DİKKAT ! BU BİLGİLER TELİF ESERİ OLUP YAZARI VE YAYINEVİMİZDEN  İZİN ALINMADAN KULLANILMAMALIDIR.

YIL 13     SAYI 152    25 Ekim 2011

Mahmut Selim GÜRSEL BENİMDE GÖNLÜM DE VAR MIYDI
Atilla ALPAY ERTUĞRUL FİRKATEYNİ
Mesut ARTAR GERÇEĞİ GÖRMEK ZORDUR, ÖZELLİKLE ONU GÖRMEK İSTEMEDİĞİMİZDE
Mustafa TURAN ÇOBANLIKTAN YAZARLIĞA NASIL GEÇTİM
İsa KAYACAN MUAMMER SUSUZLU’YU SONSUZLUĞA UĞURLADIK
Mustafa Nevruz SINACI VESAYETİ İLGA VE DİP DALGA
Selma GÜRSEL TEL KADAYIF
Erhan TIĞLI ÇIRAĞIN OLAYIM EY AŞK
Rıza KANDAMİR TURNALAR
   
 
 
 
 01

Bu sayının içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

Bir önceki Sayfaya Gitmek İçin Tıklayınız!

Bir sonraki Sayfaya Gitmek için Tıklayınız!

Mahmut Selim GÜRSEL
Mahmut Selim GÜRSEL Hayat Hikayesi
BENİMDE GÖNLÜM DE VAR MIYDI?
            Bir gencin, bir kimseye vereceği neler olduğunu o delikanlılık çağında anlamasının imkânı ve ihtimali yoktur.
            O; yaşadığı dönemin etkisi ile kanının kaynadığı ve başındaki kavak yelleri ideali olmadan arkadaşları ve sevdiklerinin katkısı ile hayatın daima böyle olacağını zen etmesi çok tabidir.
            O; yaşadığının farkına varana kadar pek çok ileride ona lazım olacak yatırımları yapamamış, birçok fırsattan faydalanamamış olarak okumaya çalıştığı üniversitesindeki kol için uğraşırken hayatının ileriki döneminde kaybettiklerinin ve kazandığı bilgilerin etkisinde ve bilincinde yaşamına devam eder.
Bu yaşamının sonu olmadığı ve arkasına dönüp baktığında kimlere, nelere, nerelere ve o andaki hayatının düzenin bakmadan gününü gün etmeye çalışır.
Çevre ve arkadaşlarında görerek özentilerle kötü alışkanlıklar, sonradan edinilmiş huylar ve ileride kendisine pek çok sıkıntılar verecek bir çevre ile büyür ve gelişir.
Gün gelir o artık bir sorumluk sahibi olduğunu anlamış, iş başa düştüğünü görmüş ve yaşamının artık hayalle, arkadaşlarının hay huyları ile ve gezip tozduğu yerlerin, çevresinin ona verdiği zararları görür. Pişmanlığı artık fayda vermez, geriye dönülemez bir zaman diliminde yaşadığını farkına varır.
Bir meslek edindiğini zannettiği anda o eski birikimlerinin, zarar veren alışkanlıkların karşısına dikildiğini görünce şaşırır. Heyhat artık onları bir sünger çekerek silse sile, beyaz bir sayfa ile hayatına başlasa bile o eski çevre ve alışkanlıkları bir yerlerde çıkar karşısında dururu.
Basen bu geçmişini saklayarak mesleğinde ilerlese bile, belirli bir makama geldiğinde o eski birikimlerinin kaybolmadığını birileri ona anlatır. Birileri o eski arkadaşlar, eski alışkanlıklar ona en önemli yükselme zamanında bir Çin Setti gibi karşı durur ve onu mat eder.
Benim de gönlüm var mıydı? Sorusu ileriki yaşlarda düşünüldükçe ortaya çıkan bir soru olarak beynimizi kurcalar. Her insan gibi bu soruyu soranlar da hatalar yapmak için belirli olgu ve sahalarda bulunmuş ve bu hatalardan kaçınmasını bilerek yaşamışlar, arkadaşları tarafında hor görülmelerine rağmen belirli bir yaşa geldiklerinde bunun mükâfatını görerek hayatlarına devam ederler.
Gençlerin dikkat edecekleri bu davranış, arkadaş seçme, kötü alışkanlıktan kaçma en önemlisi ise kendi gözünün önüne bakması onun menfaatidir.
 “Nasihat veren çok olur. Para veren olmaz” derler.

Telif Eseridir izinsiz kullanmayınız

 

 

 
 

 

 02

Bu sayının içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

Bir önceki Sayfaya Gitmek İçin Tıklayınız!

Bir sonraki Sayfaya Gitmek için Tıklayınız!

