DİKKAT ! BU BİLGİLER TELİF ESERİ OLUP YAZARI VE YAYINEVİMİZDEN  İZİN ALINMADAN KULLANILMAMALIDIR.

YIL 13     SAYI 153    25 Kasım 2011

Mahmut Selim GÜRSEL NEDEN BUNLARI YAPIYORUZ?NEDEN BUNLARI YAPIYORUZ?
Müslüm TUNABOYLU YAŞADIKÇA YAŞANANLAR
Sakin KARAKAŞ BALLY BAĞIMLISI ÇOCUKLARBALLY BAĞIMLISI ÇOCUKLAR
Mustafa Nevruz SINACI TÜRK MİLLETİ’NE BAŞSAĞLIĞI; TERÖR VE TEDHİŞ’E KAHRİYE
Mustafa TURAN KUTSAL TOPRAKLARDAKİ ATMOSFER
Atilla ALPAY ÇORUM'UN KİRLİLİKLERİ…
Hüseyin Hüsnü GÜREL TBMM DİLEKÇE KOMİSYONU BAŞKANLIĞI’NA ANKARA
İsa KAYACAN AZERBAYCAN'IN MİLLİ ŞAİRİ AHMET CEVAT
Selma GÜRSEL PİRİNÇ PİLAVI
Mahmut Selim GÜRSEL EVLER VE DAĞLAR
Sevim HARDAL BU DÜNYADA, BU DÜNYADA
   
 
 
 
 01

Bu sayının içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

Bir önceki Sayfaya Gitmek İçin Tıklayınız!

Bir sonraki Sayfaya Gitmek için Tıklayınız!

 
Mahmut Selim GÜRSEL
Mahmut Selim GÜRSEL Hayat Hikayesi
NEDEN BUNLARI YAPIYORUZ?
            Havaların artık iyice soğuduğu günlere girdik. Bu günlerin belirli yaşlar için vücutlarının adapte olmaları için epey çabalamaları ve dirençlerini kullanmaları gerekmektedir.
            Hayat bu bakarsın iyi, bakarsın kötü günlerle insanı oyalar gider. Hele bir işin yoksa monoton bir hayat ile ömrünü tüketmeye çalışır ve hızla tükenen beyin hücrelerinin yaşlılığın verdiği eksikliklerini duymaya başlar ve hemencecik çöker gidersin. Kendine oyalanacak ve sevebildiğin bir meşgale bulabilirsen vakte köle değil vakte emreden olur ve onun nasıl geçtiğini adeta unutursun.
Bu iş görmek ve görmemek de yaratılışta insanla oluşan bir olgu olsa gerek.
            Bu zaman diliminde Ülkemiz melun saldırılara uğradı.
Bunlar da unutulmadan Van depremi oldu.
Depremi bahane ederek Milli Bayram Kutlamaları yas olarak görüp kendimiz çümbür cemaat düğün merasimine takıp takıştırarak gidiyoruz?
Van depreminin 17 günü arkasından ikinci Van derem ve ihmallerin sonucu olan kurbanları gördük, yaşadık.
            Neden insanlarımız bu gibi zamanlarda işlerini daha dikkatli yapmıyorlar?
            Yıkılan yerlerin altında kalanların veballeri kimler ile paylaşacaklar ve kimlere kadar gidecek?
            Dikkatsizlik demekten çok kayırmacılık ve dizilerle artık yönetilme ve mesaj verme devrine mi girdik?
            Dindar gözüküp devleti soyarak evlatlarımızı sandal sahibi yapıyoruz.
            Daha rüştünü ispat etmemiş çocukları fabrikatör yapıyoruz.
            Dini bütün gözükerek dünyevi ve dini yasak olan zinayı suç saymıyoruz.
            Kanun karşısında neden bazılarımızın hayallerini suç sayarak yıllarca tutuklu sayıyoruz.
            Yurtta Sulh, Cihanda Sulh ilkemiz var iken neden cihanda bulunan ülkelere kafa tutuyoruz?
            Bir dakika diyerek paye sağlayarak başka Müslümanları kışkırtarak rejimlerine çomak sokuyoruz?
            Ağabeyler edinerek kendi çıkarlarımızı Ülke çıkarlarından yukarı görerek mandacılığı saman altından kabul ediyoruz?
            Azla ileri gidince ağabeyin yayında sus pus oturup onun ufak bir azarlamasını iltifat kabul ediyoruz?
Ülkemiz Cumhuriyetten Diktatörlüğe gibi görerek yandaşların faydalandığı nemalanma yeri görüyoruz?
            Komşularımızla sıfır problemli iken neden sıfır küs duruma düşüyoruz?
Türkiye’ye zamanında tek yardım yapan ve Türkiye’de okuyan bir lideri devirmek için girişimlerde bulunuyoruz?
Bir ülke ile kavgalı gözükerek onu koruyacak önlemlere kucak açıyoruz?
NEDEN BUNLARI YAPIYORUZ?
Bir bileniniz var mı?

 

Telif Eseridir izinsiz kullanmayınız

 
 
 
 

 

 02

Bu sayının içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

Bir önceki Sayfaya Gitmek İçin Tıklayınız!

Bir sonraki Sayfaya Gitmek için Tıklayınız!

