DİKKAT ! BU BİLGİLER TELİF ESERİ OLUP YAZARI VE YAYINEVİMİZDEN  İZİN ALINMADAN KULLANILMAMALIDIR.

YIL 13     SAYI 147    25-Mayıs- 2011

Mahmut Selim GÜRSEL BU DA GEÇER DEMEDEN
Murat HACIOĞLU ACI VAR MI ACI
Ali EMİROĞULU ŞEYTANIN AKLI ERMİYOR
Mustafa Nevruz SINACI  HÂL VE GİDİŞ; İLİM VE AMEL
İsa KAYACAN ERCİYES YÜKSEKLİĞİNDEN
Mustafa Nevruz SINACI AKP’NİN YEL DEĞİRMENLERİ İLE SAVAŞI
Özkan KARACA GÜLE SELAM; SANA KELAM
Selma GÜRSEL ÇORUM BAKLAVASI HAS
Erhan TIĞLI DOSTLA SEVGİLİNİN FARKI
Rıza KANDAMİR  HACI BEKTAŞ
ÇORUM ASFALT ŞANTİYESİ ÇEVRE KİRLİLİĞİ YAPIYOR
   
 
 
 
 01

Bu sayının içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

Bir önceki Sayfaya Gitmek İçin Tıklayınız!

Bir sonraki Sayfaya Gitmek için Tıklayınız!

Mahmut Selim GÜRSEL
Mahmut Selim GÜRSEL Hayat Hikayesi
 BU DA GEÇER DEMEDEN
            Buralarda bir şeylerin hareketsiz durması ve yaprakların dökülmesinden başka bir gözüken bulunuyor.
            Bir az önceleri bir ülke oylaması olması ülkede yapılan herhangi bir değişikliğin olmadığın, aynı hamam aynı tas olarak devam ede gelen düzenin aynen kaldığını görmemezlik edemeyiz.
            Yıllar önceleri paranın sıfırlarının atılmasının ezikliği her geçen gün daha da bizlere sıkıntıların gelmekte olduğunun ön habercisi olarak Türkiye’nin para hareketinin en önemli unsuru olan Devletin piyasaya para sürmesinde önemli bir etken olan Emekli, Memur ve diğer ücretlilerin maaşları yine kemer sıkma politikası kıskacı altında gözüküyor. Paramızın değerinin sıfırlar atılınca yükseleceği. Gelir seviyesinin artacağı hikâyeleri masal olduğu yaşayanlarca bilinmektedir. Yaşadığım yıllarda bir zamanlar paranın bir miktar değer düşürülmesinde kıyametleri kopara halk her ne hikmetse en yüksek para değeri olan 50 Milyonun 50 YTL ye inmesine ve bun karşı  200 YTL nin gün yüzüne çıkarak en düşük para değerinin eski değere göre 200 Milyon olduğunu da görmemezlikten geldiler.
            Vaat edilenlerden olan maaşların iyileştirilmesine benzer kelamların yine bin benin dediğim tarafa mührünü bas dayatmasının göstergesi olarak bordo mahkûmlarına bir ikaz ve inandırıcılıktan uzak ihtimallerin halen gökyüzüne çıkmadığını işareti olarak karşımızda durmaktadır.
            Hatırlıyorum ki çalıştığım yıllarda Devlet Memurları Personel Kanunu ile memurların çokkkk çokkkk güzel maaşlar alacakları propagandası ile piyasa almış başını gitmiş alınan yüksek zamın eski maaşı aratır olduğu gözükmüştü.
            Yaşayanlar b.unları yaşamalarına karşı yapılacak hiçbir hak ve hukuk arayışı ve müracaat edilecek yer olamaması da para ekonomisi bekle gör ile gününü geçirmeye çalışmaktadır.

Telif Eseridir izinsiz kullanmayınız

 
 
 
 

 

 02

Bu sayının içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

Bir önceki Sayfaya Gitmek İçin Tıklayınız!

Bir sonraki Sayfaya Gitmek için Tıklayınız!

