DİKKAT ! BU BİLGİLER TELİF ESERİ OLUP YAZARI VE YAYINEVİMİZDEN  İZİN ALINMADAN KULLANILMAMALIDIR.

SİTE BAŞINA GİTMEK İÇİN TIKLAYINIZ

YIL 16  SAYI 186    25-Ağustos-2014

SİTE BAŞINA GİTMEK İÇİN TIKLAYINIZ

 
 
 
 
 01

Bu sayının içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

Bir önceki Sayfaya Gitmek İçin Tıklayınız!

Bir sonraki Sayfaya Gitmek için Tıklayınız!

Mahmut Selim GÜRSEL
Mahmut Selim GÜRSEL Hayat Hikayesi
30 AĞUSTOS ZAFER BAYRAMININ ÖNEMİ
Dünya Savaşlarının ilke olan 1. Dünya Savaşın sonuna doğru Osmanlı idarecilerinin yanlış kararları üzerine savaşa katılan tarafta bulunan Osmanlı İmparatorluğu savaşta mağlup olarak gözükmüş ve Osmanlı Devleti ile İtilaf Devletleri arasında bir antlaşma ile 30 Ekim 1918’de imzada taraf olarak Mondros Ateşkes Antlaşması imzalamıştı.
Osmanlı Devletinin bu antlaşma ile Elinde bulunan Türk Topraklarının tamamının işgalini hedef almış bulunuyordu.
19 Mayıs 1919 Türk Milletini uyanması için Atatürk’ün Samsun’a çıktı. Ülkenin bağımsızlık mücadelesi için girişme başlamıştı. Bu girişime katılım büyümüş, peş peşe yapılan toplantıların ve Sivas ve Erzurum kongreleri ile birlikte daha da güçlü bir Türk Milli hareket haline canlanmıştı. 23 Nisan 1920’de Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin açılması ile memleket yönetimi halka verilmiş, Milli Mücadelenin büyük bir zaferle sonuçlanarak Türk Milleti kendi bağımsızlığını kendi güç ve çabası ile kazanmıştı!
Osmanlı Devleti olarak savaşa giren ve Türk Milleti olarak 10 Ağustos 1920’de imzalanan “Sevr Barış Antlaşması” Türk milleti tarafından hiç bir zaman kabul edilmemiş ve uygulamaya konulmamış bir antlaşmadır.
Sevr Barış Antlaşması’nın maddeleri kısaca:
1- İstanbul Osmanlı Devleti’nin başkenti olarak kalacak; ancak Osmanlı Devleti anlaşma koşullarına uymazsa İstanbul Türklerden alınacaktı.
2- Boğazlar her zaman bütün devletlerin gemilerine açık tutulacaktı. Uluslararası bir komisyon Boğazları yönetecek ancak komisyonda Türk üye bulunmayacaktı. Bu komisyonun ayrı bir bütçesi ve bayrağı olacaktı.
3- Anadolu’nun doğusunda iki yeni devlet kurulacaktı.
4- Ege Bölgesi’nin büyük bir bölümü ile İzmir Yunanlılara verilecekti. Ayrıca, Midye-Büyükçekmece çizgisinin batısında kalan Trakya bölümü de Yunanlıların olacaktı.
5- Arabistan ve Irak İngiltere’ye verilecekti.
6- Urfa, Antep, Mardin ve Suriye Fransa’ya verilecek, Adana’dan Kayseri ve Sivas’ın kuzeyine kadar uzanan bölge, Fransa’nın nüfuzu altında bulunacaktı.
7- İzmir bölgesi dışında tüm Batı Anadolu, Afyon’dan Kayseri’ye kadar uzanan çizginin güneyinde kalan topraklar İtalyan nüfuz bölgesi olacaktı.
8- Osmanlı Devleti’nin askeri gücü 50.700 kişiden ibaret olacak, Ordunun ağır silah ve uçakları bulunmayacak, deniz kuvveti 13 savaş gemisini geçmeyecekti.
9- Azınlıklara geniş haklar verilecekti.
10-Mali ve adli kapitülasyonlar (ayrıcalıklar) en ağır şekilde müttefik devletlere açık olacaktı.
Bu antlaşma ile Osmanlı ülkesinin yok edildiğinin ve Türk Milletinin ortadan kaldırılması için öne sürülen hak etmediği çok ağır şartları antlaşmada dayatarak tamamen tarihten silme girişiminde bulunmak isteniyordu.
Bu antlaşmayı Türk Milleti yukarıdaki maddeleri hiçbir zaman kabul etmediğini, Atatürk’ün önderliğinde bağımsızlık mücadelesi bütün dünyaya göstermiştir. Ülkenin bağımsızlığını korumak gerektiği için düzenli ordu kurma girişimi ile işe başlamıştı. Doğuda Ermeni çetelerine karşı başarılar elde etmiş, Birinci ve İkinci İnönü Muharebeleri ile Ülkemizin Batı kesimleri istila eden Yunan Kuvvetlerine ağır kayıplar verdirmişti.