Müslüm TUNABOYLU
Müslüm TUNABOYLU Hayat Hikayesi
YAŞADIKÇA YAŞANANLAR
Alışık olmadığım bir tümce ile siz okurlarıma geçmiş ile ilgili bazı olayları anımsatmak istiyorum. Beni anlayacağınızı umut ederek yaşamdan kesitleri sıralamaya başlamak istiyorum:
1930 lu yılların ikinci yarısında Avrupa’dan Türkiye ye göç eden bir ailenin en küçük bireyi olarak dün ile bugünü izninizle karşılaştırarak, geçmişi anımsamak ve sizlere de anımsatmak istiyorum. Çok küçük olduğum için okur-yazar da değildim o zaman. Adını büyüklerin konuşmalarını dinlerken öğrendiğim Ankara Vapuru Ağustos ayının akşam karanlığında Varna limanından
Karadeniz in sularını köpürterek yol almaya başladığında aynı yaştaki arkadaşımla kaptan köşküne yakında bulunan küçük cankurtaran kayıklarından birinin içersinden olanları izliyorduk.
Varda da birkaç gün limana yakın bir yerde kurulan çadırlarda kalmıştık. Deniz ürünlerini de ilk olarak bu çadırların önündeki boşlukta ailemle birlikte mideme indirmiştim. Adını bile bilmediğim deniz ürünü ile ilk tanışmamız olduğu için merak etmişim konuşmaları. Bizimle birlikte çadırda birkaç gün geçiren dayım deniz ürününün adını HAMSİ şeklinde telaffuz etmişti. Türkiye de bu deniz ürünü HAMSİ yi çok yiyebilirsiniz diyerek bize bazı güzellikleri de sergilemek istemişti kendine göre.
Ankara Vapuru hırçın suları yararak bizi Türkiye ye biran önce ulaştırabilmek için çaba harcarken arkadaşımla zamanı değerlendirmek için ara sıra insanların kaldığı büyük koğuşa iniyor, tekrar kayıklarımıza dönüyorduk. Uyku yoktu gözümüzde. Karanlığın doğudan aydınlanmaya başladığını o gece daha iyi anlamıştım. Dağlar, tepeler yoktu, her yanımız sularla kaplıydı. Vapur ile yarış eden yunusların çıkardığı sesler bir başkaydı o gece.
Şafak yeri ağarırken Anadolu’nun sahillerini süsleyen yüce dağların tepeleri gözükmeye başlamıştı. Bu gözüken Türkiye’nin dağları olsa gerek dedik arkadaşımla. Ben o zaman dünyanın yuvarlaklığını, denizleri ve benzeri suları bilemediğim bir yaşta idim. Güneşin doğduğu yer ile battığı yerin ötesinde koca bir dünyanın olduğundan bi haberdim. Arkadaşımla birlikte ailemizin bulunduğu bölüme koşarak indik. Türkiye gözüktü diye bağırdığımı anımsıyorum. O saatlerde uyanık olan ailemin fertleri vapurun güvertesine çıkarak izlemeye başlamışlardı. İzleyenlerin sayıları giderek artıyordu. Arkadaşımla birlikte gecelediğimiz kayığın içersine çıkarak güverte de bulunanları sevinç gözyaşları ile duygularını izlemeye başladık.
Karadeniz in sularını köpürterek yol almaya başladığında aynı yaştaki arkadaşımla kaptan köşküne yakında bulunan küçük cankurtaran kayıklarından birinin içersinden olanları izliyorduk.
Varda da birkaç gün limana yakın bir yerde kurulan çadırlarda kalmıştık. Deniz ürünlerini de ilk olarak bu çadırların önündeki boşlukta ailemle birlikte mideme indirmiştim. Adını bile bilmediğim deniz ürünü ile ilk tanışmamız olduğu için merak etmişim konuşmaları. Bizimle birlikte çadırda birkaç gün geçiren dayım deniz ürününün adını HAMSİ şeklinde telaffuz etmişti. Türkiye de bu deniz ürünü HAMSİ yi çok yiyebilirsiniz diyerek bize bazı güzellikleri de sergilemek istemişti kendine göre.
Ankara Vapuru hırçın suları yararak bizi Türkiye ye biran önce ulaştırabilmek için çaba harcarken arkadaşımla zamanı değerlendirmek için ara sıra insanların kaldığı büyük koğuşa iniyor, tekrar kayıklarımıza dönüyorduk. Uyku yoktu gözümüzde. Karanlığın doğudan aydınlanmaya başladığını o gece daha iyi anlamıştım. Dağlar, tepeler yoktu, her yanımız sularla kaplıydı. Vapur ile yarış eden yunusların çıkardığı sesler bir başkaydı o gece.
Şafak yeri ağarırken Anadolu’nun sahillerini süsleyen yüce dağların tepeleri gözükmeye başlamıştı. Bu gözüken Türkiye’nin dağları olsa gerek dedik arkadaşımla. Ben o zaman dünyanın yuvarlaklığını, denizleri ve benzeri suları bilemediğim bir yaşta idim. Güneşin doğduğu yer ile battığı yerin ötesinde koca bir dünyanın olduğundan bi haberdim. Arkadaşımla birlikte ailemizin bulunduğu bölüme koşarak indik. Türkiye gözüktü diye bağırdığımı anımsıyorum. O saatlerde uyanık olan ailemin fertleri vapurun güvertesine çıkarak izlemeye başlamışlardı. İzleyenlerin sayıları giderek artıyordu. Arkadaşımla birlikte gecelediğimiz kayığın içersine çıkarak güverte de bulunanları sevinç gözyaşları ile duygularını izlemeye başladık.
Bir süre sonra İstanbul Boğazının Karadeniz’e açılan bölümünü hem Anadolu, hem de Trakya parçası yamaçlarında bulunan binaları ve yurdumuzun güzelliklerini izliyorduk. Kız Kulesi yanından geçerken kule ile ilgili anlatımları da can kulağı ile dinlemeyi ihmal etmemiştik. O zaman Tuzla’nın bir limanı yoktu. Vapur uzakta konaklamıştı; bugünkü gibi rıhtıma yanaşmamıştı. Türkiye’de ilk geceyi böylece karadan uzakta Ankara Vapurun da geçirmiştik.
Vapurdan önce insanlar, eşyaları ve son olarak da hayvanlar indirilmişti. Karaya büyük motorlu kayıklarla taşındık. Motor boğazın sularında yüzerken annem bir avuç suyu alarak yudumlamıştı. Tuzlu suyu neden o dakikalarda içmişti o davranışına bir anlam veremedim doğrusu. Tuzla da göçmenlerin konaklamaları için yapılan barakaları ve müştemilatını unutmam mümkün değil. Uzun bir yolculuk sayılmasa da iyiden iyiye yorulmuştuk. Kısaca Ağustosun sıcağında terlemiştik.
Bize yeni giysiler verdiler ve hazırlanmış duşa kabinlerde güzelce yıkandık. Duşa kabini ilk kez orada gördüm. Mutfakta çok güzel yemeklerin piştiğini burnumuza gelen kokulardan sezinliyorduk. Temiz giysilerimi çok beğenmiştim. Onları gözüm gibi koruyarak tertemiz tuttuğumu biliyorum.
Bir vapur dolusu insan birkaç barakada kurulan tek kat kısa ranzalar üzerinde topluca kalıyorduk. Bugünkü gibi her aile için ayrı bir çadırımız olmamıştı. Barakada tavana asılan birkaç gemici feneri insanların birbirini görme olanağı sağlıyordu. Uyuyanlar, yan gelip yatanlar, ağlaşan çocuklar, ranzaların arasında gecenin ilerleyen saatinde koşuşan çocuklar ve biz. İnsanlar, eşyalar ve hayvanlar karaya çıkarıldıktan birkaç gün sonra tren yolculuğumuz başladı. Katarın büyük bölümünü oluşturan vagonlarda oturmak için kanepe, koltuk, tuvalet yoktu. Trenle yolculuğumuzu unutmam mümkün değil. Kara vagon içersinde insanlar hep ayakta. İhtiyarlar çoğu kez genç aile bireylerinin dizlerine başlarını koyarak dinlenebiliyorlar. Akşam saatlerinde başlayan tren yolculuğumuz birkaç gün sürdü. Lokomotifin istasyonlara girip çıkarken çaldığı düdük unutulacak cinsinden değil. Tuzla da başlayan tren yolculuğu Amasya’da son buldu. Günün varlıkları ile akşam saatlerinde Mecitözü ilçesine geldik. Bir gaz deposunda geceledik. Bize kumanya verdiler. Deponun ortasında yine bir gemici feneri ile aydınlanıyorduk. Sabah olduğunda birkaç kağnının depo önündeki boşlukta yer aldığını gördüm. Araba yoktu kağnı denilen taşıt vardı. İki koca tekerlek üzerine konulan birkaç tahta parçası üzerine eşyalarımız yerleştirildi. O yıllarda ilçenin nüfusça kalabalık bir köyü olan Çıkrık a gidecektik. İhtiyarlar kağnıya bindirildi, gençler ve yürüyebilen çocuklar yaya olarak kağnı konvoyunu izliyorduk. Mecitözü ile Çıkrık arasında ki yol güzergâhında tam zirvede şırıl, şırıl akan suyun bulunduğu yöreye BELPINAR deniyordu. Burayı da unutmadım. Yaklaşık bir saat burada konakladık. Kumanyalarımızı serin su iye ıslatarak midemize indirdik. Kağnı ile bizi köyüne götürecek olan sürücü beline sardığı bir bez parçası içersindeki yufka dürümünü orada çimenler üzerine açarak çok tatlı bir biçimde tüketmişti. Yanındaki çam bardaktan ara sıra da su içen sürücü hayvanlarını da sulamayı ihmal etmemişti. Kağnı sürücümüzün üzerindeki giysileri de unutmam mümkün değil. Kurtuluş Savaşından çıkan bir ulusun birkaç bireyi idi bizi taşıyan insanlar. Olanakları o kadardı. Pantolon değil bir pijama denebilirdi uzun don giysilerine. Beyaz bir dokumadın oluşan giysinin çokça kirlendiği gözden kaçmıyordu. Sabunun pek kırsal alana ulaşamadığı o günleri bir anımsarsak, deterjan olarak insanlar kil denen toprağı giysi temizliğinde kullanıyorlardı. Hatta bu sabun görevini üslenen kili kazmak için hayatını kaybedenler bile vardı.
Akşam saatlerinde Çıkrık a ulaştı konvoyumuz. Kağnıların çıkardığı güzel sesler bir başka orkestra idi sanki. Çocuklar konvoyu köy kenarında karşıladılar. Bize bakıyorlardı. Bizimde onlar gibi bir insan olduğumuzu görünce çok sevinmişler, çocuklarla çocuklar hemen kaynaşmışlardı. Çok kısa sürede yeni arkadaş edinmemiz beni çok sevindirmişti. Bir süre medrese görevi yapan birkaç gözden oluşan binanın içersine kağnılarda ki eşyalarımız taşınmıştı. Kadınlar gelenlere verilmek üzere yufka toplamışlar, bir bölümünü de ıslatarak yenmeye adeta hazırlamışlardı. Yaşlı birkaç annenin yufkanın nasıl ıslanacağı ve yenebileceği konusunda göçmen kadınları bilgilendirdiği bugünkü gibi gözümün önünde!
Göçmen kafilesinin karşılanışını kelimelerle anlatmak çok zor! Kurtuluş Savaşından çıkalı çok az bir zaman geçmiş olmasına rağmen insanların Avrupa’dan gelen göçmenlere gösterdiği sıcak ilgi unutulacak bir yaşam biçimi değildir. Birkaç gün sonra bizim için bulunan ev aile bireylerinin ve komşuların yardımları ile onarıldı. Artık yeni evimizde idik! Bize o günkü olanaklarla sunulan hizmeti unutamam!
Okullar açılmıştı babam kaydımı yaptırdı. Ben bir yıl kadar Avrupa da okula devam etmiştim. Çat pat yazabiliyordum. Öğretmenler yeterli görmedikleri için kaydımı birinci sınıfa yaptılar. O dönemde şimdiki gibi güzel okul çantaları yoktu, annem bana bir bez parçasından defterimi, kalemimi alacak kadar bir çanta dikmişti. Bazı arkadaşlarımın mısır sapından örülmüş çantalı vardı. Saplar çeşitli boyalarla boyanmıştı. Onlara imreniyordum. Benimde olmasını istiyordum.
Okulumuzda bir müdür beşte sınıf öğretmeni vardı. O yıllar da müdürlere başöğretmen deniyordu. Harf Devrimi yapılalı on yıl olmuştu. Okur-yazar sayısı yok denecek kadardı. Askere gidenler okur-yazar olarak terhis oluyorlardı. Ağabeyim ile ablam Avrupa’da dört yıl öğrenim görmüşlerdi. Orada Türkçe, Arapça ve Bulgarca öğrenmek zorunluydu. Öğretmenlerin maaşlarını öğrenci velileri karşılıyordu. Öğretmenlerden birisi bizim eve yakın bir yerde oturuyordu. Bir çocuğu vardı. Bir gün anneme “öğretmenimin kızının elleri tombul, tombul benimkiler neden kuru” dediğimi, annemin onunla benim aynı besinleri alamayışımın bir sonucu olduğunu söylediğini bugün ki gibi anımsıyorum.
İkinci Dünya Savaşı başlamıştı. Ağabeyim ben son sınıfta iken askere gitmişti. Marmara bölgesinde vatani görevini yapıyordu. Ondan altı ay sonra bende Kastamonu Gölköy Enstitüsü ne giderek orta öğrenime başladım. Üç yıl sonra Samsun- Lâdik Akpınar Köy Enstitüsü ne nakil oldum. Ağabeyimden altı ay sonra okulu bitirerek eve döndüm. Ayrılık beş yıl sürmüştü ufacık bir çocukken bir delikanlı olmuştum. Beni tanıyamadılar. Ailemin kaldığı köye öğretmen olmuştum.  
Babam beni hep umutlarla beslemiştir. O tavrı için onu hiç kınamadım. Bana oğlum ikinci sınıfa geç sana bir masa yaptıracağım derdi. Sınıfları bitirdikten sonra hani baba bana masa diye takıldım.”Oğlum sana masayı devlet verdi.” Dedi. İlkokul son sınıf okuma kitabı son sayfalarında unutamadığı üç şiiri bir süre internette bile aradım ancak geçtiğimiz günlerde ulaşamadığıma ulaştım diyebilirim. Bu satırları sizlere ulaştırmamda ana tema şu. Bu üç şiir Kurtuluş Savaşı sonrasında şairlerimizden Yusuf Ziya Ortaç tarafından kaleme alınmıştı.
Şairimiz yazarken yaşamış, okurlarını yaşatmıştı. İstiklal Savaşında, Akdeniz’e ve Lozan’dan bugüne adındaki şiirlerin ilkokul kitaplarından neden silindiğini geçte olsa anlamış bulunuyorum. Umarım benim yorumuma sizlerde katılacaksınız. “Lozan’dan Bugüne” adlı şiirin ilk sekiz satırını sizlere sunuyorum,
LOZAN DAN BUGÜNE:
Kılıçlar girdi kına kalemler çıktı kından
Müjdeler bekliyorduk bu ikinci akından.
Eski yöney değişmiş yeni yöney Lozan’dı
Ankara’nın gür sesi ta oraya uzandı.
 