Murat HACIOĞLU
Murat HACIOĞLU Hayat Hikayesi
ACI VAR MI ACI?
Yaşadığımız hayatı ne kadar iyi yaşayabiliyoruz? Siz de zaman zaman kendinize sormuşsunuzdur mutlaka…
Sabah kalkar kalkmaz yaptığınız ilk şey nedir mesela? Sinirli mi uyanırsınız, yoksa gözlerinizi açmak bir tonluk bir kayayı kaldırmak kadar zor mu gelir. Ya da kafanızı yastığın altına gömerek uyumaya devam etmek mi istersiniz? Kimi de kolunu bilinçsiz bir şekilde sağa sola sallayarak çalar saati susturmaya çalışır değil mi? Hele ki gece geç vakitlere kadar uyanık kalındıysa, dünyanın en zor şeyidir sabah erken kalkmak… Çok sevdiğiniz bir dizi uzamış, geç vakitte bitmiş olabilir, güzel bir filmi geç saatlerde yayınlamış olabilirler, veya bilgisayarın başında oyun oynayarak zamanı geçirmişsinizdir de saatin farkına varmamışsınızdır. Belki de akşama yediğiniz yemekten sonra dişiniz ağrımaya başlamış ve bütün gece sizi uyutmayacak derecede devam etmiştir. Dünyaya yeni merhaba diyen bebeğiniz gece boyu mızmızlamış da olabilir. Ya da gecenin olmadık yerinde eşinizle tartışmış, tartışmanın da etkisiyle gerilen sinirler uykunuzu paramparça etmiştir. Kimbilir belki üst kat komşunuz gürültünün dozunu kaçırmıştır, ya da alt komşunun köpeği gece boyu susmak bilmemiştir. Tam yatacakken fark ettiğiniz bozuk bir musluğu tamir etmeye çalışarak uykunuzu satmışsınızdır. Mahallenizdeki sokak ortası düğünü gecenin geç vakitlerine dek devam etmiş, mahalledeki diğer yaşayanlardan habersiz ve duyarsız düğüncüler zılgıtlar eşliğinde halay çekerek gecenize biber olmuşlardır. Yaklaşan ödeme günü nedeniyle kredi borcunu nasıl ödeyeceğinize kafanız takılmış ve yatakta ödeme senaryoları yazmakla da meşgul olmuş olabilirsiniz… Türlü türlü sebepler olabilir. İşte bu ahval ve şerait içinde sabahleyin de erken kalkmak zorundasınız. Çünkü işe gideceksiniz… Nasıl kalkacaksınız, nasıl kalktınız, nasıl kalkarsınız…
Homurdana homurdana terliğinizin tekini ararken kafanıza gelen ilk şey ne olur acaba. Sizi uykusuz bırakan sebeplerden bir tanesi mi, o sebeplere kızgınlığınız mı, gün içerisinde yapmanız gerekenler mi? Yavaşça banyonun yolunu tutarken uyku ile uyanıklık arası süreçte beyninizi zonklatan bir şey olur mu? Elbette uykusuzluğun getirdiği zonklamayı saymıyoruz. Yüzünüzü buz gibi suyla yıkarken ayılma hissinin verdiği bir ferahlık var mı, yoksa dondurucu bir yüz yıkama eylemi mi yaptığınız? Kerhen yapmak zorunda olduğunuz bir şey midir dişlerinizi fırçalamak, yoksa dişlerinizin aynasında içinizdeki coşkuyu fark ettiğiniz bir tören mi?
Kendinize az da olsa geldiniz… Belki evden çıkmadan bir kahve ya da çay içeceksiniz. Yanında da kiminiz bir iki bisküvi atıştıracak, kiminiz duman tüttürecek, kimisi de hazır kahvaltı sofrasına kurulacak… Sıcak çaydan yudumlarken size hissettirdiği nedir? Ya kahvenin tüten dumanına bakarken içinizden geçenler? Çatalınızı batırdığınız peynir parçası size sadece beyaz mı görünür? Bisküvinin kıvrımlarını mı sayarsınız bitirene dek?.. Yoksa gözünüz pencereden sokaklara mı takılır birden. Telaş içinde yürüyen, bir yerlere yetişmeye çalışan insanlar mıdır gördüğünüz? Korna sesleriyle irkilir misiniz? Sokak başında okul servis aracı, bir az ötesinde ona doğru hızlı adımlarla yürüyen okullu çocuklar…
Tam da sırasıydı şimdi, oldu mu yahu? Belki de bunu dedirtecek bir şey oluverdi o anda. O anda demediyseniz, ben şimdi demenizi sağlayacağım. İşte soruyorum; “Aşk Var mı Aşk?” Şimdiye dek tam da sırasıydı yani demediyseniz şimdi gönül rahatlığıyla diyebilirsiniz. Yazıya “Yaşadığımız hayatı ne kadar iyi yaşayabiliyoruz?” diye başlayıp yazıyı bu aşamaya getirmek mantıksız da gelebilir. Deminden beri ne anlatıyorum, şimdi de ne soruyorum değil mi? Esasında sormak gerekiyor da, bir sabah uyanarak evden çıkışınız ile ilgili ne olabilir diye de merak etmişsinizdir. Aslında direk olarak bir bağlantı yok tabi ki. Sormak istediğim hayatınız da aşkın var olup olmadığıdır.
Aşk var mı aşk? Hayatınız da aşk var mı? Nelere ve kimlere dair aşk var? İlk aşık olduğunuz anı hatırlar mısınız? Şimdi gelin bir kurgulamaca oynayalım. İlk aşık olduğunuz günü düşleyin. Ve bu dün olsun. Dün aşık oldunuz, aşık olduğunuz anladınız, aşkınıza karşılık buldunuz vs her neyse… Yukarıda saydığım sebeplerden bir tanesi nedeniyle uykusuz kaldınız. Sabahleyin de uyanmakta güçlük çektiniz. Sabah uyandığınızda ne hissedersiniz? Nasıl kalkarsınız yataktan? Yüzünüzü yıkarken, ilk kahvenizi yudumlarken nasıl bir ruh hali içerisinde olursunuz?.. Her şey çok farklı olur değil mi? İşte bu yüzden “Yaşadığımız hayatı ne kadar iyi yaşayabiliyoruz?” diye soruyorum, bu nedenle “Aşk Var mı Aşk?” sorusunu yöneltiyorum. Aşk varsa her şey daha başka geliyor insana, öyle değil mi? Hele ki yeni aşk ise. Eskileri de eskitmemek lazım o zaman. Her daim yenilemeli, yeniden ilk coşkuyu hissetmeye çalışmalı. Eskimesine izin vermemeli. Yoksa sorumu “Acı var mı acı” diye değiştirmeniz gerekecek. Aşk ve sevgi dolu yeni yıl dileklerimle…
Sevgiyle kalın…

Telif Eseridir izinsiz kullanmayınız

 
 
 

 03

Bu sayının içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

Bir önceki Sayfaya Gitmek İçin Tıklayınız!

Bir sonraki Sayfaya Gitmek için Tıklayınız!