23 Ağustos 12 Eylül tarihleri arasında Türk Birliklerinin Sakarya Meydan Muharebesi ile Yunan kuvvetleri bozguna uğratılmıştı. Sakarya Meydan Muharebesi sonucunda Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından Mustafa Kemal "Gazi" ve Mareşal rütbesi verilmişti.
Sakarya Meydan Muharebesi Türk Ordusunun kazandığı güven ve azim ile Büyük Zafer hazırlıklarının dikkatli ve itina ile yapılması, ordu taarruz için eğitilmesi ile Ağustos 1922 ayında bu hazırlıklar yapılmış ve hazırlanmıştı.
26 Ağustos 1922 tarihinde Başkomutanlığını Mareşal Mustafa Kemal'in yaptığı Türk Ordusu düşmana karşı taarruza geçerek bir saat gibi kısa bir zamanda düşman mevzilerini ele geçirmişti.  yapılan dört günlük savaşın sonunda 30 Ağustos 1922 tarihinde düşman kuvvetleri yok edilmiş esir ve edilen düşman kuvvetlerinin içinde Yunan Ordusu Başkomutanı Trikopis'te bulunmakta idi.
Türk ordusunun kaçan düşmanları takibi İzmir'e kadar takip edilerek 9 Eylül 1922 tarihinde İzmir ile birlikte Anadolu düşman kuvvetlerinden temizlenmiş oldu. Mustafa Kemal, 18 Eylül 1922’de İtilaf Devletleri Boğazlar işgal kuvvetlerine Anadolu’daki Yunan ordusunun kesin olarak yok edildiğini bildirdi. İngilizler Türklere karşı direnmek için karar aldılar. Fransız ve İtalya'dan yardım istediler. Bu talep Fransa tarafından ilgi görmedi 19 Eylül'de Çanakkale Boğazında bulunan mevzilerini boşaltarak İngilizleri Türk Ordusu ile yalnız bırakmış oldular. Türk birlikleri 24 Eylül 1922 de Boğazlar bölgesine girdiler. İngilizler savaşma isteklerini İngiltere ye bildirdiler İngiliz kabinesi kesin olmamakla hem Türk Ordusuna direnme hem de çekilme kararı içinde kesin kararı veremedi. Her an çatışma başlama ihtimali belirdi. İstanbul'da bulunan İtilaf Devletlerinin Başkomutanı Harrington kendi askerlerinin Türk birliklerine ateş açılmaması için emir verdi. İngiltere kabinesini de gereksiz bir savaş serüvenine girilmemesi için uyardı.
11 Ekim 1922 tarihinde imzalanan Mudanya Ateşkes Konferansı ile Türk İstiklal savaşı istenilen hedefe ulaşmış oldu. Kurtuluş savaşı sonuçlanmasından sonra Sevr Antlaşması Türkiye açısından yürürlüğe girmemiş ve 23 Temmuz 1923 yılında imzalanan Lozan Antlaşması uygulanmaya konulmuştur.
Türk'ün bu olağan üstü mucizevi gayreti ile azmini ve gücünü tüm Dünya'ya göstermiş olması Türk Ordusu ve Mareşal Başkomutanı Mustafa Kemal 30 Ağustos Zaferini bizlere armağan etti. 30 Ağustos Zaferi 30 Ağustos 1923 tarihinde Ankara, Afyon ve İzmir'de şenlikler yapılarak kutlanmıştır.
"İçişleri Bakanlığı’nca hazırlanan ve Bakanlar Kurulu’nca TBMM’ne şevki kararlaştırılan “Ulusal Bayram ve Genel Tatiller Hakkında Kanun” tasarısı, 20 Mayıs 1935’te Meclis İçişleri Komisyonu’nda görüşüldü. Komisyon, tasarı metninde bazı değişiklikler yaptıktan sonra, 23 Mayıs 1935’te tasarıyı TBMM Başkanlığı’na sundu22. Meclis Genel Kurulu’nun 27 Mayıs günkü birleşiminde müzakere olunan söz konusu tasarı, aynı gün kabul edildi. Ulusal Bayram ve Genel Tatiller Hakkındaki 2739 sayılı kanunun birinci maddesinde yurtiçi ve yurt dışında kutlanacak ulusal bayramın Cumhuriyetin ilânı olduğu belirtilmiş, ikinci maddesinde genel tatil günleri sıralanmıştır. Buna göre, 30 Ağustos Zafer Bayramı, 23 Nisan Ulusal Egemenlik Bayramı, 1 Mayıs Bahar Bayramı, 1 Ocak Yılbaşı Günü olarak kabul edilmiş ve ayrıca Şeker Bayramı’nda üç, Kurban Bayramı’nda dört gün tatil yapılması kararlaştırılmıştır."
Bizler 30 Ağustos Zaferini Milli Bir Bayram olarak her yıl coşku ve düşmana korku vererek milletçe kutlamakta gurur duymaktayız.
Ne Mutlu TÜRK'ÜM diyene!
 