Meydan boğazlaşması başladı aynı hızla
Süngünün yaptığını yapıyorduk ağızla.
Dün kılıç tutan el bugün kalem tutan eldi,
Kalemini İzmir de kılıçla yontup geldi.
 
Lozan Antlaşmasına katılan Avrupalılar şiirin sekizinci satırına çok içerlemiş olmalılar ki dolaylı girişimlerle şiir yıllar sonra kitabın sayfalarından uzaklaştırılmıştır. Avrupa Birliğine girebilmek için yıllarca uğraşmaktayız. Ancak onlar bizi kabul etmemek için akla hayale gelmeyen nedenlerle kapıları kapatmaktadırlar. Avrupa da iken arkadaşlarımdan duyduğum sözleri sizlere aktarmak isterim. O dönemde Cumhuriyetin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk sağdır. Sofya Ateşe si iken tanıdıkları Mustafa Kemal’in ülkesinde yaşayanların Avrupalı olacaklarını biliyorlar ve çocuklarının kulaklarına fısıldıyorlardı.
Umarım yazımın başlığında kullanılan kelimeleri sizlerde benim gibi değerlendirirsiniz. Beni okuduğunuz için teşekkür eder saygılarımı sunarım.

 

Telif Eseridir izinsiz kullanmayınız

 
 
 

 03

Bu sayının içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

Bir önceki Sayfaya Gitmek İçin Tıklayınız!

Bir sonraki Sayfaya Gitmek için Tıklayınız!

