DİKKAT ! BU BİLGİLER TELİF ESERİ OLUP YAZARI VE YAYINEVİMİZDEN  İZİN ALINMADAN KULLANILMAMALIDIR.

YIL 14     SAYI 164    25 Ekim 2012

Mahmut Selim GÜRSEL BAYRAMLAR
Atilla ALPAY ÇORUM'DA MUTFAK KÜLTÜRÜ
Mustafa TURAN BAYRAM DEYİNCE
Mustafa Nevruz SINACI İNSAN VE MÜSLÜMAN OLMAYA ÇAĞRI
Müslüm TUNABOYLU YALNIZLIĞIN SAATLERİNİ YOLCU EDERKEN
İsa KAYACAN SORUMLULUK
Selma GÜRSEL DİNİ BAYRAMLAR GELENEKSEL BAYRAM YEMEKLERİ
 
 
 
 01

Bu sayının içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

Bir önceki Sayfaya Gitmek İçin Tıklayınız!

Bir sonraki Sayfaya Gitmek için Tıklayınız!

Mahmut Selim GÜRSEL
Mahmut Selim GÜRSEL Hayat Hikayesi
BAYRAMLAR
            İnsanların topluca yaşadıkları yerlerde zaman içinde bazı kutlamalar yapmışlar ve bu kutlamaları her yıl aynı zaman ve günlerde kutlar olmuşlardır. Zaman içerisinde kutlamaların bazıları bir öneli ve bir zaferi kapsayan olarak; bazıları da geleneksel olmuş, bazıları ise dinsel olarak insanlar kutlamışlardır. Bu al iki bayramı bir arada kutlayacağız. Kurban Bayramı ve 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı.
Kutlamaları şu şekilde sıralayabiliriz!
Dini Bayramlar; Milli Bayramlar; Kutsal günler ve Haftalar bayramları bu ay kutlamakta olduğumuz Kurban bayramı olarak gözden geçirelim.
Dini Bayramlarımız: Ramazan Bayramı ve Kurban Bayram Dini bayramlar kameri takvime göre hesap edilir ve Ramazan Ayı 10 öne gelen bir periyotu izler.
Ramazan Bayramı Müslümanların tuttukları Ramazan Orucunun bitiminde kutlanır. Bayram namazı kılınır ve bayram kutlamaları yapılır. Bu kutlama tutulan orucun ve oruçlu iken nefse hakim olmanın imtihanı olan yemek, içmek, bakmak dinlemek, söylemek, cinsi münasebet gibi bir çok işlerin oruçlu iken yapılmamasının sonlanması ve dini vecibeler çerçevesinde bu kazanılan hasletlerin devam ettirilmesinin kutlanması olarak gözükür. Küçükler büyüklerini akraba ve arkadaşlarını ziyaret ederek bayramlaşırlar. Büyükler de onlara iade ziyaretlerde bulunurlar.
Kurban bayramı Haç ayı olarak bilinen Zilhicce Ayının 10 günü kutlanır. Hacı adayları Mekke’de Arafat vakfesinden dönerek tavaf ve saylarını bitirdikten sonra ihramdan çıkarak hacı olurlar. Diğer ülkelerde bulunan Müslümanlar da bayramın birince günün sabah namazından itibaren bayramın dördüncü günü ikindi namazı dahil olmak üzere Teşrik Tekbirleri getirirler. Bayram namazı Kurban kesme imkanı olanlar kurbanlarını keser üçte birisini kendi evine üçte birisini eşe dosta ve üçte birisini da fakirlere dağıtırlar. Küçükler de bayram ziyaretlerine giderler. Büyükler de iade ziyareti yaparlar.
29 Ekim Cumhuriyet Bayramı
29 Ekim 1923’te Türkiye Büyük Millet Meclisi, Teşkilât-ı Esasiye Kanunu’nda (1921 Anayasası) yaptığı değişiklik yapılarak devletin yönetim biçimini “Cumhuriyet” olarak ilan edildi. Cumhuriyetin ilan edilmesi aynı gece 101 pare top atışı ile kutlandı. 2 Şubat 1925’te Dışişleri Bakanlığı tarafından düzenlenen bir kanun teklifi ile 29 Ekim’in bayram olması önerildi. Teklif 19 Nisan’da TBMM tarafından kabul edildi. Böylece 29 Ekim, 1925 yılından itibaren yurt içinde ve dış temsilciliklerimizde bayram olarak kutlanmaya başlanmıştır.
Cumhuriyetin ilan edildiği 29 Ekim günü Ulusal Bayramdır. Türkiye’nin içinde ve dışında Devlet adına yalnız 29 Ekim günü tören yapılır. Bayram 28 Ekim günü saat 13.00’te Başkentte yapılan yirmi bir pare top atışı ile başlar ve 29 Ekim günü saat 24.00’te son bulur
Kurban bayramınız ve 29 Ekim Cumhuriyet Bayramınız kutlu olsun!
 
 
 
 
 

 

 02

Bu sayının içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

Bir önceki Sayfaya Gitmek İçin Tıklayınız!

Bir sonraki Sayfaya Gitmek için Tıklayınız!

