet teminatını getiren CHP idi.
O zaman, bütün okumuşlar, adli teminat nutukları atarlardı. Bunu yapmaya, memur olmamıza rağmen, biz de yeltenirdik. Bizi, bu noktadan şikâyet edene rastlamadık. Bunlardan dolayı da, yeri değiştirilen bir memur olmadı. Bir dâhiliye vekili, İstanbul’da gazetecilere, kendisinden korkup korkmadıklarını sormuştu. Gazeteciler, korkmadıklarını söylediler. Bakan kendisi ise, vallahi, kendisinin gazetecilerden korktuğunu söylemişti. Demokrat Parti veya öbür sağ parti iktidarların da, gazetecilerden korkan bir bakana rastladınız mı?
Adli teminat CHP’nin eseridir. Düşünce doğru çıkmıştır. O gün bu gün, adli teminattan şikâyetçi olan kimseye rastlanmamıştır. Hâkimlerin adalet anlayışından ve tatbik şekillerinden şikâyetçi olan kimse ortaya çıkmamıştır. Şu teminatı, idare amirlerine verelim, diyenler görülmemiştir.
1982 Anayasasında da, Cumhurbaşkanının yetkilerini artıran bazı maddeler, adalet mekanizmasının ve hâkimlerin siyasallaştırılmaması için konulmuşlardır. Yüksek hâkimler ve savcıların bir kısmının Cumhurbaşkanı tarafından seçilmesinin sebepleri arasında bu endişeler bulunmaktadır. Biz de aynı düşüncedeyiz. Adalet mekanizması ve hâkimler ve bu arada savcılar siyasallaştırılırsa, ülke yaşanmaz hale gelir. Adalet mekanizması ve hâkimler, biz insanlar için de bir teminattır. Bu teşkilat ve hâkimleri, mutlak tarafsız kalacaklardır. Yaşarken güvenilecek tek mekanizma budur. Aksini düşünmek, “ihkakı hak” anlayışına yol açmak olur. Bu yolu açmak, kim açarsa açsın, vatana ihanet olacaktır.

Telif Eseridir izinsiz kullanmayınız

 
 
 
 
 
 
 
 
 
 04

Bu sayının içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

Bir önceki Sayfaya Gitmek İçin Tıklayınız!

Bir sonraki Sayfaya Gitmek için Tıklayınız!