Ali EMİROĞLU
Ali EMİROĞLU Hayat Hikayesi
ŞEYTANIN AKLI ERMİYOR
Bizim memleketimiz Türkiye’de, bazı şeylere, cidden, insanların değil, şeytanın bile aklı ermez. Bu yazıda, şeytan mı yoksa insan mı daha akıllıdır tartışmasını yapacak değiliz. Bazı noktalarda, insanlarımız akıl bakımından şeytanı sollamışlardır. İnsanlarımızın bir kısmı, şeytana taş çıkartır.
Yılın son ayında enflasyon hükümetimizin hedeflerini geride bıraktı. Yanlış anlaşılmamalıdır; enflasyon istenilen, tutturulması gereken, hedefi çok geçti. Hükümetimizin yetkili insanları bunun sebeplerini aradılar ve buldular: Yiyecekler biraz fazla ileri gitmişler. Vatandaşlarımız da hükümetimizin hedeflerini dinliyor değil. Cebinde para olmasa bile, nasıl olsa kredi kartı var herkesin. Aklına gelen yiyeceği sepetlere doldurmuşlar. Zahir, yeni kavun ve karpuz da almışlardır. O zaman enflasyon yükselmiş. Bu itaatsız halka güvenip te program falan yapılmaz. İnsanı da, iktidarları da, bu halkın nerelere bırakacağı belli olmaz. Meclis dışından gayrı yerlere de bırakabilir bu halk.
Herkes enflasyonla uğraşıyor. Gazetelerde çıkan yazıları okuyanların az olacağını düşünerek, yetkili insanlarımız radyo ve televizyona hücum ediyor. Sanıyorum ki, bizim millet az okumuşluğunu, televizyon dinleyerek ve seyrederek eksiklerini telafi ediyor. Herkes, gıda maddelerinin ve bu arada, bilhassa, sebze fiyatlarının arttığını hep söylüyor.
Dinlediklerimiz hep aynı sözler değil. Başka insanlar, sebze yetiştiren yörelerimizin yetiştirici olan insanlarının konuşmaları da bizlere ve bütün vatandaşlara ulaşıyor. Şu pahalılık durumuna rağmen, Antalya pazarlarında domatesin kilosu 200 kuruş imiş. Şimdi ise bu fiyatlar, inişe geçmişler ve 160 kuruşa kadar gerilemişler. Bu kadar emek vereceksin, alın teriyle yetiştirdiğin kırmızı ve taş gibi domatesleri getirip pazarda 160 kuruşa satacaksın. Bu paradan üretici para kazanıp ta karnını doyurabilir mi? Ekmeksiz domatesle karnını doyuracak değil ya bunlar.
Türkiye’yi bir kenara bıraktık. Bu koca ülkenin sorunlarına akıl tüketecek değiliz. Şu bizim Çorum’a bir bakalım. Alışverişimi kendim yaptığım için, sebze ve meyve fiyatlarının kaç para olduğunu ben iyi biliyorum. Hemen hepsi, geçen seneki fiyatların iki veya iki buçuk misli. Bir buçuk liraya aldığımız domates dahi, bu sene iki misli fiyata satılıyor. Hemen bütün fiyatlar böyle. Yabancı meyvelerin etiketleri üzerlerine konmadığı için, onların adları gibi fiyatlarını da bilmiyorum. Bezen yediklerim de oluyor. Bizim, yerli ve iyi tanıdığımız meyvelerimizin yerini tutmazlar. Bir değişiklik, yeme zevkimizde de illa olması gerekmiyor. Ben, şimdilik, her şeyin yerlisi ile iktifa ediyorum. Sizlere de tavsiye ederim. Yabancı meyvelerin bazılarında meyve tadı bile yok.
Asıl mesele bu yazdıklarım değil. Yetiştirici ile tüketici arasında da bir sorun yok. Aslında, yetiştiricinin eline bir şey geçmiyor. Tüketicinin soyulmuş olmasında, yetiştiricinin bir dahili yok. Yetiştiriciden alınan mal, taşıyıcılar tarafından satıcıya getiriliyor. Bu fahiş fiat farkı, taşıyıcı ile satıcı arasında kayboluyor. Ekseriya, satıcı kendi malını kendi taşımış olduğundan, satıcı ile taşıyıcı aynı adam veya aynı kurum olmuş oluyor. Bunlar içinde, en az sıkıntıyı çeken de satıcı olduğuna göre, düzen alın teri düşüncesinin dışına taşınmış oluyor.
Bu sebzeler ve meyveler bu memleketin topraklarında yetişiyor. Yetiştiren para kazanmalıdır ki, yetiştirmeye devam etsin. Satıcı da aynı kaideler içinde olmuş olacaktır. Satıcı da para kazanmazsa, bu işe devam etmez. Tüketici ise, kudreti nikbetinde yemek zorundadır. Az da olsa, domates alacaktır. Pırasanın çok satışının sebebi, ucuz olmasından ve zenginlerin de pırasa yememelerindendir.
Ticaret ile meşgul olan tanıdıklarım, ticarete kaide getirilemeyeceği fikrini savunuyorlar. Pazar ekonomisi gerekliliklerini sürdürecektir. Sürdürmesine karışmıyoruz amma, bunun bir derecesi yok mudur? Köylü de ayak direyip buğdayını yalnız kendi tüketme yoluna gitmiş olsa, acaba durum nasıl olacaktır?
Serbest ekonomiye itiraz edecek tarafımız yok. Dünya, bu düşüncenin dünyasıdır. Ancak, devletin bir kontrol görevi olmayacak mıdır? Devletin bu görevi yoksa bu fahiş sözcüğü dillerde niçin icat edilmiştir. İnsanlar yemek zorundalar. Zorunlulukları kullanmak kanun içinde de değildir, ahlak içinde de değildir. En dindar olanlar değil de, dindar görünenler de bu satıcı esnafı içinden çıkıyor. Bazı eksikliklerimizin farkına varma kapasitesinden uzakta bulunuyoruz. Sonra da, Allah’tan yardım bekliyoruz. Allahın verdiği aklı kullanmak gerekmiyor mu? Hani, diyelim ki, mantık insan icadıdır. İnsan da kendi icadını kullanmayabilir

Telif Eseridir izinsiz kullanmayınız

 
 
 
 
 
 04

Bu sayının içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

Bir önceki Sayfaya Gitmek İçin Tıklayınız!

Bir sonraki Sayfaya Gitmek için Tıklayınız!

