DİKKAT ! BU BİLGİLER TELİF ESERİ OLUP YAZARI VE YAYINEVİMİZDEN  İZİN ALINMADAN KULLANILMAMALIDIR.

SİTE BAŞINA GİTMEK İÇİN TIKLAYINIZ

YIL 16  SAYI 182    25-Nisan-2014

Atilla ALPAY POP STAR YARIŞMASI
Selma GÜRSEL SULU KIZARTMA
Sevim HARDAL NİYE KESTİN TELEFONU
Şükre GÜLTEPE SİGARANIN ZARAR
 01

Bu sayının içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

Bir önceki Sayfaya Gitmek İçin Tıklayınız!

Bir sonraki Sayfaya Gitmek için Tıklayınız!

Mahmut Selim GÜRSEL
Mahmut Selim GÜRSEL Hayat Hikayesi
DEYİMLERİMİZİ DÜZGÜN KULLANALIM MÜREKKEP YALAMAK
            Bu deyimi pek çoğumuz duymuşuzdur. Duyduğumuz bu deyimin tama olarak ne olduğunu pek bilenimiz de yoktur. Nasıl banyodan çıkana,tıraş olana “saatler olsun” dediğimiz gibi duyduklarımızı incelemediğimden kabullendiğimiz gibi bu temenniyi de yanlış biliyoruz. Banyodan çıkana ve tıraş olana “SIHHATLER OLSUN” demeyi akıl etmeyiz.
            Şimdi gelelim konu başlığına:
“MÜREKKEP YALAMAK” bu deyimimizi okumuş,yazmış kişiler için yakıştırırız. Aslında bu deyim “HATTTAT”LAR için söylenen bir deyimdir.
Pek çok kişinin matbaanın Osmanlılarca ülkeye gelmesine engel olunduğu  zan ederek,atalarımızı hakız olarak suçlarız. İşin aslı konumuzun içinde geçen hattatları korumak için yapılmış bir önlemdir. Nasıl bu günlerde AT girmek isteyen ülkemizin insanlarına serbest dolaşma hakkını kısıtlamaya kalkışan Avrupalılar gibi;Osmanlı da matbaa ülkede faaliyete geçmesi ile,ülkede büyük bir kitle olarak bulunan Hattatların ekmeklerinden olmaması sıkıntısı yatar.
Örneğin;şimdi bir arkadaş kitap yazarsa,kitabını hemen bulunduğu ilde kitabı bastırarak sadece savcılığa bilgi vererek dağıtımını yapabilir. Osmanlı döneminde bu denetim ülkenin tamamında yazılan kitapların “Babı Ali”de  bulunan denetim masasına ciltlemeden formalar halinde yollanır,onay alınırsa hattatlarca çoğaltılarak bulunan il,ilçe veya beldede okuyucuya tanıtılırdı.
Bu işlem nasıl olurdu ? Derseniz: örneğin;Çorum’da bir yazar kitap yazınca kervana vererek İstanbul’a yollardı. Onayı alınan kitap için Padişah tarafından kitabın değerine göre birkaç altından başlayan ve on binlerce altını bulan para ile kitabın çoğalması için müsaade verilirdi. İstanbul’la Çorum arasında bulunan kervanların konakladığı hanların sahipleri gelen kervana kitap var mı ? Diyerek sorarlar,eğer kitap varsa o hanın bulunduğu yerde bulunan hattatlar toplanarak formalar bölüşülerek kervan sabah gitmeden hemen kopyaları çıkartılırdı. Bu işlem İstanbul – Çorum arasında 11 konakta yapılırdı. Yani kitabın on bir adat kopyası çıkartılırdı. Kervandan sonra hattatlar o yerleşim yerinin ihtiyacı kadar sonradan çoğaltılırdı.
Diyeceksiniz ki;kitabı yazan müellifin bundan kar ne ? Derseniz: Kitabı daha Çorum’a gelmeden on bir kopyası alınmış olarak tanıtılmış olur. Kitap bu on bir konaktan diğer illerden gelen ve giden kervanlarca alınarak kısa zamanda hattatlar tarafından ülkenin tamamına ulaştırılmış olurdu. Ayrıca Padişah tarafından verilen para da o yazarın telif ücreti olurdu.
Şimdi gelelim konu başlığına:
“MÜREKKEP YALAMAK” bu deyimimize. Osmanlı döneminde el yazması kitaplar,hattatlar tarafından çoğu zaman çıra isi ile kendileri tarafından yapılırdı. Çıra isine bal karıştırılarak mürekkebin hem yapışıcılığı ve hem de parlaklığı sağlanırdı. Birde hattatların kullandığı kağıtların kamış kalemin kaymasını sağlanmasını sağlamak için aharlanırdı. Ahar da bildiğimiz tavuk yumurtasının akı idi. Bu ak samur fırçalarla kağıtlara bir iki kat kurudukça sürülür,kağıt üzerindeki ak kuruyunca da mühre taşı ile parlatılırdı. Mühre taşı da kaz yumurtası büyüklüğünde mermer bir taş idi. Kağıtta bulunan fırça izleri ile yumurta akının pürtükleri düzeltilerek bu gün kullandığımı kuşe kağıt gibi yapılırdı. Şimdi amma anlattın be birader. Ne diyeceksen de dediğinizi duyar gibiyim.
Hattat;bir harfi veya bir satırı yanlış yazınca acaba nasıl silerdi ?
Hattat yanlış kısmı DİLİ İLE YALAYARAK silerdi. Evet o zamanın mürekkebinin silgisi insan oğlunun tükürüğü idi. Bu gün bile  kütüphanelerde bulunan el yazması kitapları okuyanların başında bir görevli bulunur. El alışkınlığı ile sayfa çevirirken parmağını tükürüğü ile ıslatıp kitabın sayfasını çevirmemesini istenir. Yüzlerce yıl önce yazılmış el yazması kitaplar bu gün bile tükürük ile silinmektedir.
 “MÜREKKEP YALAMAK” deyimimiz hattatlar için kullanılan bir kelimedir.
Benim diyeceğim;konuştuklarımızı bilerek konuşmak ve bildiğimizi konuşmaktır.

Telif Eseridir izinsiz kullanmayınız

 
 
 
 
 
 
 02

Bu sayının içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

Bir önceki Sayfaya Gitmek İçin Tıklayınız!

Bir sonraki Sayfaya Gitmek için Tıklayınız!