Atilla ALPAY
Atilla ALPAY Hayat Hikayesi
ERTUĞRUL FİRKATEYNİ
2.Abdülhamit Han’ın emriyle japonya ile Devlet-i Ali' i Osmani arasındaki dostluk ilişkilerini pekiştirmek amacıyla bir  gemi hazırlanır.
İçinde kalabalık bir seçkin insanlar heyeti ve hediyelerle Japonya’ya gidilecek ve imparatora Ulu hakanın selamları ve dostluk mesajları sunulacaktır.
Zamanın en büyük gemilerinden yelkenli ve üç direkli Ertuğrul firkateyni bu sefer için günlerce hazırlandı.
Japon imparatoruna nadide mücevherler, doru atlar, gümüş eyer ve koşum takımları, atlas çadırlar,hanedan üyelerine  ipekler ,tüller, halis dokumalar, ibrişim,incili ve simli kaftanlar, sedef kabzalı kılıçlar, tombak miğferler ve kalkanlar, gergedan boynuzu yaylar, çakmaklı altın kaplama kundaklı tüfekler; ülkedeki meyva ,sebze ve yemişlerden hazırlanan kumanyalar ve buna benzer değişik armağanlar itina ile hazırlanmış ve nihayet  yola çıkılmıştı.
Bir buçuk ay süren  yolculuk neticesi Japonya’ya  varıldı. İmparatorun huzuruna çıkıldı. Ziyaret de, oradaki geziler de , karşılamalar da her şey muhteşemdi. Osmanlı uleması, fen adamları ve sanatkârlar için bu ülke adeta bambaşka bir yer ve bir masal ülkesiydi.
-Ama efendim..Bu kadar  kısa zamanda bu hazırlığı yapamayız. Tamam heyeti  karşılarız ,devlet konukevine  yeleştiririz. Fakat..Baş üstüne Efendim..anlaşıldı efendim..
Heyet çok kalabalık efendim. Konukevine sığmadılar... oteline yerleştirdik. Heyette bir çok da budist rahibi var.
-Bu heyet  ne gerekçeyle gelmiş, gelmeden önce konsolosluğumuza  bildirmişler mi ?
-Evet efendim,
-Peki konsolos bize bildirmiş mi?
-Evet Efendim.
-Peki  bizim niye haberimiz yok.
-Bu kadar ciddiye alacaklarını sanmıyorduk efendim.
-Neyi
-Ertuğrul gemisinin batışının ..yılını anmak üzere ülkemize gelerek dini bir tören yapmak isteyeceklerini..
-Hoppala, ne yapacağız. Bunları, Ayasofya’ya mı götürsek,ya biz laik bir ülkeyiz. Ne dini töreni. Hemen dışişlerini ve başbakanlığı arayın.
-Haber geldi mi.
-Evet ,gereğini yapınız diyor.
-İyi bizde  protokole  haber verelim bari..Ama herkesin işi gücü var .
-Nereyi ayarladınız..
-Dolmabahçe sarayı, muayede salonunu.
-Ala , haydi  kolay gelsin..
O gün çok ekren saatlerde kalabalık Japon heyeti için Dolmabahçe sarayı açıldı.  Sabah gün doğmadan boğazın sularına karşı Dolmabahçe rıhtımında Budist rahipler tarafından yapılan Ertuğrul şehitlerini anma duası ve töreni ile boğaza bırakılan çelenk görülmeye değerdi. Ülkemizde bu kadar çok sayıda Budist rahibi ve onların gerçekleştirdiği bir dini tören ilk defa oluyordu. Bir daha da olacağı yoktu. Sonra salona geçtiler. Tütsüler yakıldı. Güneş yavaş yavaş doğuyordu. Garip enstrümanlardan çıkan ince ve titrek sesler eşliğinde yine dualar edildi. Daha sonra herkes derin bir sessizliğe gömüldü. Saatler süren bekleyiş sona erdi. İstanbul protokolü nihayet korumalar ve eskortlarla tantanalı bir şekilde saraya geldi. Kapılar açıldı, telsizler çalışıyor, korumalar birbiri ile yarışıyor, bir hareketliliktir gidiyordu.
Türk heyeti  Muayede  salonunun kapısında frak ve smokinleri ile göründüğünde içerden güzel tütsü kokuları yayılıyor ve garip enstrümanlardan ince ve ahenkli duygusal sesler çıkıyordu. Kimono ve ulusal giysileri, nahif makyajları içinde bayanlar bir kenarda oturuyor, saz heyeti  bir başka kenarda iken Budist rahipleri de ellerini  kavuşturmuş dua ediyor; erkekler de samuray kılıçları ve topuz yapımı saçlarıyla,ince sarkık bıyıkları ve sert bakışlarıyla bağdaş kurmuş birer buda heykeli gibi oturuyorlardı.
Heyet birden durmak zorunda kaldı. Çünkü kendilerini  ayakta karşılayan  frak,smokin veya koyu renk elbiseli güler yüzlü adamlar yoktu. Sanki bir tarihi film dekorundan çıkmışçasına yüzü aşkın Japon Dolmabahçe Sarayının o tarihi dekorunda ince minderler üzerinde yere   oturmuş dua ediyorlardı.
Kısa bir sessizlik oldu. Kimse yerinden kıpırdamıyordu. Sonra bir Budist rahip yüksek ve davudi bir sesle dua etmeye başladı. Diğerleri de tasdik eder bir hece ile mırıldanıyorlardı.
Bu arada görevliler bir yerlerden sessizce sandalye taşıyor, heyet üyeleri için Japon’ların tam karşılarına bir yer hazırlıyorlardı.
Törenin sonuna gelindiği anlaşılıyordu. Bir kenardan kısa boylu zayıf bir Japon görevli zuhur etti ve heyetin en önündeki resmi görevlinin kulağına eğilerek heyet adına bir konuşma yapılacağını bildirdi.
En öndeki samuray kılıçlı ve heybetli ,saçları topuzlu mahalli kıyafetli Japon ,sert ve kısa hecelerden oluşan bir konuşma  yaptı. Anında tercüme edildi. Türk heyetinden bir başka yetkili de Japon  heyetine duyarlılığından ötürü teşekkür etti. Bir genç Japon kızının verdiği çiçeği ve küçük bir kutu içindeki armağanı aldı. Sonra resmi görevli Japon sordu. Ve sorusu heyet başkanına tercüme edildi.
-Bizim duamız ve törenimiz bitti. Sizin din adamlarınız nerede, onlarda kutsal kitabınızı okuyup dua etmeyecekler mi ? Veya yapacağınız bir şey yok mu ?
Hazırlıksız yakalanılmıştı. Bir yetkili hemen yakınlardaki Beyoğlu Cihangir Camii imamını getirtmeyi düşündüyse de sonra vazgeçildi. Japonlar da durumu anlamışlardı ve hiç itiraz etmeden sırayla  kalkarak sandalyelerinde oturan heyeti eğilerek selamladılar ve birer birer saraydan dışarı çıktılar.
Son olarak yine zayıf Japon görevli  ortaya çıktı ve heyetin şimdi de o dönemin imparatoru 2.Abdülhamit Hanın türbesine gitmek istediğini bildirdi.
Yine telsizler çalıştı. Eskortlar, makam arabaları, korumalar koşuşturdu. Smokinli insanlar sarayın merdivenlerinden hızla indi. Japonlar birkaç turist otobüsünde büyük bir disiplin içinde yerlerini almışlardı. Makam arabaları, trafik ekipleri ve konvoy hızla Cağaloğlu’na oradan da Divanyolu’na yöneldiler.
Nihayet büyük türbenin önünde duran otobüslerden Japonlar indi ve sırayla türbenin dışında yan yana ilkokul çocukları gibi dizildiler. Halk durmuş ne olduğunu anlamaya çalışıyordu. Kalabalık gittikçe arttı. Nihayet kapılar açıldı. Japon heyeti küçük guruplar halinde türbenin içine girerek dua etmeye ve daha sonrada geri geri giderek ve arada bir eğilerek türbeden dışarı çıkmaya başladı.
En son bir yetkili türbenin bir kenarına bir buket çiçek yerleştirdi.Yine bir kutu bıraktı.
Toplantı ve ziyaret kısaca  her şey bitmişti. Japonlar da, Türk heyeti de yavaş yavaş dağıldılar.
Ertesi günün gazetelerindeki başlıklar ilginçti.
Ertuğrul firkateyninin  Japonya’da batışının ..yıldönümünde  bir parlamenter ve protokol  heyeti,kırk Japon samurayı,on bayan görevli,bir musiki heyeti  ve yirmi Budist rahibi İstanbul’a gelerek Dolmabahçe sarayında büyük bir anma töreni gerçekleştirdiler.
Sabah gün doğmadan Dolmabahçe rıhtımında duaya başlayan Japonlar boğazın sularına çelenk bıraktı. Hiçbir gazetecinin ve televizyonun bulunmadığı bu töreni gören balıkçılar  böyle muhteşem bir hadise görmediklerini ve Japonların birer çocuk gibi gözyaşı döktüklerini söylediler.
Öğlene doğru saraya gelen Türk heyetinde din adamı olmaması ve Japonya topraklarında şehit olan 165 denizci, ilim ve Din adamlarından oluşan Osmanlı heyeti için de törende rol alınmaması protestolara yol açtı.
Daha sonra Abdülhamit Han türbesini ziyaret etmek isteyen heyet için “bakanlar kurulu izni” gereken türbe önceden giden görevliler tarafından kapısı kırılarak açıldı ve başka bir mahcubiyetten de böylece  kurculundu.
Japon heyetinin türbede  dua ettikleri ve eğilerek geri geri  dışarı çıktıkları gözlenirken Türk heyetinden kimsenin türbenin içine girmediği de gözlerden kaçmadı.
Kimono ve Samurai kılıçlarıyla Dolmabahçe de  ince minderlerde saatlerce oturarak dua eden japonlara mukabil ;Türk  heyetinin sandalyelerde oturarak hiç dua etmedikleri de toplanının hoş olmayan ayrıntılarındandı.
Japon Meiji Hanedanından  İmparatorun kardeşi ile saray erkanından bir çok hanedan üyesinin de Samuray kıyafetiyle katıldığı  törende  resmi bir Türk Din görevlisinin bulunmaması büyük bir skandal olarak nitelendiriliyor.
Heyet İstanbul Vali Muavinine bir buket ve kutu takdim etti. Bunların bir eşi ise Abdülhamit Han türbesine bırakıldı. Kutuda; Japonya’daki Ertuğrul Şehitlerinin kabirlerinden alınan toprak olduğu ve buketin ise Türk denizcilerin mezarlarında yetişen kiraz çiçeklerinden hazırlanıldığı öğrenildi.

Telif Eseridir izinsiz kullanmayınız

 
 
 

 03

Bu sayının içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

Bir önceki Sayfaya Gitmek İçin Tıklayınız!

Bir sonraki Sayfaya Gitmek için Tıklayınız!

