İÇİNDEKİLER TIKLAYARAK GİDİNİZ!

TAKDİM
Emine Sevinç ÖKSÜZOĞLU HAYAT HİKAYESİ
 
BU ÇALIŞMA TELİF ESERİDİR İZİN ALMADAN  KULLANMAYINIZ  corumlu2000@gmail.com
corumlu2000@gmail.com
Mahmut Selim GÜRSEL   
yazarlarımız yaptıkları paylaşımlardan sorumludur.
Sitemiz ve yazarlarımız;hukuka, yasalara, telif haklarına ve kişilik haklarına saygılı olmayı amaç edinmiştir.

 01

Kitap içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

Önceki Sayfaya gitmek için tıklayınız

Bir sonraki sayfaya gitmek için tıklayınız

TAKDİM

            Bu sanal kitapta bulunan çalışmalar; arkadaşlarımızla birlikte basılı olarak yayımladığımız 53 sayı “Çorumlu 2000 Aylık Kültür Sanat Tarih ve Edebiyat” dergimiz ve 54’üncü sayıdan sonra da sanal olarak yayımladığımız dergi ile “Sarı Çiğdem Şiir Defteri” dergimizde yayımlanmış çalışmalardan derlenmiştir

Tarafımdan arkadaşıma bir ufak armağan olarak hazırladığım bu sanal çalışmamda onların da çalışmalarını derli toplu olarak sizlere sunmak amacı taşımaktadır.

Çalışmalarımın bir sanal kitaplık olarak sizlere ulaşması ve sizlerinde bilgilenmenizi ve ilgileneceğinizi ummaktayım.

Mahmut Selim GÜRSEL

 

BU ÇALIŞMA TELİF ESERİDİR İZİN ALMADAN  KULLANMAYINIZ  corumlu2000@gmail.com

Önceki Sayfaya gitmek için tıklayınız

Bir sonraki sayfaya gitmek için tıklayınız

 02

Kitap içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

Önceki Sayfaya gitmek için tıklayınız

Bir sonraki sayfaya gitmek için tıklayınız

Emine SEVİNÇ ÖKSÜZOĞLU
                20.01.1974 yılı Gaziantep doğumlu olan Emine Sevinç Öksüzoğlu; sahne sanatları ve Tiyatro oyunculuğu üzerine eğitim gördü. Gaziantep Devlet Tiyatrosu Onat Kutlar Sahnesi’nde, sahne yönetmenliği de yapan Öksüzoğlu, Türkiye genelinde birçok oyunlar sahneledi. A.Ü. TÖMER Gaziantep şubesinde Sahne Sanatları, Diksiyon, Diyafram ve Tiyatro oyunculuğu üzerine öğretmenlik yaptı. Uzun seneler sahne tozu yutmasına rağmen, çok sevdiği Edebiyat’tan hiç bir zaman ayrı kalmadı.
          Şiirleri, öyküleri, edebiyat ve felsefe üzerine yazıları, yerel ve ulusal olmak üzere yazılı ve görsel basında yer aldı. Bazı yerel ve ulusal yayın organlarının kültür sanat ve edebiyat sayfalarında sanat yönetmenliği yaptı. Birçok edebiyat antolojilerinde ve “Yaşayan kadın şairlerimiz”  isimli ansiklopedi de şiirleri ve sanat yaşamı yer aldı.  Ayrıca 2007 yılında yayımlanan,   10 ciltlik   “Türkiye Edebiyatçılar ve Kültür Adamları Ansiklopedisi” nde eserleri ve sanat yaşamı yer aldı.
           13.04.1997 yılında “Mustafa Kemal Atatürk ve Şiir” konulu üç boyutlu resim ve şiir sergisi açtı.  Bu sergi ulusal ve yerel basında uzun bir süre yer aldı. Şiirlerinden bazıları ses sanatçısı ve bestekâr Sayın Gül Kansu tarafından bestelendi. Birçok şiiri farklı dillerde çevrilerek ses bulmuştur. Ünlü şair Naser Feiz tarafından Farsça’ya çevrilen şiirleri, Tahran’ın  önde gelen sanat ve  edebiyat dergilerinde yayımlanmış ve ilgi ile karşılanmıştır. Özellikle Azerbaycan da “Güneş Yüzlü çocuklar” isimli öykü kitabından yola çıkarak, “Güneş Çöhreli Gız” adı verilen Emine Sevinç Öksüzoğlu’nun şiir ve öyküleri büyük beğeni toplamıştır. Şiirleri usta kalem Can Yücel başta olmak üzere, şairler ve eleştirmenler onun eserleri hakkında görüş ve yorumlarını belirterek, “İnsani duyarlılığı yoğun olan Öksüzoğlu, şiiri kendisi için değil kâinat için yazıyor” dediler. Öksüzoğlu; katıldığı konferans, sempozyum ve panellerde Edebiyat, Şiir ve Felsefe alanında konuşmalar yapmıştır.
            21 Nisan 1996 yılında 4. Dünya Şairler Gününün ve 26 Nisan 1997 yılında da 5. Dünya Şairler Gününün organizasyonunu yaptı. Sevgi, barış, kardeşlik ve dostluk çağrısıyla, yurt içi ve yurt dışından birçok şair ve yazarı aynı çatı altında toplayarak,  görkemli bir organizasyona imza attı. Güneydoğunun incisi olan Gaziantep’in tanıtımına, dünya çapında katkıda bulundu. Bu başarılı çalışmalarından dolayı kendisine bestekâr Gül Kansu tarafından “Gaziantep’in Altın Kızı” adı verilmiştir.
            02.11.1996 yılından bu yana, hemen hemen her yıl Tüyap kitap fuarı başta olmak üzere, yurt içi ve yurt dışında imza günlerine, şiir resitallerine ve konferanslara davet edilmiştir.
           10.03.1997 yılında Kosova’da yayın yapan Bay (Balkan Aydınları ve Yazarları) Kültür ve Sanat Dergisi tarafından “Kültür Elçisi”  olarak ödüllendirilmiştir.
           26.04.1997 yılında da İstanbul Ana kültür sanat ve edebiyat dergisi tarafından, Türk edebiyatına yapmış olduğu üstün hizmet ve başarılı çalışmalarından dolayı plaketle onurlandırılmıştır.
          Türk Edebiyat dünyasında önemli yer tutan, Türk Edebiyat’ına ve Türk Şiirine hizmet vermiş usta kalemlerin onurlandırıldığı, “Emine Sevinç Öksüzoğlu Kültür Sanat ve Başarı Ödülleri” her yıl büyük bir törenle sahiplerine verilmektedir. Gerçek anlamda edebi kariyeri olan ve Türk Edebiyat dünyasına ciddi anlamda hizmet vermiş kişilere takdim edilen bu ödüller, her yıl dört ayrı kategoride verilmekte olup, bu kategoriler sırası ile;
“Gaziantep Altın Fıstık Türk Edebiyatı Üstün Hizmet Madalyası”
ve Gaziantep Özel el işi Nakkaşe.   (Her yıl bir kişiye)
“Emine Sevinç Öksüzoğlu Türk Dünyası Edebiyat Üstün Hizmet Ödülü”(Bir kişiye)
“Emine Sevinç Öksüzoğlu Türk Dünyası Edebiyat Şeref Ödülü” (Bir kişiye)
“Emine Sevinç Öksüzoğlu Usta Kalem Başarı Ödülleri” (Üç kişiye)
Takdim edilmektedir.
          02.02.1997 yılında Türkiye Şair ve Yazarlar Derneği Gaziantep şubesinin kurucu başkanlığını yapan Emine Sevinç Öksüzoğlu’nun, yurt içinde ve yurt dışında almış olduğu bir çok plaket, şilt ve ödülü mevcuttur. Ağustos 2008 de kısa adı Gasat olan Gaziantep Sanat Topluluğunu kurarak, bu topluluğun Yönetim Kurulu başkanlığını başarı ile yürütmektedir.                   
          İLESAM (Türkiye İlim ve Edebiyat Eserleri Sahipleri Meslek Birliği), Dünya Genç Türk Yazarlar Birliği, Türkiye Yazarlar Birliği ve Türkiye Şairler Birliği üyesi olan Öksüzoğlu;  Evli ve  bir kız,  bir  erkek  olmak  üzere  iki  çocuk  annesidir.
YAYIMLANMIŞ  ESERLERİ :
 
“Sevgiler Günışığında”   (Şiir)     
Ağustos 1996 - Gaziantep Gürsel Yayınları
 
“Bahar Tomurcuğum”   (Şiir)
Mart   1997 -  Adana Aykırısanat Yayınları
 
“Yeşil Gözlerinde Kaybolan Dünya”   (Düz yazı / Öykü / Şiir)
 Eylül 1998 - Ankara  Ürün Yayınları
1998 Moskova Kremlin Kitap Festivalinde 1.lik ödülü ile taçlanmıştır.
 
“Üşümüş Kar Taneleri”    (Şiir)
Eylül 2007 – Gaziantep Sanko Holding Kültür Hizmeti Yayınları
Ahmet Tufan Şentürk Türk Şiirine Hizmet Ödülü kapsamında Seçici Kurul Özel Ödülüne layık görülmüştür.
 
“Güneş Yüzlü Çocuklar”    (Öykü)
Eylül  2007 – Ankara Ürün Yayınları
 
“Düşler Sokağı”   (Şiir)
Nisan 2008 – Ankara Ürün Yayınları
 
“Mitolojik Öykülerle Zodyak Kuşağı”    (Felsefe)
Nisan 2008
 
“İnsanoğlunun Mitolojik Öyküsü”    (Felsefe)
Nisan 2008
 
“Zamansız”   (Şiir)
Azerbaycan Vector Uluslar arası İlim ve Edebi Eserler Araştırma Merkezince yayımlanmıştır.
Temmuz 2008
 
“Hoşça kal Can Azerbaycan”   (Şiir)
Azerbaycan Vector Uluslar arası İlim ve Edebi Eserler Araştırma Merkezince Azeri diline çeviri yapılmıştır.
Yayın aşamasında.
Internet’te Çorumlu 2000 Aylık Kültür Sanat Tarih Ve Edebiyat Dergisi’nde http://corumlu2000.dergisi.info dergimizde vve http://saricigdem.dergisi.info dergisinde yayınlanmaktadır.