Mustafa TURAN
Mustafa TURAN Hayat Hikayesi
ANLAYAMAYANLAR AĞLAYAMAZLAR
Yemen türküsünü dinleyen Cumhurbaşkanı Gül, gözyaşlarına hakim olamamıştı. Yazılı ve görsel basın, bu kareyi çom önemsedi. Hakikaten de önemsenmeye değer bir manzaraydı. N. Fazıl’ın, Reis Bey adlı eserinde bir sahne vardır. Eseri okuyan okuyucularımız hatırlayacaklardır. İdama mahkum edilen gencin infaza götürülmeden önce Reis Bey’in başında bulunduğu heyetle karşılaştığı o meşhur sahne! İdama mahkum edilen genç : “Etmeyin Reis Bey! Siz ağlayamazsınız! Ağlayabilseydiniz, anlayabilirdiniz. Siz merhametten, acıma duygusundan yalnız kötülük doğacağına inanmışsınız. Rahmet kaldırılmış sizin kalbinizden! Buz çölünde yol alıyorsunuz!” diyordu. Gerçekten işin püf noktası bu noktada düğümlü.
Ağlama fiilini kadınlara özgü bir davranışmış gibi gösterip “erkekler ağlamaz” diyen halt etmiş.
Ağlamak ve anlamak… Ağlayamayanlar hiçbir şeyin mahiyetini  anlayamazlar.
Ağlamak; anlamaktır, hissetmektir, hissettirmektir,yaşamak ve yaşatmaktır.
Ağlamak; edeptir, erdemdir, fazilettir, meziyettir, merhamettir, şefkattir, sevgidir, saygıdır.
Ağlamak, insana hiçbir şeyin kalıcı olmadığını ve  dünyanın yalancılığını  hatırlatır. Ve insan ağladıkça insanlaşır. Kibirden ve gururdan arınır.
 Ağlama kavramına yabancı insanlara  acımışımdır her zaman ve şu hadis gelmiştir her defasında aklıma: “Şeyet Allah(cc) senin kalbinden merhameti söküp almışsa ben ne yapabilirim ki?” Seyrani de ne güzel söylemiş: “Toplansalar yüz bin Ferhâd bir yere. Taş  kalpli  insanın bağrını aslâ delemez.”        
“Gözyaşı katılmazsa, mûsikî bile çılgınlıktan başka bir şey değildir” diyen şarkın ve garbın büyük filozofu Muhammed İkbal’e karşı, Yunus da şöyle ses verir Anadolu yaylalarından:
“Bu fenâda bir garibsin, Gülme gülme ağla gönül,
Derdin dahi çoktur senin, Gülme gülme ağla gönül”
            Bu satırların yazarını okuyucular iyi bilirler ki, siyasete mesafelidir. Siyasi içerikli yazılar yazmaktan  mümkün olduğunca imtina eder. Tamamen siyasi mülahazalardan uzak olarak baktığımda, ağlayabilen birkaç devlet adamına rastladım. Rahmetli Özal bunlardan biriydi. Türkmenistanda kültür ateşesi olarak görev yapan  Yazar bir dostum, o devletin kültür bakanının  kendisine şöyle dediğini    benimle paylaşmıştı: “Sizin iki cumhurbaşkanınızı tanıdım. Birine imrendim. Diğerinden iğrendim. Türkmenistan ziyaretlerinde her ikisine de ben mihmandarlık yapmış ve onları Sultan Sencer’in türbesine götürmüştüm. Özal daha türbeye yaklaşırken “Vah Sencerim vah! Diye gözyaşlarını boşaltmış ve sandukasına başını vura vura, biz sizin gibi bir ecdada layık olamadık” diyor ve hüngür hüngür ağlıyordu. Diğeri ise, aynı türbeyi ziyaret ederken çevresindekilerle geyik muhabbeti yapıyordu. İşte iki devlet adamı ve bir birine zıt iki ayrı yaklaşım. Üstelik ikisi de milletine kendilerini muhafazakar olarak takdim etmiş ve oy istemişlerdi.         
“Yemen Türküsü” nü dinlerken ağlayabilen ve anlayabilen bir Cumhurbaşkanı daha tanıdık. Yemen deyince, bütün bir Anadolu kıyam eder ve 73 milyon insanımızın kalbi atar ve heyecanlanır. İşte milletin Cumhurbaşkanı milletin hislerinin en güzel tercümanlığını yapmakta olduğuna şahit oluyoruz. Millete yabancı değil. Milletin değerlerine bîgâne değil. Milletiyle ağlayıp milletiyle gülebilen bir devlet adamı. Yıllar boyu işte bu manzarayı bekledi bu necip millet. Kendisine tepeden bakmayan bir devlet adamı özlemi içerisinde bastı bağrına onu ve koydu başına taç olarak. Gönül sarayının köşkünde de  özel bir yer ayırıp oturttu O’nu baş köşeye.   
Ağlayabilenler, “Dil benim, dîde benim, eşk benim; Neden ağır geliyor ağlayışım ağyâre” deyip geçerler. Bu hâlisane dökülen gözyaşlarını timsah gözyaşlarına benzeterek, alay etme seviyesizliğini göstermenin bir manası olabilir mi? Bu tavırla milletin hislerini de hafife almanın gereği yok. Ü. İlter’in, “Ey güzel Anadolu’m! Asırlar var ki sana deli gömleği giydirir gibi amerikan bezinden, avrupa basmasından muasır medeniyet denilen kefeni biçiyorlar”  sözünü dert edinmiş olan bu aziz milleti anlamak lazım ve onun dertlerine çözüm üretip ağlayabilmek lazım.                               
Gözler yalan söylemez. Hangi gözlerin ağladığını, hangi gözlerin timsah göz yaşı döktüğünü, âlim olmayan, ama ârif olan bu halk, çok iyi anlar, bilir ve değerlendirir. Bizi dinamize eden dinamiklere çok ihtiyacımız vardır. Onları dinamitlememek lazım!
Özdemir Asaf “AĞLAMAK” adlı şiirinde der ki:
Ağlamak, unutmak kadar kolaydır inan.
 Sevin ağlayabiliyorsan. Sevin ağlıyorsan.
Gül ağlayabiliyorum diye.
Gül, ağlıyorum, ağlıyorum diye.
Sana bir şey yapamam.” 
“Nasıl etmelide ağlayabilmeli, farkına bile varmadan.
Nasıl etmelide ağlayabilmeli,
Ayıpsız, aşikare. Yağmur misali” dizeleri de Nazım Hikmet’e aittir.
Ağlayabilenden değil, ağlayamayandan çekinmek gerekir. Zira, eski devirlerde Fransız filozof René Descartes, ağlayabilen insanın sevme ve merhamet etme becerisine sahip olduğunu söylüyordu. Ağlayamayan insanın içi, sürekli artan bir nefret ve korkuyla dolduğu da bilinmekteydi. Hatta  Romalı şair Ovidius, 2000 yıl önce: "Ağlamak, öfkeyi siler", demişti. İstatistikler de, normal bir insanın yaşamı boyunca 95 litre, yani yaklaşık 10 kova gözyaşı döktüğünü söylüyor. Bırakın bugün bir insanın hayatında 10 kova gözyaşı döktüğünü, bir damla dahi gözyaşına yabancı yığın yığın insan içinde yaşamaktayız. Çoğu kalpler taşlaşmış ve gözü yaş değil, kan bürümüş.
Dinimizde de gülmek ve ağlamak kavramlarına atıfta bulunulur. Mesela Ebû Zer Gifârî (ra) Resulullah’ın (sav) şöyle buyurduğunu anlatır: “Eğer bildiğim kadarını bilseydiniz, az güler çok ağlardınız” “Eğer benim bildiğim kadarını bilseydiniz, dağlara çıkardınız Eğer bildiğim kadarını bilseydiniz, durmadan Rabbinize yalvarır, ağlardınız Yataklarınızda duramazdınız” (Tenbihü’l–Gafilin, c1/222)Mevlana:“Allah bize yardım atmek dilerse gönlümüze ağlayıp inleme isteği verir”der.
“Ağlarım ağlatamam hissederim söyleyemem
Dili yok kalbimin ondan ne kadar bizarım” diyen Akif de, şöyle devam eder:
Gitme ey yolcu! Beraber oturup ağlaşalım.
 Elemim bir yüreğin kârı değil, paylaşalım.”
“Gözlerden dökülen, inci mercanın “O” için değilse ne anlamı var?
 Her türlü yanlışa hüküm katmanın“O” için değilse ne anlamı var?
 Kokladığın gülde “o” kokmuyorsa, Gözlerin her daim “o”  bakmıyorsa,
Adını anınca kalp atmıyorsa “O”nsuz heyecanın ne anlamı var? Diye soran N. Şimşek, gözlerden akan yaşın Cenab-ı Hak ve  Peygamberi Hz. Muhammed(sav)’in hicranı, aşkı ve sevgisi   için olması gerektiğini vurguluyor.
Gözyaşı üzerine yıllar önce kaleme aldığım iki  şiirimizle bu sohbeti tamamlayalım inşallah.
 