Sakin KARAKAŞ
Sakin KARAKAŞ Hayat Hikayesi
AKŞEMSEDDİN İÇİN OSMANCIK’TA ANIT  DİKİLMELİDİR
            Akşemseddin Hazretleri Osmancık’ta doğdu ve  bu gün kendi adıyla anılan medresede tahsil gördükten sonra aynı medresede müderrislik yaptı. Akşemseddin Hz. nin  zeki bir insan olduğu ve 4 yaşında hafızlığa başladığını tarihi kaynaklardan öğrenmekteyiz.
İstanbul’un manevi fatihi olarak ta bilinen Akşemseddin ;Fatih’in ordusunda yer alan pek çok komutanın fethe inancının olmadığını ve askerin boşu boşuna kırdırılacağı inancına rağmen fethe inandığı ve Fatih’in asla fetih inancından vazgeçmemesi gerektiğini söylemesi  ve bu konuda rüyalar görmesi ve geleceği yorumlaması da onun ne derece büyük bir bilgi ve ilme sahip bir bilim adamı olduğunun en güzel ispatıdır.
          Akşemseddin, bulaşıcı hastalıklar üzerinde çalıştı. Araştırmalar sonunda Maddet-ül-Hayat adlı eserinde:"Hastalıkların insanlarda birer birer ortaya çıktığını sanmak yanlıştır. Hastalıklar insandan insana bulaşmak suretiyle geçer. Bu bulaşma gözle görülemeyecek kadar küçük fakat canlı tohumlar vasıtasıyla olur." diyerek, bundan beş yüz sene önce mikrobun tarifini yaptı. Pasteur’un teknik aletlerle Akşemseddin’den dört asır sonra varabildiği neticeyi dünyada ilk defa haber verdi. Bu bulaşma gözle görülemeyecek kadar küçük fakat canlı tohumlar vasıtasıyla olur." diyerek, mikrobun tarifini yaptı.
          Risalet-ün-Nuriyye: Tasavvufa ve tasavvuf ehline dil uzatanlara cevab mahiyetindedir. Arapça olup, kardeşi Hacı Ali tarafından Türkçe’ye çevrilmiştir.  Def’ü Metain, Risale-i Zikrullah, Risale-i Şerh-i Ahval-i Hacı Bayram-ı Veli, Malumat-ı Evliya, Maddet-ül-Hayat,Nasihatname-i Akşemseddinve Kitab-ı Tıb.
           Ömrünün son günlerini Göynük’te geçirdi ve orada vefat etti. Bu gün kabri Göynük’tedir. Akşemseddin Hazretleri Türk tarihinde önemli yeri olan ve mikrobu Pöstörden 4 asır önce tarif eden ve İstanbul’un manevi fatihi sayılan önemli bir bilim ve devlet adamıdır. Osmancıklı olması ile Osmancıklılar daima övünmüşlerdir. Ancak bu övünme yeterli değildir.
            Geçtiğimiz yıllar itibarı ile Osmancık belediyesi Akşemseddin ile ilgili sempozyumlar, konferanslar vb. çalışmalarda bulunmuştur. Ancak bu yeterli değildir.
            Osmancık’ta Akşemseddin ile ilgili anma günleri tertiplenmelidir.
            Bu çalışma’da Göynük belediyesi ile işbirliğine gidilmeli, Osmancık’tan Göynük’e bilimsel nitelikte geziler düzenlenmelidir.
             Pirinç diyarı Osmancık’ta Akşemseddin anma günlerinde profesyonel tarihçiler görev almalı ve üniversitelerle işbirliğine gidilerek Akşemseddin’in Osmancık bağlantısı ön planda tutulmalıdır ve anma günlerinde halka pilav ikram edilmelidir.
              Akşemsseddin ve Osmancık konulu tanıtım broşürleri hazırlanmalıdır.
              Ulusal televizyon kanalları ile işbirliğine gidilerek Akşemseddin ve Osmancık belgeseli çektirilmeli ve Akşemseddini’in Osmancık’taki hayatı ön plana çıkarılmalıdır.
              Akşemseddin’le ilgili hazırlanan ve hazırlanmak istenen Akşemseddin tiyatro oyunu yerelde kalmamalı ve ülke genelinde duyurulmalıdır.
              Akşemseddin’in altın öğütleri eserlerinden çıkarılmalı ve sadeleştirildikten sonra esnaf odaları vb. sivil toplum kuruluşlarınca Türkçe olarak bastırılmalı ve esnaf vb. sivil toplumun yoğun olduğu yerlere asılmalı ve Osmancık halkının bu öğütlere uyması desteklenmeli gerekirse ilçe Milli Eğitim Müdürlüğü ile bu konuda ortak çalışma yapılmalıdır.
             Osmancık’ta Akşemseddin’in muhtemel akrabaları araştırılmalıdır.
              Bütün bu çalışmalar yapılırken gerekirse tarihçilerden bir komisyon kurulmalı bu iş cahil cühelaya değil ehil ellere bırakılmalı ve danışma kurulu vasıtası ile gerçekleştirilmelidir.
              Daha da önemlisi Akşemseddin’in memleketi Osmancık’ta bir Akşemseddin anıtı dikilmeli ve altına da kısa özgeçmişinin yanı sıra “İstanbul’un manevi Fatihi Akşemseddin” ibaresi yer almalıdır.
             İstanbul’un manevi fatihi Akşemseddin ile övünmek her Osmancıklının hakkıdır. Geçtiğimiz yıllarda Osmancık belediyesi Akşemseddin ile ilgili bir dizi çalışmalar gerçekleştirmiştir. Ancak bu çalışmalara ivme kazandırmak ve yukarıda özetlediğimiz doğrultu da hareket etmek gerekir ve en önemlisi Osmancık halkı Akşemseddin için bir anıt beklemektedir.
              Kanaatim odur ki Osmancık tarihi ve kültürü ile ilgili etkin çalışmalara imza atan Osmancık belediye başkanı Emin Serdar KURŞUN Osmancık halkının bu isteğine cevap verecek ve Akşemseddin Hazretlerinin anıtı Osmancık’ta yükselecektir.

Telif Eseridir izinsiz kullanmayınız

 

 
 
 
 
 03

Bu sayının içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

Bir önceki Sayfaya Gitmek İçin Tıklayınız!

Bir sonraki Sayfaya Gitmek için Tıklayınız!

