İÇİNDEKİLER TIKLAYARAK GİDİNİZ!

TAKDİM
Hasan Latif SARIYÜCE HAYAT HİKAYESİ
018
019
020
021
022
023
024
025

 

BU ÇALIŞMA TELİF ESERİDİR İZİN ALMADAN  KULLANMAYINIZ  corumlu2000@gmail.com
corumlu2000@gmail.com
Mahmut Selim GÜRSEL   
yazarlarımız yaptıkları paylaşımlardan sorumludur.
Sitemiz ve yazarlarımız;hukuka, yasalara, telif haklarına ve kişilik haklarına saygılı olmayı amaç edinmiştir.

 01

Kitap içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

Önceki Sayfaya gitmek için tıklayınız

Bir sonraki sayfaya gitmek için tıklayınız

TAKDİM

            Bu sanal kitapta bulunan çalışmalar; arkadaşlarımızla birlikte basılı olarak yayımladığımız 53 sayı “Çorumlu 2000 Aylık Kültür Sanat Tarih ve Edebiyat” dergimiz ve 54’üncü sayıdan sonra da sanal olarak yayımladığımız dergi ile “Sarı Çiğdem Şiir Defteri” dergimizde yayımlanmış çalışmalardan derlenmiştir

Tarafımdan arkadaşıma bir ufak armağan olarak hazırladığım bu sanal çalışmamda onların da çalışmalarını derli toplu olarak sizlere sunmak amacı taşımaktadır.

Çalışmalarımın bir sanal kitaplık olarak sizlere ulaşması ve sizlerinde bilgilenmenizi ve ilgileneceğinizi ummaktayım.

Mahmut Selim GÜRSEL

 

BU ÇALIŞMA TELİF ESERİDİR İZİN ALMADAN  KULLANMAYINIZ  corumlu2000@gmail.com

Önceki Sayfaya gitmek için tıklayınız

Bir sonraki sayfaya gitmek için tıklayınız

 02

Kitap içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

Önceki Sayfaya gitmek için tıklayınız

Bir sonraki sayfaya gitmek için tıklayınız

 Hasan Latif  SARIYÜCE
         1929 yılında Sungurlu’ya bağlı Evci köyünde doğdu. İlkokulu köyünde okudu. Ortaöğretimi Hasanoğlan Köy Enstitüsü’nde, yüksek öğretimi de Gazi Eğitim Enstitüsünde tamamladı. Ayrıca Orta Doğu Amme İdaresi Enstitüsü’nde kamu yönetimi uzmanlığı eğitimi gördü. Hacıbektaş, Sorgun ortaokullarında, Kırklareli, Ankara Balgat liselerinde, Bahçelievler Kız Meslek lisesinde Türkçe-edebiyat dersleri öğretmenliği ve okul yöneticiliği yaptı. 1965 seçimlerinde Çorum’dan milletvekili seçildi. Dönem sonu tekrar Ankara’da öğretmenlik görevini sürdürdü. 1979 yılında kendi isteğiyle emekli oldu.
           Daha öğrenci iken şiir yazmaya başladı. Sonraları çocuk edebiyatında yoğunlaştı. Anadolu halk kaynaklarına dayalı bir çocuk edebiyatı yaratılması görüşünü savundu. Derlediği çok sayıdaki halk masalını yeniden kurgulayıp , yeni yeni motifler ekleyerek geleneksel masal dilimize uygun şiirli bir dille yazdı. Anadolu Masalları (2 cilt) isimli kitabı T. İş Bankası 1991 yılı Edebiyat Büyük Ödülü’ne lâyık görüldü. Ödül hükümet başkanının katıldığı devlet töreniyle kendisine verildi. Yazar çok sayıda başka ödüller de kazandı. Şimdiye kadar yayınladığı şiir, masal, fables, roman, öykü türünde yüz kitabı yayınlandı. Ayrıca yirmi kadar da ders ve kaynak kitapları basıldı.
Yaşayan yazarlar arasında en çok yazan ve hâla bu işyi sessizce sürdüren SARIYÜCE halen İzmir’de yaşamaktadır. Evli, üç çocuk babasıdır.
            Çorumlu 2000 Aylık Kültür Sanat Tarih ve Edebiyat Dergimizde http://corumlu2000aylik.dergisi.info ile Sarı Çiğdem Şiir Defteri'nde http://saricigdemsiir.dergisi.info    çalışmaları yayınlandır.
 