Sakin KARAKAŞ
Sakin KARAKAŞ Hayat Hikayesi
BALLY BAĞIMLISI ÇOCUKLAR
         Geçtiğimiz yıl Osmancık’ı ziyaret eden gazeteci arkadaşlarımız Osmancık’ta Bally bağımlısı çocuklarla ilgili bir köşe yazısı hazırladığında feryat etmiştik. Çorum’un parlayan yıldızı Osmancık’la ilgili olumsuzluğu kabullenemeyişimiz bu cennet vatan köşesine olan sevdamızdandır.
 Bally gerçeğini biz Osmancıklılardan önce tespit eden bu gazeteci arkadaşımızı aslında kutlamak gerekir. Öyle ya güneşi balçıkla sıvamak yerine önlem alarak daha çağdaş bir tavır sergilemek gerekir.
         Bu bağlamda ülkemizin hemen her köşesinde olduğu gibi Osmancık’ta da tiner ya da bally bağımlısı çocukların var olduğu bir gerçek.
 Sene başında ilçede bulunan bütün ilköğretim okulu ve lise müdürlerinin katıldığı bir toplantıda ilçe emniyet müdürlüğü yetkililerinin özverili ve iyi niyetli çalışmalarına şahit oldum.
         Bazı okul müdürleri konuyu önemseyerek yapmış oldukları tespitleri emniyet yetkileri ile paylaştılar. Notlar alındı önlemler tartışıldı.
         İlçe merkezindeki mezbelelik yerler ve metruk binalar takip altına alındı. Orada özellikle bally satışlarının kontrol edilmesini, esnaf odasının da girişimleriyle ilçenin ihtiyacı olan bally miktarının belirlenmesini, satışların giriş ve çıkış envanterinin tutulmasını, konu ile ilgili yasal boşluk varsa acilen yasa çıkarılmasını, bally ve tiner satışlarının vesikaya ve kimliğe bağlanmasını anlatmaya çalıştım.
         Konunun bir başka boyutu ise kırtasiyelerde satılan solvent içerikli yapıştırıcılardır. Piyasada bol miktarda solvent içerikli yapıştırıcı imal  bulunmaktadır. Bu yapıştırıcıların önemli bir kısmı Uzakdoğu menşeili ithal yapıştıcılardır ki maalesef gümrüklerden kontrolsüzce yurdumuza sokulmakta ve dağıtımı yapılmaktadır.
         Bizler işimizi düzgün  yapalım derken eğitimin önemli bir parçası olan kırtasiyeler vasıtası ile çocuklarımız zehirlenmektedir. Standartlara uygun olmayan solvent içerikli yapıştırıcıların çocuklarımızla buluşturulmasında yegane amaç imalat ya da ithalatçıların rant sağlama arzusudur.
         Ne acıdır ki en çok yapıştırıcı kullanılan dersler olan görsel sanatlar ve teknoloji tasarım ders öğretmenlerinin önemli bir kısmı da bu bilinçten yoksundur. Konu ile ilgili acil önlemleri sıralamak gerekirse
Tiner ve Balyy kullanımı ve tüketimi ile ilgili ivedi bir yasal düzenlemeye gerek vardır.
İlgili öğretmenler, yöneticiler, emniyet mensupları, kırtasiyeciler ve doktorlar konu ile ilgili hizmet içi eğitimden geçirilmelidir.
Bölgedeki metruk binalar ve alanlar kontrol altına alınmalı ve gerekli aydınlatmalar yapılmalıdır.

 

Telif Eseridir izinsiz kullanmayınız

 
 
 
 
 04

Bu sayının içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

Bir önceki Sayfaya Gitmek İçin Tıklayınız!

Bir sonraki Sayfaya Gitmek için Tıklayınız!

Mustafa Nevruz SINACI
Mustafa Nevruz SINACI Hayat Hikayesi
TÜRK MİLLETİ’NE BAŞSAĞLIĞI; TERÖR VE TEDHİŞ’E KAHRİYE
Şehit aileleri, yakınları ve aziz Türk Milleti’ne sabır, başsağlığı ve metanet;
Vatanımızın birlik, bütünlük ve bağımsızlığına; milletimizin dirlik, düzenlik, huzur ve güvenliğine; milli devlet, insan hakları, adalet ve hukuka yönelik; Kimliksiz (yeni/sivil) anayasa kalkışmacısı, kişiliksiz ve kararsız dış politika, sözde insan hakları ve demokrasi savunucusu hain, dönme, devşirme, dahili-harici bedhah ve kripto destekli, asala güdümlü soykırım girişimleri ile küstahlık ve kalleşlik eseri menfur saldırıları şiddetle lânetler ve nefretle kınar;
Alçakça şehit edilen güzide evlâtlarımıza rahmet;
Şehit aileleri, yakınları ve aziz Türk Milleti’ne sabır, başsağlığı ve metanet;
Yaralı asker, polis ve yurttaşlarımıza acil şifalar dilerim.
Şu kadar ki:
Vahim olayların yegâne sorumlusu akp unsurları ve hükümetini;
- Bu şer, şeamet ve ihaneti kökünden kazıma, terör ve tedhiş bataklığını kurutma konusunda namuslu, dürüst mert; azimli, kararlı ve cesur olmaya;
- Dış güç yardakçısı, anarşi, terör ve tedhiş yatakçısı; din tüccarı, siyaset simsarı, menfaat ve ikbal düşkünü şerefsiz, soysuz, (emanete hain, ihanete malul) sözde parlâmenter, partizan ve şaibeli hükümet üyelerini derhal tasfiyeye;
- Irak’ın kuzeyindeki terör kamplarını ikame ve idame ettiren ABD’ye dur demeye;
- Terör ve tedhiş unsurlarının iç ve dış finans kaynaklarını derhal kesip, kurutmaya;
Ayrıca:
Başta, istikrar (!?) bozulmasın diye iktidarın “illegal, sinsi ve şaibeli vampirler kulübü üyesi dâhili bedhahlarına” çanak tutan yalancı, talancı ve haramcı sermaye çevreleri ve “kaçakçı, karaborsacı, soykırımcı hain ihanet ve cinayet örgütü ile aynı çanaktan beslenen kartel medyası ve kirli sayfalarının kiralık kalem şürekâsını” kendine gelmeye, “namuslu, dürüst, onurlu, sorumlu insan ve milliyetçi” olmaya;Davet ederim!
Demokrat Parti 7. ve 9. Dönem Genel Başkan Vekili & Siyaset Bilimci-Hukukçu, Araştırmacı-Yazar

 

Telif Eseridir izinsiz kullanmayınız

 
 
 
 

 

 05

Bu sayının içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

Bir önceki Sayfaya Gitmek İçin Tıklayınız!

Bir sonraki Sayfaya Gitmek için Tıklayınız!

