DİKKAT ! BU BİLGİLER TELİF ESERİ OLUP YAZARI VE YAYINEVİMİZDEN  İZİN ALINMADAN KULLANILMAMALIDIR.

SİTE BAŞINA GİTMEK İÇİN TIKLAYINIZ

YIL 15     SAYI 177    25-Kasım- 2013
Mahmut Selim GÜRSEL İLİM
Mustafa Nevruz SINACI EN KARA GÜN; 16 – 17 EYLÜL
Mustafa TURAN FİLİSTİN SORUNUNUN İÇ YÜZÜ
Suhubi Ulvi CIRIL AFETLERE KARŞI ÜLKEMİZDE VE İLİMİZ ÇORUM’DA YAPABİLECEKLERİMİZ
Selma GÜRSEL DOMATES YEMEĞİ
Adile TÜRKMEN İSMİNİ İSTERİM
Mehmet KARADAĞ KURULSUN DOSTLAR OZAN BİRLİĞİ
Üzeyir Lokman ÇAYCI RESİMLE DOSTLUK
Üzeyir Lokman ÇAYCI DESEN

 
 
 
 
 01

Bu sayının içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

Bir önceki Sayfaya Gitmek İçin Tıklayınız!

Bir sonraki Sayfaya Gitmek için Tıklayınız!

 
Mahmut Selim GÜRSEL
Mahmut Selim GÜRSEL Hayat Hikayesi
İLİM
            Yaşadığımız dünyaya için gerekli olan en önemli işlerden birisi de ilim olup; bilgilerin ve yapılan işlerin tekrar kullanılır bir şekilde biriktirilmesi, öğretilmesi ve yazılarak saklanması ile meydana gelen bilgilerin toplamı olarak tanımlayabilirim.
            İnsanlık tarihi içerisinde ilim dünya ve ahret işlerini düzenli, doğru, isabetli ve insanların faydası için yenilikleri bulabilen. Yaşayanların sıhhati ile ilgili bilgi ve yeni bilgileri araştırma, tedavi ve diğer taleplerini karşılamasını sağlayan. İnandıkları dinin ibadetlerini doğru ve eksiksiz yapabilme ve onların kendisine faydasını bilmesi için gerekli olan. Yaşayanların kullandıkları her türlü eşya ve aletlerin daha faydalılarını bulup insanların hizmetine sunabilmek için araştırmak ve geliştirmek için gereken. Hayat içinde gerekli olan adil hükmetme, insanların idare edilme sanatını öğretebilen gerektiğinde savaş alet, sanat ve gerekenlerini yapabilmeleri sağlayan.
            İlim dinlemekle olmaz. İlim ile bilgili olarak doğan hiçbir insan olamaz. İnsanlar ilmi çalışarak ve öğrenerek geliştirir ve ileriye götürürler. İlmi gerçek ilim sahibi olan kişilerin kitaplarından öğrenmek gereklidir. İlim öğrenmeye başladığında insanın en önemli dayanağı bilgi ve ilim sahibi bir öğretmeninin olması gerekir. Öğretmeni olan kişi; insana doğru bilgilere erişmesini sağlayan, kuvvetli bilgi sahibi olan kişilikli ve onurlu, terbiye ve edepli olmalıdır ki yetiştirdiği talebeleri de ilim ile onun seviyesine veya ondan daha yüksek bilgi ve seviyeye yükselmesini sağlamalıdır.
İlim öğrenirken akıllı, yumuşak huylu, vefalı, sebatlı, doğruluktan şaşmama, vakar sahibi, bilgiyi doğru yerden ve kişilerden öğrenmek sabırlı olmalıyız!
Bilgi için ilim gerekliliği yeterli olamaz. Öğrendiğini dağarcığına koyarak tatbik etmesi gerekir. O tatbik ettiği ilim ile daha iyi neler yapılabileceğini araştırıp, öğrendiği ilimi ileriye götürmelidir. Bu kendisinden sonra gelecek insanlara bazı fikir ve ilim ile daha başka yapılabilecek işlerin kaynaklığını yapabilir. Bilgi ve ilimi düşünerek öğrendiklerinin nasıl insanlığa ve dünyaya fayda sağlayacağını bulmasına ön ayak olur.
İnsanı yücelten ilimdir. İlim öğrenip onunla işlerini görmeyen insan bir zaman sonra insanı küçültür. Akıl ile kuvvetlenmeyen bilgi insanı sapıklığa sürükler.
            İlim insanların uyarıcısı ve koruyucusudur. İmkânı olduğunda insanı öğrendiği ilim sayesinde yanlış yapmaması için uyarıcı olur. İlim sahibi insan hak yemekten, zulümden uzak tutar. Eziyet yapmaktan ve adil davranmak için yönetimi altında bulunanlara ve etrafında olanlara merhametli davrandırır.
            İlim insanın bildiği ile yaşaması ve gerektiğinde konuşması ve gerçekleri göstermek için kullanma işlevini öğretir. İlmi bilgisini saklayan sadece bilgisi ile kendisine fayda sağlar ve ölüm denen zaman çizgisinde sona gelindiğinde kendi ilim bilgi ile son bulur.
            İlim ile yaşanması, ilimin verdiği yenilikleri kavrama ve onları daha da ileriye götürmek insan olarak hepimizi görevi ve yapması gereken en önemli vazifemizdir.
 

Telif Eseridir izinsiz kullanmayınız

 
 
 
 
 02

Bu sayının içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

Bir önceki Sayfaya Gitmek İçin Tıklayınız!

Bir sonraki Sayfaya Gitmek için Tıklayınız!

Mustafa Nevruz SINACI
Mustafa Nevruz SINACI Hayat Hikayesi
EN KARA GÜN; 16 – 17 EYLÜL
“Şehit Başvekil Merhum Adnan Menderes; Polatkan ve Zorlu anısına”
Adnan Menderes 1899’da Aydın’da doğdu. Anne ve babasını küçük yaşta kaybetti. O'nu Anneannesi büyüttü. Tahsiline İzmir İttihat ve Terakki Mektebi’nde başladı; Kızılçulu Amerikan Koleji’nde okurken misyonerlerle başı derde girdiği için, devlete müracaat ederek, Misyonerler hakkında şikâyetlerde bulundu. Makamlardan birinin başında Celal Bayar vardı. Bu vesileyle Celâl Bayar’la tanışmış oldu.
Ankara Hukuk Fakültesi’ni bitirdi. Birinci Dünya Savaşı sırasında yedek subay olarak askerliğini yaptı. Aydın’da Kuvva-i Milliye bağlamında Ayyıldız Çetesi’ni kurdu. Daha sonra Söke’de Piyade Alay Yaveri olarak savaşa katıldı. İstiklal Madalyası aldı. Ali Fethi Okyar’ın 1930’da kurduğu, ancak kısa sürede kapatılan Serbest Fırka’nın Aydın Teşkilatı'nı teşkille İl Başkanı oldu. İl Başkanı iken Mustafa Kemal Atatürk tarafından hususi olarak ziyaret edildi.
Nezaketen ve çok kısa süreli olarak plânlanan ziyaret saatlerce sürdü. Serbest Fırka kapatılınca Halk Partisi’ne girdi. Mustafa Kemâl Atatürk’ün emir ve isteği ile 1931’de Aydın Milletvekili seçildi. 1945’e kadar TBMM’de komisyon Raportörlüğü yaptı.
Saracoğlu Hükümeti’nin getirdiği Toprak Kanunu Tasarısı'nı şiddetle reddederek, komisyondan istifa etti. Yaptıkları muhalefetten dolayı, Refik Koraltan ve Fuat Köprülü ile birlikte CHP Disiplin kurulunca 12 Haziran 1945’te ihraç edildi. Celal Bayar da hem partiden hem de Mebusluktan istifa etti. Bu hareketler DP’nin 7 Ocak 1946’da kurulmasına sebep oldu. 1946 seçimlerinde Kütahya Mebusu olarak meclise girdi. Celâl Bayar’dan sonra Demokrat Parti içindeki ikinci adam durumu ve konumuna geldi.
            14 Mayıs 1950 seçimlerinde DP oyların 53,5’ini alarak iktidara geldi. 10 senelik iktidarın tek başbakanı olarak döneme damgasını vurdu. İktidarı zamanında 5 hükümet kurdu. Bu zaman içinde Türkiye’nin iç ve dış siyasetinde büyük gelişmeler oldu. Sanayileşme ve şehirleşme hamlesi başladı, köye makine girdi, ulaşım, enerji, eğitim, sağlık, sigorta ve bankacılık yeniden başladı. Türkiye adalet, hukuk ve kalkınma kavramıyla tanıştı.
            27 Mayıs 1960 tarihinde yapılan darbeyle iktidardan indirildi. Yassıada’ya hapsedildi. Milli Birlik Komitesi tarafından kurulan Yüksek Adalet Divanı’nca (!) idama  mahkûm edildi. Yassıada'da tutuklu bulunduğu sırada çok zalimce ve insanlık dışı işkencelere maruz kaldı. Duruşmalarda İzzet-i nefsi ile oynandı. Hapishanede sürekli rencide edildi.
          ATATÜRK'ÜN SÖZÜ VE CHP MACERASI
          Türk demokrasi tarihinin en önemli şahsiyetlerinden olan Adnan Menderes 1930’da katıldığı Serbest Cumhuriyet Fıkrası feshedilince, Celal Bayar'la görüşerek, Cumhuriyet Halk Fırkasına girdi, en sonunda da Mustafa Kemal'in "Bugün konuştuğum genç, elbette burada bizim parti mutemetleri ile çalışamaz. Şayan-ı dikkat bir gençtir. Gün gelecek bu ülkede Demokrasi’yi kurmak şerefi ona nail ve nasip olacaktır" cümlesi ile takdir ve beğenisini kazanmıştı. 1931 yılında Atatürk’ün emir ve direktifi ile CHF Aydın Milletvekili seçildi, 1945 yılına kadar CHF Milletvekilliğini sürdürdü. Adnan Menderes o dönemi şöyle anlatır:
            "Atatürk zamanında ben, Aydın'da Serbest Fırka'nın reisiydim. Fethi Bey bizzat Aydın'a gelerek, Serbest Fırka ile meşgul oldu. Aydın belediye seçimlerini kazandım. Gayet dürüst bir mücadeleye giriştim. Halk Fırkası’nın lider ve ileri gelenleri ile tanışıyordum. Ama CHF'na, onların rica ve ısrarına rağmen girmedim... Fethi Bey'in partisi, malum şartlar altında feshedildi. Memlekete derin bir teessür hâkim oldu. Halk Partisi kendini toparlamak istedi. Vilayetlere heyetler gönderildi. Bu arada İzmir ve Aydın'a da, Celal Bayar riyasetinde bir heyet geldi... Ben bu heyetle bir hafta temas etmedim. Nihayet, Celal Bayar tanıdığım ve hürmet ettiğim bir zattı. Vasıf Çınar İttihat ve Terakki’den hocamdı... Ve temas nihayet temin edildi. Bu muhterem zatların ibram ve ısrarı üzerine, Halk Partisine girerek, fikirlerimizi parti içinde müdafaa etmek muvafık olacaktı. O zamana kadar CHF’na karşı çekingen davranan ve mütereddit tanınan arkadaşlarla, bu partiye girdik.”
27 MAYIS’DAN 17 EYLÜL’E…
            27 Mayıs 1960, sabah saat 04: 36'da Ankara Radyosu'ndan yapılan bir anons, nefesini tutan insanları bir anda heyecanlandırdı. Tek haberleşme aracı olan devlet radyosundan evlere ulaşan menfur bir yalandan ibaret anonsta, ''Bugün, demokrasimizin içine düştüğü buhran ve en son müessif hadiseler dolayısıyla, kardeş kavgasına meydan vermemek maksadıyla; TSK, memleketin idaresini eline almıştır'' deniliyordu..
Böylece Türk halkı darbe ilk defa tanışmış oldu.
Reis-i Cumhur Celal Bayar Çankaya Köşkü'nde; Başbakan Adnan Menderes Kütahya'da tevkifle gözetim altına alındı. Bakanlar Kurulu ve Tahkikat Komisyonu üyeleriyle DP milletvekilleri de bulundukları mekânlardan toplanarak Harp Okuluna götürüldüler.
Demokrat Parti iktidarı ile iyi ilişkiler içinde bulunan dönemin Genelkurmay Başkanı Rüştü Erdelhun başta olmak üzere; Üst rütbeli binlerce asker ve bürokrat derhal cezaevlerine konuldu. Ülkede ilan edilen sıkıyönetim sonucu tüm DP milletvekilleri, üst derecedeki bürokratlar ve polis şefleri tek tek evlerinden alındı.
Demokrat Parti’li siyasiler yargılanmak üzere Yassıada'ya gönderildiler. Darbecilerin emir ve kademe zinciri dâhilinde hareket eden sözde mahkeme haklarında idam hükmü verdi ve 16 Eylül 1961 günü Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu ile Maliye Bakanı Hasan Polatkan ve 17 Eylül 1961 günü Adnan Menderes alçakça asılarak idam edildiler.
Rûhları şâd olsun. Nur ve huzur içinde yatsınlar. Allah (CC) Rahmet eylesin.
MENDERES'İN SON DAKİKALARI
            İmralı'ya gelindiğinde, memleket içinde ve dış basında sıhhi durumu hakkında türlü spekülâsyonlara yol açan Menderes, iskeleden konulduğu misafir salonuna kadar çiçek tarhları arasındaki 100 metrelik yolu hiç kimsenin yardımı olmadan rahatça yürüdü. Ayrıca misafir salonu ile darağacı arasındaki 80 metrelik yolu da, gene aynı rahatlıkla kat etti.
İmralı Adasının etrafında ve içinde Örfi İdare Kumandanlığınca sıkı emniyet tedbirleri alınmıştı. İmralı Adası etrafında donanmaya mensup tekneler, içinde de deniz, kara ve hava askerleri görülmekteydi. Menderes'e MBK.'nin tasdik kararı, kendisine tahsis olunan misafir salonunda tefhim edildi. Cumartesiyi Pazar’a bağlıyan gece saat 01.30'da Zorlu ve Polatkan için yapılan formaliteler, Menderes için tekrarlandı. Menderes Egesel'i dinlerken korku ile sarsıldı. Fakat zamanla kendisini toparladı. Oturduğu yerde kamburunu çıkararak oturdu. Son arzusu sorulduğu zaman bir sigara istedi. Verilen Yenice sigarasını içerken şunları söyledi:
“- Dünyadan ayrıldığım şu anda, ailemi ve çocuklarımı şefkatle andığımı kendilerine bildirin. Vatanı ve milleti Allah refah içinde bıraksın.” Menderes, sabaha karşı saat 02.31'de Zorlu'nun ipe çekildiği darağacında asılarak idam edildi. Aynen Zorlu ve Polatkan gibi, idam ve infaz edilmek için darağacına götürülürken, bilekleri arkasına bağlanmıştı.
         “27 Mayıstan bir gün sonra 28 Mayıs günü, ABD Ankara Büyükelçisi Warren, darbe lideri Cemal Gürsel’in yanına Selim Sarper ile aynı arabada gidiyordu. Sarper, C. Gürsel’in yanına ABD Büyükelçisi ile girdi. Bu görüşme meyvesini çabuk verdi. Cunta kölesi kurucu meclis’te hükümetin Dışişleri Bakanı Fahri Korutürk altı saat sonra görevden alındı ve yerine Selim Sarper getirildi. 1961’de CHP’den milletvekili atanan Sarper, İnönü hükümetlerinde de Dışişleri Bakanlığı görevini yürüttü.
Yıllar sonra gizliliği kalkan ABD Diplomatik Belgeleri, Sarper’in Dışişleri Bakanlığı döneminde ABD lehine casusluk yaptığını ve Devlet Başkanı Cemal Gürsel hakkında ağır ifadeler kullandığını gösteriyordu. Dışişleri Bakanı Sarper, kendi Devlet Başkanı için ABD’ye “That Gursel was not a great brain” yazıyordu. İsmet İnönü’nün hep yumuşak elini sırtında hissettiği Sarper, TC’nin Dışişleri Bakanı mıydı?, yoksa ABD’nin Türkiye temsilcisi mi çok tartışılır. Sarper Dışişleri Bakanlığı döneminde SSCB’nden gelen her türlü normalleşme talebini hem derhal ABD’ye bildiriyor, hem de etkisiz kılıyordu.
Sarper en son 1965 ‘de CHP milletvekili seçildi. 1968 yılının Ekim ayında öldü.”
 