Atilla ALPAY
Atilla ALPAY Hayat Hikayesi
ÇORUM’DA YEMEK  KÜLTÜRÜ :
Bir antropolojik değer olarak ele  alındığında bir yerin  medeniyet ölçüsü biraz da  yemekleri veya beslenme sanatı ile  belirlenmektedir.
Yemek yapımında kullanılan malzemeler, oranları, servis sırası, mutfak adabı ve beslenme tarzının düzgünlüğü orasının  ne  kadar yüksek bir  medeniyet seviyesinde olduğunu  gösterir. İklime,inanca,geleneklere ve bölgeye göre de  farklılıklar gösteren bu kültürün  dengeli  ve uyumlu olması demek ; evrensel lezzet değerlerini  yakalaması; insana, sağlığına zevklerine ve hatta  koruyucu tıbba da  uygun olması  demektir.
Çorum yemekleri  hemen hemen  çevresindeki vilayetler gibi  ortak çeşnilere de sahip olmasına  rağmen elde ettiğimiz veriler bütün ana tariflerin,bazı yemek isimlerinin ve hazırlanış biçimlerinin  Orta Asya  menşeili  olduğunu göstermekte ve zaman  zaman halkın değişen alım gücü  ile farklılaştğını ortaya koymaktadır.
Bizde burada yemek tariflerini değil onların  muhteviyatlarını ve bunların kültürümüz içindeki  yerini  anlatacağız.
Çorum yemeklerinin  hazırlama ortamının  temel   malzemeleri ;meşe odunu  ateşi,koyun  eti, soğan ve  bakır tencere üzerine temellenmiştir.
Çorum  yemeklerinin ortak özellikleri şunlardır:
Çorbalar  daima başlangıç yemekleridir. Tarhana,mercimek, hamurlu türlü çorbalar Orta  Asya geleneğinin devamıdır.Aş’ lar denilen bu seri de arapaşı,tutmaç,çatalaşı vb gibi tarifler de hep bu malzemeleri görmekteyiz. (8)
Hamur işleri  ana yemeklerin altyapısını belirler. Bunların da türlü çeşitli tarifleri vardır.
Ekmek kültürü mayasız hamura temellenmiş  yufka formundan  ibarettir. Ekşi maya çok sonraları icad olunmuş ve bugünki modern  ekmek türleri 20.yüzyılın başında ortaya çıkmıştır.Levha halinde ,saçda ve odun ateşinde hazırlanan ekmekler kara ve bol kepekli undan yapılırlar.Mısır nu ekmeklere girmez ama bazen çörekler de kullanıldığı  olur.
(Mayalı  yegane  hamur türü  olan kızartma  mayalısı ramazana  has ve tok tutması için yağda kızartılmış bir besin maddesidir.)
Çorbalardan  sonraki ana  yemek  et yemekleridir. Onların da hammaddesi öncelikle kuzu ve sonra da tercihan dana  etidir.Bunlarda genellikle  daima haşlama  olara kullanılır.
Öğünler sabah ve akşam olmak üzere iki çeşittir. Uzun yaz günlerinde ilkindi vakti pazar ekmeği denilen mayalı ve uzun bir tür pide yağlanarak, haşlanmış yumurta, çökelek ve  üzümle yenir. Bu tarz ilkindi kahvaltısı genellikle arasta esnafının tercihiydi.
Sabah kahvaltısı bilinmez. Çay içme alışkanlığı Cumhuriyetin hediyesidir.Onun için Eskiden  sabah “ekmeği adeti”vardı.Yufka dürümü içine  tereyağında yumurta  vs konulur,kış mevsiminde de kahvaltıda kırmızı mercimek ve paça çorbaları içilirdi.
Bazen ağır kış mevsimlerinde içyağları  kızartılarak yemeklere konurdu.Hayvansal yağlar  olarak tereyağı(sadeyağ) yenmiş,ekstradan kaz yağı ,ceviz ve badem yağı gibi kıymetli malzemelerde kullanılmıştır.
Bulgur en önemli malzemeydi.Pirinç pilavı düğünler hariç pek yenilmezdi.Uzun bir süre de lüks ve pahalıydı.Buğday yarması da çorbaların ve birçok  yemeğin ana hammaddesini teşkil ederdi.
Şekerin üretimi yoktu. Rusyadan kelle olarak (büyük parçalar  halinde gelirdi).İnsanların şeker ihtiyacı hoşaf ve kompostolardan, kurutulmuş meyvalardan  karşılanırdı.Ekşi pekmez şerbeti en gözde içecekti.. (Zaten pekmez hemen her evde  kaynatılırdı. Beyaz ,ak pekmez ,kara pekmez ve ekşi pekmez denilen değişik şekilleri olurdu.)
Tavuk münferit  bir yemek türü olarak fazla benimsenmemiştir. Aş’lara yani çorbalara etsuyu yerine katılmış, parçalara ayırılarak muhtelif yemeklerin içine karıştırılmıştır.Hindi ve kaz daha revaçtadır.
Et ve sebze yemekleri  arasında daima  iyi bir denge vardı. Kabak, ıspanak,karabakla, soğukluk  denilen  semizotu,lahana,fasüle kavurması ,patlıcan yemekleri her zaman türlü olarak tercih edilirdi.
Baklava  türleri o kadar zengin değildi. Has baklava bu yörenin baklavası olmayıp bol nişastalı ve hafif Burma türü (Çorum’ baklavası denilen) modellerde dahil olmak üzere birkaç çeşit baklava bulunmaktaydı. Un ve irmik helvaları mevsimler ve özel günler içine yayılmışken baklavalar bayramlarda yapılırdı.