Mustafa Nevruz SINACI
Mustafa Nevruz SINACI Hayat Hikayesi
 HÂL VE GİDİŞ; İLİM VE AMEL!..
Önce şunu belirtmek ve altını özenle çizmek gerekir ki:
İnsan bizatihi devlettir. Devlet insan için vardır.
Devlet’in; dönemsel (çağdaş) medeni ve modern ihtiyaçlar doğrultusunda var edilen kurumlarının oluş nedeni: Namuslu, dürüst, akılcı, makul, mantıklı bir düzlemde (ilke, onur ve sorumlulukla) hizmet üretmektir.
Üretim: Bilimin ve bilincin sabit normları (ilmi disiplinler) çerçevesinde zorunlu kamu ihtiyacı, yani iç, varsa dış talebi karşılayacak biçimde ‘sürdürülebilir’ iktisadi, ilmi, sosyal, kültürel, sağlık, eğitim ve temel ihtiyaçlar düzeyinde imalat, inşaat ve tedarik faaliyetleri…  
Hizmet: Her vatandaşın doğuştan kazandığı hak ve hukuki iktisap gereği İnsanca hayat sürme, adalet ve kanun kavramlarına mümasil/uygun barınma, beslenme, öğrenme, İnanma ve İnandığı gibi yaşama konusunda “eşit hak ve eşit şansa” sahip kılınmasıdır.
Halk, devlet cihazını bu hak’ların teminatı olmak üzere kurmuştur.
En azından bizim “müspet ve gerçek bilim” olarak nitelememiz gereken, İslâm’ın ilk peygamberi Hazreti âdem Atamız ile din’in tek evrensel Peygamberi Hazreti Muhammet Mustafa (sav) arasını kapsayan ve günümüze kadar uzayan süreç için bu ‘realite’ böyledir.
İslâm’ın evrensel (son) peygamberinden 1000 yıl sonra ancak, Kur’an da apaçık beyan edilen ilmi hakikatleri çözmeye-anlamaya ve kavramaya; akabinde de âlimleri ateşe atmaya ve İslâm’ı tahrife koyulan ikiyüzlü, (atamız Osmanlı tarafından medeniyet öğretilen) hayvan altı, primitif vahşi batının bilim diye ortaya attığı saçmalıklara göre değil!... Sonuçta:
“İlim, ilmek ilmektir. İlim kendin bilmektir. 
Sen kendini bilmezsen, bu nice okumaktır?” (Yunus Emre)
Yani, “kendini bilmek, farkında olmak ve mukayese etmek (karşılaştırmalı bilim) ‘ilmi hâl’dir. Bu, çağın deyimi ile bilimsel yaşam biçiminin adı; namuslu-dürüst, ilkeli-onurlu, saygın ve sorumlu ‘bilinçli’ olma halidir. Bu hal’in dışında yer alan geri ve ilkel yaşam tarzı ileri, çağdaş, medeni ve modern toplumlarca asla kabul, tasvip ve tasdik edilemez.
Örneğin: Devlet cihazının bütün memur ve seçilmişleri “insani boyut ve özgür bilim” açısından millet memuru ve halkın hizmetçisidirler. Diğer telâkkiler aynı zamanda insanlık, İslâm ve ilim dışıdır. Dolayısıyla devlette rüşvet, iltimas, hırsızlık, yolsuzluk, görevi ihmal, suiistimal ve kötüye kullanma, ayırma, kayırma, yanlı davranış, haksız edinim, gasp-irtikap, terör-tedhiş ve sair “mutasyona uğramış hayvan altı yaratık” davranışları ile bilimdışı tasarruf şekilleri (özellikle % 99’u Müslüman olan TC’de) ceza, tedip ve terbiyeyi zorunlu kılar.
Bunun için: Her şeye rağmen toplumsal sorumluluk; Bilinçli takip; Canlı Milli hafıza; Diri kamu vicdanı ve paralel (tamamlayıcı-bütünleyici) sağlıklı-güçlü, bağımsız, objektif ve tarafsız adalet cihazı zarurettir. Yoksa Atatürk’ün ‘Bursa Nutku’ her vatandaş için meşru bir haktır. Memur nisyan ile malul, atanmış ihanete mütemayil ise affedilemez. Dahası, memur, atanmış ve seçilmişlerin “millete karşı suç işlemeye ve suç işleyenleri” affetme hakkı yoktur.
1974 ve müteakip afların tamamı hukuk ve ahlâk dışıdır. Failleri suçludur.
Şu anda da “devlet adına” ve “devlet içinde” çok yoğun biçimde suç işlenmektedir.
MESELA !...
Ülkemizde bir Adalet Bakanı var! Ama adalet, eşitlik ve hukuk yok..
İçişleri Bakanı var! Lâkin sınırlar delik-deşik, dağlar anarşist ve terörist dolu.
Milli Eğitim Bakanı var! Milli eğitim-öğretim ve milli-manevi müfredat yok.
Sağlık Bakanı var! Sağlık, siyaset ve ticaret malzemesi, hasta perişan…
Çevre Bakanı var! Hala dere, göl ve denizlere lâğım akıyor, ekosistem çökük..  
Maliye Bakanı var! Gelirde, giderde, vergide, algıda gasp var adalet yok.
Başbakan ve Cumhurbaşkanı da var! Peki Ergenekon, çete-mafya, susurluk ne? Devlet neden adil olmaz, ilimle amel etmez? Meşruiyetin temeli bu ya!. Adalet ahlâkı, hukuk ve hak tamam değilken, Lozan’a aykırı “Kürt Açılımı” (aslında) hangi domuzdan dayatma acaba ?...  

Telif Eseridir izinsiz kullanmayınız

 

 

 
 
 
 05

Bu sayının içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

Bir önceki Sayfaya Gitmek İçin Tıklayınız!

Bir sonraki Sayfaya Gitmek için Tıklayınız!