BU ÇALIŞMA TELİF ESERİDİR İZİN ALMADAN  KULLANMAYINIZ  corumlu2000@gmail.com

Önceki Sayfaya gitmek için tıklayınız

Bir sonraki sayfaya gitmek için tıklayınız

 03

Kitap içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

Önceki Sayfaya gitmek için tıklayınız

Bir sonraki sayfaya gitmek için tıklayınız

BATI TIRAKYA’YA DOĞRU 20 Mayıs 2003
Mayıs’ın son günleri. Bir otobüste kırk kişiyiz. İzmir’den Çanakkale yoluyla Balkanlara gidiyoruz.
2003 yılının baharı oldukça geç geldi. Adeta nazlana nazla teşrif etti. İyi ki öyle yapmış. Bu yüzden yaz başlangıcında baharın kırlarda yeşil, mavi, pembe, sarı renkleri olanca güzellikleriyle taptaze. Sarı çiçekli, nefis kokulu katır tırnakları bütün renklere baskın görünüyor.
Gelibolu’dan sonra başlayan Koru dağı ormanı yalnız çamlardan oluşmuş. Çamların yüzü ışıltılı, pırıl pırıl. Yağmur canlılık, dirilik vermiş. Epeyce uzayıp giden çam ormanı bir yere gelince birden sona eriveriyor. Aşınmış düzlüklerden oluşan Trakya bozkırı başlıyor. Hiç bitmeyecek gibi uzayıp gidiyor. Tarlalarda arpaların ağarmasına, buğdayların bozarmasına karşın step hâlâ bir yeşillik denizi gibi. Eğer buradan bir ay sonra geçseydik bir çöl içine düştüğümüzü sanabilirdik. Bozkır bütün tüyünü tüsünü dökmüş olurdu o zaman. Yeşil renk insanda bıkkınlık, kötümserlik duygusunu silip atıyor. Yeşile bakarken kendimi doğaya, insanlara, kuşlara, gökyüzünün maviliğine, çılgın bulutlara daha yakın duyumsuyorum.
Otobüsün biraz ilerisinde kara bir yılan kıvrıla büküle yolu geçmeye çabalıyor. Bayanlar çığlık atıyorlar. Ayağa kalkıp bakıyorum. Tekerlekler altında ezilmekten kurtardı kendisini. Yılanları da seviyorum. Elsiz ayaksız, boynuzsuz kulaksız yaşıyorlar. Öyle olduğu halde, sanırım yaşamdan hiçbir şikâyetleri yok. Yolu geçti, ekin tarlasının içine girdi, orada bir yerde kıvrılıp kalacak. Türküler söyleyerek yakınından geçen bir tarla faresine pusu kuracak. Yakalayıp ağır ağır yutacak. Sonra da en az bir hafta sürecek bir tembellik uykusuna yatacak. Siz yılanların öğle sıcağında vızır vızır fink attıklarına bakmayın. Midelerine tüyü ile, teleği ile, kemiği ile bir kuşu tıkıştırınca gel keyfim gel. Toprağın sıcak bağrında on gün istirahat. Belki de uykusu, karanlık bir boşlukta geçmeyecek. Düşler görecek. Pembe, mavi, mor çiçekler arasında vicirdeyip duran farelerle, tarla kuşlarıyla oyunlar oynayacak.
Yaşamaktan memnun, bir çözülüp bir kıvrılarak tembellik uykusunu sürdürecek.
Ben bunları düşünürken  İpsala kapısından geçiyoruz. Aslında biraz zor geçiyoruz. Her şey değişiyor. Mesafeler kısalıyor. Zaman gittikçe hızlanıyor. Ama anlı şanlı Türk bürokrasisi hiç değişmiyor. Hep yerinde sayıyor. “Ben devlet memuruyum! Devlet memuruna karşı mı geliyorsun?” böbürü yüzlerinden hiç silinmiyor. Otobüsteki arkadaşlarımızın çoğunluğu parlamenter olduğu, aramızda bir tane de yeni seçilmiş bir vekil bulunduğu halde bizi iki saate yakın bekletiyorlar. İki şoförümüz de Bulgar göçmeni. Onlardan birinde takılacak bir nokta bulmuşlar. Bulgaristan’dan aldığı ehliyetteki adı ile Türkiye’den aldığı pasaporttaki adında bir harf birbirini tutmuyormuş. Onu İpsala’da bırakmak zorunda kalıyoruz.
Türk gümrüğü ile Yunan gümrüğü arasındaki tampon bölge Türkiye’ye giriş yapmak isteyen tırlarla tıkanmış. Tır sürücülerine soruyorum. “İki saattir bekliyoruz abi,” diyorlar. “Daha ne kadar bekleye-ceğimizi bilmiyoruz.”
Memurlarımıza geçişte neden bu kadar bekleniliyor, diyoruz. Suçu Yunanlılara atıyorlar. Girişlerde çıkışlarda sorun çıkarıp duruyorlarmış. Gördüğüm kadarıyla tampon bölgede Türkiye’ye girmek isteyen araçlar, Yunanistan’a girmek isteyen araçlardan dört kat daha fazla.
Dostlukları hep sözde kalan Yunanlılar da bizi bir saatten fazla bekletiyorlar. Onların polisleri de aynı havada. Bürokrasi Yunanistan’da da Avrupa normlarına uymamış daha. Amirane pozları bizimkilerin aynısı. Biz beklerden Avrupa ülkelerinin arabaları vızır vızır Türkiye topraklarına giriyor. Türkiye’den gelenler de fazla bekletilmeden Yunanistan topraklarına dalıyorlar. Yunan gümrüğünden çıkarak yola koyuluyoruz. Yeşil yükünü tutmuş Trakya stebi, Batı Trakya’da da uzayıp gidiyor. Yunanlılar sınıra kadar bir otoyol uzatmışlar. İki geliş, iki gidiş dilimi var. Oldukça bakımlı bir yol. Eskiden Avrupa, Avusturya’dan başlardı. Avrupa sınırı Türk topraklarına dayanmış. Düzgün işlenmiş, ekili toprakları geride bırakıyoruz. Yol boyunca tarlalar arasında küçük küçük bağlar görünüyor. Bizim Gediz havzasında olduğu gibi geniş alanlar kaplamıyor bağlar. Asmalar askıya alınmış. Bazı bağların üzerleri kırmızı ya da gri renkli, gözenekli örtülerle örtülmüş. Neye karşı bu önlemi almışlar? Belki de doluya ve yağmacı kuşlara karşı bir koruma örtüsüdür. Bağcılıkta yeni bir uygulama gibi görünüyor. 
Gümülcine’yi otuz beş yıl önce de görmüştüm. Tipik bir Anadolu kasabasıydı. Şimdi çok büyümüş. Her taraf yeni apartmanlarla dolmuş. Temiz, bakımlı bir kent. Nüfusun çoğunluğunu yakın zamana kadar Türkler oluşturuyordu. Yunanlılar göçmenler getirerek bu dengeyi bozmuşlar.
Yunanlılar şu on yıl içinde bir Türk kenti olan Gümülcine’de ve de İskeçe’de bazı oyunlar tezgâhlamışlar. Rusya’da, Gürcistan’da yaşamakta olan 150 bin Pontusluyu getirip buralara yerleştirmek istemişler. Amaçları,  adını bile kullanmaya izin vermedikleri Türkleri azınlıkta bırakmak.  Bu Pontuslular denilenler, Rum mu değil mi, belli değil.  Konuştukları dili Yunanlılar anlamıyor.
Birinci Dünya Savaşı’nda doğu Karadeniz bölgesinde yaşayan, Rum denilen, bir kısım Osmanlı yurttaşı, Türkleri taciz etmeye başlamışlardı. Balkan Savaşı’ndan dönebilen Türk erkekleri, hemen ardından Seferlik’e katılmışlar, geride yaşlı dedeler, nineler, açlıktan ölmemek için keçilerin zor çıktığı bayırlarda bir evlek fasulye ekmeye, dört kök mısır dikmeye uğraşan kadınlar kalmıştı. Kışkırtılan Rumlar Doğu Karadeniz’de bir Pontus devleti kurma düşlerine kapılmışlardı. Meydanı boş bulduk sanarak dağa taşa eli kanlı çeteler saldılar.
Atatürk Nutuk’un girişinde der ki: “Sonradan elde edilen belgelere dayalı bilgilerden anlaşıldı ki İstanbul Rum Patrikhanesi, Mavri Mira derneği, illerde çeteler teşkil etmek, mitingler ve propagandalar yapmakla uğraşıyor... Yunan Kızıl Haçı ile devletin izniyle kurulmuş göçmen komisyonu, Mavri Mira’nın çalışmalarına yardım etmektedir. Mavri Mira tarafından yönetilen Rum okullarının izci teşkilatları yirmi yaşını geçen gençlerden birlikler kuruyor.”
Doğu Karadeniz’de Pontuslu olduklarını söyleyen vatandaşlarımız, kışkırtmalar sonucu Türkleri canından bezdirecek biçimde rahatsız etmeye koyulunca karşı tepki görmekte gecikmediler. Her zorbalığın dayanıp duracağı, kırılıp büküleceği bir nokta vardır. Bölgedeki insanlarımız yapılan yağmalar, soygunlar, öldürmeler karşısında ne yapacaklarını şaşırmış durumda iken Giresun’da, Balkan Savaşı’nda topal kaldığı için Seferberlik’e katılamayan bir Topal Osman Ağa çıkıyor ortaya. Gözü kara bir adam. Karşı çeteler oluşturuyor. Rum çetelerini silip süpürmeye başlıyor. Rumlar tatlı dilli insanlardır. Dost görünmesini çok iyi beceren insanlardır. Yalnız kötülük yaparken acımak, merhamet etmek hiç akıllarına gelmez de kendilerine bir fiske vurulsa kıyameti koparırlar. Seslerini dünyanın dört bucağına duyururlar. Ağlamasını çok iyi becerirler. Mavri Mira aracılığıyla “Türk çeteleri bizi öldürüyor! Mallarımızı yağmalıyor!” çığlığını, Çanakkale’de yenilen anlı şanlı zırhlılarını İstanbul önüne demirlemiş bulunan İngiltere/Fransa/İtalya üçlüsüne yetiştiriyorlar. Osmanlıya ültimatom: “Karadeniz’deki çeteleri yakalayıp cezalandırın. Yoksa oralara da asker çıkarırız.”
Mustafa Kemal aslında, Kurtuluş Savaşı’nı başlatsın diye değil, Pontuslulara karşı canlarını mallarını, namuslarını  korumak için uğraş verenleri cezalandırsın diye Anadolu’ya gönderiliyor. Ama o durumu İstanbul’dakilerin gözlükleriyle görmüyor. Daha Samsun’a ayak basar basmaz hangi tarafın haklı, hangi tarafın haksız olduğunu saptıyor. Merzifon’a geldiğinde telgrafla davet ettiği Topal Osman Ağa ile burada buluşuyor. Ondan bölge hakkında bilgi alıyor, gerekli buyrukları veriyor. Pontusluların bir kısmı, Topal Osman’ın yılgısı ile daha Kurtuluş Savaşı sonucunu ve 1924 nüfus değişimini bekleyemeden Gürcistan’a, Rusya’ya göç ediyorlar. Göç edenlerin sayısı iddia edildiği gibi yüz binlerce değil en fazla birkaç bin kişidir.
İşte Yunanlılar Pontuslular denilen ve çoğu Rumca bilmeyen Rusları, Gürcüleri, Ermenileri, sosyalizmin çökmesinden sonra, yani şu on yıl gibi kısa bir zaman içinde Rusya’dan, Gürcistan’dan derleyerek Yunanistan’a getirmeye başlıyorlar. Hedefleri 150 bin kişidir. Ancak otuz bin kadar insan getiriyorlar. Bunları Türklerin çoğunlukta oldukları İskeçe’ye, Gümülcine’ye yerleştiriyorlar. Pontuslu göçmenlerin bir kısmı buralarda barınamadığı için başka yerlere, özellikle batı Avrupa’ya gidiyor. Bir öğretmenin söylediğine göre Yunanlılar gene de yalnız İskeçe’nin nüfusunu kendi lehlerine on bin kadar artırmışlar.
Dışardan insan derleme, getirip Batı Trakya’ya yerleştirme eyleminin sona ermediği, halen sürüp gittiği anlaşılıyor. Gümülcine’de haftalık olarak yayınlanan 05.05 2003 tarihli Türkçe İleri gazetesinde şu kısa yazı yer almıştır:
“Bildiğiniz gibi, Batı Trakya’daki nüfusu dengelemek için değil; o çoktan bozuldu ve Rumluk üçte iki oldu. Rodop İli’ndeki nüfusu ayarlamak da değil, çünkü o da oldu. Türk nüfusu üstüne çıkarmak için Rumluğu, Rusya taraflarından gelenlerin çoğunluğu, elbet devlet gücüyle, buralarda tutuldu. Senelerce bunlara aylık verildi. Boktan püsürden işler bulundu ve evlerinin kiraları ödendi. Bütün bunlardan sonra da, çok ucuz faizlerle ve yirmi yıllığına, ev yaptırmaları için, krediler verildi. Ama adamlar ev yaptırmıyorlar ki... Sanki saray yaptırıyorlar ve elbet tamamlamağa da paraları yetmiyor.
Bakan sayın ÇOHACOPULOS’un  04 Nisan 2003 tarihinde burada (Gümülcine’de) yaptığı konuşma metnini dikkatle okudum. Bir yerinde diyor ki: “Yeni evler için, 1500 kadar olacak, yeni arsalar bulmak gerek. Hem de şehir içinde veya çevresinde...” Bu cümleleri okurken daha içim cız etti. Çünkü yeni yapılan Pontuslular mahallesinde, bizim yedi dönüm arsamız EKTENOPOL tarafından, tavuk fiyatına istimlâk edilmişti. Ne Bidayet (mahkemesi), ne de İstinaf (mahkemesi)...
Aaahhh... Ah!!! Batı Trakya Türk’ü yalnız bir yerden kazık yemedi ki???”
Yunanlılara taşıma su ile değirmen dönmeyeceği anlatılmalıdır. Bütün bu gayretleri eninde sonunda sonuçsuz kalacaktır. Nüfus artışında milleti oluşturan bireyler üretkenliklerini kaybetmişse, ne yapılırsa yapılsın o ülkenin nüfusunda önemli bir artış sağlanamaz. Sonra arkalarında, Türkiye’nin olduğu gibi, nüfus artırıcı bir hinterlantları da yok. Yunan nüfusu uzun yıllardan beri artmıyor. Yunanlı madamlar çocuk büyütmenin sıkıntısını göze alamıyorlar. Tıpkı şimdi el ele verdikleri Avrupalı bayanlar gibi.
Türklerin Gümülcine’de ticari yaşamda bir ağırlıkları yok. Yıllarca ezilmiş, sömürülmüş, kısıtlanmış bir toplum. Ne var ki Türk, toprağına sağlam tutunan insandır. Binlerce yıldan beri görülmüştür ki insanımız savaşlar, yenilgiler, kıtlıklar, kırgınlar karşısında varlığını hep koruyabilmiştir. Bu belki de bilinçsiz bir devamlılık bilincidir. Kırk beş yıl önce İstanbul’da, yönetimin zaafından yararlanan çapulcuların bir günlük gösterileri İstanbul Rumlarını ürkütmüş, kısa zamanda güzelim İstanbul’u terk ederek Yunanistan’a göçmelerine neden olmuştu. Türkler Batı Trakya’da her zorluğa, her zorbalığa dayanıyorlar. Hâlâ Doğu Türkistan’da, Rusya’da, İran’da, Bulgaristan’da, Makedonya’da, Kosova’da, Saraybosna’da dayandıkları gibi.
Batı Trakya’da Türkler ne iş tutuyorlar? Ne ile geçiniyorlar? Soruyoruz. Türklerin büyük çoğunluğu tarımla uğraşıyor. Tütün yetiştiriyor. Avrupa Birliği’ne girildikten sonra inşaat işleri oldukça canlanmış. Gençler inşaat işçiliği yapıyor. Dükkân işletenler yok değil. Bunlar bakkaliye, kahvehane, manav gibi yerler. Ana çarşıda Türkler yok gibi.
Türkiye, Lozan Antlaşması’na dayanarak Batı Trakya Türklerinin ana vatana göçmesini istemiyor. Böyle olmasına karşın gene de Türkiye’de çok sayıda Batı Trakyalı Türk yaşıyor.
Batı Trakya Türkleri Türkiye’ye sığınamayınca yönlerini batı Avrupa’ya çevirmişler. Anlattıklarına göre, başta Almanya olmak üzere, Avusturya’da, Hollanda’da, Belçika’da, Fransa’da çok sayıda Gümülcine’li, İskeçeli Türk çalışıyormuş.
O gün Gümülcine’de Türklerle temas olanağımız olmadı. Kafile başkanımız hem Türk konsolosuna hem de Gümülcine Türk Birliği’ne telefon etti. Dönüşte tekrar Gümülcine’ye uğrayacağımızı bildirdi, görüşme isteğimizi iletti. Bir süre çarşıda biraz dolaştık. Yunan drahmisi tarihe karışmış. Geçerli olan Euro. Türkiye’de Euro yerine dolar almıştım. Küçük esnafın bir kısmı Dolar’ı kabul etmedi. Daha sonra görecektik ki Avrupa Birliği üyesi olmayan öbür Balkan ülkelerinde de Dolar geçerliliğini yitirmiş gibi. İtibari hiç yüksek değil. Türklerin yayınladıkları yerel gazeteleri arayıp bulmak için ona buna sorarak koştururken arkadaşlarımız otobüse binip gitmişler. Biraz ilerleyince yokluğumu fark ederek harıl harıl beni aramaya koyulmuşlar.
Gümülcine’den ayrılıyoruz. Pencereden  seyrederken gözlerimin önünde tarih canlanıyor. Yunanlıların Komotini adını verdikleri bu güzel kent beş yüz elli yıl Osmanlı kenti olarak kaldı. Bilinen ilk adı Phoros’tu. Eski bir Odrys kentiydi. Phoros, Helenlerle akraba olmayan Trak budunlarından birinin kahramanıydı. Ölümünden sonra tanrılık mertebesine yükseltilmişti.
Romalılar burayı topraklarına kattıklarında adını Komarkhio olarak değiştirdiler. Gümülcine I. Murat tarafından 1361 yılında ele geçirilince adını Gömenciye diye söylediler. Gümülcine kısa zamanda bir Türk yurdu oldu. 1580 yılının zeamet kayıtlarında Gümülcine’ye bağlı 588 köy, 87 mezra, 7 çiftlik ve bir Tanrıdağı Yörük toplumu bulunduğu yazılıdır. Eski kayıtlarda geçen köy adları burasının bir Türk ili olduğunu, Türkleştiğini göstermektedir: Böri kasabası, Yeniköy, Çalılu, Kakçalı, Çırpılu, Kütüklü, Dursun, Yöneldik, Beyli, Şahin Adası, Elmalu, Veysan, Saruyar, Uğurluviranı, Darıderesi. Ardıçlı, Ilıcaderesi, Uzuntepe, Çıracık, Gülcük, Akpınar... Ayrıca Yörük obaları Buruncuk, Tosyalu, Köseler...
Osmanlıya geçtikten sonra Gümülcine kısa sürede gelişerek önemli bir tarım merkezi haline gelmişti. Hicrî 896 (1492) yılında Gümülcine kadılığında 5237 hane yağcılıkla, 1019 hane de çeltik tarımı ile uğraşıyordu.
Gümülcine 1879 yılında Edirne ilinin yeniden düzenlenmesi sırasında  Edirne’ye bağlı birinci sınıf sancak yapıldı. İskeçe. Darıdere, Sultanyeri, Ahiçelebi ilçeleri de buraya bağlandı. Bu güzel yurt köşemiz 1912 Balkan Savaşı’nda elimizden çıktı. Kesin olarak Yunanistan sınırları içinde kalması, 1920 yılındadır.
Türkiye’ye candan bağlı insanların yaşadığı Gümülcine’yi, dönüşte bir daha uğramak niyetiyle geride bırakıyoruz.
İpsala’dan Selanik’e kadar yol boyunca önemli bir endüstri etkinliği göze çarpmıyor. Yer yer ormanlara rastlanıyorsa da Yunanistan’da orman, bizim ormanlarımız gibi yaralı. Yanmış, seyrekleşmiş, yenilenmemiş. Eskiden ormanlık olan tepeler kelleşmiş. Özellikle Selanik’ten batıya doğru uzayan dağlık alanlarda yangınların ormanları büyük ölçüde ortadan kaldırdığı görülüyor. Yanmış alanlarda önemli bir ağaçlandırma çabasına rastlanmıyor.
Selanik’e yaklaşırken Ege denizinde Kalkidikya yarım adasının zor seçilen burnu görülüyor. Atos dağıdır orası. Hagion Oros manastırları var orada.. Yunanlıların Hagion Oros, (kutsal dağ) bizim Aynaroz dediğimiz yer. Bin yıldır varlığını sürdürüyor. Orada Yunanistan’dan bağımsız, nüfusu yalnız erkeklerden oluşan, aralarına hiçbir dişi hayvan bile sokmayan bir Rum keşişler cumhuriyeti var. Genişliği 314 km kare. Yunan hükümetinin otoritesi burada geçerli değil. Gerçi Yunan hükümeti buraya bir vali atıyor ya, yönetim yetkisi valide değil, papazların seçtiği yirmi konsülün elindedir. İlk kez 968 yılında kurulmuş Aynaroz papazlar manastırı. Osmanlılar buralara egemen olduğunda manastırlar bölgesini bir ilçe sayıp yönetici atamışlar. Fakat bu son derece tutucu papazların keyfine dokunmamışlar. Varlığını hep korumuş Aynaroz. Aynaroz sınırları içinde pek çok manastır var. Bunlardan yirmi kadarı eski çağların korsanlarına karşı tahkim edilmiş, inilmesi çıkılması zor mekânlardır. Keşişler dünya işleriyle ilgilenmezlermiş ama ekimle, dikimle, bazı sanatlarla uğraşır, dini kabartmalar yapar, pazar ve panayırlarda bunları satarak gelir elde ederlermiş. Sevimli seyyahımız Evliya Çelebi, bizim gibi Aynaroz’a uzaktan bakıp geçmemiş. Kara sakallıların homurdanmasına aldırmamış, içeri girip görmeyi başarmış. Papazlar az yiyip az uyurlarmış, öyle pek yağlı ballı yemekler yemezlermiş ama zenginliklerine diyecek yokmuş. Evliyamız Seyahatnamesinde Aynaroz’un bir bolluk ve zenginlik kenti olduğunu söylüyor. İngiliz ansiklopedisi de Evliya’yı onaylamaktadır. Burasının Bizans sanat eserleriyle, ilk ve orta çağlardan kalma el yazmalarıyla dolu olduğunu belirmektedir.
Kimi zaman deniz kıyısına yaklaşarak kimi zaman uzaklaşarak  Selanik’e doğru gidiyoruz. Yol bakımlı. Dikkat ediyorum, yol kıyısında sık sık haçlı küçük anmalıklar görülüyor. Bunlar trafik kazalarında ölenler için dikilmiş. Kilise maketi gibi şeyler. Tepelerinde birer haç. Göğüslerinde ölenlerin adları yazılı. Yakınları ölenler için dikilen anmalıkları sık sık ziyaret ederek mumlar dikiyorlarmış. Bunların çokluğuna bakıyorum, Yunanlılar da nerdeyse bizdeki kadar trafik kazası yaşamışlar diye düşünüyorum.
Sonunda saat 17 00’ye doğru Selanik’e varıyoruz. Acaba gene İzmir’e mi döndük diye küçük bir kuşku uyandı içimde. Gerçekten İzmir’i andırıyor Selanik. Yalnız konumuyla değil evleri, ağaçları, havasıyla da İzmir’i andırıyor. Ne var ki biraz içine girip dolaşınca İzmir’den farklı yönleri de olduğu ortaya çıkıyor. Kent oldukça bakımlı ve temiz. Çoğu iki katlı, İzmir’deki Rum evlerinin benzeri evlerden oluşan kıyı mahallelerin sokakları bile tertemiz. Kıyı mahallelerin bir sokağından geçerken orta yaşlı bir kadını, sağ elinde çalı süpürgesi, sol elinde faraş, evinin önünü süpürüyor gördük.
İndiğimiz dört yıldızlı otel, beş yıldızlı ayarında tv, buzdolabı, klima var. Öbür Balkan ülkelerinde de otellerde klima var ama hiç biri doğru dürüst çalışmıyordu. Yatakları kaliteli. Akşam yemeğinde çorba, tavuk, salata, hafif tatlı yedik. Yemeklerin bizdekilerden farkı porsiyonlarının oldukça yeterli oluşuydu. Ne var ki tavuk, Türkiye’de yemek zorunda kaldığımız tavuklardan daha berbattı. Tatsız, saman gibi bir şeydi.
Yemekten sonra dolaşmaya çıktık. Saat akşamın sekiz suları. Bütün cafe’ler, pastaneler, içkili lokantalar tıklım tıklım dolu. Çoğunluğunu kızlı erkekli oturmuş gençler oluşturuyor. Hemen bütün mekanlarda masalar açık havada. Ortalık cıvıl cıvıl. Aralara yerleşmiş üçer kişilik, dörder kişilik saz takımları. Fazla yaygara koparmadan çalıyorlar, şarkılar söylüyorlar. Hopörler düzeni kullanılmıyor. Müzik, ses büyütücüleriyle azdırılarak mahallelerin üzerine gönderilmiyor. Ellerindeki üç çalgıdan biri mutlaka buzuki. Yanında gitar, keman ya da nefesli bir çalgı.
Selanik’te sokaklar bizde olduğundan daha fazla otomobil dolu. Hiçbir yerli arabaya rastlayamadık. Gördüklerimiz Avrupa, Japon arabaları. Tek tük de olsa Rus arabaları görülüyor. Bir de motosiklet bolluğu var. Gece açık hava cafelerinin, lokantalarının yanlarına birçok motosiklet park edilmiş. Her halde buraların müdavimi gençler motosikletleriyle geliyorlar.