Telif Eseridir izinsiz kullanmayınız

 
 
 
 
 03

Bu sayının içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

Bir önceki Sayfaya Gitmek İçin Tıklayınız!

Bir sonraki Sayfaya Gitmek için Tıklayınız!

Mustafa TURAN
Mustafa TURAN Hayat Hikayesi
                            FİLİSTİN SORUNUNUN İÇ YÜZÜ
“Yahudi devleti” adlı bir kitap yazan Avusturyalı gazeteci Yahudi Teodor Hertzel 1892 yılında İsviçre’nin Bazel kentinde ilk Siyonist Kongresini toplamış ve dünyanın en zenginlerinden biri olan Yahudi Roçilt’in de desteğini almıştı. Fikir platformundaki bu oluşumun hedef haline gelişi, ilk örgütlü Siyonizm hareketinin 1897’de ortaya çıkışıyladır.
Artık bundan sonra Yahudilerin bir devlete kavuşma isteklerinin dile getirildiği görülmektedir. Yer olarak da önce Uganda düşünülmüş, sonra Filistin’de karar kılınmıştı. Siyonizm ise, 1897 Basel Konferansı'yla teşkilatlanmaya başlayan bir ideolojik oluşumdu. Bu oluşum, adını Kudüs yakınlarındaki Sion dağından alan, dağın ve çevresindeki (Arz-ı Mevud) vaat edilmiş topraklarda büyük İsrail’i kurma idealinin siyasal ve ideolojik hareketiydi. Bu hareketin, fikir ve eylem bazında başını ise Teodor Hertzl çekmişti.
Merkez olarak seçtikleri yer Osmanlı toprağı olduğu için, elde etmek için de başvurulacak ve görüşülecek adres elbette ki Osmanlı hükümdarı Sultan II. Abdülhamid’di.
Bu görüşmeye ve ardından Yahudilerin teklifleri ile Sultan’ın tepkisinin ne olduğuna değineceğiz. Ancak yıllar var ki, Filistin sorunu sürer gider. Çünkü Siyonizm, dünyanın büyük bir problemidir. Peki, bu problem nasıl ortaya çıktı ve gelişti? Bu sorunun kısa bir fotoğrafını çekelim istedik ki, Sultan II. Abdülhamid’in bu konudaki politikasını daha iyi anlayalım.
Bu gün dünya gündeminin ilk sıralarında yer alan Filistin’in önemi tarihteki statüsünden gelmektedir. Çünkü semavi dinlerin tamamında özel bir yere sahip olan Filistin (Kudüs), bazı peygamberlerin yaşadığı ve Allah’ın topraklarını kutsal kıldığını bildirdiği bir bölgedir. Bölge, Bizans’ın elindeyken, İslamlar tarafından 7. asrın ilk yarısında ve Hz. Ömer zamanında fethedilir. Yahudiler ve Hristiyanların karma yaşadığı bir yerdi Kudüs. Bu fetihten sonra İslamların dahil olmasıyla, üç dinin mensuplarının ortak ve kutsal şehri hüviyetini kazandı. Aslında Hz. Ömer’in o engin hoşgörüsü olmasaydı Yahudi ve Hristiyanlar Kudüs’te kalamayacaklardı. Şehir İslamların olacaktı. Fakat İslam’ın hoşgörü çerçevesinde üç dinin mensuplarının da tam bir güven ve din hürriyeti içinde yaşamaları maksadıyla, Hz. Ömer’in bir eman vermesi, bu gün dahi özlenen ideal davranışın en güzel örneğiydi.
Haçlı seferlerinde Kudüs, Hristiyanların eline geçince, korkunç bir katliama sahne olmuş ve 70 bin Müslüman kılıçtan geçirilmişti. Kudüs sokaklarında akan Müslüman kanının, Hristiyanların atlarının dizlerine kadar ulaştığına tarih şahit olmuştur. Selahattin Eyyubi’nin II. defa Kudüs’ü fetih etmesiyle tekrar bölgeye Müslümanlar hâkim olur. Başka devletlerarasında birkaç kez el değiştiren Filistin bölgesi, 1516’da Yavuz’un Memluk seferiyle Osmanlıya geçer. Ve ilk defa Yavuz, Filistin’e Yahudi göçünü engeller. Artık bölge 1917’ye kadar Osmanlı’da kalacaktır.
Yahudilerin Filistin ‘de mülk edinmesi, esas itibarı ile Kanuni döneminde başlar. Çünkü Yahudi Yusuf Nassi Kanuni’nin yakın dostluğunu kazanmıştır. Kanuni de dostuna Taberiye Gölü çevresinde genişçe bir arazi bağışlar. Kanuni nereden bilebilirdi ki, dünyanın en büyük fitnesinin ve belasının tohumlarını buraya ektiğini. İşte Ortadoğu’nun çıbanbaşı İsrail’in Filistin’de toprak edinmesinin nüvesi bu şekilde oluşur. Ancak 1918’e kadar Yahudiler, Kanuni’den elde ettikleri araziyi üs olarak kullanıp, ancak 650 bin dönümlük bir arazi elde edebilmişlerdi. İsrail’in temel taşı Kibuts denilen çiftliklerdir. Bu toprakların bir kısmını, yaklaşık 2 bin 600 dönüm araziyi, Sultan Abdülaziz bağışlamıştır. Amaç biraz da Ziraat Okulu yapılması içindi. Ama Yahudiler bu katkıyı, ileride İsrail devletine giden yolda mihenk taşı olarak kullanacaklardı. Arazilerin önemli bir kısmı da İttihatçıların Yahudilere kolaylık sağlaması neticesinde kazanılmıştı.
Yahudilere gelince, nemenem bir kavimdir ki bunlar, hangi taşı kaldırsan altından çıkmakta ve dünyayı kana boyamaktadırlar. Hz. İbrahim Peygamber’in oğlu olan İshak’ın soyundan gelenlere İsrail oğulları (Yahudiler) deniyor. Hz. Musa’yı dinlemeyip buzağıya tapıyorlar, haşa pazarlık edip gökten kudret helvası ve bıldırcın eti istiyorlar. Hz. Şuayp, Hz. Zekeriya ve Hz. İsa’yı öldürüyorlar. Hz. Muhammed (SAV)’e inanmıyorlar. Bunlar hakkında Kur’an da pek çok ayet bulunuyor. Birinde de: ”Yahudiler Peygamberlerle alay ederek kalplerimiz perdelidir dediler. Hayır, küfür ve isyanları sebebiyle Allah onlara lanet etmiştir” deniliyor. (1)
Yahudiler var olduklarından bu yana yeryüzünde, hep problemli bir toplum olmuşlar ve olmaya da devam etmektedirler. Kur’an ın ifadesiyle lanetli bir toplum. Ağlama duvarında birkaç damla gözyaşı dökmekle bunların günahları affedilecek gibi değildir. Topu bir araya gelip, sellerce gözyaşı akıtsalar, insanlığın vicdanındaki sadece son Lübnan katliamlarını dahi af ettiremezler.
Allah katındaki suç ve günahlarını bilemeyiz elbette Allah’u âlem. Ama bunların ne Allah korkuları var, ne de insandan utanmaları. Dünya siyaseti ve ekonomisine hâkimdirler. Biri yüksek sesle: “Dünya işlerini bağlayan ipin ucu George W. Bush’un elinde değil, Bush’u bağlayan ipin ucu Yahudilerin elindedir” diyordu. Hani haksız da sayılmazdı yani. Tarihte Hz. Davut ve Hz. Süleyman devirlerinde parlak bir dönem yaşanıyor. “İnançlarına göre Hz. Süleyman bütün tapınakları kapatarak, tek ibadethane olan Kudüs’teki Tanrı’nın oturduğu yer anlamına gelen Yerüşalim’i yaptırdı. Buna Süleyman tapınağı da deniyor. Bu ibadethanenin günümüzde sadece batı duvarı kalmıştır. Museviler bu duvarın önünde üzüntülerini belirtmek üzere ağladıklarından buraya “ağlama duvarı” denir. Tapınak alanının diğer kısmına ise Ömer Camii (Kubbetü’s-Sahra) yapılmıştır.” (2)  Asurlular Yahudilerin tapınaklarını yıkıp, kendilerini Asur’a sürgüne götürdüler. Bir zaman sonra geri dönen Yahudilere, bu defa da Babiller aynı muameleyi yaptılar. Uzunca bir zaman sonra yine dönüp mabetlerini yenilediler. Bu kez de Romalılar bölgeyi ele geçirip, hem mabetlerini yıktılar, hem de Filistin bölgesinde ne kadar Yahudi varsa topunu birden Filistin’den çıkarıp sürdüler. Onlar da bir daha Filistin’e dönemediler.
Bu gün dünyanın her tarafında dağınık olarak bulunan Yahudi nüfus, işte bu keyfiyetin bir sonucudur. Bir kısmı 1948’de İsrail işgal devleti kurulunca bölgeye döndüler. Tabi bu arada Avrupa’da Yahudiler yüzyıllar boyu aşağılanıp horlandılar. Hatta 1492’de İspanya’da katliama tabi tutulduklarında biz kendilerine kucak açıp bağrımıza bastık ve topraklarımıza yerleştirdik. Rusya’nın zulmünden kaçan Kırım Yahudilerine biz sahip çıktık. Hatta bu Yahudiler, diğer ırkdaşlarına mektuplar yazarak Osmanlı idaresindeki rahat ve huzura onları da davet ediyorlardı. Ah nereden bilebilirdi Osmanlı, sizin cemaziyelahirinizin ihanet olacağını! Yoksa besler miydi kargayı, yahut yılanı böyle koynunda.
Görüşme arzularını birkaç kez geri çeviren II. Abdülhamid, nihayet, 1902’de bir Yahudi heyetini kabul etmiştir. Teodor Hertzl ile Haham Başının da bulunduğu Yahudi heyeti, Tahsin Paşa yoluyla padişaha, Kudüs’ü ziyaret etmelerine izin verilmesi ve Filistinde bir kanton kurmalarına imkân tanınmasına karşılık şunları taahhüt etmişlerdi:
1.Osmanlı devletinin otuz üç milyon İngiliz altınına ulaşan borçlarının tamamını ödemeyi,
2.İmparatorluğu korumak için 120 milyon altın frank’a mal olacak deniz filosu yaptırmayı,
3.Devletin mali durumunu canlandırmak için otuz beş milyon altın lira faizsiz borç vermeyi.
Bu teklifler karşısında sinirlenen II. Abdülhamid, Mabeyn Başkâtibi Tahsin Paşa’ya: "Tahsin! Onlara de ki: Devletin borçları onun için bir ayıp değildir. Çünkü Fransa gibi başka devletlerin de borçları vardır ve borçları onlara zarar vermemektedir. Kudüs-i Şerif'i İslam'a ilk önce Hz. Ömer (R.A.) fethetmiştir. Burayı Yahudilere satma kara lekesini ve Müslümanların korumam için bana tevdi ettikleri emanete ihanet etme suçunu yüklenemem.