İsa KAYACAN
İsa KAYACAN Hayat Hikayesi
 ERCİYES YÜKSEKLİĞİNDEN
Erciyes deyince Kayseri ilimizin aklımıza geldiğini biliyoruz. Bu ilimizdeki Erciyes yüksekliği de bir o kadar aklımızda kalanlardan biri, önde geleni olarak hatırlanıyor.
Kayseri ilimiz merkezinde 32 yıldır yayınlanan bir fikir ve sanat dergisi var. Adı: Erciyes. Aylık yayınlanıyor. Haziran 2009 ayında 378 nci sayısı Günyüzü gördü bu derginin efendim. Sahibi: Nevzat Türkten, Genel yayın Müdürü: Alim Gerçel.
Erciyes Dergisi ekinde, içinde ve paketinde gelenler var. Bunlar sırasıyla:
KAYSERİ TÜRK OCAĞI DERGİSİ
Mayıs 2009 ayına ait 101 nci sayısı elimizdeki. 22 sayfalık bir dergi. Türk Ocakları Kayseri Şubesi Yönetim Kurulu adına sahibi: Prof. Dr. Abdülkadir Yuvalı. Yazı işleri müdürü: Satılmış Başaran. Fazıl Ahmet Bahadır’ın “Son Gaziler” başlıklı şiirinden:
Kaç neslin böyleydi alınyazısı,
Babasız tüterken baba ocakları,
Türkülerle duman duman,
Hasret kokusu.
İSTİKLAL GAZETESİ
16 normal sayfalık bir gazete. Aylık siyasi ve bağımsız gazete olarak Kayseri’de çıkıyor. Haziran 2009’da 59 ncu sayısı okurlarıyla buluştu, buluşturuldu. Sahibi ve Yazı İşleri Müdürü: Mehmet Emin Batur.
Gazetenin sayfalarında; Yrd. Doç. Dr. İklim Kurban, Sebahattin Tekizoğlu, Abdülmecit Avşar, Prof. Dr. M. Metin Karaörs, Mehmet Emin Batur imzalı yazılar dikkat çekiyor
DUY GAZİNİN SESİ
Emin Kuzucular’ın 96 sayfalık şiir kitabı. Duyguların harman olduğu, anlatım rahatlığı içinde sayfalara aktarılan mısralar bütünlüğü, topluluğu. Gazinin feryadı olarak görülen şiirden bir dörtlük:
Sevdalıyken, vatanıma yurduma,
Dert katmayın benim bunca derdime,
Çağırsam da, düşen yoktur ardıma,
Çıkmayan sesimi, duy be Ankara!...
KURTULUŞ (2)
Zeki Genç’in 178 sayfalık şiir kitabı. Gözü yaşlı şair olarak bilinen Zeki Genç, şiirlerindeki anlatım zenginliğiyle okurlarının, şiir severlerin karşısına çıkıyor.
Değişik isim ve imzaların ortaya koydukları Zeki Genç anlatımları var. Türkü bütünlüğü içindeki şiirleriyle dikkat çeken bir görünümünü de unutmamak gerekli Zeki Genç’in. 10 dörtlükten meydana gelen “Kayserim” şiirinden bir dörtlük nakledelim:
Erciyes’im gökyüzüne değiyor,
Gurbet gibi özleniyor Kayserim.
Dört bir yandan sıradağlar sarıyor,
Kem gözlerden gizleniyor Kayserim.

Telif Eseridir izinsiz kullanmayınız

 
 
 
 
 

 

 06

Bu sayının içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

Bir önceki Sayfaya Gitmek İçin Tıklayınız!

Bir sonraki Sayfaya Gitmek için Tıklayınız!