Selanik’te telefonlar bizde olduğu gibi yedi rakamlı. Ama batıda, Makedonya’ya yakın bir kasabada bir dişçinin astığı tabela dikkatimi çekti. Bu tabelada dişçinin telefonu beş rakamlı idi. Anlaşılan telekominikasyondaki gelişmeyi Yunanlılar ülkenin tamamına yayamamışlar.
Yunanlı Euro’dan pek memnun değil. Çat pat Türkçe konuşan bir esnaf, Euro ile yaşamın pahalandığını, geçimin zorlaştığını söyledi.
Yunanlılar giyimleri kuşamları hal ve tavırlarıyla tam bir Avrupalı. Bir yaya sokağa ayak basmışsa arabalar hemen duruyor. Bizde olduğu gibi, bütün Balkan ülkelerinde olduğu gibi, insanın üstüne araba sürmüyorlar, küfür etmiyorlar.
Yunanlıların kimi Avrupa ülkelerinden Avrupalı olmada üstünlükleri bile var. Almanlar gibi, öbür kuzey Avrupalılar gibi neşesiz değiller. Ölçülü bir yaşama sevinciyle hal hamur olmuşlar.
Beyaz Kule’den başlayarak deniz kıyısı boyunca, hepsi aynı tipte, aynı boyda ahşap kulübelere rastladık. Meğer kitap fuarı varmış. Dört yüzden fazla kulübe uzayıp gidiyor. Alış veriş edenler var. Ama kitap imzalayan tek bir yazara rastlayamadık. Çocuk kitapları yazarıyız ya, Ezop kitaplarını toplayayım dedim. Ezop’u Avrupalılar Yunanlı bilir. Bütün ilkçağ Akdeniz ve Anadolu uygarlıklarını Yunanlıların yarattıklarını sandıkları gibi Ezop’u da Yunanlı sanırlar. Hiçbir kitapçıya Ezop’u anlatamadım. Ezop dedim, Ezopus dedim, Aisopos dedim. Sonunda çok güzel olduğu kadar gözlerinden çok zeki olduğu anlaşılan genç bir kız “Ezope!” diye çığlık attı. Önüme üç kitap koydu. Her biri on altışar sayfa. Ama kalantor bir ansiklopedi boyundu. Kalın karton ciltli. Her sayfada üçer satır yazı. Sayfaların bütün yüzeyi boşluksuz resimlenmiş. Onları aldım, geri dönüş yaparak  tüm kitapçılara gösterdim. Hiç birinde Ezop yoktu. Yazdığım ilk çocuk kitabım Ezop üzerine idi. Orada Ezop’un Anadolulu olduğunu vurgulamıştım. Bir Frigya yurttaşı olan Ezop gerçekten de Anadoluludur. Kütahya’da doğmuştur. MÖ yedinci-altıncı yüzyıllar arasında yaşamıştır. Kambur, kekeme, topal bir adamdı. Yaşlılığında Atinalı cimri bir zengine köle olarak satıldı. Anlattığı masallar gerçekte Hititlerden, Frigyalılardan beri devam edip gelen Anadolu masallarıydı. Yazıya Yunanistan’da geçtiği için Yunanlı sayıldı. Yunanlı yayıncıların Ezop’a bizde olduğu gibi fazla yer vermemeleri beni şaşırtmadı. Biz hisseli kıssalı konuşan bir toplumuz. Nasrettin Hocayı aramızda yaşattığımız gibi Ezop’u da yaşatıyoruz., Ezop’u en çok biz tanırız. Bizde Ezop en çok basılan bir kaynaktır. Ezop çocuklar için basılır ama en çok okuyan büyüklerdir.
Kitap fuarı önünde biri erkek. Öbürü kadın portre yapan iki ressama rastladık. Çizdikleri portreler kusursuzdu. Bir tane de közlediği mısırları satmaya çalışan bir seyyar satıcı gördük. Seyyar dedim ya aslında gezici değildi. Kömür yaktığı büyükçe mangalı ortaya koymuş, küçük bir jeneratörle tezgahını aydınlatıyordu.
Selanik’te, bizde olduğu kadar bereketli olmamakla birlikte tek tük dilenciye rastlanıyor. Ayrıca sokakta yatıp kalkanlar da görülüyor. Kentin ortasında, harabe haline gelmek üzere olan, minareleri çoktan yıkılmış, çevresinde yükseltilen çirkin binalarla adeta gözlerden gizlenilmek istenilmiş büyük bir Türk camisinin duvar girintilerinde çula çaputa sarılmış yatan kişiler vardı. Deniz kıyısında Kitap fuarının önündeki meydanda Çingeneler davul zurna çalarak dileniyorlar.
Selanik’te hiçbir dikili minare görülmüyor. Kent mekezinde rastladığımız bir cami ile bir Türk hamamı harabe olmuş durumdaydı. Dört yanına duvar duvara yeni binalar yaparak gözlerden gizlemişler. Yunanlılar hangi yüzle Türklerin Bizans eserlerini yok ettiklerini, kiliseleri camiye çevirdiklerini haykırıp duruyorlar? Seksen-doksan yıl gibi kısa sayılacak bir zaman dilimi içinde Selânik’te, Drama’da Serez’de, Kavala’da, Filorina’da ve daha birçok kent, belde ve köylerde binlerce camiden, mescitten, medreseden, tekkeden, türbeden, mezarlıktan namı nişane kalmamıştır. Camilerin hemen hepsi minareleri yıkılarak kiliseye çevrilmiştir. Eğer yolunuz Kavala’ya düşerse, güzel bir deniz kıyısında korkunç bir beton yığınına dönüştürülen kentin kordonunda, ilk sıra binaların arkasında bir kilise göreceksiniz. Bu kilise Kanuni’nin damadı İbrahim Paşanın yaptırdığı selatin bir camidir. Yalnızca minarelerini yıkmışlar. Şimdi bu eski Osmanlı camisi içinde, ortodoks papazlar, ağızları köpüre köpüre, “Dinlere hürmet Allah’ın emridir. Türkler Bizans kiliselerini yıktılar, camiye çevirdiler. Günah işlediler. Cehennemin dibinde cayır cayır yanacaklardır,” diye vaaz edip duruyorlar.
Eğer Kavala’ya yolunuz düşerse, kente girişte sol tarafınıza bakarak gidin. Yol kıyısında kocaman bir pano göreceksiniz. Bir Kıbrıs haritası. Kuzey Kıbrıs’tan güney Kıbrıs üzerine  kanlar damlıyor. Kıbrıs’ta çocuklarıyla birlikte anneleri banyo kuvvetlerinde kurşunlayan, öldürdükleri masum insanları greyderlerle toprağa gömen kanlı ellerin çizdiği harita böyle kanlı olur.
ATATÜRK’ÜN EVİNDE
Ertesi gün Atatürk’ün doğduğu eve ve Türk konsolosluğuna gidiyoruz. Çevresi yüksekçe duvarlarla çevrili, uzayıp giden iki katlı çok büyük bir binaya rastladık. Türk kışlası imiş. Çok geniş bir avlu içinde. Aldülhamit’in hal edildikten sonra 1909–1917 arasında yaşadığı Alâtini köşkü de bu avlu içinde. Bina dökülüp dağılmamış ama bakımına özen gösterilmediği ilk bakışta anlaşılıyor. Avlu kıyısından geçip gittik. Otobüsün penceresinden bakıyorum. Yaşlı bir adam, yanı başındaki otobüs durağındakilere aldırmadan kışlanın duvarına çişini yapıyor.
Atatürk Evi’ni arayıp bulduk. Bina Türk konsolosluğu ile yan yana. Oraya girmeden önce konsolosluğun kapısı çaldık. Geleceğimizden haberleri vardı. Konsolos Türkiye’ye çağrılmış. Yaş durumundan emekli edilmesi söz konusuymuş. Konsolosa vekâlet eden yardımcı konsolos Osman İlhan Şener genç bir diplomat. Türkiye ve Orta Doğu Üniversitesi’nden mezun olmuş. Kibar, sempatik, aydınlık yüzlü bir insan. Bizi çok nazik bir biçimde karşılıyor. Bütün kafileye çay ve kuru pastalar ikram ediyor. Bir süre Selanik ve TürkYunan ilişkileri üzerine konuşuyoruz. Genç diplomat, depremden sonra başlayan TürkYunan ilişkilerindeki sıcaklığın, Güney Kıbrıs’ın AB’ne girmesinden sonra serinlemeye başladığını söylüyor. “Yunanlılar Türkiye’nin AB’ne girmesini desteklemekten vazgeçecek gibi görünüyor,” diyor.
Şu son günlerde Türk jetlerinin sık sık Yunan hava sahasına girdikleri, Yunan uçaklarını taciz ettikleri yaygarasını koparıp durmaları  boşuna değil. Yetkililer susuyorlar ama halkımız Yunanlıların “Sitteisevir, her gün bir tevir,” politikası izlediğini çok iyi biliyor.
Konsolos önümüze düşerek hemen bitişikteki Atatürk Evi’ni gezdirdi. Ali Rıza Efendinin bu evi daha Atatürk doğmadan önce yaptırdığı biliniyor. Atatürk bu evde doğmuştu. 1839 doğumlu Ali Rıza Efendi,  Selanik evkaf dairesinde katiplik, gümrük koruma memurluğu, sonra gönüllülerden kurulan Selanik Asakiri Milliye taburunda üsteğmen görevlerinde bulundu. Bir ara memurluktan ayrılıp kereste ticareti yapmaya başladı. Eline biraz para geçince bu evi yaptırdı. Ne var ki ticaret hayatı fazla süremedi. Ormanlara kereste almaya gittiğinde karşısına Rum eşkıyaları çıkıyor, istiflediği keresteleri tutuşturup yakıyorlardı. Yeniden memurluğa döndü, Selanik yakınlarında Çayağzı’ında gümrük memuru iken 28 Kasım 1893’de elli dört yaşında öldü. Babası öldüğünde Mustafa Kemal ilkokul son sınıf öğrencisi idi.
Atatürk  on altı yaşına kadar bu evde yaşadı. Askeri öğrenci olunca tatil günlerini de burada geçiriyordu.
Ev müze olarak oldukça bakımlı, tertemiz. Türkiye’den getirilmiş Atatürk’ün kişisel eşyaları ve her şey güzel yerleştirilmiş. Konsolosun anlattığına göre ev, 1924 nüfus değişiminde Türkiye’den gelen bir Rum ailesine verilmiş. Zemin kattaki odalar, sokağa kapılar açılarak üç dükkân yapılmış. Epeyce hasar görmüş. Türkiye evi birkaç kere onarttırmış.
Kafilemizin ve Türk Parlamenterler Birliği İzmir şubesinin başkanı Mustafa Öztin, konsolos vekiline İzmir’in mahalli renklerini yansıtan küçük armağanlar sundu. Konsolosluktan görevlilere teşekkür ederek ayrıldık.
Selanik’ten ayrılırken şoförümüz yolu zor çıkardı. Bir saat kadar dolaşıp durduk. Dükkân tabelalarına bakıp dururken bir şeyin farkına vardım. Burada dil kirlenmesi yok. Bütün dükkân, müessese, iş yerinin adı Yunanca. Yalnız tanınmış Dünya markalarının adı nasılsa öyle yazılmış. Onların da altlarına Yunan alfabesiyle Yunanca’sı belirtilmiş. Ülkemizde en küçük beldelerde bile tabelalarda Türkçe’den çok yabancı adlar, özellikle İngilizce adlar görülmektedir. Hele lokanta, ayakkabı, tekstil, giyim üretiminde Türkçe adlar büsbütün unutulmuştur. Dil bir bilinçlenme işidir. Dil bilinci körlüğü, zaman içinde millî benliği de eritir. Tarihte adları bilinen ama bugün yeryüzünden silindikleri sanılan kavimlerin insanları aslında yaşamaktadırlar. En korkunç bir savaş, en kötü bir yenilgi bile bir toplumu toprağından sürüp atamaz, toptan yok edemez, O toplumlar zorlayıcı bir nedenle topraklarını, evlerini barklarını terk edip başka topraklara göçseler bile dillerini korudukları sürece varlıklarını sürdürürler gene. Dil eriyip bittiği zaman millet de eriyip biter..
Sonunda yolu doğrulttuk. Önemli bir Osmanlı ilini geride bıraktık. Selanik vaktiyle Osmanlının önemli bir ili olduğu kadar önemli bir kültür ve fikir merkeziydi. Jöntürklük burada başladı. İhtilalci dernekler burada ortaya çıktı. İttihat ve Terakki cemiyeti yasal bir partiye dönüştükten sonra ilk yasal kurultayını Selanik’te yapmıştır. Diyarbakır delegesi Türk milliyetçisi Ziya Gökalp bu kurultayda genel idare kurulu üyeliğine seçilmiştir.. Batılıların Tanzimat döneminden beri süre gelen iç işlerimize karışma alışkanlıklarına ilk kez bir halk ayaklanmasıyla burada oldukça sert bir karşılık verilmiştir. Selanik Olayı adıyla tarihe geçen başkaldırının nedeni şudur ki, Selanik yakınındaki Avrathisarı bucağında oturan bir Bulgar kızı, Müslüman olmak için yaşmaklı olarak trenle Selanik’e gelmiştir. Müftülüğe başvurup gerekli işlemeri yaptıracaktır. Bunu işiten Amerikan konsolosu Rum asıllı Pirikli Lazaris arkasına yüz, yüz elli kadar Rum takarak kızı istasyonda yakalayıp konsolosluğa götürür. layı işiten çok sayıda Müslüman Amerikan konsolosluğunun önüne toplanarak kızı isterler.. Selanik çalkalanmaktadır. Fransa ve Almanya konsolosları, kendilerini büyük devletlerin otoriter temsilcileri yerine koyarak koşup gelirler. Gözdağı vererek halkı dağıtmaya kalkışırlar. Aslında her iki konsolos da bilgili kişilerdir. Toplum psikolojisinin nasıl bir kibrit aleviyle tutuşabileceğinin pek âlâ farkındadırlar. Ama bu kural Avrupalılar için geçerlidir. Eline vurulunca ekmeği ağzından alınan bir toplumun psikolojisi mi olur? Ukalalıklarını sürdürüp tehdide başlayınca olan olur. Kalkan bir yumruğu binlercesi izler. Sonuç, her iki diplomatın da orada ahret yolculuğuna çıkması gibi acıklı bir alın yazısı gerçekleşir.
Rum asıllı Amerikan konsolosu, yediği naneye bin pişman, mekanından toz olur, günlerce ortaya çıkma cesaretini gösteremez. O gösteremez ya, Almanya ile Fransa’nın hatta olayla uzaktan yakından ilgisi bulunmayan Avustuya’nın, İtalya’nın ayranları kabarır. Çöküntü durumunda olan bir devletin insanları nasıl olur da batılı diplomatları öldürmeye cesaret edebilir? Cenazeleri almak için Selânik’ten geçen tren yolu yeterli iken deniz yoluyla  zırhlılar gönderirler. Zırhlılar gelip kentin önünde demirlemiş, toplarını da kente çevirmiştir. Osmanlı hükümetine sert bir ültimatom: “Suçluları cezalandırın, yoksa savaş açarız!”
Sultan Aziz devrinin  hükümeti, “Efendiler, konsolosların görevleri, kendi vatandaşlarının haklarını korumak, dostluk ve ticari ilişkileri geliştirmektir. Konsoloslarınız bizim iç işlerimize karışmak, ilimizde emniyet müdürlüğü yapmaya kalkışmak yetkisini kimlerden almıştır?” diyeceği yerde hemen darağaçları kurarak suçlu suçsuz birçok kişiyi sallandırıvermiştir. Şimdi de batılıların her işimize karışmaya kalkışmaları o eski günleri  hatırlatmıyor mu?
Makedonya’yanın bir ili olan Manastır’a gidiyoruz. Makedonya’ya Üsküp üzerinden değil batı Yunanistan’dan gireceğiz. Orada Manastır asker lisesini, kentin ortasında bulunan çeşme ile havuzu göreceğiz. Bu eski Türk kentini selamayacağız. Birçok tümülüsün yer aldığı Teselya ovasından geçiyoruz. Giderek yolumuz dağların arasına düşüyor. Otobüsümüz akıp giderken koltuğumda uyuyakalmışım. Gözlerimi açtığımda yanımda oturan sayın Nail Atlı’ya soruyorum:
“Çok mu uyudum?”
“Epeyce uyudunuz,” diyor.
Görmem gereken görünümleri kaçırdığıma üzülüyorum.
“Önemli yerlerden geçmedik, dağlar tepeler arasından geçtik hep,” diyor Nail Bey.
Pencereden geçtiğimiz yerleri dikizlemeyi sürdürüyorum. Hâlâ dağlar arasında gidiyoruz. Yunanistan’ın batısı oldukça dağlık, engebelik. İzmir’den bu yana geç gelen bahar yeşilliği burada da canlılığını sürdürüyor. Doğaya pür dikkat bakıyorum. Bu yeşillik orman yeşilliği değil. Gelip geçici bahar yeşilliği. Tepeler üzerinde orman belirtileri var ama bodur ağaçlar, baltalık çalılar bunlar. Vaktiyle yangın geçirdikleri besbelli. Yolumuz uzayıp gidiyor, ne var ki yangınların keltoşlaştırdığı  dağlar tepeler eksilmiyor.
Yunanistan’ın bu taraflarında otoyol yok. İki dilimli, bakımlı asfalt yollar.
Sınıra yakın Edhessa adlı bir kente ulaştık, 24 metre yükseklikten dokülen bir çağlayanı varmış. Vaktimiz olmadığından gidip göremedik. Dağların arasında şirin bir kent. Burada küçük bir mola. Daracık sokağın içindeki bir halk kahvesinde halkın arasına oturup çay kahve içtik. Küçük bir şişe su ve neskafe birer Euro. Arkadaşlardan bitişik börekçide börek yiyenler oldu. Börekler çok güzelmiş. Sanki bir Anadolu kasabasındayız. İnsanlar içtenlikli. Yalnız kılık kıyafetleri bizden daha düzgün. Yaşlı bir adama tuvaletin nerde olduğunu soruyorum. Önüme düşüp tin tin yürüyerek beni iki yüz metre ötedeki mini parkın yanına götürüyor. Helâ bu parkın altında. Tertemiz, suları akıyor.
Kahve molasını istemeyerek sona erdiriyoruz. Gene dağların arasında kıvrılıp bükülerek ilerliyoruz.
Edhessa’dan sonra birden karşımıza Florina çıkıveriyor. Eski bir Osmanlı kenti. O zaman  Manastır iline bağlı bir ilçe idi. Merkezde on bin, köyleriyle birlikte kırk beş bin nüfusu barındırıyordu. Florine edebiyat tarihimizde geçen bir addır. Fecri Âti topluluğu içinde yer alan bir Florinalı Nazım (1883-1939) vardır. Şiirleriyle değil şiir deliliğiyle ünlüdür. Şiiri ömrünün her dakikasında baş uğraşı yapmıştı. Kendisine Şiir Kralı adını vermişti. Ömrü İstanbul’da geçti. Emniyeti Umumiye’de şube müdürlüğü, polis dergisi yazı işleri müdürlüğü gibi görevlerde bulundu. Son günlerinde şiirleri dergilerde yayınlanmaz olunca gazetelerin ilan sayfalarında para ödeyerek yayınlatmaya başlamıştı.
Florina’dan geçip gidiyoruz. Görünürde ne bir minare ne bir kubbe... Florina ahalisinin büyük çoğunluğu Müslüman’dı. İçinden bir yabancı gibi geçerken şiir kralını hatırladım ve rahmet diledim.
Niki diye söylenen gümrük kapısına geliyoruz. Issız bir yer. Fazla gelip giden yok. Gözümüze ilk çarpan şey büyükçe bir levha oluyor. Üzerinde İngilizce “İngilizce konuşmayın, Yunanca konuşun!” sözleri yazılı. Kapıdan fazla beklemeden geçeceğimizi ümit ederken bizi bir buçuk saatten fazla bekletiyorlar. Yunan halkı değil, bürokratları bize pek dostça bakmıyorlar.. Onlar da bürokratlıkta bizimkilerden hiç de aşağı değiller. Hatta fazlaları bile var. Dolaşıp duruyoruz. Yunan polisi hemen buyurmaya başlıyor: “Büroya sokulmayınız!” Otobüsümüz kırk santim kadar ileride durmuş. Elli santim geri aldırıyor.
Ertesi gün İskeçe’de biraz dolaştık. Vaktimiz kısıtlı olduğundan eski Türk eserlerini göremeden Gümülcine’ye gitmek üzere yola koyulduk. Gümülcine’de ilk uğrak yerimiz Türk konsolosluğu oldu. Konsolos sayın Hüseyin Avni Botsalı’nın geleceğimizden haberi vardı. Türkler tarafından çok sevilen bir diplomat olan sayın Botsalı, o gün yapılan TürkYunan iş adamları toplantısına katılmak üzere Dedeağaç’a gitmiş bulunuyordu. Onun yerine bizleri zarif eşi İnci Botsalı hanımefendi ile muavin konsolosumuz sayın Hami Aksoy karşıladılar. Gümülcine Türklerinin değerli temsilcileri Rodop Milletvekili Galip Galip’in eşi Ayşe Galip, eski milletvekili İsmail Rodoplu, Gümülcine Türk Gençler Birliği başkanı Adnan Selim, Yüksek Tahsilliler Derneği başkanı Murat Yunus, Elbeceri ve Meslek Edindirme Kursu öğretmenleri Mediha Bekiroğlu ve Pervin Hayrullah, Cumhuriyet Gazetesi genel müdürü ve başyazarı Şüheda Halil, Gündem Gazetesi sahibi Hülya Emin konsoloslukta hazır bulunuyorlardı. Konsolosluğun geniş bahçesinde hazırlanan masalara oturduk. Konsolosluk görevlileri bize çay, kuru pasta, börek ikram ettiler. Burada bir on beş dakika oturduk, sohbet ettik. Konsolosluk yetkililerine teşekkür ederek Türk Gençler Birliği lokaline gittik. Lokalin kapısında tabela yoktu. Bir hafta önce Yunun polisi söküp götürmüş. Üzerinde Türk Gençler Birliği yazdığı için. Yunanlı Türk adının kullanılmasını yasaklamış. “Onlar söküp götürüyorlar, biz yenisini yazarak tekrar asıyoruz,” diyorlar. Söküp götürmekle yetinmiyorlar, dava da açıyorlarmış Türkler aleyhine. Yunanlılar Batı Trakya’nın tümünde, hangi amaç için olursa olsun, Türk adının kullanılmasına izin vermiyorlar. Lozan’da buradaki Türk varlığı Müslüman azınlık olarak geçtiği için ülkemizde Türk azınlığı yoktur, Müslüman Yunanlılar var diyorlar. Ama Türkler inatla ve gururla Türk adını kullanıyorlar.
Yunanlılar Lozan Barışı sonrasında bir süre Türk adından gıcık kapmamışlar. Ama Türkiye büyüdükçe, güçlendikçe korkuları da depreşmeye başlamış. Türk adını yasakladıkları gibi Lozan’da düzenlenen azınlık statülerini, buna dayanarak oluşturulan iç hukuk düzenlemelerini (yasaları, tüzükleri, yönetmelikleri, yönergeleri) birer birer Türklerin aleyhine değiştirmeye, başlamışlar. Batı Trakya’da Türk yaşamını kabusa çevirmişler.
Gençler Birliği lokalinin bahçesinde ulu bir çınar ağacının gölgesinde ikram edilen kahveleri içtik. Bu çınar ağacını eski bir milletvekilimizin babası dikmiş. Türk Birliği üyeleriyle kısa süren sohbetimizde hep aynı sorunları konuştuk. Gençler Birliği başkanı sayın Adnan Selim, ısrarla bizi yemeğe davet etti. “Bir gece birlikte olacağımızı umuyorduk,” dedi. Vakit ikindi üzeriydi. Gezimizi, o gece İzmir’e yetişmek üzere programlamıştık. Nazik yemek davetine uyamadık. Sevimli Adnan Selim, yemek yediremeyince nereden buldurttu ise hepimize birer paket çekilmiş kahve ikram etti. Gümülcine kahvesi çok ünlüymüş. Bir fincan kahvenin kırk yıl hatırı var. O kahveyi içip bitirdik ama, Gümülcineli, İskeçeli dostlarımızı unutmadık. Yalnız Batı Trakyalı soydaşlarımızı değil Arnavutluk’ta, Kosova’da, Makedonya’da bıraktığımız güzel insanları da unutamayız.
Gümülcine temiz, bakımlı bir kent. Türkler daha çok arkalarda, kıyılarda oturuyorlar. Kent merkezinden bakılınca görünmüyor Türk mahalleleri. Türklerin ana çarşıda da ağırlıkları yok. İskeçe Türkleri gibi Gümülcine Türkleri de umutlarını Türklere bağlamışlar. Ana vatan olarak Türkiye’yi bellemişler. Türkiye’nin her şeyi ile ilgileniyorlar. Burada yayınlanan Türk gazeteleri de İskeçe’dekiler gibi, sayfalarını Türkiye haberleri dolduruyor. Başarılarımızla gururlanıyorlar, üzüntülerimizle üzülüyorlar. Hatta denilebilir ki, Batı Trakyalı soydaşlarımız bizlerden daha fazla tanıyorlar Türkiye’yi. Bizlerden daha çok seviyorlar. Zulüm, baskı, haksızlık onları  bilemiş, yüreklerini pekiştirmiş. Gümülcine’den ayrılırken göz yaşlarımızı içimize akıtıyoruz.