 
 
 
 
 
 02

Bu sayının içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

Bir önceki Sayfaya Gitmek İçin Tıklayınız!

Bir sonraki Sayfaya Gitmek için Tıklayınız!

Mustafa TURAN
Mustafa TURAN Hayat Hikayesi
KAHRAMANLAR VE ZAFERLER GEÇİDİ
            Milletler ve devletler zaferleri ile yükselir kahramanları ile yücelirler. Kahramanları ve zaferleri olmayan milletlerin tarihi sığ bir göl gibidir.
            Oysa kahramanları ve zaferleri bol olan milletlerin tarihi engin bir deryaya benzer. Engin ve zengin bir tarihe sahip olan bu Milletin, ne kahramanlarını saymakla bitirebiliriz, ne de zaferlerini anlatmakla tüketebiliriz.
Tam 22 asır önce Çin Seddi üzerinden kanatlanan Mete Han’dan bahsetsek, özgürlük yolunda 39 arkadaşıyla dev gibi Çin’e meydan okuyan Kürşad’ın haykırışını duyar gibi olursunuz.
 “Her nereye bir saray yapsam, yanına bir cami ile minare dikmezsem Allah’tan haya ederim” diyen Sultan Tuğrul Bey’i ansak,26 Ağustos 1071 de Malazgirt ovasında, ”Şehit olursam bu beyaz elbisem kefenim olsun.” diyerek Bizans’ı yenen ve Anadolu’nun kapılarını açan Alparslan’ın kükreyişini işitir gibi olursunuz.
Anadolu’nun sonsuza dek Türk ve İslam yurdu olduğunu belgeleyen Miryakefalon’un muzaffer kumandanı II. Kılıçaslan’ı yadetsek, Söğüt ve Domaniç yaylalarında bir elinde kılıç bir elinde kalkan, kalbinde volkan gibi bir iman, etrafında bir düzine kahraman ile: ”Biz Allah’ın kitabının bulunduğu odada ayaklarımızı uzatarak yatmaktan haya deriz” diyen, infilak eden bir çekirdek gibi Sakarya ile kol kola girerek kabuğunu yırtan ve Bursa üzerine yürüyen Osman Gazi’yi görür gibi olursunuz.
 Kosova’da şehit olmayı canına minnet bilen Gazi Murat Hüdavendigar’ı hatırlasak, Niğbolu Kalesi önünde “Bre Doğan” diye haykıran Yıldırım’ın düşüşündeki ve şimşeğin çakışındaki ve göklerin gürleyişindeki eda ile adeta bir Hızır gibi imdada yetişen Yıldırım Han’ı temaşa eder gibi olursunuz.
 İlk kez kendi arzusuyla tacını ve tahtını oğluna terk eden II.Murad’dan dem vursak Hz. Peygamber’in:”Kostantiniyye mutlaka fethedilecektir. Onu fetheden komutan ne güzel komutan, onu fetheden asker ne güzel asker” hitabının muhatabı olma bahtiyarlığına eren Fatih Sultan Muhammet Han’ın yeri, göğü inleten mehter ve tekbirle Topkapı surlarından İstanbul’a girişindeki o coşkulu heyecanı yaşar gibi olursunuz.
Sultan Bayezid-i Veli’yi düşünsek, Allah Rasülünün daveti üzerine Mısır seferine çıkan ve Mercidabık zaferinin ardından Kudüs’e girerek 12 bin kandille aydınlanan Mescid-i Aksa’da hacet namazı kılıp Sina Çölünden Kahire’ye yürürken atına binmeyen, sebebi sorulunca da :Allah’ın Resulü önümde yaya yürürken ben hangi cüretle ata binebilirim” diye gözyaşı döken Yavuz Sultan Selimle kol kola Sina çölünü aşar gibi olursunuz.
 Denizlere yelken açan ve Akdeniz’i bir Türk gölü haline getiren Barboros Hayrettin Paşa’dan bahsetsek, Ben ki; sultanların sultanı, kralların kralı ülkelerin hükümdarlarına taç giydiren Allah’ın yeryüzündeki gölgesi Akdeniz’in ve Rumeli’nin ve Anadolu’nun ve Karaman’ın ve Rum’un  ve Vilayet-i Zülkadriye’nin ve Diyarbekir’in ve Azerbeycan’ın ve Acem’in ve Halep’in ve Mısır’ın ve Mekke ve Medine’nin ve Kudüs’ün külliyen Diyar-ı Arab’ın ve Yemen’in ve dahi bir çok memleketin ki aba-i kiram ve ecdat-ı izamın kuvvet-i Kahireleriyle fethettikleri ve Cenab-ı celalet meabım dahi tiğ-ı ateşbar ve şemşir-i zafer-nigarım ile feth eylediğim nice diyarın sultanı ve padişahı Sultan Bayezit Han oğlu, Sultan Selim Han oğlu Sultan Süleyman Han’ım.