BAK
Tohumların toğrağı delip yarışına bak
Şu ipek böceğinin koza sarışına bak
Ölüm fermanı ile çağrılınca her insan,
Dört kişi omzunda,Hakk’a varışına bak.
 
Şu gökgürlemesine,şimşek çakmasına bak
Rabbimin gece gökte kabdil yakmasına bak
Öyle ibret dolu bir alemdir ki bu dünya,
Göz pınarlarından şu suyun akmasına bak.
 
 
GÖRDÜM
Bakıp güzelliğine çok aldananlar gördüm
İnsanlığı parada, pulda sananlar gördüm
Ömründe hiç anmamış, can boğaza gelince,
Tevbe edip Allah’ı nice ananlar gördüm.
 
Nefse harp açıp onu bağlayanları gördüm
Bugünden ukbasını sağlayanları gördüm
Gözler çağlayan olmuş, durmadan gece gündüz,
Kâbe yolunda nice ağlayanları gördüm.
 
Kutad Gubilig adlı eserinde Y. H. Hacip: “İnsanın güzelliği yüzdedir. Yüzün güzelliği de gözdedir. Kalbin güzelliği dildedir. Dilin güzelliği de sözdedir. Göz görür, basiret ise görünenin sırrına erer” der. Ne kadar acınsa azdır, o basireti bağlı olan  ve ağlayamayan kimselere. Ağlayanlara imrenen Goethe’nin dediği gibi “Gözyaşları olanlara ne mutlu!” Ne kadar imrenilse azdır, basireti açık gözlere sahip o bahtiyar insanlara. Çünkü o gözler ancak gerçeği görerek, hem  anlayabilir, hem de ağlayabilir.

Telif Eseridir izinsiz kullanmayınız

 

 

 
 
 05

Bu sayının içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

Bir önceki Sayfaya Gitmek İçin Tıklayınız!

Bir sonraki Sayfaya Gitmek için Tıklayınız!