Mustafa TURAN
Mustafa TURAN Hayat Hikayesi
KUTSAL TOPRAKLARDAKİ ATMOSFER
Bugüne kadar bir çok ülke ziyaret ettik. Ancak Kutsal Toprakları ziyaret, insanın ruh dünyasında daha farklı bir manevi atmosfer oluşturuyor. Mesela, ilk Medine seyahatimizin o günkü atmosferinin kısa bir bölümünü  bugün sizlerle paylaşmak isterim.
Bâbü’s-Selam’dan içeri girerken kalbimiz adeta yerinden çıkacakmışcasına güm güm atıyor. Heyecan dorukta. Zira biraz sonra, bir ömür boyu ayağının tozuna yüzümüzü sürmeyi canımıza minnet bildiğimiz, uğruna her şeyi göze aldığımız, hicranıyla yandığımız, hasretine göz yaşı döktüğümüz o Sevgililer Sevgilisi ve Âlemlerin Efendisi’nin huzuruna çıkacağız. Böyle bir mana atmosferinde insan nasıl olur da heyecanlanmaz? Mescid-i Saâdet’te 24 saat boyunca yoğun bir insan sirkülâsyonu yaşanıyor.
Binlerce insan aynı heyecan ve coşku içinde Rasülüllah’a koşuyor. Feryat edenler, ağlayıp gözyaşı dökenler, “Essalâtü vessselâmü aleykeyâ Rasülallah” diye ihtiramda bulunanlar ve meraklı bakışlarla Ravza’ya doğru ilerleyen yoğun insan seline biz de katılıyoruz.  Peygamber Mescidine  girer girmez buram buram öyle lâhuti bir kokuyla karşılaşıyoruz ki, yok dünyada bir benzeri. İnsanı tepeden tırnağa etkileyen manevi bir atmosferi hücre hücre duyuyorsunuz bütün varlığınızda. Zaten gül ile sembolleştirilmiş Allah Rasülü. Lâkin yeryüzündeki bütün gülleri toplasanız, toplamının kokusundan daha farklı ve güzel bir koku var Mescid-i Nebevi’de. Oraya “Cennet Bahçesi” dendiğine göre, insanı mesteden kokunun ne kokusu olduğunu anlamak da güç olmuyor.
Aslında Peygamber şehri denen “Medinetü’n- Nebi” baştanbaşa sanki bir gülistan. Yer yer de o koku hissediliyor. İnsanları ise olabildiğince munis ve mütevazi. Veliler Allah Rasülü’nün beş vakit cemaat arasında olduğunu söylüyorlar. Allah Rasülü’nün içinde olduğu bir mekânda insan mutlu, huzurlu ve bahtiyar olmaz mı? Hem öyle bir haz ki, öyle bir huzur ki, izah etmekten vareste oluyor insan. O keyfiyet, ancak yaşanarak hissedilebilir.  İşte tam bu noktadayım şimdi . Güneşi gören kar misâli, zihnimden yüreciğime kadar sanki ben benden geçip erir gibiyim. Alabora tüm duygularım. Sırıl sıklamım tepeden tırnağa. Acep bu ne hal? Yoksa rüyada mıyım? Çağlar kulvarında ve zaman tünelinde gider gibiyim.                     Bu hal, cezbeye benzer bir haldi? Biliyordum ki bastığım yer, vahyin en çok geldiği bir mahaldi. Birçok mucize burada gerçekleşmişti. Sular, O güzeller güzelinin beş parmağından bu iklimde çağlamıştı.
Bilal bu mescitte okumuştu  o yanık ezanlarını. Rasülüllah işte şu mihrapta kıldırmıştı namazlarını. İşte şuracıktaki mimberde irat etmişti Cuma ve Bayram hutbelerini. Şu kubbenin, şu mimberin şu mihrabın, şu zeminin, şu direğin bir dili olsa da konuşsalar görüp şahit olduklarını.
Ebû Hanife, kırk defa Beytullah’ı tavaf etmiş,  , kırk defa Peygamber Efendimizin mescidinde onun huzurunda elpençe divan durmuştur. Ama kırk defasında da çadırını bir kilometre öteye kurmuştur. Ne büyük bir adep duygusu değil mi? “Niçin Medine-i Münevvere’de ikamet etmiyorsunuz?” diye sorulunca, büyük İmam şu manidar cevabı veriyordu: “Medine’de oturup, içimde Küfe’nin aşkını taşımaktansa, Küfe’de durup Medine’yi arzulamayı yeğlerim. Çoluk cocuğumu, Evlad-u iyâlimi hatırlarım belki . Kalbime itimad edemedim.”
Medine’de olduğu sürece, edebinden ayaklarını uzatıp yatmamıştı. İmam-ı Şafii de, atına hiç binmemiştir o iklimde. Kafkas kartalı  Şeyh Şamil, Medine’ye ulaştığında, Ravza’ya yüz metre kala atından iniyor ve o büyük huzura, attığı her adımda iki rekat namaz kılarak varıyordu. Ömrünün geri kalan kısmını Mescid-i Nebevi’nin hizmetciliğine adıyor ve vefat edince de Cennetü’l Bâki’ye gömülüyordu.
Necip Fazıl,” Hac Hatıraları” adlı eserinde Peygamber’in huzuruna varışını şöyle anlatıyor: “Cidde’nin çelik bir levha gibi düz ve parlak hava alanına, bir nar-ı Beyza-beyaz ateş- müstevisine (düzlüğüne) ayak basarcasına sağ ayağımı kondurdum.Ne demek?
Peygamber ikliminin kapı eşiğine ayak atıyordum ve bütün melekelerim yerinde olduğu halde kendimde değildim.” Dağlar, tepeler ve kayalar, bana Peygamber ikliminden mahrem manalar fısıldıyor ve içimi haşyetle dolduruyordu.
Ey insanlık ehramının zirve taşı! Seni kelimelere ısmarlamak, durgun suda mehtabı balık kepçesiyle yakalamaya davranmak gibidir.
İçimde bu manalardan bir çağlayan, mukaddes ravzayı halkalayıcı parlak, sarı parmaklığın bir buçuk m. Yakınında, yine içimden çığlığı basmaktayım: Essalâmü aleyke yâ Rasülallah!
Burada, bu Arş ve Kürsüden faziletli yerde, toprak altında, yüzü Kâbe istikametinde, hayy(diri) olarak her şeyi ve beni seyrettiğini bildiğim Allah’ın Sevgilisi ve benim aşk sermayemin topyekun sahibi yatıyordu. Bana öyle geldi ki, o kalabalık içinde, bomboş bir düzlükteyim…Ne eşya, ne insan… O,yere uzanmış, sağ elini sağ yanağına dayamış, beyaz aydınlığa “sön” emrini veren siyah aydınlık gözleri ve bir hayal edilemez güzelliğiyle bana bakıyor.
Çıldıracak gibi oldum; fakat kimse gözlerimden boşanan soğuk yaşlardan başka bir şey göremedi. İçimden yalvarıyordum:
Peygamberim, Peygamberim, yüzü-suyu hürmetine hayat kazandığım Sevgili Peygamberim!..Seni seven Allah’tan iste: Bana ve müminlere sıhhat ve kuvvet versin!...Kıyamet gününe kadar bâki dininin  zaferini, ya da zafere doğru yol buluşunu dünya gözüyle görmeden ruhumu kabzetmesin. Duamız bu; bunu istiyor ve bu duanın kabulü için muazzam ruhaniyetine yapışıyoruz! Dile Allah’tan, sana “sen olmasaydın, âlemleri yaratmazdım” diyen Allah’tan dile!
(Halifelerin huzurlarında da) ben yine içimden çırpındım, yırtındım, kavruldum; ve can çekişen bir insan toniyle: Essalâmü aleyke yâ Halifeti Rasülüllah! Diye inledim durdum.
Girdiğimiz kapıya (Cebrail kapısı) geldik. Ayakkabılarımızı nasıl bulup, nasıl giyebildiğimizi, nasıl yürüyebilip, nasıl istikamet tutabildiğimizi bilmeden otelimizin maroken koltuklarına çöktük. Gece…Medine’nin semasında, içinde yıldızları öğüten bir huniden boşalırcasına bir nuranilik…
Necip Fazıl!.. Meğer bu günü görmek için dünyaya gelmişsin!..Secdeye kapan ve hamdet!..”  
İşte Üstad Necip Fazıl’ın mana yüklü bu duyguları yakalayıp, o büyük huzura böyle varmak gerekiyor. Ben o huzurda öyle samimi Cenab-ı Hak ve Peygamber âşıkları gördüm ki, gözlerinden akan billur taneleri yanaklarından süzülüp elbiselerini yıkamış vaziyette, âdeta ceryana tutulmuşcasına tir tir titriyor ve ellerini açmış dua ediyorlardı. Duaların kabul olacağını da biliyorlardı. Açıp ellerini Allah’a, gözyaşı döküp ağlıyorlardı. “Ya Rab! Sen affedicisin. Affetmeyi seversin. Bizi de affet” diyorlardı. Çoğu kere, kendi mana atmosferime nokta koyup, onların dualarına âmin dedim. “Senin aşkına yanan şu gönül sahibini affettiğin gibi, beni de affet Ya Rabbelâlemin” dedim.Islâhı ve hidâyeti mümkün değilse şayet, cezasını ve belâsını ver Filistin’deki, Keşmir’deki, Çeçenistan’daki, Doğu Türkistan’daki, Irak ve Afganistan’daki ve bütün dünyadaki inananlara zulmeden zâlimin” dedim..“Âcizim, günahkârım ve fakat peşimânım ya Rab!. Mahcubiyetimden dilimle ifade edemesem de , Sen her şeye vâkıfsın ve her şeye kâdirsin. Okuyuver duygularını, şu perişan pür melal hâlimin dedim.
Tarihi olaylar geçit yapıyor hafızamda bir bir. Gönlümde kasırgalar var, dilimde tekbir. Düşündüklerimi döksem yazıya, ne satırlara sığar, ne sayfalara, ne de cilt cilt kitaplara…Bugün bu kadaruyla iktifa edelim.  Şu naatımızla birlikte kalın sağlıcakla.
 