Sen ki, Fransa vilayetinin kralı Françesko’sun”Kralların sığınağı olan Osmanlı hükümetine yolladığınız mektuptan öğrendiğime göre ,düşman ülkenizi yağma ve tahrip ederken, sizi de hapsetmiş. Yüreğiniz teselli bulsun, ruhunuz hiçbir zaman ümidini kesmesin. Gece gündüz atımız eğerlenmiş ve kılıcımız kuşanılmıştır.”diye haykıran Muhteşem Süleymanla Tuna boylarında koşar gibi olursunuz.
Kanije’de 5 bin kişilik mütevazi bir kuvvetle volkan gibi püskürerek, Ferdinand’ın 50 bin kişilik güçlü ordusunu tuz buz eden Tiryaki Hasan Paşa’dan söz açsak; Plevne’de Rusya’nın dev gibi bir ordusu karşısında destanlar vücuda getiren  ve:
”Tuna nehri akmam diyor
Etrafımı yıkmam diyor
Şanı büyük Osman Paşa
Plevne’den çıkmam diyor.” diye marşlara konu olan Gazi Osman Paşayla birlikte coşar gibi olursunuz.
 Avrupa’yı kasıp kavuran Napolyon’u Akka kalesi önünde rezil rüsvay eden 90 lık Cezzar Ahmet Paşa’yı zikretsek;  "Ben size taarruz etmeyi değil, ölmeyi emrediyorum" emrini veren ve Bomba sırtını anlatırken de:"Karşılıklı siperler arasındaki mesafe 8 m. Yani ölüm muhakkak. Birinci siperlerin hiç biri kurtulmamacasına kâmilen düşüyor. İkincidekiler onların üzerine gidiyor. Fakat ne kadar şâyân-ı gıpta bir itidal ve tevekkülle biliyor musunuz? Öleni görüyor, üç dakikaya kadar öleceğini biliyor, en ufak bir futur göstermiyor. Sarsılmak yok. Okumak bilenler ellerinde Kur'an-ı Kerim cennete girmeye hazırlanıyorlar. Bilmeyenler kelime-i şahadet getirerek yürüyorlar. Bu Türk askerindeki ruh kuvvetini gösteren şâyân-ı hayret ve tebrik edilecek bir misaldir.
Emin olmalısınız ki, işte bize Çanakkale muharebelerini kazandıran bu yüksek ruhtur"diyen Gazi Mustafa Kemal Paşayla birlikte Çanakkale’yi yaşar gibi olursunuz.
 Orta Asya, Azerbaycan, Kafkaslar deseniz, bütün bir Türk dünyasının kalbini hoplatırsınız. Nişabur, Kaşkar, Taşkent, Semerkant, Buhara deseniz bütün bir milletin derin hafizasında rihteri büyük depremler meydana getirirsiniz.
Kırım, Kazan, Azak, Eflak, Boğdan, Kili, Akkerman deseniz, ”Çırpınırdı Karadeniz, bakıp Türk’ün Bayrağına..” marşıyla kol kola girmiş 70 milyonu coşturursunuz. Balkanlar, Rodop ve Şar dağları, Kosova, Üsküp, Kanije, Estergon, Uyvar, Nazlı Budin, Bosna, Viyana, Sofya, Selanik, Manastır deseniz küllenmiş nice yaraları deşersiniz. Çanakkale, Afyon, Dumlupınar, Sakarya deseniz bütün bir Anadolu inler ve kıyam eder.
Pekii tarihi, siyasi ve askeri açıdan bu böylede, kültür ve medeniyet açısından farklı mı? Hayır. Nasıl ki, bu milletin zaferleri ve kahramanları sıradağlar gibi geçit yapıyorsa, kültürel dinamiklerimiz de elbette bundan farklı değildir.
Mevlana’lar, Yunuslar, Hoca Ahmet Yeseviler,  Hacı Bektaş Veliler, Edip Ahmet’ler, Hacı Bayram-ı Veliler, Nasrettin Hocalar Müslüman Türk’ün  bahçesinin şakıyan bülbülleridir.
Mazi ile  öğünmek müflislerin harcıdır derler. Fakat mazi milletlerin köküdür. Anadolu’da kökü toprağın altına dal budak salmış olan ağaçlara, ulu çınar derler.