 

BU ÇALIŞMA TELİF ESERİDİR İZİN ALMADAN  KULLANMAYINIZ  corumlu2000@gmail.com

Önceki Sayfaya gitmek için tıklayınız

Bir sonraki sayfaya gitmek için tıklayınız

 03

Kitap içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

Önceki Sayfaya gitmek için tıklayınız

Bir sonraki sayfaya gitmek için tıklayınız

EDEBİYAT DÜNYAMIZDAN HOŞ SEDALAR
Sevgili kadim dostum, pek muhterem Sn. Abdullah Satoğlu Beyefendinin 2. cildini çıkarmış olduğu “Edebiyat Dünyamızdan Hoş Sedalar” isimli bu kitap, derin araştırmalar sonucu doğmuş ve okuyucusu ile buluşmuştur. Kitapta 30 tanınmış edebiyat, fikir, kültür ve sanat adamının eserleri hakkında örneklemeler ve değerli bilgiler bulunmaktadır. Kitabın içinde yer alan bu değerli şahsiyetlerden tanıdığım ve usta kalem olarak adlettiğim bazı kalem arkadaşlarımı görmek beni son derece mutlu etti. Ayrıca kitaptan okuduğuma göre, kitabın basım aşamasında olduğu süreçte bazı değerli üstatlarımızın kitabı göremeden hayata veda ettiklerini öğrendim. İşte bu okuduğum satırlar yazımın ana başlığını “Edebiyat Dünyamızdan Hoş Vedalar” olarak koymama vesile oldu.
Ancak bana sorarsanız onlar şahsen aramızdan ayrılmış olsalar da, arkalarında bıraktıkları değerli eserleri ile daima gönüllerde yer alacaktır, yaşayacaktır.
Kayseri’nin yetiştirdiği değerli gazeteci, şair, yazar, kültür ve folklor adamı araştırmacı, mümtaz insan Abdullah Satoğlu; “Edebiyat dünyamızdan Hoş Sedalar” isimli bu kıymetli eserini son derece büyük bir titizlik içinde hazırlamış. Kitapta kimi anlatıyorsa, yazının baş sayfasına anlatılan kişinin fotoğrafını koymuş olması, kitabın daha kolay okunur ve anlaşılır olması bakımından kitaba ayrı bir ahenk katmış. Anlatılan portrelerde şiirlerinden seçilmiş örneklere yer verilmesi, beraberinde yer alan yazılarda lirik bir hava estirmiş.
Anlatımlarında son derece sade, temiz ve arı bir dil kullanan Satoğlu, bu güzel çalışması ile, Türk Edebiyat Dünyasına son derece önemli bir eser kazandırmıştır.
Sevgili dostum, değerli kalem arkadaşım Abdullah Satoğlu’nun güzel kişiliği, her daim gülen yüzü, misafirperverliği, beyefendiliği, insani yönünün kuvvetliliği, duyarlı yüreği, sevgili ve saygılı davranışları ile çevresinde son derece sevilen ve sayılan bir insan olduğu gözle görülür bir gerçektir. Bu gerçek duruş, gelecek kuşaklara muhterem bir kişilik içinde eserlerini büyük bir özenle bırakacaktır.
Bu gönül dostunu, mana da ve madde ayrı ayrı tanımak lazımdır diye düşünüyorum. Manada tanımak için; şiirlerini okumak, zaten onun ruh âlemi içine girmek demek olduğundan pek zor değildir. Maddede tanımak için ise; bu kadar da zahmete gerek yok. Ne kadar faal, ne kadar hareketli, ne kadar atılgan olduğunu, bu meziyetleri kadar da insan sevgisi ile dolu olduğunu ve dost olduğunu bilmeyen yoktur herhalde; çünkü o, bazen Yunus yüreğini taşır yüreğinde, bazen bir Evliya Çelebi olur yazılarında, bazen Molla Fenari olur aziz inancıyla, bazen de küçük bir çocuk olur yüzündeki gülüşüyle, ama her şeyden önce o Türk Edebiyat dünyasının ağabeyidir, kalemi kırılmaz güçlü ve muhterem bir edebiyatçıdır.
Birbirinden değerli birçok güzel esere imza atmış Satoğlu’nun bu kitabını okurken, ufkum ve gönlüm aydınlandı. İyi ki varsın, iyi ki yazıyorsun… Eline, yüreğine, gönlüne sağlık…
“Edebiyat Dünyamızdan Hoş Sedalar” Akçağ yayınlarında gün yüzü görmüş olup, 2. hamur kâğıda, ofset baskı tekniği kullanılarak 176 sayfadan oluşmaktadır.
“Edebiyat Dünyamızdan Hoş Sedalar” kitabını sizde okumak istiyorsanız; Tuna Cad. No:8/1 Kızılay adresinden ya da 0312. 432 17 98 numaralı telefonu arayarak temin edebilirsiniz.
 
 

 

 

 

 

 

 