Mevsimlerinin  üçte ikisinin kış olduğu Çorumda sebze ve  meyva kurutma işleri de  önemini  hiç bir zaman yitirmemişti.
Sonuç  Olarak :
Görülüyor ki Karadeniz bölgesinin  Karalahana, mısır ekmeği ve hamsi kültürü iç ve  orta anadoluya girememiş, Çorum ve havalisi  hep kendi tercih ve tarifleri  üzerine yaşamaya devam edegelmiştir.Ulaşım  imkanlarının olmadığı yıllardan bugüne  kadar da bu durum pek değişmemiştir.(Denebilir ki eski Çorumlu da Orta Asyadaki  Ataları gibi beslenmekteydi.)
Ağır kızartmalar, baharatlar,acılı malzemelere ,isot,kırmızı biber vb olan düşkünlük burada  yoktur.Güneydoğu ve doğu anadolunun ağır ve zengin kebab  kültürü hiç görülmez. Kuru baklagil ezmelerinden  oluşan arap yemek  tarifleri ile acem etkisi ile hazırlanmış safranlı , baharatlı içli pilav türleri ise  hiç yoktur ve görülmez.
Yegane  kebablar kuyu ve tandır  kebabıdır.(9) Onlarında pişirme metodları son derece  hafiftir.Bunu toprak kaplı güveç  yemekleri olan keşkek ve benzerleri takip eder.Onlar da odun  ateşinde pişerler. En ağır ve özgün yemeklerden olan İskilip Dolması bile  et suyu buharında hazırlanmaktadır.
Göçmen unsurlarla gelen yemek tarifleri  (arnavut ciğeri vb)genel  kabul görmemiştir.Çerkes tavuğu gibi  zor  yemekler  ise sadece etnik mutfaklarda kalmış halk arasına yayılamamıştır.
Hamur işlerinin  ağır  olmaması  için bütün yemek çeşitlerinde  bunlar haşlanmaktadır. Sadece çok küçük parçalı  olarak çorbaların üzerinde kızarmış hamur garnitürleri görülebilmektedir.
(Mantılar,su böreklerinin hamurları dahi hep  haşlanarak kullanılmaktadır.Bu da sindirimi kolaylaştırmaktadır)
Kullanılan  baharatlar karabiber,kekik,kimyon vb gibi  çok bulunan baharat türleridir.Tarçın ise tatlılar için kullanılır. Ağır bir baharat yelpazesi yoktur.Yemekler acılı çok tuzlu ve bol baharatlı değildir.
Yoğurt  tam anlamıyla mutfağa ,ayranda sofraya egemendir. 
Kuru fasülye ve bulgur pilavı,soğan ve turşu gerçekten  Çorum ve havalisinin  milli  yemeği olarak  bilinmektedir.
Domates salçası, tarhana, turşu,erişte,pekmez,pestil. Meyva kuruları daima evde hazırlanır. Dışarıdan satın alınan mallara sebzeler hariç güvenilmez.Etler bile etlik adı altında evde kesilerek kullanılır. Sucuklar  evde  doldurulur.Çemen çiğ olarak da yenilir.
Ege ve akdenizdeki bölgesindeki zeytinyağı  kültürü orta ve iç anadolu’ya  ulaşamamıştır. Bunların  getirdiği dolma ve sarma kültürü de burada  etli ve haşlama olarak  devam eder. Balık yemekleri anadolu kültürüne   20.yüzyılın sonunda egemen olmuştur.(10)
Osmanlı  saray mutfağının dünya yemek kültürleri arasında  özel ve üstün bir yeri olmasına rağmen yine de  bilinenleri Anadolu yemek  kültürüne uymamaktadır.
Saray yemeklerinin  uzantıları olan ve tuzlu yemeklerde meyva parçaları (mesela kavun dolmaları,erikli pırasa çorbası.vb)  kullanma alışkanlığı  hiç kabul görmemiştir.Osmanlı  sarayı Anadolu’ dan sadece çorbaları ve bazı hamur  işlerini almıştır.(Saray yemeklerinin de tarifleri çok özeldir ve bunlar ayrı  bir tez ve araştırma konusudur.)11
Özet  olarak söylemek gerekirse “Çorum  Yemekleri” Orta Asya kökenli ve öğünleri  orta kalorili, hazmı kolay,yapımı fazla zaman almayan günümüzün hekim tavsiyelerine uygun  tipik halk yemekleridir. Osmanlıdan beri il merkezinin  tarifleri nerede ise  (yeni  sıvı yağlar ve margarinler ve yeni bazı malzemeler  hariç) 1950’ lere kadar  nerede ise  değişmeden gelmekte ve herkez atalarıdan  gördüğü gibi yaşamaya  ve besin maddelerini  hazırlamaya devam etmekteydi.
Bakır kapların yerine alüminyumların sonrada  teflonların girmesi, margarin denilen ucuz hidrojenli yağların yaygınlaşması, rafine beyaz undan ekmek ve sentetik mayaların  kullanılması,toprağa dayalı kapalı ev ekonomisinin yerini alan marketçilik bütün yemek kültürümüzü altüst  etmiş ve sağlığımızı da beslenme kültürümüzü de iyice yok etmiş durumdadır.
Fast foodların egemen olması, ab normları, Avrupalılaşma, globalleşme vb gariplikler neticesi bugün Çorum’un geleneksel Yemek Kültüründen   bahsetmek artık mümkün değildir.