Mustafa Nevruz SINACI
Mustafa Nevruz SINACI Hayat Hikayesi
TÜRK ADA’LARI İŞGAL ALTINDA
Yunanlıların, Ege’de iki Türk adasını (Bulamaç ve Eşek) alenen işgal ederek 2004 yılından bu yana iskâna açıp, turizm amaçlı olarak kullandıklarını ilk kez D[y]P genel başkanı Namık Kemal Zeybek’ten öğrendik. (08 Mayıs 2011)
Zeybek ne demişti?
            “AKP döneminde Eşek Adası ve Bulamaç Adasını Yunanlılar İşgal Etti. (*)
Bu iki adamız, bu iktidar döneminde 2004 ten başlayarak Yunanlılar tarafından yavaş, yavaş işgal edildi. AKP iktidarının bundan haberi oldu. Ama bırakın Bulamaç’ı, bırakın Eşek Adasını, onlar Kıbrıs’tan bile vazgeçmişlerdi. Adetleri olduğu üzere, Kıbrıs’ı Yunan’a peşkeş çekiyorlardı. Şimdi Didim de, burnumuzun dibinde görünen bu iki Ada, şu anda Yunanlıların işgali altında; Ama Kardak'daki Yunan Bayrağı indirilmişti! Kardak kayalıklarını, Yunanlılar işgal etmeye çalıştıklarında Türkiye'de bir Başbakan vardı. Bir hanımefendi, Çiller. Kardak kayalıkları işgal edildiğinde ne demişti Tansu Çiller? 'O bayrak ya inecek, ya inecek' Hangi bayrak? Bizim kayalıklarımıza, ada değil, toprak değil, kayalıklarımıza Yunanlılar, Yunan Bayrağı çektikleri zaman Başbakan'ın söylediği sözlerdi bunlardı. 'O bayrak ya inecek ya inecek.' Ne oldu? Bayrak indi mi? İndi.
Peki, o günlerdeki milli duyarlığı, vatan toprakları konusundaki hassasiyeti hatırlayın.
Ve gerçeğe bakın. Gerçek şu: Eşek ve Bulamaç Adalarımızı Yunanlılar işgal etti. Didim'in karşısında bize ait olan iki ada var. Biri Eşek Adası, öbürü Bulamaç Adası... Bu adalar bütün uluslararası belgelere göre bizim. İngiltere'nin yaptığı haritaya göre de bizim. Başka uluslararası anlaşmalara; Lozan'a göre de bizim. Bakınız 1947'de İngilizlerin yaptığı bir harita ve çizgi var. Eşek adası ve Bulamaç adası Türkiye Cumhuriyeti'nin.
Bunu herkes biliyor. Sadece o bilmiyor.
Bu iki adamız, AKP iktidarında 2004'ten başlayarak Yunanlılar tarafından alenen işgal edildi. İktidarının bundan haberi oldu. Ama bırakın Bulamaç'ı, Eşek Adası'nı, onlar Kıbrıs'tan bile vazgeçmişlerdi. Kıbrıs'ı peşkeş çekiyorlardı. Adetleri olduğu üzere... Şimdi ise, Didim'de, burnumuzun dibindeki bu iki Ada, Yunan işgali altında. Yunanlılar, Eşek Adası'na gittiler ve kilise yaptılar. Yunan Bayrağı çektiler. Kimsenin olmadığı daha kimsenin yaşamadığı yere önce kilise yaptılar, sonra yavaş yavaş yoklaya yoklaya baktılar, Türkiye'de acaba DP, DYP’ mi var? Yoksa başka birileri mi? 
Baktılar ki tepki yok, birtakım insanları oraya yerleştirdiler. Şimdi Eşek Adası'na biz gidemiyoruz. Bizi sokmuyorlar. Bulamaç Ada'sı da böyle…
Bakınız bir resim daha gösteriyorum. Adaya girdiler, rıhtım ve turistik bölge yaptılar, turlar düzenlemeye başladılar. Adaları Yunan generalleri de zaman zaman teftiş ediyor, hava sahamızı, su ve topraklarımızı ihlal ederek geliyorlar. AKP iktidarının sesi, soluğu çıkmıyor. Bir taraftan Vatan topraklarını satmaktan bahsediyoruz. Hangi satmak? Bu vatan topraklarını peşkeş çekmektir... Buna izin verecek miyiz? İzmirlilerin vicdanına sesleniyorum.
Hani bir karış toprak için kanımızı veririz derdik. Ne oldu? Bunlar gelince Türkiye'de ne değişti? Şimdi bu sözleri beni dinleyen basın yayın organları yoluyla hem Recep Tayip’e hem de bütün Türkiye'ye ilan ediyorum. "Tek başıma, pasaportsuz o adalar çıkacağım.."
Süre veriyorum. Bu süre daralacak ve sonunda Türkiye'yi yönetmek iddiasında olan TC'nin Başbakanı olduğunu; TC'ni yönettiğini iddia eden, hükümet olduğunu söyleyenler eğer gidip bizim bu adalarımızı işgalden kurtarmak için teşebbüse geçmezlerse ben tek başıma gideceğim ve oraya çıkacağım. 
Hükümete uyarı: İster muhtıra desinler, eğer bütün uluslararası anlaşmalara göre bizim adalarımızı geri almak, işgalden kurtarmak için sorumlu oldukları bu suçtan geri dönmek için teşebbüse geçmezlerse, ben gideceğim ve adalara çıkacağım. Pasaportsuz, vizesiz gideceğim. 'bu ada benim adamdır' diyeceğim. Bulabilirsem kayıkla, bulamazsam yüzerek gideceğim, adaya çıkacağım. Ama biliyorum ki milletim beni yalnız bırakmayacak.”
Aradan uzun süre geçti. Zeybek adalara çıkamadı, ama AKP’den de bir ses çıkmadı.
Namık Kemal Zeybek; 08 Mayıs 2011 günü İzmir’de bir açıklama yaparak; Aydın ili, Didim ilçe sınırları dâhilinde bulunan ve Lozan’a göre, TC’ye ait Eşek Adası (Agathonisi) ile Bulamaç Adası (Farmakonisi)’nın; 2004 yılında Yunanistan tarafından işgal edilip, yerleşim ve turizme açıldığını iddia etti. (1)