Müslüm TUNABOYLU
Müslüm TUNABOYLU Hayat Hikayesi
KÖY ENSTİTÜLERİNİ TANIYALIM
Günümüzden 72 yıl önce 17 Nisan 1940 da TBMM ‘nin kabul ettiği bir yasa ile  ülkenin 21 yerinde kurulan, eğitim ve öğretime açılan Köy Enstitüleri,10 yıllık bir süreç içersinde ülkesine  17 bin 431 erkek,1.390 kız,toplam18 bin 839 öğretmen, 8 bin 675 eğitmen 1.599 sağlık memuru yetiştirmişti.
Ülke nüfusunun % 80 köylü  yani çiftçi idi. Lozan Barışı ile çizilen ülke sınırları içersinde 40 bin köy bir o kadarda olduğu tahmin edilen mezralar bulunuyordu.Bu nüfusun  1928 de gerçekleştirilen Harf Devrimi ile okur-yazar olmayan insanımız kısa sürede oku,yazar hale getirilecekti.Bu bir zorunluluktu.Ülkede ki aydınlar nüfusun ancak kentsel alanda bulunan halka gördükleri eğitim ve öğrenimi ulaştırma olanağı bulmuş,kırsal alandaki insanlar kendi kaderleri ile baş başa bırakılmışlardı.Köylerde okur-yazar bulmak adeta bir mucize idi.
Devlet atlı tahsildarları ile köylerden ,arazi,hayvan,yol dolaylı olarak çeşitli ürünleri içeren vergileri topluyordu.Köylünün devlete yaptığı maddi katkı yani vergilerin tümünü içeren vergi makbuzlarını evin bir köşesinde duvara çakılmış koca bir çivide takılı olarak görmek yada bulmak mümkündü.İnsanlar tekrar ödeme yapmamak için kendilerine verilen belgeleri çok iyi saklıyorlardı.Beyaz renkte olan bu vergi makbuzları her yılın yaz mevsiminde sineklerin konakladıkları yer  yada lavaboları oluyordu.
Anadolu Bozkırındaki insanımızın çağlar boyu yaşam koşulları babadan oğul a  intikal eder şekilde süre gelmiştir. Önce nüfusça kalabalık olan yerleşim birimlerine okullar yapılmaya başlanmış,buralar da yöre köylerin çocuklarının da eğitim-öğretim yapmalarına olanak sağlanmıştı.Cumhuriyet dönemine kadar kırsal alandan orta ve yüksek öğretim gören çocukların ekonomik durumu yüksek düzeyde olan bölünmüş ailelerin çocukları olarak görülür.Bugün bazı yerleşim birimlerinde yükselen saat kuleleri,akarsular üzerine kurulmuş köprüler ile cami ve medreseleri görmek mümkündür.Kırsal alandan çıkıp ülkesine yararlı olabilen insanların kazanımlarının büyük bir bölümünü yine kırsal alana kaydırmış olmaları takdire şayandır.Onlara zaman ,zaman bakıp yerli  yada yabancı turizmin akar getirdiği yapıtlar olarak görürüz.Kısaca kırsal alan insanının   arasından çıkardığı aydınlara zorunlu olarak gerek duyduklarını görmekteyiz.
Değerli Dostlar!
Cumhuriyet Dönemi ile birlikte kırsal alandaki okur,yazar ve okullaşma oranının nasıl artırılabileceği konusunda atılımlar gerekiyordu.İnsanların cahillikten kurtarılması en önde gelen görevlerden biriydi.Atatürk’ün direktifi  ile ülke düzeyinde yeni yönetime destek verecek eğitim ve öğretim kurumlarına ihtiyaç vardı.Askerliğini çavuş ve onbaşı ile tamamlamış başarılı  ve becerili insanlar 6 aylık kurslardan geçirilerek eğitmen  olarak köylere gönderilmeye başlandı,Ankara ya ulaşan başarı raporları sonunda köy çocuklarından oluşan öğrencilerin KÖY ENSTİTÜLERİ’NİN de  beş yıllık bir eğitim ve öğretimden sonra köylere  öğretmen olarak gönderilmesi planlanır.
Köy Enstitüleri açılırken,ihtiyaç duyulan derslik,yatakhane,spor salonları,çeşitli ders araçları yoktu.İkinci Dünya Savaşı inanılmaz hızıyla sürerken,  yönetim  tehlikeyi ustaca  uzaklaştırmasını bilmiş, ancak  silah altına aldığı gençleri ülkenin savunmasını sağlayacak bir düzeye getirilmesi için olanakların  oldukça zorlandığı görülmektedir.Köy Enstitülerine köy okullarından diplomalı olanların alındığını,yönetmeliğin giderek delindiğini,köy çocuklarının  kontenjanlarına  şehir okullarından mezun olan çocuklarında eklendiğini görmek mümkün.
Size şimdi Köy Enstitüsüne ayak bastığım ikinci gün sabahın erken saatlerinde neleri yaşadım. Umarım sizde bir an benimle birlikte yaşamaya çalışın.
Okul sahasına girmeden önce on kişilik öğrenci gurubu iki nöbetçi öğrenci tarafından durduruldu. Ellerimizde teneke ile kaplı bavullarla ikişer sıra haline getirildik. Önde nöbetçi arkada biz uygun adımlarla olmasa da bir süre yürüdükten sonra o zaman ki gözümüze göre büyükçe bir binanın kapısı önünde durduk. Orada bulunan birkaç görevli öğrenci tarafından elimize büyükçe torbalar verildi. Torbanın iple sıkı sıkıya ağzının bağlandığını gördüm. Düğümler çözüldü içersinde pamuk dokumadan dikilmiş beyaz pantolon ve ceket ile birlikte iki kat iç çamaşırı. Üzerimizden çıkardıklarımızı torbaya koyup bağladığımızı hatırlıyorum. Okuldaki tüm öğrenciler tek tip elbiseleri giymişlerdi. Yamalıklı pantolonumu torbaya yerleştirdiğim o anı inanın unutamıyorum.
Bizden önce okula gelen arkadaşlar sardı etrafımızı, Mevsim yaz ay Ağustos’tu. Gölgelik yapan yapraklı ağaçların gölgesinde arkadaşlarla bavullardan çıkarılan yiyecekler tüketilirken, karşılıklı sohbet akşam yemeği saatine dek sürdü.  Akşam yatakhanelere girdik, yatağımız nöbetçi öğrenciler tarafından gösterildi. Yatakhanede karyola yoktu, tahtalardan yapılmış iki katlı ranzalar vardı. Yatağımız yumuşaktı acaba içersinde ne var diye söylendiğimizde pamuktur sözünü duydum. İlk gün yumuşak bir yatakta yatmanın mutluluğu vardı bizde. Sabah erkenden dan, dan /dan diye öten bir ses duydum. Arkadaşlara sordum bu nedir diye.  O’nun adı kampana dediler. Cihaz kamyon kampanasından ibaretti. Yanında kocaman uzunca bir demir çubuk var. Bu çubuğu kampanaya vurdukça çok güçlü ses çıkıyor. Yaklaşık birkaç kilometreden kampananın sesi rahatlıkla duyuluyor.
Acele giyindik elimizi yüzümüzü yıkamaya dışarı çıktık. Uzuncu bir borunun iki tarafına katılmış su musluklarından sular akıyor, el yüz yıkaması burada yapılıyordu. Yeni düzene alışacaktık. Gördüklerimiz çoğunlukla ilklerdi. Yemekhane önünde yaklaşım bin öğrenci sınıflara göre sıra olmuştu. Yemekhaneye önce büyük sınıflar alınıyordu.en sonra yemek yemeğe  yemekhaneye biz on arkadaş girdik.tüm masalar dolmuş biz on arkadaş son masanın etrafına dağıldık. Masa ortasında bulunan temiz on adet alüminyum bardaklara yine alüminyum demlik içersindeki çaydan bize düşenini doldurduk.Çayın şekeri mutfakta  kararlaştırılmıştı.Biz kahvaltımıza yeni başlamıştık ki büyük sınıflar çok tan çaylarını içmişler dışarı çıkıyorlardı,.Sabah kahvaltısında bize 300 gramlık ekmeğin dörtte biri düşüyordu.
Yemekhane çıkışı topluca yapımına yeni başlanın bir inşaatın karşısında tek sıra saf dizildik. Üzerinde beyaz giysileri olan bir yönetici düdüğünü öttürerek ustalar öne çıksın dedi. Ustalar dediği kişiler öğrencilerdi. Daha sonra harççılar, gecgereciler, tuğlacılar sözcükleri kullanıldı. Benim gibi küçük olanlar tuğlacılar gurubundaydı. Tahta semerlere doldurduğumuz tuğlaları inşaata ki ustaların yanına taşıyorduk. Öğle tatiline dek tuğla taşıma işimiz sürdü. İlk gün bizi karşılayan tuğla taşıma eylemini yadırgadığımı söyleyemem. İnşaatta kullanılan tuğlalar, kireç, harç gibi malzemeler ham maddeden öğrencilerle kullanılır hale getiriliyordu. Tuğlalar  okula birkaç kilometre uzaklıktaki tuğla ocaklarında imal ediliyordu.Burada öğrenciler çadırda bir hafta on beş gün sıra ile nöbet tutarak tuğla üretiyorlardı  Aramızda bulunan arkadaşların bazıları böyle çalışmaya alışık olmadıkları için  okulu geri kaçarak köylerine dönmüşlerdi Benim köyde aile fertlerinden başka  hiçbir gelir getirecek kaynağım yoktu.Birlikte kaçmayı istediler ancak ben onların görüşlerine katılmadım.Onlar bir hafta sonra ancak köye ulaşabilmişlerdi. .Kaçak öğrenci arkadaşlarından birkaç tanesi bir yıl sonra yine okula gelmişlerdi.   