YA MUHAMMED DİYE DİYE
Sular gibi çağlıyorum,
Ya Muhammed diye diye
Hasretine ağlıyorum,
Ya MUHAMMED diye diye.
 
Hak mizanını koyunca,
Ümmetim sesin duyunca,
Koştum bir ömür boyunca,
Ya MUHAMMED diye diye.
 
Kalem olsaydım elinde,
Kelam olsaydım dilinde,
Yüzem ümmetin gölünde
Ya MUHAMMED diye diye.
 
Hakka davet şu ezanda,
İşim yok şüphede zan’da,
Hesabım versem mizanda,
Ya MUHAMMED diye diye.
 
Vazgeçtim dünya süsünden,
Ayrılmam Hak ölçüsünden,
Koşsam sırat köprüsünden,
Ya MUHAMMED diye diye.
 
Her kul bilir kemâlini,
Mahşerde yüce halini,
Seyretsem gül cemalini,
Ya MUHAMMED diye diye.
 
Lügattan dert siliyorum,
Derman sende biliyorum,
Şefaatın diliyorum,
YA MUHAMMED DİYE DİYE.
 

 

Telif Eseridir izinsiz kullanmayınız

 
 
 
 
 
 06

Bu sayının içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

Bir önceki Sayfaya Gitmek İçin Tıklayınız!

Bir sonraki Sayfaya Gitmek için Tıklayınız!

Atilla ALPAY
Atilla ALPAY Hayat Hikayesi
ÇORUM'UN KİRLİLİKLERİ….
            Şehrimizde "çevrecilik" deyince aklımıza  ya belirli gün ve aylarda yapılan çam dikimleri ve hatıra ormanları  gelmekte veya da baca gazları ile ithal  kömürlerin fiyatı ile  atmosfer kirliliği
hatırlanmaktadır.
Vilayetin çevre ile ilgili kurumları da sadece hava kirliliği ile ilgilemekte; basılan  dergi ve süreli yayınlarda da sadece yeşil çevrecilik özlemi dile getirilmekte, yazarların  akademik tezleri
aktarılmakta ve Çorum' un  elde kalmış son bir avuç piknik alanlarının resimleri  yayınlanmaktadır.
Yerel basının ise çağırılan haberlere gitmekten  öte  "kendiliğinden akletiği hiçbir önerisi, çözümü veya cesaretle üzerine gittiği  bir tespiti "yoktur.
İki yıl önce tüp gaz taşıyan lpg'li otomobil sayısı ticari araçlarda iki bin kadar iken bu gün bu  sayının ne olduğunu ve sokaktaki vatandaşa ne zarar verdiğini kimse araştırmamaktadır. Cadde kenarında bulunan zehirli gaz ölçüm araçları ise yaz günlerindeki atmosferdeki egzoz gazının  miktarını ölçmemekte; ölçüyorsa da  nasıl tedbirler alındığını  kimse  bilmemektedir.
Bu otomobillerin gizli karbon monoksit  zehirlenmesine "dur!" diyebilecek cesarette ne bir hukuk; ne de bir tıp adamı çıkabilmiştir.  Evlerde  şofbenlere  baca önerenler bu zehirli atık
için hiçbir şey söylememektedirler. Benzine göre  tasarlanmış motorlar bu gazı tam yakmamakta ve hele  kış aylarında bu şehrin insanlarını yavaş yavaş öldürmektedirler. Her sene yapılan egzoz ölçümlerinde de
motorlar benzine çevrilerek gidilmekte, kimse bu yürüyen zehirli gaz bombalarının hatırını  sormamaktadır. Ama her  köşede bir gaz dolum tesisi veya arabaları " çevirecek" tamirci bulunmaktadır. Bu işten çok da iyi para kazanılmaktadır ama halkın sağlığını  düşünen kimse yoktur.
Zehirli gazların  içindeki en sinsi olanı kokusuz karbon monoksittir. Kandaki hemoglobine  yapışarak  karboksi hemoglobin denilen müthiş bir zehirlenme yapar. Bunu oksijen  çadırı ve maskesi ile de kimse önleyemez. Yapılacak hareket derhal kan değiştirilmesidir. Yüz elli bin kişinin kanını  kimse değiştiremeyecektir ama gizli gizli hastalanarak  vefat  edenler  için ulu mezarda  mutlaka bir yer
bulunacaktır.
Bu kentin  baş ucundaki  çimento fabrikası  birazda Fransızlar para kazansın diyerek  hâlâ kaldırılamamıştır. ( oraya " filtre takılmıştır , zararı  olmaz" söylentilerine inananları her sabah
namazı vakti su deposu çamlığına  duman deşarjını seyreylemeye çağırıyor ve yanlarında da gaz maskelerini de getirmeye davet ediyoruz.)
Ayakucumuzdaki belediyenin  asfalt  şantiyesi ile küçük ve büyük sanayilerin, şeker fabrikasının bacaları da arada  bir bu kirletmeye katılmakta, kentin kanalizasyonu ile et kesim-eski salyangoz
fabrikasının- tesislerinin, kimyasal maddelerin ve hele hele tıbbi atıkların  nereye gittiğini, 125 tavuk çiftliğinin ayak ve atıklarının gömülü olduğu arazilerde asit yağmurları ile birleşerek yeraltı sularına karışıp karışmadığını da  kimse  sormamaktadır. Bölgede köy, ilçe ve  illerin  atık suları, lağımları ve kanalizasyonlarının  tam olarak kimyasal, fiziksel ve biyolojik olarak arıtıldığını, tabiata temiz su olarak salındığını  kimse söyleyememektedir.  Hele hele  denetimsiz su sondajları yeraltındaki kil tabakalarını delik deşik etmiş ve kirli ve temiz sular birbirine karışmış, milletin  ortak malı olan yeraltı  su şebekeleri de böylece "halledilmiş"  bulunmaktadır.
Bütün  bunların yanında hacmi gittikçe büyüyen ve korkunçlaşan dev bir canavar niteliğindeki Çorum Çöplüğü de hemen her gün metan gazı patlamaları ile gelecekteki en büyük çevre felaketini adeta "haber" vermektedir. Hele bu çöplüğün altında biriken kirli suların oluşturduğu "çökek gölü" nün kokusu dört km. öteden bile duyulmakta ve çöplüğün  sürekli yanan dumanları uzaydan bile görünmektedir. En yakın yerleşim birimlerinden  Toki konutlarında oturanlar  daha kaldırım ve pazaryeri şikâyetlerini  aşamadıklarından  yakında kendilerini yiyecek olan bu büyük çevre felaketini henüz fark edememişlerdir. Atmosfer kirliliği, yer altı suları kirliliği, mikrobik kirlilik ve koku  kirliliği  gibi birçok "hasleti" bünyesinde barındıran çöplüğümüz hakkında kimsenin henüz bir fikri yoktur.
Bu kirliliklerin  haricinde   birde  görünmeyen kirlilikler  vardır. Bizce en tehlikelisi de  bu tür kirliliklerdir.
Cep telefonlarının  baz istasyonu veya röleleri  denilen  şiddetli elektromanyetik dalga üreteçleri  gittikçe  şehrimizin  içlerine yerleştirilmekte,yüksek direk  kullanma mecburiyeti olduğu ve
insanlardan uzakta  kurulmaları gerekliliği  dururken ilimizde de evlerin duvarlarına monte edilmekte; insan sağlığı hiçe sayılmaktadır. Kalp pili veya kapakçığı olan hastaların, metal bacak veya organ protezi taşıyan insanların bulunup bulunmadığına  bakılmadan, küçük çocuklar hesaplanmadan yerleştirilen bu rasgele antenler için TBTAK tebliğ üstüne tebliğ yayınlamakta ama kimse kaale almamakadır. Telsiz ve linksiz radyo vericileri, sayıları gittikçe artan cep telefonları ile atmosfer kirlilikleri ile hava su ve ışık kirliliği  Çorumluyu fizyolojik ve   tıbbi  olarak yaralamakta tabelalardaki  yabancı
kelimelerle meydana getirilen başka kirlilikler ise de  konuşma lisanımızdaki  hastalıklara  eklenerek bir "kültür  kirliliği " oluşturmaktadır.
İnsanlarımızın  okuma merakı   gitmiş yerine  televizyon seyretme hastalığı gelmiştir. Geleneksel ve helal kazanç peşinde koşan Türk insanının hassas yapısının yerini de  duyarsızlaşma, bencillik ve
lüks tüketim ile rantiyecilik hastalıkları  aldığı için  bu gizli rehasızlıklarda sinsice ilerlemektedir. Hele hele ülkemizin önde gelen  sektörlerinden  fuhuş  sektörü de alabildiğince  yükselmiş ve bu aziz
şehir artık " kerhanesi-genelevi- ile meşhur bir kent olup çıkmıştır. Konuşmaya  ve yazmaya utandığımız  bu hastalık ise kazanç sahipleri vergi rekormeni yapacak kadar  revaçtadır.
İstanbul'un fethine giden sahabe ordularının nal seslerinin yankılandığı ve Anadoluyu Türkleştiren Alparslan' ın askerlerinin otağ kurduğu  Çorum ovası, böylesine  fuhuş yuvalarını  bünyesinde bulundurmakla bir talihsilik  yaşamakta ve buranın müdavimi olan insanlarımız da  başka bir boyutta  kirlilik  yaşamakta veya taşımaktadırlar.
Bütün bunlara  sebebiyet veren  esas kirliliğimiz ise  "ahlak kirliliği" olup  ; buna  çare bulunmadan  hiçbir  kirliliğe çare bulunacağı kanaatinde de