Mustafa Nevruz SINACI
Mustafa Nevruz SINACI Hayat Hikayesi
AKP’NİN YEL DEĞİRMENLERİ İLE SAVAŞI
03 Kasım 2002 günü yapılan milletvekili genel seçimlerinde akp; Seçme-seçilme ve oy kullanma hakkına sahip ve listelerde kayıtlı 41.407.015 seçmenden, sandık başına giderek vatandaşlık görevini fiilen yapan 32.753.836 kişiden 10.848.704’ünün oyunu alarak % 33.12 oranla 365 milletvekili çıkardı;
Cumhuriyet tarihinin en antidemokratik seçiminde chp’de 6.114.843’le, % 18.66 oy oranı ile 177 milletvekili çıkardı. Diğer partiler adeta bozguna uğradı. Tamamı barajın altında kalarak feci şekilde boğuldular. Seçimlere katılım oranı:  %79.10 olarak gerçekleşti. Yani akp seçime katılanların % 33.12, tüm seçmenlerin ise %26.20’sının; chp’de seçime katılanların %18.66’sının, seçme hakkı bulunan vatandaşların ise % 14.76’sının oyunu alarak barajı aştı ve 177 milletvekili ile parlâmentoya girdi.
SİYASİ PARTİLER VE SEÇİM YASALARININ HUKUKSUZLUĞU
2822 sayılı siyasi partiler; 298 sayılı seçimlerin temel hükümleri ve 2839 sayılı millet- vekili seçimi kanunlarındaki antidemokratik unsurları dikkate aldığımızda bu, bundan sonraki ve 1983’den itibaren yapılan bütün genel ve yerel seçimlerin ne kadar millet iradesine aykırı, utanç verici, adalet-hukuk ve siyaset bilimi ile çelişkili olduğunu görmek mümkündür.
Yani; akp’nin % 33.12; gerçekte % 26.20 ile Parlâmento’nun % 68.54’üne; Chp’nin ise, % 18.66 veya gerçekte % 14.76 oyla Parlâmentonun % 31.46’sına sahip olması çok büyük bir haksızlıktır. Asla onaylanamaz. Bu millet iradesi, hukuk devleti ilkeleri ve kamu vicdanına saygısızlık ve aleni bir ahlâksızlıktır. Özellikle; kanunun ön seçim ile ilgili mücbir hükümlerinin uygulanmaması ve millet iradesinin adalet ve hakkaniyetle tezahürüne karşıt “merkez yoklaması (gerçekte parti sahiplerinin keyfi ataması) yönteminin uygulanması nedeniyle büyük bir ayıp, haksızlık, hukuksuzluk ve aymazlıktır bu..Ve kesinlikle!... “yönetimde istikrar ve temsilde adalet” ilkesinin suç derecesinde ihlâlidir. İnsan hakları, adalet ahlâkı ve hukuka aykırı olarak, “azınlığın çoğunluğa tahakküm” rejimidir. Diğer bir anlamda ve en açık deyişiyle; 50 yıllık statükonun sürdürülme kaygısıdır.
Bu, elbette bilinen ve beklenir bir gerçektir. İkinci “karşıdevrim” 27 Mayıs 1960’dan itibaren sistematik olarak sürdürülen yozlaşma, bunalım, buhran ve kaotik popülist politikalar bunun böyle olmasını gerekli ve zorunlu kılmaktadır. Statükoya göre ortada bir sorun yoktur.
MİLLETE GÖRE SORUN BÜYÜKTÜR
Ülkemiz, son müze soygunları nedeniyle Kültür ve Turizm Bakanı (eski chp ve shp’li) Ertuğrul Günay’ın “soygunların sebebi darbelerdir” tespiti cihetiyle 27 Mayıs 1960, 12 Mart,  12 Eylül ve 28 Şubatta olabildiğice soyulmuştur. Öyle ki soygun-vurgun, yalan-talan, gasp, irtikap, hırsızlık ve yolsuzluk ara dönemlerde de olanca hızıyla siviller, siyasiler ve oligarşik bürokratik yapı tarafından da amansızca sürdürülmüştür. Bunun yanı sıra elli yılda vuku bulan faili meçhul sayısı 50 bin dolayında telâffuz edilmektedir. Dahası iç ve dış borç yükü yıllardır milletin belini bükmekte; Pahalılık ve enflâsyon geni halk kitlelerini ezmekte; Anarşi, terör ve tedhiş, halkın huzur, emniyet, devletin güvenlik ve bütünlüğünü tehdit etmektedir, o dönemde de etmekte idi…Tüm oligark, uzantı ve mütemmim cüzlerini kapsayan “çağ, İslâm ve insanlık dışı” dokunulmazlık yasaları nedeniyle gaspçılar yakalanamıyor, parlâmento tasallutçularına dokunulamıyor ve “asil halk” hariç “medya/mafya/politik-ACI” suçlularına ilişilemiyordu!...
İşte akp bu argümanları sonuna kadar kullanarak iktidar oldu.
Üstelik kahir ekseriyetle ve tek başına…Demokrat Parti’den bu yana ilk defa!...
Ama ne oldu? Yedi buçuk sene sonra gelinen noktaya bakıldığında fotoğraf şu: “Havanda su dövmek, bıktıran demagoji, tezvirat, popülizm-mugalâta, adi, ahlâksız ve şerefsiz kartel medyası ile dans, siyasette mutasyon; sonuç hayali sukut ve hüsran…” Yani akp ve hükümeti 7.5 yıldır fuzuli işlerle iştigal etmekte, de’Facto AB-D sultasına izin vermekte ve İspanyol yazar Miguel de Cervantes Saavedra'nın kahramanı Donkişot misal yel değirmenleri ile savaşmaktadır.

Telif Eseridir izinsiz kullanmayınız

 
 
 

 

 
 
 07

Bu sayının içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

Bir önceki Sayfaya Gitmek İçin Tıklayınız!

Bir sonraki Sayfaya Gitmek için Tıklayınız!