Tuğla çekim işlemi tamamlanmış, binanın tabanlarına mozaik dökülüyordu Mozaik işlemini gerçekleştirmek öyle kolay değildi. Boyumuz küçük olduğu için bu işe de bizi ayırdılar. Sabun büyüklüğündeki mozaik düzleme taşını saatlerce ıslatılmış beton üzerinde sürüp duruyorduk. Ellerimiz şişmiş tombullaşmıştı. Uzaktan görenler bizim kilo aldığımızı söyleyerek espriler yaparlardı. Mevsimin yaz olduğunu söylemiştim. Enstitü arazisinde bazı sınıflar çalışıyor, çeşitli sebze yetiştiriyorlardı. Yetiştirilen sebzenin başında kabak geliyordu. Mutfakta iki öğün kabak pişiriliyordu. Kısaca biz kabak yemeğinden bıkmıştık. Sorunu kime açmalıydık. Acaba ters bir tepki alır mı idik gibi sözcükleri geçirdik kendi kendimize. Bir arkadaş sorunu müdür babaya götürelim dedi. Nasıl ? A4 dün dörtte biri büyüklüğündeki kağıda ÖĞLE KABAK AKŞAM KABAK MÜDÜR BEY BUNUN BİR ÇARESİNE BAK yazdık. Müdür sabah gelmezden önce kapısına bir iğne ile tutturduk. Sorunumuzu müdüre ulaştırdığımız için sevinçliydik. Ertesi gün sabah toplantısında okul müdürü olayı anlatarak önerinizi okudum çocuklar. Bundan böyle kabak yemeği devam edecek ancak günde bir kez dedi. Kendin yap kendin işlet sonra devret modeli gibi bizde kendimiz yetiştirip kendimiz tüketeceğiz fazlasını da satacağız dedi. Müdür esprimizi çok beğenmiş, hatta sizinle iftihar ediyorum demişti. Devletin o dönemdeki ekonomik durumunu da anlatan okul müdürü, sizler geleceğimizi aydınlatan mumlar olacaksınız, çok zor koşullarda da olsak bu tür bir gelişmeye mecburuz, kalkınma durup dururken olmuyor şeklinde ekonomik durumumuzu açıklamaya çalışmıştı.
Beş yıllık bir dönemde birer kez olmak üzere Milli Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel’i ve İlköğretim Genel Müdürü İsmail Hakkı Tonguç’u yakından görerek görüşme olanağım oldu. Okulun Cumhuriyet meydanında toplu halde üçer kişiden oluşan saf bir şekilde dört yandan bir kare biçiminde dizilmiştik meydana. Yücel’i öğrencileri teftiş ederken görmüş oldum.Özel bir giysisi vardı üzerinde.Bizi müşfik bir davranış içersinde incelediğine tanık oldum.
Köy Enstitüsü’nde üçüncü yılımızdı. Kültür çalışmaları dışında tarım ve inşaat çalışmaları sürüyordu. Bizim sınıfa tek katlı  kapladığı  alan yüz metre kareden büyüktü.Okul yönetimi bu binayı bitirdiğinizde yıllık izine gideceksiniz dedi.Bir hafta içinde binanın yapımı tamamlandı.Gerekli sıva işlemi yapılırken okula İlköğretim Genel Müdürü İsmail Hakkı Tonguç geldi.Öğretmenler Lokali bitişiğindeki ağaçların gölgesinde  öğle sıcağında okul müdürü Ali Doğan Turan ile birlikte dinleniyorlardı. Mecitözü Kastamonu Gölköy Enstitüsü ne öğrenci gönderiyordu. Bu arada Kastamonu Gölköy Enstitüsüne Çankırı,
Çorum, Zonguldak, Sinop illeri bağlıydı. Gölköy den izine gelirken yaklaşık 30 lira masrafımız oluyordu. Halbuki Mecitözü ne çok yakın olan Ladik-Akpınar Köy Enstitüsü ne gidiş için yalnız 8 lira yetiyordu. Yaklaşık 20 lira gidip gelme için yetiyordu. Arada ki fark bir hayli kabarıktı çoğu kez yıllık izine bile gitmemiz zorlaşıyordu. Arkadaşlar sorunu içeren bir dilekçe yazdılar, bana da bu dilekçeyi götür İsmail Hakkı Tonguç’a uzat dediler. Ben gurupta en küçük öğrencilerden birisiydim. Arkadaşları kırmadım. Bana zarar gelse de bu işi yapmalıydım diye geçirdim içimden. Elime aldığım dilekçeyi ceketimin düğmesini iliklemiş olarak uzattım. Tonguç dilekçeyi okurken okul müdürü sarardı, kızardı kendisini şikayet ettiğimi sandı. Dilekçeyi Okul müdürüne uzatan Tonguç çocuklar çok haklı izine ayrılsınlar, izin bittiğinde de Akpınar Köy Enstitüsü ne gitsinler. Ben dilekçe verdiğimizde 3.sınıfta idim.4.sınıfta olanlarda vardı. Benim gibi olanlar iki, dördüncü sınıfta olanlar Akpınar da bir yıl öğrenim göreceklerdi. Bizimle birlikte onlarda çok sevindiler
Dostlar!
Köy Enstitüleri’nin ikinci mimarı olan İsmail Hakkı Tonguç’un saptamasına göre bu kurumlar ülkenin nerelerinde kurulmuştu.
Kepirtepe  K.E.Lüleburgaz,Arifiye  K.E.Adapazarında,Savaştepe K.E.Balıkesir de,Kızılçullu K.E.İzmir,Ortaklar K.E. Aydın da,Gönen K.E.İsparta da,Aksu.K.E.Antalya da,İvriz K.E.Konya,da Çifteler K.E.Eskişehir de,Gölköy K.E.Kastamonu da,Akpınar K.E.Ladik de,Pamukpınar K.E.Yıldızeli de,PazarörenK.E.Pınarbaşı nda, Hasanoğlan K.E.Ankara da,Düziçi K.E.Adana Bahçe de,Akçadağ K.E.Malatya da,Beşikdüzü, K.E.Vakfıkebir Trabzon da,Cılavuz K.E.Kars da,Pulur K.E.Erzurum da,Dicle K.E.Ergani-Diyarbakır da.Anılan bu kurumlarda Tonguç’a göre 16 bindir.bunların15 bin 400 öğretmen geri kalanlar ise sağlık memuru olmuşlardır.
Saygı değer izleyenler!
Köy Enstitülerinin en büyük sıkıntısını çeken kişi olarak İlköğretim Genel Müdürü İsmail Hakkı Tonguç,bu eğitim yuvalarında öğrencilerin hangi becerileri edindiklerini kendi saptamalarından birlikte izleyelim.
En çetin şartlar içinde  Köy Enstitülerinden birini kurup işleten müdür,bin iki yüz den fazla öğrencisi bulunan bu kültür kurumunda yaratılan yeni hayatı şöyle anlatır ”kirizma yapanlar,at,davar.sığır,sürüleri güdenler,hayvanlara bakanlar, sirke, yoğurt, peynir yapanlar, makarna, tarhana, bulgur,turşu hazırlayanlar,araba sürenler,duvar örenler,bina kuranlar,taş yontanlar beton dökenler,sıva sıvayanlar,tuğla pişirenler,kerpiç dökenler,çatı kuranlar,plan çizenler,keşif name tanzim edenler,kooperatif işletenler,demir dövenler,kaynak yapanlar, tahtayı ve çeşitli maddeleri esere çevirenler,bağ dikenler,orman ve bahçe kuranlar,ata,bisiklete binenler,motosiklet,traktör kullananlar,türkü söyleyenler,mandolin,saz çalanlar,okuyanlar,şiir yazanlar,kendi hazırladığı temsili sahneye koyanlar,milli oyunlar oynayanlar,kitap ciltleyenler, resim çekenler,sepet.kazak örenler,resim yapanlar,kazak örenler,resim yapanlar,makine ile çorap işleyenler,iplik bükenler,kumaş,bez,çarşaf,örtü dokuyanlar,çamaşır,elbise dikenler,nakış yapanlar,milli nakışların örneğini alanlar,deri pişirenler,pulluk ve traktörle tarla sürenler, nadas yapanlar,tohum ekenler,orakla,elle,biçer döverle veya orak makinesiyle ekin biçenler, çeşitli aletlerle harman yapanlar  ,mahsulü ambarlara taşıyanlar,yüzlerce hayvanın kışlığını hazırlayanlar,köprü kuranlar,yol yapanlar,kanal açanlar,fizik-kimya-biyoloji,çocuk v iş psikolojisi,ekonomi,kooperatifçilik okuyanlar,ders okutanlar,köy etütleri yazanlar, motor, türbin,değirmen çalıştıranlar,hasta arkadaşlarına bakanlar , kütüphane açanlar,memleket mesele ve davalarını konuşanlar,,radyo dinleyenler,dünya olaylarına dair fikir söyleyenle,kuru toprakların derinliklerinde su arayanlar, kısa söylemek gerekirse bir gaye, bir fikir ve bir duygu içinde toplanmış yüzlerce neşeli,kararlı,azimli, ve aydın delikanlı.
Köy Enstitüleri Cumhuriyet tarihimizin unutulmaz eğitim kurumları olarak beyinlerdeki yerini koruyacaktır. Her geçen gün genişleyen Köy Enstitüleri çemberinden rahatsız olanlar bulunacaktır. Köy Enstitüleri nin kuruluşundan kapanışlarına dek  çeşitli kademelerde görev alan tüm çalışanlara şükran borçlu olduğumuzu belirtirken,ebediyete intikal edenlere Tanrıdan Rahmet dilerken,yaşamlarını sürdüren bozkırın nasırlı ellerin sahibi köy çocuklarına sevgi ve saygılarımı sunarı