İddia, sırasıyla; 13 Mayıs 2011 tarihinde Hürriyet Gazetesi ve İnternet sitesinde, (2)
18 Mayıs 2011 tarihinde, Yaşar Anter’in WEB TV, Gündem programında (3) pek çok ayrıntı verilerek yer aldı. Daha sonra Zeybek 25 Mayıs 2011 tarihinde yapılan D. Parti Didim mitinginde, ağırlıklı olarak konuya değindi. (4) Güvenilir ve üye sayısı yüksek e.Posta grubu “açıkistihbarat”, 01 Haziran günü ayrıntılı bir yayın/dağıtım yaparak; Adaların aidiyet, hukuki statü ve mevcut durumları hakkında ‘tatmin edici’ yayın ve açıklamalarda bulundu. (5) Tam 5 gün sonra, Araştırmacı-Yazar Ferudun Özgümüş: “Yunan toprağımızı işgal etti. Ne devlet ne muhalefet ve ne de Genelkurmaydan ses yok” (6) başlıklı bir makale yayınladı. Makalesinde, ilgili, yetkili ve sorumlu makamları hedef alıp sorguladı. Sonra Yeniçağ Gazetesi de (Ferudun Özgümüş’e atıfla) 06 Haziran 2011 tarihinde konuya değindi.
Dünya Türk Kongresi (TURKISH-FORUM)’nin web sitesinde aynı gün benim bir makalemin altına, açıklamalı bir yorum eklendi. (8) Hal böyle olunca ben, otomatikman konu ile alâkadar olmak durumunda kaldım. Zaten de olay ve iddiaları Mayıs başından itibaren takip etmekte idim. Neticede: 07 Haziran 2011 günü A Kanal’dan (Ereğli-Konya) canlı yayın konuğu olan Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’na konuyu sordum. Cevap alamadım. (9) 
08 Haziran günü haber tekrar bazı ajanslar tarafından ısrarla duyuruldu. (10) 
09 Haziran 2011 Perşembe günü, 4982 Sayılı Kanun gereği Aydın Valiliği’ne resmi bir başvuruda bulunarak açıklama ve bilgi talebinde bulundum. (Başvuru no. 35141) Bu gün 28 Haziran olmasına rağmen henüz bir cevap alamadım.  Oysa yasal cevap süresi 15 gündür. Bana halâ cevap verilmedi. Umarım daha fazla gecikmeden cevap verilir ve konu aydınlanır.
GARİP VE EMTERESAN OLAN NE?..
            Bu işin en garip, acaip ve muamma tarafı şu ki; İddianın 5 Mayıs 2011 tarihinde ortaya atılmasına, 8 Mayıs’ta kamuoyuna yansımasına, geniş kitlelere duyurulmasına, konu hakkında defalarca yayın yapılmasına, başta Başbakan, İçişleri, Dışişleri Bakanı, Genelkurmay Başkanı dâhil pek çok makam, sorumlu kişi ve mercie soru yöneltilmesine rağmen halâ alınmış açık, net, tatminkâr ve dürüst bir cevabın olmayışı!..
Bu ne iş? Ortada vahim bir iddia var. TSK ve hükümet zımmen vatana ihanetle itham ediliyor. Ortada cevap yok, iddiadan alınan, muhatap alan yok. Bu bir gaflet mi? Dalâlet mi? Yoksa gerçekten gizlenmeye ve gözlerden kaçırılmaya çalışılan menfur bir ihanet mi? Başta N. Kemal Zeybek, Demokrat Parti camiası ve bütün Türk milleti’nin bunu bilmek hakkıdır.    
ÇOK ÖNEMLİ BİR KATKI VE YORUM:
            “1001 çeşit melânet ile aynı anda mücadele etmek zorunda bırakılan aziz milletimizin 1.derecede hassasiyeti olan Vatan Toprağı konusundaki duyarlılığınıza, kararlı girişiminize ve bilgiyi milletimizle paylaşma yönündeki şahsi gayretinize samimi teşekkürlerimi sunuyorum. Zeybekler diyarı Aydın, umarım bir valisini uğurlamak zorunda kalmaz. Ama görünen o ki, böylesine hayati bir konuda şu ana kadar sessiz ve girişimsiz kalmayı yeğleyen Sn. Vali’nin Mülki İdare Amirliği sıfatı kıytırık üç-beş Yunanlı hokkabaz tarafından düşürülmüştür. Yine umuyorum ki, tüm bu iddialar, bilgiler spekülâsyondur ve yanılan, saçmalayan ben olurum.
Yoksa diğer türlü resmi görevinin geçerliliği tartışılır hale gelen makam yalnızca vali’likle sınırlı kalmaz. İçişleri Bakanı’nı da bağlar, Milli Savunma Bakanı’nı da!. Ve pek tabii ki kabinenin başı Başbakan’ı da… G.K.B.’mızı ise dile bile getirmek istemiyorum…Bu durumda sormadan edemeyeceğim, 2004 yılında AKP iktidarında gerçekleştiği iddia edilen bu işgalin pazarlık, vaat, zorlama, tehdit veya taahhüde dayalı bir arka planı var mıdır?
Yine bu noktada dile getirilmesi şart olan bir diğer iddia da, Türkiye’ye karşı yapılan ve milat sayılan en sert operasyonun 2004 yılında gerçekleştirildiği yönünde…. Tüm bunlar olayların ve iddiaların tarafımdan yorumlanan spekülatif boyutu. Operatif tarafı ise elbette ki TÜRK MİLLETİ’NE aittir. Aynen tarihlerde yazılı olduğu  gibi!.… Selam ve sevgi ile, aad”
ŞİMDİ SORUYORUM.
Başta Didim Kaymakamlığı, Aydın Valiliği, Ege Ordu Komutanlığı, İçişleri / Dışişleri Bakanlığı, Genel Kurmay Başkanlığı, Başbakanlık ve Cumhurbaşkanlığı; Yani konunun ilgili, etkili, yetkili ve sorumlu muhatapları neden bir açıklamaya yapmaz ve sorulara “tatmin edici” (ÖSYM konusunda olduğu gibi) bir cevap vermezler?
Gerçek nedir?.. Ve gerçekten olayda bir ihmal, ihanet ve hain bir pazarlık var mıdır?