 03

Bu sayının içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

Bir önceki Sayfaya Gitmek İçin Tıklayınız!

Bir sonraki Sayfaya Gitmek için Tıklayınız!

Mustafa TURAN
Mustafa TURAN Hayat Hikayesi
BAYRAM DEYİNCE
            Bir bayramı daha idrak etmenin mutluluğu içerisindeyiz. Sağlık ve afiyet içinde bizleri bugünlere kavuşturan Rabbimize sonsuz şükürler olsun.
            Bayramlar, birliğimizi pekiştiren, Mevlana iklimlerinde hoşgörü çiçekleri yetiştiren, nefsimizi Yunus’un sevgi çağlayanlarından kana kana sulayıp geliştiren, örf ve adetlerimizin yaşanmasına vesile oluşturan, küsleri  barıştırıp kaynaştıran, bütün bir milleti dostça yaşamaya alıştıran neşe ve sevinç günlerimizdir.
Yahya Kemal’in: “Doludur gönlüm ışıklarla bu bayram sabahı” mısralarında ifadesini bulan ve içten gelen samimi duygu ve hislerle camilerin tıklım tıklım dolması, hep birden coşkuyla okunan tekbirler, bayram namazının ardından bayramlaşmalar imanların dışa yansıyan tezahürleridir. Öte yandan temiz ve yeni elbiselerini giymiş cıvıl cıvıl çocukların büyükleriyle bayramlaşmaları da mana iklimlerinde ayrı bir zevk ve mutluluk esintisi meydana getirir.
            Gerek Ramazan, gerekse Kurban gibi dini bayramlarımızın ve milli bayramlarımızın ayrı özellik ve güzellikleri vardır. Kurban kesmenin, günah ve kötülükleri de kesme işareti olarak kabul edilmesi, fakir ve yoksullara kurban etinin dağıtılması, Ramazan’ın ise, iftar ve sahurlarındaki muhabbet ve bereket, fıtır ve sadakalarıyla kimsesizlerin sevindirilmesi suretiyle, tüm gönüllerde manevi bir zevk yaşanması ne güzel bir duygudur. Milli Şairimiz M. Akif, Bayram şiirinde toplumda görülen neşe ortamını:               
 “Afak bütün hande, cihan başka cihandır
Bayram ne kadar hoş, ne şetaretli zamandır. ”mısralarıyla ne güzel tasvir edip resimlendiriyor. Ancak son zamanlarda özellikle de Ortadoğu ve Güney Doğu Asya’da meydana gelen savaş ve afetler, bayramların sevinçten ziyade acı ve buruk bir atmosferde yaşanmasına sebep olacaktır. Onun için Şair de şöyle feryat ediyor:
Ya bayramlar bayram olsun kurtulsun,
Ya da takvimler cayır cayır yırtılsın.”                      
            Allah’ı kendilerine yar ve yardımcı edinenlerin asıl bayramı, Hacı bayramı Veli’nin ifadesiyle:
 “Bayramım imdi, bayramım imdi
Yar ile bayram edelim şimdi. ”diyerek Rablerinin cemalini gördükleri ve ona kavuştukları zamandır. Biz de bayramları, bazen neşe, bazen hüzün gözüyle değerlendirmekle beraber, asıl bayramı gönlümüzden gelen  şu duygularla dile getirelim:
            Bayram; İyilik, güzellik ve hayra yarışıncadır.
            Bayram; Engin tarih ve zengin kültürümüzle barışıncadır.
            Bayram; Üçler, yediler ve kırklara karışıncadır.   
 Bayram; Sevgi ve hoşgörüyü şahikalarda bayraklaştırıncadır.
            Bayram; İçimizi dibi görünen sular kadar berraklaştırıncadır.
            Bayram; Alnımızı aklaştırıp, gönlümüzü paklaştırıncadır.
            Bayram; Ubudiyette kalbimizi Hakka yaklaştırıncadır.
            Bayram; Toplumu bir ve bütün edecek safları sıklaştırıncadır.
            Bayram; Kin ve düşmanlık buzlarını eritip kalpleri sıcaklaştırıncadır.
            Bayram; Yediden yetmişe milletimizi dostlukla kucaklaştırıncadır.
            Bayram; Sevgi güftesini besteleyip dillerde şarkılaştırıncadır.
            Bayram; Ülkemizi kalkındırıp süper güçlerle karşılaştırıncadır.
            Bayram; Kirden arındırıp, temiz toplum özlemini oluşturuncadır.
            Bayram; İnsanlarımızı onur iklimlerinde buluşturuncadır.
            Bayram; Muhabbetle gönül fethetmeye çalışıncadır.
            Bayram; İnanç, azim ve gayretle yaşamaya alışıncadır.
            Bayram; Allah’a kul olma makamına ulaşıncadır.
            Bayram; Sev,sevdir,sevindir kemerini kuşanıncadır.
            Bayram; “Bugün Allah için ne yaptın? ”diye nefsine danışıncadır.
            Bayram; Son nefesimizde imanla gitme zevkini taşıyıncadır.
            Bayram; Meleklerle meleküt semalarında dolaşıncadır.
            Bayram; Dünyadan Ukba’ya sevap yükleriyle taşınıncadır.
            Bayram; Kabirde bana yoldaş olacak amelimle buluşuncadır.
            Bayram; Mizanda sevaplarımız günahlarımızı aşıncadır.     
            Bayram; Sırattan yıldırım ve şimşek hızıyla koşuncadır.
            Bayram; İçim içime sığmayıp ten kabuğundan taşıncadır.
            Bayram; Livaü’l-Hamd denen sancağın altında coşuncadır.
            Bayram; Cennete girip tertemiz Hakk’a kavuşuncadır.
            Bu duygu ve düşünceler içinde değerli okuyucularımın Kurban Bayramını kutlar, her şeyin gönüllerince olmasını Yüce Mevla’dan niyaz ederim.
 
 
 
 
 04

Bu sayının içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

Bir önceki Sayfaya Gitmek İçin Tıklayınız!

Bir sonraki Sayfaya Gitmek için Tıklayınız!