Telif Eseridir izinsiz kullanmayınız

 
 

 
 
 
 
 04

Bu sayının içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

Bir önceki Sayfaya Gitmek İçin Tıklayınız!

Bir sonraki Sayfaya Gitmek için Tıklayınız!

Mustafa TURAN
Mustafa TURAN Hayat Hikayesi
TARİHİMİZİN EN BÜYÜK DESTAN ŞAİRİ
“Sessiz yaşadım, kim beni, nereden bilecektir?” Diyen Akif’in, kendisi ve devasa eserleri, bugün hala  milletin hafızasında canlılığını korumakta ve gönlünde yaşamaktadır.
Şunu belirtmek gerekir ki, Akif bir sohbete, bir konferansa, bir kitaba sığmayacak kadar büyüktür. C. Şahabettin onu :”Yalnız bizim asrımızın değil, tarihimizin en büyük destan şairidir” diye tanımlar.
H.Cahit :“Mehmet Âkif’in hayatı, eserlerinden çok daha muhteşem bir şiirdir...”derdi.. Gerçekten de hayatında hep doğru bildiklerini yaptı. Hiç eğilip bükülmedi. İnandıklarından zerre kadar taviz vermedi. Çanakkale destanı ile taht kurdu bu milletin kalbine. İstiklal Marşı ile taçlandı şahikalarda ve ölümsüzleşti.
Çanakkale Zaferi haberini alınca, sevincinden hıçkırıklara boğuluyor ve ellerini Rabbisine açıp şükrettikten sonra: “Ya Rabbi! Bu zaferin destanını yazmadan ruhumu alma” diye yakarıyordu. “Çanakkale Destanı”nı bitirince de, “Artık ölebilirim Eşref!  Gözlerim açık gitmez!” Diyordu. Bu destanı okuyunca, heyecanlanıp kanatlanan
S. Nazif: "Allah'ın şehitleri olduğu gibi, şairleri de var" demekten kendini alamayacaktı İstiklal Marşı için de: “O marş bir daha  yazılamaz. Onu ben de yazamam. O şiir artık benim değil milletin malıdır. Allah bu millete bir daha İstiklal Marşı yazdırmasın ”temennisini dile getiriyordu.
Prof.Halil Yüksel, onu şu sözleriyle yüceltecekti: ”Bu vatana hiçbir hizmetin olmasa dahi, İstiklal marşımızın şairi olman bile yeter.”
İstiklal Marşı içinde:” Hakkıdır hür yaşamış bayrağımın hürriyet, Hakkıdır Hakk’a tapan milletimin istiklal” sözleri Atatürk’ün en sevdiği  mısralardı. Kurtuluş Savaşı için Ankara’ya gelen Akif’i gören Mustafa Kemal Paşa  ona yaklaşır ve ;“Sizi bekliyordum efendim; tam zamanında geldiniz. Şimdi görüşmek mümkün olmayacak; ben size ziyarete gelirim."der ve diyalog içinde çalışırlar.
Atatürk ile Akif’in arasının açık olduğu yazılıp söylenir. Evet biçim ve şekil yönünden frekans farkı olmakla beraber, derin bir düşmanlık olduğunu söylemek zordur. Eğer gerçekten Atatürk Akif’e düşman olsaydı. Onun şiirini de başa taç etmez ve İstiklal Marşı olarak bırakmaz, değiştirirdi. 1930’larda Atatürk’ün karşısında duracak bir güç mü vardı? Şayet Akif Atatürk’e düşman olsaydı, Mısırda bulunduğu süre içerisinde, o muhteşem ve güçlü kalemini ve sanatını Atatürk’ün aleyhine kullanmaktan onu kim men edebilirdi? Ben Mısır hayatında yazdığı bu tarz bir satır şiirine rastlamadım.
Âkif, ahlâksız edebiyata düşmandır. Samimiyetsiz, sahte ve taklitçi olanları sevmemiştir. Şiirlerinde halk deyimleri, atasözleri, halk kelimeleri bol bol yer alır.
Safâhat’ı ise;1911- 1930 yılları arasında Türk toplumunun hemen bütün meselelerini  aksettiren bir ayna hüviyetindedir
Akif’i anlamak için “SAFAHAT”  mutlaka okunmalıdır. Hem de birkaç kez.Yoksa
Bu gün sorsak Ankara‘da Tacettin Dergahı’nı kaç kişi bilir?
Fatih Sarıgüzel hâlâ bedbaht ve perişan, metruk… Moskova’da Aleksandr Puşkin, öylemi?
Tam üç evi bulunuyor ve yaşatılıyor. Londra’da Şekspir de  öyle.
Pakistan’da Muhammed İkbal’e toz kondurulmaz. Ecdadımız kadirşinastı, vefalı idi!
Ya biz?
Mimar Sinan' ve tarihimizin bu en büyük destan şairini,  bir kez daha rahmet ve minnetle anıyoruz.