BU ÇALIŞMA TELİF ESERİDİR İZİN ALMADAN  KULLANMAYINIZ  corumlu2000@gmail.com

Önceki Sayfaya gitmek için tıklayınız

Bir sonraki sayfaya gitmek için tıklayınız

 04

Kitap içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

Önceki Sayfaya gitmek için tıklayınız

Bir sonraki sayfaya gitmek için tıklayınız

BABA İLE OĞUL’UN KADERİ
          Vatani görevini yapmak üzere, henüz yeni doğmuş olan oğlu Hakkı’ yı ve çok sevdiği karısı Hacer’i bırakıp gitmek zorunda kalmıştı. Onları böyle bırakıp gitmek istemiyordu, ama çaresiz mecburdu. Çünkü vatan borcu namus borcu idi!
          Mustafa; askerliğini doğuda yer alan, Şırnak ilinde yapacaktı. Yüreğinde bir sıkıntı sürekli onu boğuyor, neredeyse nefes alamayacak kadar daralıyordu. İlk günler çok zor geçiyordu. Ara sıra eşi ile oğlunun fotoğraflarına bakıp, bir çocuk gibi kendini avutuyordu.
Oğlu Hakkı ve karısı Hacer gözünde tüter olmuştu. Sık sık mektup yazıyor, hasretini böyle dindirmeye çalışıyordu. Hele Hacer den mektup aldığı zamanlar, mektubu öpüyor, kokluyor, tekrar tekrar okuyordu. Hacer de Mustafa’dan gelecek bir mektup ümidi ile sürekli postacının yolunu gözler olmuştu. Kocasından gelen her mektup ta, adeta bir bayram çocuğu gibi seviniyordu. Mektubu okurken oğlu Hakkı’nın da dinlemesi için yüksek sesle okuyor sonra  da  oğlu  ile  konuşuyor, ona  uzun  uzun  babasını   anlatıyordu. Günler günleri, haftalar ayları kovaladı durdu. Sayılı gün geçmek bilmiyordu sanki.
1985 yılının soğuk ve çetin geçtiği bir kış günü, Cudi dağındaki teröristler için bir operasyon düzenlenmişti. Bu operasyonda Mustafa da yer alıyordu.  Mustafa sanki şehit olacağını hissetmiş gibiydi. Kağıdı kalemi bir kez daha eline alıp, karısına ve oğluna bir mektup yazdı. Mektup öyle bir mektuptu ki, okuyanın yüreği yerinden kopuyordu adeta. Operasyona katılmadan önce, oğlu ile karısının fotoğraflarına bir kez daha bakıp, fotoğrafları cebine koydu.
Hacer o gece kâbus denecek kadar kötü bir rüya görmüştü. Sabah uyandğında; “Hayır olsun inşallah” diyerek rüyayı kötüye yormak istemedi. Sürekli kocasına dualar ediyor “Allah’ım onu sen koru.”  diyordu.
Mustafa ise katıldığı operasyonda “Allah’ım eğer bana bir şey olursa, oğlumu ve karımı sana emanet ediyorum, senden başka kimsem yok, sen kudret sahibisin, yaratansın, onları koru yarabbi.” diyerek, karısı ve oğlu için sürekli dualar ediyordu. Atılan kurşunların ardı arkası kesilmiyordu. Kurşun sesleri Mustafa’nın kulağında tınılı bir ses oluşturmuştu sanki. Her geçen dakika da, ölüme biraz daha yaklaştığını hissediyor gibiydi. Zaten bu çatışmada, bu kurşun yağmurunun arasından sağ çıkabilmek mucize gibi bir şey olmalıydı. 
Ertesi gün Hacer’in kapısı acı acı çaldı. Hacer kapıyı açtığında, karşısında bir Jandarma ile rütbesini bilmediği bir asker duruyordu. Hacer o an anlamıştı sanki
-Mustafa’m! Mustafa’m! Ona bir şey mi oldu yoksa?”  Diye sorabildi. Yüreğinde büyük bir acı vardı. Nedense bu acının adını bir türlü koyamıyordu. Kapıdaki Jandarma ve asker:
-Yok, Yok! Kocanıza bir şey olmadı. Feryat figan etmeyin lütfen, sadece sizi ona götürmek için geldik. Hemen hazırlanırsanız iyi olur!
Hacer hemencecik üzerine bir şeyler giydi, oğlunu da battaniyesine sarıp, askerlerle birlikte İl Jandarma’ya doğru yola çıktılar. Yol bir türlü bitmek bilmiyor, uzadıkça uzuyordu. Hacer yol boyunca oğluna sıkı sıkıya sarılıp ağladı. İl jandarmaya gelindiğinde Hacer’i  yüksek rütbeli olduğunu düşündüğü, fakat kim olduğunu bilmediği bir asker karşıladı. Hacer’in sakinleşip, rahatlaması için onunla konuşuyor, sorular soruyordu.  Hacer ise;  yöneltilen bu sorular karşısında, utana sıkıla cevaplar veriyordu. Bir an da tüm cesaretini toplayıp:
-Buraya neden getirildiğimi anlamadım, kimse bir şey söylemiyor, yoksa Mustafa’ma kötü  bir  şey  mi  oldu?”
Karşısında oturan asker bir Hacer’e, bir de kucağındaki bebeğe baktı. Sonra da başını önüne eğerek:
-Üzgünüm, gerçekten çok üzgünüm. Nasıl söyleyeceğimi bilemiyorum. Bunu söylemek benim için gerçekten çok zor. Bu gibi durumlarda ne yapılır, nasıl söylenir onu da bilmiyorum.  Ne yapacaksınız kader işte. Takdir-i ilahi. Başın sağ olsun bacım! Duydukları karşısında adeta dünyası başına yıkılmıştı Hacer’in. Hıçkıra hıçkıra  ağlıyor, göz yaşlarını  tutamıyordu. Kapı çalındı ve bir asker selam vererek odaya girdi. Masaya bir paket bırakıp odadan dışarı çıktı. Masada oturan yüksek rütbeli asker,  Hacer’e bir peçete uzattı. Ardından gelen paketi vererek:
-Kocanızın üzerinden çıkanlar ve özel eşyaları. Bir kaç şehidimiz daha oldu, hepsi için resmi bir tören düzenlenecek. Törende siz de bulunursunuz. Hacer;  perişan  bir haldeydi. İl jandarma’ya ait resmi bir araç Hacer’i evine bıraktı. Yol boyunca kocasını ve birlikte yaşadıkları günleri düşündü. Geride bıraktıkları acı tatlı anıları, bir film şeridi gibi geçti gözünün önünden. Sonra oğlu Hakkı’yı düşündü. Onun babasız büyümesi içini acıtıyordu.
Bu zamanda nasıl bakacaktı ona tek başına?  Şu saatten sonra oğluna hem ana, hem baba olacaktı. Oğluna sıkı sıkıya sarılıp, öpüp kokladı, bağrına basıp, hıçkıra hıçkıra ağlamaya devam etti. Gözyaşları dinmek bilmiyordu bir türlü. Yüreği bu acıya dayanamıyordu. Evine gelir gelmez, kocasının üzerinden çıkan, özel eşyalarının bulunduğu paketi açtı. Bir kaç kıyafeti, karısına ve çok sevdiği oğluna mektup yazdığı kalemi, Hacer ile oğlu Hakkı’nın bulunduğu bir fotoğraf çıktı paketten. Hacer kocasının kıyafetlerini öpüp kokluyor, eşinin asker kıyafeti ile çektirdiği fotoğrafını eline alıp ağlıyordu. Ertesi gün cenaze töreni vardı ve kocası toprağa verilecekti. Hacer bunca acıya nasıl dayanacaktı?... Ya o her şeyden habersiz minicik yavrusu, hiç baba sevgisi tatmadan  nasıl büyüyecekti?...  Hacer çok çaresiz ve yalnızdı…Allah’tan gelen bu ölümü kabullenmekte çok zorlanmıştı. Yüreği yangın yerinin küllerine dönmüştü. Adeta kolu kanadı kırılmış, oğlu ile bu dünya da yapayalnız kalmıştı.  Şu an da tek varlığı oğlu idi. Hiç değilse onun için ayakta kalmalı, en azından kendine daha iyi bakmalıydı.
Cenaze töreni olmuş bitmiş,  Mustafa’sını ebedi yolculuğuna uğurlamıştı. Bu onun hayatındaki en acı günüydü. Bu acı yüreğine kor olup düşmüştü.  Cenaze töreni sonrası evine geldiğinde, postacı eşinin ona şehit olmadan önce yazdığı mektubu getirdi.  Hacer mektubu okudukça yüreğindeki yangın daha da büyüyordu. Sürekli ağlıyor, kendini ağlamaktan geri koyamıyordu.  Gözleri neredeyse fal taşı gibi şişmiş ve kıpkırmızı olmuştu. Bu acıya nasıl direnecekti bilmiyordu. Onsuz bu hayatın yükünü bir başına nasıl taşıyacaktı?...  Dahası çok sevdiği kocası,  Mustafa’sı  olmadan  nasıl  yaşayacaktı?...  Düşündükçe çıldıracak gibi oluyor, üzerine çöreklenen bu sıkıntıdan bir türlü kendini kurtaramıyordu.  Her geçen günün bu acıyı hafifleteceği bir gerçekti. Ama asıl önemlisi, bu günler nasıl geçecekti?... Hacer, minicik oğlu Hakkı ile bu acımasız dünyanın  ağır yükünü kaldırabilecek miydi?...
Günler haftaları, haftalar ayları, aylar yılları kovalamış.  Zorlu geçen 19 yılın ardından Hakkı büyümüş genç, yağız bir delikanlı olmuştu. Tek şey hariç, her geçen gün onlardan çok şey götürmüştü; o da kocası Mustafa’nın acısı, bu gün gibi yüreğinin orta yerinde duruyordu Hacer’in. Tek yaşama gücü, mutluluğu, her şeyi, canı-ciğeri, oğlu Hakkı idi. Hayatını ona adamış, onun mutluluğu ve okuması için adeta saçlarını süpürge yapmıştı. Hayatın getirdiği acımasız ve ağır yaşam koşulları, onları sefaletin ve yoksulluğun içinde yoğurmuştu. Gün ne getirdiyse onunla avundular. Bir gün buldularsa, bir gün bulamadan gün geçirdiler.
Hacer kocasından bağlanan şehit maaşıyla kıt kanaat geçiniyordu. Bu nedenle küçük bir iş yerinde temizlik işçisi olarak işe girmiş, burada az bir maaşla çalışıyordu. Oğlu ise; ancak liseyi bitirebilmiş, girmiş olduğu üniversite sınavını kazanamamıştı. Hacer bu duruma çok üzülüyor, oğlu üzülmesin diye ona belli etmemeye çalışıyor ve sürekli ona moral veriyordu. Ne de olsa, oğlu onun dünyada ki her şeyi, kıymetlisi, tek varlığı ve tek yaşama gücüydü.
Günlerden bir gün Hakkı’ ya asker ocağından çağrı mektubu geldi.  Hakkı üniversite sınavını kazanamadığı için, askerliğini yapıp aradan çıkartmak istiyordu. Annesi ile bu durumu konuştu, fakat annesi bu duruma her ne kadar karşı geldiyse, Hakkı annesini dinlemek istemedi. Çünkü çalışmak, annesine yardımcı olmak istiyordu. Evde boş boş oturmak çok ağırına gidiyordu, lakin hangi iş yerine başvuruda bulunduysa işe alınmamıştı.
Bu durum Hakkı’nın moralini iyice bozmuştu. Her şey üst üste geliyor, bütün aksilikler bir an da yaşanıyordu. Her ne kadar Hacer oğlunu ikna etmek için uğraşsa da,  sonuç olumsuz oluyordu. Hakkı asker olup, vatani görevini yapmak, vatan borcunu ödemek istiyordu. Bu konuda annesinin sözünü dinlememiş,  kararını çoktan vermişti bile.
Nihayet Hakkı’nın ana ocağından ayrılıp, asker ocağına gideceği gün gelmişti. Acemi birliğini Manisa Kırkağaç’da yapacaktı. Asker olmanın verdiği gurur ve heyecanla, gözü yaşlı annesinin elini öpüp, hayır dualarını alarak yola çıktı.
Hacer oğlundan ayrı kalmanın acısını, yüreğinin taa orta yerinde hissediyordu.  Oğlu  için  sürekli  Allah’a   dualar  ediyor,   sık  sık  oğluna mektup yazıyordu.  Aldığı her mektupta derin bir “ohh” çekip,  biraz olsun yüreğindeki  sızıyı  dindirmeye  çalışıyordu.  Bir  yandan  Hakkı’nın  asker kıyafeti ile çektirip, kendisine gönderdiği fotoğrafa bakıyor, bir yandan da mektubu okurken gözyaşlarını tutamıyordu. Oğlunun kokusunu hissetmek için,  mektubu  öpüp  kokluyor  ve  fotoğrafı  baş  yastığının   altına  koyup,  öylece  uykuya  dalıyordu.  Bu ona çok huzur veriyordu.
Hakkı acemi birliğini bitirmiş, annesinin yanına dönmüştü. Ana ile oğul uzun uzun sarılıp, hasret giderdiler. Hacer sağ salim oğluna kavuştuğu için çok mutluydu.  Ne de olsa kaygıları, onca endişesi boşa çıkmıştı. Hakkı’da annesini çok özlemişti. Askerlik anılarını annesine anlatarak, hasret gidermeye çalışıyordu. Bu kısa izin dönemindeki bütün gününü, çok sevdiği annesi ve arkadaşları ile geçirmişti.
Güzel günler su gibi geçmiş, Hakkı’nın usta birliğine gitme vakti gelmişti. Yalnız bir sorun vardı, Hakkı usta birliğine Şırnak’a gidecekti. Oğlunun Şırnak’a gitmesinden dolayı, Hacer’in yüreğine bir sıkıntı gölü dolu vermişti. Yüreği neredeyse nefes bile alamayacak kadar daralıyor, boğuluyordu. Gece olunca uyumak için girdiği yatağında, bir türlü gözüne uyku girmiyor, sabahlara kadar sürekli oğlunu ve şehit verdiği kocasını düşünüyordu.
Uyuduğunda ise; kabus denilecek kadar kötü rüyalar görüyordu. Ne de olsa, kocası Mustafa’da Şırnak’ta askerliğini yaparken şehit düşmüştü. Oğlunun da babası ile aynı kaderi yaşamasını istemiyordu. Bu düşünce Hacer’i çok korkutuyordu. Hacer bunları düşündükçe daha da bir fenalaşıyor, yüreğinde sönen yangın, adeta yeniden alevleniyor,  içini yakıyordu.
Çok mutsuzdu, çünkü çok sevdiği, tek yaşama gücü olan oğlundan yine ayrılacaktı. Üstelik bir de, kocasını şehit verdiği topraklara gönderecekti oğlunu. Sonunda ayrılık günü gelip kapıya dayanmıştı. Oğlunun acısı şimdiden çöreklenmişti yüreğine.
Hacer oğlunu otobüs terminalinde yolcu edip uğurlarken, hem acı acı ağlıyor hem de onu bir daha göremeyecekmiş gibi sıkı sıkıya sarılıyor, onu bırakmak istemiyordu. Hacer’in  bu denli ağlaması, Hakkı’yı  çok üzüyor, annesinin daha fazla göz yaşı dökmemesi için, ona moral vermeye çalışıyordu. Ancak Hacer, yüreğinde yeniden alevlenen bu yangına dur diyemiyordu. Sanki bu acıyı kocası Mustafa’yı şehit verdiğinde de, yıllar önce bir kez daha yaşamıştı. Bu nedenle olmalı ki; aynı acıyı bir kez daha yaşayacak gücü yoktu.
Hakkı otobüse binip, Şırnak’a doğru yol almaya başlamıştı. Hacer ise; gözyaşları içinde, oğlunun arkasından uzun uzun el sallayıp, dualar okudu. Günler geçmek bilmiyordu.
Her geçen gün, yüreğindeki sıkıntı biraz daha büyüyor, neredeyse nefes almak ta bile zorlanır hale geliyordu. Kendince dualar okuyup, Euzu besmele çekip, rahatlamaya çalışıyordu. Oğlundan gelen her mektup ta derinden bir “ohh” çekip, Allah’a şükrediyordu.  Hakkı annesine yazdığı bu mektubunda, okuyanın içini sızlatan ve yürek dağlayan bir şiirle mektubunu bitirmişti.
ŞEHİTLER ÖLMEZ Kİ, ÖLMEZ Kİ ANNE!!
“Anne bu bir ayrılık değil kavuşma
Bir oğlun babasına kavuşması gibi bir şey
Sen demez miydin ki, benim oğlum büyüyecek, askere gidecek
Aslanlar gibi vatanını bekleyecek
Vakit geldi, gidiyorum anne vatanı beklemeye
Anne ağlarsan sadece sevinçten ağla
 
Ancak böyle dayanırım gözyaşlarına
Dün gece nöbetteydim
Gece ilk defa bu kadar güzel ve anlamlıydı
Vatanı bekliyordum
Sen rahat uyu anne
Gözün arkada kalmasın anne
Eğer büyük görev gelirde vatan için can verirsem
Gözyaşların hüzünden değil, sevinçten gururdan olsun anne
Şehitler ölmez ki, ölmez ki anne”
                                          Oğlun Hakkı
 