Eğer Bay Hertzl, senin benim arkadaşım olduğun gibi arkadaşın ise ona söyle bu meselede ikinci bir adım atmasın. Ben bir karış dahi olsa toprak satamam. Zira bu vatan bana değil milletime aittir. Milletim bu imparatorluğu kanlarını dökerek kazanmış ve yine kanlarıyla mahsuldar kılmışlardır. O bizden ayrılıp uzaklaşmadan tekrar kanlarımızla örteriz. Benim Suriye ve Filistin alaylarımın efradı birer birer Plevne'de şehit düşmüşlerdir. Bir tanesi dahi geri dönmemek üzere muharebe meydanında kalmışlardır. Türk imparatorluğu bana ait değildir. Türk milletinindir. Ben onun hiçbir parçasını veremem. Bırakalım Yahudiler milyarlarını saklasınlar. Benim imparatorluğum parçalandığı zaman onlar Filistin'i hiç karşılıksız ele geçirebilirler. Fakat yalnız bizim cesetlerimiz taksim edilebilir. Ben canlı bir beden üzerinde otopsi yapılmasına müsaade edemem."
Nitekim Teodor Hertzl de anılarında Padişahın söylediklerini, farklı cümlelerle aynen teyit eder. Bu girişimden ümidini kesen Hertzl şöyle diyecekti; "Halen birtek plan aklıma geliyor, Sultan'a karşı kampanya açmalı, bunun için de sürgün edilmiş prensler ve Jön Türklerle temas kurmalı. Türkiye’ye mali ambargo uygulamalı. (sonra da) Türkiye'nin dağılmasını beklemeliyiz."
Yahudilerin Filistin deki süfli emellerini anlayan II. Abdülhamid, Yahudi göçünü saltanatı boyunca engelledi. Hatta ziyarete gidenlerin dahi pasaportlarına gümrükte el koyup, dönüşte verdirdi. Yahudilere toprak satışlarını da yasakladı. Siyonistler hangi kanaldan girseler, II. Abdülhamid tarafından engelleniyorlardı. Hedeflerine ulaşmak için önlerinde engel gördükleri II. Abdülhamid’i tahtından indirme mücadelesi başlattılar. Evet, daha önce Ermenileri karşısına alan Sultan, şimdi de Yahudileri karşısına almıştı. Topraklarını satmak isteyen Filistinlilerin topraklarını şahsi parasıyla II. Abdülhamid kendisi alarak, “Emlak-ı Şahane” haline getirmiş, bu şekilde Filistin Çiflikat-i Şahanesi meydana gelmişti. O bölgede Osmanlı nüfusunu artırma yoluna da giden II. Abdülhamid, artık Ermeniler, Yahudiler ve onlarla kol kola çalışan yerli İttihatçıların hedefindeki tek adamdı.1905 deki bombalı saldırı, bu şer koalisyonunun başarısız bir faaliyetiydi.
Osmanlı Devletinden ümidi kesen Yahudiler, İngiliz ve diğer Avrupa devletleriyle temasa geçmekte gecikmediler. Osmanlı’yı parçalamak için aralarında anlaşan Avrupa devletleri için de, bu durum iyi bir fırsattı. Kullanmakta bir an olsun tereddüt etmediler. Çok geçmeden İngiltere Hükümetinden Belfür Deklarasyonu geliyor ve şöyle deniyordu: “Haşmetli İngiliz kraliyet hükümeti, Filistin'de Yahudi halkı için milli bir devlet kurulmasını memnuniyetle karşılıyor. Bu gayeye ulaşmayı kolaylaştırmak için en değerli mesailerini harcayacaktır.” Nitekim 1918’de Şerif Hüseyin’in yardımıyla İngilizler Filistin’i ele geçirdiler. Şerif Hüseyin gibi Hicaz ileri gelenlerini II. Abdülhamid Şuray-ı Devlet azalığı verip İstanbul’da gözaltında tutuyordu. Ama İttihatçılar böyle ince siyasetten anlamadıkları için, idareyi alınca onu serbest bırakıp Mekke Şerifi yaptılar. Filistin’e Yahudi göçünü yasaklayan II. Abdülhamid’in bu yasağını kaldırıp, Yahudilerin toprak alımını da serbest bıraktılar. Şerif Hüseyin ilk iş olarak Osmanlı’ya isyan etmiş ve Filistin bölgesini İngilizlere kazandırmak için onlarla ittifak yapmıştı. Daha sonra Suud ailesi Hicazda idareyi ele geçirince, İngilizlerin desteğiyle Şerif Hüseyin de bu günkü Ürdün krallığını kuracaktır.
Filistin bölgesine yerleşen İngilizler, 1922 yılında bugünkü Birleşmiş Milletlerin yerinde olan Milletler Cemiyeti’nden Filistin’i himayelerine aldıklarını tescil ettirdiler. Artık rahat rahat Yahudileri bu bölgeye toplama planlarına başlayabilirlerdi. İngiliz oyunları tarihte pek meşhurdur. Bakın Yahudilere Filistin’de toprak kazandırmak için İngilizler ne gibi bir oyun oynamışlardır.
İlk önce Filistinlilerin ödeyemeyecekleri oranlarda çok fahiş vergiler koydular. Filistin yerli halkı da vergisini ödeyemeyince, toprağına el koydular. Sonra da bu toprakların büyük bir kısmını Yahudilere bağışladılar. Bir kısmını da sembolik, çok cüzi fiyatlarla ve paslaşarak yine Yahudilere sattılar. Yahudiler ise, dünya kamuoyunu bu toprakları Filistinlilerden aldıklarına inandırdılar. Hatta bizim kamuoyunu dahi.
Pek çok Tarihçi de “Niçin topraklarınızı Yahudilere sattınız?” diyerek kabahati masum Filistinlilerde buluyordu. Bir miktar toprağı bu şekilde Filistinliler de satmıştırdı. Ama bu devede kulak mesabesindeydi. (Binde 9 gibi falan). Esas toprakların büyük bölümünün satılması, İngilizler tarafından yukarıda anlatıldığı gibi, bir de ihanet içinde olan emlakçılar kanalıyla yapılmıştır.
Siyonistler, toprak alımı konusunda hain emlakçıları aracı yapmışlardı. Emlakçılar kendileri değerin üzerinde toprağı Filistinliden alıp, daha yüksek değerle Yahudilere satıyorlardı. Filistinli toprak sahibi: “Yahudi’ye satışına rızam yok” şartına rağmen, emlakçı araya başka şahısları koyarak ve kitabına uydurarak toprağı Yahudice satıyordu. İş işten geçtikten sonra bu emlakçılar fark edilmiş bir kısmı cezalandırılmış, bir kısmı da ülke dışına kaçmıştı. Bütün bu katakullilere rağmen 1948’de işgalci İsrail Devleti kurulduğun da Yahudilerin tapulu toprağı 2 milyon dönüm dolaylarındaydı ki, tüm Filistin’in % 7 si demekti. Daha önce belirttiğimiz gibi, bu miktarın 650 bin dönümü Osmanlı zamanında alınmıştı.
Her nasılsa bu zamana kadar toprak edinmenin bir kuralı, şartı, şurtu varken, 1948’ den sonra Yahudilerin toprak edinmesi tamamen gaspa, cinayete, savaşa ve zorbalığa dayalı olarak gerçekleşmiştir. Bütün dünya da maalesef bu duruma seyirci kalmıştır. Ancak dünyadan önce Filistinlileri satan hain ve işbirlikçi Arap yönetimleridir.
1967 savaşında yaklaşık 2 milyonluk İsrail, bütün bir Arap dünyasına meydan okuyarak ve çoğuyla aynı anda savaşarak, nasıl olup da Gazze’yi ve Sina Yarımadasını Mısır’dan, Doğu Kudüs’ü Ürdün’den, Golan Tepelerini Suriye’den alabilmiştir? Bu soru halen bu gün cevap beklemektedir. 1933 lerde bütün teşviklere rağmen, 200 bin Yahudi Filistin’e gelmişken, bu tarihten sonra esen Nazi fırtınası dolayısıyla göç bilinçli olarak hızlandırılmıştır. Hitler’in çok yakın çevresinde Yahudiler de bulunduğuna göre, öyle abartıldığı gibi Yahudi katliamı pek mantıklı gözükmemektedir. Hatta Hitler’in Siyonistlerle göç konusunda anlaştığı da söylenmektedir. Bu şekilde bazı Yahudilerin öldürüldüğü, diğerlerine de gözdağı verildiği, böylece 600 bin civarında Yahudi’nin Filistin’e göç ettiği belirtilmektedir.
Bir deyim haline gelen “Yahudi yaygarası” “Yahudi pazarlığı” gibi kavramları biliyoruz. Dolayısıyla dünyada kendilerini acınacak bir durumda göstermek için 6 milyon Yahudi’nin Naziler tarafından öldürüldüğü yalanını rahatlıkla pazarlayabilmekte, bunları örnek alan Ermeniler de, Osmanlıda bütün nüfusları 1 milyon 295 bin olduğu halde, 1,5 milyon Ermeni’yi soykırıma tabi tuttuğumuz yalanını söyleyebilmektedirler. Şayet böyle bir durum olsa bu, 300 kişilik tam 5 bin toplu mezar demektir. Bunun mümkünü var mıdır? Ya da nerede bu toplu mezarlar diye sormak gerekir?
Filistin’de, İngilizlerin bölgeye hâkim olmasıyla başlayan terörizm 1948’e kadar sürmüştür. Filistin’de köyler basılmış çoluk çocuk demeden masum insanlar öldürülmüş, bazen köyler dahi haritadan silinecek boyutlarda terör olayları yaşanmıştır. İşte bu terörist grupların başındakiler İsrail kurulunca, devletin en üst seviyelerinde görev almışlar, o günden bu yana da Başbakan Tayyip Erdoğan’ın ifadesiyle, devlet terörü yapmaktadırlar. Bu bağlamda ilk İsrail Başbakanı Ben Gurion’un, II. Abdülhamid döneminde İstanbul Hukuk Fakültesi'nde okuduğunu ve İttihatçılarla beraber çalışmış biri olduğuna dikkat çekmek isterim. BM bu yeni Yahudi devletini İngiliz ve Amerikan etkisiyle tanırken, ne gariptir ki, onu ilk tanıyan ülkelerden birisi de Türkiye olmuştur. Şimdi her İsrail saldırısında başta Amerika ve İngiltere olmak üzere dünya İsrail’in arkasında yer almakta, bütün bir Arap ve İslam dünyası da seyirci konumunda kalmakta, ellerinde petrol gibi bir silah olmasına rağmen, ne yazık ki, Arap yönetimlerinin Filistin davasında samimi olmadıkları çok net bir şekilde anlaşılmaktadır.
Bu arada İngilizlerin, I. Dünya savaşı esnasında, Osmanlı toprakları olan yerlere hâkim olmaları sırasında, Filistinlilerin de dâhil olduğu Araplar, Osmanlı’ya ihanet edip İngilizlerle işbirliği yaptıkları için, kıyamete kadar bu bölgeye barış gelmeyecektir görüşü de yaygındır.
Sultan II. Abdülhamid’in bir karış Filistin toprağı dahi vermemek pahasına, her şeyi, bu arada canını, tahtını dahi feda etmeyi göze aldığı halde ve göze aldığı şeyler başına gelmesine rağmen, bu fedakârlıklara katlanırken, İttihatçıların bu hassasiyeti göstermemelerinin, bölge halkının da ihanetinin, hesabı burada olmasa da mahşerde sorulmaz mı? Kendisine velilik atfedilen Sultan II. Abdülhamid’in ahı, acaba bölge insanını yakmaz mı?