Telif Eseridir izinsiz kullanmayınız

 
 
 
 
 
 
 05

Bu sayının içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

Bir önceki Sayfaya Gitmek İçin Tıklayınız!

Bir sonraki Sayfaya Gitmek için Tıklayınız!

Mustafa Nevruz SINACI
Mustafa Nevruz SINACI Hayat Hikayesi
  BASİRET
Devlet adamlığı basiret (ileri görüş-öngörü), beka (devamlılık, kararlılık, denge, ilke ve istikrar) adalet ahlâkı, insan sevgisi, samimi dindarlık, merhamet duygusu, hukuka saygı ve; Özellikle Türk harsı itibarıyla “damarlarında akan asil kan” doğrultusunda Milli Devlete, Vatana, Toprağa, Bayrağa, kültürel miras, milli-manevi değerler ve en kutsal değer olan İnsan a (yurttaşa) saygı ve sahiplik ile kaimdir.
            Bunun, en başta gelen sebebi : Türk adının “Kâmil (olgun-fazıl-bilge) İnsan” anlamına gelmesidir. Bu nedenledir ki, Türk milleti bilinen ve belli olan tarih boyunca 101 devlet ve 13 İmparatorluk kurmuş; İnsan hakları, adâlet ahlâkı, yüksek kültür, insani boyut-bilgi toplumu ve medeniyetin banisi-hamisi ve timsali olmuştur.
Türk; Madde ve manânın imtizacıdır.
            Dolayısıyla “Türk Milletini” yönetebilmek; İleri görüşlü olabilmek; Derin bir bilgelik ve yüksek bir erdemi zorunlu kılar. Öyle ki, Namuslu, dürüst, ilkeli, onurlu-erdemli, bilge ve sorumlu olmayan “gişi” den devlet adamı olmaz. (Bak: Siyasetname)
            Ayrıca, önderin “milli tarih ve milli hafıza” bilincine bihakkın vakıf olması gerekir.
            İşte, yolundan ve izinden gitmenin ne kadar önemli, zorunlu ve tartışılmaz olduğu kati karinelerle sabit büyük önder Mustafa Kemâl ATATÜRK’ün hayatından çok önemli; Basiret ve bekayı simgeleyen, hayret ve ibreti mucip “gizemli” bir kesit: 
            “1907 yılında Mustafa Kemâl arkadaşlarıyla birlikte, ülke sorunlarını müzakere ettiği çok özel bir toplantıda, bizzat kendisi tarafından önceden hazırlanan ilginç bir harita ortaya çıkartır ve hazır olanlara gösterir. Olayın şahitlerinin anlattıklarına göre haritanın, Osmanlı Devleti’nin o zamanki sınırları ile uzak-yakın hiçbir ilgisi ve alâkası yoktur. Bu nedenle haritaya pek bir anlam veremezler. Zira, harita sadece Anadolu ve Trakya’yı kapsamaktadır.
            Oysa, toplantı günü hiçbir anlam verilemeyen bu harita, şimdiki TC’nin haritasıdır.
            Haritada, bu günkü sınırlarımıza uymayan çok önemli bir ayrıntı vardır.
            O’ da, Atatürk’ün bizden ayrılmasını asla istemediği ve bir türlü buna razı olamadığı; Musul Vilâyeti (Kerkük ve havalisi) topraklarını da bu haritaya katmış olmasıdır. Mustafa Kemâl haritasına Hatay, 12 adalar, Batı Trakya (Selânik) ve Kıbrıs’ı da katmıştı. (Misak-ı Milli) Daha sonraları İstiklâl Savaşı kazanılınca, İsviçre de yapılan Lozan Antlaşması ile Türkiye bu toprakların bir kısmından vazgeçmek ve Kerkük’ten çıkan petrol haklarını satmak zorunda kaldı. Daha sonra vaki ilhak gayretleri de sonuç vermedi.
            Mustafa Kemâl geleceği bilme gücüne (basirete) sahip olmasaydı bu haritayı taa 1907 yılında çizmesi, dava arkadaşlarına göstermesi ve Misak-ı Milli sınırlarını daha o zamandan belirlemesi mümkün olabilir miydi ? Mezkür haritanın çiziliş tarihi olan 1907 yılında henüz  II. Abdülhamit Osmanlı padişahı idi. O sıra, gittikçe güçsüzleşen Osmanlı İmparatorluğunun topraklarında gözü olan (bu günün AB’si) batılı ülkeler topyekün saldırıya geçmek için uygun zamanı gözlemekte idiler.  
             Nitekim, 1911 yılında İtalyanlar Trablusgarp’a saldırdılar. Osmanlı Devleti onunla ilgilenirken, bir yandan da Ege’de ki 12 Adaları işgal ettiler. Arkasından Balkan savaşı koptu. Osmanlılar’ın eski komşuları (eyaletleri) Sırbistan ve Bulgaristan, Karadağ ve Yunanistan birleşerek saldırıya geçtiler. İki cephede savaşmak zorunda kalan Osmanlı Devleti İtalyanlar ile anlaşma yapmak zorunda kadı ve Trablusgarp’ı bırakmak mecburiyeti hasıl oldu.
            Bu sırada Balkan devletleri Edirne’yi aldı. Daha sonra birbirlerine düşen bu devletlerin zafiyetinden yararlanan Osmanlı Edirne’yi kurtardı. Ancak, 1913 yılında imzalanan “Bükreş Anlaşması” ile tekrar Trakya’ya kadar geri çekilmek zorunda kalındı.
            Atatürk’ün çizmiş olduğu haritanın bir bölümü böylece gerçekleşmiş oldu.
            Daha sonraları çıkan Birinci Dünya Savaşı sırasında birçok topraklar kaybedilmiştir. Arkasından da Anadolu işgal edilince, düşmanın mezalim ve esaretine karşı başlatılmış olan Kurtuluş Savaşı sırasında ilk önce TC’nin bu günkü Doğu sınırları çizilir. Bunu, Güneydoğu illerimizin sınırlarının belirlenmesi izler. En sonunda düşmanın İzmir’den denize dökülmesi ile birlikte, TC’nin 1907’de Mustafa Kemâl tarafından çizilen haritadaki sınırları ortaya çıkar.
            Bütün bu gelişmelerden sonra şunu kesin olarak görmekteyiz ki; Mustafa Kemâl, olacakları önceden tahmin etmekte ve hattâ bilmekte idi.
Yıllar öncesinden çizmiş olduğu harita, bunun en büyük kanıtı değil midir ?”
Bir başka mesele de, Ankara’nın Başkent oluşudur.
ANKARA’NIN BAŞKENT OLUŞU:
Bir gönül dostu, Araştırmacı-Şair ve yazar Selçuk Alpaslan, değerli bir bilim adamı olan Reşit Yılmaz kardeşime nakletmiş. O da bugün (27 Aralık 2007) fakirhanemize şeref vererek bize anlattı.
Ankara’nın Başkent olması ile ilgili olay kısaca şöyledir:
“Selçuk Alpaslan’ın babası Atatürk’ün en sadık adamlarından biri ve özel şoförüdür. Bizzat şahit olur, konuşmaları dinler. (Fuat Bayramoğlu da babasından aynı meseleyi dinlemiş ve vakıayı tasdik etmiştir.) Buna göre; Mustafa Kemâl, ta Amasya’dan itibaren “Paşam burayı Başkent yapınız” türü telkin, tavsiyelere maruz kalmaktadır. Bu telkin, tavsiye ve baskılar Erzurum, Sivas ve nihayet Konya’da adeta bir dayatma haline gelir.
Bunun üzerine Mustafa Kemâl Konya da kurmaylarına şöyle bir açıklamada bulunur:
“Yıllar önce idi. Hacı Bayram-ı Veli Hazretleri rüyama girdi ve bana (manâmda) dedi ki: “Sen, Yüce Allah’ın  izni inayetiyle muvaffak olacak, müstakbel-müstakim Türk Devletini kuracaksın. Fakat, Resûlullah Efendimizin arzusu ve bizim münasip görmemiz o ki; Devlet kurulunda ENGÜRܒ yü (Ankara’yı) Başkent yapmalısın...” dedi.
Bundan sonra hiç kimse Mustafa Kemâl’e Başkent konusunu açmadı.
Zira, Türkiye Cumhuriyetinin başkenti artık belli idi. Belli olan bir şey daha vardı. O da, Mustafa Kemâl’in muazzam bir deha, fevkalâde basiret ve feraset (ileri görüş-öngörü) sahibi olduğu; İlmini, irfanını sadece dünyevi vasıtalar ve kitaplardan değil, bizzat ilâhi kaynaklardan aldığıdır.
Bu konuyu bir de tasavvuf ehlinin dilinden dinlemek gerek.
Hasan Hüseyin Memiş’in “Hükümet Sistemleri / DİKEN” (Akasya Kitap, Ankara: 2007, www.akasyakitap.com, s: 13) isimli kitabında yer alan “Şeyh Efendinin Rüyası” ilgili bölüme bir baksınlar. Burada İstiklâl Harbi’nin nasıl ve kimler tarafından himaye edildiğini çok iyi görecekler.
Dahası var:
Atatürkçü Düşünce Derneği Genel Merkezinde Araştırmacı-Yazar Behzat Şaşal’a, “Atatürk’ü Tanımak ve Anlamak” isimli kitabından dolayı, “Sen Atatürk’ü adeta bir din Hoca ve Din adamı gibi takdim ediyorsun..” diye çıkışırlar.
Behzat Şaşal, büyük bir tevazu, tevekkül olgunlukla onlara şu cevabı verir:
“Siz, bazı yayınlarınızda Atatürk’e yeşil sarıklı bazı kimselerin (mücessem ve seyyal varlıkların) yardımcı olduğundan bahsedersiniz. Peki, dönemin Padişâhı Allah’ın Halifesi değil miydi. Peki, Yüce Yaratıcı koskoca halifesi varken ve ortalıkta dipdiri dururken, niçin Atatürk’ün ordularına yardım etti dersiniz ?..”
NETİCE: Devlet adamları beka ve basiret sahibi olmak zorundadır. Beka, basiret ve feraset, yüksek bir iman ve onurlu-erdemli yaşam işidir. İleri görüş, basiret-feraset ve deha, samimi dava, inanç adamlarına münhasır bir özelliktir. Bu özelliği taşımayanlar, devleti de taşıyamazlar, halkı da, hükümeti de..