Hacer mektubu okuduktan sonra: “Hakkı’mın kokusu var bu mektup  ta” diyerek öpüp  kokluyor, bağrına basıyordu. Nedense gelen her mektuptan sonra bile, Hacer’in içindeki sıkıntı geçmek bilmiyordu. Sanki kalbine bir bıçak saplanmış gibiydi. Öyle ki; oğlundan aldığı mektuplar bile, bu sıkıntıyı geçirmiyordu.
Yağmur çisil çisil yağıyordu. Adeta mavi gök eriyor, bahar oluyordu. Toprak kokusu güllerle buluşmuştu. Oysaki mevsim henüz yaz’dı.  Daha dün’e kadar güneş durduğu yerden ayrılmadan, yerküreyi sıcacık sarıyordu. Yol kenarındaki ağaçlar ise; aralıklı olarak asker gibi dizilmiş doğayı seyrediyordu. Birden bire bardaktan boşanırcasına yağmurun böyle yağmasına bir anlam verememişti Hacer.
Penceresinin önünde durup, dışarıda yağan yağmuru seyretmeye başladı. Uzun bir süre, yağan yağmurun penceresinin camına vurarak yere düşmesini seyretti. Sonra aklına, kocası Mustafa’nın şehit haberini aldığı gün geldi. O gün de böylesine deli bir yağmur yağmıştı ve hava çok soğuktu. Hacer’in gözlerinden iki damla yaş süzülüverdi yanaklarına.
Birden bire akılına oğlu Hakkı geldi. Uzun uzun oğlunu düşündü. Koynundan oğlunun fotoğrafını çıkartıp, onu sevdi ve oğlu ile konuştu.
Tam  o sırada kapı çaldı. Hacer kapının çalması ile birlikte kendine geldi. Başındaki eşarbını düzeltip,  fotoğrafı yeniden koynuna koydu ve kapıyı açtı. Karşısında bir  jandarma eri ile, rütbesini bilmediği bir asker duruyordu. Hacer sanki yıllar önce yaşadığı o anı, yeniden yaşıyor gibiydi. Gözleri yine yaşla dolmuştu. Ağlamamak için kendini ne kadar tutmak istiyorsa, gözyaşları da o kadar sel olup akıyordu. Ancak kapısındaki askerler daha hiç bir  söz  söylemeden, onların yüzüne  bakıp:
-Biliyorum, oğlum da şehit oldu değil mi? O da babası gibi bu vatan uğruna gözünü kırpmadan canını feda etti. Askerler ne yapacaklarını, ne diyeceklerini bilmez bir haldeydiler. Sadece askerlerden biri:
-Başınız sağ olsun anacığım. Takdir-i ilahi. Bu cennet vatana hepimiz can kurban.  Oğlunuz Allah’ın sevgili kuluymuş ki; şehitlik mertebesi ile onurlandırıldı. İnanın bana,  diyecek bir söz bulamıyorum. Hacer son derece sakin ve metanetliydi. İçindeki bu anlamsız sıkıntının artık adını koyabiliyordu. Beyninde şimşekler çakıyor, bağrına taş basıyordu. Oysaki kocası Mustafa’nın şehit haberini aldığında, bu kadar metanetli ve sakin olamamış, gözyaşları içinde feryat figan etmişti.
Askerler hiç bir şey söyleyemiyor, ne yapacaklarını bilmez bir halde, kapıda öylece Hacer’i  izliyorlardı.  Hacer ise ağıt yakar gibiydi, yüreğinde ne varsa tek tek söylüyor ve ağlıyordu. Ama nafile, giden geri gelmiyordu. Bir an askerlere bakara:
-Benim Hakkı’m babasının oğluydu.  İçimde hep bir sıkıntı vardı zaten. Demek bunun içinmiş,  demek Hakkı’mın ölüm haberini alacakmışım da ondanmış. Rabbim sizin acınızı sevdiklerinize göstermesin.  Bu acı hiç bir şeye benzemiyor,  yürek yakıyor evladım.
Koynundan oğlunun fotoğrafını çıkartıp uzun uzun baktı. Sonra da:
-Sen de beni yalnız bıraktın oğlum. Tek dalımdın, canımdın,  umudumdun. Yaşama sevincimdin, mutluluğumdun. Şehit karısıydım, bir de şehit anası oldum. Babanın ölüm haberini aldığım gün de böyle yağmur yağıyordu, senin ölüm haberini aldığım gün de yağmur yağıyor.  Bu yağmur gibi, Allah rahmetinizi bol etsin. Mezarınız nur’la dolsun, Bu nasıl bir kadermiş böyle ki, baba oğul aynı kaderi yaşadınız.   
 14. 07. 2006  / ANKARA                                                             
 
 

BU ÇALIŞMA TELİF ESERİDİR İZİN ALMADAN  KULLANMAYINIZ  corumlu2000@gmail.com

Önceki Sayfaya gitmek için tıklayınız

Bir sonraki sayfaya gitmek için tıklayınız

 05

Kitap içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

Önceki Sayfaya gitmek için tıklayınız

Bir sonraki sayfaya gitmek için tıklayınız

ERTELENMİŞ DÜŞLER'İN ŞAİRİ ŞEVKİ DİNÇAL
Senden başka yar bilmem ömür boyu gözüme
Bak de yeter bakarım başım gözüm üstüne
İster aşk denizine ister hicran gölüne
Ak de yeter akarım başım gözüm üstüne
Türk şiirinde bir usta isim Şevki Dinçal. O şiirlerine yüreğini akıtmış, şiirlerini sevgisi ile damıtmış bir şair. Şiirleri ile olduğu kadar, son derece enteresan yaşamı ile de dikkatleri üzerine çekmektedir.
1952 Sivas / Sarkışla doğumlu olan şairimizin, çocukluk yaşamı sokaklarda geçmiş. Bir sokak çocuğu olarak büyüyen ve hayatına kendi elleri ile yön veren, yaşamı herkese ibret olacak bir usta isim. Polis Akademisi'nden 1973 yılında mezun olarak İzmir Emniyet Müdürlüğü' nde komiser yardımcısı olarak göreve başlamış. İzmir-Şanlıurfa-Ankara ve Bursa illerinde Emniyetin çeşitli kademelerinde görev yapmış. 1997-1999 yılları arasında 2 yıl Bilecik İl Emniyet Müdürü olarak çalışmış. Yurt dışında mesleği ile ilgili olarak çeşitli kurs ve seminerlere katılıp, ülkesi için özveri ile çalışıp büyük başarılar göstermiş. Halen Emniyet Genel Müdürlüğü emrinde üst düzey görevini Emniyet Müdürü olarak sürdürmekte, evli ve 1 erkek çocuk babasıdır.
“Ertelenmiş Düşler” şairin en çok ses getiren kitaplarından biridir. O büyük bir ustalıkla kaleme aldığı şiirlerini sevgi ile yoğuruyor, aşk ile dokuyor. Kısacası Şevki Dinçal şiiri iyi biliyor.
 
“Ertelenmiş Düşler” isimli kitabından, sayfa 60
“Mutluluk” isimli şiirinden.
 
Tenine kaç çiçek esansı sinmiş
Kokladıkça sarhoşluğum ondandır
Kaç mehtap sevgiyle aşk ile inmiş
Mutluluk yüzüne baktığım andır.
 
Türk şiirinin beyefendi ismi Şevki Dinçal, yaşamında elde ettiği başarılar kadar, şiirde de son derece başarılı bir isimdir. Yalın dizeleri sevgi, dostluk, barış, özgürlük, doğa izleklerini oluşturuyor. Öznel, güncel olaylar içtenlikle işlenmiş şiirlerinde. Duygular geniş bir yelpazede, bir bir gün ışığına çıkıyor. O şiiri iyi biliyor, güzel nakşediyor kalemiyle. Yer yer karamsar, yer yer iyimser, boyun eğen, kimi kez başkaldıran şiirlerde her şey sevgi için. Beklenti, düş kırıklığı, özlemlerin dile getirilişinde; anılarında, özdeyişlerinde çok şeyin yalan, yalnızca sevginin gerçek olduğunu düşünerek, kapılarınızı karamsarlığa kapatıp sevgiye açıyorsunuz.
“Ben Seni Sevdim Ya” diyen şairimizin bir diğer kitabının adı. Şiirin evreninde dolaşmak ve şiirin içinde yer almak, birbirine çok yakın anlamlar taşıyan iki cümle. Şevki Dinçal için söylenebilecek sözcüklerin en güzelleridir. Çünkü şiirin evrenine ulaşmak için şiirin içinde olmak gerekir. Şairimiz tam isabetli bir noktadadır. Şiirin teması ağırlıklı olarak sevgi, aşk, insan ve doğadır. Sevgi deyince şairde, her türlü sevgi yüreğinde saklıdır ve sevgiyle doludur. Onun aşkı Yunus aşkı gibi yüksek ve derindendir. Suya, yağmura, insana, sanata, doğaya, arkadaşa. Çiçekten böceğe her türlü aşk vardır şiirlerinde.Yani aşk yelpazesi çok geniştir.
 
“Ben Seni Sevdim Ya” isimli kitabından, sayfa 7
“Ben Seni Sevdim Ya” isimli şiirinden.
 
Ben seni sevdim ya ötesi yalan
Bilmesen ne olur bilsen ne olur
Alıştı gözlerim akan yaşlara
Silmesen ne olur silsen ne olur
 
Şiirlerinde yalın Türkçenin mis gibi kokuları tütmekte. Arı saf bir şiir dili var. Anlaşılır sözcükler ile şiirler daha da bir güzelleşmiş durumda. O’nun şiirlerini okuyan herkes kendisinden bir parça bulur. O şiirleriyle, anlaşmazlıkla şiirin şiir olacağını savunanlara da yanıt vermiş oluyor. Doğanın kanunu olan aşkı, insanı giz tutarak sözcüklerde nasıl anlatabilir. Şair o az dille bilinen sözcüklerle ancak anlatılır. O Türk şiirine mührünü basmış usta bir kalem, usta bir şair...
“Ben Seni İki Kişilik Sevdim” şairimizin bir diğer kitabı. Adeta kelimelerle vals yapan, sözcükler arasında ustalıkla köprü oluşturan ve şiirlerine bir mimar edasıyla hükmeden bir şairle karşı karşıyayız. O ne büyük ustalıktır ki; yer yer şiirlerinde sevgiyi sunarken okuyucularına, yer yer bir an da köpürüp kızan bir sevgili olabiliyor. Bu ne büyük bir şiir aşkıdır ki; sevdiklerini şiirlerine konu edebiliyor. Öyle ki oğlu için yazmış olduğu “Sorma Bana Oğlum” isimli şiir bunun için en büyük örnektir.
 
“Ben Seni İki Kişilik Sevdim” isimli kitabından, sayfa 154,155,156
“Ben Seni İki Kişilik Sevdim” isimli şiirinden.
 
Ben seni hep iki kişilik sevdim
Düşlerimiz ayrı olsa da gecelerimiz birdi
Gök kubbenin yıldızları altında
Aynı havayı soluyor aynı sulardan içiyorduk
Aynı zaman içinden birlikte geçiyorduk
Hayalinle yatıyor seninle uyuyordum
Aşkımın ötesinden sesini duyuyordum
O ses ki sen uzakta olsan bile yüreğime yakın kaldı
Mutluluğun yolunda
Ben seni hep iki kişilik sevdim
 
"Söz uçar yazı kalır" demiş atalarımız. Kitap, yazılı bir kaynaktır. Sözle söyledikleriniz unutulabilir, belki hatırlanmaz bile. Ancak, yazılanlar kalıcıdır. Kitap gelecek kuşaklara bırakılabilecek en büyük mirastır bir yazar için. Bundan bin yıl sonra bile bir kitap şairinin adını yaşatır. Çünkü şairler yaşadıkları çağın en büyük tanığıdırlar. Şevki Dinçal'da çağının en büyük tanığı olarak, geleceğe çok nadide eserler bırakacak bir usta isimdir.
“Aşk Ve Ötesi” Şairimizin bir diğer yapıtının adıdır. Daha önce yukarıda da belirttiğim gibi, aşkı şiirlerine ilmek ilmek dokumuş bir isim Şevki Dinçal. Satır aralarına gizlediği yaşamı onun şiirlerine ışık tutmuş, yol gösterici bir rehberi olmuş. Onca yaşadıklarına rağmen hayata sıkı sıkıya bağlanmış. Her daim hayatta yaşadıklarını kaleme alarak, büyük incelik ve ustalıkla şiire aktarmış.
 
“Aşk Ve Ötesi” isimli kitabından, sayfa 100
“Ömrü Yoksa Bu Aşkın” isimli şiirinden.
 