Özkan KARACA
Özkan KARACA Hayat Hikayesi
GÜLE SELAM; SANA KELAM.
Semanın ufkunu saran karabulutlar dağılmış, baharın rikkatini yeryüzüne yayan ışıltısı sarmıştı. Güneşin enginliğini gözlerimize yapıştırarak, güllerin rengini ve kokusunu sinemizde yatıştırarak öteler ötesinin ufuk perdesi aralanmıştı. Güneşin sıcak yüzü tenleri yıkamaya başlamış, güllerin zarif yelleri açılmaya başlamıştı.
Akşamın mehtabında sahillerin sürükleyişi hicranımı taşlamıştı. Zihnimin ince bezini yırtarak, fikrimin kalın tezini kırarak... Güllerin kanlarını yüreğimde kaçışımla ısırıyordum, günlerin tanlarını sözlerimde bakışımla ısıtıyordum. Kendimi kaybettiğim, hicranla ezildiğim yaralı ruhum. Belli belirsiz sahillin dilinde yutularak yürüyorum, karanlığın gizlediği ufuklara doğru yalnızlığa kapanıyordum... Gökyüzünün süslü perdesi yıldızlar başımda taç. Bedenimi ürperten ılık İlkbaharın esen uğultusu kafamın odasında dinmişti. Ruhumu saran, kafamın odasını soran sesin yankısı ise bende sinmişti. Bir yandan bakan güller, bin andan akan düşler.
Güllerin rengi, günlerin derdi: Birinde gözlere kan akar, diğerinde izlere yan bakar. Varlık istikametinin var oluşu, karlık istirahatının yar oluşu yakalandığı an, ruhun sevincine şan takar: Gül ve günler... Güller izzet, günler ismet. Düşler ise; yüreklerin çizik izi, kafaların kırık dizi, günlerin yanık sisi.
Zihnimin günlüğü artan adımlarımla tutuşmaya başlamıştı. Fikrimin külüne, izanımın gülüne yazdığım yırtık sayfalar. Benliğimi soldurduğu, irademi doldurduğu ve yüreğimi yaslarla yoğurduğu denizin kucağında! Hüzünlere gark olan gözlerime dalgalar çarpıyordu. Duygularıma vurulan balyozların hıçkırığıyla, düşüncelerime kurulan heyelanların kırıklığıyla yaslar ve yaşlar artıyordu. Aklım durmuş, ruhum donmuş, kalbim dalmış...
Düşler! Boş bir avuntu, loş bir anı esintisi olarak beyhude ömrün tozu olarak dağılıp gider. Düşler sonunda kalan ise yalnızca kafalara biriken hecelerin hamal yüküdür. Yükler idraklerin derinliğine sızarak; hayatın değişimini kavranmasını zayıflatıyor, sağlam kişilik edinmesini hayıflanıyor, toplumun zengin birikiminde kaliteli kimlik edindiremiyor. Atıl ve sıradan hayatla, bereketsiz ve verimsiz zamanla, esefsiz ve esersiz özürlülükle ömür geçiriliyor. Anlık anlar dönüyor, geleceğin bilinmez karanlığına üfleniyor. Ruhları ve kalpleri karartan vasıtasız ve gayesiz düşler. Bunun sonucunda yüzler kırışmış, dişler kırılmış, düşler hayatının çarkında sıkışmış olarak yaşamın soluğu söner. Düşler... Gerçekçilikle birleşirse, gayelerin adımı akıl nimeti ile şekillenirse; hayatın anlamı, varlığın sırrı boşluk yerine hoşluk meydana getirir. Mana yarışının dinamizmine koşarak insanlık özelliği yakalanır. Geleceğin aydınlığında akılcı adımlarla, akıcı yaklaşımlarla merdivenleri çıkarak ihsanların kapısı aralanır.
Güller; bize estetiğin ve güzelliğin resmini fısıldar, sevginin zarif tebessümünü yaslar. Kırmızılıklar gözlerin yaşlarını isletir, kırıklıklarla kan olarak yüzleri ıslatır. Güller sevdalara tılsımdır, yüreklerin yangınlarına biriken ayrılıkların yakarışıdır. Gayesiz düşlerden uzak, gayelerin derinliğine vakıf olarak, akıl izzetine akif kalarak güller varlığımda bana paye.
Düşüncelerime yığılan, duygularıma çarpan kelimelerin önüne geçemeyerek; gözlerimin boğulandığı, ruhumun boğulduğu, kalbimin kasıldığı, dimağıma kadar biriken selin yığılışıyla ve fıtratımın fırtınalı coşkusuyla İstanbul Boğazının enginliğine haykırıyorum:
Selam; yaşamın donanım işaretini sunan izler, varlığın gelişim iradesini açan güller. Adresi benliğimize ulaşan, zihinlerin duvarında buluşan, satırlara kazınan, hatıralara yazılan: Günler...
Akşamın soğuk deminde, sahillerin millerce uzunlukta ki dilinde ağır ağır süzülüyordum. Kulaklarımda dalgaların sahile vuran tokadı, üzerimde martıların acı çığlığı, önümde karanlığın alnı, özümde hecelerin yağmurları takip eder. Her yanım kuşatılmış, her anım başıma gömülmüş. Rüyaların bulanık tablosu şiirle tüten duygularımın sandığından çıkarılarak, fikrimde seyir. Seyir ki hüzün bakış. Yüreğime ok atışı gibi; bedenimi eğen, ruhumu ezen çatlamış tablo.
Zamanların akıntısında çağlarla sarılan, ruhların ufuk aşıntısında aralanan, anlık anların harabelerinden süzülen… Destansı sevdaların düşleri varılan, hicranlı ayrılıklarla yazılan; Üsküdar’ın dudağına yapışmış konağı, acı aşkların yanağı olan: Kız Kulesi karşımda durur. Tarihlerin kuyusunda çalkalanan sancıların yakıcı sırdaşı... Kim bilir hangi sevdanın ayrılıklarına tanık oldu, kim bilir hangi zahmetlerin kamcısı davasına vurdu. Nice hadiselerin tanığı, nice kasidelerin sanığı olarak yorgun duvarları fısıldar. Anıların mühründe öğütlenen, asırların dişinde öğütülen: Kız Kulesi
İstanbul’un kalın ense kökünde, başıma yığılan ağırlığın közünde yürüyorum; karanlığın gizlediği ufuklara doğru. Uzaklıklar gözlerime koz, yıkıntılar gönlüme toz, hüzün taşkınlıkları artan doz... Sanki yılların çilesi ıslatmıştı. Boynuma ateş dolanmıştı. Günler; gözlerimde okunan hicranla yıkanmış, güllerin kanlarıyla dokunan isyanıyla sararmış, düşlere sokulan ıssızlıkla sıvanmıştı.
Düşüncelerime yansıyan, güllere ayna. Şu satırların yazılmasına sebep kaynak. Düşlerimde bilenen, duygularımda şekillenen güllerin kanlarını yüreğime akıtan, yosunlu kuyuların acılığını yaşatan. Rüyalarımın penceresinden akan, kafa kağıdına yazdığım eserimden bakan. Şiirlerimin ilham yazısı seslenir, gül esintisini her andan nefesi kalbimin izinde savrulan, gün esaretinin her andan ruhumun gizinde kavrulan:
İlk baharla açan güllere selam. Esaretiyle yüreğimi sürgünlere atan sana kelam...
Kalıpta donan ruhum erimiş, satırda duran özlem kalbime inmişti. Güllerin aynasında ki kanlar dökülerek, kirpiklerimi ağrıtan anılar film şeridi gibi canlanmaya başlamıştı. Gül kokulu, şen dokulu; kafamın odasını altüst eden, fikrimin adasını işgal eden... Anlık tozların düşlerinde solukla yürüyen. Damarlarımın ininde uğultulu seslerle gezinen. İsmin canıma mimlenmiş, cismin kanıma damgalanmış. Benliğimi ansızın sisleyerek yürüyen sen...
Sen izanımın bünyesinde, zamanlarımın bütünlünde gölgesin. Gölgenle izin izimi bulan varlık. Zihnimi ve fikrimi kemirip duran darlık...
Sana sürgünüm: Sevdanın işaretinde atılan oklarla bilinmezin balçıklarına iten, karanlığın kubbesinde biten sürgün yüreğim
Selamların haykırışı sesini bulsun. Satırlarım senin gözünü öpsün. Kelamlarım; kırgınlığını dindirerek, kızgınlığını sindirerek tutsun.