 

Telif Eseridir izinsiz kullanmayınız

 

 

 
 
 
 
 06

Bu sayının içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

Bir önceki Sayfaya Gitmek İçin Tıklayınız!

Bir sonraki Sayfaya Gitmek için Tıklayınız!

Atilla ALPAY
Atilla ALPAY Hayat Hikayesi
 POP STAR YARIŞMASI
Ağlayın  yavrum  ,
Döktüğünüz bu gözyaşları  az bile bu iş için...
Ağlayın Oğlum  kızım,evladım  ağlayın..
Şarkıcı  olamadınız,sizi elediler, beğenmediler, tüh  bir de alay  ettiler...
Ağlamanızda da mı olmadı. Yere diz çöktünüz, iki elinizi kavuşturarak ve hicranlı bir sesle bunun adeta ölümden bile beter olduğunu ifade ettiniz..Yere  kapandınız. Önlerinde  secde ettiniz..Yoo,  no’lamaz gibi garip sesler  çıkardınız.
Yine mi beğenmediler...
Göz yaşlarınız yüzünüzü yıkadı. Bacak kadar yaşınızla  yüzünüze sürdüğünüz boyalar sel oldu aktı ,salya sümüğünüz  birbirine karıştı da milyonlara rezil mi oldunuz...Ama pop  star olamadınız öyle mi ?
Şu mübarek  günlerde  göbeğiniz  karnınız bağırsağınız açıkta, şarkı söylemeye taa nerelerden  geldiniz ve pop star olunca da şana,şöhrete,paraya,4x4 jeeplere ,boğazda  villalara,yatlara,katlara,atlara,korumalara, bir sürü kocaya veya karıya pardon  arkadaşa mı kavuşacaktınız..
Bu iş; Unkapanı  müzik  çarşılarından, Mahmutpaşa yokuşlarından  geçmeden, kasetleriniz minibüslerde ,Kumkapı’nın  balık lokantalarında  ve meyhanelerde çalınmadan çiğ köfteler yoğurmadan, hiç olur mu sandınız.
Hiç mi film seyretmediniz. Köyünden kalkıp gelen elinde sazı ile  , İstanbul’un  “Yüksek kaldırımlarına” düşenleri...
Gazinolardaki     Beyoğlu’ndaki  abilerinizi ,ablalarınızı...
Babaları,babalara gelenleri  hiç duymadınız  mı ?
Jiletcilik diye bir ehli sanat erbabı  nasıl türedi  sanıyorsunuz.
Aaah  ki ne ah..
Nasıl üzüldüm  bilemezsiniz...
Demek ki  sizi seçmediler ve birde alay ettiler  öyle mi ?
Komşumuz  İslam ülkesi   Irakta  yaşıtlarınız  nasıl yaşıyor biliyor musunuz?
Abd işgali başından beri elli bin suçsuz din kardeşimiz şehit oldu.
Elin conisi kapına postalı ile tekme atarak sabahın köründe  namluyu gırtlağına dayayıp seni yatağından sürükleyip evinde direnişçi mi arıyor veya tuttuğu gibi guantanamoya mı götürüyor.Orası mı neresi..(Haritaya bak anlarsın  yavrucuğum.Orada hiç pop star  yoktur buna eminim..)
Hele geçen yıl bombalarla dümdüz edilen Afganistan da  acaba  hiç pop star  var mı ?
Çeçenistan da  sizin yaşınızdakilerin silahları  soğuktan  ellerine  yapışmış  gözleri ufukta  dev tupolev ağır bombardıman uçaklarını mı düşlüyorlar.
Hele  Filistin..Hele  dünkü Bosna, Hersek,dünkü  güneydoğumuz..
Bak mübarek  ramazan,birkaç cüz Kur’an okudun mu  dedelerine  veya şehitlerimize..
Orucunu tutuyor,namazını  kılıyor musun?
Mesela Ecdadın Osmanlı’dan haberin var mı ?Hiç Süleymaniye yi gördün mü ? Necip Fazıl’ ı okudun mu ? Hasan  Basri Hazretleri kimdir,bilir misin ?
Bu aziz  ülkeye  yönelik bir projen var mı ?
Bilimde sanatta,teknolojide,ağır sanayiide gerçekleştirilecek bir buluşun,patentin, incelemenin ,geliştirmenin veya  amatörde  olsa bir çabanın;
İlmi bir araştırmanın  peşinde misin ?Okuyorsan  derslerin nasıl?
Hayatını  örnek aldığın bir fen adamı,bir tasavvuf büyüğü,bir  kahraman var mı ?
Ülkene  yakışır bir insan olmak için pop starlıktan başka düşlediğin   bir “hal” yok mu ?
Sana adab-ı  muaşeret-i  ,selam vermeyi, topluluk   karşısına  çıkmayı,argo yerine Türkçe konuşmayı,edebi,görgüyü, adam gibi giyinmeyi,şu mübarek günlerde karnını bacağını  göstermemeyi,utanmayı, edebi,hayayı öğretmediler mi ?
Hadi  içinizde birkaç    gayrı müslüm, moskof  asıllı filan var ama ya gerisi...
Adam  olup da  ne yapacaksınız yavrum  Pop star  olmak varken.
Bu dünyada zaten ne varsa   şarkıcılıkta,artistlikte,topculukta,popculukta var..
Düne  kadar dayani  ölümüne kadar bu ülkenin yıllarca en büyük vergi  ve  madalya  rekortmeni  de bir Ermeni’ ydi   ve gelmiş-geçmiş en büyük genelev patroniçesiydi
Şu mübarek günlerde ülkemizin ,insanlarımızın,yoksullarımızın,ilim ve hilm erbabının hali nicedir diye  mübarek  ramazana  yakışır    programlar  yapmak  dururken bizleri  böyle işlerle  meşgul eden  mezkur tv kanal’ ını şiddetle protesto ediyor; bu çocuklara  “ sizi pop star yapacağız” diye  atmadıkları  fırça komayan  yarışma jürisi  ve avanesine de teşekkürler ediyor; ağızlarına  sağlık diyorum.
Saygılarımızla...

