İÇİNDEKİLER TIKLAYARAK GİDİNİZ!

TAKDİM
Ahmet ERTEKİN HAYAT HİKAYESİ

 

BU ÇALIŞMA TELİF ESERİDİR İZİN ALMADAN  KULLANMAYINIZ  corumlu2000@gmail.com
corumlu2000@gmail.com
Mahmut Selim GÜRSEL   
yazarlarımız yaptıkları paylaşımlardan sorumludur.
Sitemiz ve yazarlarımız;hukuka, yasalara, telif haklarına ve kişilik haklarına saygılı olmayı amaç edinmiştir.

 01

Kitap içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

Önceki Sayfaya gitmek için tıklayınız

Bir sonraki sayfaya gitmek için tıklayınız

TAKDİM

            Bu sanal kitapta bulunan çalışmalar; arkadaşlarımızla birlikte basılı olarak yayımladığımız 53 sayı “Çorumlu 2000 Aylık Kültür Sanat Tarih ve Edebiyat” dergimiz ve 54’üncü sayıdan sonra da sanal olarak yayımladığımız dergi ile “Sarı Çiğdem Şiir Defteri” dergimizde yayımlanmış çalışmalardan derlenmiştir

Tarafımdan arkadaşıma bir ufak armağan olarak hazırladığım bu sanal çalışmamda onların da çalışmalarını derli toplu olarak sizlere sunmak amacı taşımaktadır.

Çalışmalarımın bir sanal kitaplık olarak sizlere ulaşması ve sizlerinde bilgilenmenizi ve ilgileneceğinizi ummaktayım.

Mahmut Selim GÜRSEL

 

BU ÇALIŞMA TELİF ESERİDİR İZİN ALMADAN  KULLANMAYINIZ  corumlu2000@gmail.com

Önceki Sayfaya gitmek için tıklayınız

Bir sonraki sayfaya gitmek için tıklayınız

 02

Kitap içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

Önceki Sayfaya gitmek için tıklayınız

Bir sonraki sayfaya gitmek için tıklayınız

Ahmet ERTEKİN
2 Haziran 1949 tarihinde İskilip'te doğmuşum. İlk ve ortaokulu İskilip'te tamamladıktan sonra  Çorum  Lisesini bitirdim. A.Ü. Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi'nde okurken fark derslerin vermek suretiyle Çorum Öğretmen Okulundan da diploma aldım, bu sayede öğretmenlik yaparak öğrenciliğimi sürdürdüm.   1974 yılında  Kültür  Bakanlığının açtığı Arkeolog Müze Asistanı sınavını kazanarak 1975 yılının Ocak ayında Çorum Müzesinde asistan olarak göreve başladım. Nisan 1977'de Müze Müdürü oldum.  Ancak  1978'de   Kültür  Müdürü, 1982 'de Turizm İnformation Büro Müdürü,1985'te ise  Çorum Devlet  Tiyatrosu  Müdürlüğü  görevini üstlenerek 1988 yılında İl Kültür ve Turizm Müdürlüğüne atanancıya kadar vekaleten sürdürdüm.1990'da  Kültür  Bakanlığı  Anıtlar ve Müzeler  Genel Müdür  Yardımcılığı  görevini üstlendim.  1991 yılı  sonlarında kendi isteğimle döndüğüm   Çorum  İl  Kültür   Müdürlüğünden alınarak 1993'te Arkeolog  olarak  Etnografya  Müzesinde, oradan  Amasya  İl  Kültür Müdürlüğüne ve sonra TÜRKSOY'da görevlendirildim. 1994 sonunda Danıştay kararıyla yeniden Çorum İl Kültür Müdürlüğüne  iade  edildikten  sonra Nisan 1997'de kendi isteğimle emekli oldum. 
İlkokul  ve ortaöğretimimin sırasında Ziraat Mühendisi olmayı düşlerdim. Mühendis olamadım ama, çalıştığım her yer ve konumda yeşile olan  ilgimi  ön  plana  çıkardım. 
Ağaçlandırma ve peyzaj konularında özel hobimi tatmin imkanı bularak fiilen ziraatçılık yaptım. 
Asıl lisans mesleğim olan müzecilikten önce ilimizin değişik köylerinde öğretmen olarak çalıştım. Bu bana Anadolu gerçeğini ve sosyal hayatımızın değişik boyutlarını yaşama ve tanıma fırsatını verdi. Pek tabii ki  anılar  dağarcığına pek çok çeşni katarak...  Arkeoloji  ve  Müzecilik  dünyada son derece popüler bir meslek ve yükselen bir değer olmasına  rağmen ülkemizde henüz yeni tanımaya başlayan bir uğraş dalıdır. İmkanların en kısıtlı döneminde görev yapmamıza rağmen zevkle özveriyle çalıştığımızı inkar edemem.   Kültür, sanat ve toz,toprakla uğraşmak isteyenler  için ideal olan bu mesleği,parayı sevenlere tavsiye etmem.  Yazmak paylaşmaktır. Bu duyguyu,bu düşünceyi,belli  bir  birikimi  paylaşmak ve deşarj olmak için bir araç,bir ihtiyaçtır. Şiirle başlayan yazma alışkanlığım yerel gazete çıkardığımız dönemlerde  zorunlu bir uğraş haline gelmişse de sonradan kültür ve sanat  konusunda yoğunlaşarak bir hobi olarak devam etmektedir. 
Özel bir ödül almadım. Ancak;amatör uğraşın ödülü okuyucuların teşekküründen  ise epey nasiplendiğim söylenebilir. 
İdealim :  Bütün insanların kardeşçe,barış içinde yaşadıkları  dikensiz  bir  gül  bahçesi.  Bu mümkün mü ? Mümkün olana   şükrederek  mutlu olmaya çalışıyoruz.  Mesleki açıdan  en büyük amacım; Kültür  Bakanlığının  bütün kurumlarının temsilciliklerini Çorum'da görmekti.  Bu da korolar dışında gerçekleşti. Bir de eski Sanat Okulu binasın  bölge müzesi  olarak fonksiyonel ederek hizmete açmak. Onun da gerçekleşmesine az kaldı.  Bir  yayınevinde,yayım  sırasını bekleyen " Alacahöyük -Boğazköy - Çorum " adlı bir turistik rehber kitap hazırladım. Dört  dilde yayınlanacağı bildirilen bu çalışma henüz basılmadı. 
Genelde; kültür,sanat,eski  eserler ve müzecilik konularında  fırsat  buldukça yazdığım makale ve  yazılar çeşitli resmi ve özel dergilerle, yerel gazetelerde yayımlanıyor. 
Ben; bütün  eli kalem tutan insanları "Boş kubbede bir  hoş seda" bırakmak üzere yazmaya, düşüncelerini  paylaşmaya,bu amaçla da araştırma ve okumaya davet etmek istiyorum. 
Internet’te Yazarımız http://corumlu2000.dergisi.info  Dergimizde yazıları yayınlanmıştır.

 