Mesut ARTAR
Mesut ARTAR Hayat Hikayesi
GERÇEĞİ GÖRMEK ZORDUR, ÖZELLİKLE ONU GÖRMEK İSTEMEDİĞİMİZDE?.
Olaylara her zaman objektif olarak bakabiliyor muyuz? Peki, bizim için çok önemli olan olaylara ne kadar objektif yaklaşa biliyoruz?
Maalesef genelde, yaşamımızda alacağımız karar ne kadar önemli ise, bizim objektif olarak kalabilmemizde o kadar güçtür. Arkadaşınızın yanlış biri ile çıkmasında onun objektif olarak olaylara bakamadığı, yani kör noktasının olduğu yerde, sizin bu olaylara daha objektif yaklaşıyor olmanız kolaydır. Bu beraber çalıştığınız biri ise daha zor, patronunuz ise biraz daha zor hele sizseniz çok, çok daha zor olacaktır.
Yaşam boyu bazı kararlar vermek zorundayızdır. Bunlar bazen bize acı verirler, bazen de sevindirirler. Genelde acı çekmek istemediğimizden, kaybetmekten korktuğumuz için ve duygularımız bizi uzun süreli realiteye körleştirdiğinden, en kolay, acısız ve çatışmasız çözümleri yeğleriz. Sayın Vekilim seçtiği bu yoldur. Sayın ÇESOB Başkanı ; sitemi bundandır ama unuttuğu veya görmek istemediği taraf daha öncesi eski ÇESOB başkanı bu yolla kendi partilerinde saf tuttuğudur. Bunu bir aile ortamında düşünerek örneklersek Bir kadının eşi sürekli olarak başka kadınlar ile flört ediyorsa, kadın bunun büyük olasılıkla farkına varacaktır. Ama ona âşıksa veya maddi olarak bağımlıysa ya da ilişki alışkanlık boyutunda ise, onun flört ettiğini görmek istemeyecektir, eşi de kendisine yakın davranıyorsa masum olduğunu düşünecektir. Buradaki kör noktalardan biri, eğer adamın hayatında başka biri olmasa eşine bu denli müşfik davranmayacağıdır.
Evet, bizler ne zaman gerçek bir tehlike ile karşı karşıya kaldığımızı hissedersek at gözlükleri takma eğilimine gireriz. Tatsız ve rahatsız edici şeyler karşısında, gözlerini kapamak ve aklını çalıştırmamak insanın doğasındadır. Gerçeği görmek zordur, özellikle onu görmek istemediğimizde.
Ancak bu eğilimlerimizi aşabiliriz, önce, bizi en çok üzecek şeyin, gerçekleri görmemezlikten gelmek ve kabul edeceğimiz yerde gerçeği çarpıtmak olduğunu anlamamız gerekir.
Duygusal olarak bağımlı olduğumuzda tam olarak objektif olamayız ya da bunu sürdüremeyebiliriz, bağımlılığımız ne denli güçlü ise akıl dışı davranma eğilimi o denli güçlü olur. Tutkumuz normale inene kadar, ilişkideki temel çatlakları bile gözden kaçırma eğilimine gireriz. Bu yüzden eğer duygusal olarak bağlı olduğumuz birini değerlendiriyorsak, en azından objektifliğimizi sürdüremeyeceğimiz konusunda temkinli olmalı, bunun bilincine varmalıyız. Daha objektif olabilecek bir dostumuza, arkadaşımıza danışmalıyız ve geriye bakmalıyız.
Zamanınız kısıtlı ise, kendimizi farklı tepkiler veriyor olarak bulabiliriz, ihtiyaç hali ile hareket ediyoruzdur ve olayları açık bir şekilde değerlendiremeyiz. Bu durumda başlangıç için geçici bir çözüm bulmalı, sonra esas çözüme odaklanmalıdır. Geçici çözümler kısa vadede daha uygunsuzdur, ancak uzun vadede iyi bir seçim için bize ihtiyacımız olan zamanı sağlar.
Aynı şekilde korkuda objektifliği etkileyen etkenlerden biridir. Aslında çokta iyi gitmeyen bir evliliği sonlandırmaktan korkarız, çünkü daha iyisini bulamamaktan çekiniriz. Bakış açımız acıdan kaçmak isteği ile bir miktar çarpılır. Ancak korkularımızın da üstesinden gelmek mümkündür.
Yukarıdaki örneğe dönersek, birkaç yıl sonra, günlerinizin sayılı olduğunu biliyor ve ayrılmayı düşünüyorsak, sizi rahatsız eden duygular içine girmiş olursunuz. Sizden ayrılmak için karşı tarafın bir fırsat arayıp aramadığını anlamaya çalışırsınız. Ne kadar objektif olursanız olun korkularınızı yenmek elinizden gelmez. Bu durumda korkularınızı yenmek ve daha nötr hale gelmek için iki liste yapmalısınız. Biri eğer evli kalırsanız yaşayacağınız mutsuz ve heyecansız hayata dair acı tecrübeleri, diğeri ise eğer ayrılırsanız yaşayacağınız tecrübeleri içermelidir.
Bu listeleri yaparak korkularınızı kontrol altına almaya başlayabilirsiniz. Bu listelerden biri açık şekilde daha kötü ise daha az acı verecek olanı seçebilirsiniz. Ancak ikisi de kıyaslanabilir riskler taşıyorsa o zaman korkularınız genel olmaktan çıkacak ve gerçek korkunuz hakkında objektif olabilmek için odaklanacaksınızdır. Liste yaparak kendiniz hakkında bilgiler elde edinirsiniz bundan sonra yakın bir arkadaş, dost bu insanlarla konuşarak daha objektif kararlar alabilirsiniz. Unutmayalım korkuya karşı en iyi silah bilgidir. Ancak topladığınız bilgiye dayanarak hareket edemiyorsanız birkaç çözüm varmış gibi davranın ve kendinize sorun, eğer yalnız olsaydım ve şu anda evli olduğum insana benzeyen biri ile tanışsa idim, bu insanla beraber olur muydum, yoksa başkasını mı arardım diye.
Şimdi elinizdeki bilgiyi objektif olarak değerlendirin, eğer kendinizi şu sıra başka bir ilişkiye meyleder bulursanız, bir değişimin zamanı gelmiş olabilir.

Telif Eseridir izinsiz kullanmayınız

 
 
 

 
 
 04

Bu sayının içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

Bir önceki Sayfaya Gitmek İçin Tıklayınız!

Bir sonraki Sayfaya Gitmek için Tıklayınız!