 

Telif Eseridir izinsiz kullanmayınız

 
 
 
 

 

 07

Bu sayının içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

Bir önceki Sayfaya Gitmek İçin Tıklayınız!

Bir sonraki Sayfaya Gitmek için Tıklayınız!

Hüseyin Hüsnü GÜREL
Hüseyin Hüsnü GÜREL Hayat Hikayesi

TBMM DİLEKÇE KOMİSYONU BAŞKANLIĞI’NA ANKARA GEÇEN SAYIDAN DEVAM

1045 Erzincan depreminde gökte muazzam miktarda doğalgazın alev ile yanması ile güneş ile ayın rengi kan rengine boyanmıştır
1939 Depremi olduğu esnada her yer 80-100 Cm donmuş karlar ile kaplı bulunuyordu. Bu depremde yeraltı deprem hareketleri başlamadan kısa süre önce; yeraltından muazzam patlama ve uğultulu gürültülü sesler işitilmiş ve karanlık gecede etraf nur gibi ışıklanmıştır. Bu depremde çorapsız, ayakkabısız, yalınayak ve çıplak halde; çok soğuk havada karların üstünde yürünmüştür. Bu depremden 6-8 saat sonra hava çok ısındığından ve karlar eridiğinden; soba yakılmadan mahruti çadırda depremin ilk gecesi geçirilmiştir. Bu depremde hava çok ısındığından depremin 3. ve 4. gününden itibaren ölüler kokmaya başlamıştır. Bu depremde Erzincan ovasının güneyindeki Sultan Seydi mevkii civarından çıkan alevler günlerce göklere fışkırmıştır.
1983 Erzincan depreminde deprem başlamadan önce yeraltından patlama ve uğultulu gürültülü sesle işitilmiş; bazı yerlerden ve özellikle Kırklar tepesinden çıkan alevler göklere fışkırmış; etraf nur gibi ışıklanmış; atmosfer sis bulutu ile kaplanmış; gökyüzü kızıl renge bürünmüş; hava çok ısınmıştır. Bu depremde kar olmadığı için kar erimesi olmamıştır. Bu depremde Erzincan ovasından çıkan katran gibi petrol maddesi Fırat nehrinden günlerce akıp gitmiştir. 1992 Erzincan depreminde bazı yerlerden alevler göklere yükselmiş; etraf nur gibi ışıklanmış gökyüzü saatlerce ve günlerce kızıl renge bürünmüş; bazı yerlerden alevler ve Karakaya köyü civarında büyük alev topu göklere fışkırmıştır
Bu depremde bulutların çok üstünde doğalgazın alevle yanması ile Erzincan ovasındaki çok soğuk hava ısınmış; hava çok ısındığından sabaha karşı paltolar çıkarılmış ve ovadaki karlar erimiştir.
Erzincan ovasında trilyonlarca m3 çok soğuk havayı ısıtan ve ovadaki karları eriten doğalgaz miktarını hesaplamak mümkündür. Bu hesap yapıldığında; her deprem gecesi Erzincan ovasında Ülkemizin yıllık doğalgaz ihtiyacı olan 20 milyar n3 doğalgazdan kat kat fazla doğalgaz yandığı anlaşılmaktadır.
Erzincan ovasında bulutların üstünde milyarlarca soba yakılsa; bu ovadaki karlarların eriyemeyeceği düşünülürse; her deprem gecesi Erzincan ovasında gökte muazzam miktarda doğalgaz yandığı kabaca hesaplamak mümkündür. 
Depremlerde Melekler ve Huriler Erzincan ovasındaki trilyonlarca m3 çok soğuk havayı ısıtmamakta ve ovadaki donmuş karları eritmemektedir.
Sözü geçtiği gibi Erzincan ovasındaki çok zengin doğalgaz yatağı ile Ülkemizin ve Erzincan'ın kaderi değişecek; Ülkemizin bütün doğalgaz ihtiyacı fazlası ile karşılanacak; fazla doğalgaz harice ihraç edilecek; Ülkemiz doğalgaz bakımından dışa bağımlılıktan kurtulacak; Mersin Akkuyu da ve Sinop da nükleer enerji santral inşasından ve vazgeçilecek; doğalgaz ve elektrik fiyatları çok ucuzlayacak ve yüz binlerce insana iş imkanı sağlanacaktır.
Doğa Erzincan ovasında çok zengin doğalgaz yatağı varlığını açık ve belirgin şekilde ortaya koymaktadır. Bu doğalgaz yatağını Allah'tan başka hiçbir kimse yok edemeyecektir.
Doğa tarafından çok açık ve belirgin şekilde ortaya konulmuş olan Erzincan ovasındaki bu doğalgaz yatağı varlığı T.P.A.O. Genel Müdürlüğünce ve TÜBITAK Başkanlığınca kabul edilmemektedir.
Akıllı ve yetenekli petrol ve doğalgaz konularında uzman teknik elemanlar Erzincan depremlerini yaşamış olan sokaktan geçen hamal efendileri dahil binlerce ve on binlerce görgü tanığı ile görüştükleri ve gerekli soruşturmalar ile gerekli araştırmalar yapıldığı taktirde; Erzincan ovasındaki çok zengin doğalgaz yatağı varlığı kabul edilecektir.

 

Telif Eseridir izinsiz kullanmayınız

 
 
 
 

 

  08

Bu sayının içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

Bir önceki Sayfaya Gitmek İçin Tıklayınız!

Bir sonraki Sayfaya Gitmek için Tıklayınız!