BU ÇALIŞMA TELİF ESERİDİR İZİN ALMADAN  KULLANMAYINIZ  corumlu2000@gmail.com

Önceki Sayfaya gitmek için tıklayınız

Bir sonraki sayfaya gitmek için tıklayınız

 03

Kitap içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

Önceki Sayfaya gitmek için tıklayınız

Bir sonraki sayfaya gitmek için tıklayınız

ARKEOLOJİ VE ANADOLU KÜLTÜRÜ ÜZERİNE DÜŞÜNCELER
            İnsanlığın geçmişini uygarlık izlerinden anlama ve yorumlama bilimidir, ARKEOLOJİ. Ansiklopedilerde: İnsanlık tarihinin zaman ve mekan içinde günümüze ulaşmış her türlü maddesel ürün yardımıyla araştırıp değerlendirdiği, kazıbilim olarak tanımlanmaktadır.
            Çalışmalardan, kil çamurundan, kemik ve boynuzdan yapılan araç ve gereçlerle başlayan insanlığın teknolojik serüveni; yani, taş devrinden uzay çağına uzanan uzun-ince yolun teleskopu da arkeolojinin ilgi alanı içindedir.
            Uygarlığın bir gelişim süreci olduğu; sentez etkileşimlerle gelişerek aşama kaydettiğini görürüz. Etkileşimin başka kültürden olabileceği gibi tabiattan da alındığı kanıtlanmıştır. Hitit sana tına damgasını vuran gaga ağızlı testiler, hayvan biçimli kaplar bu etkileşimin en bariz örnekleridir.
            İnsanın, taş, kil çamuru ve ahşap dışında tanıdığı ilk endüstriyel malzeme aynı zamanda bir soy metal olan altındır. Daha sonra bakırı tanımış, bakır- kalay karışımıyla keşfettiği bronz; bir kültürel sürece (Eski Tunç veya Bronz Çağı) isim olmuştur.
            Tekerleğin ve demirin bulunuşu uygarlığın başlangıcıdır.
            Demirin primitif şartlarla ergitilerek elde edilmesi işlenmesi, çağın en büyük endüstriyel devrimidir.  Zor elde edilmesi, çeşitli form ve fonksiyonlar verilerek günlük hayatta kullanılabilme özelliği, daha da önemlisi kesici ve delici silahların yapılmasında kullanılması nedeniyle demir; altından daha kıymetli bir değer kazanmıştır, çok özel kaplar, ziynet eşyaları, süs ve takıların yapımında kullanılmıştır.
            Asya ve Avrupa kıtaları arasında köprü konumundaki Anadolu Yarımadası'nın uygarlığın bu gelişim sürecinde çok önemli bir yeri vardır. Coğrafi  konumunun yanı sıra verimli toprakları, zengin  maden  yatakları  Anadolu'yu sürekli göç alan bir  cazibe  merkezi haline getirmiş; yüzlerce şehir devletlerinin (site) yanı sıra ve organizasyonuyla Hitit, Roma -Bizans ve Osmanlı gibi asırlarca hükümran olmuş üç büyük imparatorluk da bu topraklar üzerinde yaşamıştır.
            Egemenlik ömrü 600 Yıldan fazla olup Anadolu'da hakimiyet süren üç  imparatorluktan birincisi ve ilk organize devlet olan Hititlerin başşehri ve bin tanrılı dinin merkezi Hattuşa, ilimiz Boğazkale  İlçesi'ndedir. Eski Tunç Çağının en muhteşem eserlerini veren ve Hitilerin kutsal Arinna kenti olabileceği varsayılan Alacahöyük, Atatürk'ün  emriyle  başlatılan ilk Türk kazılarındandır. Ortaköy - Şapinuva kazısıda eskiçağda ilimizde yaygın bir yerleşimin olduğunu kanıtla-maktadır.
            İsmi bilinen ve bilinmeyen ama bu topraklar üzerinde yaşadığı arkeolojik belgelerin varlığı ve yorumlanmasından anlaşılan çeşitli kavim, din ve kültürün  Anadolu  platosunda  kaynaşmasından öncelikle hoşgörüyü temel alan ve adına ANADOLU KÜLTÜRÜ   diyebileceğimiz  yepyeni bir sentez ortaya çıkmıştır.
            Soy kimliğinden arınmış bu rafine kültür, tarihi gelişim sürecinde etkilenen olmaktan ziyade etkileyen, başat bir konuma gelmiş; Osmanlılar kanalıyla Balkanları da etkisi altına almıştır. Bu gün Bosna ve Kosova'da Hıristiyan taassubu ile reddedilmek istenilen işte bu olgudur. 1990 yılının Eylülünde Priştine'de tanıştırıldığım yaşlı bir Kosovalı: Sırp işgalini anımsatarak; "Osmanlı'ya yaptıklarımızın bedelini ödüyoruz " demişti. Çok çeşitli  renk  ve insanlardan oluşan, ancak İslâmiyet’in aydınlık hoşgörüsüyle bütünleşerek gelişen bu mozaik kültürel yapı, Türk kültürü genel tanımı içinde  Anadolu'nun  kültürel zenginliği olarak günümüze kadar süregelmiştir.
            İlimizde mevcut örneği kalmamış olmakla birlikte ülkemiz genelinde Cami, Kilise, Havra ve Sinagogların yan yana bir arada bulunuşu inanç dünyamızın temelinde bulunan hoşgörünün ilk bakışta fark edilen fiziksel yansımalarıdır.
            Daha önce söylediğimiz gibi bu tabloda görülen farklılıklar ayrılık değil; kültürel zenginlik olarak değerlendirilmelidir. Bizler, binlerce yıldır iskan edilen Anadolu topraklarının bugünkü sahipleri olarak bu zenginliğin, kısacası gelmiş geçmiş bütün uygarlıkların ve onların bıraktıkları maddi kültür belgelerinin doğal mirasçıları durumundayız.
            Yontulmuş bir çakmak taşı, topraktan yapılmış küçük bir testicik veya altından yapılmış bir kupanın madeni değer i bir tarafa gerek eski eser ve gerekse kültürel miras açısından birbirinin diğerine herhangi bir üstünlüğü yoktur.
            Arkeolojinin sunduğu bu gizemli nimetleri mirasyedi durumuna düşmeden, tümüne sahip çıkarak korumak ve yarınki kuşaklara insanlığın ortak serüveninin kanıt belgeleri olarak intikalini sağlamak milli görevlerimizden olmalıdır.
            Bu düşünce, öncelikle insan emeği ve kültüre saygı; dünyanın faniliğinin belgesel  kanıtı ve daha önemlisi evrensel kültür adına bir insanlık borcudur
 
 

BU ÇALIŞMA TELİF ESERİDİR İZİN ALMADAN  KULLANMAYINIZ  corumlu2000@gmail.com

Önceki Sayfaya gitmek için tıklayınız

Bir sonraki sayfaya gitmek için tıklayınız

 04

Kitap içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

Önceki Sayfaya gitmek için tıklayınız

Bir sonraki sayfaya gitmek için tıklayınız

HATTUŞA'YI LANETLEYEN KRAL: ANİTTA
            Trans halindeki Kuşşarlı kâhin başını kaldırmadan haykırdı:
            - Müjde yüce kralım, müjde büyük Pithana! Tanrı Teşhup'un sana bir muştusu var. Hamile kraliçemiz sana bir erkek armağan edecek...
            Orta yaşın dinamizmini yaşayan Kuşşar Kralı Pithana dudaklarında hafif bir gülümseme ile oturduğu tahtından yavaş yavaş doğrularak:
- Eğer dediğin doğru ise...Söylediğin çıkarsa!.. Dile benden ne dilersen? Şayet  aksi olursa...Sözünü tamamlayamadı. Aksi olursa... Aksini düşünmek bile istemiyordu. Sustu...
            ...Ve bir ilkbahar sabahı Kuşşar Kral Sarayı'ndaki yoğun koşuşturmaca bir çocuk viyak lamasıyla coşkulu bir şölene dönüştü. Daha sonra, tablet metinlerinde "Gökyüzünün Fırtına Tanrısının sevgilisi" diye söz edilecek olan ANİTTA doğmuştu. Bu doğum Kuşşar Tanrılarına sunulan kurbanlar ve yapılan törenlerle kutlandı. Asur'dan heybeler dolusu hediyeler geldi. Transit kervanlar ve tüccarlar Pithana'yı armağanlar göndererek kutladılar.
            O tarihlerde, şimdiki zaman kriteri milat henüz yoktu. Yıllar, İsa'ya bağımlı olmadan geçiyordu. Zira İsa henüz doğmamıştı. Anlattığımız ve olduğunu var saydığımız olay, Milattan yaklaşık 1800 yıl önce bir Anadolu kenti, bir şehir devleti konumundaki Kuşşar'da yaşanmıştı ! ... Yeri henüz lokalize edilemeyen ve Orta Anadolu'da olduğu tahmin edilen (belki de Yozgat-Alişar) Kuşşar kenti, krallıkla yönetilen bir şehir devleti - site idi.  Milattan önce,1900'lerde Anadolu'daki şehirler hiçbir merkezi otoriteye bağlı olmayan müstakil kent beyleri - yerel krallar ta rafından yönetiliyordu. Bu tarihlerde, büyük kent merkezlerinin bitişiğinde Asurlu tüccarların alışveriş yaptıkları, mallarını depoladıkları ve serbestçe yaşadıkları bir çeşit kervansaray konumunda adına KARUM denilen yerleşmeler vardı.