İki Türk kentine yaptığımız kısa ziyaret sonunda Türk halkın not edebildiğimiz sayısız sorunları o kadar çok ki hepsini yazmak, ayrıntılarına girmek büyük bir çalışmayı gerektirmektedir. Bunların bir kısmını  kısa bölümler halinde değerli okuyucularımızın dikkatlerine sunuyoruz.
1.TÜRKLERİ ASİMİLE ETME VE YUNANİSTAN’DAN KAÇIRMA POLİTİKASI UYGULANIYOR.
Türkleri asimile etme ve Yunanistan’dan kaçırma politikası uygulanıyor.
Yunanistan, Batı Trakya’daki Türk soydaşlarımızdan, devlet düzenine son derece uyumlu davrandıkları halde, öteden beri rahatsızdır. Sağlıklı aile yapısı ile gittikçe nüfusları artan, dinamik, çalışkan, her zaman birlik, beraberlik içinde olan Türklerden korku duymaktadır. Türklerden kurtulmak için elinden ne geliyorsa uygulamaktadır. Hedeflerinin batı Trakya Türklerini göç ettirerek, asimile ederek Batı Trakya’daki varlıklarını ortadan kaldırmak olduğu anlaşılmaktadır. Yunanistan yetkilileri, Türk azınlığı ‘Müslüman Yunanlı, Pomak ve Çingenelerden oluşmuş homojen olmayan bir topluluk’ olarak tanımlıyor. Vaktiyle serbest iken Türk adının kullanılmasını zorba yöntemlerle yasaklıyor. Türkleri özellikle dini kimliğiyle tanıyıp etnik kimliklerini inkâr etmekle Türkiye ile bağlantılarının zayıflamasını  hedefliyor.
Türk toplumunu, ekonomik yönden gelişmesini, kalkınmasını, yasa dışı, hatta insanlık dışı uygulamalarla  önleyerek göçe zorluyor. Bugün Türkiye’de Yunanistan’dan zoraki göç etmiş, vatandaşlık hakkı elinden alındığından bin bir zorluğu göğüsleyerek Türkiye’ye sığınmış çok sayıda Batı Trakya Türkü yaşıyor. Ayrıca otuz bin kadar Türk de Avrupa’ya, Avustralya’ya göç etmiş bulunuyor.
Yunanistan 1998 yılına kadar yeryüzünün hiçbir ülkesinde görülmeyen bir Vatandaşlık Yayası uygulamıştır, Bu yasanın 19. maddesi kara faşizmin somut bir örneğidir. 19. madde, 11 Haziran 1998’de, belki de ne kadar demokrat bir ülke olduğunu Avrupa Birliği’ne yutturmak amacıyla, parlamentoda iptal edilmiştir ki, bu maddenin metni şöyle idi:
Kökende Yunan olmayan bir kişi geri dönme niyeti olmaksızın Yunanistan’dan ayrılırsa, bu kişinin Yunan vatandaşlığını yitirdiğine hükmedilebilir. Bu hüküm, yurt dışında doğmuş ve oturmakta olan Yunan olmayan etnik kökenli kişilere de uygulanır. Anababasından ikisi birden veya hayatta olanı vatandaşlığını yitirmiş olan reşit olmayan çocuklardan yurt dışında yaşayanlar da vatandaşlığını yitirmiş olarak ilan edilebilir. Vatandaşlık Konseyi’nin aynı yönde alacağı karara dayanarak bu konuda iç işleri bakanı hüküm verir.”
Bir çok ülkede zulüm, kıyım uygulanmıştır ya, böylesine insanlık dışı bir hükmün yasalara kadar sokulduğu pek görülmemiştir. Yunanistan’da yaşama hakkı yalnız Yunanlılara, bir de onlara uyum gösteren, seslerini çıkarmayan Hıristiyan azınlıklara tanınmaktadır. Yunanlı olanla Yunanlı olmayan ayrıcalığı, maddede keskin çizgilerle yer almaktadır. Yunanistan’da Müslüman Türk ve Müslüman Pomaklardan başka çok sayıda Makedon, Ulah, Arnavut, Bulgar ve Çingene yaşamaktadır. Gerçi bu azınlıklara nasıl davranıldığını, onların ne gibi sorunlarla karşılaştıklarını bilmiyoruz. Yunanistan 194549 yılları arasında bir iç savaş, çetin bir gerilla savaşı yaşamıştır. Yunanistan’ı Sovyet Rusya liderliğindeki komünist ülkeler safına sokmaya çalışan komünist gerillalardan başka, aynı yıllarda Yunanistan sınırları içinde yaşayan Makedonlar, merkezi Selanik olan ve ilk çağlardan beri Makedonya adıyla anılan kuzey bölgesinde; İtalyanlarla işbirliğine giren Ulahlar da Yunanistan’ın orta kesiminde birer bağımsız devlet kurmak çabasına girişmişlerdi. Yunanlılar 1945’li yıllarda baş kaldıranlara ve bunların mallarına karşı uygulamaya koydukları iç hukuk düzenlemelerini kaldırmak yerine bugüne kadar Türk azınlığa uygulamışlardır. Halen aynı uygulamaya bütün şiddetiyle devam ettirmektedirler..
Faşizan 19. madde kaldırılmıştır ya, şimdiye kadar mağdur bırakılan, ezilen, yurt dışı edilerek süründürülen insanların hakları iade edilmemiştir. Çünkü iptal maddesine yasa hükmünün geriye işlemeyeceğine dair bir hüküm eklenmiştir.
Yunanistan hükümetleri, 11 Haziran 1998 tarihine kadar Yurttaşlık Yasası’nın faşizan 19. maddesini insafsızca işleterek 60.000 civarında Türk’ü vatandaşlıktan atmıştır. Hem öyle bir atmıştır ki, Alman nazizminin Yahudilere uyguladıklarından hiç de geri kalır yanı yoktur. Keyfi olarak vatandaşlıkları iptal edilen Türkler hemen polis nezaretinde hududa kadar götürülmüşler, ancak burada vatandaşlıktan çıkartıldıkları kendilerine haber verilmiştir. Böylece geri dönerek yasal yollara başvurma olanağı kendilerine tanınmamıştır.
2. TÜRKLER EKONOMİK YÖNDEN EZİLİYORLAR
Yunanlılar öteden beri Türklere iş vermiyor. Ne resmi makamlar ne de Yunanlıların sahibi olduğu özel kuruluşlar hiçbir Türk’ü işe almıyor. Yalnız Yunanistan Avrupa Birliği’ne girdikten sonra göz boyar gibi birkaç Türkü polislik, çöpçülük gibi görevlere almışlar. Türkler çiftçilik yapıyor, tütün yetiştiriyor. Şu sıralarda gelişme durumunda olan inşaat sektöründe çalışıyorlarmış. Müteahhit ya da inşaat şirketi sahibi olarak değil. İnşaatlarda kazma kürek işçiliği yapabiliyorlarmış.
Türkiye Batı Trakya Türkünü göçmen olarak kabul etmiyor. Ne var ki Yunanlılar doğu kapısından süremedikleri Türkleri batı kapısından ülkelerinden uzaklaştırıyorlar. İskeçe’nin merkez nüfusu elli bin. Bu nüfusun % 3537’sini Türkler oluşturuyor. Ama İskeçe’ye bağlı çok sayıda yalnız Türklerin yaşadığı köy var. Yunanlılar bir taraftan göçmen derleyip getirerek Türkleri azınlığa düşürmeye çalışıyor, öbür taraftan iş vermeyerek Almanya’ya, Fransa’ya, Hollanda’ya göçe zorluyor. Bugüne kadar batı ülkelerine, Avusturalya’ya 30 binden fazla Türk göçmüş.
Yunanistan son on yıl içinde Gürcistan’dan, Rusya’dan Pontuslu süsü vererek 30.000 yoksul Gürcü ve Rus’u getirip Batı Trakya’daki Türklerinin topraklarına yerleştirmiştir. Kitabın baş tarafında bundan söz açmıştık. Tekrara düşmemek için yinelemediğimiz bu olay dünyanın hiçbir ülkesinde görülmeyen etnik bir sahtekârlıktır. Okurlarımızın kitabın başına dönerek o bölümü yeniden okumalarında yarar vardır.
Taşınmaz mal edinmekte Türklere en despot bir devlette bile uygulanmayan zorluklar çıkarılıyor. Yunanistan Avrupa Birliği üyesi oluncaya kadar Türklere yapı ruhsatı vermezlermiş. Türkler toprak satın alamazlarmış. Evleri yıkılacak kadar harap olanlara tamirat izni yokmuş. Bu nedenle yakın zamana kadar Türkler harabe gibi yerlerde otururlarmış. Avrupa Birliği’ne girdikten sonra tamir iznini vermeye başlamışlar. Arazi ve arsa almaya gene izin yokmuş. Türkler arsa alıp yeni bir ev yaptıramıyorlar. Tamirat izni istelerinde de mahalli yöneticiler akla hayale gelmedik zorluklar çıkarıyorlar.
Kendi vatandaşı olan Türklere bir metre kare toprak satın alma izni vermiyorlar ya, Türklerin ellerindeki toprakları sudan bahanelerle ve “tavuk fiyatına” kamulaştırarak ellerinden alıyorlar. Pontus denilen aslında çoğu Gürcü ve Kafkas asıllı olan göçmenleri Gülümcine ile İskeçe’ye yerleştirirken yaptıkları evlerin arsaları zorla Türklerden alınmış. Türklerin yerel mahkemelere, bölge mahkemelerine, yargıtaya yaptıkları itirazların hiç biri kabul edilmemiş. Demokrasi. hukuk, hukuk düzeni, hukuk devleti denilince mangalda kül bırakmayan iki yüzlü Yunan hükümetleri, Avrupa Birliği üyesi olarak bize utanmadan demokrasi dersi veriyor, iç işlerimizi düzene koymamızı istiyor. Dış işleri bakanlarımız başını kaldırıp da küstah Yunanlıya ağzının payını veremiyor. Ya Batı Trakya Türklerinin durumunu bilmiyorlar ya da Avrupa Birliğine girebilmemiz için onlardan medet bekliyorlar.
Batı Trakya Türklerinin geçim durumlarına yeri geldikçe değinmiştik. Büyük çoğunluğu tarımla uğraşıyor. Tarım, Türkiye’de olduğu gibi Yunanistan’da da ne onduruyor ne de donduruyor. Özellikle Türk asıllı çiftçilerin ürettiği tütün, pamuk, üzüm gibi ürünler yok pahasına ellerinden alınıyor. Bazı çiftçiler çiftçiliği bırakarak ticarî yaşama geçmek istiyorlar. Ticaret küçük de olsa bir sermaye ister.  Çift bozan soydaşlarımız Yunan resmi ya da özel bankalarından tüm ön şartları yerine getirerek kredi isteğinde bulunduklarında, kredi almak şöyle dursun, alay, istihza, hakarete varan davranışlarla karşılaşıyorlar.
Bir internet sitesinde kuduğumuz bir haberi aynen aktarıyoruz:
“15 Haziran (2003)  Atina’da yayınlanan Elefterotipiya gazetesi. Yunanistan Dış İşleri Bakanlığı’nın üst düzey bir yetkilisinin Batı Trakya’da yaptığı incelemelerin ardından hazırladığı 20 Aralık 2001 tarihli raporda, Türk azınlık üyelerinin aleyhinde ayrımcı politikalar uygulandığını yazdı.
Gazete “ele geçirdiğini  belirttiği” raporda, son yıllarda azınlık üyelerinin tarım sektöründen kentlerdeki ticari faaliyete kaydıklarını, ancak karşılarında Yunan bankacılık sistemini bulduklarının yazılı olduğunu belirtti.
Raporda, Türk azınlık üyeleri tüm ön şartları yerine getirseler bile bankaların hizmet vermeyi reddettiklerinin vurgulandığını kaydeden Elefterotipiya, Bakanlık üst düzey yetkilisine göre, bankalar Müslüman iş adamlarına karşı katı bir davranış, büyük bir çekimserlik ve güvensizlik gösteriyorlar,” dedi.
Dış İşleri Bakanlığı yetkilisinin, sorunun büyük olduğunu ve bu politikanın değişmesi gerektiğini vurguladığını belirten gazete, raporda şu çözüm önerilerine yer verildiğini yazdı:
“Bölgedeki bankacılık ağına, başta Ethniki, Emboriki gibi kamu bankalarına, ardından da devletin etkileyebileceği özel bankalara, Müslüman azınlık üyelerine karşı daha açık ve dostane bir ilişki kurmaları yönünde talimat verilmelidir.”
İnternet sitesinin açık ve duru bir anlatımla özetleyemediği haberden anlaşıldığına göre, Yunan bankalarının Türklere kredi vermediklerini Yunanistan hükümeti de bilmektedir. Neden gerekli gördüyse, belki de gene Avrupa Birliği’nin gözünü boyamak için, bölgeye bir dış işleri yetkilisini (dış işleri görevlisinin bankacılıkla ne ilgisi varsa?) gönderip inceleme yaptırmıştır. Sonra da yetkilinin hazırladığı ve bazı önerilerde bulunduğu raporu yayınlayıp uygulamaya koyacağı yerde gizli tutmuştur. Bu olay bile, Yunan hükümetinin Türk azınlığı; dinde, eğitimde, iş tutmada, arazi edinmede olduğu gibi parasal destek yönünden de baskı altında tutmaya kararlı olduğunu göstermektedir.
3. YUNANİSTAN LOZAN’I ÇOKTAN RAFA KALDIRDI
Lozan Antlaşması’nda İstanbul’da yaşayan Rumlarla Batı Trakya’daki Türklerin birer azınlık oldukları hükme bağlanmıştır. Azınlıkların din ve ırk farkı gözetilmeksizin her türlü vatandaşlık haklarından yararlanmaları, dini ibadet ve inançlarını özgürlük içinde sürdürmeleri, sosyal ve ticari yaşamda her hangi bir engelle karşılaşmamaları Lozan’da karşılıklı olarak taahhüt altına alınmıştır. Aslında azınlık teriminin uluslar arası hukukta anlamı ve anlaşılırlığı Lozan‘dakinden farklı değildir. Yunanistan başlangıçta Lozan’da bağlandığı bağlamlar gereği, yetersiz de olsa, bir takım iç hukuk düzenlemeleri yapmıştır. Ne var ki kısa zamanda bunları ya yürürlükten kaldırmış ya da rafa koymuştur. Azınlık haklarını kaldıran, daraltan, hatta azınlığı ezmeye zemin hazırlayan yeni düzenlemeler yoluna gitmiştir. Vatandaşlık yasasına ünlü 19. maddeyi yerleştirmiştir.
Yunanistan’da din kurumlarının oldukça önemli yargısal ve sosyal işlevleri vardır. Kendi din kurumlarına her türlü özgürlük tanınmıştır. Lozan’da taahhüt ettiği halde, Yunanistan giderek Batı Trakya’da dinsel yaşama müdahale etmeye başlamıştır. 1920 tarih ve 2345 sayılı yasa ile Türk azınlığının din kurumlarını düzenlemiş ve bir süre bunu uygulaya koymuş iken sonradan bu yasal düzenlemeleri yürürlükten kaldırmış, Türk Müslümanların kendi özgür iradeleriyle seçtikleri müftüleri tanımayıp yerlerine kukla müftüler atamaya başlamıştır. Oysa yasa değişikliklerin ahdi yükümlülükleri ortadan kaldırmayacağı uluslar arası hukukun gereğidir. Anaya değiştirilir, devletler arası antlaşmalar değiştirdim demekle değişmiş olmaz. Ahitte taraf olan devletlerin rızası gereklidir.  Ahdi taahhütler, hangi devlete karışı taahhüt edilmişse ancak o devletle anlaşarak kaldırılabilir. Kaldı ki Yunanistan Anayasası’nın 28. maddesi de Yunanistan’a azınlık haklarını tanıma yükümlüğü yüklemiştir. Bu maddede, “Devletler hukuku genel hükümlerinin ve onaylanarak yürürlüğe giren uluslar arası antlaşmaların, Yunan milli hukukunun bir parçası olduğunu, kendilerine ters düşen kanun hükümlerine nazaran önceliğe sahip bulunduklarını...” hükme bağlanmıştır. 
Ne var ki Yunanlı, biraz biti kanlanınca ahit, taahhüt tanımaz. On iki adayı silahlandıramayacağını uluslar arası antlaşma ile taahhüt ettiği halde, bugün burnumuzun dibindeki bu adaları birer silah deposu haline getirmiştir. Yunan hükümeti Ortodoks metropolitlerini atayamıyor. Bu işi seçim yoluyla Ortodoks papazlar yapıyor. Bu uygulama yalnız metropolitlerin seçimi ile sınırlı değil. Dinsel kurum ve vakıfların yönetimi, yöneticilerinin seçimi de ruhban sınıfının elindedir.
Yunanistan’da Müslüman Türklerden başka Yahudi azınlığı da var. Yunanistan Yahudiler için dinsel hayatı düzenleyen 2456/1920 sayılı yasayı çıkartmıştır. Bu yasa Yahudiler için hâlen yürürlüktedir. Yahudiler dinsel kurumlarının, vakıflarının yöneticilerini, hahamlarını kendileri seçmektedirler. Yahudi azınlığından esirgenmeyen bu “ahdi hak”, soydaşlarımızdan esirgenmiştir. Hem de zorbaca bir uygulama ile Müslüman Türklerin dinsel özgürlüğü yok edilmiştir. Lozan Antlaşması’nın 40. maddesini bir kere daha hatırlayalım. Lozan Antlaşması’nın 40. maddesi, Batı Trakya Türk azınlığa, giderlerini kendileri karşılamak koşuluyla her türlü hayır kurumları, dinsel ve sosyal kurumlar, her türlü okullar ve benzeri eğitimöğretim kurumları kurmak, yönetmek ve denetlemek, buralarda kendi dillerini serbestçe konuşmak, dinsel ayinlerini serbestçe yapmak haklarını tanımıştır.
 Lozan’ın kayıt altına aldığı bu hakların tümü sinsice ortadan kaldırılmış, yerine Türk azınlığın aleyhine hukuk dışı düzenlemeler uygulanmaya konulmuştur.
İskeçe ve Gümülcine müftülerinin vefat etmesi üzerine 2345 sayılı yasaya göre yeni seçim yapılması gerekirken Yunanistan hükümeti seçime izin vermemiş, yapılan bütün başvuruları cevapsız bırakmıştır. Bunun üzerine Türk azınlığı İskeçe ve Gümülcine’de müftü seçimi yapmak zorunda kalmıştır. Türklerin direndiğini ve seçim yaptığını gören Yunanistan hükümeti, derhal 2345 sayılı yasayı yürürlükten kaldırmış, Türklerin istemediği iki kişiyi müftü atamıştır.
Bununla kalmamış, Yunan hükümeti İskeçe’nin seçilmiş müftüsü Mehmet Emin Aga ile Gümülcine seçilmiş müftüsü İbrahim Şerif hakkında halen devam etmekte olan 18 dava açmıştır. Mehmet Emin Aga, toplam 98 ay (8 yıl) hapse mahkum edilmiştir. Halen ondan fazla dava devam etmektedir.
Şimdi iskeçe ile Gümülcine’de ikisi seçilmiş, ikisi atanmış ikişer müftü bulunmaktadır.
İstanbul’da ancak iki bin kadar Rum bulunduğu halde biz Amerika’dan, Yunanistan’dan gönderilen patrikleri hazır ola geçerek karşılıyor, âlâyı valâ törenlerle patrikhaneye yerleştiriyoruz. Fener Patrikhanesi adeta bağımsız bir devlettir, yeryüzünde uyruğundan çok kilise görevlisi bulunun tek devlettir.
Cemaat yönetiminin, derneklerin, vakıfların, birliklerin, spor kulüplerinin seçilmiş yönetim kurullarını tanımamakta, buralara kendi atadığı kukla yöneticiler atamaktadır. Türk vakıf mal ve mülklerinin yönetiminde Türkler söz sahibi olmaktan uzaklaştırılmıştır. Türkler Yunan hükümetlerinin atadıkları vakıf ve dernek başkanlarını hiç istememekte, istememek şöyle dursun onları birer hain olarak görmektedir. Gümülcine’de Cemaat Yönetim Kurulu başkanlığına Yunanlılarca atanan kukla Hafız Yaşar adı, Türk azınlık  arasında “baş hain” sıfatıyla özdeşleşmiştir. Onun atandığı dönemde Gümülcine Türkleri, 79’u yoksul, 113 öğrencinin barındığı öğrenci yurduna yardımı kesmiştir. Şimdi aynı göreve Yunanlılar tarafından atanan Abdülhalim Dede’ de Türk azınlığın  nefretine hedef kişilerdendir.
4. TÜRK ADINA DUYULAN DÜŞMANLIK
Batı Trakya Türkleri Lozan Antlaşması’nı izleyen günlerde Türk adı taşıyan dernekler, birlikler, spor kulüpleri kurmaya başlamışlardır. Batı Trakya Türkleri yeni Türkiye’yi  yakından izleyerek gelişmelere ayak uydurmaya başlamışlar, kurdukları her toplumsal kuruluşun adının başına Türk adını mutlaka koymuşlardır.. Bilhassa 1927’de kurulan İskeçe Türk Birliği’nin, 1928’de kurulan Gümülcine Türk Gençler Birliği’nin, 1936’da kurulan Batı Trakya Türk Öğretmenler Birliği’nin Batı Trakya Türklerinin birleşmesi ve bilinçleşmesinde önemli etkileri olmuştur. Bu gelişmede Batı Trakya Türklerinin çıkarmaya başladıkları gazetelerin de önemli yeri vardır.
 Yunanistan, 1984’te Türk adına açıkça  cephe almaya başlamıştır. Gümülcine valisi N. Papadimas,  Türk adı taşıyan birlik ve dernekler hakkında davalar açmaya başlamıştır. Adil Yunan mahkemesi (!), “Türk adının Batı Trakya’da Türk vatandaşları bulunduğu izlenimi yarattığı” gerekçesiyle yasaklanmasına karar vermiştir. Davalar son bulmamış, bu kez “zararlı faaliyette bulunmak” iddiası ile yeni davalar açılmıştır. Yunanlı yargıçlar sonuçta Türk adı taşıyan bütün birlik ve dernekleri 1985’te kapatmıştır. Türkler temyiz mahkemesi niteliğinde olan Yunanistan yüksek mahkemesine (Arelos Pagos) başvurmuşlar, mahkeme itirazı kabul etmemiş, yerel mahkemenin kararını onamıştır.
Türk dernek ve birlikleri aynı adlarla 1927’den beri etkinlik içinde idiler. Altmış yıl süresince bu etkinlikler zararlı bulunmamış, Yunan yasalarına göre suç oluşturan her hangi bir eylem saptanmamıştı. Böyle olduğu halde Yunanistan birden rota değiştirerek yalnız Türk adına karşı değil, Türk azınlığın sosyal, kültürel etkinliklerine, kişiliklerini geliştirecek her türlü girişime karşı savaş açmıştır. Türk adının yasaklanması, birliklerin kapatılması kararlarının acısıyla Türkler 29 Ocak 1989 günü bir miting düzenlemişlerdir. Bu mitingin ikinci yıldönümünde Yunan gizli polisi tarafından harekete geçirilen çapulcu ve fanatik Rumlar, dükkânlarında müşteri bekleyen, sokaktan geçen, evine ekmek götüren, ibadetlerini yaparak camilerden dönen Türklere taşlarla sopalarla saldırmışlar, suçsuz otuz Türkü yaralamışlar. 270 Türk dükkânını da tahrip ve yağma etmişlerdir. Azınlık tarihine bu olay Yunan Vandalizmi olarak geçmiştir. Ülkesini dünyaya demokrasi ve uygarlığın beşiği olarak yutturmaya çalışan Yunanistan’ın gerçek yüzü budur. 15 Mayıs 1919’da ordusunu İzmir’e çıkardığında da aynı nakaratı, “Anadolu’ya uygarlık getiriyoruz,” yalanını yaymışlardı. Anadolu’da gözü dönmüş uygarlık yayıcısı Yunanlı askerlerin nasıl katliamlar yaptıklarını, yakıp yıkarak taş taş üstünde bırakmadıklarını bütün dünya görmüştü.
Şimdi ortalıkta “Yunanlı dostlarımız” sözü dolaşmaya başladı. Batı Trakya Türkleri bu sözden rahatsızdır. “Bizi boğmak, yok etmek, yaşama hakkımızı elimizden almak isteyen Yunan’a dostumuz demeniz bizi üzüyor,” diyorlar. Bu satırları yazarken önümdeki gazetede eski dış işleri bakanı İsmail Cem’in davetiyle Türkiye’ye gelen Yunanistan dış işleri  bakanı Papandreu’nun bir demeci var. Bay Papandreu, dostu Cem’in yanında bir öğrencinin sorduğu soruya şu yanıtı veriyor: “Kıbrıs bizi ya bölecek ya birleştirecek...” Yani demek istiyor ki, “Türkiye Kıbrıs’ı Yunanistan’a terk ederse dostluğumuz sürer, bu olmazsa düşmanlığımız devam eder.”
Düşmanlığınız devam etsin bakalım Bay Papandreu. Politika yaptıklarını sanan birkaç kişinin dışında, Türk halkı sizin dostluğunuza inanmıyor. Hem de hiç inanmıyor. “Kurttan  post, Yunan’dan dost olmaz,” diriyor.
5. YUNANİSTAN TÜRK ÖĞRENCİLERİNİN EĞİTİMİNE ENGELLER ÇIKARIYOR