Gece gündüz demeden seni düşünüyorum
Öyle çaresizim ki gönül şaşkın göz şaşkın
Ya gel bitsin hasretim ya da bırak ne olur
Koparılmış gül kadar ömrü yoksa bu aşkın
 
Hatta ülkemizde okuyan insanımızdan çok yazan insanımızın var olduğunu biliyoruz. Hatta öyle bir toplum olduk ki, okumadan yazar çoğunluğu sağlayan bir toplumda yaşıyoruz. Ancak bu çoğunluk içinde şair ve yazar olarak adını duyurabilmek, gelecek kuşaklara kalıcı eserler bırakabilmek çok zor bir durum. Ne var ki, Şevki Dinçal beyefendi bu zoru çoktan aşmış ve adını Türk Şiirine kabul ettirmiş, kitapları ile gelecek nesillere güzel şiirler bırakabilecek bir şairimizdir.
“Sessiz Sesim” Şevki Dinçal beyefendinin, şiirde ben de varım dediği kitaplarından birinin adıdır. Bu kitabı okurken şiirin ruhani derinliklerinde kaybolmamak mümkün mü?Gönül çağlayanından akıp gelen aşk, sevgi ve her temadaki şiirleri o kadar sıcak ve gizemli ki…O’nu okurken duygu dolu, esrarlı içli aleminin deruni ufuklarında seyrana dalıyor insan. Şair adeta tüm ruhunu şiirlerine dökmüş, yüreğindeki haykırışları okuyucularına sunmuş. Bu kitapta topladığı şiirlerinde dikkatimi çeken bir diğer unsur da, hece ölçüsü ve serbest vezinle yazılmış şiirlerini aynı kitapta toplamış olması idi. Şiirsel yolculukta farklı boyutlara ulaştırıyor okuyucularını. İnanıyorum ki dizelerin sıralanışındaki ahenk ve akış, sizi gözlerinizi kırpmadan devama zorlayacaktır...
 
“Sessiz Sesim” isimli kitabından, sayfa 125
“Yağmurlar Dursun Sözünde” isimli şiirinden.
 
Yağmurlar son defa dursun sözünde
Sevgi toprağında çatlasın tohum
Benim için bir kez yansın özünde
Açılan güllerden dem alsın ruhum
 
Şevki Dinçal beyefendi, yaşadıklarının gölgesinde kalmayıp, kendisi nereye giderse gölgeyi o tarafa yönlendirmiş bir isimdir. Belki de şiirde bu kadar başarılı olmasının sırrı da bu olsa gerek. Çünkü o yaşıyor, yaşadıklarını ilmek ilmek dokuyup şiirle buluşturuyor, sonra da okuyucularına sunuyor. Her şeyden önce büyük bir yürek taşıyor ve o yürek şairimize bu güzel dizeleri yazdırıyor.
“Arayış” diyen şairimiz, bir solukta okunan şiirleri ile başarılı bir yapıt sergiliyor okuyucularına.. Şiirlerinde sevgi ne kadar ağır basarsa, o kadar da duygu çiçekleri gönül bahçesinde açar. Günleri şiire gebe… Şevki Dinçal, şiiri bir arayış içinde olan ve şiirle iletişim kurmak, yaklaşmak, bir şefkat yüreğiyle sığınmak, ısınmak istiyor. Ne kadar güzel…Şiirlerinde bir beklentiyi, sevgiyi, barışı, nefretten uzak kalmayı yeğliyor, daha doğrusu sevgi görüşünün ürünlerini buluyoruz bu kitabında. Bu görüş çok net çıkıyor karşımıza. Hiç zorlanmadan dizeleri yerli yerinde oturtuyor. Hiç sınır tanımadan özgürce dolaşıyor şiir. Yalın, süs-müs yok, duygu dolu dizeler...
 
“Arayış” isimli kitabından, sayfa 11
“Arayış” isimli şiirinden.
 
Duydum beni çağıran mutluluğun sesini
Yol yürüdüm iz sürdüm hissettim nefesini
Sevgi şölenlerinde nice aşkla tanıştım
Sabrım o sonsuzluğun kaldırdı peçesini
 
Sevgili Dinçal; şiiri iyi biliyor. Kendine özgü ve hayat yaşamı içinde sevgi taşıyıcısı oluyor. Yer yer şiirlerinde duygusallığından umutsuzluğa kapılıyor, karamsarlığıyla karşı karşıya kalıyor. Ölü bir beden ya da bir iskelet oluyor. Ama yine de ümidini kaybetmiyor. Genelde sevgiyle nakşediyor şiirlerini. Belli bir başarı çizgisine ulaşmış olması, bize bundan sonra ki çalışmalarının daha da farklı olacağı hakkında umut veriyor...
“Hüzün Sokağında Aşk” sevgili kalem arkadaşım Şevki Dinçal beyefendinin en farklı, göze çarpan yapıtlarından biridir diyebilirim. Bu kitabında her kıta arasına bir motif döşemesi yapılmış, okuyucunun ruha olduğu kadar, göz zevkine de hitap edilmiş...
Bilirsiniz ki; bir şairin bütün şiirleri aynı düzeyde olamaz. Bir kitabı bazı şiirler kurtarır; çünkü şair sanatçılık damgasını asıl o şiirlere vurmuştur. Şevki Dinçal beyefendi de; duygulu, içten bir insan ve şair arkadaşımızdır. Onu yakinen tanıyor olmam bana bu satırları yazarken hiç zorlamaya düşmeden yazmama vesile oluyor. Şiirleri umut veriyor ve her an yeni, özgün ürünler doğuracağına inanıyorum...
“Hüzün Sokağında Aşk” isimli kitabından, sayfa 37
 
Ey hayaller ötesi ey zamanlar öncesi
Senin adınla dolu artık gönül güncesi
Kim bilir sen de bir gün sevmeyi öğrenirsin
Senin de yüreğinden duyulur aşkın sesi
 
Şiir dostum, sevgili arkadaşım Şevki Dinçal beyefendinin kaleme aldığı şiirlerinde, arı, duru ve yoğun duygular içinde kaleme alınmış olması, her insanın iç dünyasında tezahür edebilen acılar, özlemler, arayışlar, haykırışlar, baş kaldırılar göze çarpmakta. Şiirlerinde estetik ve mesaj önemli yer tutmakta. Her insanın yaşayabileceği, hayallerin ve yaşadığı hayat kesitlerinden pasajlar bulmak mümkün. Zaten şiirin kalitesi halkımızın anlayacağı nitelikte olanıdır. Şairimiz de bu dili şiirde ustaca kullanmış. Bu çalışmalarının devamı daha da kalitede eserler çıkartacağının bir işaretidir...
“Mevlanaca” şairin tasavvuf aleminde gezinti yaptıran, son derece güzel şiirlerinin toplandığı kitabının adıdır. Güzel gören, güzel düşünür, güzel yazarmış. Şevki Dinçal da güzellikleri görüp, düşünmüş ve ustaca kaleme almış bir şairimizdir...
Bazı insanlar vardır; uzun yaşamak için değil, doğru yaşamak için çalışıp çabalarlar.
Bazı insanlar vardır; başkaları ile ilgilenir, çok kısa zamanda dost bulur, dost kazanır.
Bazıları da; başkalarının kendisi ile ilgilenmesini bekler ve hayatı boyunca dost bulamaz.
Bunları yazmakla nereye varmak istediğimi, ne demek istediğimi, Şevki Dinçal beyefendiyi benden daha iyi tanıyanlar gayet basit anlamışlardır diye düşünüyorum. İyilik, doğruluk, dost kazanmak, mertlik, kadir bilirlilik ve alçak gönüllülük meziyetlerine şiir kitapları ile doğru yaşamak için çalışıp çabaladığını da bizlere göstermiştir. “Mevlanaca” isimli kitabı ile; sevgi ekmiş, sevgi biçmiş adeta...
 
“Mevlanaca” isimli kitabından, sayfa 45
“Mevlanaca” isimli şiirinden.
 
Şu hayatın gözlerine
Bak bakalım Mevlana'ca
Bin ırmağın suyu ol da
Ak bakalım Mevlana'ca
 
Bu gönül dostunu, mana da ve madde de ayrı ayrı tanımak lazımdır. Mana da tanımak için; şiirlerini okumak, zaten onun ruh alemi içine girmek demek olduğundan pek de zor değildir.
Madde de tanımak için ise; bu kadar da zahmete gerek yok. Ne kadar faal, ne kadar hareketli, ne kadar atılgan olduğunu, bu meziyetleri kadar da insan sevgisi ile dolu olduğunu ve dost olduğunu bilmeyen yoktur herhalde. Hele ki Mevlana üzerine yazılmış bu kadar şiirlerinden sonra ne denilebilir ki!...
“Yokluğa Adanmış Aşk” şairin Eylül 2008 de gün yüzü görmüş bir diğer kitabı. Şiir; insan ve onun içinde yer aldığı toplumun sürekli beslediği, geliştirdiği, birikimlerini kuşaktan kuşağa aktardığı bir sevgi dağarcığı, bir sevgi seli, bir iletişim aracıdır. İnsanlar arasında sevgiyi en güzel anlatan; söz olursa şiir, nağme olursa şarkıdır. Gerçeğin ta kendisi ve evrenseldir. Güzelliği, sevgiyi simgeleyen en etkili iletişim aracıdır şiir. Bu aracı en güzel şekilde kullanan Şevki Dinçal beyefendi ise; aşk' a dair neler adamamış ki şiirlerinde?...
Kendini şiir dünyasına kabul ettirmiş bu usta isim; şiirlerinde neyi konu ediyorsa, okuyucusunun o konunun derinliklerinde adeta kayboluşuna zemin hazırlıyor olması da dikkat çekici bir diğer unsurdur. Şiirin tadını okuyucusuna öyle tattırıyor ki, okuyucu şiirlerinden vazgeçemiyor. Şiir tadını zedelemeyen, serbest ve hece vezniyle harmanladığı şiir kitabında kendi mesajını veriyor okuyucuya sevgili Dinçal. Zaten şiir mesaj demektir... İyi veya kötü mesaj...
 
“Yokluğa Adanmış Aşk” isimli kitabından, sayfa 122,123
“Yokluğa Adanmış Aşk ” isimli şiirinden.
 
Ah benim dalgın gönlüm
Dağınık duygularda arama yarını
Rengi ıslak bakışlarla
taşımaz kendini uzağa gözler
Hep aynı düşmez
güne zamanın gölgesinde
Suskunluğu giyinse de
dilde eğlenmez sözler
 
Şevki Dinçal... Aşk şairi.
Şevki Dinçal... Mevlana şairi.
Şevki Dinçal... Arayışların şairi.
Şevki Dinçal... Ertelenmiş düşlerin şairi.
Şevki Dinçal... Sessiz seslerin şairi.
 