Çoğunluğu Asur kökenli olup kuzey Suriye, kuzey Mezopotamya ve yerli tüccarların da aktif olarak katıldığı bu ticari sirkülasyon; hem Asurlu tüccarlara, hem de koruması altına girdikleri  kent beylerine - krallarına karşılıklı çıkarlar sağlayan  uluslararası  bir organizasyon olarak tanımlanabilir.  
            Asur Ticaret Kolonileri Çağı olarak kategorize edilen bu dönem : Asur devletinin Ana dolu'daki siyasal hakimiyetinin değil, yerel krallıklar üzerindeki ticari egemenliğini ifade etmek tedir.
            Genellikle, eşek  kervanlarıyla  İran'dan tunç  alaşımında  kullanılan kalay,Asur'dan do-kuma ve tekstil ürünleri getiren tüccarlar ; Ana-dolu'dan altın,gümüş ve bakır gibi madenler gö türmüşler ve  bu  karşılıklı ticaretten büyük kârlar elde etmişlerdir. Bir çeşit serbest bölge-açık Pazar niteliğinde olup adına KARUM denilen bu alış -veriş merkezlerinin en büyüğü ve ünlüsü Kayseri yakınlarındaki Kültepe'de bulunan KANEŞ KARUM'DUR.  Kuşşar Kralı Pithana bir adı da Neşa olan bu kenti fethederek devlet merkezi yapmıştır. Çünkü burası çağının en büyük ticaret merkezi konumundadır. Asur'dan yola çıkan eşek kervanları bu merkezden diğer karumlara dağılmakta ve büyük bir  ihtimalle Anadolu  ihracatı da yine Kaneş Karum üzerinden yapılmaktaydı. (Bugünkü Kayserililerin ticarete yatkınlığının özünde bu tarihsel geçmişin katkı payı düşünülebilir.) Paralı korumalar eşliğinde Anadolu'yu  bir  uçtan  bir uca konvoylar halinde geçen kervanlar arazilerinden geçtikleri kent beylerine %10 oranında yol vergisi, karum krallarına ise bir çeşit gümrük vergisi ödüyorlardı. Adli ve  siyasal açıdan Asur yönetimine bağlı olan tüccarların yol güvenliği ve soygunlar nedeniyle  uğradığı  zararlar ise yerel kralların garantörlüğü altındaydı.
            Anadolu kültürüne, fazlaca etkileri olmayan ve etkinlikleri sadece ticaretle sınırlı kalan Asur Ticaret Kolonileri Çağının ikinci büyük merkezi ise Çorum Boğazkale ilçe sınırları içerisinde yer alan KARUM HATTUŞ'DUR.
            Hatti -Hitit karışımı yerli halk,"Neşa kentinin dili" olarak nitelenen eski Hititçeyi konuşup yazarken; bu dönem Anadolu'sunda gerek ticari mektuplar ve gerekse yerel krallar arasında yapılan yazışmalarda ortak diplomasi dili olarak eski Asurca kullanılmıştır.
            Yazımıza  konu  olan ANİTTA, işte böyle bir  coğrafya içerisinde büyümüş, babası Pithana, Neşa (Kaneş) kentini alıp başkent yaparken yanında bulunmuştur. Neşa'da ele geçen ve bir çeşit noterlik belgesi niteliği taşıyan çivi yazılı bir tablet üzerindeki "Kral Pithana ve merdiven büyüğü ANİTTA" yazısında, ismen yaşadığı tespit edilen ve veliaht olduğu anlaşılan Anitta'nın; Yozgat Sarıkaya yakınlarında ki Alişar-höyük'te  (Karum) bulunan iki tabletten, birincisinin üzerindeki "Kral Anitta'nın mührü" yazısından, babasından sonra ve belgenin yazıldığı tarihte kral olduğu anlaşılmaktadır. Ayrıca ikinci belgede ise,"Büyük Kral Anitta, merdiven büyüğa Beruwa" adları geçmekte, Anitta'nın krallıkla yetinmeyerek, "Büyük Kral" olduğu ve oğlu Beruwa'yı veliaht olarak atadığı görülmektedir.
            Anitta'ya ait bir başka belge de, Kültepe Höyüğünde  (Neşa) bulunan ve arkeoloji literatüründe "Anitta Hançeri" olarak  tanınan bronz mızrak ucu üzerindeki " Kral  Anitta'nın Sarayı" yazısıdır.
            Ayrıca; Boğazköy kazılarında ki, tablet arşivinde bulunan ve "Anitta Metni" olarak tanımlanan çivi yazılı belgelerde kısaca Anitta tanımlanmakta ve icraatları özetlenmektedir.
            "Anitta, Pithana'nın oğlu, Kuşşar Kralı, söyle: O, gökyüzünün Fırtına Tanrısı'nın sevgilisiydi. Kuşşar Kralı kentten büyük bir kuvvetle inip Neşa'yı bir gecede gücü sayesinde aldı. Neşa Kralı'na saldırdı. Ama Neşa halkına kötülük etmedi. Onları, analar ve babalar yaptı. Babam Pithana'dan sonra ben bir isyanı bastırdım. Hangi ülke ayaklandı ise, onu Tanrı Şiu'nun yardımı ile yendim.“
               Tabletin bizi en çok ilgilendiren bölümü ilimiz Boğazkale ilçesi sınırları içerisinde yer alan ve daha sonraları Büyük Hitit İmparatorluğuna Başkentlik yapacak olan HATTUŞA adının geçtiği kısımdır. Tabletin bu bölümünde, Karum Hattuş'un fethi özetlenmekte ve yeni-den imar edecek olanlar lanetlenmektedir:
            "Hattuşa kenti, açlıktan kırılınca, Tanrım Şiu onu that Tanrıçası Helmaşuit'e teslim etti ve ben, bir gecede onu güçle aldım ve kentin yerine yabani otlar ektim.  Bundan sonra, kim kral olur da Hattuşa'yı yeniden iskân ederse, o gökyüzünün Fırtına Tanrısı'nın lanetine uğrasın!”
            Büyük bir kıtlık sonucu aç ve perişan olan Hattuşa'yı bir gecede teslim alarak kenti yerle bir eden ve yine kendi ifadesine göre "Ya bani otlar eken"  Anitta'nın, hırsını yenemeyerek "Hattuşa'yı kim yeniden imar ederse Gökyüzünün Fırtına Tanrısı'nın lanetine uğrasın" demek suretiyle şehrin geleceğine de ambargo koyma sı oldukça ilginçtir.
            Daha ilginç olan bir başka nokta ise, Hattuşa'nın Anitta'nın lanetlemesine karşın, yine Anitta soyundan gelen LABARNA veya TABARNA adlı kral tarafından yeniden imar ve iskân edilmesi olayıdır. Hatta bu kral, Hattuşa'yı Hitit Başşehri yapmak suretiyle ne kadar önem sediğini kanıtlamış, üstelik kendi adını da Hattuşalı anlamına gelen HATTUŞİLİ olarak değiştirmiştir.
            Hattuşili, Boğazköy  kazılarında ele geçen  başka  bir tablette kendisini:"Hattuşili, Büyük Kral, Hattuşa Kralı, Kuşşarlı adam...." sözleri ile tanıtmaktadır. Bu   tanıtım  cümlesi  Hitit Devletinin ilk kralı olarak   kabul edilen Hattuşili ile Kuşşar Kralı Anitta'nın soy bağlantısını açıkça kanıtlamakta; Asur Ticaret Kolonileri Çağı ile Hittit Devleti arasında var olan ilişkiye siyasi devamlılık  açısından  kesinlik  kazandırmaktadır.
Hattuşa’yı lanetleyen Anitta,  Neşa'yı bayındır hale getirmiş, tanrılar adına mabetler yaptırmış ve kenti savaş ganimetleriyle donatmıştır. Ayrıca; aslanlar, yaban domuzları, leoparlar  ve dağ keçileri  gibi  yüz yirmi yabanıl hayvandan  oluşan bir hayvanat bahçesi kurdurduğu, yine kendi ifadesinin yer aldığı çivi yazılı tabletlerin filolojik çözümünden anlaşılmaktadır.
            Kısaca; yazımıza konu olan Anitta; Hat-ti - Hitit kökenli bir şehir devleti olan Kuşşar ve Neşa'da hükümran olmuş ve Büyük Hitit İmparatorluğunun ilk çekirdek organizasyonunu başarmış bir kral; tarihte bilinen ilk hayvanat bahçesinin kurucularındandır.  Günümüzden yaklaşık 3750 yıl önce yaşadığı kabul edilen bu dirayetli yöneticinin adı, ilimizde el değiştiren bir otele verilerek binlerce yıl sonra Çorum'un gün demine yeniden girmesi sağlanmıştır.
            Kil tabletler aracılığıyla yaşadığı tespit edilen ve kimliği zaman tünelinden günümüze ulaşan Anitta, lanetine inat, Dünyaca  meşhur Hattuşa ve  Çorum'un turizm arzını güçlendireceği inancı ile, Anitta adı verilen otelin yeni sahiplerini kutluyor; bol kazançlı bir hizmet performansı diliyorum.          
 