Yoksa Sultan II. Abdülhamid bilmez miydi Yahudilerin o cazip tekliflerini kabul edip, tahtını ve tacını sağlamlaştırmayı ve eğer Sultan bunları kabul etseydi, böylece borçları ödenmiş ve donanması dört dörtlük olmuş, üstelik de 35 milyon faizsiz kredi eline geçirmiş bir Osmanlı’yı kimse tutabilir miydi? Bu güçle ve başında da II. Abdülhamid gibi bir hükümdarla temsil edilen Osmanlı’nın, I. Dünya savaşında etkin bir rol oynayıp savaşın seyrini istediği tarafa çevirebileceği muhakkaktı. Böylece, masaya galip oturarak kaybettiği eski topraklarını geri alması hiçten bile değildi. Sultan II. Abdülhamid bütün bunları elinin tersiyle itmişti. Böyle olsun için mi yapmıştı bunu acaba? Elbette hayır. O halde Sultan Hamid’e ve Osmanlı’ya ihanet eden kim olursa olsun, onun ahından kurtulması mümkün olmayacağı pek tabiidir. Nitekim şu beddua aynen Sultan’ın kendisine aittir: "Allah bu hallere sebeb olanları kahhâr ismiyle kahretsin.”
Acaba Sultan II. Abdülhamid’i tahttan indiren Meclis’e baskı yapan paşalardan, Mahmut Şefket Paşa’nın hemen 6 ay sonra yine yoldaşlarınca öldürülmesi, diğerlerinin ise sonunda, memleketi düşman çizmeleri altında bırakarak kaçmaları sonucunda, Talat Paşa’nın, 1921’de Berlin’de, Enver Paşa’nın 1922’de Türkistan’da, Cemal Paşa’nın da 1922’de Tiflis’te öldürülmeleri bu bedduanın tutmuş olmasından mıdır? Sabık Sultan, Selanik günlerinde muhafız birliğinden Yüzbaşı Zünnun Bey’e sanki o günleri yaşarmışcasına şunları anlatıyordu:
"Bana en çok dokunan; bir mason taslağı Yahudi'nin, tahttan indiriliş kararını tebliğ edişi olmuştur. Yıldız'a gelen mebuslar heyetinde Emanuel Karaso'yu hiç unutamıyorum. Bu suretle makam-ı hilâfete hakaret edilmiştir. Yahudilerin Hazret-i Peygamber (ASM.) zamanından beri sadr-ı İslam’a ve Makam-ı Hilâfete karşı duydukları kin ve nefret cümlenin malumudur. Ben Osmanlı tahtında iken, siyonistlik davası için bir gün huzuruma beynelmilel Yahudi teşkilatının kurucusu Teodor Hertzel ile Hahambaşı gelmişlerdi. Bunları Yıldız Sarayı'nda kabul etmiş ve maksatlarını dinlemiştim. Her ikisi Yahudiler için bir yurt dileğinde idiler. Bunun için de Kudüs'ü gösteriyorlardı. Hatta utanmadan o Teodor Hertzel:'Zat-ı Haşmet penâhîlerine arz edelim ki, Kudüs için her kaç milyon altın tensip buyurursanız (isterseniz), derhal takdime hazırız.' demez mi? "Kan beynime sıçramıştı. Düşün ki, yüzbaşı, makam-ı saltanatımızda bu iki yahudi, rüşvet teklifi cesaretinde bulunmuşlardı.' Terk edin burayı, vatan para ile satılmaz!' diye bağırmıştım. İçeri giren saray adamlarına da, her ikisini almalarını söylemiştim. İşte bundan sonra, Yahudiler bana düşman oldular. Şimdi burada Selanik'te çektiklerim, Yahudilere yurt göstermeyişimin cezasıdır!"
Evet, Sabık Sultan tespitini yapmıştı. Eğer Yahudilere yurt göstermiş olsaydı, onu tahtından ölünceye kadar, değil İttihatçılar Kudret-i İlahi’nin dışında hiçbir güç indiremezdi.
Peki, şimdi sormak gerekmez mi? Bütün suçu Ermenilere ve Yahudilere vatanından bir karış toprak vermeyen Sultan II. Abdülhamit Han’a, tahtından indirme tebliğini sırf ona hakaret olsun diye yine bir Yahudi ve Ermeni ile bildiren, ardından sürgüne göndermeyi reva gören ve Yahudiler adına bu cezayı uygulayanlar kimdi? Elbette Mahmut Şefket Paşa, Talat ve Enver Paşalarla diğer ittihatçılardı. Padişah, İttihatçılar için şöyle diyordu: "Devleti on sene idare edebilirlerse 'bir asır idare edebildik' diye sevinsinler!" Bu hükmün ne kadar doğru olduğunu tarih 10 yılda gerçekten gösterecekti.
Bütün bunlara rağmen Sultan, kendi tebası olan tüm azınlıklara gösterdiği toleransı Yahudilere de göstermekteydi. Bu amaçla İstanbuıl’da inşa edilen bir Yahudi ibadethanesinin korumasını bizzat üsleniyordu. Ve bu Musevi Sinagog’u  II. Abdülhamid’in himayeleriyle yapılmış ve 1899’da bitirilmişti. Yahudiler Sultan’ın bu desteğini ve jestini unutmadılar ve Sinagog’a "İsrail'in Hamdi (Şükranı)" ve "İsrail'in Hamid'i" "Hemdat İsrael Sinagog’u ismini verdiler.
Yani Yahudiler II. Abdülhamid’e “Yahudi ülkesinin padişahı” diyorlardı. Siyonistlerle bu kadar mücadele eden, onlara Filistinde bir karış toprak vermeyen bir Osmanlı Sultanı, Osmanlı hükümdarlarının tebasına karşı sorumluluğunu müdrik bir şekilde, Musevilere kol kanat germekten ve onlara her türlü desteği vermekten de geri durmuyordu. Çünkü II. Abdülhamid biliyordu ki, bu oluşum masumanedir. Filistin deki isteğin amacıysa siyasi ve ideolojiktir. Birine destek olurken, ötekine köstek olmayı milli bir görev addediyordu.
İsrail 1948 yılında kurulmasından bu yana, hala devlet olma vasfını kazanamadığını görmekteyiz. Kanun, nizam tanımaz ve hukuk bilmez korsan devlet anlayışından da kurtulabilmiş değildir. Elbette böyle davranmasının altında yatan bazı gerçekler vardır. Batı Hristiyan alemi, özellikle de İngiliz ve Amerika tarafı İsrail’i bilakaydü şart desteklemektedir. Birleşmiş Milletlerde İsrail’in haksızlığını gösteren tüm kararlar ABD tarafından veto edilmekte ve yürürlüğe girememektedir. Amerika’nın adeta bir kuklası durumunda olan Arap devletleri ise, ellerinde pek çok ekonomik ve siyasi koz olduğu halde, korkularından İsrail zulmüne göz yummaktadırlar.
Yıllardır Filistin’e kan kusturan İsrail, aynı şekilde Gazze’ye de denizden ve karadan ekonomik ambargo uygulamakta ve orayı adeta bir açık hapishane haline getirmiştir. İsrail’in bu zulmüne ne yazık ki, Mısır yöneticileri de ataları Firavun’un yolundan giderek zulme destek olmaktadırlar.
 İsrail son olarak da 31 Mayıs 2010 tarihinde insani yardım taşıyan gemileri, uluslararası karasularında, yine uluslararası hukuku ihlal ederek saldırmış ve 20’ye yakın suçsuz insanı öldürüp, birçoğunu da yaralamıştır. Dünya nizamına meydan okuyan ve Allah (cc) tarafından lanetlenmiş bu toplum ve özelikle de liderleri, gözü dönmüş bir haydut çetesi gibi davranma küstahlığında bulunma hakkını kimden ve nereden almaktadırlar? Hitler’in zulmü altında kala kala, zulüm yapmayı öğrenmiş ve mağdur rolünde onlar da başkalarına zulüm yapmaktadırlar. Üstelik Avrupa bunları orta çağda tu kaka ilan edip, her yerde aşağılar, hayat hakkı tanımazken, İspanya zulmünden kaçanlara biz kucak açmıştık. Ekmeğimizi onlarla paylaşmıştık. Şimdi ise, bu nankörlerin yaptıkları şu kepazeliklere ve vahşete bakın ki, bizim insani yardım taşıyan insanlarımızı gözlerini kırpmadan öldürebilmektedirler. Beslenen karga, şekilde görüldüğü gibi gözümüzü aynen oymuştur.
Bütün bu olanlar karşısında, Arap dünyasının nutku tutulmuş vaziyettedir. Dünya’dan ise çok cılız sesler lütfen yansıyabilmektedir. Bu noktada batı basınına da değinmek gerekiyor. Avrupa kamuoyunu aydınlatması gereken basın kuruluşları olayı yok farzedip ilgisiz kalabilmektedirler. İngiliz yayın kuruluşu BBC gün boyunca sadece İsrail yetkililerine bağlanarak, olayları Yahudi yalanıyla Avrupa’ya lanse ederken, tek bir Türk yetkiliye bağlanma zahmetinde bulunmuyor. Üstelik BM Güvenlik Konseyi’nde mesele görüşülürken canlı bağlanıyor, ancak sıra Dışişleri Bakanımızın konuşmasına gelince, derhal yayını başka yöne kanalize ederek konuşma bittikten sonra tekrar bağlantı kuruyor.  Bunların hepsinin canı Cehenneme. “Atalarımız “gavurdan dost olmaz” diyor. Ama Müslüman Arap dünyasının pısırıklığı da ortada.
Hoş Avrupa basınını yanlı olmakla eleştirirken bizim basınımız da sütten çıkmış kaşık değil. Batı medyalarını suçlamaktan çok, içimizdeki medya anlayışını sorgulamak gerekiyor herhalde. Artık yetti gâri. Bu korsan ve haydut devlet hizaya getirilmeli. Tam da suçüstü yakalanmışken. Ama ne yazık ki, televizyonlarda bazı emekli paşaları görüyorum. Ahkam kesmekteler. Dışişleri emekli monşerlerini ibretle izliyorum. Koro halinde bağırıyorlar suçladıkları yer belli. Sizin laf ebeliğinizi ve çok bilmiş tavrınızı kasketli köylü Mehmet Ağa bile yutmuyor artık. Ey Ağalar, emekli paşalar, emekli monşerler, salyalarını saça saça bağıran şarlatan akademisyen beyler ve “göbeğini kaşıyan” diye bu necip milletle alay eden yoldaş gazeteciler, böyle ciddi bir memleket meselesinde, bu kadar radikalleşmek, bir akıl tutulması mıdır acaba? Yoksa neyin nesi?  Bizim derdimiz Gazze iken, İsrail tarafından hunharca öldürülmüş insanlarımız iken, dünya kamuoyuna İsrail’in kötü sicilini anlatmak iken, sizin derdiniz bağcı dövmek midir? Milleti bu tavırlarınızla çıldırttığınızın farkında mısınız?
Bu milletin bir daha uyumamak üzere, artık uyandığını hala mı fark edemediniz?