Mustafa TURAN
Mustafa TURAN Hayat Hikayesi
ÇOBANLIKTAN YAZARLIĞA NASIL GEÇTİM?
Çocukluğum, her defasında bir film şeridi gibi gözümün önüne geldiğinde, iç çekip dakikalarca derinlere dalar giderim. Çocukluğumu, bir çocuk gibi doyasıya yaşama imkânından yoksunluğuma üzülürüm hep. Çünkü ben, normal bir çocuğun ne yaşantısına, ne oyuncaklarına, ne de lüksüne sahiptim.  Hayvan tüylerinden oluşan yuvarlaktı gündüzleri benim yegâne topum. Geceleri bir kandil ışığından ibaretti bütün ışığım. Çelik çomaktı en lüks oyunum. Uçurtma uçuracak renkli bir kâğıttan dahi yoksundum. 20-25 haneli küçücük bir köydü benim bütün dünyam.
Böylesi olumsuz şartlarda ve mekânlarda bitirmiştim ilkokul’u. Birleşik sınıflarda günde bir saat ders görerek, muhtemelen de hep vekil olan öğretmenlerde okumuştum.
Henüz 10-11 yaşlarında körpe bir çocukken, kaderde hayvanların peşine düşmek de varmış. Sabahları, önümde koyunlar, ardımda çoban köpekleri dağlara doğru yol alırken, annemin kendi eliyle dokuduğu bezden diktiği çantama, ekmek ve peynirle beraber, öğretmenimden ödünç aldığım bir de kitap koymayı ihmal etmiyordum.
Akşama kadar o kitabı bitiriyor, çoğu kere de kitapların gizemli dünyasına sırılsıklam tutulduğum için, hayvanları kaybederek gözü yaşlı dönüyordum köye. Artık kitaplar süslüyordu benim küçücük dünyamı. Kitaplarla o kadar yakın dost olmuştum ki, yalnızlığımı onlarla yenmiştim. Gece gündüz okuduğum kitaplarla avunuyor, birini bitirip diğerine başlıyordum. İsli kandillerin ve ağır gaz kokulu lambaların cılız ışığında yorgana bürünüp gece yarılarına kadar okuyor ve kitapla sarmaş dolaş dalıyordum uykularıma. 
Koyunları otlatırken dağdan köye dönmenin yaklaştığı akşamın alaca karanlığında, Baltalı Köyü’nün meşhur Dalaksuyu mevkiindeki yüksek Nâre tepesinden Bilecik ve Eskişehir’in, gökyüzüne yansıyan kızılımsı ışıklarını görünce, başımı iki elimin arasına alıp, dakikalarca hayallere dalıyor ve kendi kendime: “Mahkûm muyum ben bu dağlara ve bu çobanlığa? İşte medeniyet orada. Ben o medeniyete gitmeliyim…” diyordum. Ardından da, hafızamda şehirlerde yaşama hayalleri kuruyordum dakikalarca.
Döksem şimdi o çocuksu hayallerimi yazıya, sığması mümkün değil ciltler dolusu kitaplara. Çünkü dünyadan habersiz hayat sürüyorduk o loş ışıklı gaz lambasıyla, yarı aydınlanan kerpiç evlerde. Elektrik yoktu. Su, kaplarla taşınırdı köy çeşmesinden. Bilmezdik şimdi kendisine esir olduğumuz televizyon kutusunu. Tanımazdık şimdi yanımızdan hiç ayırmadığımız telefonu. Gelmezdi köyümüze ne dergi, ne de gazete. Şimdi müzeleri süsleyen o bataryalı hantal radyolar dahi, ancak köyün ağasında bulunurdu. Bütün bunlar, o günün dünyasında  lükstü bizim için. Düşünün bir kere, o günün en hızlı ulaşım aracı yalnızca attı. Sadece öğretmen ve imamdı köyün bilenleri ve aydınları.        
Yedi yaşında öksüz kalan babam, okuma-yazmayı kendi kendine öğrenmiş, takvim yaprağı, eski gazete, eski dergi ve kitap ne bulursa okuyan bir insandı. O, birçok yönüyle diğer babalara hiç benzemezdi. Öyle sanıyorum ki, okuma aşkı bana rahmetli babamdan geçmişti. Çünkü O, bana her fırsatta, okuduklarıyla elde ettiği birikimden örnekler ve öğütler verirdi. Ders alınacak nitelikte ibretli ve hikmetli hikâyeler anlatır ve alınacak dersi açıkça ifade ederdi. Babasız büyümenin ezikliğini yaşadığını ve okuyamadığını her defasında iç çekerek anlatır, ardından da: “Kaderimiz böyle yazılmış evlat, elden ne gelir” diyerek kendini teselli eder ve “buna da şükür daha kötü durumda olan insanlar da var ”derdi.
 “Evladım!” diye başlayan öğüdüne: “Sakın ola ki, vaktini boşa harcama. Her gün yeni şeyler oku ve öğren. Hiç bir şey yapamıyorsan bol bol imza at… Hayatta hiçbir zaman ben kimden yana olacağım deme. Benden yana olacak var mı de. Dürüst ve mert ol. Doğruluktan ayrılma. Kötülüğe meyletme”… Şeklinde sıralardı ard arda öğütlerini. Küçükken kekeme olan birinin keçisiyle konuşa konuşa büyük bir hatip olduğunu, daha sonra çok çalışıp Amerika başkanlığına kadar yükseldiğini ballandıra ballandıra anlatır ve : “Evlat! İnsan azmettikten sonra, bu dünyada başaramayacağı bir iş yoktur” derdi. Çoğu kere tarlada kara sabanla çift sürerken yanı başında yürüdüğüm o sıralarda, babamın bana verdiği, doğrusu o gün için pek de mana veremediğim bu altın öğütlerin, bende ne büyük doping etkisi yaptığını neden sonra ancak anlayacaktım.  Nitekim yıllar sonra kaleme aldığım Timaş yayılarından çıkan ve yeni yeni baskılar yapan , “Tarih Boyunca Babaların Çocuklarına Öğütleri” adlı eser, belki de bilinç altında yer etmiş bu duyguların bir tezahürüydü.Ara sıra evde bir telaş görür ve rahmetli neneme sebebini sorardım. O da: “Evladım! Hoca (imam) nöbeti var, baban birazdan tarladan gelir. Yemek hazırlıyorum. Köy odasına yemek götürecek” derdi. Kızartılan börekler, yapılan pekmezli tatlılar ve hazırlanan en leziz yemekler köy imamı içindi. Köyün imamına herkes büyük saygı duyar ve onu kemal-i hürmetle dinlerdi. Köy odasında başköşede o oturur, çay önce ona ikram edilir, köyün bir bileni olarak sohbet ve muhabbetin sahibi de hep o olurdu. Çok büyük bir insan olmalıydı.
Hayal dünyalarımın perisini bulmuş ve oracıkta kararımı vermiştim. Ben de o güzel yemeklerden tadmak ve saygın olmak için imam olacaktım. Bu çocuksu fikrimi babama açtığımda, gülümsedi ve  gayet makul karşıladı. Rakımı çok yüksek dağ köyünden 17 km uzaktaki kazaya inmiş hafızlık yapıyordum artık. Öylesine bu işe yoğunlaşmıştım ki, gündüzler bir yana, geceleri dahi uykudan kalkıp saatlerce Kur’an’ı ezberlemekle meşguldüm. Tamamını ezberleyince hafızamda meydana gelen değişimleri ve gelişimleri hissedebiliyordum. Zihnimdeki bu açılım, bana öylesine bir potansiyel kazandırmıştı ki, ileride hoşuma giden beyitleri, rubaileri, gazel, kaside, kelime, kavram ve özdeyişleri artık bir iki kez okumakla çok rahat hafızama alabilecektim. 600 sayfa Kur’an’ı hıfzettikten sonra, bunları ezberlemek benim için çocuk oyuncağından farksızdı.
Ufkum da açılmış olmalı ki, hedeflerim büyümüştü. Çünkü, bir gün kazada bulunan tüm imamların bir toplantısına şahit olmuştum. Dışardan birisinin gelmesiyle hepsi   ayağa kalkarak saygı göstermişlerdi. Meğer müftüymüş o. Benim imrendiğim imamdan da büyük  bir müftünün varlığını  tanımıştım o gün.  Kararımı o anda değiştirip, müftü olmayı koymuştum kafama. Artık gözlerim hep müftü üzerindeydi. Bir gün kazada kutlanan Cumhuriyet Bayramını izlemeye gitmiştim.  Ortaokul öğrencileri ellerinde trampetler, üzerlerinde tertemiz elbiseler ve boyunlarında kravatlarıyla düzenli yürüyüş yaparak, çevresini halkın doldurduğu, meşhur Gölpazarı Horhor çeşmelerinin bulunduğu alanda sıra olmuşlardı. Gözümü üzerinden ayırmadığım Müftü Bey, birkaç kişiyle koltuğunda oturmakta iken, birisinin gelmesiyle derhal ayağa fırlayıp ceketini düğmeleyerek saygı gösterdiğini görünce, kim olduğunu sormuştum. Böylece müftünün de üzerinde bir Kaymakamın olduğunu öğrenivermiştim o gün oracıkta. Madem öyle, ben de Kaymakam olmalıydım. Bütün bu gelişmeler olurken, imamlığı çoktan unutmuş ve köye tekrar dönmeyi düşünmez olmuştum artık. Ortaöğretim için bir anda Bilecik’te bulmuştum kendimi.
Benim için, varlığımın bir parçası olan kitapların yazarlarına olan ilgim ve hayranlığım da epeyce artmıştı bu arada. Bu yazarlar, çok büyük insan olmalılar. Onlar büyük şehirlerde yaşarlar, ulaşmak çok zor olmalı diyordum. Bir gün okulun bahçesinde gördüğüm Türkçe öğretmenim Ruknettin Avcı Bey’in yanına koştum ve karşısında durarak yekten : “Hocam, ben de yazar olabilir miyim?” deyiverdim. Biraz da tebessümle mânâlı mânâlı yüzüme bakıyordu öğretmenim. Benim ise kalbim neredeyse yerinden fırlayacakmışçasına güm güm atmaktaydı. Çünkü “olamazsın” der diye ödüm patlıyordu . Babacan bir tavırla ellerini omzuma atan öğretmenim, beni şefkatle kendisine çektikten sonra, bir yandan başımı okşarken, bir yandan da  : “Evet olursun Mustafa Turan. Hem de iyi bir yazar olursun. Ama bir şartla” diyordu. Heyecanla o şartın ne olduğunu sorunca  da : “Önce çok okumalısın yavrum , hem de çook. Çünkü okumadan yazar olunmaz” cevabını almıştım. Teşekkür ettim. Artık, istediğim o umutlu cevabı almanın mutluluğu içindeydim.