 
 
 

BU ÇALIŞMA TELİF ESERİDİR İZİN ALMADAN  KULLANMAYINIZ  corumlu2000@gmail.com

Önceki Sayfaya gitmek için tıklayınız

Bir sonraki sayfaya gitmek için tıklayınız

 05

Kitap içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

Önceki Sayfaya gitmek için tıklayınız

Bir sonraki sayfaya gitmek için tıklayınız

I.SÜLEYMAN-I "KANUNİ" YAPAN BÜYÜK OSMANLI ŞEYHÜLİSLAMI İSKİLİPLİ EBUSSUUD EFENDİ
            Türkler, tarihin tanıdığı en eski milletlerden birisidir.
            Kurulan büyük imparatorluklar içinde, destanı yazdıran kahramanlar, büyük ilim ve fikir adamları ile her birisi bir cihana bedel büyük şahsiyetler yetiştirmiştir.
            Dünyanın en büyük ve köklü devletlerinden birisi olan, Osmanlı İmparatorluğunun zirve dönemindeki kadrosu bunun en çarpıcı örneğini teşkil etmektedir.
            Burada "Büyük Devlet"in, çaplı yönetici ve abidevi şahsiyetlerin liderliğinde oluştuğu gerçeği bariz biçimde görülmektedir.
            Sultan-ı Kanuni, Sadrazamı Sokullu, Kaptan-ı Deryası Barbaros, Mimarı Koca Sinan, Şairi Baki, Coğrafyacısı Piri Reis olan bu muhteşem kadronun, Şeyhülislamı elbette muhteşem olacaktır. Ve en büyük İslâm uleması ve Velilerinden olan Ebus-suud Efendi, aynı zamanda bu "Zirve"nin ilmiye sınıfını temsil etmektedir.
             Ortaçağ taassubunda üç kıtaya adalet dağıtan Türk-İslâm kültürünün en büyük hukukçusu olup, 10'uncu Osmanlı Padişahı ve 75'inci İslâm Halifesi olan Sultan Süleyman'ı fetvaları ve Kanunnameleri ile "Kanuni" yapan adamdır.
            Kanun-i Sultan Süleyman, Zigetvar yolunda yazdığı mektupta "Halde haldaşım, sinde sindaşım, ahrette kardaşım, tarik-i hakta yoldaşım..." hitabına mahzar olan Ebussuud Efendi, 1490 yılının (17 Sefer 896)  yani günümüzden beş asır önce 30 Aralık 1490 yılında İlimize bağlı İskilip İlçesinde dünyaya gelmiştir.
            Bazı kaynaklardan İstanbul'un Müderris (Metris) Köyündeki "Sivas-i Tekkesi"nde doğduğunu belirtmişseler de vakfiyesinden İskilip'te doğduğu anlaşılmaktadır.
            Fatih devrinde göçerek İskilip'e yerleşen Türkistanlı kültürlü bir aileye mensuptur.           Büyük dedesi Uluğ Bey'in Doğancı başısı Mehmet Kuşçu, babası Hünkar Şeyhi olarak ta tanınan Şeyh Yavsi Muhittin Mehmet Efendidir.
            Annesi, ünlü ilim adamı Ali Kuşçu'nun kızı Sultan Hatun olup, annesi ile babası amca çocuklarıdır.
            On üçüncü Osmanlı Şeyhülislamı olan Ebussuud Efendi; Ebussuud bin Şeyh Muhittin Mustafa el-İmadi  el İskilibi . Ebussuud el-İmadi ve Hoca Çelebi isimleriyle de anılmaktadır. İmadi lakabının dedesi Mustafa el-İmadi'den veya İskilip'in İmad Köyünde doğan babasından kaynaklandığı sanılmaktadır. İskilip'in Bağözü mevkiinde eskiden "İmad  Şehri"  denilen  bir  yerleşim biriminin varlığı  bugünkü  halk tarafından da söylenilmekte  ve  bu tez,mimari  kalıntılarla da teyit edilmiş bulunmaktadır.Ayrıca ;Numn Üs-Sani (İkinci Ebu Hanife), Hatimat el-Mufessirlerin  hatibi,  İbn-i Kemal'e Muallim-i evvel  denildiğinden  Ebussuud  Efendiye Muallim-i Sani (İkinci  Öğretmen)  ünvanı  verilmiştir  ve  yine cinlerin ve  insanların   Müftüsü anlamında Müftü'y-üş-Sakaleyn lakabı da vardır.
            Bazı kaynaklarda asıl adının Mehmet olduğu var sayıldığında hareketli  "Ebussuud"   tabirinin künye olarak kullanıldığını düşünenler varsa da bütün fetvalarında sadece "Ebussuud" imzalarını kullandığı ve bunun gerçek adı olduğu kesinlik kazanmıştır. Ayrıca imzası önünde kullandığı "El-Hakir" ifadesinde onun ilmi tevazuunu göstermektedir.Ebussuud Efendi fizik olarak; uzun boylu, ince yapılı, uzunca  sakallı, buğday benizli, nurani yüzlü,vakur, heybetli ve  sade  giyimli, mütevazı  bir kişi idi. Çok çalışırdı. Etrafına yumuşak davranır, incitmekten çekinirdi. Bulunduğu ortamda konuya hakim olur, bulunanlar konuşmaktan ziyade sohbetini tercih ederlerdi.
            Hocası, Karamanlı Mevlana Seyyid-i'nin kızı Zeynep  hatunla  evlenmiş,bu evlilikten Mehmet, Mahmut, Şemseddin Ahmet ve Mustafa adlarında dört oğlu ile, Hatice, Kerime  ve  Halime isimlerinde üç kızı olmuştur.
            Dört oğlundan üçü; Mehmet, Mahmut ve Şemseddin Ahmet, Ebussuud Efendinin sağlığında vefat etmiştir.
            Çocuklarının  küçük  yaşta ve  kendisinden önce vefat etmeleri, Ebussuud Efendiyi  son derece üzmüş küçük  oğlunun  defninde  "Ya  Rab, bir tane kalan semere-i fuadımın acısını bana gösterme" diye yalvararak ağlamış ,bir diğerinin ölümü üzerine de:
"Gel ey huceste-hisâla-ü melek cemalim gel
Tükendi hasret ile takat-ü mecalim gel
Seni bekada koyup, ben fena buldum dirdim,
Seninle milk-i vücudum tamam amir idi
Yıkıldı cümleden oldu harab halim gel
Bu rüzgar ise ey ebr iden yasın seylab
Beni de ağlatan odur, ağlaşalım gel.
Niyaz-ü davet ise el yedim tamam ey dil
O yar gelmedi gel bari biz varalım gel"
Diyerek, evlat acısını dile getiren yaşlı baba kimliğinde duygusal yönü ile şairliğini de sergilemiştir.
Ebussuud Efendi, çocukluk ve gençlik günlerinin ilk derslerini, Hoca Saadettin Efendinin tabiriyle "Sultan Şeyhi, Şeyhlerin Sultanı" olan babası, Şeyh Yavsi Muhittin  Mehmet İskilibi'den almıştır. İkinci Beyazıt Han'ın büyük sevgisi ve dostluğunu kazanan "Hünkar Şeyhi"  Şeyh Yavsi'den Haşiye-i Tecrid-i,Şerh-i Miftah'ı ve Şerh-i  mevakıf'ı  okudu. Miftah-ül ulum adlı eserin tamamını ezberledi ve icazet aldı.              
            Babasının vefatı üzerine Müeyyed zade Abdurrahman Efendiden, kayınbabası Mevlana Seyyid Karamani ve muallim-i evvel İbn-i Kemal Paşadan İlim tahsil etmiştir.
            Henüz öğrenci iken, Sultan II. Beyazıt'ın dikkatini çekmiş ve günlük 30 akçalık "Çelebi Ulufesi" ile taltif edilmiştir.  Devrinin en yüksek tahsilini tamamlayarak 26 yaşında Müderris olmuştur. 1516 yılında Şeyhülislâm İbn-i Kemal'in yaptığı 25 akçelik Çankırı Medresesi Müderrisliği teklifini kabul etmemiş, 30 akçe ile İnegöl İshak Paşa  Medresesine tayin olmuştur. Ancak 1520 yılında bu görevden azledilmiştir. Bu, Ebussuud İfendinin hayatında yaşadığı ilk ve son azil olayıdır.
            10 ay sonra sırasıyla; İstanbul Davut Paşa ve Mahmut Paşa Medreselerinde,1525 te ise, İkinci Vezir Mustafa Paşanın Gebze'de yaptırdığı Medresesine ve ertesi yıl Bursa Sultanisi'ne ve 1528 de ise Yavuz Sultan Selim zamanında kurulmuş olan Sahn-ı Seman Müftü ve Medresesi Müderrisliğine atanmıştır. 1533 de  Bursa,bir yıl sonra da İstanbul Kadılığına  getirilen  Ebussuud   Efendi , Kanuninin Koflu  Seferinde  Anadolu Kadeskeri rütbesi atanarak Rumeli Kadaskeri 8 yıl 2 ay sonra da, Fenari Zade Muhyiddin Efendinin yerine Şeyhülislam ve Mü-fi-il Enam olmuştur.
            Ebussuud Efendi, Kadasker olmadan önce ki bir rüyyasını şöyle anlatır:
            "Kadasker olmadan bir hafta önce rüyamda Fatih Sultan Mehmet Camiinin mihrabında  benim için bir seccade serilmiş olduğunu gördüm. Halka İmam oldum ve sekiz rekat namaz kıldırdım. Bu rüyadan sonra Kadasker oldum. Meğer bu rüya kadaskerlikte sekiz yıl kalacağıma işaretmiş, keşke kıldığım o sekiz rekatlık ilkindi yerine yatsı namazı kılmış olsaydım"  diyerek Kadaskerlik günlerini özlemle anmıştır.
            Şeyhülislam olması ile ilgili rüyasında da: “Peygamberimiz Mevlana Cami'ye  :  'Şu oturan kimseyi bilir misin diyerek İbn-i Kemal Paşayı gösterir. Mevlana Camii bilmem ya Resulallah der. Bunun üzerine Peygamber Efendimiz O İbn-i Kemal Paşa’dır ve halen ümmetimin Müftüsüdür, diyerek arkasında oturan Ebussuud Efendiyi gösterir.  Mevlana Camii onu da tanımadığını söyleyince Peygamberimiz S.A.V. : O, Ebussuud bin Yavsi'dir. O da  ümmetimin  Müftüsü  olsa gerektir'  buyurur " ve bu rüyya  30 sene sonra gerçekleşerek Ebussu-ud Efendi Şeyhülislamlık makamına atanır. Hiç fasılasız bu görevini 28 yıl 10   ay sürdüren bu büyük
Osmanlı Şeyhülislamı 23 Ağustos 1574 yılında vefat ederek hem görev ve hem de fani dünyadan ayrılmıştır.  Cenaze namazını Kadasker Sinan Efendi kıldırmıştır.  Kabri Eyüp Çarşısındaki hazirededir. Burada ayrıca ailesi ve çocukları da gömülü bulunmaktadır.
Ölümünde Mekke ve Medine'de de gıyabına cenaze namazı kılınmıştır.
Böylece Ebussuud Efendi,84  yıllık ömrünün 17 senesini Müderrislikte, 4 senesi  Kadılıkta, 8 senesini Kadaskerlik ve yaklaşık 29 senesini  Şeyhülislamlık olmak üzere toplam 58 yıl Memuriyetle geçmiştir.