Daha başka ne söylenebilir ki onun için.... Onu tanımaktan son derece gurur duyduğum sevgili kalem arkadaşımın bu güne kadar yayımlanmış yapıtları ise şunlardır:
 
Şiir Kitapları
Sır Defteri
Sır Değil Artık
Damladan Deryaya
Rubailer
Ertelenmiş Düşler
Arayış
Aşk ve Ötesi
Sessiz Sesim
Hüzün Sokağında Aşk
Melekler Aşk Acısı Çeker mi
Ben Seni Sevdim Ya
Ben Seni İki Kişilik Sevdim
Mevlanaca
Güncel Anı
İçimizdeki Yarın
 

BU ÇALIŞMA TELİF ESERİDİR İZİN ALMADAN  KULLANMAYINIZ  corumlu2000@gmail.com

Önceki Sayfaya gitmek için tıklayınız

Bir sonraki sayfaya gitmek için tıklayınız

 06

Kitap içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

Önceki Sayfaya gitmek için tıklayınız

Bir sonraki sayfaya gitmek için tıklayınız

KAMBUR FATMA
          Güneydoğudaki bir şehrin, küçük ve şirin bir mahallesiydi burası. İnsanların birbirine yardım ettiği, güzel ilişkilerin kurulduğu, büyüğün küçüğü sevdiği, küçüğün büyüğü saydığı güzel bir mahalleydi. Komşuluk ilişkileri öyle güzeldi ki; sanki bir aile gibiydi mahalle halkı. Herkes birbirinin derdine koşar, yardımcı olurdu. Bu mahalle de yaşayan, gerçekte de kambur olan, ve adını sırtındaki kamburundan alan, kambur Fatma adında yaşlı,  hiç evlenmemiş ve kimsesiz bir hanım yaşardı.
          Bu hanımla mahallede ki tüm çocuklar dalga geçer, alay ederlerdi. Mahallenin bir başından diğer başına kadar taş atarak kovalar, sonra da Kambur Fatma’nın canını acıtarak onu hırpalarlardı. Kambur Fatma bu duruma çok üzülse de bir şey demez, olanları çocukluklarına verirdi. Yalnız mahallede Hatice adında öyle bir kadın vardı ki; o kambur Fatma’yı hiç sevmez onu her gördüğünde yüzüne tükürür, kamburuyla dalga geçer ve alay ederdi. Çocuğunu da bu konuda sıkı sıkıya tembih eder, onunla dalga geçmesini söylerdi. Oğlu Hasan da annesinin sözünü dinleyerek arkadaşlarını etkileyip, kambur Fatma ile aşağılayıcı davranışlarda bulunurlardı.
Mahalleli Hatice’ye her ne kadar kambur Fatma’ya böyle davranmaması gerektiğini söylese de, o buna aldırış etmez alaycı tavırlarıyla komşularını hiçe sayıp, yine bildiğini okurdu. Kambur Fatma’nın ihtiyaçları ise mahalleli tarafından karşılanır, ona olan sevgilerini gösterirlerdi.
Günler günleri, kovaladı durdu. Aradan epey bir zaman geçti. Gel zaman git zaman, kambur Fatma ile dalga geçip, yüzüne tüküren Hatice hastalanıp, yatağa düştü. Çok acılar çekiyordu. Ağrıları yüzünden nefes bile alamaz hale gelmişti. Hatice’nin kocası Mahmut, sonunda Hatice’yi şehirdeki hastaneye götürdü. Röntgen filmleri çekildi, kan ve idrar tahlilleri yapıldı. Sonuç itibari ile Hatice böbrek yetmezliğinden dolayı son derece acı içinde kıvranıyordu. Acilen uygun bir böbreğe ihtiyacı vardı. Yoksa belli bir zaman sonra böbrek iflas  edecekti. Hatice ölümün o soğuk nefesini hissetmeye başlamıştı bile. Hatice’nin kocası Mahmut, karısının çektiği acılara dayanamıyordu. Gün geçtikçe gözlerinin önünde karısı eriyip bitiyor ve Mahmut hiç bir şey yapamıyordu. Çünkü karısına böbreğini vermek istemiş fakat doktorlar çıkan tahlil sonuçlarının uygun olmadığını belirtmişlerdi.
Mahmut mahalledeki komşularına uygun bir böbrek aradıklarını, bulunmadığı takdirde karısının öleceğini söylemişti. Ne var ki; kim böbreğini vermek istediyse sonuçlar negatif çıkıyordu. Mahmut’un ümidi iyice azalmıştı. Hatice ise dinmek bilmeyen acılar içinde kıvranıp duruyordu.  Hatice acılar içinde inledikçe, Mahmut bir şeyler yapamamanın ezikliği içinde üzüntüden kahroluyordu. Karısını çok seviyordu, ne de olsa oğlunun annesiydi. Hatice hasta yatağında yatarken, Sürekli oğlu Hasan’ı ve kocasını düşünüyordu. “Eğer ölürsem oğluma kim bakar, kim ona annelik eder. Mahmut’uma kim aş pişirir, kim onun çamaşırlarını yıkar” diye düşünüp hayıflanıyordu. Özellikle oğlu Hasan gözünün önünden gitmiyordu bir türlü. O annesinin bir tanesiydi, kıymetlisiydi, canıydı, ciğeriydi çünkü.
Mahmut’un ve Hatice’nin ümidi iyice kesilmişti ki; günlerden bir gün mahallenin ileri gelenlerinden olan, Emine teyze adındaki yaşlı bir hanımla kambur Fatma, Hatice’nin hastanedeki odasına girdiler. Onları Hatice’nin kocası Mahmut “hoş geldiniz” diyerek karşıladı. Hatice’nin konuşacak dermanı olmadığından hiç seslenmedi, sadece konuşulanları dinleyebildi.
Emine teyze Mahmut’u dışarı çağırarak konuşmak istediğini söyledi.  Kambur Fatma, Emine teyze ve Mahmut odadan dışarı çıkıp, kapı önünde konuşmaya başladılar. Emine teyze Mahmut’a, kambur Fatma’nın böbreğini vermek istediğini söyledi. Mahmut şaşkınlık içerisinde, sonucun negatif çıkacağı ümidi ile kabul etti. Doktorla konuşup tahliller için gün alındı.  Emine teyze ile kambur Fatma tahlil günü hastaneye birlikte gittiler. Tahliller için gerekli işlemler yapıldı, sonuçlar için beklenmeye başlandı. Mahalleden bir çok kişi Hatice’ye  geçmiş olsun ziyaretine gelmişlerdi.
Doktor elindeki tahlil sonuçları ile birlikte odaya girdi.
“Eveeet… Hadi bakalım gözünüz aydın. Sonuçlar pozitif çıktı. Uygun böbreği bulduk.  Kurtuldun. Seni yarın ameliyata alıyoruz.”
Herkes  büyük  bir  şaşkınlık   içinde,   mutlulukla  birlikte  nasıl   olduğunu anlamadan, merak içinde sevinip Hatice’ye moral verdiler. Emine teyze, kambur Fatma ve Mahmut hiç kimseye bir şey söylemediler. Çünkü;  Fatma böbreği verenin kendisi olduğunun bilinmesini istemiyordu. Mahmut  onları  yolcu  ederken  Emine  teyzenin  elini  öpüp, başına koydu.
“Çok teşekkür ederim. Sağ olasın teyzem, var olasın.”
Emine teyze ise gülümseyerek;
“O teşekkürü bana değil, Fatma’ya yap oğlum.”
Mahmut kambur Fatma’ya duygu dolu, ağlamaklı gözlerle bakarak;
“Sağ olasın bacım, Allah senden razı olsun, Allah’ta senin yüzünü güldürsün, Hatice’m önce Allah’ın sonra da senin sayende yaşayacak.”
Mahmut’un yüzünde büyük bir sevinç, ve sesinde mutluluğun ifadesi vardı. Çünkü  karısı  sağlığına  kavuşacak,  eski  mutlu  günlerine  döneceklerdi.
Nihayet o mutlu gün gelmişti. Hatice ameliyat olacak, o inanılmaz acılardan kurtulacaktı.  Dahası  oğlu  annesiz,  kocası  onsuz  kalmayacaktı. Ameliyat olup bitmişti. Hatice narkozun etkisi ile baygın bir şekilde yatağında yatıyordu. Kambur Fatma ise böbreğini verdiğinin bilinmesini istemediğinden, başka bir odaya alınmış, orada yatıyordu. Emine teyze, kambur Fatma’nın başucunda onun ayılması için bekliyordu. Hatice kendine gelmişti.  Kocası Hatice’nin ellerini tutarak;
“Kurtuldun Haticem… Çok şükür Allah’ım karım kurtuldu.”
Birkaç gün sonra kambur Fatma taburcu edilip evine gönderilmişti. Emine teyze kambur Fatma’yı hiç yalnız bırakmamış, hastane de ona bakmıştı. Ne de olsa  onun  hiç  kimsesi  yoktu.
Aradan biraz zaman geçmiş, Hatice’de iyileşmişti.  Doktor Hatice’yi de taburcu edip evine göndermişti. Hatice gün geçtikçe daha da iyileşiyor, yaşadığı   bu   ikinci   hayatın   tadını   çıkartmaya   çalışıyordu.
Havanın güneşli olduğu, güllerin, kırmızı karanfillerin açtığı güzel bir gündü. Güneş tüm asaletiyle, gökyüzünde nazlı bir gelin gibi ışıklarını saçıyordu. Çocuklar sokakta oyunlar oynuyorlardı.  Mahalleden   bir   kaç kadın ise, köşe başındaki kaldırım taşına oturmuş koyu bir sohbet ediyorlardı. Kambur Fatma Emine teyzesinin yanına gidiyordu. Ona götürmek için, yol kenarında dikili olan güllerden, kırmızı karanfillerden koparıp, bir demet yapıp eline aldı.  Bu sırada Emine teyze de tam karşıdan geliyordu. Hatice ise penceresinin camından dışarı uzanarak, kambur Fatma ile eski günlerdeki gibi dalga geçiyor, alay ediyor, uzaktan ona tükürükler savuruyordu.
Kambur Fatma bu olan bitene hiç seslenmiyor,  bir Hatice’ye bakıp, bir de elindeki güllere bakıyordu. Bunu gören Emine teyze daha fazla dayanamayıp Hatice’ye çıkıştı.
“Hiç Allah’tan korkun yok mu be kızım, ayıp bu yaptığın. Sen ona o kadar hakaret edip, laf söylüyorsun,  yüzüne tükürüyorsun, o sana hiç sesini bile çıkartmıyor. Ne istiyorsun Allah’ın garibinden?  Eğer bu gün yaşıyorsan, onun sayesinde yaşıyorsun. O sana böbreğini vermeseydi,  şimdiye  kadar çoktan toprak olmuştun kızım. Senin bu yaptığına nankörlük denir. Onun yaptığını kimse cesaret edip de yapamazdı. O sana canının yarısını verdi. Sakın bir daha görmeyeyim ona kötü davrandığını.”
Hatice büyük bir şaşkınlık içindeydi. Davranışından dolayı çok utanmıştı.
“Bilmiyordum Emine teyze, yemin ederim ki bilmiyordum.”
Emine teyze yumuşak bir ses tonuyla;
“Fatma o kadar onurlu ki, senin istemeyeceğini düşünerek, böbreği verenin o olduğunun bilinmesini bile istemedi.”
Hatice tarifi edilmez bir duygu içinde, Emine teyze ile kambur Fatma’nın yanına doğru geldi. Kambur Fatma’nın yüzüne bakıp, bir zamanlar hiç sevmediği yüzüne tükürükler savurduğu bu kadının ellerini aldı ve öptü.
“Bundan böyle sen benim kardeşimsin, yaptıklarım için senden binlerce kez özür diliyorum, lütfen affet. Gerçekten ne diyeceğimi bilemiyorum, çok şaşkınım. Ama senin sayende Hasan’ım annesiz kalmayacak bunu bilmeni isterim. Ben sana çok kötü davrandım, sen bana can verdin. Çok pişmanım.”
Olanlardan dolayı Emine teyze çok mutlu olmuştu. Çünkü o mahallenin büyüğüydü. Bir kırgınlık, bir dargınlık olması onu çok üzüyordu. Yüzünü derin bir gülümseme sarmıştı.  Bu tebessüm dolu ifade ile onları izliyordu. Hatice kambur Fatma’nın boynuna sarılıp ağladı.
“Beni affettin mi Fatma?  Söyle hadi affettin mi kardeşim?” diye ısrarla sordu.
Kambur Fatma hiç konuşmadı.  Bir Emine teyze’ye baktı, bir de Hatice’ye. Sonra da; elindeki gülleri Hatice’ye verdi, gözlerinin içine bakıp gülümsedi. Onu çoktan affetmişti bile.  Zaten ona hiç kırılmamıştı…
 