Bir gün kendi yazdığım kitabın hayallerini çoktan kurmaya başlamıştım bile. Bundan sonra ikinci adresim kütüphaneydi. Beyin mızrabımda vuruşları hissediyordum ve  sanki kitaplar beni Mevlanaca çağırıyordu: “Gel! Ne olursan ol yine gel”. Bu düşüncelerle  girdiğim kütüphanede  binlerce kitabı su gibi, yudum yudum içmeliyim diyor ve artık bana hayat verecek iksire kavuştuğumu düşünüyordum. Arşimed’in suyun kaldırma kuvvetini bulduğu andaki heyecanı yaşıyor gibiydim. Bir yandan da raflarından çektiğim kitapları kokluyor, bağrıma basıyor ve Yunusca haykırıyordum :”Ballar balını buldum. Kovanım yağma olsun.” Bu duygular içinde , hiç bir ayırım yapmadan ne bulursam sürekli okuyordum.
 İhtiyaç duyduğum kitapları satın alacak param olmadığı için, il halk kütüphanesine gidip orada okuyarak geçiriyordum çoğu zamanlarımı. Bir gün yağmurlu ve soğuk  havada  gitmiştim okula. Ayakkabılarım tabanlarından su aldığı için, çoraplarım ıslanmış ve ayaklarım hem üşümüş, hem de uyuşmuştu. Hissetmiyordum artık ayakkabılarım içinde onları. Sobaya yakın bir sırada oturuyordum. Ders esnasında öğretmen tahtaya döndüğü anda, ayaklarımı sobaya uzatıyor, geriye dönünce de aynı hızla çekiyordum. Bir sonraki derse, öğretmen elinde bir listeyle girmiş ve fakir öğrencileri tespit ederek ihtiyaçlarını not ediyordu. Utancımdan arkadaşlarımın içinde “benim ayakkabıya ihtiyacım var” diyemezdim elbette.
Ayağımın birisini sıranın dışarısına özellikle çıkarmıştım ki, o yırtık pırtık ayakkabımı öğretmen görsün de, kendisi beni listeye yazsın diye dua edip bekliyordum. Gerçekten bir süre sonra fark edip beni tahtaya çağırmış ve ayakkabını çıkar bakayım demişti. Tek ayak üzerinde diğer ayağımı çıkarınca, vıcık vıcık su içindeki çorabımı görmüştü de: “Evlâdım! Bak ayakkabıların delik deşik niye parmak kaldırmıyorsun” diye sormuştu. Ben ise utancımdan yerin dibine girercesine, sadece boynumu bükmüş ve sessiz kalakalmıştım. Listeye, ayakkabı ve çoraba ihtiyacı var diye yazınca, derin bir nefes almış ve bir süre sonra da yenilerini giyince, bilseniz ne  mutlu olmuştum. İşte bu yoksulluktur ki, beni daha çok okumaya motive ediyordu. Bu birikimle olmalı ki, orta birinci sınıf sonunda yapılan oldukça zor bir sınavı kazanıp, Bursa’ya geçen iki öğrenciden birisi ben olmuştum. Artık ihtiyaçlarımı devlet karşılayacaktı. Maddi açıdan epeyce rahatlamış ve aileme de yük olmaktan büyük oranda kurtulmuştum. Bursa’daki orta ve lise yıllarım dolu dolu geçmişti.
Şehirdeki konferansları, panelleri ve kültürel faaliyetleri hiç kaçırmıyordum. Şehir kütüphaneleri ve kitapçılar en çok uğradığım mekânlar olmuştu. Okul kütüphanesinin müdavimlerinden biriydim. Artık kitaplara aşık olurcasına tutulmuştum. Sanki bir güç beni büyüleyip kitaplara tutsak etmişti. Ben de kitap okuma zevkine köle olmuştum. Kitap okurken Ramazan’ın letafetiyle iftar sofralarındaki hazzı alıyordum. Çatlamış dudaklarıma bir zemzem gibiydi o kitaplar adeta. Bu zevkle orta hacimli bir kitabı okuyup bitiriyordum her gün. Okuduğum kitapların, beni kanatlandırıp bambaşka alemlere uçurup  götürdüğünü hissedebiliyordum. Nehirleri kitapla geçtim. Denizlerden okyanuslara kitapların kanatlarında ulaştım. Kitaplarla nice merhaleler aşıp, aradım ilim ummanındaki en nadide incileri. Bu kutlu yolculukta alemleri seyran eyleyüp nice bilgi hazineleriyle karşılaştım.
Yapılan bir şiir yarışmasına ben de katılmıştım. Çok da iddialı değildim ama, yarışma neticesinde ikincilik ödülünü kazanmıştım. Bu başarı, beni daha fazla motive edip yazmaya yöneltiyordu. Şehre konferans için gelen konuşmacıları izlerken, onlara hayran oluyordum. Onların  toplulukların karşısına geçip konuşmaları çok cazip gelmişti bana. Bir defasında Bursa Heykel’de Ahmet Vefik Paşa Tiyatro salonunda bir konferansa dinleyici olarak gidip, geri sıralarda ancak  yer bulabilmiştim. Önümde yüzlerce insan vardı ve ben onların enselerini seyrediyordum. Oysa konferans veren Yazar’ın karşısında, hep yüzler vardı. O da yüzleri seyredip onlara hitap ediyordu. İşte o gün orada kendi kendime demiştim ki: “Bir gün sen de o kürsüde olmalısın ve yüzler seyretmelisin.”          Çocukluğumdan beri hedeflerim mütemadiyen büyüyordu. Artık iyi bir hatip olmak da girmişti hedeflerimin arasına. Bu amaçla, şehre gelen kültürel hatiplerin yanında, siyasi hatipleri de kaçırmıyordum . İyi bir hatip olmak için de, daha çok kitap okumam gerektiğine inanmıştım.
Yılların birbirini kovaladığı ve benim zafer bayrağımı her yıl bir üst sınıfa diktiğim bu zaman tünelinde, bir yandan derslerime çalışıyor, bir yandan da harçlığımı temin etmek maksadıyla hafta sonları inşaatlarda tuğla taşıyordum.Yaz tatillerinde de deniz kenarlarında garsonluk yapıp, kışın ki ihtiyaçlarım için harçlık biriktiriyordum. Bazen de iki arkadaş  İstanbul’a gidip, kolilerle indirimli kitaplar alıyor ve öğrencilere satıyorduk. Böylelikle hem harçlığımıza katkı sağlarken, hem de okuyacağımız kitapları temin ediyor ve zengin bir kitap koleksiyonuna da sahip oluyorduk. Nedim’in bir taşına bütün acem mülkünü feda ettiği, Yahya Kemal’in, sade bir semtini sevmek dahi bir ömre değer dediği ve N. Fazıl’ın : “ Ana gibi yar olmaz, İstanbul gibi diyâr. Güleni şöyle dursun ağlayanı bahtiyar…” diye tasvir ettiği dünyanın incisi o güzel şehir İstanbul’u, engin tarihi ve zengin coğrafyasıyla ilk gördüğümde büyülenmiştim adeta. Galiba dünyadaki cennet budur diyordum kendi kendime.
Ne imamlık, ne müftülük, ne de kaymakamlık yoktu gözümde artık. Çoktan unutmuştum bu çocukluk tutkularımı. Kültür, sanat ve edebiyat gibi yeni yeni sevdalara tutulmuştum. Artık çocukluk hayallerimin çok ötesinde, yalnızca  üç hedefim vardı: Biri İstanbul, diğeri Üniversite, üçüncüsü de edebiyat. Zira okuduğum kitaplar beni büyülemişti sanki ve edebiyatın cazibe yüklü dünyasına çekmişti.                                                                 1977 yılında üç bin mevcutlu okulun seçip Üniversiteye hazırlık için İstanbul’a gönderdiği dört öğrenciden birisiydim. Hiç durmadan test çözerek gece gündüz Üniversite sınavlarına hazırlanıyordum. Bu yoğun sınav trafiğinde dahi, kitaplardan kopamıyordum. Çocukluğumdan beri okuduğum kitapların, bende derin bir bilgi ve kültür birikimi sağladığını hissedebiliyordum.  Yaklaşık bir aylık  hazırlıktan sonra, en büyük hedefim olan, üç temel ögeyi birleştirip, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi öğrencisi olmuştum. Bu keyfiyetin, bana kazandırdığı mutluluğu ifade edecek kelimeyi bulmak çok güç.
Üniversite tahsilim boyunca, beni arayanlar için Fakülteden sonraki ikinci adresim, Üniversite ve Fakülte kütüphaneleri ile birlikte, Beyazıt, Süleymaniye, Atıf Efendi, Ragıp Paşa ve Edirnekapı Millet kütüphaneleriydi. Beyaz Saray, Sahaflar ve Cağaloğlu kitap vitrinleri de üçüncü adresimdi. Kitaplardan başka hiç bir şeyi gözüm görmüyordu. 
Hocam’ın: “Yazmak için önce okumalısın “  Sözü çınlıyordu her dakika kulaklarımda. Okuduğum  kitaplardan da şu sözleri not etmiştim: “Düşlerini gerçekleştirmek isteyenler, uyanık kalmak zorundadırlar.” “Nereye gideceğini bilen bir insana yol vermek için, dünya bir tarafa çekilir.” Atatürk de: “Ben çocukken fakirdim. İki kuruş elime geçse bunun bir kuruşunu kitaba verirdim. Eğer böyle olmasaydı bu yaptıklarımın hiç birini yapamazdım” demişti. Önüme aydınlık ufuklar açmıştı bu tür sözler benim.Artık uykuda bile zihnim kitaplarla ve okumakla meşguldü. Vapurda, otobüste, trende gece, gündüz her zaman her yerde okuyordum. Ders aralarındaki boşluklarda arkadaşlarım Çemberlitaş ve Beyazıt’daki  sinemaları tercih ederken, ben rotamı kütüphanelere çeviriyordum.
Tarih öğrencisi olmam dolayısıyla, Topkapı Sarayına kimliğimi gösterip ücretsiz girebiliyordum. Sık sık saraya gidip ziyaretlerimi yaptıktan sonra, boğazın büyüleyici manzarasını dakikalarca seyrederek okuyordum kitaplarımı. Üniversiteden mezuniyet tezimi de İstanbul kütüphanelerinde ve ağırlıklı olarak da Topkapı Sarayı içindeki III. Ahmet kütüphanesinde hazırlamıştım. Topkapı Sarayı, hayatımın ayrılmaz bir parçası olmuş ve adeta mesken edinmiştim bu canlı tarih hazinesini. Saray, sonraları benim tahsil hayatımda olduğu kadar , diğer alanlarda da o kadar derin izler bırakacaktı ki, bir daha ömrüm boyunca unutamayacaktım o hatıraları. Çünkü birkaç yıl sonra eşim olacak bayanı da, Güzel Sanatlar Fakültesi’nin tezhip ve ebru öğrencisi olarak, yine o sarayda bulacaktım. Ve bundan sonra artık gönlümde esen fırtına ile, içim içime sığmayacak ve saraya daha canlı ve heyecanlı gidecektim. Zira sarayın çekici cazibesi kat be kat artmıştı artık benim nezdimde. Ayaklarım beni oraya, yürüyerek değil koşarak götürüyordu sanki.  Dört yıl, göz açıp kapayıncaya kadar geçmiş ve 1981’de mezun olmuştum bu tarihi üniversiteden.