Batı Trakya’da Türk  çocuklarının eğitimi son derece güçleştirilmiştir. Yunanistan’da zorunlu ilköğretim süresi 6+3=9 yıldır. Türk çocukları ise zorunlu olarak ancak 6 yıl eğitim görmektedirler. Yunanistan Türk okullarına Türkiye’de yazılmış ders kitaplarını sokmuyor. Hatta bir öğretmenin bana anlattığına göre okullara yalnız Türkçe ders kitapları değil Türkçe olan hiçbir kitap sokulamamaktadır. Türk çocuklarının okuduğu Türkçe dersi (okuma) kitaplarını Yunanlılar Yunanlı öğretmenlere yazdırmışlardır. Batı Trakya Türklerinin büyük ve şehit önderi Dr. Sadık Ahmet, “Yunanlı Türk’e Türkçe öğretemez,” sloganı ile bu duruma karşı çıkmıştı.
Yunanistan ile Türkiye arasında 1953 yılında imzalanan bir protokol ile her yıl karşılıklı olarak Batı Trakya ve İstanbul’a 25 öğretmen gönderilmeye başlanmıştı. 1955 yılında öğretmen sayısı 35’e çıkarılmıştı. Ama aradan bir süre geçince Yunanistan Türkiye’den gönderilen öğretmenlerden yalnız 16’sına vize vermeye başlamıştır. Fazlasını Yunanistan’a sokmamıştır. Ayrıca ilköğretimi batı Trakya’da yapan Türk çocukları, Türkiye’deki altı yıllık öğretmen okullarında okuduktan sonra Yunanistan’daki Türk okullarında öğretmenlik yapmakta idiler. Bunların maaşlarını da Türkiye ödemekte idi. Yunanistan bu yolu da tıkamıştır. Türkiye’de okuyan öğretmenlere görev vermemiştir. Öğretmenlerini Türkiye yerine kendi ideolojisine göre yetiştirme kararını almış ve Selanik’te SÖPA’yı (Selanik Özel Pedagoji Akademisi) açmıştır. Türk azınlığı SÖPA’dan mezun olan öğretmenleri kuşku ile karşılamışsa da bunların aldıkları beyin yıkayıcı eğitime karşın duygularını, Türklüklerini kaybetmedikleri, kendi soyuna, geleneklerine, dinine bağlılıklarını sürdürdükleri görüldüğünden duyulan kuşku zamanla dağılmıştır.
Türk öğretmenlerinin sayıca yetersizliği, Türk okullarında çoğunluğun Yunanlı öğretmenlere geçmesi ve eğitimin son derece kalitesizleşmesi nedenleriyle bazı Türk aileleri çocuklarını ilk öğretim için Türkiye’ye göndermeye başlamışlardır. İlk önce bu süreci Elmalı ve Karaçanlar Türk okullarında öğrencileri bulunan aileler Yunanlı öğretmenler eliyle yürütülen yetersiz eğitime bir tepki olarak başlatmışlar.  Bu hareket bugüne kadar genişleyerek devam etmiştir. Bu velilerin büyük çoğunluğu, çocuklarının Türkiye’de okuduktan sonra orada yerleşip kalmalarını istemektedirler. Ayrıca lise mezunu Türk çocuklarının  ekserisi üniversite öğrenimlerini Türkiye’de yapmaktadırlar. Bunlar da üniversiteyi bitirdikten sonra Türkiye’de kalmayı tercih ediyorlar. Böylece Türkiye, ana yurda Batı Trakya Türklerinin göçünü yasaklasa da  değişik olanaklar ve yollar kullanılarak göç devam etmektedir.
İlköğretim gibi ortaöğretim de hiç iç açıcı değil. İki azınlık lisesi var. Gümülcine’de Celal Bayar Lisesi, İskeçe’de Karma Azınlık lisesi... Türk öğrencilere Türkçe okudukları derslerden Yunan diliyle sınava girme zorunluluğu getirilmesi, öğrenci kayıtlarının kura ve sınav ile yapılması, zaman zaman bu okulları kapanma durumuyla karşı karşıya getirmiştir.
Türk öğrenciler Yunan üniversitelerine girmek istediklerinde gene birçok zorluklarla karşılaşıyorlar. Yunanca’dan sınav vermek zorunda bırakılıyorlar. Türk öğrenciler daha çok Türk üniversitelerinde okuyorlar. Her yıl 600800 Batı Trakyalı Türk öğrenci ÖSYM sınavını kazanarak Türk üniversitelerinde okuma hakkı elde etmekteler. Ne var ki, ÖSYM sınavı kazanan öğrencilerden yanız 4050’si Batı Trakya’daki liselerde okumuş öğrencilerden. Öbürleri lise öğrenimlerini de Türkiye’de yapmış öğrencilerdir.
Türkiye’de yüksek öğrenim görmekte olan Batı Trakya gençliğinin büyük bölümünün Batı Trakya’ya gitmeyip Türkiye’de kaldıkları anlaşılmaktadır. Bu durum, onlar açısından oldukça zorunlu nedenlere dayanmaktadır. Üniversite diplomalarını alıp Yunanistan’a gitseler, iş bulma sorunu karşılarına dikilmektedir. Yukarda da kısaca belirttiğimiz gibi ne resmi makamlar ne de özel kuruluşlar Türklere, üniversite mezunu da olsalar iş vermemektedir. Bu öteden beri planlayıp uyguladıkları, Türkleri yurtlarından kaçırma politikasıdır. Bu politikanın bir başka uygulaması daha olduğunu söylediler. Yunanlılar Türk üniversitelerinin denkliğini de kabul etmiyorlarmış.
6- YASAK BÖLGE ÇEMBERİ
Yunanistan Batı Trakya’nın yaklaşık üçte birinde uzun zaman yasak bölge kurallarını uyguladılar. Buralarda kuş uçurtmadılar. Batı Trakya’yı Bulgaristan sınırına paralel olarak 2530 km genişliğinde böldüler. Buraya izinsiz girilemiyor çıkılamıyordu. Yasak bölge içinde yaşayan halkın hemen hemen tümü Türklerden oluşuyor. Geçmiş yüzyıllardan kalma bir adet olan yasak bölge uygulaması, 1995 yılına kadar sürmüştür. Bugün her hangi bir ülkenin topraklarını korumak için Çin setti yapmaya kalkışması ne kadar gülünçse, akıl dışı ise, Yunanistan’ın aydınlanma, kolay ulaşım ve özgürlük çağında bir kısım yurttaşlarını yasak bölge çemberi içinde yaşatması da o kadar gülünçtür, akıl dışıdır. Gülünç olmaktan da öte bir zalimlik örneğidir. Sen kendi yurttaşlarını askeri bir çember içine al, çember dışında yaşayan kızını ya da bir yakınını görmek istediğinde sarhoş askerlerine, vicdansız subaylarına yalvarmaya, boyun bükmeye, hakaret görmeye zorunlu tut.
Nato üyesi olan  Yunanistan, komşusu Bulgaristan’ın bir kötülük yapmasından, ajan ve gerillalarını içeri sokmasından mı korkuyordu? Hayır, yasak bölge, Bulgar’a karşı bir güvenlik setti  değil Türkleri birbirlerinden, Yunanistan’dan ve dünyadan soyutlamak amacıyla uzun süre uygulanmıştır.
Düşününüz, Yasak bölge içinde yaşıyorsunuz. zaten kıt kanaat geçinen, iletişim araçlarından yoksun insanlarsınız. Çağa nasıl ayak uyduracaksınız. Bırakın dünyayı, ülkede olup bitenlerden nasıl haber alacaksınız. Yasak bölge Türkleri körletme, yoksulluk ve bilgisizlik içinde yaşatma, canından bezdirerek ülkeden kaçırma planının zalimce bir uygulamasıydı. 
Yunanistan savunma bakanı Arsenis 1995 yılında bölgeye geldiğinde bir demeç vermiş, yasak bölge uygulamasının kaldırılacağını söylemişti. Ardından da giriş çıkışları denetleyen kontrol noktaları kaldırılmıştı. İşte hepsi bu kadar. Başka bir şey yapılmamış, başka önlemler alınmamıştır. Yunanistan isterse yasak bölge uygulamasını her an yenien canlandırabilir. Çünkü yasak bölgeye izin veren yasal düzenlemeler kaldırılmamıştır, hâlâ yürürlüktedir. Sadece uygulama biraz gevşetilmiştir. Hâlâ yabancıların yasak bölgeye izin almadan girmeleri yasaktır. Diyelim ki Türkiye’den gelmiş bir Türk vatandaşısınız. Yasak bölgede yaşayan bir akrabanızı görmek istiyorsunuz. Ya da burada turist olarak dolaşmak istiyorsunuz. İçeri giremezsiniz. Böyle bir şeyi Yunan makamlarına haber vermeden yapmanız halinde başınıza her şey gelebilir. Casus ya da gerilla olaak tutuklanabilirsiniz. Bence hangi nedenle olursa olsun, yasak bölgeden uzak durmalısınız. İzin almak için Yunan makamlarına baş vurmanız halinde, günlerce beklersiniz, çevrenizde birtakım adamların dolaştığını görerek sinirlerinizin bozulmasına neden olursunuz.
7. SINIR BÖLGESİ UYGULAMASI
Batı Trakya’nın da içinde bulunduğu Yunanistan topraklarının yarıdan fazlası 1938’de yayınlanan bir yasa ile sınır bölgesi olarak ilan edilmiş. Bu bölge içinde taşınmaz alıp satmak isteyen Yunan vatandaşlarının ilgili illerde bu amaçla kurulmuş bulunan bir komisyondan izin almaları zorunluluğu getirilmiştir.
Dört beş yıldır azınlık bireyleri arasında ya da Yunan kökenlilerden azınlık bireylerine taşınmaz mal satışına geçici olarak izin verilmeye başlanmıştır. Ne var ki, izinlerin verilmesinde ayları bulan uzun beklemeler gibi caydırıcı önlemler sürdürülmektedir.
8. TÜRKLER MASIM HIDRELLEZ GÜNÜNÜ BİLE KUTLAYAMIYORLAR
Türkiye’de resmî olmayan geleneksel bir kır bayramı var. 6 Mayıs günü ülkemizin hemen her tarafında halk kırlara, mesire yerlerine gider. Bu organize olmayan bir halk şenliğidir. Halk içinden geldiği gibi  eğlenir, oynar, şarkılar söyler. Çoluk çocuğuyla hoşça vakit geçirir. Beş yüz elli yıllık bir Türk yurdu olan batı Trakya’da da bu geleneğin devam ettiği anlaşılmaktadır. 6 Mayıs 2003 Salı günü Gümülcine’de Türk Gençler Birliği üyeleri otobüsle yakındaki Ilıca köyüne giderek Hıdrellez’i kutlamak isterler. Yunan polisi otobüsün önünü keser, Ilıca köyüne gitme iznini vermez. Gümülcine’de yayınlanan 30 Mayıs tarihli Gündem adlı Türk gazetesinde, bölgenin Rum milletvekili olan Maria Damanaki ilgili bakanlıklara hangi yasal hükme dayanarak Türklerin Hıdrellez şenliği yapmalarının önlendiğini soran bir önerge verdiğini okuduk
9. POLİS TÜRK ÖĞRENCİLERİNE ÇOK SERT DAVRANIYOR
Yine Gündem gazetesinde okuduğumuza göre İskeçe’de bir dükkânın vitrininden bir cep telefonu çalınmış.  Polis savcılıktan izin alarak dükkân yakınındaki Muzaffer Salihoğlu Lisesi’nin tüm öğrencilerini çok hoyrat bir şekilde aramış. Aramamış, adeta taciz etmiş, Rodop ili Pasok milletvekili Galip Galip, bu konuda yazılı soru önergesi vermiş.
10. YUNANLILAR SEÇİM BÖLGELERİNİ KENDİLERİNE GÖRE AYARLIYORLAR
Yunanistan’da valiler başta olmak üzere bölge yöneticilerini halk seçiyor. Yunanlılar ala vere, dalavere seçim bölgeleriyle oynamışlar. Rumların kalabalık olduğu bölgeleri Türklerin seçim bölgelerine bağlamışlar. Bu nedenle Türkler çoğunlukta oldukları halde iki ilde  vali seçememişler.
11. EMEKLİ HAKKI VERİLMEDEN İŞTEN ATILAN ÖĞRETMEN
İskeçe’de Türk Birliği’ndeki toplantıda doğma büyüme İskeçeli bir öğretmen konuştu. ”Ben burada tam otuz altı yıl öğretmenlik yaptım. İki ay önce hiçbir soruşturma geçirmediğim halde beni tutup işten attılar. Emekli maaşı bağlayamayacaklarını söylediler.”
Öğretmen mahkemeye başvurmuş. Bu şekilde görevlerine son verilen başka öğretmenler de varmış.
MAKEDONYA TOPRAKLARINDA
Sonunda çıkıyoruz Yunan kapısından. Makedonya kapısına giriyoruz. Hava sıcak,nemli,sıkıntılı. Tur yöneticisi sevimli Vesile Ataberk hanım hemen pasaportlarımızı toplayıp gidiyor. “Otobüsten inmeniz gerekmeyecek. Çünkü kapıda bizden başka geçiş yapacak kimse yok. Hemen dönerim “ diyor. Dönüyor dönmesine ama tam yarım saat sonra damgalanmış pasaportları dağıtıyor. Gene bekliyoruz. Bir on dakikasında bir polis giriyor içeriye. Bir suratımıza,bir eline aldığı pasaportlarımızdaki resmimize bakarak yeniden toplayıp gidiyor. Otobüsü boşaltıyoruz. Yol mu şaşırdı,ne hal ise bir Almancı Türk otomobiliyle geliyor. Yunanistan üzerinden Türkiye’ye geçecekmiş. Onunla konuşuyorum. “Abi” diyor,”Bu Makedonlar Türkleri sevmez. Hele bu çevrede halkın çoğu Yunanca konuşuyor. Yunanlı görünce sevinirdirik kuşuna dönüyorlar. İçlerinden çoğu “Ah biz neden Yunanistan’a bağlanmadık” diye dizlerini dövüyorlar”. Ben “Belki bu tarafta yaşayan küçük bir azınlık böyle düşünüyordur” diyorum. “Biz Makedonları severiz. Kayp kalbe karşıdır. Bildiğim kadarıyla onlar da bizi severler. Sonra on yıl önce Makedonlar bağımsızlıklarını kazanıp Makedonya adıyla devletlerini kurmak istediklerinde Yunanlıların yaptıkları kolay unutulacak gibi değildi. Makedonya adını kullanamazsınız diye tutturdular.  Tutturmak ne söz,bayağı efelendiler. Nerdeyse körpe devletin üzerine ordu süreceklerdi. Türkiye hemen varlığını gösterdi. Makedonlara arka çıktı. Bütün platformlarda onları savundu. Güvenceler verdi. Yardım yaptı. Genç Almancı bilgece başını iki yana sallıyor:”İyilik çabuk unutulur abi !” Diyordu.
 Sahi Yunanlılar Makedonya adına neden karşı çıktılar ? Neden büyük bir gocunma duydular ? Şunun için ki Yunanistan’ın kuzey kesimleri Makedonya diye anılır. Eski Makedonya’nın başkenti Selanik’ti. Bu bölgede Makedon’ca konuşan çok sayıda insan yaşıyor. Ayrıca Bulgarca konuşan Müslüman Pomaklar ve Çingeneler de var. Yunanistan Makedonların varlığını kabul etmiyor. Bunları Yunanlı sayıyor,Makedon saymıyor. Tıpkı şimdi Batı Trakya Türklerini Türk saymadıkları gibi. Tıpkı vaktiyle Makedonya kahramanlarını Makedon saymadıkları gibi. Gezip dolaşan Yunanistan’ın Makedonya kısmını. Ana dilleri Makedon’ca olan bir çok insan göreceksiniz. Ne Helenistik çağda,ne de sonrasında Yunanca hiçbir zaman Makedonların konuştuğu bir dil olmadı. Böyle olduğu halde Makedonların tarihi kahramanı İskender’i dünyayla Yunan diye tanıttılar. İskender’in Yunanlılarla ilgisi,Yunanlı Aristo’nun öğrencisi olmaktan ileri gitmemiştir. Bizim nesillere bile okullarda İskender’i İskender-i Yunanni diye okutmuşlardı. Selanik adını Yunanlılar değil İskender koymuştur. Thessalonike İskender’in kız kardeşinin adıydı.
 Fransızların Edmond Abaut (1828-1885) adında bi yazarı vardır. Öğrenimimim bir kısmını Yunanistan’da yapmıştır. Yunanlılarla ilgili Çağdaş Yunanistan adlı bir inceleme kitabı,bir de gene Yunanlıları anlattığı Tolia adlı bir roman yazmıştır. Ünlü yazar,bu iki kitapta vardığı sonuçu şöyle açıklamıştır:”Yunanlılar hiçbir şeyi kendi gayretleriyle yapmamışlardır. Kendi alın teriyle kazandıkları tek şey şöhretleridir”.
 İskender zamanında Yunanlılar beş on bin nüfusla site devletlerinde yaşıyor,birbirleri ile boğazlaşıyorlardı. İskender’den de bir hayli dayak yemişlerdi. Tebai şehrini yerle bir eden İskender’di. Tarihte önemli bir aydınlanma döneminin adı olan ve İskender’in doğu seferiyle başlayıp üç yüz yıl süren Helenistik Çağda Yunanca,Yunalıların hiçbir çabası olmadan bütün Akdeniz kıyılarına yayıldı. Bu dil,Akdeniz tümüyle bir Roma İmparatorluğu gölü olunca varlığını bu günlere kadar bölük,pörçük sürdürme olanağı buldu. Makedon dostlarımız bizi Yunanlılar gibi bir buçuk saat betletmediler,bir saatte serbest bıraktılar.
 Gümülcene’den çıkınca Manastır yolunu tuttuk. Bir saat bile girmeden Manastır’a ulaştık. Şehir düzlükte. Adına Bitola yapmışlar. Otobüsümüz şehrin merkezinde büyükçe bir parkın kıyısında durdu. Osmanlıdan kalma askeri lisesi bu parkın içerisinde. İki katlı,dört köşeli,ortası avlulu,çok büyük bir yapı. Daha ilk başta on dokuzuncu yüz yıl Osmanlı yapısı olduğu belli oluyor. Mustafa Kemal Atatürk Selanik Asker Orta Okulunu bitirdikten sonra Manastır Askeri Lisesine geldi. Burada kendisinden bir sınıf ileride olan geleceğin ünlü hatibi ve özgürlük savaşçısı Ömer Naci,Mustafa Kemal’e;Namık Kemal’in şiirlerini ve yasak Jöntürk yazarlarını tanıtmış,siyasi konulara ilgi duymasında etkili olmuştur.
 Manastır’da onursal bir Türk konsolosu var. Mithat Enver Cemal Bey. Kendisin lise önünde bizi bekliyor bulduk. Orta yaşlı,kültürlü,Türkçe’yi çok iyi konuşan,son derece nazik,kibar ve de güzel bir insan. Türkiye’yi,Atatürk’ü bizlerden çok seviyor. Eski lisenin ikinci katında,parka bakan taraftaki Atatürk Anı Salonu’nu kendi çabalarıyla kurmuş. Bize burasını gezdirdi. Atatürk’le ilgili eşyalar,resimler.. Bir de Atatürk için yazılmış kitapların toplandığı kitaplık var. Müze bakımlı. Ne var ki aynı bölümdeki tuvalette sular akmıyor. İçeri girilecek gibi değil.
 Mithat Enver Cemal Bey,müzeden sonra bize kenti gezdirdi.. Türklerden kalan yapıları gösterdi. Kentin ortasında 1509’da yapılan İshakiye Camisi güzel Sanatlar Galerisi olmuş. Bütün Balkanlarda rastladığımız Türk eserlerini gözlerden saklama gayreti burada da görülüyor. Bu güzel caminin burnunu dibinde camiden daha yüksek,bütün duvarları siyah cam kaplı bir bina yapmışlar,ne olmuş biliyor musunuz ? Cami bir iken iki olmuş. Bir cami de camlı binanın içinde görünüyor. Hem de bütün görkemiyle.
 İshakiye camisi kapalı olduğundan içine giremedik. 1559’da yapılan;halen ibadete açık olan Yeni Camiyi gezdik. Çevresi bakımsız. Manastır’da ayakta kalan beş camii var. Bunların dördü camilik görevini sürdürüyor. Şehirde iki bin kadar Türk yaşıyor.
 Manastır’da kentin ortasında 175 yıl önce Osmanlı’nın yaptırdığı saat kulesi dimdik ayakta. Mimarlık yönünden oldukça değerli bir eser. Boyu minaresinden daha yüksek. Kulenin eskiden kalma tarihi saati sökülmüş. Bir daha yerine konulmamış. Makedonya bağımsız bir devlet olduktan sonra yaptıkları ilk iş kulenin tepesine kocaman bir haç dikmek olmuş. Oysa buradaki camilerin minaresinde hilal alem yokmuş. Müslümanlar Hıristiyanları incitmemek için minarelere alem yerine yumruk büyüklüğünde bir maden parçası koymuşlar.  Böyle bir ortamda Makedon yöneticileri kule tepesine haç koymanın kabalığını fark ederek söktürmüşler. Şimdi kulelin tepesinde ne haç ne de hilal var.
 Konsolos Mithat Enver Cemal Bey çarşının ortasında altı dükkan olan iki katlı bir evi gösterdi. Burası,kızı lise öğrencisi olan Mustafa Kemal’e gönül vermiş Rum tüccarın evi imiş. Mustafa Kemal bu kızı Selanik’e kaçırmış. Babası arkasından giderek kızını geri getirmiş. Tezgahtarına bir tene dolusu altın vererek kızı ile evlenmeye razı etmiş. Bu olaydan sonra Rum tüccarı fazla kalamamış Manastır’da Selanik’e taşınmış.
 Yazar Tarık Dursun K,Manastır’a giderek bu öyküyü araştırmış,allayıp pulladıktan sonra bir gazetede birkaç gün süren bir yazı dizisinde anlatmıştı. O yazıda aklımda kaldığına göre,genç Mustafa Kemal kızı trenle kaçırmak üzere iken Manastır’da zaptiye memuru olan dayısı tarafından engellenmiştir.
 Atatürk’ü anlatan iki kitapçık yazdım. Manastır’da kız kaçırma öyküsüne hiçbir kaynakta rastlamadım. Ne var ki,Mustafa Kemal gibi son derece yakışıklı bir gence kızların gönlünü düşürmeleri de olmayacak bir iş değil. Gene de bu öykü gerçek olmaktan çok bir efsane niteliği taşıyor. Büyük kişiler hakkında böylesine söylenceler her yerde görülür. Zaman geçtikçe dallanır,budaklanır,yeni yeni varyantları çıkar ortaya. Ben bu öyküden biraz da turizm amacı güdüldüğünü sezdim.
 Mithat Enver Cemal Bel,bizi çarşı içinde bulunan konsolos binasına götürdü. Üz küçük odayı üç büyük ülkenin (Türkiye,Fransa,İngiltere) onursal konsolosları kullanıyorlarmış. İçeri girdiğimizde zayfı,ufak tefek sevimli bir bayanla karşılaştık. İngiltere konsolosu imiş. Buradan çıkışta çarşı ortasındaki ünlü çeşme ile hemen yanı başındaki havuza gittik.çeşme gürül gürül akıyordu hâlâ. Havuzda öylece duruyordu. Hepimiz birkaç yudum su içtik çeşmeden. Orada hanımlar Atatürk’ün de sevdiği o önlü Manastır türküsünü söylediler.  
Manastır’ın ortasında var bir çeşme,canım çeşme
Manastır’ın kızları hepsinden seçme biz çalar oynarız
Manastır’ın ortasında var bir havuz canım havuz
Manastır’ın erkekleri hepsinden yavuz biz çalar oynarız.
Bu sırada dilenci Çingene çocukları etrafımızı sardı. Para istiyorlar. O kadar arsız şeyler ki;yanımızdan zor uzaklaştırdık.
 Makedonya gümrüğünde biraz buruklaşan duygularımız Manastır’da duruldu. Neşemiz yerine geldi. Hangi ülkeden geldiniz diye soranlara Türkiye’den dediğimizde yüzleri ışıldıyor,dost bir ülkenin insanlarıyla karşılaştıklarını hemen belli ediyorlar. Makedonlar,öbür Balkan ülkelerinin insanları gibi güzel insanlar. Sıcak kanlı,sokulganlar. Bir şey sorduğunuzda güler yüzle karşılık veriyorlar. Yardımcı olabilmek için adeta çırpınıyorlar. Kentlerin görünümü,çarşılarının cansızlığı yoksulluk sınırını aşamadıklarını gösteriyor. Ne varki sokaklarda son moda giyinmiş mini etekli kızlar dolaşıyor ve çok sayıda lüks Mersedesler… Moda yoksulluk sınırı filan tanımıyor. Bizde olduğu gibi liseden mezun olacak öğrenciler mezuniyet balosu için kıyafet arama yarışında idiler. Hatta bazı kız öğrenciler abiye kıyafetlerle dolaşıyorlardı.
HÜRRİYET KAHRAMANININ MEMLEKETİNDE
Manastır’dan sonra ilk durağımız Resne. Resne adı Meşrutiyet’in ilanıyla birlikte en yaygın kent adlarından biri olmuştu.
1908 yılında Fransa, İngiltere, Rusya ülkelerinin gazetelerinde Türkiye ile ilgili bir haber birden manşetlerde yer aklı. “Bir Türk yüzbaşısı bölüğü ile dağa çıktı. Padişahtan meşrutiyetin ilanını istedi.”