Biz mazimizle kuru kuruya iftihar etmiyoruz. Ondan kuvvet, ibret ve ilham alarak istikbale yürüyoruz.
 Biz tarih boyunca adalet ve hoşgörü ile kolkola yürümüş bir milletiz. Başka halkların değerlerine kültürlerine ve inançlarına saygıyı esas alan özelliğimizi dost söyler, düşman söyler. İnsanları asıp-kesen,  kültür ve medeniyetleri yakıp- yıkan değil, sahip çıkarak yaşatan bir toplumuz biz.
Hz. Peygamber’in Mekke’yi, Hz. Ömer’in Kudüs’ü, Fatih’in İstanbul’u fethettikleri zaman, kılıçtan geçirilmeleri beklenen halkı affetmeleri, hatta dinlerinde, dillerinde ve mülklerinde serbest olduklarını ilan etmelerindeki hoşgörü ve merhametli davranışa, acaba dünya tarihinin hangi safhasında rastlanmıştır?
Bizdedir sevilmeden sevmek. Yaşatma isteğiyle yanıp tutuşmak. Bizdedir hoşgörü, şefkat, iyilik ve fazilet. Bizdedir adalet, insanlık, vicdan, izan, insaf ve edep. Bizdedir misafirperverlik. Bizdedir komşusu açken tok yatmamak. Kendisi için arzu ettiğini başkası için de arzu etmek. Bizdedir kahramanlık, yiğitlik ve mertlik. Bizdedir din, vatan ve bayrak uğruna seve seve ölüme koşmak…
O halde niye biz kendimizi, kültürümüzü, tarihimizi ve o güzel hasletlerimizi genç nesillerimize anlatamıyoruz. Tarihimizin özellik ve güzelliklerini öğretemiyoruz.
Tarih boyunca 100’den fazla devlet kurmuş ve meydana getirdiği kültür ve medeniyeti dünya kültür ve medeniyetine öncülük etmiş, binlerce yıllık engin ve zengin geçmişi olan bizden başka bir millet olmadığı halde, ne yazık ki tarihi yaptığımız kadar yazdığımız ve gelecek nesillere bu misyonu kazandırdığımız söylenemez. 
Hani nerde bizim, Malazgirt ve Kosova’ların, Varna ve Çaldıran’ların,  Preveze ve Pilevne’lerin, Çanakkale ve Sakarya’ların destanı ve türküsü?
Hani göğsünü siper edip yurdunu adi ve alçaklara çiğnetmeyen kahraman ve yiğitlerin kümbeti ve türbesi?
Hani bayrağımızı uçsuz bucaksız deryalarda şan ve şerefle dalgalandıran Hamidiye’lerin,  Yavuz’ların, Alemdar’ların, Muavenet ve Nusret’lerin şahikalarda taçlanan ülküsü?
Hani Mete Han’ların,  Alparslan’ların, Barbaros’ların ve daha nice yiğitlerin serencamesi ve kitabesi?
Hani eserleri Avrupa Üniversitelerinde yüzyıllarca ders kitabı olarak okutulan dünya tıp literatürünün şahı İbn-i Sina’ların, beş asır önce çizdiği mükemmel haritaları hâlâ bugün ilim adamlarını şaşırtan Piri Reis’lerin, Matematik dalında dünyada çığır açan Musa Kardeşler’in, Felsefe dalında Farabi’lerin, daha pek çok ilmin öncüsü Akşemseddin’lerin, Uluğ Bey’lerin, Ali Kuşcu’ların şarkısı ve hikayesi?
Hani İstanbul surlarında ilk bayrağı diken Ulubatlı Hasanların, Çanakkale’de 276 kilo mermiyi “Ya Allah” diyerek kaldırıp, fizik kanunlarını alt üst eden Seyit Onbaşıların, İzmir’de düşmana ilk kurşunu sıkan Hasan Tahsinlerin, Sütçü İmamların, Şahin Beylerin, Nene Hatunların destanı?
Belki tarihimize bütünüyle bir “Kahramanlar Tarihi” demek daha doğru olur. Zira, Tarihinde her alanda böylesi bir kahramanların geçit yaptığı başka bir millet yoktur.
Öyleyse neden, gençlerimize milli şuur  kazandırmak amacıyla bu  hakikatleri veremiyor ve öğretemiyoruz? Her türk vatandaşı elini kolunu sıvayıp, üzerine düşeni yapmalıdır. Aksi durumda ecdadımızın  hatırasına en büyük saygısızlığı  yapmış olacağız demektir. Ayrıca bu işin vebali de ağırdır
 