 

BU ÇALIŞMA TELİF ESERİDİR İZİN ALMADAN  KULLANMAYINIZ  corumlu2000@gmail.com

Önceki Sayfaya gitmek için tıklayınız

Bir sonraki sayfaya gitmek için tıklayınız

 07

Kitap içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

Önceki Sayfaya gitmek için tıklayınız

Bir sonraki sayfaya gitmek için tıklayınız

AZERBAYCAN EDEBİYATI
Türk edebiyatlarının, büyük tarihe ve geleneklere sahip bir kolunu da Azerbaycan Edebiyatı oluşturmaktadır. Azerbaycan Edebiyatı’nın tarihi, onu yaratan halkın tarihî gibi eski ve zengindir. Azerbaycan Türklerinin bin yıllık tarihleri boyunca geçtikleri mücadelelerle dolu hayat yolu, yaşadıkları sevinçli ve kederli dönemler, elde ettikleri bilgi ve tecrübeler, inandıkları manevî ve ahlâkî kanaatler tüm yönleri ile bu edebiyatta yansımıştır. Son derece elverişli coğrafî mevkide, Asya ile Avrupa’nın kapısında yerleşen, tabiatının güzelliği, topraklarının verimliliği, doğal kaynaklarının zenginliği ile seçilen Azerbaycan, zaman zaman kanlı savaşlara sahne olmuş, muhtelif zümre ve kavimler bu ülkenin topraklarından geçmiştir. Bu, bir taraftan Azerbaycan’ın kültür servetlerine acımasız darbeler indirmiş, binlerce edebiyat ve medeniyet abidesinin ebediyen mahvına neden olmuştur, öbür taraftan ise, farklı dillerde konuşan, farklı dinlere inanan, farklı kültür geleneklerine sahip olan muhtelif toplulukların Azerbaycan’da olması, bu eski Türk yurdunun özgün ve tekrarsız bir edebiyat oluşturmasına imkân sağlamıştır.
Azerbaycan tarihinin, özellikle de kültür tarihinin en eski dönemleri hala yeterince bilinmese de, burada zengin kültür katlarının, hem de birbirini etkileyen, birbirinin gelişmesine neden olan kültür katlarının varlığı kuşkusuzdur. Farklı dillerde eser veren, farklı kültürlerin etkisini taşıyan Azerbaycan Edebiyatının bin yıllık tarihî de bu kültür katlarının genişliği ve zenginliği hakkında fikir vermektedir. Şimdiki Azerbaycan topraklarındaki ilk siyasi kurum Manna Devleti, üç bin yıl önce kurulmuştu. Tarihî kaynaklar, Urartu ve Asurî devletleri ile bazen barış, bazen de savaş şartlarında yaşayan Mannalıların, ekonomi ve kültür açısından zamanın gelişmiş halklarından birisi oldukları hakkında bilgi verirler.
Mannalılardan kalmış bazı kültür abideleri de bu fikri doğrulamaktadır. Kuşkusuz, Mannalıları yahut daha sonra MÖ. VII yy. Azerbaycan’da devlet kurmuş Midiyalıları, çağdaş Azerbaycan Türklerinin ecdatları saymak ilmî ve tarihî açıdan doğru değildir. Burada önemli olan, Azerbaycan’ın en eski dönemlerden beri dünyanın kültür merkezlerinden biri olarak öne çıkmasıdır. Bu gelenek ülkenin bütün tarihî boyunca devam ettirilmiştir. 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 

BU ÇALIŞMA TELİF ESERİDİR İZİN ALMADAN  KULLANMAYINIZ  corumlu2000@gmail.com

Önceki Sayfaya gitmek için tıklayınız

Bir sonraki sayfaya gitmek için tıklayınız

 08

Kitap içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

Önceki Sayfaya gitmek için tıklayınız

Bir sonraki sayfaya gitmek için tıklayınız

AZERBAYCAN HALK EDEBİYATI 
Diğer dünya halkları gibi Azerbaycan Türklerinin de yazılı edebiyatlarının temelinde şifahî edebiyat yahut halk edebiyatı vardır. Gerek dil, gerekse konu açısından yabancı etkilerden her zaman uzak kalmış olan halk edebiyatı, onu yaratan, muhafaza eden ve gelecek nesillere ulaştıran milletin iç dünyasını, hayata bakışını, yaşam felsefesini herhangi bir yazılı kaynaktan daha sağlıklı yansıtır. Diğer taraftan, halk edebiyatındaki mitoloji unsurları, rumuzlar, tarihî olaylarla çağrışımlar, onların en eski dönemlerin yadigârı olduklarını, halkın hafızasında bin yıllar boyu yaşayarak günümüze ulaştıklarını göstermektedir.
Azerbaycan Halk Edebiyatı şekil ve tür açısından çok zengindir. Burada, bir satırlık, ama bir satırında büyük manalar taşıyan atasözlerinden, büyük hacimli destanlara kadar, halk yaratıcılığının en farklı örnekleri vardır. Uzun asırlar boyu derlenip toplanmadığından, araştırıcı, incelemeci nazarlarından uzak kaldığından, halk edebiyatı numunelerinin büyük bir kısmı unutulmuştur. Derlenenler, kitap şeklinde yayımlananlar, âlimlerce incelenenler, belki de halkın yarattıklarının binde biridir. Ama deryada damla gibi görünen bu binde bir de, halkın hayatım tüm ayrıntıları ile, tüm renkleri ile anlatmaya yeterlidir.
Halk yaratıcılığımızın en eski türlerinden biri Emek yahut Zahmet nağmeleridir. Her halkın şifahî edebiyatında tesadüf olunabilen bu nağmeler, insanın söylediği ilk şiir, bestelediği ilk şarkı olarak adlandırılabilir. Halk edebiyatının diğer örnekleri, özellikle de bayatılar (maniler) ve âşık yaratıcılığı ile mukayesede zahmet nağmeleri edebî yönden basit gözükür. Ama bu basitliğin arkasından ilkinlik, en eskilik durmaktadır.
Emek nağmelerinin Azerbaycan Halk Edebiyatında en çok yayılmış türleri Holavarlar ve Sayacı sözlerdir. Azerbaycan folklorcularının bir kısmının fikrine göre “holavar” terimi “Ho” hayvan ve “var” yani “git” sözlerinin birleşmesinden türemiştir. Bu manada holavar, hayvanı işe çalışmaya çağıran nağmelerdir. Prof. Dr. Azad Nebiyev ise bu meseleye farklı bakmaktadır. Onun fikrine göre, “Çin, Hind ve İskandinav halklarının folklorundaki “ho”, mukaddes öküz (inek) toteminin adı olmuştur. Türk halklarının Azerbaycan, Özbek, Uygur vb. folklorundaki merasim nağmelerinin ekseriyetinde “ho”lar, mukaddes varlık, mutluluk simgesi gibi terennüm olunur. “Holavar” mukaddes varlık hakkında mahni manasını taşır.”
Emek nağmelerinin geniş yayılmış numunelerinden olan Sayacı sözleri ise, göçebe hayatının başka bir alanı ile koyunculukla ilgilidir. Sayacı sözlerinin menşei hakkında da farklı mülâhazalar mevcuttur. Bu folklor türünün halk arasında yayılmış örneklerini ilk defa derleyerek yayımlayan Feridunbey Köçerli, (18631920) sayacı sözünün Fars dilinde ki “saye”, yani “kölge” sözünden alındığına ihtimal verir. Fars dilinde bu sözün mecazî manası “himaye etmek”, “savunmaktır”. Fars dilinden Azerbaycan Türkçesine de geçen “saye” sözü Kafkasya Türkleri arasında “bolluk”, “bereket” vb. manalarda kullanılmaktadır. Buradan da “sayacı sözlerinin”, yahut “sayacıların” halk arasında “bolluk getiren”, “bereket getiren” vs. anlamlarında kullanıldığı anlaşılıyor. Sayacılar da âşıklar ve dervişler gibi halk arasında gezerek dolaşır ve kendi şarkılarını söylerdi. Sayacı sözleri orijinal müracaatlarla başlar: 
 
Salammelik, say beyler,
Bir birinden yey beyler,
Saya geldi, gördünüz?
Salam verdi, aldınız?
Alnı tepel qoç quzu
Sayacıya verdiniz?
Sefa olsun yurdunuz,
Ulumasın qurdunuz.
Ac getsin avanınız,
Tox gelsin çobanınız.
 
Bunun ardınca sayacı, ev hayvanlarını, özellikle de koyunu vasfeder, ondan bolluk ve bereket simgesi gibi söz açar: 
 
Qoyunlu evler gördüm, Qurulu yaya benzer.
Qoyunsuz evler gördüm,
Qurumuş çaya benzer.
Qoyun var kere gezer,
Qoyun var küre gezer,
Geder dağları gezer,
Geler evleri bezer.
Azerbaycan folkloru bir insanın doğuşundan, mezara konulmasına kadar, hayatının tüm aşamalarını yansıtır. Bu açıdan folklor örnekleri, halk edebiyatı numuneleri çok konulu ve çok çeşitlidir. Emek nağmeleri insanı çalışma anında, iş sürecinde tasvir ediyorsa, merasim nağmeleri de, onun şenliklerini ve törenlerini, çocuk folkloru aile ocuk sevgisi ile ilgili duygularını, tapmacalar (bilmeceler) aklını, zekâsını nasıl geliştirdiğini, atasözleri geçmiş nesillerin ilim ve idraklerinin tecrübesinden hangi yollarla behrelendiğini, efsane ve esatirler tarihe, düne bağlılığım, latifeler, dünyayı, olayları gülerek anlamak arzusunu vs. açıklamaktadırlar. 
Kuşkusuz, halk arasında en fazla popüler olan merasim nağmeleri de Azerbaycan şifahi edebiyatının en eski örnekleri sırasındadır. Belli bir alanda çalışan meslek adamlarının emek nağmelerinden farklı olarak merasim nağmeleri her evde, her ailede bilinir, tanınır. Çünkü bu nağmeler her Azeri Türkünün kutladığı bayramlarla, katıldığı törenlerle ilgilidir. Ecdadlarımızın arzu ve umutları, kaygı ve beklentileri, aynı zamanda onların dünyayı anlamak isteği bu nağmelerde akseder, Folklor uzmanları Azerbaycan Türkleri arasında yayılmış halk merasim nağmelerini ikiye ayırırlar. Bunların bir kısmını, mevsim merasimleri ile bağlı nağmeler, ikinci kısmını ise maişet merasimleri ile bağlı nağmeler oluşturmaktadır. Yeni gün anlamına gelen Nevruz, eski Azerbaycanlıların tasavvurunda, dünyanın yenileşmesi, doğanın tazelenmesi, kışın sıkıntılarından sonra tabiatın yeniden canlanması olarak anlaşılıyordu. Nevruzla ilgili imevsim nağmelerinde, bu halk bayramının getirdiği iyimserlik hissi, hayata, geleceğe güven duygusu önemli yer tutmaktadır: 
Novruz, Novruz bahara, Güller, güller bahara, Novruz gelir, yaz gelir, Neğme gelir, saz gelir. Bağçamızda gül olsun, Gül olsun, bülbül olsun. Bağçalarda gül olsun, Gül üste bülbül olsun. Mevsim nağmeleri içerisinde eskiden beri Azerbaycan Türkleri arasında çok yayılmış, Xıdır ve QoduQodu merasimleri ile ilgili olarak yaratılmış nağmelere de sık şekilde tesadüf olunmaktadır. Xıdır, Xıdır Nebi, yahut Xıdır İlyas hakkındaki nağmelerde yeşillik, barbahar ve bereket arzusu, gıda ve ruzi isteği esas yer tutar. Ebedî hayat simgesi olan Xıdır, zor duruma düşenlerin, darda kalanların kurtarıcısı ve yolgöstereni gibi takdim olunur. 
 