Mustafa Nevruz SINACI
Mustafa Nevruz SINACI Hayat Hikayesi
İNSAN VE MÜSLÜMAN OLMAYA ÇAĞRI
Osmanlı’nın sükûtundan (devlet varlığının kaybettirilmesinden; evrensel adalet, hak ve hukuk stabilizatörünün ortadan kaldırılmasında) itibaren insanlar mutsuz, Müslümanlar ve Türk âlemi giderek artan bir ıstırap, sıkıntı, hayâl-i sükut ve hüsran içinde kıvranıyor.
Yeryüzünde Müslümanların imdadına koşacak bir devlet, örgüt veya lider yok!.
Sağır İsmet Jandarması misal: “birleşik mafya örgütü Amerika” dan başka..
O, eli kanlı, 50 milyon Kızılderili ve bilmem ne kadar masum insan katili Amerika ki; Osmanlı ve İslâm medeniyetinin en büyük düşmanıdır. Avrupa’nın itilmiş, kakılmış ve Amerika’nın keşfinden sonra “açık hapishane” sıfatıyla kovularak, lânetle buraya sürgün edilmiş, haramzade, hırsız, yolsuz bir ceddin çocukları şimdi insanlığı soyup soğana çevirmekle meşgul.  Ve “HAÇLI” oyunu oynanmakla, Bütün dinleri ve dünyayı “kendi çıkarları doğrultusunda” dizayn etmeye uğraşmakla, Kendi iç düşmanlarını elektrikli sandalyede kızartıp; Müslüman ülkelerde peyda olan anarşist, terörist, hırsız, yolsuz, dâhili ve harici bedhahları “iş ve suç ortakları” sıfatıyla ülke yönetimlerinin başına tebelleş eden Amerika. 225 yıl zulme direnen, dâhili ve harici düşmanlarına karşı efsanevi bir güçle dayanan, direnen Osmanlı’nın çökertilmesinden sonra, insanlığa lâyık görülen jandarma Güncel örnek verecek olursak; Tıpkı Suriye, Afganistan, Irak ve en son Burma ile Mymar’da olduğu gibi, en masum, müsemma ve zararsız insanların bile dünyada can, mal ve ırz güvenliği yok. Çoğu yerde sözde Müslümanlar birbirini yiyor, rejimler kendi halkını hunharca katlediyor. Buna “DUR” demekle görevli İslâm Konferansı ve Arap Birliği zayıf, aciz, etkisiz ve toplantılarına NATO, BM ve müştemilâtı gibi “apaçık insanlık düşmanı”; Hıristiyan, Yahudi ve ateist, satanist koruma örgütleri katılıyor. Kararlarını etkisizleştiriyor, saptırıyor ve tıpkı AB’nin Türkiye dayatması gibi, Müslümanlarla oyun oynanıyor.
NEREYE KADAR?
Dünya Müslümanları adına bu durum asla kabul edilemez…
Bazı İslami toplantı ve plâtformlarda “istişare ve ifade dilinin” İngilizce, Fransızca, Almanca, Portekizce ve İspanyolca olması ise; Tam nefreti calip bir şahsiyetsizlik, alçaklık, sünepelik ve iğrenç bir dalkavukluktur.        
Hele bir takım din tüccarı, rantiyeci, mukallit ve echelü cühelâ takımının masonluk ve türevlerinden birine aidiyet iktisap etmeleri, ne büyük bir ilimsizlik, karaktersizlik ve rezillik. Kendini Müslüman olarak açıklayan bir çeşit mahlûkatında; Aziz, mübarek, kadim ve kutsal Ramazan ayında;, Hürmeten, saklıda, gizlide, meskün yerde falan değil, açıkça, alçakça halk içinde sigara, su ve meşrubat içmeleri… Her türlü tahrikten geri durmamaları, insanlık, dinler tarihi, evrensel hukuk ve insanlık adına ne kadar utanç verici. Yine bu kutsal sevince, ahlâki yükseklik, insani değerler adına tetkik ve tefekkür ayına rağmen; Yolda, sokakta, parkta-bahçede, metroda, hattâ toplum taşım araçları vapur, tren, tramvay, otobüs ve dolmuşta adeta sevişecek kadar ileri gitmeleri ve hayvanların dahi hayâ etmesine rağmen kucaklaşmaları ve öpüşmeleri; Bunlar nasıl bir tür olabilir? Allah aşkına? Hıristiyan, Yahudi veya başkaca din mensupları gibi “gayrimüslim” olsalar, bunu asla yapmazlar. Nitekim çok iyi tanıdığımız, Ermeni, Rum, Yahudi ve sair milletlerden olanlar, tarih boyunca böyle bir edepsizlik, saygısızlık ve şerefsizlik yapmadılar. Şimdi de, bu kadar alçalan ve insanlık dışına çıkanını görmedik! Müslüman olsa, bu nevi ahlâksızlığı aklından bile geçiremez…
Türk’ler ise; Edeben yüksek, çok şerefli ve soylu bir millettir.
 
 
 

 

 05

Bu sayının içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

Bir önceki Sayfaya Gitmek İçin Tıklayınız!

Bir sonraki Sayfaya Gitmek için Tıklayınız!