Tahsil hayatımın üç tarihi şehir olan ve üçü de Osmanlıya başkentlik yapan, Bilecik, Bursa ve İstanbul’da geçmesi benim için tarifi imkânsız bir bahtiyarlıktı. Sonraları bu keyfiyeti bilenler tarafından : “Tahsil hayatınız üç tarihi şehirde geçtiği için mi Tarihçi oldunuz?” Sorusuna muhatap olacaktım sık sık. Bu arada bir kıtada okuyup, diğer kıtada oturmak, Boğazın o muazzam güzelliğini doya doya temaşa ederek bir kıtadan diğerine gidip gelmek, dünyada kaç kişiye nasip olurdu acaba? İşte ben de o şanslı insanlardan biri addediyordum kendimi. Ama kader bizi Üniversite tahsilinden sonra, önce vatani görev için Lefkoşa’ya, ardından da öğretmenlik için Türkiye’nin öbür ucu olan Artvin’e savurmuştu.
 Türkiye’nin diğer ucunda genç ve idealist bir öğretmendim artık. Derslere her akşam saatlerce kaynaklardan enine boyuna hazırlanıyor, elde ettiğim birikimi eskileriyle sentezleştirerek ertesi gün öğrencilerimle paylaşıyordum. Sarfettiğim enerjiyle tatlı bir yorgunluğun neticesinde, geceleri başıma yastığa koyduğumda, vazifesini bihakkın yapabilme çabasının verdiği huzurla, mutlu dalıyordum uykularıma. Çok seviyordum yarınlarımız demek olan bu yaramaz minyatürleri. Derse girme vaktini iple çekiyordum adeta ve ders bitsin istemiyordum. Genellikle öğretmenler, kendilerine takılan isimden pek memnun olmazlar. Ancak oradan ayrılırken, çalıştığım lisede öğrencilerimin bana taktıkları ismi öğrendiğimde, hepsinin gözlerinden öpesim gelmişti. Aralarında bize “Ayaklı Kütüphane” diye hitap ederlermiş. Bu durum, yukarıda anlatılan kısa öyküyü tamamlar mahiyette olması açısından önemlidir sanırım.
Artık hızlı okuma tekniklerini de öğrenmem sebebiyle az zamanda çok kitap okuyabiliyordum. Bu şekilde okuduğum kitaplar binlerle ifade edilecek boyuttaydı. Kitap okuma gayretim, öğretmenliğimde de devam ediyordu. Bir yandan da Milli Eğitim, Türk Edebiyatı, Seviye, Kümbet, Diyanet, Ana Kültür Sanat, Erciyes, Ozan gibi dergiler ile bazı
gazetelerde  yazıyordum. O sıralarda, bir gazete ya da dergide yazı ve şiirimizin çıkması, bizi ziyadesiyle mutlu  etmeye yeterdi. O gün nereden bilebilirdim ki, bir gün gelecek seçkin bir grup arkadaşla “Irmak Kültür Sanat Dergisi”’ adında bir dergi çıkarıp yazı işlerini deruhte edeceğimi. Ve yine nereden bilebilirdim ki, kısa adı İLESAM olan Türkiye İlim ve Edebiyat Eserleri Meslek Birliği ve Türkiye Yazarlar Birliği gibi seçkin kuruluşların bir üyesi olacağımı, Türkiye genelinde yapılan yarışmalarda dereceler elde edeceğimi ve “Yılın Edebiyat Sanatcısı” ödülü  gibi onurlu bir ödüle sahibi olacağımı.
Ve artık 1990’lı yıllarda ilk kitabım “Temel Sorunların Analizi” adıyla çıkmış, böylece çocukluğumdan beri kurduğum hayallerim gerçekleşmişti. Şairler ve yazarlar derneği genel Başkanı merhum Göktürk Mehmet UYTUN örnek kitabı Ankara’dan kalkıp görev yaptığım Bolu’ya getirmiş ve mutluluğu bizimle paylaşmıştı.
Adeta ilk çocuğun doğuşu gibi, tarifi imkânsız bir duyguydu bu. Çok arzu ettiği oyuncağına kavuşan çocukların sevincindeki halet-i ruhiye içinde, bağrıma basmıştım ilk kitabımı. Evirip çevirip ona Alaaddin’in sihirli lambası gibi bakıyordum. İlk kitabımı cilveli bir edayla ve büyük bir mutlulukla, bana verdiği katkı ve desteğe de teşekkür ederek imzalamıştım eşime.
Sonra da çantama 20 kadar kitap koyup İstanbul’un yolunu tutmuş ve Cağaloğlu’ ndaki kitapçılardan başlamıştım dolaşmaya. “Ben de bir kitap yazdım vitrininize koyar mısınız?” diyordum lakin, uğradığım hiçbir kitapçı benimle ilgilenmiyordu. Beyazıt’a çıktığımda aynı manzara yine devam ediyordu. Beyaz Saray’a geçtiğimde de durum değişmemişti. O gün uğradığım bütün kitapçılardan eli boş dönmüş ve kitaplarım çantamda kalmıştı. Dönüşte Eminönü’nde bindiğim Kadıköy vapurunun bir köşesinde üzgün otururken, dokunsanız ağlayacak haldeydim. İşte o dakikalarda kendi kendime :”Daha çok çalışmam gerek” demiş ve devam etmiştim: “Öyle bir gün gelecek ki siz benim kitaplarımı vitrinlerinize koyacaksınız. Ben de onları seyretmeye geleceğim.” Artık o hedefe ulaşma azmiyle hiç durmadan çalışıyor, çalışıyordum.
Sonraki yıllarda Şafak Sökerken, Cihan Hakimiyetine Giden Yol, Serzeniş, Tarih Boyunca Babaların Çocuklarına Öğütleri, Güldüren ve Düşündüren Tarih, Destanlaşan Çanakkale, Tarih Anekdotları, Başarıya Uzanan Köprü, Evinizdeki Okul, Sultan II. Abdül Hamit Han ve Yavuz Padişah Sultan Selim Şah, Okuyan Türkiye İçin Kitap ve Atatürk, Bir Tarihçi Gözüyle Haccı Yaşamak gibi kitaplarım bir birini kovaladı ve kitapçı vitrinlerinde yer almaya başladı. Meşhur yayınevlerinden çıkan kitaplarımdan, baskıları yüz binleri aşanlar oldu. Sadece yurt içinde değil, kitaplarım yurt dışında da okunan kitaplar arasına girdi.
Artık yıllar önce küçük bir çocukken kurduğum düşler gerçek olmuştu. O dağ başındaki ücra köyden de, çobanlıktan da kitaplar sayesinde kurtulmuştum. Ama yıllar var ki, hiç unutamadım o çocuksu düşlerimi. Şimdi ne zaman Bursa’nın Tophane’sinden, İstanbul’un Çamlıca’sından, Sakarya’nın Beşköprü’sünden akşam üstleri şehrin ışıklarına baksam, hep o çocukluk günlerimi ve kurduğum düşleri hatırlıyorum.
Bu gün hâlâ aynı duyguları taptaze yaşıyorum hafızamda. İşte hayalini kurduğum medeniyet… Artık çok uzaklarda değil burada, yanı başımda… Şimdi ise hamd ve şükretme makamındayım. Rahmetli babam:”Evlat! Azmin elinden hiçbir şey kurtulmaz” demişti ve ben kulağıma küpe olan bu sözün doğruluğunu yaşamıştım adım adım. Eve t, beni çobanlıktan yazarlığa getiren faktör,  çok kitap okuma fiilim olmuştu. Zaten Yazar Fahri Tuna da öyle diyordu: “Okuyan kurtulur, okuyan kurtarır.”
Hedeflerimi gerçekleştirme yolunda, mademki kitaplar bana bu derece hayati bir katkıda bulunduysa, ben de başkalarına, kitap okumanın önemini ve gereğini anlatmak zorunda hissediyordum kendimi. Evet bu bağlamda,  her şeyimi önce Yüce Kudret’e, sonra da kitaplara borçlu olduğumu düşünüyorum.
Şimdi, kitap okuma alışkanlığını tüm topluma yaymak amacıyla, gayret sarfetmek durumunda olduğumuzun bilinciyle ve aldığım Kişisel Gelişim eğitimiyle,  “TÜRKİYE OKUYOR” proğramı çerçevesinde, Valiliklerin, kaymakamlıkların, Milli Eğitim Müdürlüklerinin, okulların, Müftülüklerin ve sivil toplum kuruluşlarının davetiyle, sürekli yurt içinde ve yurt dışında, öğrencilerden öğretmenlere, güvenlik mensuplarından din görevlilerine, geniş halk kitlelerinden idarecilere kadar geniş kesimlere “Kültürümüzde Kitap” konulu seminer ve konferanslar veriyoruz.
İnsan azmedince ve çalışınca önünde hiçbir engelin duramayacağı gerçeğini işleyen konu çerçevesinde de sınavlara hazırlanan öğrencilere “Başarıda Motivasyon” ve “Hızlı Okuma Teknikleri” seminerleri ile, bu başarıda en temel faktörün aile olduğu gerçeğinden hareketle  velilere de “ Çocuk Eğitiminde Anne-Babanın Rolü”  konferansları veriyoruz.  Çeyrek asırdır verdiğim mücadele, yukarıdaki yaşanmış öyküyü de içine alarak, “Başarıya Uzanan Köprü-Kitapların Sırrı” adıyla bir kitap olarak çıktı ortaya.
Bu eserde dünyada başarılı olmuş insanların tamamının kitap okuyarak başardıklarının öyküsünü anlattık. Kitabı niçin ve nasıl okumalıyız? Sorusunun açılımını yaparak, kitapla ilgili özlü sözlerden, şiirlere,  kitapla ilgili anekdotlardan istatistiklere kadar geniş bir armoni hazırladık.
            Bu konuda hazırladığımız ikinci kitap da “Okuyan Türkiye İçin Kitap ve Atatürk” adını taşıyor. Bu eserde Atatürk’ün kitap okuma tutkusu ve kitaba olan sevgisini araştırdık.
            Eğer kitaplar, bu kadar olumsuzluklar içinden beni çekip çıkarmış, çobanlıktan yazarlığa ulaştırmış ve hitabet sanatına da sahip kılmışsa, daha nice insanımıza, çocuğumuza ve gencimize de aynı özellik ve güzellikleri kazandırması muhakkaktır diyerek, her zaman  kitapları vazgeçilmezlerimiz arasına koyalım temennisiyle sevgi ve saygılar sunuyorum. Sözün özünü de şu şiirimizle taçlandıralım istiyorum:
BU KERVANA KATIL ARKADAŞ
Kütüphaneler ilim alıp, ilim satarken
Kalpler, din, vatan, bayrak sevgisiyle atarken
Kitap okuma zevki, canlara can katarken,
Diril ve kalk ayağa, bu meydana atıl arkadaş,
Durma hadi sen de, bu kervana katıl arkadaş.   