 

(1) Namık Kemal Zeybek, (DP) 08.05.2011 www.haberkritik.com & www.dyp.org.tr
(2) HÜRRİYET, 13 Mayıs 2011, editör & Hürriyet.com.tr
(3) (DHA) Yaşar ANTER, Gündem: 18 Mayıs 2011 + WEB TV
(4) Namık Kemal Zeybek, Didim miting konuşması, 25 Mayıs 2011, www.dyp.org.tr,
(5) E-Posta Grubu: AçikIstihbaratTürkiye www.acikistihbarat.com 01.06.2011
(6) Ferudun Özgümüş <ferudunozgumus@gmail.com> Tarih: 06 Haziran 2011 Konu: Yunan toprağımızı işgal etti. Ne devlet ne muhalefet ve ne de Genelkurmaydan ses yok.
(7) Salim Yavaşoğlu - Yeniçağ Gazetesi, 06 Haziran 2011
 (8) TURKISHFORUM/ABD, 06 Haziran 2011 - wordpress@turkishforum.com.tr
(9) 07 Haziran 2011 günü Dışişleri Bakanı Ahmet Davudoğlu’na soruldu. (Konya-Ereğli, Kanal-a, canlı yayın)  Yunan İşgal Etti; AKP  ve Genelkurmay'dan Hiç Bir Tepki Gelmiyor?
(10) db.ajans.ankara, 08 Haziran 2011, Basın Haber Bülteni

Telif Eseridir izinsiz kullanmayınız

 
 
 
 
 
 
 

 

 06

Bu sayının içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

Bir önceki Sayfaya Gitmek İçin Tıklayınız!

Bir sonraki Sayfaya Gitmek için Tıklayınız!

İsa KAYACAN
İsa KAYACAN Hayat Hikayesi
NAZLI’DAN:BİR HAYAT MASALI
Torunum Nazlı Aykut,zaman zaman şiir denemeleriyle, zaman zaman da anlatımlarıyla, sütunumun konukları arasında yer alıyor.
Nazlı,Arı Okullarında, 4. sınıftan 5. sınıfa geçti.Önde gelen arkadaşlarımdan biri.Bir masalı var Nazlı’nın.Arkasından önerileri yer alıyor.Buyrun birlikte okuyalım:
BİR HAYAT MASALI
Merhaba..Benim adım Nazlı Aykut.5. sınıfa geçtim.Tabii ki, hepinizin bildiği gibi, 5. sınıfa geçmenin coşkusu içindeyim.Şimdi sizlere bir masal sunacağım. İçinde,sevgi,sanat,gayret ve çaba geçecek. Masalımızın adı: Bir Hayat Masalı.Buyrun:
-Bir gün bir ceylanın yavrusu olmuş.O kadar şirinmiş,o kadar şirinmiş ki adını “Melek” koymuşlar.Ama ne yazık ki, bebek ceylanın annesi “Melek”i doğurduktan 5 gün sonra ölmüş.Babası ise ormanda yemek ararken bir avcı tarafından avlanıldığı için ölmüş.
Küçük ceylan daha bebek durumunda  olduğu için hiçbir şeyin farkında değilmiş.Aradan aylar, yıllar geçmiş ve bizim Melek artık kendi avını avlayabilecek ,başının çaresine bakabilecek duruma gelmiş.Fakat annesinin ve babasının öldüğünü büyüdükçe hissetmeye başlamış.Bir gün ormanda kendisine yemek ararken karşısına bir kurt çıkmış.Kurt birden:
-”Nereye gidiyorsun böyle küçük ceylan?” diye sormuş.Bizim ceylan ürkek ürkek cevap vermiş:
-”be-ben o-ormanda yiyecek to-toparlamaya çıktım” demiş.Kurt:
-”Peki küçük ceylan” demiş.Ama kurt, birgün ceylandan habersiz gelip, onu bir güzel yiyecekmiş.Ama ceylana hiç farkettirmemiş bile.
Bir gün ceylan ormanda dolaşırken karşısına yine o kurt çıkmış.Bizim kız ceylanın ödü kopmuş.Kurt ağzı sulu sulu şöyle demiş:
-”Seni birazdan yiyeceğim.Başta seni kandırmaya çalıştım.Seni yemek istiyordum.Benden kaçma diye seni kandırdım.”.. Küçük ceylan var gücüyle yuvasına koşmuş.Kurt onu saatlerce aramış.Ama maalesef ceylanı bulamamış.Ceylan kurdun bir daha kendisini yemeye çalışacağını düşünerek,hemen plan yapmaya başlamış.
Kurt yine bir gün ceylanın karşısına çıkmış.Kurt yine ağzı sulu sulu şöyle demiş:
-”Ne oldu çok korktun galiba?” der demez ceylan hemen elindeki sopayı kurdun gözüne saplamış.Kurt acılar içinde yere yığılmış. Ve bir daha da ceylanın yanına uğrayacak cesareti gösterememiş.
Aradan yıllar geçmiş ve bizim küçük Melek kendisine bir aile kurmuş.Artık büyük bir yetişkinmiş Melek.Çocuğuna annesinin adını yani ‘Güzel’ koymuş. Ömürlerinin sonuna kadar da böylece mutlu yaşayıp gitmişler.
Buradan çıkardığımız sonuç:Arkadaşlar bu masaldan çıkardığım sonuç bence şu olmalı:Hiçbir iyilik ödülsüz.hiçbir kötülük de cezasız kalmayacak.Hepinize içten teşekkür ederim.Görüşmek üzere..18 Haziran 2009 Perşembe.
 