            Ebussuud Efendi, asırların emsalini nadiden yetiştirebildiği büyük alimlerden birisidir.
            El Fevaid-ül  Behiyye'de denildiği üzere o büyük bir şeyh, derya gibi bir alimdi. Onun ne Acem' de ne Arap'ta benzeri yoktu. Zamanında Hanefi reisliği kendisinde son bulmuştu. Dört Mezhepin fıkıh bilgilerine vakıftı.
            Osmanlı Şeyhülislamları arasında tefsir ve fıkıh alanında en büyük bilginlerindendir. Dünyaya iltifat etmez, riyakarlıktan hoşlanmazdı. Dindar olup ibadete son derece düşkündü.  Açık fikirli olup, geniş düşünürdü. Zamanın şartlarına göre hareket etmesini bilirdi. Genelde yumuşak olduğu halde ülke çıkarları, kamu düzeni ve dine aykırı davranışlarda ciddi olup tavizsiz kararlar verirdi.
            Oğlan şeyh diye anılan İsmail Maşuki'nin, Hamza Bali'nin ve şeyh Muhiddin Karamani'nin İslâm'a aykırı davranışlarından idamlar için fetva vermiştir.
            Fetvalarında, halkın örf ve adeti ile İslâmiyet’in hükümlerini uzlaştırmaya çalışmıştır. Şeriatın verdiği imkan nisbetinde katılıktan kaçınarak değerlendirmelerinde objektifliği ölçü olarak almıştır. Önceleri haram olarak hükmettiği kahvehane olayını, İstanbul'da kahveler açılmaya başlayınca tashih etmiş ibret gözü ile seyredilmesi kaydıyla Karagöz oynatılmasına izin vermiştir.
            Osmanlı toprak kanunlarına şeriat hükümlerine göre yeniden yazmıştır. Ömrü boyunca Osmanlı Devletinde adaletin yerleşmesine çalışmıştır. Yavuz Sultan Selim döneminin şiddete dayalı yönetimi yerine, şeriat düzeni içinde tam bir adaletin hakim olmasında emeği büyüktür. Hatta bu arada İngiltere Kralı Sekizinci Henri, İngiliz adalet sisteminin ıslahı için bir heyet göndermiş, Osmanlı Adalet ve Yargı organı İngiliz Adalet ve Yargı organına örnek olmuştur.
            Toplum menfaatini ön planda tutarak taşınır mallarla para vakfına; ücret Kur’an  öğretmenin uygun olduğuna fetva vermiş, ancak Osmanlı ülkesindeki bütün Hıristiyanların zorla Müslümanlaştırılmasını ön gören teklifi ret ederek bu uygulamaya fetva vermemiştir.
            Kendisine ne kadar garip ve mantıksız soru sorulursa sorulsun, sonuna kadar sabırla dinler ve oldukça esprili cevaplar verirdi. Zarif ve nüktedanlığı yanı sıra yazılı sorulara aynı üslup ve teknikle cevap vermesi ayrı bir özelliğidir.
            Oldukça çalışkan bir insandı. Müderrisliği sırasında tatil günleri dışında derslerini asla kaçırmazdı. Müftülüğünde ise her gün yüzlerce fetva verdi. Bir gün sabah namazından ikindi  ye  kadar 1412,bir başka günü de 1413 fetva vermiştir. Tasavvuf erbabını sevmiş, onların kerametlerine inanmıştır. Fakat dine uymayan ve istismar eden şeyhlerle de amansızca mücadele etmiştir.
            Devrinin en nüfuslu kişilerinden olmasına rağmen, nüfuz istismar yapmamış ve  siyasete hiç karışmamıştır.
            O yüzden üç padişah döneminde de saygınlığını korumasını bilmişti.
            Ulema arasında çıkan anlaşmazlıkta Kanuni Onun tarafını tutarak ona karşı olan sevgisini ve itimadını göstermekten kaçınmamıştır. Hatta elinin uğuruna inandığının göstergesi olarak Süleymaniye Camiinin temel atma töreninde mihrabın taşını Ebussuud Efendiye koydurtmuştur.       
            Cihan Padişahı Muhteşem Süleyman bütün seferlerinde Ebussuud Efendiyi de yanında bulundurmuş, Budin'in fethinden sonra camiye çevrilen bir kilisede  Padişah ve orduya Cuma namazı kıldırmıştır.
            Budin Kanunnamesini yazmış, fethedilen Macar topraklarının tapu ve tahrir işlerini hazırlamıştır. Ayrıca, Kanuni eskiden mevcut ve yeni konulan  kanunlar hakkında,her türlü itirazın önüne geçmek ve şeriatla tezat teşkil etmediğini kanıtlamak üzere  Ebussuud Efendinden fetva almıştır. Kanun-name-i  Al-i   Osman'ın hazırlanması, Sultan Süleymanı Kanuni  yapmıştır.
Kanuni Sultan Süleyman'ın cenaze namazını baş imam pozisyonunda Ebus suud Efendi kıldırmış, defnedilirken getirilen bir çekmecenin kabre konulmasını istemiştir.
Ebussuud Efendi derhal müdahale ederek, İslâm geleneğinde böyle bir uygulamanın olmadığını söylemiş, ancak bunu Süleyman Han'ın ölümünden bir önceki vasiyeti  olduğunu  öğrenmiştir.  İçindekilerin görülmesi amacıyla çekmeceyi açmak isteyen Ebussuud Efendinin elinden kayarak yere düşen ve açılan çekmeceden etrafa bir çok kağıt parçaları saçılmış ve bakıldığında her  parça  üzerinde Ebussuud imzalı fetva  metinlerinin yer aldığı görülmüştür. Bunun ü-zerine  Ebussuud Efendi: "Sen kendini kurtardın ama, biz ne yapacağız? " diyerek manevi sorumluluğun ağırlığıyla ağlamaya başlamıştır. Kanuni'den sonra yerine geçen oğlu II. Selim de Ebussuud E-fendiye son derece saygı gösterdi ve babasının kadrosunu aynen devam ettirmiştir.
            Sulhun ancak "Kaffe-i Müslimi'nin" menfaati olduğu zaman meşru sayılacağını söyleyen Ebussuud Efendi, Mısır'a mal taşıyan ve hacı kafilesi götüren gemilere taarruz eden korsanları ortadan kaldırmak ve Osmanlı Devleti'nin güney sınırlarının güvenliğini sağlamak açısından Kıbrıs Adası'nın fethine de fetva vermiş ve bu sayede Kıbrıs'ın Türk topraklarına katılmasını sağlamıştır.              
            Türkçe, Arapça ve Farsça yı çok iyi bilen ve yazan Ebussuud  Efendinin kitap,  risale ve  makale şeklinde 22 eseri tespit edilmiştir. Bunların en meşhuru ise 5 ciltlik İrşad-ül Akl-üs Selim adlı Arapça tefsiridir. Bu eserin Sâd Suresine kadar yazılan kısmını gören Kanuni mesihat yevmiyesini 200 akçeden  500 akçeye çıkarmış eser tamamlandıktan sonra da  yevmiyesi 600 akçeye çıkartılmıştır. Ayrıca, en değerli şiirlerini de Arapça yazmış olup Ka-nuni Sultan Süleyman hakkındaki meşhur mersiye-sinin Arap edebiyatında büyük yeri vardır. Fetvalar, kanunlar, arzlar, şiirler, dua name ve sapık   mezhepler hakkında  Türkçe  nesirleri oldukça sade ve anlaşılır dil ile kaleme  alınmış  olup halk seviyesinde
Yazılmış ürünleri de vardır.
            Kendisine yöneltilen güzellerin medhi vadisinde şiir söylemek caiz midir? Sorusuna,şiirle:
            “Terket hava-i şiiri ki sevday-i hamdır,
Sihr-i helal olursa, demem kim haramdır.”
Cevabını vermiş, Hafız Divanını taassuba karşı koruyan meşhur fetvası Goethe  tarafından da  taktirle karşılanmıştır.
            26 yaşında müderris olan bu çok yönlü büyük insan,Osmanlı Sultanlarından II. Selim, III. Murat ve III. Mehmet zamanlarında  yatişen Ma'lül zade Seyyid Mehmet, Abdulkadir Şeyhi,Hoca Saadet tin,Bostan zade Muhmet  Sun'ullah  Efendi, Bostan zade Mustafa, meşhur şair Baki, Kınalı zade Hasan ve Ali Cemal Efendinin oğlu Fudayi Efendi gibi ilim adamlarının da hocalarıdır.
            Talebelerinden  meşhur şair Sultan üş-bua-ra Baki, hocası Ebussuud için şu şiiri yazmıştır:
Ser-i efâi-ıl âfak müfti-i âlem,
Sipihr-i fazl-u kemal, âfi-tâb-ı cah-u celâl
.İmam-ı saff-ı efadıl,emr-i hayl-i kiram.
Emin-i din-ü düvel hace-i huceste hisal,
Ebu Hanife-i sâni Ebussuud ol kim
Fezail içre olupdur efâdıl ona ıyâl.
            Ebussuud Efendi'nin İskilip ve İstanbul'da pek çok hayratı vardır. İskilip'te babasının kabri bitişiğinde bir cami (Şeyh Yavsi Camii" ile bir mektep ve hemen  doğusundaki Meydan Çayı üzerinde bir köprü yaptırmıştır.
            Eskiden iskan sahası olup, Şehr-i İmadi ola rak bilinen yerleşim yerinde mescid ve mektep yap tırdığı söylenmekte ise de bu gün hiçbir iz kalmamıştır.
            İstanbul'da ise kabri yanında bir mektep ile Şehremini ve Macuncu semtlerinde birer çeşme ve hamam yaptırmıştır. Macuncu'da bir konağı ve Sütlücü'de bahçeli bir yalısı vardı, meşhur tefsirini bu yalıda yazmıştır. Yaptırdığı eserleri korumak ve yaşatmak amacıyla, İstanbul ve İskilip'te birçok emlak arazi ve hamamın gelirini vakfetmiştir.
            İstanbul'da Padişahla görüşmek üzere saraya gittiği zamanlarda tercihen geçtiği  güzergâha "Ebussuud Caddesi" adı verilmiş olup  bu  gün de halen aynı adı taşımaktadır, ayrıca doğum yeri olan İskilip'te büyük  bir okula Ebussuud İlkokulu adı verilmiştir. İskilip İlçe Halk Kütüphanesi arsasının bir kısmı da Ebussuud Vakfına aittir.
            Kültürümüze derin  izler  bırakan bu büyük insanı doğumunun 509'uncu yılında minnet ve rahmetle anıyoruz.           
            Mekanı Cennet olsun.
 