 

 
 
 
 05

Bu sayının içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

Bir önceki Sayfaya Gitmek İçin Tıklayınız!

Bir sonraki Sayfaya Gitmek için Tıklayınız!

İsa KAYACAN
İsa KAYACAN Hayat Hikayesi
 MUAMMER SUSUZLU’YU SONSUZLUĞA UĞURLADIK
Sevdiğim, saydığım, gönül ve fikir birliği yaptığım, yaptığımız insanların vefatla aramızdan ayrılmaları, hele bu ayrılış sonucu onlarla ilgili yazı yazmak beni çok üzüyor. Hele son yıllarda bu üzüntüyü daha bir başka yaşamaya başladım.
Muammer Susuzlu hemşerim; Burdurlu olmaktan gurur duyanların başında gelenlerden. Şiirleri, kitapları ve yayınladığı sanat dergisi o’nu zirvelere taşıdı. Son yıllarda Burdur’da yapılan her etkinlikte bulunmak isteyen duygularını hep paylaşırdık. Benim, “Burdurlu zeybeği tek başına oynar. Hâlbuki zeybek oyunu toplulukla oynanırsa ses verir, ilgi görür” sözümü alkışlar, ne demek istediğimi açıklamam için ısrarla sorar, “Burdurlu paylaşmayı pek sevmez. Ferdi hareket etmekten hoşlanır” açıklamam karşısında, “çok doğru söylüyorsun Kayacan. Bundan nasıl kurtulacağız, kurtulacaklar?” diye tereddütlerini ortaya koyar, üzülür, üzüntüleri paylaşırdık.
20.07.2009 tarihinde, Muammer Susuzlu hocanın oğlu tarafından gönderilen, “Babam Muammer Suzuzlu’yu kaybettik. Yarın öğle namazı sonrası Ataköy 5. kısım camiinde kılınacak cenaze namazından sonra Bakırköy mezarlığında toprağa verilecek” şeklindeki acı haber mesaj olarak telefonlarımıza düşünce, “yav hoca ne yaptın? Hani Ankara’da buluşacaktık?” demekten kendimi alamadım.
Burdur sevdalısı Susuzlu, 21.07.2009 tarihinde, öğle namazından sonra yakınlarının, hemşerilerinin omuzlarında İstanbul-Bakırköy Mezarlığında toprağa verildi. Mekanı Cennet, ruhu aydın olsun.
Ağustos 2005’de 168 sayfayla yayınladığım “Burdur’un Saz ve Söz Ustaları” adlı kitabımın 87 ve 88 nci sayfalarında yer alan, akciğer rahatsızlığı sonucu kaybettiğimiz Muammer Susuzlu biyografisini aşağıya alıyorum efendim:
Muammer Susuzlu: Halil ve Nafiye’nin 3’ncü çocuğu olarak 04.07.1935 tarihinde Burdur’da doğdu. İlkokulu, Turan, Cumhuriyet Hüsnü Bayer ve Yeşilova ilçesi merkez ilkokulunda okudu. Orta ve lise eğitimini Burdur Lisesinde tamamladı. Edebiyatçı Hikmet Dizdaroğlu ile İbrahim Zeki Burdurlu (Öcal) gibi öğretmenlerinden feyz alarak yetişti.
1957 yılında İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesine girdi. 1959 yılında başından geçen elim bir olay nedeniyle üniversite tahsilini yarıda bıraktı. Lise öğrenimi sırasında şiir yazmaya başlayan Muammer Susuzlu,1960 yılında ilk şiir kitabı “Şule”yi yayınladı.
1955–1957 yıllarında (yılları arasında) Şeker Fabrikası Muhasebesinde, 1957-1963 yılları arasında Sümerbank Pamuklu Sanayi Müessesesinin personel ve genel muhasebe bölümlerinde çalıştı. 1963 yılında yedek subay olarak askerlik görevine başladı. Kastamonu-Taşköprü ilçesi 27 Mayıs ilkokulunda bir yıl, 1964 yılında İstanbul Milli Eğitim Müdürlüğü kadrosunda Yeşilköy İlkokulunda görev yaptı. Ayrıca, Bakırköy Kız Enstitüsünde, edebiyat grubu öğretmeni olarak çalıştı. Daha sonra öğretmenlikten ayrıldı.
1965–1967 yılları arasında, Sümerbank İstanbul Beykoz Deri ve Kundura Sanayinde mağaza şefliği yaptı. 1967 yılından itibaren mizacını ters düşen ticaret hayatına başladı. 1963 yılında öğretmen Aysel Gökalp ile evlendi. Türk sanat musikisi alanında çalışmalarda bulunan Muammer Susuzlu, ticari hayatını 1966 yılında noktaladı. Şiirlerinin pek çoğu değişik bestekârlarca bestelendi. Pek çok antolojide yer aldı. Yazı ve şiirleri pek çok dergide yayınlanan Susuzlu, 1 Nisan 2000 tarihinde “Yaşam” isimli ikinci şiir kitabını, Mayıs 2001’de “Gülşen” adlı edebiyat kültür ve sanat dergisinin ilk sayısını yayınladı.
Muasır Soylu, Muhterem Sayan ve Mazlum Korkmaz imzalarını da kullanan güzel sanatların en zorunun şiir sanatı olduğunu söyleyen, pek çok dernek meslek birliğinin üyesi olan, değişik şiir sergileriyle de sanatseverlerin karşısına çıkan Muammer Susuzlu, 20.07.2009 tarihinde vefat etti.

Telif Eseridir izinsiz kullanmayınız

 
 
 

 

 
 06

Bu sayının içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

Bir önceki Sayfaya Gitmek İçin Tıklayınız!

Bir sonraki Sayfaya Gitmek için Tıklayınız!