 
 
 
 
 03

Bu sayının içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

Bir önceki Sayfaya Gitmek İçin Tıklayınız!

Bir sonraki Sayfaya Gitmek için Tıklayınız!

Mustafa Nevruz SINACI
Mustafa Nevruz SINACI Hayat Hikayesi
DEVR-İ SABIK’LAR!..
Eğer durumdan şikâyetçi olanlar Atatürk döneminin kadim Halk Partilisi veya illâ tarihi ve gerçek Demokrat Parti’li iseler mesele yok. Çünkü bu orijinal insanları 1960’dan sonra CHP’de, 12 Mart’tan sonra AP ve DYP’de ve kesinlikle Turgut Özal dönemi dışında ANAP’ta göremez; Türk İnkılâbı, gelenek ve gerçek çizgisine mensup, erbabı faziletten olan yüksek şahsiyetlere; Hakkaniyet, adalet, hukuk ve demokrasi düşmanı; Haksızlık, yolsuzluk, yalan-talan, ayırma ve kayırmanın çöreklendiği siyaset şirketlerinde rastlayamazsınız!
ÖZELEŞTİRİ, VİCDANİ YARGILAMA VE SORGULAMA:
Büyük Türk Milleti ve şanlı Türkiye Cumhuriyetini bu karanlık günlere, kâbuslara, vahamet, kriz, kaos ve şeamete sürükleyenler: Başta İsmet İnönü, Alpaslan Türkeş, Bülent Ecevit, Necmettin Erbakan, Süleyman Demirel, Turgut Özal, Tansu Çiller, Mesut Yılmaz, Devlet Bahçeli, Deniz Baykal ve Doğu Perinçek ile şu an itibarıyla sözde milli merkez (?!) başkanı Cindoruk değil mi?.. Aslına, nesline, dava/misyon ve milletine ihanet ederek, AKP’de yuvalanan eski Demokrat Parti’li, AP, DYP ve özellikle ANAP’lılara ne demeli?!.
Hani siyasi ahlâk, namus-şeref, insanlık onuru, Milli dava, manâ, ilke, ruh ve misyon haysiyeti nerede?.. Her ne kadar siyaset bir din, partiler mezhep değilseler de; İlkeli, onurlu, sorumlu, sahip, saygılı ve omurgalı olmak, inandığı veya sığındığı yerde haysiyetli durmak, insan olmanın olağan, doğal ve zorunlu bir gereğidir.
Özellikle Türk soyundan gelenler; Namuslu, dürüst ve demokrat olanlar ile etnikten kripto olmayanlarda bu karakter, en yüksek, saygın ve saygıdeğer biçimde zuhur ve tezahür eder. Zorunlu haller ve mücbir nedenler dışında şahsiyetli ve haysiyetli insanlar yaşadıkları sürece ilke, onur, yol ve çizgilerini muhafaza etmekle maruftur. Buna mukabil, Ebu Cehil, Ebu Leheb ve Muaviye bin Ebu Süfyan (şeytan) soyundan gelen selefiler bukalemun gibidir. Ne zaman nerede olacakları ve oldukları yerde rahat durup durmayacakları bilinemez.
Millet Vekili mi; Parlamenter mi?
Bırakın Türkiye’yi, dünyanın en dinsiz, (dini anlamda) ahlâksız ve ateist ülkelerinde bile, Millet Parlâmentoları’nda temsil görevi yapan kimseler millete vekâleten ve bizzat millet adına vazife icra ve ifa ederler. Hareket tarzları tıpkı bir “vekil avukat” durum ve derecesinde olup; Asla had ve hudutlarını aşamazlar. Objektif ve orijinali bu; Peki bizimkiler neyin nesi?