ÖNERİLERİM
Disney Channe Tv, sizin televizyonda çıkıyor ise ve çocuğunuz var ise o kanalı izlemesini tavsiye edin.Pazar günleri 19.45’te eğer işiniz yok ise, hemen Fox kanalını açın.Çünkü, “Arka Sıradakiler” var.Tavsiye ederim süper bir dizi.
-Sabahları erken işe gitmiyorsanız veya bir işiniz yoksa (hafta sonları çalışmayanlar için) hemen sabah kahvaltısı için size en yakın börekçiye gidin.Oradan bir poğaça veya ekmek alıp gelin.Kahvaltı masasına oturun.Ziyafetin tadını çıkarın ve eğer hava güneşliyse keyfinize keyif katın.(18 Haziran 2009)

Telif Eseridir izinsiz kullanmayınız

 

 

 
 
 
 07

Bu sayının içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

Bir önceki Sayfaya Gitmek İçin Tıklayınız!

Bir sonraki Sayfaya Gitmek için Tıklayınız!

Mustafa Nevruz SINACI
Mustafa Nevruz SINACI Hayat Hikayesi
 HAKİKATİ KONUŞMAKTAN KORKMAYINIZ!..
            “Hesaplaşma ve Yüzleşme Zamanı” ad ve konulu makalemiz, gerek yurt içinde ve de gerekse yurtdışında çok büyük yankılara yol açtı. Olumlu katkı, tebrik, teşvik ve teşekkürlerin yanı sıra, bir hayli sitem ve tenkide de muhatap oldu.
            Olumlu katkı, fikri katılım ve kutlamalara teşekkür boynumuzun borcu…
            Lâkin sitemkâr tepki ve tenkit sahiplerinin, özellikle:
            “Mustafa Kemal Atatürk hiç kimseden hesap istemedi ve hesap da sormadı; O’nun bütün kaygı, eylem ve söylemleri Cumhuriyet devrimlerine yönelikti. Mustafa Kemal Atatürk, yaşadığı sürece kimseye hesap sormadı. Her hangi kimselerden günah çıkartmasını, itiraflarda bulunmasını veya birileri ile yüzleşme ve hesaplaşma yapılması isteminde bulunmadı.
            Kısaca: Cumhuriyeti kuran kimsenin böyle bir “hakikati itiraf, sırları ifşâ, hesaplaşma ve yüzleşme gibi istencesi yokken, günümüz aydınları tarafından böyle bir zorunluluk varmış gibi: İlle bir hesaplaşma, sorgulama,yargılama ve yüzleşme gereksinimi şimdi neden ve niçin gündeme taşınıyor?..” denilmekte…
            Önce Atatürk konusunda “yanlış bir yargı” ve “yanılgıyı” düzeltmek isterim.
            Hem de, güncel sorunlarla örtüşen ve çözüm öneren, kendi, vecize kabili lisanından;
Buyurun bakalım: 
            “Milletin varlığını devam ettirmek için fertleri arasında düşündüğü müşterek bağ, asırlardan beri gelen şekil ve mahiyetini değiştirmiş, yani millet dinî ve mezhebî bağlar yerine Türk milliyeti bağı ile (milli devlet bağlamında) fertlerini toplamıştır.
            Asıl olan iç cephedir. Bu cephe bütün memleketin, bütün milletin vücuda getirdiği cephedir.Zahîrî cephe, doğrudan doğruya ordunun düşman karşısındaki silâhlı cephesidir.
Bu cephe sarsılabilir, değişebilir, yenilebilir.
Fakat bu hal hiçbir vakit bir memleketi, bir milleti mahvedemez.
Mühim olan, memleketi temelinden yıkan, milleti esir ettiren iç cephenin düşmesidir. Bu hakikati bizden iyi bilen düşmanlar, bu cephemizi yıkmak için asırlarca çalışmışlar ve çalışmaktadırlar. Bugüne kadar muvaffak da olmuşlardır. Sonsuz bir özgürlük tasavvur olunamaz; hakların en büyüğü olan hayat hakkı bile mutlak değildir.
Fertlerin hürriyetini masun tutmakla mükellef olan insanların, diğer taraftan devletin de irade ve hâkimiyetinin kötürüm bir hale gelmemesine çok dikkat etmeleri lâzımdır. Fertlerin hürriyeti, devletin hâkimiyet ve iradesinin saklı kalışına bağlıdır.
Devlet iradesi kötürüm olursa, fertlerin hürriyetlerini koruyacak hiçbir kuvvet ve vasıta kalmaz.
Bütün dünya bilmelidir ki; Türk Milleti hakkını, haysiyet ve şerefini tanıtmaya kaadirdir. Türk vatanının bir karış toprağı için bütün millet tek vücut olarak ayağa kalkar. Haysiyetinin bir zerresine, vatanının bir avuç toprağına vuku bulacak bir tecavüzün, bütün varlığına vurulmuş darbe olacağını artık Türk milletinin fark etmediğini sanmak hatadır. Saygısızlığın, tecavüzün küçüğü büyüğü yoktur.
Hükümetlerin icraatları menfi olup da millet itiraz etmez ve iktidarı düşürmezse, bütün kusur ve kabahatlere katılmış demektir. Mustafa Kemâl Atatürk”
İşte bizim, mezkür makalede ifade ve ihsas etmeye çalıştığımız husus da budur.
Başta Mustafa Kemal Atatürk, kurucu unsur ve TC’nin tek “sivil anayasası” olan 1924 (1928)’e bu talep mugayir (aykırı) değildir. Zira bir tarafta millet adına faaliyete izinli, memur ve mecbur olan devlet, diğer tarafta, devlet adına “hile ve desise” ile edindiği güç, imkân ve kaynakları millet aleyhine tasarruf eden, kamu menfaatini hiçe sayan organizasyonlar.. Onurlu ve sorumlu vatandaşlar olarak “hesaplaşma ve yüzleşme” istemeyeceksin de ne yapacaksın?!.
Kamu vicdanını tatmin ve meşruiyeti ikame için “hesaplaşma ve yüzleşme” şarttır…  