Mustafa Nevruz SINACI
Mustafa Nevruz SINACI Hayat Hikayesi
VESAYETİ İLGA VE DİP DALGA
Bu güne kadar hiçbir düzen partisi ve sulta hükümeti “27 Mayıs’ın” üstüne gitmedi.
            Her gelen öncekini akladı. Lâğımlar beyaz sayfalarla örtüldü. Hortumcular ihya edildi.
            Cinayetler ‘faili meçhul’, gasp-batak ve hotumlar “kamu zararı” hanesine yazıldı.
Ta ki, Ergenekon’a kadar meclis ve yüce divan müthiş bir aklayıcı-paklayıcı oldu.        
            YASSIADA –ERGENEKON !...
            27 Mayıs cuntası “Yassı-ada duruşmalarını devlet radyosundan canlı olarak ve naklen yayınlandığı halde; mevcut ‘demokratik’ RTE sultası “NEDEN” Ergenekon duruşmalarını canlı, naklen ve kesintisiz olarak yayınlamıyor?
            O zamanlar hukuk yoktu. Şimdi hukukun tastamam, üstüne üstlük tarafsız ve bağımsız olduğu yazılıp söyleniyor. Peki, bu adalet ve hukuk nerede, naklen yayın niye yok ve Anayasa hükümlerine rağmen; Her veçhesi suçtan müteşekkil bu “AÇILIM” da neyin nesi?       SENARYO GEREĞİ !...       
Kurgulanmış senaryo gereği milletin hali, kimyası ve iradesi; esnek, muğlâk ve kurnaz tuzaklarla donatılmış yasalarla itile-kakıla, ötelene-dışlana buralara geldi. Şimdi artık hiçbir şey halka sorulmuyor. Millet seçmiyor, seçilmiyor. Düzen’lenmiş yasalara uygun olarak sulta ve cuntanın önüne koyduğu listeleri oyluyor, oylamazsa cezalandırılmakla korkutuluyor.
Zaten, sosyolojik olarak millet büyük bir travma geçirmekte.
Her hususta insanları ürküten ağır bir korku, baskı ve tedirginlik hâkim vaziyette. .             
Kurumlar birbirinden, alt makam üst makamdan, memur amirden, amir memurdan,  vekil parti sahibinden, koca karı-karı kocasından, çocuk babasından, hâsılı herkes bir korku, panik ve stres içinde. İntiharlar korkutuyor, günde 15 kişi trafik kazalarına kurban gidiyor, suç türü ve oranları süratle artıyor. Zaten gergin olan toplum, bir de yeni açılımlarla geriliyor.     
VAHŞİ BATI SENDROMU
12 + 50 = 60 yılı mücavir erozyon, yozlaşma, sindirme, çürütme ve Türk Milleti ile ulu önder Mustafa Kemal ATATÜRK’ün şiddetle karşı çıktığı, illet ve nefret ettiği, menfur düşman, ezel-ebet hain, tefessüh etmiş “batı”ya, bataklığa yönelme sürecinin Lozan’dan beri “Türk ve İslâm düşmanlarınca” planlanan beklenir sonucu bu.
Şimdi, menfur AB ve ABD (Ermeni yalanlarından ötürü) Atatürk’ü katil ilân etmeye hazırlanıyor. Zaten, Ümraniye soruşturmasında kanıtlanan; Anarşi, terör-tedhiş, hırsızlık-yolsuzluk, yalan-talan, uyuşturucu ve insan ticareti, vergi dâhil her türlü kaçakçılık, alçaklık, ayırma-kayırma, sağ-sol, alevi-Sünni gibi bilumum kötülük-bölücülük hep bu güruhun toplum mühendisleri, Mason ve Siyonist mahfillerce hazırlanıp bilinçle uygulanan senaryolarıdır.
            Üstelik diz boyu yalan, iftira ve tefrikaya bulanmış kara, kirli alçak bir süreçle!... .
            ATATÜRK VE BATI
            AB köpekleri her söze ‘Büyük Atatürk’ün hedef gösterdiği muasır medeniyete ulaşma, aşma ve batılılaşma yolunda..” diye başlarlar. Bu külli yalan, uydurma ve iftiradır. Çünkü M. Kemal ATATÜRK, “insanlık düşmanı, kalleş, hırsız ve emperyalist” Batı’dan nefret eder. İşte O’nun s özde ‘Atatürkçü-Kemalist’ AB'cilere tekzip ve tokat gibi cevabı;
“Efendiler! Avrupa’nın bütün ilerlemesine, yükselmesine ve medenileşmesine karşılık Osmanlı tam tersine gerilemiş, düşüş vadisine yuvarlanadurmuştur. İşte o dönemde; vaziyeti düzeltmek için mutlaka Avrupa’dan nasihat almak, bütün işleri Avrupa’nın emellerine göre yapmak, bütün dersleri Avrupa’dan almak gibi bir takım zihniyetler belirdi. Halbuki, hangi istiklâl vardır ki ecnebilerin nasihatleriyle, ecnebilerin planlarıyla yükselebilsin? Tarih, böyle bir hadiseyi kaydetmemiştir! M. K. Atatürk  (TBMM, 6 Mart 1922)
NETİCEDE: Ülkemiz 27 Mayıs’tan bu yana vesayet, siyasi-fiili kuşatma ve abluka altındadır. Şimdilik bunu kırmanın tek ve son hukuki ve demokratik yolu sandıktır!...
Son çare: “ya AKP’ye karşı 'TEK PARTİ' olarak birleşmek” veya seçimde hiçbir parti’ ye oy vermemek şartıyla” bütün partileri sandığa gömerek Cumhuriyet’i kurtarmaktır.

Telif Eseridir izinsiz kullanmayınız

 

 

 
 
 
 07

Bu sayının içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

Bir önceki Sayfaya Gitmek İçin Tıklayınız!

Bir sonraki Sayfaya Gitmek için Tıklayınız!

Selma GÜRSEL
Selma GÜRSEL Hayat Hikayesi
TEL KADAYIF
1 Kilogram tel kadayıf
1 kilo şeker
250 ceviz için
Bir su bardağı sıvı yağ
1 litre su
Nohut büyüklüğünde 1 adet limon tuzu.
 
            Alınan tel kadayıf açılarak yarım saat kadar normal havalandırılır. Ayıklanmış ceviz izi doğranır bir kaba alınır. Kadayıfın döşeneceği tepsinin az bir yağ ile yağlanır. Kadayıf masa üzerine açılır ve içerisine ceviz konularak sigara böreği gibi sarılır. Tepsiye sıra ile düzülerek tepsi tamamlanınca üzerine yağ ekilir ve kızdırılan fırında pişirilir.
            Bir tencerede 1 litre su ile bir kilo şeker konularak ateşin üzerinde karıştırılarak şeker eritilir. Kaynayan şeker şurubunun içine limon tuzu atılır bir taşım kaynatılır tencere bir kenara alınır.
            Kızartılan kadayıf sıcak ise soğutulmuş şeker şerbeti ekilir. Kızartılan kadayıf soğuk ise kaynatılmış şeker şerbet olarak ekilir.
            Bir miktar tepsi soğuyunca servis yapılır.

Telif Eseridir izinsiz kullanmayınız

 

 

 
 
 
  08

Bu sayının içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

Bir önceki Sayfaya Gitmek İçin Tıklayınız!

Bir sonraki Sayfaya Gitmek için Tıklayınız!

Erhan TIĞLI
Erhan TIĞLI Hayat Hikayesi
ÇIRAĞIN OLAYIM EY AŞK
Çırağın olayım ey aşk
Öğret bana yüreğe gül dikmeyi
Sevmenin sevilmenin çiçekli bahçesine girmeyi
Bencilliğin nasıl yenildiğini anlat
Özveri ülkesinin yolunu yordamını...
Silmeyi öğret bana
Kötüyü çirkini eğriyi...
Ustam ol ey aşk
Duvar örmekte değil
Köprü kurmakta göster hünerini
Yürüyelim yan yana
Bıkmadan usanmadan yılmadan
İnsanlığın ışıklı yollarında
Evrene egemen kılalım güzellikleri

Telif Eseridir izinsiz kullanmayınız

 
 
 
 
 
 
 
 
 09

Bu sayının içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

Bir önceki Sayfaya Gitmek İçin Tıklayınız!
Rıza KANDEMİR
Rıza KANDEMİR Hayat Hikayesi
  TURNALAR
Kanat çırpar avaz avaz bağırır
Semah için sefa girer turnalar
Avazında Hak Muhammed çağırır
Semadan semaha döner turnalar
Leyli leyli leyli döner turnalar

Yüksek uçar makamına ermeye
Medine’de Muhammed’i görmeye
Ali dergâhına yüzün sürmeye
İkrarı gönülden verir turnalar
Leyli leyli leyli döner turnalar

Yar yitirsin başkasını sevmezler
Göz yaşları sel olsa da silmezler
İkrarsız dergaha varıp girmezler
Kerbela üstünde yürür turnalar
Leyli leyli leyli döner turnalar

Kırklar ceme girip safa düzüldü
Hak emretti o Kur’an-a yazıldı
Deliller yakıldı engür ezildi
Bir içip biniyle coştu turnalar
Leyli leyli leyli döner turnalar

Beş esmada gök kubbeye çizildi
On İki İmam KUL RIZA’YA yazıldı
Hak Kelamı Hüseyin’den süzüldü
Pir aşkına yola düştü turnalar
Leyli leyli leyli döner turnalar

Telif Eseridir izinsiz kullanmayınız

 

 

 
 
 
Bir önceki Sayfaya Gitmek İçin Tıklayınız!

Dergiye dönmek için tıklayın

Çalışmalar TELİF ESERİDİR Yazarlarımızın gönderileri ile yayına alınmıştır.
corumlu2000@gmail.com
Mahmut Selim GÜRSEL  
yazarlarımız yaptıkları paylaşımlardan sorumludur.
Sitemiz ve yazarlarımız;hukuka, yasalara, telif haklarına ve kişilik haklarına saygılı olmayı amaç edinmiştir.