Telif Eseridir izinsiz kullanmayınız

 
 
 
 
 
 
 04

Bu sayının içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

Bir önceki Sayfaya Gitmek İçin Tıklayınız!

Bir sonraki Sayfaya Gitmek için Tıklayınız!

Suhubi Ulvi CIRUL
Suhubi Ulvi CIRIL Hayat Hikayesi
AFETLERE KARŞI ÜLKEMİZDE ve İLİMİZ ÇORUM’DA YAPABİLECEKLERİMİZ
İsmim Suhubi Ulvi CIRIL. Çorum İtfaiyesinden emekliyim. Asrın felaketi sayılan 1999 Marmara bölgesi depreminde çalıştıktan sonra 1999 yılından itibaren çeşitli tarihlerde depremle ilgili anılarımı, önerilerimi yazdım ve aradan on üç yıl geçtikten sonra, çok güzel işler yapılmasına rağmen afetlere karşı düşündüğüm ve şu işler de yapılsa daha iyi, daha süratli, daha kalıcı çözümler olur diye düşündüm.
Yapılan işlerden en çok hoşuma gidenlerden, çadır yerine her şeyi içinde olan konteynır evler ve Sivil Savunma Teşkilatının güçlendirilmesi olmuştur.
Afetlere karşı; Ülkemiz genelinde yapılmasını arzuladığım en önemli iş. Ülkemiz genelinde faaliyette bulunan tüm İtfaiye, Sivil Savunma Teşkilatları, tüm Arama ve Kurtarma Teşkilatlarının tek çatı altında; İçişleri Bakanlığına bağlı bir teşkilat olarak, amir ve yöneticilerinin subay kadrosunda olduğu, gençlerimizin askerliklerini İtfaiye Eri olarak yaptıkları, araç ve gereçlerinin ileri teknolojilere sahip ve standart olduğu, personelinin her türlü afetlere karşı çok iyi bir eğitim aldığı, ülkemizin tüm il, ilçe ve beldelerinde, sanayi bölgelerinde, trafik ve kaza riski olan her yerde yeteri kadar araç ve personelle teşkilatlandığı, adına ister İtfaiye deyin, ister Sivil Savunma deyin yeni bir teşkilat kurularak her türlü afetlere karşı, hatta savaşlara karşı; personelinin eğitimli, genç ve dinamik, sayıca çok, araç ve gereçlerinin standart olduğu yeni bir teşkilat oluşturulmalı diye düşünüyorum!
Bu şekilde oluşturulacak bir teşkilatla oluşabilecek büyük afetlerde yetişmiş eleman sıkıntısı çekilmez, her ihtimale karşı eleman ihtiyaç olduğunda terhis olanların tekrar çağrılarak yurtdışından ekip çağrılmadan kendi yaralarımızı kendimiz sarmış oluruz. Bu şekilde terhis olanlar herhangi bir afet vs. durumunda kendi yörelerinde bilgili ve gönüllü olarak katılarak afetlere karşı bilinçli bir toplum oluşturulur.
1013 yılı itibarı ile ilimiz Çorum Sivil Savunma Müdürlüğüne ait araç, gereçler ve depoları Ankara yolu üzerindeki Akıncı Kışlası’nın yanında bulunmaktadır. Herhangi bir yangın, kaza, arama kurtarma durumlarında ilk anda İtfaiye aranıp ilk müdahale İtfaiye tarafından yapılsa bile özellikle arama kurtarma gerektiren durumlarda Sivil Savunmaya ait arama kurtarma ekipleri ile beraber çalışılmaktadır. Bu durum göz önüne alınarak Sivil Savunma depo, araç ve gereçlerinin İtfaiyeye yakın bir bölgeye; örneğin Çimento Fabrikası altındaki Şehitliğin yanına veya daha uygun yakın bir bölgeye, geniş bir alanda kurulacak depo, tatbikat alanı ve oluşabilecek bir afet’te gelecek yardım ekiplerini barındıracak şekilde düzenlemenin yapılması, uygun zamanlarda İtfaiye ile ortaklaşa tatbikatların yapılması Bu bölgenin şehrimizin yukarı bir bölgede olması nedeniyle depoların sel riskinden uzak ve afetlere müdahalenin daha kolay, İtfaiyeye yakın olması nedeniyle de her zaman için organizenin daha kolay olduğunu düşünüyorum.
Ülkemiz genelinde Acil müdahale ekipleri olarak tanımladığımız: Ambulans, İtfaiye, Sivil savunma, Çevik Kuvvet ve tüm güvenlik bina ve yerlerinin terörist saldırılarına ve ekiplerin görevlerini engellemeye çalışanlara karşı; güvenli ve araç çıkışı kolay yerlerde konuşlandırılmalarını, yapılmış ve yapılacak bu binaların bu tür olaylara ve afetlere karşı güçlendirilmelerini, buralardan araç çıkışlarının birkaç alternatifinin bulunması, araç çıkış kolaylığı için buralara kavşak konulması.
İlimiz İtfaiye müdürlüğü altında Çorum Belediyesi Park ve Bahçeler Müdürlüğü ve onun içeresinde de büyük bir havuz bulunmaktadır. İtfaiye müdürlüğü 2000 yılından sonra şimdiki yerine taşındığından 2013 yılı itibarı ile henüz havuzu bulunmamaktadır. Havuzu olmayan bir İtfaiye düşünülemez. 1999 depreminde Adapazarı Erenler Belediyesi’nde görevlendirildiğimizde çektiğimiz sıkıntılardan birisi de kalacak yer sıkıntısı idi. Gittiğimizde Ağustos ayı idi bazen belediye garajı içinde bazen Sapanca gölü kıyısında kimimiz arazöz içinde, kimimiz araç üstünde uyumak zorunda kaldık. Yardıma gelenlerin de elbet de uyumaya, yeme ve içmeye ihtiyaçları olacaktır.
Bunlar göz önüne alınarak Park ve Bahçeler Müdürlüğünün Çomar Barajı yanındaki ek tesislere nakledilip, İtfaiyenin yanındaki Park Bahçeler Müdürlüğü Tesisleri İtfaiye müdürlüğüne devredilirse ilk anda İtfaiye araçları dolum yapmak için Hıdırlık yanındaki havuza gitmeyerek zaman kaybı yaşamayacak, İtfaiye yanında bulunan havuzda arama kurtarma tatbikatlarını rahatlıkla yapacaktır.
Park ve Bahçeler Müdürlüğünün İtfaiyeye devredilmesi ile İtfaiye daha geniş bir alana kavuşarak, Allah korusun herhangi bir afet durumunda yardım için gelen ekipler için konteynır barınma yerleri yerleştirilerek ve gelen araçların sularının soğuktan donmaması için kapalı mekanlar yapılıp gelenlerin daha rahat çalışması sağlanırken o ekiplerin daha organizeli, daha kontrollü çalışması da sağlanmış olur.
İlimiz Ambulans Acil Yardım komuta merkezi ve ambulansların bir kısmı Bahabey Caddesinde bulunan Diş Hastanesi yanında bulunmaktadır, Burası merkezi bir yer olmasına rağmen Bahabey Caddesine çıkış kısmı karşısı kapalı olduğundan yolun diğer kısmına geçmek için Cengiz Topel Caddesi kavşağına kadar gidilip dönülmesi veya Esnafevleri Sokaklardan Kıbrıs Caddesine çıkış yapılıp, gidilecek yere ulaşılmaya çalışılmakta, buda zaman kaybına sebep olmaktadır. Allah korusun herhangi bir afet durumunda buradaki yer darlığı ve çıkış zorluğu, oradaki sokakların darlığında binaların yıkılması da düşünülürse orasının Ambulans komuta merkezine uygun bir yer olmadığı anlaşılacaktır.
İlimiz Ambulans komuta merkezinin; Devlet Hastanesi altında Samsun yolu üzerinde bulunan Müftülük binasının şehir merkezin de bir yere taşınarak oraya alınması, o bölgenin araç park yerinin genişletilip, soğuklardan araçları koruyacak şekilde ve herhangi bir afet durumunda il dışından gelecek Ambulans ve Sağlık ekiplerinin barınabilecekleri düzenlemenin yapılması, oraya uygun bir kavşak düzenlemesi yapılması, afetlere karşı önceden yapılacak bir önlem olarak düşünülebilir.
Şu an ilimiz Çorum’da kullanılan Devlet Hastanesi acil girişi, çıkışı, hasta indirip bindirmesi hatta yerinin kolay bulunması hiçte rahat ve kolay değildir, bunlarda göz önüne alınarak acil giriş yerinin yeniden düzenlenerek Ambulansların manevra yapmadan hastaları bırakıp veya almaları, acil giriş levha ve aydınlatmalarının daha belirgin, daha görünür olmaları, Hastane yön levhalarının uzak mesafelerden hangi Hastaneye, kaç metre kaldıkları belirtilecek şekilde kısa mesafelere ve kavşaklara konularak yönlendirmelerin yapılması, acil girişlerin önündeki özel araç park yerlerinin o bölgeyi daraltmayacak yerlere yönlendirilmesi birçok sıkıntıyı ortadan kaldıracaktır.
Şu an için ilimizde ve ülkemizde bulunan acil girişlerin durumu maalesef hemen hemen aynı durumdadır, bende zaten bu duruma dikkat çekip gerekli düzenlemelerin bir an önce bir yerlerden başlanarak sıkıntıları ortadan kaldırıp, yeni yapılacak Hastanelerde bu düzenlemeye dikkat edilmesidir.
İlimizde komuta merkezi ile birlikte Ocak 2013 itibarı ile dört yerde Ambulans merkezi bulunmakta, Acil müdahaleler için uygun yerlerde bulunmalarına rağmen iki merkez, pazar yerleri yanındaki Sağlık Ocakları yanında bulunmaktadır. Pazar yerleri haftada bir gün kurulmakta ama pazar yeri kurulduğu günler; ister Ambulansların oldukları yerler olsun ister başka pazar yerlerinin kurulduğu yerler olsun o bölgelerde ki sokaklar kapandığı veya pazara gelen araçların yolları daralttığı için sağlık, yangın ve diğer acil durumlarda ulaşım engellenmektedir. Bu durum da dikkate alınarak pazar yerlerinin araç trafiğini engellemeyecek yerlere kurulması, tüm cadde ve sokakların 24 saat araç trafiğine açık tutulması acil yardım araçlarının daha kısa sürede olay yerine ulaşmasına imkan sağlayacaktır.
Afetlerde ve kuraklığın yaşandığı dönemlerde yaşanan en büyük sıkıntılardan birisi su bulma, bulunan suyun temiz ve süratli bir şekilde nakli veya yapılacak tesis ve ekipmanlarla mevcut olan suyun kolay bir şekilde nasıl kullanılacağının belirlenmesi ve bu konuda yapılacak çalışmaları şu şekillerde sıralayabiliriz.
Her ilde ve yerleşim birimlerinde içme ve kullanım suyunu baraj, gölet veya su kuyularından temin etmektedirler. Suların temin edildiği barajlar, göletler veya su kuyuları genelde yerleşim birimlerinden çok uzaklarda olduğundan buralardaki suları yerleşim birimlerine getiren su borularının yerleşim yerlerine yakın, arazöz ve su tankerlerinin rahatça dolum yapabileceği, trafiği rahat yerlere; o kısımdan itibaren şehre su giriş boruları giriş yerlerine vana konulup herhangi bir depremde o vananın kapatılarak, şehirler de ki çökme ve borularda ki kopmalardan dolayı oluşacak su basmalarının önüne geçilerek şehirlerin kullanım suyu buralardan temin edilebilir.
Yapılacak bu tesislerde dolum vanalarından önce örneğin 200.000 nüfuslu bir şehir  için 200 - 500 tonluk aktarma su deposu ile barajlardan gelen suyun dezenfekte edilerek arazözlere dolumu yapılırsa kısmen de olsa hijyen sağlanır.
Bu havuzların  yanına arazözlerin rahat giriş çıkış yapabileceği, suyun arazözlerin üstten ayrı vanalarla dolum yapılacağı, birçok arazözün aynı anda dolum yapabileceği tesislerin yapılması, afetlerde, orman yangınlarında ve büyük yangınlarda su bulmada büyük kolaylık ve çabukluk sağlayacaktır.
Afetlerde su bulmada bir kolaylıkta, her il ve yerleşim yerlerinde bulunan su depolarının arazözlerin rahat yaklaşacağı, suyun kendi cazibesi ile dolumun yapılacağı yerlerine vana ve itfaiye rekoru konularak afetlerde uzaklara gitmeden buralardan da istifade edilebilir. Bu sistem özellikle köylerde ve ormanlık alanlarda oluşacak yangınlarda arazözlerin su dolumunda  büyük kolaylık sağlayacaktır.
Orman ve köy yangınları için bir önerimde her köye İtfaiye teşkilatı kurulamayacağı için her köy ve piknik yapılan ormanlık alanlarda muhtarlık ve piknik alanlarında sürekli dolu ve kullanılır halde bekletilen ve traktör kuyruk mili dolum ve arazöz hizmeti veren yaklaşık 3 tonluk tankerlerden bulundurulursa herhangi bir köy veya orman yangınlarında traktörler yardımıyla İtfaiye ve Orman Yangın ekipleri gelinceye kadar yangınlara müdahele edilerek yangınların büyümesi önlendiği gibi küçük çaplı yangınlarda tamamen söndürülebilir. Yapılacak bu organize ile arazözlerin gitmekte zorlandığı tarla ve çok dik yokuşlu alanlara traktörlerle müdahele ile ulaşılması zor yerlerdeki yangınlara daha süratli müdahale edilebilir.