Telif Eseridir izinsiz kullanmayınız

 
 
 

 

 
 
 
  08

Bu sayının içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

Bir önceki Sayfaya Gitmek İçin Tıklayınız!

Bir sonraki Sayfaya Gitmek için Tıklayınız!

Selma GÜRSEL
Selma GÜRSEL Hayat Hikayesi
MALZEMESİ: 1,5 bardak un, 1 Çay Bardağı Yeşil Mercimek,1 Su Bardak Kesilmiş Hamur (aş için),3 su bardak ,1 kaşık tereyağı,bir yemek kaşığı kuru nane,bir miktar kırmızı biber,1 bardak yoğurt,iki diş sarımsak.
1,5 Su bardağı un katıca yoğrulur. Hamur oklava ile üç milim kalınlığında açılır. Açılan hamurun arasına biraz un serpilerek oklavaya sarılarak bıçakla oklavanın üzerinden kesilir. Kesilen hamur altı milimetre kare şeklinde kesilerek bir tarafta kurutulmaya bırakılır. (Hamur daha önceden yapılan başka bir hamur işi zamanında da yapılmış olabilir,kurutularak saklanır, sonradan aş içinde kullanabilirsiniz)

 

Telif Eseridir izinsiz kullanmayınız

 
 
 
 
 
 09

Bu sayının içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

Bir önceki Sayfaya Gitmek İçin Tıklayınız!

Bir sonraki Sayfaya Gitmek için Tıklayınız!

Erhan TIĞLI
Erhan TIĞLI Hayat Hikayesi
 DÜĞÜN BAYRAM ZAMANI
Doğa yeşerince
Çevre güzelleşince
Mutluluğum olur tam
Ederim düğün bayram
 
Sevgi yeli esince
Gönüller birleşince
Mutluluğum olur tam
Ederim düğün bayram
 
İnsanlık gelişince
Dostluklar pekişince
Mutluluğum olur tam
Ederim düğün bayram
 
Nazlı yârim gelince
Kahkahayla gülünce
Mutluluğum olur tam
Ederim düğün bayram

Telif Eseridir izinsiz kullanmayınız

 
 
 
 
 10

Bu sayının içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

Bir önceki Sayfaya Gitmek İçin Tıklayınız!
 
Muhsin AKTAŞ
Muhsin AKTAŞ Hayat Hikayesi
KÖR KURŞUNLA VUR BENİ
Pamuk elin üşüyüp başına çiğ yağarsa
Ayrılık şarkıları gökyüzüne ağarsa
Gideceğim diyerek bedeni ter boğarsa
Ölüm şekli fark etmez barutlara kar beni
 
Güneş yere inerek gölgemizi vurursa
Yıldızlar üzerinde benden ayrı durursa
Gideceğim diyerek içini zor bürürse
Ölüm şekli fark etmez mayınlara sar beni
 
Çiçek dalından kopup sokaklarda solarsa
Sevdanın rengi solup sarı renge çalarsa
Gideceğim diyerek içine kar dolarsa
Ölüm şekli fark etmez bombalara kur beni
 
Aşk bülbülün susarak yıldızlara küserse
Mizabiyi bırakıp yâd ellere eserse
Gideceğim diyerek gönlünü kor basarsa
Ölüm şekli fark etmez, kör kurşunla vur beni

Telif Eseridir izinsiz kullanmayınız

 

 

 
 
 
Bir önceki Sayfaya Gitmek İçin Tıklayınız!

Bu sayının içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

Çalışmalar TELİF ESERİDİR Yazarlarımızın gönderileri ile yayına alınmıştır.
corumlu2000@gmail.com
Mahmut Selim GÜRSEL  
yazarlarımız yaptıkları paylaşımlardan sorumludur.
Sitemiz ve yazarlarımız;hukuka, yasalara, telif haklarına ve kişilik haklarına saygılı olmayı amaç edinmiştir.