Neden ve niçin Türkiye parlâmenterleri, kendi hür iradeleri ile Cumhurbaşkanı adayı önerme, bizzat aday olma veya istediklerini (ya da isteyeni) aday gösterebilme uğruna medeni cesaret ve fazilet gösteremediler?. Dayatmadan şikâyetçi olup; 6271 sayılı yasayı suçlayanlar, mezkür yasa 2011 ve 2012 yıllarında görüşülürken “akıl tutulması ile malul” veya akıl-mantık melekeleri dumura uğramış, idrak, basiret ve becerileri uçup gitmiş miydi acaba?
Sebebi: 1961’den bu yana, Türk Milleti’ne “Vekil” seçtirilmeyişidir.
Aksi takdirde, beka, basiret, ilim ve ferasetten nasipsiz eşhasın oralarda işi ne?
 YÜKSEK YARGI NEDİR?
Diğer taraftan; Ancak ve sadece adalet, hakkaniyet ve hukukta hata yapmayacak kadar ilim, ahlâk, kıdem, ehliyet, ilke, şahsiyet, haysiyet, yüksek karakter; Yani liyakat sahiplerinin görev yapabilecekleri “hak, adalet ve hukuk” hanelere Mahkeme ve Yüksek Mahkeme denilir.
Türk Milleti’nin yüksek hars’ı ve asırlarca dünyayı idare etmiş medeniyetinin gerçeği, değişmez geleneği, düsturu budur. Her ne kadar, bu gelenek ve genetik gerçek doğrultusunda, sadece yüksek ilim/ahlâk ve fazilet sahibi soylular hukukçu (Hâkim, Savcı, Avukat).; Ast ve üst Subay, Polis ve Millet Memuru olabilirken (Osmanlı/Enderun ve İngiltere/Exeter örneği), 1960’dan sonra her önüne gelenin her yere girebildiği, her makama aday olabildiği (vaktiyle orduya silâh çekmiş eşkıyanın Cumhurbaşkanı adayı olması) bir memleket büyük bir hesabın arifesindedir. Çünkü artık bu ülkede, yüksek mahkemeler adalet dağıtamıyor; Hak, hukuk ve huzur üretemiyor. Şimdi söyleyin bakalım:
YSK neden adil değil acaba? Unutmayın!
İnsaniyetin miyarı adalettir. Eğer adalet yoksa dikta, cunta ve mezalim vardır biline.

 

 
 
 
 
 
 04

Bu sayının içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

Bir önceki Sayfaya Gitmek İçin Tıklayınız!

Bir sonraki Sayfaya Gitmek için Tıklayınız!

Selma GÜRSEL
Selma GÜRSEL Hayat Hikayesi
KUŞBAŞI ÇİĞER KAVURMA
Kuşbaşı doğranmış ciğerimizi tenceremize  koyarız.
İsterseniz haşlanır iken domates, yeşilbiber doğrayabilirsiniz.
Kısık ateşte ciğerimizi sote şeklinde biraz kavurarak ciğerin suyunun çekmesini bekleriz. Ciğeri devamlı kavuşturarak kavurmak gerekir.
Çeken ciğerim üzerin bir kaşık tereyağını ilave ederek biraz daha kavururuz. İstenildiği kadar tuz ilavesi yapılır. İstenilirse kırmızı pul biber ile de kavrulur.
Servis yapılır.