Depremlerde en çok su ihtiyacı Hastanelerde yaşanmaktadır. Hastanelere temiz su temini için Hastanelerin kendi bünyesinde kendilerine en az üç gün veya bir hafta yetecek ve içinde arıtma sistemleri olan, gerektiğinde arazözlerin kolayca su doldurabilecekleri su depolarının yapılması. Bu konuda Çorum Devlet Hastanesi için bir önerim Hastane arkasında bulunan Bahabey Çamlığındaki su depolarından, Hastaneye acil durumlarda yetecek büyüklükte bir su deposunun Hastanemize bağlanmasıdır.
Depremlerde en çok istifade edilen yerlerden biriside parklardır. Depremde evleri yıkılan veya evlerine girmeye korkan insanlar evlerine en yakın parklarda beklemekte, buralarda da tuvalet ve su ihtiyacı artmaktadır. Parklara önceden yapılacak tuvaletler ve onların yanına yapılacak ve gerektiğinde arazözlerle dolumu yapılabilecek  en az 10’ar tonluk su depoları depremlerde büyük kolaylık sağlayacaktır. Aynı şekil teşkilatlar pazar yerlerine de kurulup depremlerde ve diğer zamanlarda insanlarımıza büyük kolaylık sağlayacaktır.
Depremlerde su ve tuvalet ihtiyaçlarından istifade edilen yerlerden biriside Cami tuvaletleri ve şadırvanlarıdır, buralar genelde tek katlı ve düz girişli oldukları için evlere göre daha kolay kullanılabilmektedir, fakat buralardaki şadırvanların su kapasitesi az oldukları için sular kesilince ihtiyaca cevap verememektedir, Camilerdeki şadırvan ve tuvaletlere bağlantılı olarak yine herhangi bir su yokluğunda arazözlerin rekorları ile hızlı dolum yapabilecekleri, şehir şebekesinden cek valflerle ayrılabilen ilave büyük su depoları önceden yapılıp yerleştirilirse deprem veya herhangi bir su kıtlığında arazözlerin lüzumsuz yere sokak sokak su dağıtmadan bu su depolarını doldurarak işlerini daha hızlı bir şekilde yapmaları sağlanır.
Parklarda, pazar yerlerinde, Cami bahçelerindeki ve diğer umuma açık yerlerdeki tuvaletler mümkün olduğunca düz girişli olursa çukurlarda oluşabilecek geri tepmeler ve su baskınları yaşanmaz, tuvalet lagarları mutlaka şehir kanalizasyon şebekesine bağlı olacaktır ama depremlerde çöküntüler, yer kaymaları olduğu zaman kanalizasyon giderleri de çalışamaz duruma gelebilmektedir, bunun tedbiri de böyle umuma açık tuvalet lagarlarının büyük yapılması, herhangi bir tıkanma söz konusu olduğunda da vidanjörlerle temizliklerinin çabuk ve rahat olması sağlanır.
Bu belirttiğim önlemler alınmazsa, herhangi bir afet durumunda vatandaşlarımız   tuvalet ihtiyaçlarını gidermekte zorlanacak, zaman zaman  görüldüğü üzere uygun olmayan yerlere bu ihtiyaçlarını gidermeye çalışacak, bunlarında temizliği zor olacağı gibi koku ve pislikten geçilemeyecek, birçok hastalığın yayılmasına sebep  olacaktır.
Yangınlarda kullanılmak üzere çeşitli yerlere yangın vanaları konulmaktadır, fakat bunlar bazı yerlerde fazlaca olmasına rağmen bazı yerlerde hatta riskli yerlerde neredeyse  yok denilecek kadar azdır. Bir yeri tarif ederken kişiye cadde ve sokak adı verseniz zor bilir ama falanca okul, falanca cami falanca resmi daire denildiği zaman daha rahat yer belirtmiş olursunuz bu İtfaiyecilikte de böyledir. En kolay adres bir çok kişinin bilebildiği ve en kolay bulunan yerdir. Yangın vanalarının da  tüm kamu binaları, okullar, camiler parklar, caddeler, iş merkezleri, sanayi tesis ve siteleri ve yangın riski yüksek yerlere, dolum yaparken trafiği aksatmayacak ve rahat dolum yapacak şekilde yerleştirilmeleri, bu vanaların rekorlarının tüm arazözlerin rekorlarına uygun ve sürekli çalışır durumda olmalarına dikkat edilmesi.
Zaman zaman görüldüğü üzere İtfaiyelerin, araçların yolları tıkaması sonucu veya çok dar alanlar yüzünden yangın mahalline ulaşmakta zorlandığı görülmekte buna önlem olarak her yerleşim birimlerinki İtfaiye teşkilatlarında gerektiğinde kaldırımlara rahat çıkabilecek özellikte, küçük tonajlı, manevra kabiliyeti iyi olan küçük tip arozözlerden bulundurulursa bu soruna bir çare olabilir. Bunun haricinde öyle bir durumda yolları tıkayan araçların zaman kaybını önlemek için Emniyet güçlerince temin edilecek kurtarıcılarla çektirilmesi ile İtfaiyelerin bu gibi zamanlarda hızlı ve rahat çalışması sağlanabilir.
Yangın ve afetlere karşı vatandaşlarımız ve yerel ve ulusal yayınlar aracılığı ile bilinçlendirilmeli, Acil Yardım telefonlarının herkesin bilmesi sağlanmalı, bu işlerde ilk müdahalenin önemli olduğu, İtfaiyeye mutlaka haber verilirken ev ve işyerlerinde alınacak basit ve ekonomik tedbirlerle yangınların büyümesi önlenebileceği gibi tamamen de söndürülebilir. Ev ve işyeri yangınlarında ilk yapılacak iş doğalgaz kullanılıyorsa ilk önce doğalgaz vanaları kapatılarak gaz girişi kapatılır. Bütangaz tüpü kullanılıyorsa hortumların kesilmesi veya yanması durumunda otomatik kapanan detantörlerden kullanılması.  Aydınlatma sorunu yaşanmayacaksa elektrik sigortaları da kapatılır.
Resmi dairelerde ve işyerlerinde mecbur olan hatta yeni yapılan sitelerde yangın tedbir araç gereçlerinin yangın durumunda nasıl hareket edileceği, nasıl kullanılacağı oralarda çalışan ve oturanlar bilgilendirilir ve gerekli eğitim verilirse oralarda bulunan yangın söndürme tüpleri veya yangın hortumları ile olabilecek yangınlara karşı İtfaiye gelinceye kadar müdahale edilerek yangınının büyümesi önlenebildiği  gibi yangın da söndürülebilir. Bu şekilde yapılacak çalışmalarla buralarda yapılan yangın tedbirleri göstermelik değil işe yarar hale gelir.
Evlerde, işyerlerinde ve araçlarda kullanılan yangın söndürme cihazı tüplerinin hangisinin nerede kullanılacağının yetkili kişi ve kuruluşlarca bilgilendirilerek, bilinerek cihaz alınırken ve kullanırken ona göre hareket edilmeli. Örneğin karbondioksit gazlı yangın söndürme cihazları kullanımı kolay, temiz, tüpün içinde artan gazın tekrar kullanılabilmesine karşın, dolu boş olduğu tartılarak kontrol edilebilir, aşırı sıcak ortamlarda gaz sıkışmasından oluşacak tehlikeyi önlemek amacıyla otomatik olarak emniyet supabı açılarak tüpün içindeki gaz boşalabilmektedir. Araçlarda ve aşırı sıcak ortamlarda çalışılan işyerlerine  alınacak yangın söndürme cihazlarının kuru kimyevi tozlu cihazlarından olması tavsiyemdir. Yangın söndürme cihazı alırken ve kullanırken yetkili kişilere danışarak nerede hangi cihazın kullanılacağını bilerek alınmalıdır. Yangın söndürme cihazı satan firmalar çeşitli zamanlarda kampanyalar düzenleyerek ve gerekli bilgilerimde vererek vatandaşların bu cihazlardan alması sağlanabilir.
Yine yangınlarda insan sağlığını tehdit eden duman zehirlemesi ve ölümlerine karşın öncelikle ve mutlaka Hastanelerden başlayarak, sebebi daha önceden oluşan Hastane yangınlarında görüldüğü üzere onlarca yatağa ve başkalarının yardımına ihtiyaçlı insanları tahliye işlemi zor olacağı için alt katlarda meydana gelen yangınlarda oluşan duman ve zehirli gazların üst katlara çıkmasını önlemek için her kattaki merdiven duvarlarına güçlü aspiratörler yerleştirip onlarında zeminden çatıya çıkan bacalarla duman algılayıcı sensörler aracılığı herhangi bir yangında  oluşacak duman ve zehirli gazların üst katlara çıkması büyük ölçüde  engellenerek tahliye ve kurtarma için belki de ihtiyaç olmadan veya kısmen müdahele ile yangın daha çabuk söndürülebilir. Bu sistem ülkemizdeki tüm çok katlı resmi ve özel bina ve işyerlerinde kullanılabilir.
Çok katlı binalarda ruhsat alınırken zorunlu yaptırılan yangın merdivenleri yapılacak denetimlerde görüleceği üzere bazı binalarda kiler gibi kullanılmaktadır, herkes kendi dairesinin güvenliğini kendi sağlayarak buralarında yapılacak denetimlerle amacına uygun halde olması sağlanmalıdır.
Afetlerden biri olan sel ve su baskınlarına karşı neler yapabiliriz onları da  şöyle sıralayabiliriz.
Öncelikle tüm yerleşim birimlerinde yağmur suyu ve kanalizasyon şebekelerinin birbirinden ayrılması. Bilindiği üzere yağmur çok yağdığı zaman kanalizasyonlar yağmur sularını çekmekte yetersiz kalınca bodrum katlarda kimi zaman geri tepmeler yaşanmaktadır.
Ülkemiz ve ilimiz genelinde bu konuda çalışmalar başlanmış olsa da şu an itibarı ile yeterli olmayıp yağmur yağdığında halen birçok sıkıntı yaşanmaktadır. Yağmur yağdığı zamanlarda Belediye yetkilileri cadde ve sokakları gezerek nerelerde su birikiyor, nelerden geçilemiyor, nereleri su basıyor onları tespit ederek ona göre gerekli çalışmaları yapmalı. Yapılan yağmur suyu boru ve ızgaraları yeterlimi, çalışıyormu, bazen de yol eğim hataları yüzünden yağmur suları ızgaralara uğramadan yollardan gitmektedir, bunlara dikkat edilerek, yapılan yağmur suyu ızgaralarının yağmur mevsimlerinden önce açılıp içlerinde biriken çöp ve çamur gibi atıklardan temizlenerek yapılan çalışmalar en verimli hale getirilmelidir.
Ülkemiz genelinde dereler yetersiz kalıp taşkınlar meydana gelip can ve mal kayıpları gelince derelerin ıslahı gündeme geliyor, pansuman, bazen de göstermelik tedbirlerle çalışmalar yapılıyor, aradan zaman geçince aynı sıkıntılar veya benzerleri aynı veya başka yerlerde yine karşımıza çıkıyor. Buraya daha önceden en fazla şu kadar yağış oldu bu kadar çalışma yeterli deniliyor, maalesef küresel ısınma dediğimiz olaydan dolayı iklimler değişti, neyin ne zaman, ne kadar yağacağı belli olmadığı içinde bu konu iyice düşünülüp gerekli çalışmalar ani ve büyük olasılıklara göre yapılmalı.
İlimiz Çorum’un içinden geçen; İçeridere Bağlarından başlayıp Kapaklı ve Mimar Sinan taraflarından geçen, Sülüklü deresinden başlayıp Altınevler, Bahabey Caddesinden Hamit Duran Caddesinden Cemilbey Caddesini geçip Kışlanın arkasından geçen, Melikgazi Tepesinden başlayıp Nadıktan Stadyum önünden geçen dereler ilimiz yağmur suları için büyük bir şanstır.
Zaten bu derelerden de yıllardır istifade edilmektedir. Bu derelerin geçtiği yerlerdeki yağmur suyu ızgaraları çoğaltılıp ızgara giderlerinin derelere bağlantıları büyütülürse Caddelerde fazla su birikmeyeceğini umuyorum.
Bu derelerin açıkta kalan kısımlarında görüleceği üzere, bazı vatandaşlar nasıl olsa su götürür mantığı ile olsa gerek çöplerini buralara atmakta, dereler pislik yuvasına dönmektedir, buna da bir önlem alınmalı. Yine bu derelerin açıkta kalan bazı kısımlarında görüleceği üzere otlar ağaç gibi büyümektedir. Bu derelerin kapalı kısımlarını temizleyen teknolojik araç ve gereçler mutlaka vardır, bunların araştırılıp taşkınlar olmadan derelerin kapalı kısımlarından başlayarak mutlaka temizliklerinin yapılıp taşkın önlemlerinin alınması gereklidir.