Resneli Niyazi Bey Türk ordusunun bir subayı idi. 1873 yılında Resne’de doğmuştu. Manastır asker lisesinde ve İstanbul Harbiye’de okudu. 1896 yılında teğmen rütbesiyle ordu saflarına katıldı. 1897 Yunan savaşında ordunun geri çekilmesini durduran, birliklere canlılık kazandıran genç subaylardan biri olarak tanındı. Üst teğmenliğe yükseltildi. Sırp ve Bulgar ihtilal komitacılarını başarı ile bastırarak ün kazandı. İttihat ve Terakki cemiyetine girerek başlıca liderlerinden biri oldu.
Niyazi Bey İttihat ve Terakki’nin onayını alarak iki yüz fedaisiyle 1908’de Resne’de dağa çıktı. Abdülhamit’e tel çekerek meşrutiyetin ilan edilmesini istedi. Daha sonra yüzbaşı Enver Bey (Paşa) de birlikleriyle baş kaldırdı. Sultan Hamit çaresizliğini görünce 23 Temmuz 1908 günü ikinci kere meşrutiyeti ve rafa kaldırdığı Anayasa’yı yürürlüğe koyduğunu ilan etmek zorunda kaldı.Yeni kurulan hükümet Niyazi Beyle Enver Beyi hürriyet kahramanı ilan etti.
O dönemde doğan çocukların pek çoğuna Niyazi ve Enver adı konuldu. Aynı yıllarda iki hürriyet kahramanını övüp yücelten türkü ve marşlar ortaya çıktı.
Niyazi Bey 31 Mart gericilik ayaklanmasında fedaileriyle birlikte Hareket Ordusuna katılarak İstanbul’a geldi. Ayaklanma bastırılınca ordudan ayrıldı, memleketi Resne’ve çekildi. Burada imar ve eğitim işleriyle uğraştı. Balkan Savaşı çıkınca gönüllüleriyle birlikte Cavit Paşa ordusuna katıldı. Ön safra çarpışan. 1913 yılında Avlonya’da iskelede vapur beklerken amacının ne olduğu bilinmeyen gizli bir teşkilatın fedaileri tarafından arkasından vurularak öldürüldü.
Resne’de Niyazi Beyin konağı var. Burada ona saray diyorlar Gerçekten de büyük gösterişli, üç karlı bir bina. Ön cephesinde gittikçe sivrilen uzunca bir kulesi var Kapalı olduğu için içine giremedik. Dıştan pek bakımlı olduğu söylenemez Niyazi Beyin bu konağın çimenlerle örtülü geniş bahçesinde çekilmiş bir fotoğrafını hatırlıyorum. Yanında ünlü geyiği vardı. Niyazi Beyin son kere İstanbul’a geyiği ile geldiği biliniyor. Şimdi bu geniş bahçeden eser yok. Yerine bir dolu çirkin evler kondurulmuş . Yalnız ön tarafında dört beş metre genişliğinde toprak zeminli bir avlusu var. Avlu alçak ve çirkin bir duvarla çevrili.
Anlattıklarına göre Resne’de beş bin kadar Türk yaşıyor. Bunlardan yalnız bir gençle konuşabildik. Kent hakkında bilgi aldık. Şehir dağlar arasında, daracık bir vadi içinde. Tarıma elverişli toprakları oklukça kıt. Belli başlı gelir kaynağı elma yetiştiriciliği sağlıyormuş. Gencin iki sözünden biri işsizlik. “Gel seni Türkiye’ye götürelim, orada iş bulursun” desem hemen bize katılacak  Ona Türkiye’de bundan pek farklı değil diyemiyorum.
Resne’de Türkler tarafından açılmış, Türkçe eğitim verenı bir okul varmış. Gidip göremedik.
OHRİ’DE
Resne’den sonra gene dağlar arasına düştü yolumuz. Yemyeşil bir ormanın arasında döne dolaşa gidiyoruz. Kes kin virajların verdiği sıkıntı ve baş dönmesini doğanın güzelliği hiç duyumsatmadı. Yol arkadaşlarımı bilmiyorum ama ben göz yeşillik denizinden hiç ayıramadım. Bir ara iyice alçalarak dar bir vadinin içine düştük Dar koyak boyunca tek sıra dizilmiş evler uzanıp gitti. Sonunda ortalık iyice karardı. Bir göl kıyısında bir otelin önünde indiğimizde saat dokuzu geçiyordu. Rehberimiz Sevin Hanım, “İşte Ohri, işte Otel Rivvera!” dedi. İlk bakışta kapısının üstünde beş yıldız görülen iki katı, oteli gözlüm tutmadı ama içine yerleşince şimdiye kadar gecelediğimiz otellerin en iyisi olduğunu fark etmede gecikmedik. Alt kat büyük bir yemek salonu. Yatak odaları üst katta. iki katlı binada doğal olarak asansör yok. Güler yüzlü iki genç komi, ağır bavullarımızı taşıma zahmetinden bizi kurtardılar. Yalnız lokantada karnımızı doyurabilmek için bir buçuk saat kadar beklemek zorunluluğu doğdu. Kalabalıktan mi? Hayır zemin kattaki lokantaya girdiğimizde yemek yemekte olan birkaç kişiden başka kimse yoktu. Daha önce otelle haberleşme ilişkisi kurulmadığı için damdan düşer gibi gece yarısı gelen kırk kişiye yemek hazırlanması, hele çoğunluğumuz ille Ohri gölü balığı yiyeceğiz diye tutturunca, balık aramaya çıkılması, beklememize neden oldu. Biz masalarda bekleyip dururken oldukça besili, pehlivana benzeyen, bıyıklı, kabadayı tipli üç kişi geldi. Bize ayrılmış boş masalardan birine oturdular. Belki daha önce alınmış randevuları vardı. Biz beklerken onlara derhal servis yapıldı. Ne yediklerini göremedim. Karınlarını doyurup gittiler.
Sonunda bizim yemekler devam endam etmeye başladı. Karnımızı doyurduğumuzda saat on ikiyi geçiyordu. Ohri gölü balığı, adını da söylemişlerdi ya, not etmemişim, gerçekten, kılçıksız, lezzetli bir balık. Yolunuz düşerse çekinmeden yiyebilirsiniz. Kimi arkadaşlarımız ızgara köfte istemişlerdi, onlar da tanıkları köftelerin oldukça lezzetli olduğunu söylediler.
Yukarı çıkıp yarmadan önce göl kıyısında biraz dolaşayım dedim. Karanlıkta göl görünmüyor. Göl boyunca uzayıp giden cadde şakır şakır aydınlanmış, ne var ki bu ışık gölün sularını karartmaktan öte bir işe yaramıyor. Göl kıyısınca sıralanmış bizim deniz kıyılarımızda gördüğümüz yazlıklara benzeyen en fazla iki üç kat evler, uzayıp gidiyor. Aysız bir gece. Ortalıkta ses soluk yok. Ne sakin, ne güzel bir yer diye düşünürken birden büyük bir gürültü koptu. Hemen biraz ileride nerden çıkıp geldiklerini anlayamadığım üç motosiklet belirdi. Üstlerinde ikişer ikişer binmiş altı genç. Bütün güçleriyle gaza basarak bir evin önünde dönmeye başladılar. Üç motosiklet değil sanki üç yaralı dinozor ortalığı birbirine katıyor. Egzozlardan çıkan dumanlar orasını kalın bir sis perdesiyle örttü. Göl kıyısındaki alçak duvara oturup ne olacak diye beklemeye başladım. Bir beş dakika yaygara kopardıktan sonra hızla kaybolup gittiler.
Her halde önünde dönüp durdukları evin insanlarına karşı bir kabadayılık gösterisiydi. Balkanlar, bir türlü batılaşamayan doğu Avrupa’nın adıdır. Biz de iki yüz yıllık çabamıza karşı onlardan henüz farklı değiliz. Belki beş parmak ilerdeyizdir.
Ertesi gün kahvaltımızı yaptık. Ne Yunanistan’da, ne Makedonya’da, ne Arnavutluk’ta, ne de Kosova’da otellerde verilen kahvaltılar bizim büyük otellerimizdeki kadar zengin değil. Yasak saymak gibi bir şey. Zeytin, peynir, reçel, bir iki hamur işi. Kimilerinde domates, salatalık bile yoktu. Arnavutluk’ta domatesle salatalığın yüzünü bile göremedik. Bunların yerine elma armut gibi meyveler koymuşlardı. Yediğimiz içtiğimiz üzerine bir daha söz etmeyeceğimiz için şunu da belirtelim, kahvaltıda, öğle, akşam yemeklerinde en yok sulu Arnavutluk. Yalnız Arnavutluk’ta bir şey farklıydı. Yedeğimiz tavuklar köylerde beslenmiş tavuklar kadar lezzertiydi.
Otelden çıktıktan sonra otobüsle Ohri’nin içine girdik. Şehir hafif bayıra doğru tırmanıyor. Buradan bakılınca Ohri gölü çok güzel görünüyor. Bir iç denizi andırıyor. Göl yüzeyi 348 km kare. Derinliği 286 metre. Avrupa’nın en derin gölü. Gölün yarısı Makedonların, Yarısı Arnavutların.
Makedonya’nın denize kıyısı yok. Deniz özlemini burada gideriyorlar. Ohri ve göl kıyısında öbür kentler birer turizm merkezi sayılıyor. Gölde kendine özgü balıklar yaşıyor. Balıkçı tekneleri görülüyor.
Ohri tarihi geçmişini pek fazla değiştirmemiş. Evlerin çoğu iki katlı, beyaz badanalı, bir Akdeniz kentini andırı yor. Çarşıda dolaşıyoruz. Küçük dükkanlar. Dükkanların hiç birinde kaldırımlara, sokaklara taşmış mal zenginliği yok. İçeri giriyorsunuz, sizi güler yüzle karşılıyorlar. İnsanların çoğu Türkçe konuşabiliyor. Bir şey almadığınızda ısrar etmiyorlar, yüzlerini azdırmıyorlar.
Gezdiğimiz kentler içinde en çok Osmanlı rengini yansıtan yer burası. Sokaklarda ellerinde tespihle dolaşan nur yüzlü yaşlılar dolaşıyor. Birçok cami görülüyor. Bir camide okunduğunu işitiyorum. Saatime baktım. Henüz öğle vaktine çok var. Durup dinledim, imam sela veriyor. Demek bir Müslüman Tanrının rahmetine kavuşmuş. Biraz sonra cemaat cami önünde cenaze namazı kılacak, cenazeyi omuzlayıp mezarlıkta, toprağa verecek. Osmanlılık öldü mü? Biz çoğunu unutsak da buralarda camileriyle, mescitleriyle, tekke ve türbeleriyle, düğün ve törenleriyle, Osmanlıca ad ve sözcükleriyle yaşıyor. Adriyatik kıyılarına kadar inin 0ralarda da aynı durumlarla karşılaşırsınız.
Ohri’den (Makedonlar Ohrid diyorlar) çıktık. Ohrili Hüseyin Paşa ile Ohrili Hasan Paşayı hatırladım. Birbirlerine çağdaş olan her iki paşa da sadrazamlık yaptılar. Hüseyin Paşa (Ölümü: 1622) Yeniçeri ağalığı yapmış, Genç Osman’ın kısa süre sadrazamı olmuştu. Beşiktaş’ta bir Mevlevihane yaptırdığı biliniyor. Acaba doğup büyüdüğü Ohri’de de eserleri var mıydı?
Hasan Paşa da Yeniçeri ağalığı yapmış, 1620’de öldürülmesiyle sonuçlanan kısa bir süre sadrazamlık görevinde bulunmuştu. Hasan Paşa’nın Ohri’dc bazı hayratı ve eserleri bulunduğu tarihlerde kayıtlıdır. Bunları araştırmaya, durumlarını öğrenmeye vaktimiz olmadı.
STRUGA’DA POLİS YOLUMUZU KESTİ
Otobüsümüz gene göl kıyısını izleyerek Struga’ya yöneldi. Struga Ohri’ye otuz kırk km uzaklıkta turistik bir kent. Şarkılar söyleyerek Struga’ya eriştik. Bilindiği gibi bu güzel kentte her yıl uluslar arası şiir festivali yapılıyor. Ülkelerin şairleri ünlü Struga köprüsü üzerinde şiirler okuyorlar. Ülkemizde festivale katılan bazı şairler Struga’nın, özellikle ışıklandırılmış Struga köprüsünün güzelliğini öve öve bitirememişlerdi. Srruga’yı gezeceğiz, Şiir okumasak da köprü üstünde dikilip şiirsel anlar yaşayacağız. Bu düşlerle Srruga’ya adım attığımızda başımıza gelen pişmiş tavuğun başına gelmedi.
Rehberimiz bir Allah’ın kuluna köprünün nerede olduğunu sormak için otobüsü durdurttu. Adımını aşağı arar atmaz, bir jeep hızla yanımızdan geçerek önümüzde durdu. İçinden çıkan üç polis o sırada yere inmiş olan rehberimiz Sevin Hanımı abluka altına aldılar. Kadıncağız, “Köprüye nereden gidilir?” diye Türkçe, Arnavutça, İngilizce soruyor. Polislerin ikisi çok genç,  yeni okuldan çıktıkları belli. Onlar hiç konuşmuyor, Konuşan otuz. yaşlarında, sarışın, kısa boylu, yüzünün her noktasına bütün Makedonya insanlarının siniri ve öfkesi toplanmış bir polis. Kendisi konuşuyor da muhatabını hiç konuşturmuyor. Durmadan bir şeyler söylüyor. Bağırıp çağırıyor. Meğer, “Suç işlediniz trafik kuralına uymadınız Burada durulmaz. Ceza ödeyeceksiniz! Siz kendinizi ne sanıyorsunuz!” diyormuş durmadan. Adamın yüz ifadesi, bu yüzde beliren şiddetli öfke, kolayca unutulacak gibi değildi. Bize babasını öldüren katiller gibi bakıyor, kimseyi konuşturmak istemi yordu. Teker teker otobüsten iniyoruz, anan yahşi baban yahşi. Adam Makedon polisi değil, Hitler’in SS’lerinderı biri. Hiç birimizi dinlemiyor. Bay SS’in bir kare fotoğrafını çekeyim dedim. Parlayan ışıktan ne yaptığımı anladı. Elini kolunu havaya kaldırarak üzerime yürüdü. Danalar gibi “Yok fotoğraf’!” diye bağırdı. Bu sırada yanımıza genç bir ırktaşımız geldi. Yirmi beş otuz yaşlarında, sarışın, yakışıklı bir insan. Başında boyacıların giydiği kasket. Tişörtünde, pantolonunda boya lekeleri. Adı Mürsel Derviş. Bize hoş geldiniz dedikten sonra bay SS’e döndü. “Bu otobüs Türkiye’den geliyor. Ülkemize turist getiriyor. Gelenler parlamenterdir. Neden kolaylık göstermiyorsun?” dedi. Bay SS ona da sert bir karşılık verdi. “Belki de sen ne karışıyorsun, git işine, yoksa ayaklarımın altına alırım!” dedi. Genç boyacı bize döndü:” Türkiye’de Türk olarak yaşamak kolay, Siz gelin de burada Türk olarak yaşayın bakalım,” dedi. Sonra, “Üzülmenize gerek yok. Ben şimdi bu eşkıyalığı önleyeceğim,” diyerek yanımızdan ayrıldı. Bu sırada Mustafa Öztin cep telefonu ile Manastır’da onursal konsolosumuz Mithat Enver Cemal Beyi aradı, yolumuzun kesildiğini söyledi.
Cemal Beyi cevabı: Üzülmeyin ben bu sorunu on dakikada hallederim,”
Bekleyip dururken “Trafik cezasını ödeyip, yolumuza devam edelim,” dedik. Meğer bay SS ceza bedeli olarak 360 dolar karşılığı Makedon Denarı istiyormuş. Yanımızda Denar yok. Denkleştirip dolar olarak ödeyelim dedik. Bay SS daha da sertleşti. “Bu ülkede Denar geçerlidir, dolar kabul etmem” dedi. Bu sırada ortalıktan kaybolan ırktaşımız Mürsel Derviş yanında kırk yaşlarında, oldukça esmer birisiyle geldi. Türk’müş gelen. Struga’nın Demokrat Parti ilçe başkanıymış, Bize hoş geldiniz dedikten sonra polisle konuşmaya başladı. Polisin o eski sertliği kalmadı ama hemen de yelkenleri indirmedi. Kızarmış bozarmış bir yüzle dönüp durmaya başladı. Tam bu sırada başka bir jeep gelip yanımızda durdu. İçinden bir jandarma subayı çıktı. Bizimle konuşmadan sert bir tonda bay SS’e bir şeyler söyledi. SS ona tek kelime karşılık vermedi. Arkadaşlarıyla birlikte jeepe binerek ortalıktan kayboldu. Jandarma subayı sesini yükselterek bize Makedonca bir şeyler söylemeye başladı. Subayın yüksek sesle Makedonca ne söylediğini anlayamayan bayan arkadaşlarımız, “Bu daha sert çıktı. Bizi tutuklayacak mı ne yapacak?” diye söylenmeye başladılar. Makedon ilçe başkanı olan ırktaşımız subayın konuşmasını Türkçeye çevirdi. Meğer adam “Sizlerden özür diliyorum. O polisi görevden aldım. Yolunuza devam edebilirsiniz,” diyormuş.
Aslında köprü durdurulduğumuz yere çok yakınmış. Şoförümüz otobüsü boş bir alma çekti. Biz de köprübaşına vardık. Mürsel Derviş ayrılıncaya kadar bizi terk etmedi..
Ne yalan söyleyeyim, köprüyü görünce düş kırıklığına uğradım. Ben altından çağıl çağıl bir ırmağın aktığı kemerli yüce bir köprü göreceğimizi sanıyordum. On metre uzunluğunda, iki arabanın yan yana zor geçebileceği genişlikte, yerden en fazla iki metre yükseklikte düz bir köprü. Köprü değil bir menfez geçidi. İnce, yuvarlak demirlerden, dokunsan yıkılacak eğri büğrü korkulukları var. Altından kapkara bir su akıyor. Adı da Karasu imiş suyun. Gölden boşalıyormuş. Biraz dikilip kaldık. Hiç birimiz ünlü şairlerin şiir okuduğu bu zeminde şiir okuma isteğini duymadık. Otobüsümüze bindik. Geri dönerek Arnavutluk’a ulaşmak amacıyla yola koyulduk. Dağlar, ormanlar arasında yolculuğumuzu sürdürürken Makedonya polisinin davranışının tıpkısı bir polisiye olay anılarımda canlandı. 1965 seçiminden sonra Mecliste üçüncü parti durumunda olan Millet Partisi’nin başkan rahmetli Osman Bölükbaşı, 1968 yılında, Türk işçilerinin durumunu yerinde incelemek amacıyla üç Milletvekili ve bir gazeteci ile Almanya’ya gitmişti. Niş ile Belgrat arasında arabasını durduran üç Yugoslav polisi, trafik suçu işle dikleri bahanesiyle elli dolar istemişler, tartışmalardan sonra parayı almışlar, ama makbuz vermemişler. Üstelik makbuz istiyorsunuz diye yarım saat yoldan alıkoymuşlar. Bölükbaşı Belgrat’a ulaştığında doğruca Türk Büyük elçiliğine gitmiş, büyük elçiye çok sert bir yazı dikte ettirerek bunun Yugoslav Diş İşleri Bakanlığına gönderilmesini talep etmiş. Almanya’dan döndüğünde olayı bize anlatmıştı. Bölükbaşı’nın çok korkunç bir hafızası vardı. Yaşadığı olayları en ince ayrıntılarıyla hatırlardı. Dikte ettirdiği yazıyı bize satır satır açıklamıştı. Ben ve bazı arkadaşlarımız böylesine sert bir yazıp, elçinin Yugoslav dışişlerine göndermeyeceği, gönderse de Yugoslavların aldırmayacağını düşünmüştük. Üç ay sonra ne oldu biliyor musunuz? Yugoslavya’nı Ankara Büyük Elçisi Bölükbaşı’dan telefonla randevu istedi. O an Bölükbaşı parti merkezindeydi. “Hemen teşrif edebilirler,” dedi. Büyükelçi yarım saat sonra geldi Hükümetleri adına Bölükbaşı’dan özür diledi. “O üç polis saptandı, mahkemeye verildi. Her biri üçer yıl hapis cezasına çarptırıldı,” dedi. O zaman Tito sağdı. Yugoslavya ile Türkiye arasında, Demokrat Parti döneminden beri sürüp gelen oldukça canlı ticari ilişkiler mevcuttu.
Yugoslavya polisi, yalnız Bölükbaşı’na değil gelip geçen her Türk işçisine, her Türk yurttaşına bu türlü eşkıyalıkları yapmıştır. Yugoslavya parçalandı. Bugün gurbetçilerimiz Slovenya, Hırvatistan, Sırbistan, Kosova, Makedonya topraklarından geçiyorlar mı bilmiyorum. Eğer geçiyorlarsa bu soygunun sürüp gittiğinden hiç kuşkunuz olmasın. Vaktiyle Bulgar polisi de komşularının polislerinden hiç geri kalmazlardı. Her gelen yada giden Türk arabasından mutlaka haraç alırlardı. Şimdi durum nedir? Bir şey söyleyecek durumda değilim.
ELBASAN’DA ELBASAN TAVA YİYEMEDİK
Quafe Tane kapısından Arnavutluk’a girdik. Makedonya’dan çıkarken de bir saatten fazla bekledik. Arnavutluk’a girişte de gene bir bu kadar bekletildik. Arnavutluk kapısında her bir işi genç bir bayan yapıyor. Daha fazla memur olsaydı belki daha da fazla bekletilirdik. Gümrük kapısı perişan görünüyor. Bir iki kulübeden oluşuyor. Çevresi pislik içinde. Karton kutular, çöp artıkları yakın bir yere tepe gibi yığılmış. Giriş işlemlerini beklerken çevreye şöyle bir göz gezdiriyorum. Aman Tanrım, bu ne kadar çok korugan, Tepelerin yüzeyi sayılamayacak kadar beton koruganlarla doldurulmuş. Uzaktan başını içine çekmiş dev deniz kaplumbağaları gibi görünüyorlar. Ancak iki askerin sığabileceği büyüklükte. Adriyatik kıyısına indiğimizde, Kosova sınırına vardığımızda da yüzlerce binlerce korugan görecektik. Sorduğumuz kişiler insan başına birden fazla korugan düştüğünü söylediler. Anlaşılan Enver Hoca bütün komşularının Arnavutluk’a saldıracağı kuşkusu içinde yaşamış. Çalışkan, öfkeli tanınsalar da oldukça uysal olan Arnavut halkı, kim bilir, korugan yapmak için ne büyük sıkıntılar çektiler. Keçilerin çıkamayacağı dağa bayıra sırtlarında de miri, çimentoyu, kumu, suyu nasıl çıkardılar? Stratejik açı dan gerçekten bu koruganlar bir işe yarayabilir mi? Aramızda bulunan emekli general, Danışma Meclisi Edirne üyesi sayın Ali Dikmen’e soruyoruz. “Koruganların bugün hiçbir önemi kalmamıştır. Geçmiş dönemde de büyük bir yararları olduğu görülmemiştir. Bu beton yayalar, içinde mevzilenen askerlerin yerlerini belli etmekten öte bir işe yaramaz.”
Anlaşılan 1945-1992 arası Arnavut halkı çok çile çekmiş. Enver Hoca’nın kuşkulu ve baskılı yönetimi insanları hiç avare bırakmamış. Dağları döne dolaşa aşan yollar, bataklıkların kurutulması, onların, dağ yamaçlarındaki küçük küçük tarlaların kağıt gibi düzleştirilmiş görülen odur ki, hep insan emeğiyle yaptırılmış.
Bismillah deyip Arnavutluk’a adım arar atmaz, ne sihirdir ne keramet, doğa birden değişiverdi. İnilmesi çıkılması zor dağlarda ormanlar zayıfladı. Yollar daraldı. Yoksul bir ülkeye ayak bastığımız her şeyi ile belli olmaya başladı. Keskin virajları tırmanarak dağların üzerinde gidiyoruz. Öyle bir yere geldik ki, önümüze uzayıp giden bir vadi çıktı; O vadiye inebilmemiz için en az bin beş yüz metre aşağı inmemiz gerekiyor. Keçiyolu gibi bir yol. Döne döne zikzaklar çizerek iniyoruz. Otobüsün tekerlekleri ile uçurumun arasında bir metrelik aralık ya var ya yok. Hanımlar dua ediyorlar. Kıdım kıdım dağ yamacının ortasına geldiğimizde bir yol ekibiyle karşılaştık. Bir Türk firması yol yapıyor. Yol makinelerini yanından zar zor geçebildik. Gördüğümüz kadarıyla öyle viyadüklü, köprülü yol değil yapılan. Eski yolu genişletiyorlar. Virajları biraz tıraşlıyorlar.