 

BU ÇALIŞMA TELİF ESERİDİR İZİN ALMADAN  KULLANMAYINIZ  corumlu2000@gmail.com

Önceki Sayfaya gitmek için tıklayınız

Bir sonraki sayfaya gitmek için tıklayınız

 06

Kitap içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

Önceki Sayfaya gitmek için tıklayınız

Bir sonraki sayfaya gitmek için tıklayınız

TARİH BOYUNCA SAAT VE ÇORUM SAAT KULESİ SAATİN TARİHSEL GELİŞİMİ:
            Her günün yirmi dörtte birine veya zamanı ölçmek için kullanılan aletlere SAAT denir.
            İnsanlığın kullandığı ilk saat sistemi, güneş ışınlarının izdüşümleriyle ortaya çıkan gölge aralıklarının değerlendirilmesi, işaretlenmesi esasına dayanan güneş saatidir.
Hititlerden itibaren kullanılmaya başladığı bilinmekte, en güzel örnekleri Romalılar da görülmektedir.
            Havanın bozuk ve yağışlı olduğu günlerde gerekli randıman alınamayan güneş saatleri yerine, Araplar tarafından bulunan kum saati ile Mısır veya Mezopotamyalılar tarafından bulunduğu öne sürülen su saatleri kullanılmaya başlamış, Roma İmparatorluğu ve Yunanlılarda oldukça yaygınlaşan su saatlerinin pek çok çeşitleri yapılmıştır.
            İslâmiyet'in doğuşu ile birlikte artan, zaman ve zamanların önemi, saat kullanımının da yaygınlaşmasını sağlamış,  XVI. yy. sonlarına kadar su ve kum; gündüz çalışılan iş yerleri ve kütüphanelerde ise güneş saatleri kullanılmıştır.
            İslâm ülkelerinde madeni saat yapımını kesin olarak hangi tarihte başladığı tespit  edilememekle beraber, 807 tarihinde Halife Harun-ü Reşit zamanında çalar saatlerin bulunduğu bilinmektedir.
            Namaz ve Oruç gibi ibadetlerin belli aralıklarla yapılması mecburiyeti bütün İslâm Ülkelerinde daha hassas ve dakik saatlerinin yapılmasına zemin hazırlamıştır. Türk saatçileri, saatlerin dakika ve saniyelerini ayarlamak için "Rubu Tahtası"nı icat etmiş, zaman tayini için muakkidhaneler kurulmuştur.
            1657  yılında Hollandalı Huygens'in bulduğu "sarkaçlı" veya "rakkaslı" saatlerden sonra, Alman Peter Von Hall tarafından "Nutenberg Yumurtaları” adıyla  anılan ilk Mekanik cep saatleri yapılmıştır.      
            XIX. yy. ortalarına doğru ağır ve büyük  hacimli  saatler  yerlerini  küçük boylu masa ve cep  saatlerine  bırakmaya  başlamış; bilhassa Osmanlılarda cep  saatleri  çok ilgi görmüştür.
            Yelekte taşınan bu saatler köstek ve paldün denilen altın veya gümüş zincirlerle omuza asılır, ayrıca gümüş salavatlı kozalı aksesuarları bulunurdu. Kıymetli madeni zarflar içinde bulunan cep saatlerin kapakları üzerinde ayet, hadis veya " Kalem-i  Ki-bar" denilen özdeyişler yazılırdı.
            Son  yıllarda  cep  saatlerinin  yerini kol saatleri almış, günümüz  teknolojisi  saat dalında da  büyük  aşama  kaydederek çok yönlü (Müzikli,hesap makineli, radyolu vb.) elektronik saatler  üretilerek  yazımıza konu olan saat  kulelerinin  giderek önemini yitirmesine neden olmuştur.
ÇORUM'DA SAAT KULESİ
            Türk  mimari  sanatında  önemli bir yeri olan saat kulelerinin  en  dikkate değer olanlardan birisi  şüphesiz  ki, Çorum  Saat Kulesidir.
            Şehrin  tam  merkezinde  olup "Eski Çorum"un hakim bir konumunda ve mina-re sitilinde inşa edilmiştir.
            33.  Osmanlı  Padişahı  II. Abdülha-mid'in tahta çıkışının 25. yıldönümünde bü tün valilere  gönderilen  "Saat Kuleleri Yapı-nız" fermanı   üzerine Beşiktaş Muhafızı Ço-rumlu   Yedisekiz   Hasan   Paşa  tarafından (1882 Adana, 1892 Sungurlu, 1897 Yozgat vb.) 1894 yılında yapılmıştır.
            Açık sarı renkli kesme kum taşından yapılan kulenin  yüksekliği 27.5 metre olupgeniş tabanlı sağlam  bir zemin üzerine inşa edildiği söylenmektedir.
            5.30 metre çapındaki alt kürsü kısmı 8 köşeli olup yüzeyleri 2.10 metre genişlik-tedir. Kürsüden gövdeye Türk Üçgeni motif li bir  pabuçla   geçilmekte  ayrıca   pabuçla gövde arasında dairesel iki bilezik  arasında şişkin bir boyun bulunmaktadır.
            Gövde  kesiti  24 köşegenli olup bo-yuna dikdörtgen yanaklı dilimler halinde ve zarif bir   görünümdedir.  Gövde  çapı 3.90 metre olarak yapılmıştır.
            Şerefe,demir şebeke korkuluklu, pe-tek kısmı dikdörtgenler prizması biçiminde-dir.  Dört  yüzde  bulunan  1.5  metre  çaplı dört saat katranından  güney  ve kuzeydeki Roma rakamlıdır. Çinko kaplamalı basık kü lahın hemen  altında  dört  yöne  açılan  ve ses dalgalarının yayılması için yapılmış,dört baklava  dilimi  motifli pencere boşluğu gö-rülür.
            Güney  cephesinde   iki    basamaklı merdivenle  girilen  yuvarlak  kemerli  kapı-dan  yukarıya  81  basamaklı  döner merdi-venle çıkılmaktır.
            Giriş  kapısı  üzerinde  sanatçı  Tülin KORMAN'IN babası Hattat  Nuri  KORMAN tarafından yapılmış   8 sıralı, araları  cetvelli ve 1312 tarihli mermer kitabede aynen şunlar yazılıdır.    
SAAT KULESİ KİTABESİ
Şehinşah-ı zaman Abdülhamid Han-ı keremkârın     Ferkan-ı kiramından Hasan Paşa-i bi-hemta  Bütün evratını vakfeyledi ihya-ı hayrata
Muvaffak eylesin her dem abı amaline
Mevla  Bu saat kulesi ezcümle hayrat-ı cüzininden   Yapıldı yümn-i evferle bu şehri eyledi ihya  Çıkıp bir vakt-i eşrefde yazıldı babına tarih    
Bu mıkyat-ı celili yaptı bak lutf-u Hasan Paşa 1312
 
KİTABENİN MANASI      
Cihanda şahların şahı Cömert Abdülhamid Han .
Abdülhamid Han'ın şerefli generali Hasan Paşa
Tüm zamanını hayırlı işlere vakıf eyledi.
Mevla, Onu daima amellerinde muvaffak eylesin.
Saat Kulesi Onun yüce hayırlı eserlerinden birisi olarak gerçekleştirildi.    
Daha büyük saadet ve mutlulukla bu şehre ihya eyledi.      
Eser, en şerefli vakitte (ortaya çıktı) bitirilerek kapısına tarih yazıldı.        
Gör ki Hasan Paşanın lûtfu ile bu yüce (eser) yaptırıldı.
(Bu son cümle Ebcet Hesabı ile 1312 tarihini göstermektedir)       
Kuledeki saat sarkaçlı olup çanının eski bir kilise çanı olduğu söylenmektedir. 
Yarımlarda bir, saat başlarında ise gösterdiği zaman kadar gonk vuran saatin sesi eskiden bütün Çorum'dan duyulur, pek çok evin saat ihtiyacını karşılardı. Şimdi etrafına yapılan yüksek binalar ve yayılan, genişleyen şehir alanı yüzünden eski fonksiyonu-nu kaybetmiştir.
            1983 yılında Kültür ve Turizm Bakanlığı, Eski Eserler ve Müzeler Genel Müdürlüğü tarafından  restorasyonu  yapılmış ve çürüyen petek kısmı tamamen sökülerek  1976  yılında  Orta  Doğu Teknik Üniversitesi  Mimarlık Fakültesi uzmanlarınca hazırlanan projeye uygun olarak yeniden gerçekleştirilmiştir.
            Çorum Müzesi adına tahsisli olan saat kulesinin günlük saat ayar ve bakımı Belediye  Başkanlığı  tarafından  karşılanmaktadır.
            Eskiden  sekizgen  kürsü çevresi ahşap çatılı,alaturka tuğlalı küçük dükkanlarla çevrili  olan saat kulesinin etrafı boşaltılmış, daha sonra takılan ışıklı reklam panoları da Kültür ve  Tabiat  Varlıklarını Koruma Kurulunun kararı üzerine temizlenerek bugünkü doğal görüntüsüne kavuşturulmuştur.
            İlimizin sembolü durumundaki SAAT KULESİ aynı zamanda şehrin mihengi noktasıdır. Hemen akabinde geçen gidiş geliş yönlü yollardan seyreden araçların vib rasyonundan etkilenmekle birlikte bugüne kadar mevcudiyetini korumuş anıtsal bir kültür varlığıdır. Restorasyon sırasında yer değişikliği düşünülmüşse de mihengi noktası olması yüzünden gerçekleştirilememiştir.
            Bu günün orta yaşlı nesli saati ondan öğrenmiş, günlük yaşantısını  onun gonklarına göre ayarlamıştır.
            O, yıpranan yüzeyi; bir asıra yaklaşan sadakati ile çağdaşlaşmada geç kalınmama sı  konusunda  gonklarıyla  Çorumluyu sürekli olarak uyarmakta,bilhassa gecenin derin sessizliğine bir dinamizm kazandırmaktadır
Kaynakça:1968-1973 Çorum İl Yıllıkları, Çorum Müzesi Arşivi NOT: Kitabenin Türkçe çevirisinde yardımcı olan Edebiyat  Öğretmeni  rahmetli  Mustafa Tatlı'yı özlem ve Rahmetle anıyorum.
 
   