İlimiz Çorum’daki diğer derelerden de biraz bahsedecek olursak; Samsun yolu üzerinde bulunan ve sıklık mevkii dediğimiz bölgeden yaklaşık 10 km’lik dağlık bir alanın yağmur sularını toplayan Sıklık deresi, Çimento Fabrikasının üzerinde bulunan taş ocaklarının alt kısmındaki yağmur sularını toplayarak Çimento Fabrikası Camii üst kısmından İtfaiye arkasından Park Bahçeler Müdürlüğüne ulaşmakta, ayrıca önceden buraya Çimento Fabrikası içinden biriken yağmur suları da katılmakta idi. Öncelikle buraya kadar olan kısımlar mutlaka temizlenip dere açık hale getirilmelidir. Maalesef bu kadar uzun bir mesafeden gelen Sıklık Deresi burada afet sayılabilecek yağmur sularını taşıyamayacak büzlerin içinden Ahçı  Bağlarına geçtikten sonra daralarak yine yetersiz büzlerin içinden Melikgazi Deresine bağlanmaktadır.
Yağmur çok yağdığında Sıklık Deresinde oluşan yağmur suları belirttiğim daralmış yerleri geçemeyince ilk önce Anadolu Sokaklarda ki çukurda kalan  evleri ve o bölgede ki bodrumları yağmur suyu basmakta, hatta çok şiddetli yağışlarda Fatih Caddesinden Osmancık Caddesine ve yan sokaklardan şehir merkezine doğru sel oluşmaktadır.
Sıklık Deresi, Park ve Bahçeler Müdürlüğü alanından itibaren büzler alınarak mutlaka genişletilmelidir veya Park ve Bahçeler Müdürlüğünden itibaren fuar alanı arkasından Fatih Caddesinden 1 veya 1.5 metre çapındaki borularla Melikgazi Deresine bağlanırsa Samsun yolundan ve Bahabey Çamlığından gelen yağmur suları da şehrimize inmeden Melikgazi Deresi ile birlikte Derinçaya dökülür.
Binevler’in üzerinde bulunan Çomar veya diğer adıyla Çorum Barajından başlayarak Ilıca Bağlarından geçip Buharaevler’in  altından geçen Derenin de temizlenip ıslah edilerek,yağmur yağdığında o civar yollarda ve Buharaevler’in  alt  kısmı olan Pazar yeri ve Buharaevler Camii ve diğer kısımlarda biriken yağmur suları bu dereye bağlanarak tahliye edilebilir.
Ayarık Bağlarından başlayarak İbrahim Çayırı Bağlarından geçen dere İbrahim Çayırı Bağlarını geçtikten sonra daralarak Osmancık Caddesini geçip yine dar bir dere yatağı ile Derinçaya ulaşmaktadır. Bu derenin dar kısımlarının ve büzlerle geçilen yerlerin genişletilmesi gereklidir.
Silmkentin kuzeydoğusunda ki dağlardan gelen ve çok büyük olan dere Silmkentin altından ki dar bir dere yatağı ile İbrahim Çayırı Bağlarının üst kısmındaki dar bir büzle Osmancık Caddesine hafriyat atıklarından yol bulabildiği dar dere yataklarından geçip Derinçaya ulaşmaktadır. Bu dere çok uzaklardan topladığı yağmur sularını bu belirttiğim dar dere yataklarından Derinçaya ulaştırmaya çalışmakta ulaştıramadığı zamanlarda bu bölgeleri yağmur suyu basmaktadır.
Silmkentin ilerisinden gelen bu derenin dar olan dere yatakları genişletip temizlenerek geçtiği kanal ve büzler büyütülürse bu bölgede oluşan su taşkınları da önlenmiş olur.
İbahimçayırı Bağlarını geçip Kuruçay Köyü köyüne giderken solda kalan bölgede bulunan bağların içinden dere yatağı gözlerden uzak olduğundan olsa gerek sanki hafriyat atıkları dökme yeri gibi kullanılmakta buda taşkınlara sebep olmaktadır. Bu derede o bölgedeki diğer dereler gibi Osmancık Caddesini geçip Derinçaya ulaşmaya çalışmaktadır. Bu dereninde temizlenip genişletilmesi gereklidir.
Aslında ilimizden geçen dereler çöplük gibi kullanılmakta yine bazı derelere hafriyat atıkları atılmaktadır bunu önlemek için mutlaka caydırıcı önlemler alınmalıdır, yoksa duyarsız bazı kişiler bu dereleri tıkamaya devam edecektir.
Hafriyat atıkları için benim önerim tüm İl ve İlçelerde şehirlerin fazla uzak olmayan bölgelerine evlerindeki tamir ve onarım yaptırdıklarında oluşan hafriyat atıklarını atabilecekleri hafriyat atık sahaları oluşturup çeşitli duyurularla vatandaşlara böyle alanların varlığından haber edilir vatandaşların hafriyat atıklarını buralara dökmesi sağlanırsa dereler bu hafriyat atıklarından kurtulur.
İlimiz Çorum’daki yağmur suyu çalışmalarından biri olan Hıdırlık mevkii alt kısımlarından Sancaktar Camii altına kadar yapılan 1 metre çapından büyük yağmur suyu borusunun Sancaktar Camiinden Kıbrıs Caddesine kadar uzanan Milönü Caddesi boyunca uzatılarak ve iki ana kola ayrılarak kolun birisi Kiremit Minare Camii yanından Kıbrıs Caddesinden Esnafevleri Semtinden Diş Hastanesi yanındaki Sokaktan Bahabey Caddesinin Bahar Caddesi ile kesiştiği yere kadar uzatılarak ve gerekli yerlere ızgaralar konularak bu semtlerde oluşan ve çok yağmur yağdığında yetersiz kalan yağmur suyu hattı yerine yeni ve daha büyük yapılacak bu hat ile bu bölgedeki biriken yağmur suları daha kolay bir şekilde tahliye edilmiş olur. Sancaktar camiinden Kıbrıs Caddesi ile  Askerlik Şubesi ile Kale arasındaki sokaklara yapılacak uzantılarla ve uygun yerlere yapılacak ızgaralarla Emek Caddesinden ve Eti Lisesi yanındaki sokaklardan gelen yağmur suları tahliye edilebilir, bu  hat gerektiğinde Cengiz Topel Caddesine kadar uzatılabilir bu kısımlarda biriken yağmur sularıda tahliye edilmiş olur. Bu şekilde yapılacak çalışmalar ile şehir merkezine gelen yağmur suları büyük ölçüde engellenmiş olur.
İlimizde bizim göremediğimiz yerlerde oluşan yağmur suyu taşkınları ve yağmur suyu birikintileri  mutlaka vardır, onlarında yetkili mercilere iletilerek, yetkili kişilerinde çok yağmur yağdığında cadde ve sokakları gezerek su taşkını ve birikintileri olan yerlere gerekli çalışmaları yaparak sorunlar giderilmeye çalışılmalıdır.
Kış aylarında oluşan buzlanmalara karşı şu önlemleri alabiliriz.
Kar yağdığında ilk anda şehirlerin her tarafını aynı anda temizlemek mümkün olamayacağı için özellikle kaldırımlarda buzlanmalar olmakta bu buzları kırıp temizlemekte uzun zaman almakta olduğundan vatandaşlarımız yürümekte zorlanıp, bazen de düşüp yaralanmalar olmaktadır.
Bu konuda çok uzun süredir düşündüm, teknik olarak mümkün olurmu veya yapılan iş yararlı olurmu bilemiyorum ama yaz aylarında kaldırımları temizleyen araçları yapan firmalar bir AR-GE çalışması yaparak kaldırımları temizleyen küçük araçların önüne hidrolikli kazıyıcı ile, araçlara eklenecek buhar kazanları ile buhar üreterek kazıyıcıların önüne buhar vererek, kaldırımlarda ki buzları buharla eritip, kazıyıcı ile sıyırıp kaldırımlarda ki kar ve buzlar temizlenebilir. Eğer bu sistem denenip başarılı olursa yollarda kar temizliği yapan büyük iş araçlarda böyle sistemlerle donatılıp buzlu yollarda yaptıkları çalışmalarda da kullanılabilir. Bunlarla birlikte kaldırımlarda ki buzları eritmek için küçük kaldırım temizleyici araçlara tuz serpme sistemleri eklenerek kaldırımlarda ki buzlar eritilebilir.
Buzlanma meydana geldiğinde şehir içi cadde ve sokaklara buzları eritip fren emniyeti sağlamak amacıyla serpilen mucur ve tuz karışımı buzlar eridikten sonra mucurları ayrıca temizlenemediği için akan sularla birlikte yağmur suyu lagarlarının daralmasına bazen de tıkanmasına sebep olmaktadır, birçok yağmur suyu lagarı işlemez hale gelmektedir, bunun önüne geçmek için şehir içi yollarda yapılan buz eritme çalışmalarında araştırılıp, denenip sadece iri tuz kullanarak kullanılırsa buzları eritirken yağmur suyu hatlarının tıkanmasının da bir ölçüde önüne geçmiş oluruz.
Kışın kar ne zaman yağacağı belli olmadığı için önceden yapılacak planlama ile temizlik işleri ve ekipmanlarının kış aylarında 7 gün 24 saat esasına göre, buzlanma ihtimaline karşı şehirlerin büyük bir bölümüne hizmet verecek şekilde planlama yapılırda kar yağdığında, buzlanma olmadan kar temizleme işlemlerine başlanılırsa zaman geçtikten sonraki zorluklar yaşanmaz.
Ben bu yazdıklarımı; yaşadığım, gördüğüm ve izlediğim olaylar neticesine göre tavsiye niteliğinde yazarken de bazı önerilerimin teknik olarak ve işe yarayıp yaramayacağının araştırılarak, deneme yapılarak halkımızın tüm afetlerden zarar görmeden veya en az zararlarla nasıl kurtulabileceği düşüncesi ile uzun yıllar devamlı araştırarak, en ince ayrıntılarına kadar yazmaya çalıştım.
Bu yazımla çok yakın ilgili olduğu için Temmuz-2000 de yazdığım aşağıdaki “HERHANGİ BİR AFET DURUMUNDA KRİZ MASASININ YAPABİLECEĞİ HAZIRLIKLAR ŞU ŞEKİLDE OLABİLİR” başlıklı yazımı da ekleyerek konunun bir bütün oluşmasını düşündüm.
HERHANGİ BİR AFET DURUMUNDA KRİZ MASASININ YAPABİLECEĞİ HAZIRLIKLAR ŞU ŞEKİLDE OLABİLİR:
1- Kriz masasının oluşturulması,
2- Haberleşmeyi temin ekipleri,
a-) Telefon hatlarının açık tutulmasının temini ve çeşitli bölgelere geçici telefonların konulmasının sağlanması,
b-) Yardım ekipleri arasında haberleşmeyi ve koordinasyonu temin için geçici telsiz istasyonu kurulup herhangi bir afet durumunda hangi ekibin hangi kanalda ve kodda haberleşeceğinin ve kimlere telsiz verileceğinin önceden kararlaştırılıp, afet anında bu ekiplere telsiz verilmesi.
3- Öncelikle kriz masası, haberleşme ekipleri ve sağlık ekipleri için gerekli elektrik enerjisinin temini başta olmak üzere elektrik temini için jeneratör ve aydınlatma ekiplerinin belirlenmesi.
4- Yangın ve sel baskınlarına karşı Afet kriz masası emrine yeterli sayıda itfaiye ekibinin çağrılması.
5-Güvenlik ve Trafik akışının düzenlenmesi için ekiplerin belirlenmesi.
6- Arama ekip ve araçlarının belirlenmesi.
7- Kurtarma ekip ve araçlarının belirlenmesi ve enkaz altından çıkartılan ölü ve yaralıların nereden çıkartıldığı, kim olduğu ve nereye, hangi araçla gönderildiğinin kayıt edilmesi.
8- Sağlık ekiplerinin hazırlanması. Enkaz altından ağır yaralı olarak çıkartılanlar için acil ameliyat yapılabilen ambulanslardan temin edilip ilk müdahalenin bu tip ambulanslarda yapılması. Bu tip ambulanslardan her şehirde ortalama iki tane olsa, özellikle ağır yaralanmalı trafik ve iş kazalarında yolda ölümler önemli ölçüde azalır. Herhangi bir afet durumunda ise her ilden bir tane bu tip ambulans afet bölgesine gönderilse birçok canda bu şekilde kurtarılmış olur.
9- Çadır kurma bölgelerinin herhangi bir afet olmadan yerlerinin belirlenmesi.
10- Çadır yeri hazırlama ekiplerinin belirlenmesi. Çadırların, su baskınlarından etkilenmeyecek, ulaşımı rahat bölgelere çadırların yüksekte kalacak şekilde aralara yol açılıp, çakıl serilip yerlerinin hazırlanması. Herhangi bir afet durumunda tüm illerden fazla miktarda iş makinası ve ekip gönderilmekte, bir kısmı hiç çalışmadan geri gitmektedir. Çadır yeri hazırlamak için bunlardan istifade edilebilir.
11- Çadır kurma ekiplerinin belirlenmesi.
12- Seyyar tuvalet ve seyyar banyo kurma ve atık suların tahliye ekiplerinin belirlenmesi.
13- Afet bölgesinin dezenfektesi için kireçleme ve ilaçlama ekiplerinin belirlenmesi.
14- Afet anında su şebekeleri kullanılamaz duruma geldiğinden, önceden; içme ve kullanma suyunun nereden ve nasıl temin edilebileceğinin belirlenmesi ve bu suları temin edecek ekibin belirlenmesi.
15- Seyyar fırın ve seyyar mutfak kurma ekiplerinin belirlenmesi.
16- Gelen yardım ekiplerinin, araç ve gereçlerin o ilin kriz masasına ulaşabilmesi için gerekli organizasyonun yapılması.
17- Yardım için gelen ekiplerin nerelerde görevlendirileceklerinin organizesi ve gelen yardım ekiplerinin barınma yerlerinin tespit edilmesi.
18- Gelen yardımların tasnif, dağıtım ve depolanma yerlerinin ve bu işle görevlendirilecek ekiplerin belirlenmesi.      Eylül – 2013     