 
 
 
 
 
 
 
 
 06

Bu sayının içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

Bir önceki Sayfaya Gitmek İçin Tıklayınız!

Bir sonraki Sayfaya Gitmek için Tıklayınız!

Üzeyir Lokman ÇAYCI
Üzeyir Lokman ÇAYCI Hayat Hikayesi
ŞER TACİRLERİ
Çiftçiler
Uncular
Ekmekçiler
Kasaplar
İpçiler
Mumcular
Siz beslediniz
Duygusuz körleri
Görgüsüz sağırları
Nankör kargaları...
 
Terazisizler
Kabalacılar
Veresiyeciler
Bahaneciler
Nemelazımcıları
Siz musallat ettiniz
Başımıza...
 
Cambazlar
Molozlar
Hamallar
Siz taşıdınız
Değnekleri
Helkeleri
Tenekeleri
Başınızda...
 
Ormanları
Talan edenleri
Harmanları
Cayır cayır yakanları
Boş kafalıları
Taş beyinlileri
Açgözlüleri
Siz seçtiniz
Öküzler
Ayılar
Canavarlar…
 
Aldınız vermediniz
Verdiniz sormadınız...
Zalimi
Haini kolladınız
Haksızlıklara
Hiç ses çıkarmadınız
Namerde
Teslim oldunuz
Yemediğiniz nane kalmadı
Hayalciler
Enayiler
Aptallar...
Ankara, 03.11.2007
 
 
 
 
 
 
 
 
 07

Bu sayının içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

Bir önceki Sayfaya Gitmek İçin Tıklayınız!

Bir sonraki Sayfaya Gitmek için Tıklayınız!

Yaşar KILIÇ
Yaşar KILIÇ Hayat Hikayesi
KARDEŞE MEKTUP
Aşk çölünden,dert ilinden.
Bahar yağmuru,selinden.
Durgun akan,su gölünden
Susamadan içme kardeş.
Hasret memleketinden,
Efkar mahalle semtinden,
Istırap köyü,kentinden
İşit ama,geçme kardeş.
Yemyeşil gönül bağından.
Gövdesi dal,yaprağından
Cennettir,seyran dağından
Küçük diye,uçma kardeş.
Yazın güzel rüzgarından
Gece yıldızla,ayından,
Gel diye çağıranından
Büyüklenip,kaçma kardaş.
Zengin var,şöhret paradan.
Öksüz,yetim bir aradan,
YAŞARİ dert fikâradan
Zengin,fakir seçme kardeş.
10.11.1976
 
 
 
 
  08

Bu sayının içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

Bir önceki Sayfaya Gitmek İçin Tıklayınız!

Rıza HARDAL
Rıza HARDAL Hayat Hikayesi
SEÇİMLER YAKLAŞIRKEN
İktidar oldular rejim soktular
Adalete siyaseti soktular
Aydınlık dediler ışık yaktılar
Bu işler hep böyle gitmez
Görüş gömleğini çıkarttık dediler
Tekkeyi yöneltip hız verdiler
Ayrılık gömleğini giydirdiler
Bu işler hep böyle gitmez
Hakkın sözcüsü, halktan yanayız dediler
İMF’nin sözcüsü kesildiler
Emekçi çiftçinin hakkını yediler
Bu işler hep böyle gitmez
Herkese refah dediler
Halkı defterden sildiler
Bol vaatlerde bulundular
Bu işler hep böyle gitmez
Herkese aş,iş dediler
İşsiz rekoru kırdılar
Şeriat hükümeti kurdular
Bu işler böyle gitmez
Vergi terörü estirdiler
Fakir halkı kusturdular
Zenginleri küstürdüler
Bu işler hep böyle gitmez
Tüccar siyasetçiyiz dediler
Halkın malını yediler
Kamu mallarını sattılar
Bu işler hep böyle gitmez
15/032004
 

Bir önceki Sayfaya Gitmek İçin Tıklayınız!

 

Telif Eseridir izinsiz kullanmayınız

 

Çalışmalar TELİF ESERİDİR Yazarlarımızın gönderileri ile yayına alınmıştır.
corumlu2000@gmail.com
Mahmut Selim GÜRSEL  
yazarlarımız yaptıkları paylaşımlardan sorumludur.
Sitemiz ve yazarlarımız;hukuka, yasalara, telif haklarına ve kişilik haklarına saygılı olmayı amaç edinmiştir.