Telif Eseridir izinsiz kullanmayınız

 
 
 
 07

Bu sayının içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

Bir önceki Sayfaya Gitmek İçin Tıklayınız!

Bir sonraki Sayfaya Gitmek için Tıklayınız!

Selma GÜRSEL
Selma GÜRSEL Hayat Hikayesi
SULU KIZARTMA
2 kişilik:
Malzemesi
2 tandır ekmeği, sac ekmeği olarak tanımlanan ev ekmeği
250 gram kıyma
1 kaşık salça
2 avuç ayıklanmış maydanoz
            Maydanoz ayıklanarak yıkanır ve suları süzülmesi için süzgece konulur.
            250 gram bir miktar yağ konulan kapta kıyma pişene kadar kavrulur
            Kavrulan kıymanın içerisine istenildiği kadar tuz istenirse biberde ve salça konulur ve salça cıvıtılması için bir çay bardağı kadar sıcak su ilave edilerek karıştırılır.
            Süzülen maydanoz bıçak ile ince şekilde doğranır bir kenara konulur.
            Ev ekmeği düzgün bir alana tamamı açılır.
            Salçalı sulu kıymanın bir kısmı ekmeğin içerisine kaşık ile ekilir. Bir miktar maydanoz serpilir.
            Ekmeğin üçte biri kıymalı kısmın üzerine kapatılır buraya da bir miktar salçalı kıyma serpilir.
            Ekmeğin diğer ucu da ilk katlanan ekmeğin üzerine kapatılır tekrar bir miktar salçalı kıyma kaşıkla dökülür. Ekmeğin üçte biri kadar kısmına katlanır ve ekmeğin diğer kısmı da kapatılarak yuvarlak ekmek kare şekline getirilir.
            Hazırladığımız ekmeği alabilecek büyüklükte bir tavaya margarin veya sıvı yağ konularak kızdırılır kızan tavaya ekmek konulur önce bir yaza kızartılır. Arka kısmı da çevrilerek kızartma işlemi tamam olur ve ekmek bir tabağa konularak bir mimkar su serpilerek kızartama hafif sertliği alanır. Dörde kesilir ve servis edilir. Dörde kesilmesinin sebebi içindeki narcın dökülmemesi içindir.

Telif Eseridir izinsiz kullanmayınız

 
 
 
 
 
  08

Bu sayının içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

Bir önceki Sayfaya Gitmek İçin Tıklayınız!

Bir sonraki Sayfaya Gitmek için Tıklayınız!

Sevim HARDAL
Sevim HARDAL Hayat Hikayesi
NİYE KESTİN TELEFONU
İstanbul’dan Edirne’ye
Acep neyledim feleğe
Gittim ki geri gelmeye
Niye kestin telefonu
Seni anmadı sanma
Sen yine fikrinden dönme
Cahilim sözüme kanma
Niye kestin telefonu
Telefon arıza yaptı
Acaba kablo mu koptu
Bu işi şeytan mı yaptı
Niye kestin telefonu
Telefon kesmesi olmaz
Bu dünya kimseye kalmaz
Gönül buna razı olmaz
Niye kestin telefonu
Küçük sanma yaşım elli
Kumun ne ettiği belli
Dili yağlı illi bağlı
Niye kestin telefonu
Yavrum olmuş karı kulu
Gözüm kördür elim bağlı
Elim sanki kelepçeli
Niye kestin telefonu
Tansiyonum çıktı yirmi
Gittim ki gelemem geri
Arızaya mı gitmeli
Niye kestin telefonu
Böyle işi kimse yapmaz
İnsan evladına atmaz
SEVİM der ki bu da yetmez
Niye kestin telefonu
01/12/1996

Telif Eseridir izinsiz kullanmayınız

 
 
 
 
 10

Bu sayının içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

Bir önceki Sayfaya Gitmek İçin Tıklayınız!

Bir sonraki Sayfaya Gitmek için Tıklayınız!

Şükrü GÜLTEPE
Şükrü GÜLTEPE Hayat Hikayesi
SİGARANIN ZARARI
Alkol,sigara içersin
Dumanın etrafa saçarsın
Sağlığından vazgeçersin
Bu cana yazık değil mi ?

Spor bizi güldürüyor
Sigara,alkol öldürüyor
Gençeleri solduruyor
Doğru yolu bildiriyor.

Sigara,alkol içmeyelim
Sağlığımızdan geçmeyelim
Kötü yolu seçmeyelim
Kefenimiz biçmeyelim.

Şükrü söyler sağlık bizim
Onu korumak özüm
İçki içenlere sözüm
Hicrana döner yazın
05-03-2004
 
 

Telif Eseridir izinsiz kullanmayınız

 

Çalışmalar TELİF ESERİDİR Yazarlarımızın gönderileri ile yayına alınmıştır.
corumlu2000@gmail.com
Mahmut Selim GÜRSEL  
yazarlarımız yaptıkları paylaşımlardan sorumludur.
Sitemiz ve yazarlarımız;hukuka, yasalara, telif haklarına ve kişilik haklarına saygılı olmayı amaç edinmiştir.