Telif Eseridir izinsiz kullanmayınız

 
 
 
 
 05

Bu sayının içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

Bir önceki Sayfaya Gitmek İçin Tıklayınız!

Bir sonraki Sayfaya Gitmek için Tıklayınız!

Selma GÜRSEL
Selma GÜRSEL Hayat Hikayesi
DOMATES YEMEĞİ
100 gram kıyma
1 Kilo olgun domates
1 baş soğan
1 fincan sıvı yağ
1 fincan pirinç
Bir diş sarımsak
1 miktar yoğurt
            Domatesler yıkanarak sap kısımları alınarak bir kenara konulur.
            Sıvı yağ tencereye konularak kıyma eklenir üzerine soğan doğranarak istenildiği kadar tuz ekilerek kıyma ve soğan karıştırılarak kavrulur.
            Kıyma kavrulurken domatesler irice doğranır ve tencereye konulur. Üzerine bir miktar tuz konulur bir miktar ateşin üzerinde kaşıkla karıştırılır. Tencereye domatesleri kapatacak kadar sıcak su konulur bir taşım kaynatılınca bir fincan pirinç yıkanarak tencereye konulur.
Pirinçler pişince tencere ateşten alınarak ılık olarak servis yapılır. İstenirse üzerine sarımsaklı yoğurt da ekilerek yenilir.

 

Telif Eseridir izinsiz kullanmayınız
 
 
 
 
 
 
 06

Bu sayının içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

Bir önceki Sayfaya Gitmek İçin Tıklayınız!

Bir sonraki Sayfaya Gitmek için Tıklayınız!

Adile TÜRKMEN
Adile TÜRKMEN Hayat Hikayesi
İSMİNİ İSTERİM
Karşımda duran yüce dağlara
Saçıma düşen beyaz aklara,
Yaprak döken hazan bağlara,
Senin ismini yazmak isterim.
 
Ömrü olmayan kuru dallara,
Sonu olmayan uzun yıllara
Bu mutsuz geçen yıllarıma,
Senin ismini yazmak isterdim.
 
Güneşten yanan ıslak göllere,
Ot bitmeyen ıssız çöllere,
Mis gibi kokan beyaz güllere,
Senin ismini yazmak isterim.
 
Gözümden akan ılık yaşlara,
Kirpik üstünde hilal kaşlara
Yazılması çok zor olan taşlara
Senin ismini yazmak isterim

 

Telif Eseridir izinsiz kullanmayınız

 
 
 
 
 07

Bu sayının içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

Bir önceki Sayfaya Gitmek İçin Tıklayınız!

Bir sonraki Sayfaya Gitmek için Tıklayınız!

Mehmet KARADAĞ
Mehmet KARADAĞ Hayat Hikayesi
KURULSUN DOSTLAR OZAN BİRLİĞİ
Ele,bele,dile sahip olalım
Bozulmadan canlar sade kalalım
Mürşidi Kamil yoldaş bulalım
Kurulsun dostlar ozan birliği
 
Birliği olmayan ozan sayılmaz
Yağları yakmakla menzil alınmaz
Ayrı-gayrı olan divan kuramaz
Kurulsun dostlar ozan birliği
 
Naza gelmez dostum gerçek ozanlar
Halkın ateşiyle nerde yayanlar
Tarihte kaç tane böyle kalanlar
Kurulsun dostlar ozan birliği
 
Sözüm size derim ayrı çekenler
Baskıya zulme boyun bükenler
Vakitsiz horoz olup ötenler
Kurulsun dostlar ozan birliği
 
Sazınla sözünle fakiri koru
Türkçemi söylerim arınmış duru
Ağlayı ağlayı gözlerim kuru
Kurulsun dostlar ozan birliği
 
Birlikten korkmayın güller açılır
Nefes temiz olur koku saçılır
Bu birlikte kötülükten kaçılır
Kurulsun dostlar ozan birliği
 
KARADAĞ’IM der ki ayrım yapmayın
Helalimize haramlar katmadan
Görmeliyiz oyunlara bakmadan
Kurulsun dostlar ozan birliği

 

Telif Eseridir izinsiz kullanmayınız

 
 
 
  08

Bu sayının içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

Bir önceki Sayfaya Gitmek İçin Tıklayınız!

Bir sonraki Sayfaya Gitmek için Tıklayınız!

Üzeyir Lokman ÇAYCI
Üzeyir Lokman ÇAYCI Hayat Hikayesi
RESİMLE DOSTLUK
Bir arkadaş
Bir dost,
Bir komşu resmi yap,
Başköşeye oturt onları…
 
Zarar, kâr hesabı yapma
Çıkar, ihtiras, ihanet gibi
Kelimeleri
Aklının ucundan bile geçirme...
Boya, süsle,
Evinin en güzel yerine as...
 
Bunlar varken
Korkusuz
Endişesiz uyu...
 
Cıvıl cıvıl renklerle
Samimi çizgilerle
Dostluğun,
Göreceksin ki
Seni hüsrana uğratmayacak...
 
Paris – 03.03.1999

 

Telif Eseridir izinsiz kullanmayınız

 
 
 

 

 09

Bu sayının içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

Bir önceki Sayfaya Gitmek İçin Tıklayınız!

Bir sonraki Sayfaya Gitmek için Tıklayınız!

Üzeyir Lokman ÇAYCI
Üzeyir Lokman ÇAYCI Hayat Hikayesi
Telif Eseridir izinsiz kullanmayınız

Bu sayının içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

 
 
 
 
 

Çalışmalar TELİF ESERİDİR Yazarlarımızın gönderileri ile yayına alınmıştır.
corumlu2000@gmail.com
Mahmut Selim GÜRSEL  
yazarlarımız yaptıkları paylaşımlardan sorumludur.
Sitemiz ve yazarlarımız;hukuka, yasalara, telif haklarına ve kişilik haklarına saygılı olmayı amaç edinmiştir.