BU ÇALIŞMA TELİF ESERİDİR İZİN ALMADAN  KULLANMAYINIZ  corumlu2000@gmail.com

Önceki Sayfaya gitmek için tıklayınız

Bir sonraki sayfaya gitmek için tıklayınız

 07

Kitap içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

Önceki Sayfaya gitmek için tıklayınız

Bir sonraki sayfaya gitmek için tıklayınız

ÇORUMLU TİYATROSUNU İSTERKEN
            1980'li yıllar Çorum'da kültürel aktivitenin ivme kazandığı, kurumsallaştığı bir dönüm noktasıdır.
Sosyal barışın ve toplumun çimentosu olan kültürel etkinliklerin önemi, hatta vazgeçilmezliği daha bir anlaşılmış; o günkü il yöneticilerinin özel ilgileri sayesinde Çorum, çevre illere fark atar hale gelmiştir. Ekonomideki yeni oluşmaya başlayan paralel olarak gerçekleştirilen kültürel etkinlikler, sağlıklı bir gelişmenin somut bir göstergesi olmuştur.
            Uluslar arası Hitit Festivali, ÇORUM adının yurtiçi ve yurtdışında duyurulmasına zemin hazırlanmış; Çorum'da var olan kültür turizmi potansiyeli yeniden canlandırılmıştır.      En önemli icraatlardan birisi de: Çorum Kamuoyunda "Kültür Salonu" adıyla bilinen ve  bir ara Belediye Nikah Salonu olarak ta kullanılan binaya, asıl fonksiyonu doğrultusunda işlevsellik kazandırılmasıdır.
Devlet Tiyatroları Genel Müdürlüğü ile kurulan önemli diyalog, o günkü Belediye Başkanı Rahmetli Dr. Turan Kılıçcıoğlu'nun sanatçılar için otobüs, dekor taşımak üzere kamyon - tır tahsisi gibi sağladığı kolaylıklar sonucunda Çorum'da Devlet Tiyatroları'na alt yapı oluşturmuştur.  Her ay bir; bazen iki oyunla Çorum'da perde açan, halkımızın tiyatro kültürünü geliştirip zenginleştiren Devlet Tiyatroları; Kültür Salonu'nun kurullarına devredilmesi sonucu teşkilatlanarak ÇORUM DEVLET TİYATROSU'NUN kurulması sağlanmıştır.
            İl Kültür Müdürlüğü olarak Kültür Bakanlığı'nın bütün birimlerinin Çorum'da açılması programımız içinde yer alan DEVLET TİYATROSU kurulması çabalarımız, uzun soluklu bir uğraşın ürünüdür.
            Kültür Salonu'nun Halk Eğitim Müdürlüğü'nün kullanımında oluşu gerçeğinden hareketle, hep Milli Eğitim Bakanlığı'ndan almak için uğraşılmış; ısrarlı girişimler sonucu Milli Eğitim Bakanı ikna edilmesine rağmen, binanın Halk Eğitim'in daha önce bağlı olduğu Köy İşleri Bakanlığı'na tahsisli olduğu anlaşılmıştır. Sonuçta yeni adrese yapılan görüşme ve yazışmalara olumlu cevap alınarak binanın Devlet Tiyatroları Genel Müdürlüğü'ne tahsisi gerçekleşmiştir. Prof. Bozkurt Kurunç' un değerlendirilmesiyle :"Çorum Tiyatro Bina sı, Devlet Tiyatroları'nın gerek yapı, gerekse akustik olarak sahip olduğu en güzel mekanların başında gelmektedir."  Onarımdan geçirilen 447 kişilik Çorum Devlet Tiyatrosu, öncelikle  turne tiyatrosu  statüsünde, aylık  turne programlarıyla desteklenerek  görev  yapmak üzere kurulmuş,ileride kadro alınmak suretiyle yerleşik tiyatroya dönüştürülecek vaadinde bulunmuştu.
            Aradan yaklaşık 15 yıl geçti. Bırakınız ayda biri, yılda bir - iki oyunla kapılarını Çorumlulara kapattığı seneler oldu. Dahası büyük çabalarla oluşturulan seyirci potansiyeli uzun aralar yüzünden tiyatrodan soğutuldu. Bir İdare Müdürü, bir Hizmetliden oluşan iyi niyetli tiyatro personeli ve biz; Çorumlunun sürekli  "tiyatro" isteklerine cevap vermekte zorlandık.
            Valimiz; Sayın Atıl Üzelgün'ün özel ilgileriyle yeniden  bakım ve onarımdan geçen tiyatroda eskiyen koltuklar  yenilenmiş, önden bir sıra iptal edilerek kapasitesi 417 kişiye düşürülmüştür.  Yeni yapılan perde ve Kültür Bakanlığı'ndan temin edilen sinema makinesi ile tiyatroya sinema işlevi de kazandırılmıştır.
            Ancak; geçtiğimiz yıllarda başlatılan " Çorumlu Tiyatrosunu İstiyor "  kampanyası, henüz amacına ulaşmamıştır.
            Çorum  Devlet   Tiyatrosu'nun  1999 -2000 sanat  sezonunun açılış kokteyline katılan Devlet Tiyatroları Genel Müdürü Vekili Ragıp  Dilligil'e  sevgili Gazanfer Yüksel tarafından arşivlenen  kampanyayla  ilgili dokümanların  fotokopilerini içeren bir klasör takdim edilmek suretiyle konu yeniden gündeme getirilmiştir. Sayın Genel Müdür olayı benimsediklerini, ancak kadro temini konusunda politik desteğe ihtiyaç duyduklarını söyledi. Ertesi günkü Çorum gazetelerinde Hemşehrimiz Devlet Bakanı Sayın Abdulhaluk Çay'ın basın toplantısında: Çorum'da yerleşik tiyatro ve spor akademisinin mutlaka açılacağı, açıklamasını memnuniyetle okuduk. Böylelikle konu, siyasal zemine de taşınarak doğru adresini buldu.
            Bu sırada Devlet Tiyatroları Genel Müdürlüğü iyi bir jest yaparak Semih Sergen'in yönettiği ve oynadığı III. Selim adlı oyunun prömiyeri ve galasını Çorum'da gerçekleştirdi. Bu uygulama Çorumlunun tiyatroya ilgisini yoğunlaştırarak yerleşik tiyatro özlem ve ümidini yeniden yeşertti. 
            Bu olumlu gelişmenin yanı sıra memu riyet  ömrünü  Kültür  Bakanlığı  kadrolarında tamamlamış  bir  kişi  olarak  bu konuda bazı endişelerim var :
            Çorumlunun bin bir uğraşla alacağı bu kadrolar Kültür Bakanlığı'nda Fikri Sağlar' la başlayan ve halen devam eden geçici görevlendirme furyası doğrultusunda amacı dışında kullanılabilir. Çorum Tiyatrosu kadrosuna atanan birçok sanatçı, geçici görevle başkent tiyatrolarına atanırsa hiç şaşmamak gerekir. Şurası muhakkak ki taşraya gitmek isteyen  sanatçıların  hatırlı yakınları, Kültür Bakanlığı sanat  kurumlarının en büyük düşmanıdırlar.
            Zira Samsun, Diyarbakır, Sivas Devlet Koroları bu yöntemle büyük bir kadro zaafına düşürülmüş; ünlü Türk Sanat Müziği Sanatçısı Muazzez Ersoy'un bile hiç kapısından girmediği Devlet Türk Sanat Müziği Samsun Korosundan yıllarca maaş aldığı basına konu olmuştur. Bu uygulama sonucu 40 kişilik Samsun Korosu'nda 15-16 sanatçı kalmıştır.         Ayrıca geçtiğimiz yıllarda geçici görevle Ankara'ya çekilen sanatçılar yüzünden taşra sahnelerinde oyuncu sıkıntısı yaşanırken, Ankara'da hiç sahne almadan yıl geçiren sanatçıların olduğu konusunda yetkililerin yakındığını duymuştum.
            Değerli okurlarıma vehim gibi gelebilecek bu olumsuz uygulamaların yerel sanatçılara şans tanınması yöntemi ile aşılacağına inanarak, altyapısı hazır yerleşik tiyatro olgu-sunun sürüncemede kalmadan gerçekleşmesini istiyor ve konuyu gündemde tutmak adına ilgililere bir kez de ben seslenmek istiyorum:
            Çorumlu, sadece kurum tabelası değil, sosyal katkıda bulunacak gerçek bir tiyatrosunu istiyor...
           

BU ÇALIŞMA TELİF ESERİDİR İZİN ALMADAN  KULLANMAYINIZ  corumlu2000@gmail.com

Önceki Sayfaya gitmek için tıklayınız

Bir sonraki sayfaya gitmek için tıklayınız

 08

Kitap içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

Önceki Sayfaya gitmek için tıklayınız

Bir sonraki sayfaya gitmek için tıklayınız

BAHAR YORGUNLUĞUNDA HAMAM DÜŞÜNCELERİ
            Erken gelen ilkbaharla doğa tutkum da depreşti. Herkes gibi hafta sonunu bende bağda geçirdim.
            Rahmetli babamın “ben öldükten sonra harap olur” diye korktuğu, İskilip'teki kendi kaderine terk edilen mülklerimizi yeniden keşfetmeye başladım.
            Kuruyan ağaçları kesmek, yozlaşan meyveleri aşılamak gibi ilgi ve ciddiyet gerektiren işlerle uğraşmaktan büyük keyif almak,”insan yaşlandıkça gözü toprağa düşer” özdeyişini kanıtlarcasına çalıştım, çalıştım... Yıllardır ilk defa bedensel yorgunluğun hazzını duydum.
            Yorgunluğu gideren en iyi ilacın HAMAM olduğunu bilenlerdenim.
            Hamam, ılıca veya kaplıca denilen doğal sıcak sulu temizlik mekânlarının yanı sıra, uygarlık tarihinde Romalılarla birlikte yer alan, Anadolu'da Selçuklular ve Osmanlılarla gelişerek günümüze kadar kesintisiz olarak devam eden bir kültürel gelenek ve mimari bir yapıdır. Romalılarda hamamlar sadece temizlik için değil; zevk ve eğlence mekânları olarak kullanılmışlardır. Seks içerikli her türlü sefahatin yaşandığı, Romalı asillerle kölelerin ayrı ayrı kullandıkları bu yapılarda sıcak ve soğuk sulu havuzların yanı sıra buhar banyosu yapılan saunalar da vardı.
            Türkler İslâmiyet'le tanışıp yerleşik hayata geçtikten sonra inançları gereği temizliğe daha çok önem vermişlerdir. Bu amaçla her evde bir gusülhane, banyo, büyük konaklarda hamam gibi mimari bölümleri doğmuş, şehir merkezlerinde ise halkın yaralanabileceği büyük hamamlar inşa edilmiştir. Bir başka değişle hamam, inancın mimariye yansımasıdır. Haftanın belirli günlerinde kadınlar, diğer günler erkeklere hizmet veren bu yapılara çarşı hamamı; erkek ve kadınlara her gün hizmet veren, genelde simetrik planlı hamamlara ise çifte hamam adı verilmektedir. Çorum'da Paşa ve Yeni Hamamlar, İskilip'te Sabah Hamamı çifte hamam tanımlarının en bariz örnekleridir.
            Göbek taşında yorgunluk atmayı yeğlediğim yer, Süleyman’ı Kanuni yapan büyük Şeyhülislam Ebusuud Efendi tarafından yaptırılarak İskilip halkının yararına vakfedilen Sabah Hamamı idi. Bir mevsim yenileme gören hamam, WC lerin yeniden tamiri ile ve sauna ilavesiyle modern bir görünüş kazanmıştır.
            İskilip'te yıllardır İskilip Belediyesi tarafından işletilen bu tarihi mekân aynı zamanda hamam adabının öğrenildiği bir eğitim ortamıdır. Peştamal tutunma, keselenme, büyüklere takunya,terlik sunma,edepli oturup yıkanma,tanıdık büyükleri keseleme,abdestle nelere peştamal tutma ve havlu verme gibi sosyal içerikli ikramlar ve dayanışma burada öğrenilir. Ayrıca, göbek taşı ve soyunma-giyinme mahallerindeki sohbetlerde hamam kültürünü tamamlayan ögelerdir. Tarih olan damat ve gelin hamamları geleneği folklorumuzun zenginliklerinden olup, canlı tanıkları kaybolmadan araştırmacıların ilgisini beklemektedir.
            Sıcak ve temiz bir hamamda ter atıp yıkandıktan sonra dinlenirken, çocukluğumda “bir daha babanla gel” uyarısını alıncaya kadar annemle gittiğim kadınlar hamamı ve bahşişli kurna tahsisleri; babamla gittiğimiz erkekler hamamıyla erkekler safında ilk defa yer almanın verdiği gururu düşledim. Nostarjiyik takıldım.
            İki bardak limonlu kant içip, hamamdan çıkarken makamını ve bestekârını bilmediğim bir eserin aklımda kalan mısralarını mırıldanıyordum:
            “-Ey hamamcı bu hamam
            Güzellerden kim gelir?
             - Ah efendim güzel değil,
            Günde yüz bin can gelir.”