Müslüm TUNABOYLU
Müslüm TUNABOYLU Hayat Hikayesi
YALNIZLIĞIN SAATLERİNİ YOLCU EDERKEN
Yaşadığım sürece ramazan ayı bazen kış, bazen de yaz mevsimine denk geldi.Kışın oruç tutmak yaza göre çok kolay.Yazın gündüz saatleri bir hayli yer tutuyor.Mide talepte bulunmasa da insan sıcağın etkisi ile susuyor.Vücut zaman zaman su çıkardığı için kilo da verebiliyorsunuz.
Ben ramazan ayının faziletlerini anlatmayacağım. Bugüne dek görevlilerden çok kez dinledim. Dinlemek yeterli değil asıl görev söylenenleri yerine getirmek. O nedense biraz zor oluyor. Hele yaş ilerledikçe hastalık belirtileri hemen her gün rahatsızlıkları birbirine devrediyor.
1940 lı Haziran ayı ramazana denk gelmişti. Mecitözü ilçesine 20 km uzaktaki bir köyde öğretmendim. Köy muhtarı. Bir ihtiyar heyeti üyesi ile tanıklık için Çorum Ağır Ceza Mahkemesi ne gelmemiz gerekti. Bir gün öncesinden öğle ile ikindi arasında ki bir zamanda yaya olarak köyden Mecitözü ilçesine hareket ettik. İlce ile bulunduğumuz köy arasındaki uzaklığı yarısı tamamen rampa çıkışı, yarısı da iniş rampası idi. Ben gençtim ancak yanımdakiler askerliklerini yapmışlardı. Yaşları bana göre çok farklıydı. O zaman şimdi ki gibi telefon edip bir taksi çağırma olanağı yok. Yanımıza içecek ve yiyecek almamıştık. Akşam ilçeye varacağımızı hesaplamıştık sanırım. Yaklaşık 10 km yi tırmanırken Haziran sıcağında bir hayli yorulmuş ve terlemiştik. Susuzluğumuz konusunda yapacağımız bir şey yoktu. Akşam ezanı okunacak bizde suya kavuşacaktık. İki merkezin tam ortasında zirvede bir çeşme sularını şırıl şırıl akıtıyorken çeşme başında bir uygun yere oturduk. Çok yorulmuştuk. Birkaç kez nefes alıp ciğerleri rahatlattıktan sonra sıra avucumuza aldığımız serin suları yüzümüze defalarca çarpmak oldu. Serinlemiştik, bundan sonra iniş rampa başlayacaktı. Adımlarımızı biraz uzattık sanırım. Akşam öncesi ilçede bulunan bir hana ulaştık. Açık lokanta yoktu. Fırından ekmek ve bakkaldan peynir, zeytin alarak iftarı zamanında yapabildik.
Çok yorulduğumuzu söylememe gerek yok sanırım. Açıklamalarımdan durumumuzu anladınız elbet. Erkence odamızda uykuya daldık dersem yanlışlık yapmış olmam. Sabah Çorum’a gidecek ilk otobüste yer almak gerekiyordu. Gecenin belli saatinde sahura kalktık ve gereğini yerine getirdik. Bir süre sonra ortalık aydınlanmış bizde otobüsün bulunduğu mahalle varmıştık. Kalkış saati öncesi biraz beklemiş olsak da ön sıralardan yer kapmıştık.
Tanıklık yapacağımız Adliyede erkenden bulunduk. Görevliler henüz gelmemişlerdi. Sabah güneşi altında duvarın dibine çöktük öylece duruşma saatini bir süre bekledik. Oturulacak bir yer yoktu diyebilirim.
Mübaşir adımızı seslice bağırdıktan sonra duruşma salonuna girdik. Görevli kolumuzdan tutarak duracağımız yere bizi sürükledi diyebilirim. Biz bir eşya gibiydik o görevliye göre. Hâlbuki biz yaşımız icabı oturulacak ya da ayakta beklenecek yeri bilecek bilgi ve beceriye sahiptik. Görevlinin kolumdan tuttuğunu anımsadıkça bugün bile ne oluyoruz diyebiliyorum. Ben ilkokul sonrası beş yılda öğretmen olmak için okumuş bir insandım. Kısaca benim okuma-yazma öğrettiğim kişi bulunduğu yer icabı kolumdan tutup çekebiliyordu.
Yaklaşık 60 ya da 70 km lik bir yol almıştık birkaç saatte. Tanıklık için bir ücret almadık verende olmadı. Bu olayın yorumunu o dönemin ekonomisine göre bir değerlendirme yapmak gerekir kanısındayım. Tanıklık için ufak bir kâğıttan ibaret olan belgenin görevi yerine getirilecekti. Biz sade bir vatandaş olarak görevimizi yapmıştık. Verilen bu görevi severek yerine getirdikten sonra köyümüze döndük. Kısa bir tanıklık için 48 saat yuvamızdan ayrı kalmıştık. Yaşadığımız saatler için hiç mi hiç yakınmadık.
İnsanoğlu yaşadığı yıllara göre biçimlenebiliyor. Ana ve babadan oluşan bir aile giderek genişliyor, daha sonra eski yıllara dönüşüm başlıyor. Yalnız kaldığın gençlik yılları gibi ihtiyarlıkta da aynı yaşam biçimi ile biçimleniyorsun.
Çocukluğumu anımsıyorum da. Yurt Bilgisi kitabında insanlar yalnız yaşayamaz başlığı ile bir yazı kaleme alınmıştı. Aynı yazı uzun yıllar kendini o kitabın sayfalarında kalmayı başardı. Yerine benzeri yazılar yazıldı, ancak yenilerden ben pek değişik bir ifade bulamadım. Ya da bana öyle geldi.
Yaşadığımız saatleri yalnızca yolcu ederken cepten bir vızıldı geldi kulağıma. Yaklaşık 41 yıl önce diploma vererek ilkokuldan mezun ettiğim bir öğrencim kendisini tanıtarak nasılsınız diye sorunca birkaç saniye yanıtsız beklemek zorunda kaldım. Ses aynı küçüklükteki sesti. Öğrencim bisikleti ile bayram tatilini değerlendirmek üzere Alacahöyük ile Hatuşaşaş a gitmiş ve orada bir arkadaştan sağ olduğumu öğrenerek telefon açmış. Ben beklerim derken o bugün gelemem yarın gelebilirim dedi. Yirmi dört saat bekledim. Bisikleti ile geldi beni buldu. Yılların hasretliği vardı ikimiz dede. Ben konuları anlatırken öyle bir dinleyişi vardı ki. Bu çocuk okuyacak demiştim. Görünce ne kadar sevindim bilemezsiniz. Öğretmenliğin bu en güzel yanı böyle yaşantı anları!
Öğrencim TSK de görevli bir albay. Halen görevine devam ediyor. Araç alacak gücü var ama o aracı değil bisikleti tercih etmiş ziyaret için. Bu tür yaşantıyı belgelemek için elinde yeterince cihazlar mevcut. Ona birkaç anımı anlattıktan sonra yolcu ederken aynı yıl mezun ettiğim bir arkadaşında halen görevde bulunduğunu onunda albay rütbesinde olduğunu söyleyince inanırsanız biraz daha dinçleştim.
Birkaç saat karşılıklı anlatımlarımız oldu gözlerimiz sulandı. Kalbimiz biraz hızlandı. Ama ne var ki mutluluk vardı diyebilirim. Ramazan Bayramının son gününde konutuma gelen mutluluğu unutmam mümkün değil. Yıllar gelip geçiyor. Ramazan boyunca çok güzel sözler sarf edildi görevlilerce. Hemen her bayram öncesi benzer sözleri dinledik. Bir kısmını uyguladık bir kısmını hiç ama hiç dikkate almadık
Ekonomi bizi bir birimizden öyle güzel uzaklaştırıyor ki. Kimimiz otobüsle, kimimiz özel otomuzla, kimimiz uçakla, kimimiz hızlı trenli yuvamızdan tatil yörelerine uzaklaşabiliyoruz. Benim gibi yaşlılarda evlerde eş ve dostlardan gelen telefonları yanıtlıyor. Ben bu konuda bir yorum yapmak istemem, her cepte ve her evde telefon bolluğu varken yine de eş ve dostlar nasılsın diyemiyoruz. İnanırsanız bu oluşum beni çok düşündürüyor.
Gençler, yaşlılarınızı sakın ola unutmayın. Telefon etmek bana göre yeterli bir olgu değil.
Saygı ve sevgi ziyaret muhakkak öne alınmalıdır diyor saygılar sunuyorum.
 