İsa KAYACAN
İsa KAYACAN Hayat Hikayesi
AZERBAYCAN'IN MİLLİ ŞAİRİ AHMET CEVAT
Türk dünyasının büyük şairlerinden, Azerbaycan'ın milli şairi Ahmet Cavat Ahundzade hakkında bilgilerimizin fazla olduğunu söyleyemiyoruz. Ahmet Cavat Ahundzade 1918 -1920 yıllarında kurulan Azerbaycan Halk Cumhuriyetinin kurucularındandır.
Tokat Şairler ve Yazarlar Derneği Kümbet Dergisinin Nisan-Eylül 2008 aylarına ait 12 nci sayısında yer alan Rahman Salmanlı'nın “Azerbaycan'ın İstiklal Şairi Ahmet Cevat” başlıklı araştırmasından yararlanmak istiyorum. Zaten sayın Salmanlı'da 4 ayrı kaynaktan yararlanarak yazısını, araştırmasını hazırlamış efendim:
Ahmet Cevat ilk Azerbaycan Parlamentosunun üyesi ve sekreteridir. Şair, Azerbaycan'ın dünyaca ünlü bestecisi Üzeyir Hacıbeyov'la yakın dostluk kurmuştur. Azerbaycan'ın devlet marşının sözleri A. Cevat'ın, musikisi Üzeyir Hacıbeyov'undur.
Azerbaycan'ın üç renkli bayrağı da onun faaliyetlerinin sonucu ortaya çıkmıştır, çıkarılmıştır.
Ahmet Cevat, şiir-sanat âlemine atıldığı ilk günden itibaren Türk dünyasının en ünlü şairleri arasına girmeyi başarmıştır. O'nun “Çırpınırdın Karadeniz” şiirine Ü. Hacıbeyov musikisiyle bestelemiş ve bu şarkı 75 yıldan beri, Azerbaycan ve Türkiye'nin radyo ve televizyonlarında sürekli seslendirilmektedir.
Atatürk, “Çırpınırdın Karadeniz” şarkısını ilk defa dinlerken, çok duygulanmış, gözleri yaşarmıştır.
Ahmet Cevat 1918 yılında iftihar ve onur duygularıyla Gence'den seslenir:
“Bayrağına hain bakan,
Hain göze ben dikenim.
Vurulursam gölgesinde,
Helal olsun ona kanım.”
07 Aralık 1918 tarihinde Azerbaycan Halk Cumhuriyeti Parlamentosunun açılışı sırasında, binanın çatısına çıkanların kalpleri vatan aşkıyla çarpıyordu. Gördüklerini mısralara döken A. Cevat yüzünü bayrağa tutarak şöyle diyordu:
“Türkistan yelleri öpüp alnını,
Söylüyor derdini sana, bayrağım,
Üç rengin resmini Kuzgun Denizden,
Armağan yollasın yara, bayrağım.”
Ahmet Cevat'ın bayrağa sarılışıyla, bayrak sıradan bir kumaş olmaktan çıkıyor. Yüceliyor, kutsallaşıyor, canlı bir varlık gibi insanlarla ve şairin kendisiyle konuşuyor:
“Gül renginde bir bayrağın,
Ortasında bir hilal,
Ey, al bayrak, senin rengin,
Söyle neyçin böyle al?.”
Ahmet Cevat, ömrünün sonuna kadar Azerbaycan'ın özgürlük mücadelesinin içinde, başında yer alır. Azerbaycan, 28 Nisan 1920 tarihinde Sovyetler tarafından işgal edildiğinde, milli bayrağa hitaben şöyle seslenir:
“Çok ayrı düştüm,
Üç renkli bayraktan,
Ay dostlar, ben yoruldum,
Bu gizli ağlamaktan..”
Savaştaki acılar şairin kalbini incitir:
“Karları boşamış mazlumların kanı
Ölenler çok fakat mezarı hanı?
Ayaklar altında şövketi-şanı
Kalanları görüp feryada geldim”.

Telif Eseridir izinsiz kullanmayınız

 
 
 
 
 
 09

Bu sayının içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

Bir önceki Sayfaya Gitmek İçin Tıklayınız!

Bir sonraki Sayfaya Gitmek için Tıklayınız!

Selma GÜRSEL
Selma GÜRSEL Hayat Hikayesi
PİRİNÇ PİLAVI
1 kilo pirinç
1,5 ölçü et suyu veya düz su
İstenildiği kadar tuz
2 yemek kaşığı tereyağı
1 yemek kaşığı sıvı yağ
 
                 Pirin ölçü ile ayarlandıktan leğende konularak pirincin üstünü kapatacak kadar sıcak su konulur. Sudan sonra bir yemek kaşığı tuz suya konarak karıştırılır ve yarım saat ıslatılır.
                 Sonra bir tencereye et suyu veya düz su konulur su kaynarken ıslanan pirinç süzülerek güzelce yıkanır ve kaynayan et suyuna yarım yemek kaşığı tuz konulur ve pilav tane tane olması için iki kaşık sıvı yağ konularak pirinç ilave edilir pirinç karıştırılarak kısık ateşte kapağı kapatılarak pişirilir. Pirinç suyunu çemene kadar pişen pirinç pilav göz göz olur
Tencere ateşten pilava kapağı açarak beyaz kağıt ile kapatılarak alınır dinlenmeye bırakılır. On dakika sonra iki kaşık tereyağı eritilerek tenceredeki kağıt kaldırılır kızdırılan tere yağı ekilir ve pilav karıştırılarak bir iki dakika dinlendirilin ve tabaklara servis yapılır, üzerine istenilirse kara biber ekilir.

 

 

Telif Eseridir izinsiz kullanmayınız

 
 
 
 
 10

Bu sayının içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

Bir önceki Sayfaya Gitmek İçin Tıklayınız!

Bir sonraki Sayfaya Gitmek için Tıklayınız!

Mahmut Selim GÜRSEL
Mahmut Selim GÜRSEL Hayat Hikayesi
EVLER VE DAĞLAR
Birbirini izleyen vagonlar gibi
Sıra sıra dağlarımız var.
Yaptığımız yapılar neden ovada?
Dağların etekleri barınmaya yarar.
Hiç gördün mü sen eski kavimden
Ovada bulunan bir yapısı var!
Onlar yılların birikimi ile yaşar
Birikimlerden fayda umarlar.
Yapısını dağ eteklerine yapar,
Neden diye düşündük mü?
Deprem, sel ve rüzgâr gerekçesi bunlar.
İşte atalar ondan evini dağda yapar!
 15 Kasım 2011 14,30 Çorum

 

Telif Eseridir izinsiz kullanmayınız

 
 
 
 

 

 
 11

Bu sayının içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

Bir önceki Sayfaya Gitmek İçin Tıklayınız!
Sevim HARDAL
Sevim HARDAL Hayat Hikayesi
BU DÜNYADA, BU DÜNYADA
Haram kazanç yememeli
Bu dünyada, bu dünyada!
Ben ne idim dememeli
Bu dünyada, bu dünyada!
 
Vurduğunu yatırırsın,
Beş yıldızda oturursun
Öteye ne götürürsün
Bu dünyada, bu dünyada!
 
Yaylalarda koyun meleşir
Deryalarda gemin dolaşır
Bir boğaz için çalışır
Bu dünyada, bu dünyada!
 
Dönerlerde taşın vardır
Uçarlarda kuşun vardır
Tükenmedik aşın vardır
Bu dünyada, bu dünyada!
 
Sağ demezsin, sol demezsin
Yağsız aş, yavan yemezsin
Gece kondu beğenmezsin
Bu dünyada, bu dünyada!
 
Kadillaklar, Mersedesler
Güzel kadın, güzel eşler
Bir gün yolların yokuşlar
Bu dünyada, bu dünyada!
 
Anlarsın aynayı gonyayı
Terk edersin yalan dünyayı
SEVİM der bir metre arsayı
Bu dünyada, bu dünyada!
26,02,2001 Bitlis

 

Telif Eseridir izinsiz kullanmayınız

 
 
 

 

 
Bir önceki Sayfaya Gitmek İçin Tıklayınız!

Bu sayının içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

 

Çalışmalar TELİF ESERİDİR Yazarlarımızın gönderileri ile yayına alınmıştır.
corumlu2000@gmail.com
Mahmut Selim GÜRSEL  
yazarlarımız yaptıkları paylaşımlardan sorumludur.
Sitemiz ve yazarlarımız;hukuka, yasalara, telif haklarına ve kişilik haklarına saygılı olmayı amaç edinmiştir.