Türk firmasının dağları delmeye çalışan yiğit insanlarıyla konuşamadık. Orada otobüsü çekecek ne park yeri vardı ne de onların bizimle sohbet edecek zamanları. Alkışlayarak yanlarından geçtik. Sonunda vadi tabanına indik. Dağların arasından yuvarlanarak akan bir derecik yanımızda çağlamaya başladı. Bu çağıltılı su otobüsle inerken yüreğimi ağzımıza getiren yamaçlardan mı doğuyor ? Yoksa uçurumları atlayarak daha ötelerden mi geliyor ? Vadi gittikçe genişleyerek güzel bir ova görünümde burundu. Ova ortasında bizimle yarışarak gürleyip akan dere otuz km ileride bulunan Elbasan’a eriştiğinde deli bozuk bir ırmak oldu. Şukumbi ırmağı diyorlar Arnavutlar bu suya. Adriyatik denizine dökülüyor. Dağları inerken, dağlara çıkarken yamaçlardan kazılarak elde edilmiş üç yüz, beş yüz metre karelik tarlacı.klar görmüştü. Bunların çoğu ekili idi. Ama ovaya indiğimizde beni şaşkınlık içinde bırakan görünümlerle karşılaştık. Şkumbi ırmağının ortasından aktığı ova, belki hiçbir ülkede görülemeyecek bir imar görmüştü. Ovanın bir ucuna yumurta dik, öbür ucundan görebilirsin. Kağıt gibi dümdüz hale getirilmiş. Beni şaşırtan ovanın insan emeğiyle ekilir, biçilir, her noktası sulanabilir nitelik kazanması değil bütünüyle boş bırakılmış olmasıydı. Evet, yüz binlerce dönüm verimli ova toprağı ekilmemişti, boş bırakılmıştı. Bunun nedenini anlamaya çalışırken toprağın oldukça düzenli bir kadastrodan geçtiğini fark ettim. Toprak en fazla ikişer dönüm büyüklüğünde parçalara ayrılmıştı. Bu parçalardan ancak yüzde onu ekili görülüyordu. Öbürleri anızdı. Bir kısmında kamışlar yükselmiş, yabanıl otlar alıp yürümüştü. Birkaç yüz metre aralıklarla bazı parsellere evler yapılmış, önleri bahçeye dönüştürülmüştü. Anlaşılan toprak, her yurt taş toprağını işlesin, geçimini bu topraktan sağlasın diye düşünülerek bölüştürülmüş. Sosyalizmin bütünleştirdiği ekilir biçilir toprağı binlerce parçaya bölüp dağıtıp  iki dönümlük toprakla tarım yapılabilir mi? Hani traktör? Hani alet edevat? Traktör alamıyorsan öküz al, katır al denilebilir. Öküz almak, katır almak kolay mı? Kendi başım sokabileceği damı olmayan yada evi,kilometrelerce uzakta bulunan biri, hayvan damını nasıl yapsın. Görülüyor ki toprak sahibi olanların çoğu topraklarının başına bile gitmemişler. Tiran’a geldiğimizde öğreniyoruz, batı Avrupa ülkelerine gitmiş insanların çoğu. Kimileri de, iş olanağının son derece kıt olduğu Tiran’a yerleşmiş. Yüz metrede, iki yüz metrede bir iç evler kondurulmuş yüz binlerce paneli yeniden toplulaştırmak, ülke ihtiyacını karşılayacak verimli tarım çiftliklerine dönüştürmek her halde kolay olmayacaktır Arnavutluk’un endüstrisi, demokrasisi gibi tarımının da büyük sorunlarla karşı karşıya olduğu görülüyor. Sosyalizm sona erdirildiğinde Sali Berişa’nın Demokrat Partisi iktidar olmuştu. Şimdi sosyalistler iktidarda. Halk iyi kötü karnının doyduğu eski günleri arar durumda. Bunları bize Elbasan’da yanımıza sokulan ve çok güzel Türkçe konuşan genç bir adam söylüyor.
Arnavutluk Avrupa’nın en küçük ülkelerinden biri. Yüz ölçümü 28 bin km kare. Nüfusu üç milyondan biraz fazla. Arnavutluk Avrupa’nın en geri kalmış ülkelerinden biri sayılıyor. Bu çilekeş insanların yaşadığı güzel ülkenin geri kalmışlığın birçok nedeni var. Enver Hoca’nın her türlü özgürlüğü kısıtlayan, devleti çelik bir koza içinde tutarak hemen yeryüzün ün bütün ülkeleriyle ilişkisini kesen yönetimi, belli başlı yoksulluk, geri kalmışlık nedeni gösterilse de insan ülkeyi dolaşınca ilerlemeye en büyük engellerden birinin coğrafya olduğunu görüyor. Ortalama yüksekliği 2000 metrenin üstündeki dağlar ülkenin bütün yüzeyini kaplamış durumda. Bilimsel bir kaynakta belirtildiği gibi “farklı taraçalardan ve farklı şekilde gelişmiş yaylalardan meydana gelen basamaklı bir yükseklik ve bir takım vahşi dağları var.” Bu yüzden yol sorunu Arnavutluk’un başta gelen sorunlarından biri. Bu dağlardan yol aşırmak kolay görünmüyor.
Arazinin ancak % l0’nu tarıma elverişli. Buğday, mısır, patates, şeker pancarı,üzüm yetiştiriliyor. Sosyalizm döneminde de Arnavutluk’ta büyük bir beslenme sorunu varmış. Komünist iktidar ayaklanma sonucu devrilince halk ilk önce kendilerine yeterince aş ve ekmek sağlayamayan Enver Hoca’nın heykellerini yıkmış.
Ovanın ortasında yer alan Elbasan’a geldiğimizde öğle üzeri idi. Türkiye’de Elbasan tavası adı oldukça yaygındır. Yolda kendimizi Elbasan tavası yemeye hazırlamıştık. Sora soruştura büyükçe bir lokanta bulduk. Büyük tanınması geniş bir bahçe içinde bulunması yüzünden olacak, aslında oldukça salaş bir yer. İki genç garsonu, iki de orta yaşlı kadın aşçısı var. Kırkımız da tava isteyince şaşırıp kaldılar. Ancak bir saat içinde on kişiye tava hazırlayabileceklerini söylediler. Onların tavaları hazırlanırken biz de ne bulduysak onu yedik. Aslında hazır durumda hiçbir yemek yok muş. Alelacele makarna haşladılar. Tabakları tepe gibi makarna ile doldurup getirdiler. Ne var ki bize sormadan üzerine ne olduğunu bilmediğimiz bir sos dökmüşler. Bu sosun tadına, kokusuna alışık olmadığımız için tepeleme makarnaları yiyemedik. Açlığımızı yoğurtla, peynirle yatıştırdık. Biraz dolaştık eski Türk şehri Elbasan’da. Elbasan’ı Fatih Sultan Mehmet kurmuş. Buraya İl basan adında bir kale yap tırmış. İçine asker yerleştirmiş. Kalenin bir iki yüz metrelik kısmı kentin ortasında görülüyor.
Elbasan’ın yüz bine yakın nüfusu var. Sağa sola bakılınca birçok minare görüyorsunuz. Oldukça dağınık bir kent. Çarşıları bile öyle. Birbirine bitişik iki dükkan zor görülü yor. İçleri bomboş. Gözü gönlü çekecek bir alışveriş yerine rastlayamadık.
Bize lokantayı Türkçe konuşan bir genç göstermişti. Geçen yıl Türkiye’de bir yıl yaşamış. “Enterne edilerek Yozgat’a gönderildim, orada bir yıl kaldım,” diyor. Bir arkadaşımız “Yozgat’ı nasıl buldunuz ?” Diye sorunca, eliyle çevreyi gösteriyor. İşte burası gibi. İş yok Yozgat’ta. Burada da iş yok.” Otobüse binecekken bu genç beni bir kenara çekti. “Abi,” dedi, “Çok muhtaç durumdayım. Bana biraz para verir misiniz?” Ne kadar olduğuna bakmadan pantolon cebinden çıkardığım bir miktar kağıt parayı eline sıkıştırdım.”
TİRAN YOLLARINDA
Elbasan’dan Tiran’a gitmek niyetiyle ayrılıyoruz. Daha kenti çıkar çıkmaz gene dağlara sardık. Yukarıdan bakı  Şkubi Nehrinin Elbasan önünde çok geniş çok geniş bir alanı tahrip ettiğini,kumla çakılla doldurulduğunu gördük. Şehrin altında büyük bir demir çelik fabrikası var. Kürüm Demir Çelik Fabrikası. Türkler kurmuş. Türkler işletiyormuş. Fabrika sahibinin Arnavut hükümeti nezdinde büyük itibarı varmış. Biz Tiran’a vardığımızda Arnavutluk Cumhurbaşkanı Türkiye’ye gitmiş bulunuyordu. Türk elçilik maslahatgüzarından öğrendiğimize göre Cumhurbaşkanını taşıyan uçağın Kürüm Demir Çelik Fabrikası sahibi tarafından Türkiye’den getirildiğini öğreniyoruz.
Daracık, bozuk bir yolda ilerlemeye çalışıyoruz. Yunanistan’da rastladığımız trafik kazasında ölenleri anmak için yol kıyısına dikilen haçlı küçük anmalıklara burada da rastladık. Bu kadar virajlı, uçurumlu yolda kaza olmaz mı ? Tiran’a ancak ikindiye doğru ulaşabildik. Otele yerleştik. Dört yıldızlı, dört katlı bir otel. Asansörü yok. Akşam yemekleri oldukça güzeldi. Burada da Elbasan tava yedirmediler bize. Tava yediremediler ama baklava ikram ettiler. Ben tatmadığım için ne mene bir baklava olduğunu anlayamadım. Arkadaşlar beğendiklerini söylediler. İlk gün yemekten sonra biraz dinlenip yaya olarak kenti dolaşmaya çıktık.
Dolaşmaya çıktık ya, karşıdan karşıya geçmek bir mesele. Trafik yoğunluğundan mı geçilemiyor? Hayır. Hiçbir trafik düzeni yok. Sen caddenin ortasına gelmişsin adam hiç aldırmıyor, son sürat üzerine araba sürüyor. Trafik ışıkları yok gibi bir şey. Birkaç yere konulmuş.
Tiran, Elbasan’a göre daha bir kent görünümlü ve oldukça da büyük. Bir milyona yakın insan (ülke nüfusunun üçte biri) yaşıyor. Burada da çarşılar oldukça sönük. Büyük süper marketler yok. Çarşımn en merkezi yerinde bir ünlü Türk kot firmasının adını taşıyan bir mağazaya rastlıyoruz.
Bektaşilik Arnavutluk’ta dipdiri yaşıyor. Dünya Bektaşiliğinin merkezi Arnavutluk’muş. Burada Bektaşilik üzerine her yıl seminerler, açık oturumlar, paneller düzenleniyor.
Türkiye’de bütün adetleri, gelenekleri ve felsefesiyle anlaşılmış değildir. Bektaşilik, Alevilik, İran Şiiliği çorba edilip birbirine karıştırılır. Bektaşilik bir kent tarikat’dır. Alevilikle yakınlığı, her iki topluluğun da on iki İmamın kutsiyetine besledikleri inançtır. Aleviliğin merkezi Hacıbektaş ilçesidir. Aleviliğin İran Şiiliği ile de bir ilgisi yoktur. Hem de hiç yoktur. Bizim şarap içen, saz çalan, yaşamı daraltan Arap kısıtlamalarına aldırmayan, kadın erkek kol kola semaha kalkan Alevilerimiz, İranlı Mollalarla nasıl karıştırılır? Anlamak mümkün değildir. Aleviler Hacıbektaş’taki  dedeler (çelebiler) ailesine bağlıdır. Yavuz Sultan Selim Hacıbektaş’a dedeleri pasifize etmek amacıyla bir Bektaşi babası tayin ermiştir. Hacıbektaş’ta hem dedeler hem de tayin edilmiş babalar, Cumhuriyetin başlangıcına kadar varlıklarını sürdüre gelmişlerdir. Ne var ki Anadolu Alevi çoğunluğu babalara fazla itibar etmemişlerdir.
Üç gündüz, iki gece kaldığımız Tiran’da o kadar arzu etmeme karşın Bektaşi tekkesini, Arnavut Bektaşilerinin giyimlerini kuşamlarını, tarikat adaplarını görmek, geliştirdikleri çağdaş Bektaşi felsefesini anlamak olanağım bulamadık.
Camilerde kadınlarla erkekler aynı safta namaz kılıyorlar.
Osmanlı döneminden kalma camilerin bir kısmı ayakta. Ne var ki bakımlı oldukları söylenemez. İskender Bey Meydanı’na yakın büyük bir caminin önünden geçerken kapısının açık olduğunu gördük. Arkadaşlarla başımızı uzatıp baktık. Sayısı on beşi geçmeyen bir cemaat namaza durmuştu. Bunda şaşılacak yada heyecana kapılacak bir yön yoktu. Ama biz cemaat’ görür görmez şaşırıp kaldık. Kadınlarla erkekler aynı safta yan yana namaz kılıyorlardı. İbadetleri tamamlayan cemaat ayağa kalkınca, biz de kapı önün den bir kenara çekildik. Camiden çıkanların bir kutuya para attıklarını gördük.
Arnavutluk nüflısunun % 70’i Müslüman. Hıristiyan’ların bir bölümü Katolik, bir bölümü Ortodoks. Katolikler kuzeyde, Ortodokslar güney bölgelerinde yaşıyorlar. Her iki gurup da, kendi alanlarında etkililer. Yalnız Müslümanların da, Hıristiyanların da ana dili Arnavutça. Geçmişte, özellikle Osmanlı döneminde din ayrılığı birçok ayaklanmalara, isyanlara neden olmuştur. Elli yıldan fazla süren Marksist yönetim dini duyguları oldukça törpülemiş. Birçok cami ya yıkılmış ya da başka işlerde kullanılmış. Ülke insanlarının iki, hatta üç dinli olmaları, demokrasiye geçilince ayılık kıpırdanmalara neden olmamış. Görülen odur ki milliyetçi bağlılığı din bağlılığının önüne geçmiş. Tiran’a gittiğimizin ertesi günü Türk Büyük Elçiliğini ziyarete gittiğimizde, Ankara’da bulunan elçi adına bizi kabul eden mashhargüzar:
‘Türkiye’nin Tiran’da çok büyük bir cami yapmayı planladığını, inşaatın yakında başlayabileceğini açıkladı. Suudi Arabistan bu konuda bizden önce davranmış, camiler, medreseler yaptırmış. Camilerinde, medreselerinde “Türkler din değiştirdi. Müslümanlığı yozlaştırdı. Onların arkasında namaz kılmak küfüdür,” Diye pek dostane vaazlar veriyorlarmış.
DENİZ KENTİ DURRES’TE
Tiran’da ikinci gün otobüsle Adriyatik kıyısındaki Durres’e gittik. Tiran ile Durres arası 50 km kadar. Durres, Osmanlı tarihinde adı sıkça geçen Dinç limanından başkası değil. Güzel bir kent İzmir’de işlenilen hata bunda da işlenilmiş. Deniz kıyısını on, on iki katlı apartmanlarla kapatmışlar. O apartmanlara ulaşıp kıyıya varmayınca deniz görünmüyor. Burada yaşayan çok sayıda Müslüman var. Eski camiler duruyor. Gerçi Enver Hoca döneminde 200 cami ve 100 mescit yıkılmış ama Müslüman bir ülkede tüm camileri ortadan kaldıramamışlar. Tıpkı kiliseleri kaldıramadıkları gibi. Bir Türk grubu buraya bir cami yaptırmış. Kıyıya yakın. Üç katlı bina, kıbbesi üzeri kiremitle kapatılmış. Anadolu kasaba1arında binlerce benzerini gördüğümüz plansız, belki de mimar eli değmeden yapılmış, estetik hiçbir çekiciliği olmayan bir yapı. Dıştan bakılınca camiye benzer bir durumu yok. Orta katı cami. Cami bölümüne genişçe bir iç balkon eklenmiş. Bu kısımda kadınlar namaz kılıyor muş. Türkiye’den gelme imamla konuştum. Genç bir adam. Alt katın Kuran kursu olduğunu söyledi. Ama derse başlamak üzere cami önünde toplanan öğrenciler 18-20-25 yaşında kocaman delikanlılar. Aralarında daha yaşlıları da var. Buranın aslında bir medrese oluğu anlaşılıyor. Araplar da burada bir cami yapmışlar, bir de medrese açmışlar. İmam “Bizim onlarla bir ilgimiz yok,” diyor. Anlaşılan Arap din görevlileri burada da dini sorunlarla uğraşacak yerde “Türk lerin dinsizliği (!)“ ile uğraşıyorlar.
Durres sakin, küçük bir kent Güzel bir sayfiye yeri. Ama sokaklarında bizden başka Turist yoktu. 
Kıyıya yakın bir kalenin kalın kulesi üstündeki cafe de denizi seyrederek kahve içtik. Kaleden bakılınca kentin kuzeyinde bir tepe üstünde güzel bir köşk görülüyor. 1945 yılında ülkeyi terk eden Kral Zagu’nun sarayı imiş. Kral Zagu Arnavutluk’tan ayrılınca ilk durak Istanbul’a gelmişti. O gü nün gazetelerinde ve magazin dergilerinde kraldan fazla çok şık giyinmiş kraliçe ve prenseslerin fotoğrafları ilgi çekmişti. Kral Zagu birkaç gün İstanbul’da kalmış, sonra Mısır’a gitmişti, bir daha adı sanı anılmaz olmuştu.
Durres ve çevresindc Akdeniz ılıman iklimi görülüyor. Bu iklimin belli başlı iki bitkisi zeytin ile narenciyedir. Seyrek de olsa zeytin ağaçlan, üzüm bağlan gördük de narenciye bahçeleri pek gözümüze çarpmadı.
Durres’te bir büfede çocuk kitapları satıldığını gördüm. Sağ kolu omzundan kopmuş bir genç adam büfeyi işletiyordu. Kitaplara baktım. Aslından fotokopi yoluyla çoğalnimış. Korsan baskı demeye dilim varmıyor, çok berbat bir baskı. Gene de üç kitapçık alıyorum. Çünkü resimleri oldukça güzel. Hem de bir Arnavut ressam yapmış bunları. Adamın avcına bıraktığım kiğıt paraları kafi gelmiyor. Uzanıyor, yeniden çıkardığını paradan da bir miktar alıyor. Oradan ayrılıp da kitapların üzerindeki fiyatlara bakınca kolsuz satıcının alması gerekenden iki kar fazla para aldığını görüyorum.
Öğle üzeri gene Tiran’a döndük. Türk Büyük Elçiliğini ziyaret randevumuz vardı. Doğruca oraya gittik.
Daha önce de değindiğimiz gibi büyük elçi Arnavutluk cumhurbaşkanı ile Türkiye’ye gitmiş. Büyük elçiye vekalet eden maslahatgüzar sayın A. Metin Durmuş, kafilemizi kabul etti. Bize çay ve kuru pasta ikram etti. Elçi vekiliyle bir yarım saat görüştük. Bilgili, kültürlü, güler yüzlü genç bir diplomat. Ona Arnavutluk’la ilgili bazı sorular yönelttim. Sorularımı büyük bir incelikle cevapladı. Sorduğum soruları, aldığım cevapları kısaca buraya aktarıyorum:
“Sosyalizmden sonra tarım toprakları nasıl özelleştirildi? Elbasan’a gelirken yol boyunca bir iki dönümlük parsellere bölünmüş çokça tarlalar gördüm.”
“Sosyalizm döneminde bütün topraklar kamulaştırılmıştı. Demokrasiye dönülünce topraklar yurttaşlar arasında eşit olarak bölüştürülmüş. O dönemde burada bulunmadığım için neler olup bittiğini, bu işin nasıl yürütüldüğünü ayrıntılarıyla bilmiyorum. Şimdi çok sayıda parçalanmış küçük topraklar devletin en büyük sorunlarından birisi. Halk bir iki dönüm toprağın içine kapanıp tarım yapmayı tercih etmemiş. Bu yüzden ekilebilir verimli topraklar boş duruyor. Şu anda Arnavutluk’ta beslenme ve açlık sorunu var. Dışarıdan tarım alanında iş yapacak yatırımcılar bekliyorlar.”
“Yabancı yatırımcıların Arnavutluk’a ilgisi ne durumdadır?”
“Henüz geniş çapta bir yatırım akışı yok. En çok Türkiye ile İtalyanlar ilgileniyorlar. Gelen dış sermayenin % 60’ı Türk sermayesi. Arnavutluk’un en büyük demir çelik fabrikasını Türkler kurdu (Kurum Demir Çelik Fabrikası). Arnavutluk’ta on tane Türkçe öğretim yapan Gülistan ve Sema vakıflarının açtığı özel okullar var. Ülkenin ikinci büyük bankası Türkiye’den gelme eski Kent Bank. Türkiye Tiran’a büyük bir cami yaptıracak. Araplar da bir cami projesi teklif ettiler ya, onlarınki kabul edilmedi.
“Şu anda Arnavutluk ekonomisi ve Türkiye ile ticareti ne durumdadır?”
“Arnavutluk’un nüfusu 3 100 000 civarında. Ortalama milli gelir adam başına 1200 dolar. Türkiye, ticarette 80 milyon dolarla üçüncü sırada yer alıyor. Birinci sırada İtalyanlar var. Yunanlılar da ticareti artırmak, yatırım yapmak için çalışıyorlar.”
“Milli gelirleri bu kadar düşük olan bu ülkede sokaklarda Mersedes arabasından geçilmiyor? Bu bir çelişki değil ini?”
“Haklısınız? Arnavutluk’ta çok sayıda Mersedes marka otomobil var. Geçen yıl buraya Mersedes Fabrikaları genel müdürü geldi. “Dünyada en çok Mersedes marka araba Albanya’da,” dedi.
“Geliri kıt bir ülkenin insanları bu pahalı arabaları nasıl alabiliyorlar?”
“Mersedes arabalarının çok büyük bir bölümü çalınmış arabalar. Ama Mersedes hırsızlığı yalnızca Arnavutların işi değil. Almanlarla ve öbür Avrupa ülkeleri insanlarıyla anlaşma yoluyla düzenlenmiş bir eylem. Alman, Mersedesini bir Arnavut’a oldukça elverişli bir fiyata satıyor. Onun Almanya’dan çıkarak Arnavutluk’a dönmesini bekliyor. Arabasının Arnavutluk’a geçtiğini anlayınca polise çalındığını bildiriyor. Sigortadan yeni bir araba alıyor.”
“Çalıntı durumuna düşen arabayı Arnavutluk yöneticileri nasıl tescil ediyorlar?
Bu sorumuza sayın maslahatgüzar kısa ve oldukça diplomatça bir karşılık verdi:
“Sosyalizme karşı ayaklamanın ardından doğan karışıklıkta olmuş bu işler.”
Biz maslahatgüzarla konuşurken kafilemizde bulunan ve Arnavutça bilen İzmir Milletvekili sayın Dr. Ramazan Toprak, telaşlandı. Adeta feveran etti.
“Bunlar da nereden çıktı?  Bunları yazacak mısınız?” Kitap araştırma yapılarak yazılır,” dedi.
“Sayın milletvekilim,” dedim, “ben elli yıldır yazan bir insanım. Neyin, nerede, nasıl yazılacağını bildiğimi sanıyorum”
Sayın Toprak, bir gün sonra otobüste gönlümü aldı ama gene “Şu Mersedes işini yazmasanız iyi olur,” dedi. Ne gördüm, ne işittiysem onu yazdım. İnşallah çok nazik, çok hatırşinas bir insan olan, yalnız seçmenlerinden değil, hekim olarak çalıştığı yerlerde de büyük bir sevgi ile insanları kendisine bağlamış bulunan Toprak’ı üzmemişimdir.
Mersedes öyküsü yalnız Arnavutların öyküsü değil. Kosova’da da, Makedonya’da da  - Arnavutluk’ta olduğu gibi fazla olmasa da- Mersedesler gördük. Bunlar da Almanların sigorta soygunculuğu oyunuyla buralara getirilmiş.
Elçi vekiline ve görevlilerine teşekkür ederek elçilikten ayrıldık. Dış avluya çıktığımızda elçilikte görevli Arnavut asıllı genç:
“Şu an kriz yaşasa da Türkiye güçlü bir devlet. Irak Savaşı’na asker göndermedi ama Irak’a giden 35 bin Arnavut askerinin silahları, elbiseleri, arabaları Türkiye’den gitti,” dedi.
Genç adam bunları söyledikten sonra göğsünü gerdi. Sözlerini şöyle bitirdi:
“Türk ordusu dünyanın en güçlü ordusudur,”
Elçilikten dönüşte bir süre gene dolaştık. Gece gezdiğimiz yerleri gündüz gezerken bir şey dikkatimi çekti. Tiran’da çok sayıda turizm bürosu var. Bunların ne içinde ne de önlerinde hiçbir kalabalık yoktu. Bürolarda sayıları fazlaolmayan görevliler oturup duruyorlar.
Sokaklarda da turiste benzer insanlara rastlamadık. Kaldığımız otelde de bizden başka kalanlar yoktu.
Maslahatgüzardan öğrendiğimize göre Arnavutluk’la yıl da bir milyon kadar turist gelmekte imiş. Arnavutluk aslında turizm için eşsiz fırsatları olan bir ülke. Doğa var. Deniz var. Geniş alanları kaplayan dağlar, yaylalar var. Özellikle yemek turizmi büyük atılımlar yaratabilir. Yaylalarda doğal koşullarda yetiştirecekleri hayvanların etinden yapılan yemekler boğazlarına düşkün Almanlar, Fransızlar ve öbürlerini buraya çekebilir. Arnavutluk aynı zamanda Avrupa’nın göbeğinde bir Akdeniz ülkesi. Bağcılık, şarapçılık geliştirile bilir. Macaristan uygun olmayan ikliminde yetiştirdiği yenilemeyecek kalitedeki üzümlerden ürettiği şarapları, Türkler den öğrendiği gulaş (kul aşı) ile nerdeyse İspanya kadar turist çeken bir ülke. Arnavutluk bir Akdeniz ülkesi. Her ne kadar ılıman iklim etkisini daracık bir kıyı bölgesinde gösteriyorsa da buralarda üzüm, narenciye, zeytin gibi ürünler yetiştiriliyor. Kıyı kenti Durres’te güel şaraplar üretildiğini söylediler. Buradan aldığım küçük bir şişe votkanın Türkiye’ye dönünce Rus votkalarından aşağı kalmadığını gördüm.
Arnavutluk kalkınmasında turizm öncü olabilir. Ne var ki şimdiki durumda biraz zor görünüyor. Yeterli yol yok bir kere. Oteller yok. Alt yapı hiç yok.