 
 
 
 
 
 
 
 06

Bu sayının içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

Bir önceki Sayfaya Gitmek İçin Tıklayınız!

Bir sonraki Sayfaya Gitmek için Tıklayınız!

İsa KAYACAN
İsa KAYACAN Hayat Hikayesi
SORUMLULUK
Hepimizin, her konuda sorumluluğumuz vardır. 09 Mayıs 2005 tarihinde kaybettiğimiz, şiirimizin beş yıldızlı çınarı Ahmet Tufan Şentürk ağabeyimin “sorumluluk” adlı şiiri, birlikte hazırlayıp, yayınladığımız “Armağan–4” adlı kitabın 124 ncü sayfasında yer aldı. Bu şiir, bizzat bana yazdırdığı “Değerli dostum Ali Topçu’ya” ithafıyla sayfalarda, sütunlarda yer aldı.
Şiir üç bölümden oluşuyor. “Bu yirminci yüzyıl, bu uzay çağı/Avuç içi kadar küçüldü evren/Ay uzakta değil, komşu kapısı/Gelişen bilim ve teknik/Söylesin elektronik beyinler/Açları doyurmak, hastaları yaşatmak için/İnsan sorununa bir çözüm var mı?/ Ölüm araçlarını icat edenler” bölümüyle, sözleriyle başlıyor.
Sonra Ahmet Tufan Şentürk hoca, insanların vatan için, özgürlük için, ekmek için yaşadığı gerçeğinden hareket ediyor, “her doğan sevmek ister,. Yaşamak ister” noktasının karşısında, öldürmek çabası içinde olanların ne yapmak istediklerini soruyor bir yargıç edasıyla. Ve bu şiirin bitiminde;
 
Irkın, dinin, milliyetin,
Ne olursa olsun, önemli değil,
İnsan isen dünyanın bir parçasında,
Seven bir yüreğin varsa, sızlayan,
Gözlerin görüyorsa, duyuyorsa kulakların,
Dövüşenleri, ölenleri, öldürenleri,
Korkuyorsanız eğer gördüğünüz düşten,
Ölüm araçlarını icad edenler,
 
Burada Ahmet Tufan Şentürk hocanın “Sorumluluk” adlı şiirinin noktasını koyuyoruz. Bir başka şairimiz Murat Duman’ın Ahmet Tufan Şentürk’le ilgili duygularına dönüyoruz efendim.
 
MURAT DUMAN’DAN
Murat Duman Ankara’da yaşayan şairlerimizden…
09 Mayıs 2005 tarihinde kaleme aldığı, “Hakka Yürüdü” başlıklı, Ahmet Tufan Şentürk Baba’ya ithaflı bir şiiri var beş ayrı dörtlükten meydana gelen. Şöyle başlıyor söze Murat Duman:
 
Serilmiş yatağa bir ulu çınar,
Her gün biraz daha soluyor hocam,
Dokunmayın, dostlar yüreğim yanar,
Dostların kalbini deliyor hocam..
 