BU ÇALIŞMA TELİF ESERİDİR İZİN ALMADAN  KULLANMAYINIZ  corumlu2000@gmail.com

Önceki Sayfaya gitmek için tıklayınız

Bir sonraki sayfaya gitmek için tıklayınız

 09

Kitap içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

Önceki Sayfaya gitmek için tıklayınız

Bir sonraki sayfaya gitmek için tıklayınız

 KAPILIKAYA ANITSAL KAYA MEZARI ÖLÜMÜN ÖLÜMSÜZLEŞTİRDİĞİ MEKÂN:
            Çorum İskilip arasında Harami; Çorum Osmancık karayolu üzerinde ise Kırkdilim yokuşları ve geçidi, kervanlar ve nakliyecilerin yüzyıllarca korkulu rüyyası olmuşlardır. 60'lı yıllarda başlayan yol ve güzergâh iyileştirme çalışmaları sırasında Haremi genişletilip düzeltilmiş; Kırkdilim varyantı yerine ise sonradan çökerek iptal edilen tünel yapılarak kırkdilim kâbusuna son verilmiştir.
            Antik  çağlarda da kullanıldığı varsayılan eski Kırkdilim yoluna, aynı adla anılan şirin bir köy içinden geçilerek gidilir. Kırkdilim Deresi'nin parçaladığı kanyon biçimindeki dik yamaç, kırk zikzaklı varyantla tabana iner ve suyun akış yönünde dereye paralel olarak uzanır.
            Kırkdilim sözcüğüyle özdeşleşen Kapılıkaya Anıtsal Kaya Mezarı, bu vadi içinde kuzeye doğru uzanan bir kaya bloğu burun kısmının kuzey-batı köşesinde yer almıştır.
            Sert kalkerden oluşan kaya bloğu gayet düzenli bir işçilikle kesilerek, önü podyumlu anıtsal kaya mezarı oluşturulmuştur.
            Çorum'un yaklaşık 27 km. kuzeyinde yer alan ve halkımızca KAPILIKAYA olarak adlandırılan bu mezar; 1987 yılında Çorum Müzesi Müdürlüğü adına başkanlığımda yapılan bir kazı ve temizlik çalışması sonucu bilim sel açıdan yeniden değerlendirilmiş ve arkeoloji dünyasındaki yerini alması sağlanırken Çorum'un mevcut turizm potansiyeline, görüntü olarak bilinen fakat tanıtımı yapılmamış yeni bir halka daha ilave edilmiştir.
            Kaya Mezarının bulunduğu kaya bloğu dibine kadar araçla girilmekte ve mezara şevli  dik bir yamaçla çıkılmaktadır. Yamaç üzerinde kayaya oyulmuş merdiven basamakları ve değişik rakımlarla oyularak yapılmış değişik boyutlu sarnıçlarla irtibatlı suyolları vardır. Üç sarnıçtan ilk ikisi temizlenmiş, mezara yakın yükseklikte bulunan, kaçak kazı yapanla tarafından tamamen tahrip edildiğinden o noktada çalışma yapılamamıştır.
            Çay seviyesinden yaklaşık 65 m. Yükseklikte yapıldığı görülen Kaya Mezarının kuzeye bakan ön kısımlarına sonradan yaptırılan taş merdivenlerle çıkılmaktadır. Bu kısım yukarıda da sözü edildiği gibi düzenli ve mimarinin incelikleri de göz önünde bulundurularak dizayn edilmiştir.
            Gayet düzgün olarak yapıldığı görülen podyum zemini kuşbakışı yamuk biçimli olup kısa kenardan kuzeydeki 9  m. Mezar  önü 14 m. Olup doğu kenarı 27.50, batı kenarı  ise 37.35 metredir.
            Her türlü hava şartlarına açık olan podyuma düşen yağmur ve eriyen kar sularının tahliyesi için 900 X36 X 20 cm. ebadında "U" kesitli bir su kanalı açılmış ve biriken suların batı yönünden aşağıda akan Kırkdilim Çayı'na atılması amaçlanmıştır. Aynı zamanda bu düşünce ile mezar eteğindeki yerleşim birimlerinin de sulardan etkilenmesi önlenmiş olmaktadır.
            En kuzeydeki, sözü edilen su tahliye kanalının da bulunduğu giriş platformu da  7.26X8.20X8.10 cm. Bu alanda 8 basamaklı bir merdivenle ikinci bir platforma  geçilmektedir. Birinci platformda olduğu gibi ikinci aşamada yamuk biçimli olup bu düzeltiden de 23 cm. yükseklik ve 45 cm. genişliği olan 12 basamaklı merdivenle mezar önündeki 2.40 m. genişliğindeki podyuma ulaşılmaktadır.
            Bu merdivenler mezarın kuzeye bakan ön yüzey genişliğinde yapılmış, doğu ve batı uç nokta ları dikdörtgenler prizması şeklin de iki blok kaide ile sınırlanmış bulunmaktadır. Kaideler arası 7.62 m. olup batıdakinin batısı boşluk yani uçuruma açılmışken doğudakinin doğu tarafı üç yönü kapalı bir havuz şeklini almıştır. Burasının adak kurbanı kesim yeri olarak kullanıldığı sanılmaktadır.
            Kaya mezarının bulunduğu blok, ana kayanın çepeçevre kesilmesi ile ortaya çıkartılmış taban tamamen ana kaya üzerine basarken tavan ve sırt kısmında bant halinde bir kısım bırakılarak ana kaya ile irtibat kesilmemiştir. Mezar bloğu etrafı147-150 cm. Genişlikte oyularak yapılmış sekili yolla çepeçevre dolaşılmaktadır. Bu dar geçidin zeminden yaklaşık 2 m. Yükseklikteki kısım düzenli, yukarı kısımlar özensiz olarak kesilmiştir. Geçit de bulunan dekoratif taş sekide merdiven basamaklarında olduğu gibi 20 cm. yükseklikte olup ve 40 cm. Genişlikte yapılmıştır. Mezarın sırt tarafındakiler tahrip görmüşlerse de toprakla kaplıyan sekiler sapasağlam biçimde günümüze ulaşmışlardır.
            Ancak kaçakçılar tarafından arka tarafta gizli yol olduğu gerekçesiyle dinamit patlatıldığı, kaya bloğunu delme çalışmaları yapıldığı görülmüştür. Mezarın ön yüzeyi dikine 14.15 m. Yükseklikte ve yan boşluklar dâhil 13.31 m. genişliktedir. Tıraşlanarak düzeltilmiş ön yüzeyde 2.35 X 1.25 cm. Silme konturlu kapı aynası için de 65 X 25 cm. Ebadında kitabelik bulunmakta; 00X125 cm. Ebadında gayrı muntazam olarak açılmış bir kapı ile mezar odasına girilmektedir. Kapı üzerinde hurufatı yaklaşık 70  cm. Büyüklüğünde kazınarak (IKE- SION ) yazısı okunmaktadır. Giriş kapısının solunda ise aşı boyası ile yapılmış bir hac motifi yer almıştır.
            298 cm. yüksekliğinde ve 294 X 296 cm. ebadında kareye yakın planlı mezar odasının girişe göre sağ ve sol kenarlarında 45 cm. derinliğinde ve 205  cm. boyunda ve 103cm. Yüksekliğinde niş şeklinde oyulmuş ölü sekileri mevcuttur.
            Giriş ekseni üzerinde ve girişin tam karşısındaki duvarda 208 cm. genişliğinde ve 131 cm. Yüksekliğinde basık kemerli bir heykel nişi bulunmaktadır. Niş kenarlıkları ise 25 cm. genişliğinde bir bantla ihatalanmıştır. Niş köşelerinde 10 cm. Çaplı iki oyuk görülmektedir. Niş ve ölü sekilerinde ve tabanda tahribatların yapıldığı mezar odası temizlik çalışmaları sırasında tespit edilmiştir. Mezar ön yüzü alınlık kısmındaki kemerli kısmında doğal tesirler sonucu kopma ve tahribatın bulunduğu görülmektedir.
SONUÇ:
1-KAPILIKAYA Anıtsal Kaya  Mezarı M.Ö.II.yy. tarihlenebilen Helenistik Dönem  eseri olduğu,
2-Amasya PONTUS Kaya Mezarları ile çağdaş olup, Aynalı Mağara adı ile bilinen önü podyumlu Kaya Mezarına benzemektedir.
3-Mezar önündeki iki aşamalı podyum, buranın kutsal bir ziyaret yeri olduğunu; aşı boyalı haç motifi  ise, Bizans  döneminde de  önemini  koruduğu  ve  kullanıldığı,
4-Mezar eteklerinde tespit edilen üç sarnıç ve yapı izleri buranın koruma altında tutulduğu; Rahip veya Türbedar ile Koruma Görevlilerinin bu kısım da oturdukları,
5-Asıl yerleşimin mezarın ve Kırkdilim Çayı' nın batısında Çorum Osmancık Karayolu altındaki yamaçlarda bulunduğu tespit edilmiştir.
6-Mezar, kapı sövelerine demirlenerek tutturulmuş ve taş olması muhtemel kapısı kırılarak yüzyıllar öncesinde soyulmuştur.
7-İngiliz araştırmacı W.F.Aınsword'da 1940 yılında Kapılıkayayı görmüş ve 1842  yılında Travels  And Researches  In  Asia  Minor, Chaldea  And  Arme-nıa isimli eserinin  100.  sayfasında  yayınlamıştır.  El çizimi Kaya Mezarı resminde de giriş kapısının açık olduğu, mezarın soyulduğu görülmektedir.
            Kısacası,yöre halkı tarafından KAPILIKAYA olarak bilinen ve komutan veya prens IKESION  ve eşine ait 2200 yıllık Anıtsal Kaya Mezarı, Çorum'un geçmiş kültürel mozayiğinin renkli taşlarından  birisidir. Kimliğini kesin olarak tespit mümkün olmasa da adı ve görkemli mezarı ile IKESION Kırkdilim vadisin de suskun yaşamını devam ettirecek, insanın ve unvanın faniliği ile tarihsel geçmişe olan tanıklığını sürdürmeye devam edecektir.
 
 

BU ÇALIŞMA TELİF ESERİDİR İZİN ALMADAN  KULLANMAYINIZ  corumlu2000@gmail.com

Önceki Sayfaya gitmek için tıklayınız

Bir sonraki sayfaya gitmek için tıklayınız

corumlu2000@gmail.com
Mahmut Selim GÜRSEL
yazarlarımız yaptıkları paylaşımlardan sorumludur.
Sitemiz ve yazarlarımız;hukuka, yasalara, telif haklarına ve kişilik haklarına saygılı olmayı amaç edinmiştir.