Telif Eseridir izinsiz kullanmayınız

 
 
 
 
 
  08

Bu sayının içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

Bir önceki Sayfaya Gitmek İçin Tıklayınız!

Bir sonraki Sayfaya Gitmek için Tıklayınız!

Selma GÜRSEL
Selma GÜRSEL Hayat Hikayesi
ÇORUM BAKLAVASI HAS
MALZEMESİ: 3kilo gram hası,4 yumurta,1 yemek kaşığı sirke,üç yemek kaşığı yoğurt,bir tutam tuz,1 kilogram su,1 kilogram buğday nişesta,1 kilogram toz şeker,leblebi kadar limontuzu
Normal bir tepsi baklava için üç kilo birinci sınıf un konulur.
Bir miktar su,on adet çiğ yumurta kırılır,2ir yemek kaşığı sirke, dokuz yemek kaşığı yoğurt ,bir tutam tuz ilave edilerek hamur kulak memesi sertliğinde yoğrulur. Bu hamurun bir miktar dinlendirilmesi gerekir.
Hamur yazılırken ok’a yapışmaması için ev nişastası serpilir.
Hamur ersinle kesilerek yumurta büyüklüğünde yumak tutularak temiz ve nemli bir bezin altına yazılması için bekletilir. Baklava hamuru ok ile açılır. Yufkaların mümkün olduğu kadar ince yazılmasına dikkat  edilmelidir. Hamur yazılırken ok’a yapışmaması için nişasta serpilir.
 
Açılan yufkalar temiz bir sergi veya çarşafın üzerine kurumaya bırakılır. Bir miktar nemi çekilen yufkalar atı yağlanmış tepsiye tek tek serilirken her kat arasına eritilmiş tuzsuz tereyağı ekilir.
Otuz yufkadan sonra bol miktarda  kıyılmış ceviz konularak tepsinin tamamına yayılır.
Açılan yufkalar temiz bir sergi veya çarşafın üzerine kurumaya bırakılır. Bir miktar nemi çekilen yufkalar atı yağlanmış tepsiye tek tek serilirken her kat arasına eritilmiş tuzsuz tereyağı ekilir.
 Üzerine tekrar otuz yufka konularak baklava tamamlanmış olur. Tepsideki yufkalar dilimlenerek üzerine kaşıkla eritilmiş tereyağı ile yağlanır. Kızartılan baklavanın üzerine kestirilmiş şeker şerbeti ekilir.
Dikkat edilecek husus baklava sıcaksa,şerbet soğuk olmalı,baklava soğuksa şerbet sıcak olmalıdır. Şeker kestirilirken ufak bir parça limontuzu atılır iyice kaynatılmalıdır. Soğuyan baklava servise hazır olur. 

Telif Eseridir izinsiz kullanmayınız

 
 
 
 
 
 
 
 
 09

Bu sayının içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

Bir önceki Sayfaya Gitmek İçin Tıklayınız!

Bir sonraki Sayfaya Gitmek için Tıklayınız!

Erhan TIĞLI
Erhan TIĞLI Hayat Hikayesi
 DOSTLA SEVGİLİNİN FARKI...
Dost demli bir çaydır zevkle yudumlanan
Kendilerine gelir tiryakiler
Bardakları devirdikçe...
Sevgili öyle bir içkidir ki gül renkli
Kendilerinden geçer içenler
Sakinin sunduğu kadehlerle...
Dost düşünerek attırır adımlarımızı
Sevgili uçurur gökyüzünde
Kuş cennetine çevirir kalbimizi...
Dost akıl verir bize
Sevgili alır aklımızı başımızdan

 

Telif Eseridir izinsiz kullanmayınız

 
 
 
 
 
 
 
 
 10

Bu sayının içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

Bir önceki Sayfaya Gitmek İçin Tıklayınız!
 
Rıza KANDEMİR
Rıza KANDEMİR Hayat Hikayesi
  HACI BEKTAŞ
Pervane dönerken arşı semada
Höccetin verilmiş gel Hacı Bektaş
Pir civanı çağırdığım sırada
Akpınar üstünde can Hacı Bektaş

Ayetin başıdır elif hecesi
Yesevi’nin eri Rumi hocası
Seyfe gölü İncilli’nin arası
Keçeci babada can Hacı Bektaş

Çağrınca mazlum seni bulunca
Güzelli’den mahyan çöle varınca
Deruni’nin can göçtüğünü duyunca
Çileye Beş Taş’a gel Hacı Bektaş

Abdal Musa Gaygısız’a seslenir
Kırk Budak’tan Seyran bağı beslenir.
Mezirmi’ye duman olmuş sislenir
Sögüt’te baş ağa zar Hacı Bektaş

Akpınar Çeşmesi Kevser akarken
Balım Sultan ufuklara bakarken
Seyran Bağı gonca gülü kokarken
Medet sende kaldı car Hacı Bektaş

Karaca Höyük Akpınar’ın solunda
Asileri deniz aldı sonunda
KUL RIZA’YI kabul eyle yanında
Beş Taş’a güvercin gel Hacı Bektaş
9 Kasım 2007 02.15

Telif Eseridir izinsiz kullanmayınız

 

 

 
 
 
 
Bir önceki Sayfaya Gitmek İçin Tıklayınız!

Bu sayının içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

Çalışmalar TELİF ESERİDİR Yazarlarımızın gönderileri ile yayına alınmıştır.
corumlu2000@gmail.com
Mahmut Selim GÜRSEL  
yazarlarımız yaptıkları paylaşımlardan sorumludur.
Sitemiz ve yazarlarımız;hukuka, yasalara, telif haklarına ve kişilik haklarına saygılı olmayı amaç edinmiştir.