Sonra Murat Duman, yatakdaki hocanın dermanı kalmadığını, canıyla yaşama savaşı vermesine rağmen başarılı olmakta zorlandığını, dile getirdikten sonra; “Altın harfle yazdım, silinmez yeri/ Bağlandım ezelden, dönemem geri/Nerde babam, diye gönül erleri/Yalancı yüzlere gülüyor hocam” dörtlüğünden sonra, “Alevler içinde dindir özünü/İncitmesin toprak, geliyor hocam” diye noktasını koyuyor ama üzüntülerinin ardı arkası gelmiyor, sürüp gidiyor, sürüp geliyor. Murat Duman’ın ayrıca, Ahmet Tufan Şentürk’ün ölümünün 40 ncı günü olan 18.06.2005 tarihinde  yazdığı Ahmet Tufan Şentürk’e ithaf edilen bir başka şiiri var.
 
FATMA UÇARLAR’DAN
Isparta ilimiz merkezinde yaşayan Fatma Uçarlar’ın 11.09.2004 tarihinde Denizli’de yazdığı “Kerim Aydın Erdem’e adlı altı dörtlükten meydana gelen bir şiiri var elimizde. Bu şiirde Fatma Uçarlar, kaybedilen bir dosttan yılların gerisinden gözlerimiz önüne gelen duygulardan söz ediyor, buradan yola çıkıyor, mezarına yapılan ziyaretten bahsediyor ve bir dörtlüğünde duygularını şöyle dile getiriyor efendim:
 
Bir yıl kadar önceydi, tanışmıştım O’nunla,
Kitabını vermişti, aldım büyük gururla,
Ne de zarif bir insan, ne de hassas duygular,
Okuyanın, insanın büsbütün içi sızlar.
 
 
 
 

 

 07

Bu sayının içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

Bir önceki Sayfaya Gitmek İçin Tıklayınız!

Bir sonraki Sayfaya Gitmek için Tıklayınız!

Selma GÜRSEL
Selma GÜRSEL Hayat Hikayesi
DİNİ BAYRAMLAR GELENEKSEL BAYRAM YEMEKLERİ
            Çorum’da dini bayramların yemek kültürü açısından çok önemli bir yeri bulunmaktadır.
Dini bayramlarda; Bayram gününden önce bayram yemeklerinin hazırlanmasına başlanır. Arifeden önce evin temizlik ve düzeni sağlanır ve arife günü Çorum baklavası ve su böreği hazırlanarak bir yerde bekletilir.
Bayram yemeği erkeklerin Bayram Namazından çıkıp eve geldiğinde aile bayramlaşır ve bayram yemeği yenilmesi adettendir. Normal kahvaltı bayram yemeği için kaldırılmış yerine bayram sofrası hazırlanmış olur.
Bayram yemeklerinin olmazsa olmazı olan Toyga Aşı ile yemeğe başlanır. 
            Et yemeğinin ardından Su böreği servisi yapılır
            Çorum baklava börekten sonra yenilir.
En son Pirinç pilavı yenilir ve sofra duası yapılarak yemekten kalkılır. Bayram ziyaretine gelenler için misafir alınacak odaya geçilir.

 

 

 
 
 
 
 
  08

Bu sayının içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

Bir önceki Sayfaya Gitmek İçin Tıklayınız!

Bir sonraki Sayfaya Gitmek için Tıklayınız!

Üzeyir Lokman ÇAYCI
Üzeyir Lokman ÇAYCI Hayat Hikayesi
GÜL ÇIKMAZI SOKAĞI
Kıskıvrak acılar saracak düşlerini
Dinle artık denizi
Gördüklerince.
Güneşin doldurduğu mavilikler var ya
Acılar orada uyurken
El ele
Günah taşıyacak geceler...
Göğü içecek gözlerin
Dayanamıyacaksın
Gül Çıkmazı Sokağı’nda
Bir kayboluşun uğultusuna.
 
Şiirler suskun olacak orada
Şarkılar ağlatacak seni
Kadehler kırılacak ellerinde
Düşünemiyeceksin
Ve sonra... bil ki
Bir daha Gül Çıkmazı Sokağı’nda
Göremiyeceksin beni...
 
 
 
 
 
 
 
 09

Bu sayının içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

Bir önceki Sayfaya Gitmek İçin Tıklayınız!
Şükrü GÜLTEPE
Şükrü GÜLTEPE Hayat Hikayesi
UNUTMADIM BACIM
Bir zamanlar seninle oynayıp coştuk
Okul yıllarında beraber koştuk
Tarlada çalıştık oraklar biçtik
Unutmadım seni unutmam bacım
 
Ders çalışırken bana öğüt verirdin
Hatamı görünce tokatlar vururdun
Gönül tahtımızda saltanat kurdun
Unutamadım seni unutamam bacım
 
Almanya’ya gittin mekan tuttun
Çalıştın didindin ömrünü yedin
Bir oğul bir kızı burada koydun
Unutamadım seni unutamam bacım
 
Ne kadar yaşasak sonu ölümdür
İman Kur’an ile gitmek yoludur
Kefene sarılıp giden salındır
Unutamadım seni unutamam bacım
 
Ozan şükrü der ki gelenler gider
Sorgu sual çoktur bilmem ne eder
Belli bir ömürle yaşar da gider
Unutamadım seni unutamam bacım

 

Bir önceki Sayfaya Gitmek İçin Tıklayınız!

Bu sayının içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

Çalışmalar TELİF ESERİDİR Yazarlarımızın gönderileri ile yayına alınmıştır.
corumlu2000@gmail.com
Mahmut Selim GÜRSEL  
yazarlarımız yaptıkları paylaşımlardan sorumludur.
Sitemiz ve yazarlarımız;hukuka, yasalara, telif haklarına ve kişilik haklarına saygılı olmayı amaç edinmiştir.