 

 

 

BU ÇALIŞMA TELİF ESERİDİR İZİN ALMADAN  KULLANMAYINIZ  corumlu2000@gmail.com

Önceki Sayfaya gitmek için tıklayınız

Bir sonraki sayfaya gitmek için tıklayınız

 04

Kitap içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

Önceki Sayfaya gitmek için tıklayınız

Bir sonraki sayfaya gitmek için tıklayınız

ÇORUM
Çorum işlek yol uğrağı
Karadeniz iner geçer.
Sırla dolu her bucağı
Hatti, Hitit konar geçer,
Ovası, dağı, yaylası,
Harmanlar dolu buğdası,
Yüzlercedir fabrikası
Değirmenler döne geçer,.
Leblebisi çıtır çıtı,
Düğün dernek gönül hatır,
Boş geçme al, bir şey götür,
Elden ele hüner geçer.
Tandır kebap, kuyu kuyu,
Lezzet değil sanki büyü,
Budaközü, Çorumsuyu,
Kızılırmak kenar geçer.
Önleri iğdeli köyler,
Yalnızlık türküsü söyler,
Yiğidi gurbete gider,
Özlem özlem yanar geçer.

 

 

 

 

 

 

BU ÇALIŞMA TELİF ESERİDİR İZİN ALMADAN  KULLANMAYINIZ  corumlu2000@gmail.com

Önceki Sayfaya gitmek için tıklayınız

Bir sonraki sayfaya gitmek için tıklayınız

 05

Kitap içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

Önceki Sayfaya gitmek için tıklayınız

Bir sonraki sayfaya gitmek için tıklayınız

ŞİİR
Karanlık gecede uçuşur kuşlar,
Süzülüp inerler siyah düşlerden.
Ryüzüne isyandadır baykuşlar,
Azap oku gibi fırlarlar yerden.
Ezinç, acı, çile, pişmanlık, korku,
 
Durgun güller açan hüzün yağmuru,
Ruhta tortulaşan isyan çamuru,
Gökten damla damla süzülüşlerden.
Gecenin onulmaz sancısı şiir,
İnce altın bin imbikten çekilir,
Bunalım, çalkantı, karanlık, zifir,
Ve donmuş, yarım kalmış gülüşlerden.
 

 

 

 

 

 

BU ÇALIŞMA TELİF ESERİDİR İZİN ALMADAN  KULLANMAYINIZ  corumlu2000@gmail.com

Önceki Sayfaya gitmek için tıklayınız

Bir sonraki sayfaya gitmek için tıklayınız

 06

Kitap içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

Önceki Sayfaya gitmek için tıklayınız

Bir sonraki sayfaya gitmek için tıklayınız

ANADOLU
Dertlerin acıların
Anası Anadolu!
Yurtların en güzeli,
En hası Anadolu !
 
Kaç millet geldi geçti,
Kaç fatih iz bıraktı.
Bağrında kaç köy doğdu,
Kaç anne ocak yaktı.
 
Selam sana geçmişten
Gelecekten selam.
Kız kardeşim harmanda
Tandır başında anam.
 
Pekmez kaynatılıyor,
Bozuldu bitti bağlar.
Davul zurna çalıyor,
Ayşe’nin düğünü var.
 
Halay,zeybek,bar efem,
Sana meydan dar efem,
Kartal gibi çök yere,
Ses versin dağlar efem !
 
Ey anne Anadolu!
Evim,toprağım,tarlam.
Kurak,çorak bozkırlar,
Bire yüz veren ovam!
 
Bin yıllık geçmişimiz,
Uğrunda savaşımız,
Gurbette sılamızsın,
Ekmeğimiz,aşımızsın.
 
Ey sonsuz Anadolu
Anaların anası,
Yurtların en güzeli,
Vatanların en hası.
 
 
 
 

BU ÇALIŞMA TELİF ESERİDİR İZİN ALMADAN  KULLANMAYINIZ  corumlu2000@gmail.com

Önceki Sayfaya gitmek için tıklayınız

Bir sonraki sayfaya gitmek için tıklayınız

 07

Kitap içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

Önceki Sayfaya gitmek için tıklayınız

Bir sonraki sayfaya gitmek için tıklayınız

DERECİK
Kaynağın karlı dağ mı,
Ey çağlayan derecik .
Sesin bir şarkı gibi,
Şırıl,şırıl incecik
 
O dağlardan aşağı,
Çağlayanlar atladın,
İndin düz ovalara
Duruldun rahatladın.
 
Ağaçlar arasından
Şimdi yavaş yavaş ak
Gökyüzü aynan olsun
Gece yıldızlara bak.
 
Sesler götür buradan
Kokular,renkler taşı,
Kıvrılıp bükülerek,
Ak oynaşı,oynaşı.

 

 

 

 

 

BU ÇALIŞMA TELİF ESERİDİR İZİN ALMADAN  KULLANMAYINIZ  corumlu2000@gmail.com

Önceki Sayfaya gitmek için tıklayınız

Bir sonraki sayfaya gitmek için tıklayınız

 08

Kitap içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

Önceki Sayfaya gitmek için tıklayınız

Bir sonraki sayfaya gitmek için tıklayınız

KİMSESİZ ADAM
Karşı evde bir dede var
Tek başına yalnız yaşar
Eskiden yurt için gitmiş
Düşmanlarla savaş etmiş.
Yakınları birer birer
Onu koyup gitmişler.
Kalıvermiş yapayalnız.
Gelip giden,kimsesi yok
Kimseye sezdirmez ama
Bekler,konu komşu ona,
Arada bir uğrasınlar,
Hatırcığını sorsunlar
Bu kadarcık,bir yalancık,ona yeter.
Yüreğini mutlu eder.
 
 
 

BU ÇALIŞMA TELİF ESERİDİR İZİN ALMADAN  KULLANMAYINIZ  corumlu2000@gmail.com

Önceki Sayfaya gitmek için tıklayınız

Bir sonraki sayfaya gitmek için tıklayınız

 09

Kitap içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

Önceki Sayfaya gitmek için tıklayınız

Bir sonraki sayfaya gitmek için tıklayınız

BİR DAMLA YAĞMUR
Bir damla yağmur,
Sığdırır içire
Yeşil bir ağacı
Çiçekli bir çayırı.
Bir damla yağmur,
Gelişir uzaklardan
Başak kokularını
Yeşil yeşil uçan.
 
Bir damla yağmur,
Büyütür düşleri
Dallardan
Mavi mavi damlayan.
 
Bir damla yağmur,
Sürükler
Milyonlarca damlayı
Göğün yedinci katından.
 
 
 
 
 
 

BU ÇALIŞMA TELİF ESERİDİR İZİN ALMADAN  KULLANMAYINIZ  corumlu2000@gmail.com

Önceki Sayfaya gitmek için tıklayınız

Bir sonraki sayfaya gitmek için tıklayınız

 10

Kitap içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

Önceki Sayfaya gitmek için tıklayınız

Bir sonraki sayfaya gitmek için tıklayınız

AİLEMİZ
Ailemiz dört kişi.
Mutlulukta yok eşi,
Annem,babam,ablam var,
Dedemler ayrı yaşar.
 
Sık sık gelirler bize,
Gün doğar evimize
Hasta olsak birimiz,
Üzülürüz hepimiz.
 
Birimizin sevinci,
Mutluluğa erinci
Hepimize car verir,
Sonsuz heyecan verir.
 
Ailemiz dört kişi
Paylaşırız her işi,
Her zorluğu yeneriz,
Mutlu yaşar gideriz.
 
 

 

 

 

 

 

 

 

BU ÇALIŞMA TELİF ESERİDİR İZİN ALMADAN  KULLANMAYINIZ  corumlu2000@gmail.com

Önceki Sayfaya gitmek için tıklayınız

Bir sonraki sayfaya gitmek için tıklayınız

11

Kitap içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

Önceki Sayfaya gitmek için tıklayınız

Bir sonraki sayfaya gitmek için tıklayınız

MENEKŞELER
Vadinin kuzey yakası,
Gür yapraklı meşeler,
Çağırır beni,
Mor menekşe ormanı.
Bir sevgilim vardı,
On beşti yaşı.
Menekşe toplardık,
Kara tavuklar uçardı.
Yürüyüp gittim,
Menekşeler kokuyordu.
Köy değirmeni yıkılmış,
Eteğindeydi bayırın.
Bir demet menekşe topladım,
Gözlerinin rengi
Mor mu siyah mıydı?
Aradan kırk yıl geçti.
Büyüsün oralarda
Mor menekşe ormanı.
Koklarken hatırladım,
Bir sevgilim vardı.
 
 

BU ÇALIŞMA TELİF ESERİDİR İZİN ALMADAN  KULLANMAYINIZ  corumlu2000@gmail.com

Önceki Sayfaya gitmek için tıklayınız

Bir sonraki sayfaya gitmek için tıklayınız

corumlu2000@gmail.com
Mahmut Selim GÜRSEL
yazarlarımız yaptıkları paylaşımlardan sorumludur.
Sitemiz ve yazarlarımız;hukuka, yasalara, telif haklarına ve kişilik haklarına saygılı olmayı amaç edinmiştir.