“Xanım ayağa dursana,
Yük dibine varsana,
Boşqabı doldursana,
Xızırı yola salsana.”
 
Maişet merasimi folkloru vasfıhaller, ağılar, nişan ve toy nağmeleri vs.den oluşmaktadır.
Vasfıhaller kuruluş açısından bayatıları ha tırlatmaktadır. Adından da anlaşıldığı gibi, burada halin vasfı, durumun açıklanması esastır. Vasfı hallar daha çok genç kızlar ve kadınlar arasında yayılmıştı. Nevruz bayramı arefesinde, gelen yeni yılın nasıl olacağı, kimin ne beklediği vs. hakkında vasfıhallar vasıtası ile fal açılarak bilgiler alınırdı. Azerbaycan folklorunun ilk tetkikçilerinden yazar Yusuf Vezir Çemenzeminli bu merasimi şöyle tas vir eder: “Xalqımız arasında Novruz bayramına bir ay qalmışdan başlayaraq çerşenbe axşamı vasfıhal salmag kimi bir adet vardı. Qadın ve qızlar top lanaraq bir badya su qoyar ve hereden bir nişan alaraq suya salardılar. Badya başında oturan qadın tesadüfen eline keçen nişanı sudan çıxarıb bir vasfıhal söyler, bu qayda ile fala saxardılar. De meli, nişan verenin üreyinde bir niyyet olar ve niyyetinin baş vereceyini ve ya vermeyeceyini söy leyen vasfhaldan duyardı”. Mesela birini seven kız için, böyle bir vasfıhalın okunması uğur ala meti idi: 
 
Oturmuşdum sekide,
Üreyim seksekide,
Yardan üç alma geldi,
 
Bir qızıl nelbekide. Ağılar da halk edebiyatının en eski ve etkili örneklerindendir. Tarihî kaynaklardan da belli olduğu gibi, eski Azerbaycanda yuğ olarak adlanan merasim mevcut idi. Ölen kahramanlar için yuğlama merasimi yapılırdı. Bu merasimde yuğçular ölen kahramanın sıfatlarını anlatırlardı. Yuğ ve yuğçu sözü Azerbaycan Türkçesinde değişikliğe uğrayarak ağı ve ağıçı şeklini almıştır. Halk edebiyatındaki ağılara hem nesir, hem de şiir şekillerinde tesadüf etmek mümkündür. Nesirle olan ağılarda daha çok ölen adamın keyfiyetleri anlatılır, bayanlardan oluşan kısa şiirlerle söylenen ağılarda ise bu ölümün doğurduğu ıstırablar, onun yakınlarına, çocuklarına etkisi vs. tasvir edilir. Azerbaycan ağıları onu yaratan halkın, özellikle de Azerbaycan kadınlarının iç dünyası, onların kardeş, er, evlat ve anababa sevgisi hakkında açık fikir verir. Hacim açısından küçüklüğüne rağmen, her ağı insan hislerinin, insan duygularının derinliğini ve sonsuzluğunu açığa çıkaran dolgun bir eserdir: 
 
Bostanda tağım ağlar,
Basma, yarpağım ağlar. Ne qeder sağam, ağlaram, Ölsem torpağım ağlar.
 
Keder ve derd üzerinde köklenmiş ağılardan farklı olarak nişan ve toy nağmeleri şenliği, şuhluğu, esprili havası ve oynaklığı ile seçilir. Azerbaycan halk edebiyatında nişan ve toyun bütün aşamaları ile bağlı şiirler, nağmeler mevcuttur. Bunların arasmda, elçilerin gelmesi, nişan getirilmesi, gelinin eline kına yakılması, gelinin oğlan evine getirilmesi, gelinin ve damadın tarifi vs. merhaleleri ve onlarla ilgili nağmeleri hatırlatmak mümkündür. Aynı zamanda bu nağmeler hal mizahının, alaycılığının tüm inceliklerini yansıtır. Mesela, elçilik yahut nişan için gelen oğlan tarafının nezaketli davranışları, onlarm okudukları nağmelerden de bilinir: 
 
Quda, gelmişikbiz size,
Hörmet ediniz bize,
Bu gün qızımız sizdedir,
Sabah aparırıq bize.
 
Kızın ata anasmın rızası alındıktan ve toy merasimi gerçekleştikten sonra ise, onlarm okudukları nağmelerin tonu ve mazmunu tamamen değişir: 
 
Verdim bir dana, Aldım bir sona,
Ay kız anası, Qalyanayana
 
Yeni yuvasma sevdiği oğlanın evine getirilen geline müracaatla okunan nağmeler ise inceliği, samimiliği, ile seçilir:
 
Anam, bacım qız gelin, Elayağı düz gelin.
Yeddi oğul isterem,
Birce dene qız, gelin.
 
Toy merasimi sona erer, yeni aile kurulur, genç ataananın ilk çocuğu dünyaya gelir. Çocuk folklorunda, babaananm çocuklarının sağlam ve mutlu büyümeleri ile bağlı arzuları var; çocukları eğitmek, onlarm akimi, zekâsını geliştirmek, niteliklerini inkişaf ettirmek için zaman zaman halk bilgilerine, halk tecrübesine dayanarak ortaya konulan oyunlar ve nağmeler, bilmeceler ve yanıltmacalar da var. Analık sevgisini, evlat mehebbetini ifade eden laylalar ve okşamalar Azerbaycan çocuk, folklorunun en yaygın numunelerindendir. Bu beşik nağmeleri en munis, derunî hislerin ifadesidir.
Laylalar ve okşamalarla birlikte, Azerbaycan çocuk folklorunda, arzulamalar, beslemeler, nazlamalar, azizlemeler, eğlendirmeler vs. gibi çocuk hayatı ve anaçocuk münasebetleri ile ilgili diğer numuneler de mevcuttur. Mesela, beşikte yatan küçük oğlunu yahut kızını okşayan ana onun nişanı, düğünü vs. ile ilgili nağmeler okur: 
 
Elinde var def,
Üstüde sedef,
Kırmızı köynek,
Geler qızımçün.
 
Küçük yaşlı çocuklar arasındaki oyunlarla ilgili folklor numunelerinin çeşidi de Azerbaycan halk edebiyatında oldukça geniştir. Buraya sanamalar, düzgüler, acıtmalar, çatdırmalar, bahisleşmeler vs. dahildir. Sanamlalar ve düzgüler çocukların hafızalarını geliştirdiği gibi, dilin zenginliklerini açıklayan yanıltmacalar da, onlarm konuşma ka’ biliyetlerinin gelişmesinde önemli rol oynar. Biri birine benzer, ama farklı manalara sahip sözlerden oluşan yanıltmaçlar, aynı zamanda halk edebiyatında dil unsurlarının ne kadar başarılı bir şekilde kullanıldığı hakkında fikir verir: “Getdim gördüm bir derede bir berber bir berberi ber ber beğirdir. Dedim, a berber bu berberi niye ber ber beğdirdirsen? Dedi bu berber ber ber beğiresi berberdir”. Ve yahut: “Bu mis ne pis mis imiş, Bu mis Kaşan misiymiş” gibi yanıltmaçlar, yalnız çocuk konuşmasının gelişmesinde, onlarm düzgün telaffuz kurallarını öğrenmelerinde değil, ayni zamanda çocuklarda bir humor hissinin oluşmasmda da önem taşımaktadır.
Türk halkları arasında bilmece, tapışmak, cummak vs. adlar altında tanınan tapmacalar da Azerbaycan Halk Edebiyatının, özellikle de Azerbaycan çocuk folklorunun geleneksel ve yaygın şekillerinden biridir. Tapmacalar halk hayatının hemen tüm alanlarını ihata eder. klasik Azerbaycan şiirlerindeki muamma ve loğaz, aşık edebiyatındaki bağlama ve gıfübend gibi şiir şekillerinin meydana çıkmasına halk edebiyatındaki tapmacaların da büyük bir etkisi olmuştur.
Azerbaycan Halk Edebiyatının mühim bir kısırımı atasözleri ve darbimeseller oluşturmaktadır. Halkın tarihî tecrübesini aksettiren atasözlerimiz, diğer Türk boylarının atasözlerinden fazla farklı değildir. Bu da yalnız soyumuzun ve dilimizin değil, tarihî bilgi ve tecrübelerimizin de aynı olduğunun bir işaretidir. Türk millî kültürünün muhteşem numunelerinden olan “Kitabı Dede Korkut” destanlarının atasözleri ile açılması, halkın bu zekâ ve idrak numunelerine her zaman büyük önem verdiğini göstermektedir. Nesîmî, Fuzûlî, Vakif vs. gibi orta çağ Azerbaycan şairlerinin eserlerinde de bol bol işlenen atasözleri, yalnız asırlar boyu smavdan geçirdikleri gerçeklerin değil, hem de onun tarihinin, manevîahlâkî kanaatlarınm ifadesidir. Azerbaycan atalar sözlerinin toplanmasına ve tetkikine XIX. yy.’m ikinci yarısından sonra başlanmıştır. Bütün hayatını bu zengin halk hazinesinin yazıya alınmasına vermiş folklor uzmanı Ebülkasım Hüseynzade’nin tahminen yetmiş yıl zarfmda on binden fazla atalar sözleri toplaması Azerbaycan Halk Edebiyatının diğer alanlarda olduğu gibi bu sahada da zenginliğini, verimliliğini göstermektedir. Azerbaycan atalar sözlerinin büyük ekseriyeti manzumdur. Dâhilî kafiyelerden ibaret atasözleri ile bir sırada iki, bazen dört mısradan oluşan atasözlerine rastlamak mümkündür. 
Diğer halkların edebiyatlarında olduğu gibi Azerbaycan Türklerinin halk edebiyatında da şiir ve nesir türleri birlikte kullanılmıştır. Ancak şiir türleri daha fazladır. Sözlü edebiyatın bu türleri içerisinde en yaygın olanı bayatılar (maniler)dır. Azerbaycan folklorcuları arasında bayatıların menşei ile ilgili farklı fikirler mevcuttur. Tetkikatçıların büyük ekseriyeti bu popüler halk edebiyatı türünü Bayat adlı Türk boyunun adı ile ilgili göstermektedirler.             Bayatlar eskiden beri Kuzey Azerbaycan sınırları içerisinde yaşamaktadırlar ve bazı rivayetlere göre Türk dünyasının büyük söz ustası Fuzûlî de bu boydandır. Bayatıların “kadim”, “eski” manalarını bildiren “boyat” sözünden türediğini ve bununla da bu poetik türün en eski zamanlardan beri halkın manevî hayatına dâhil olduğunu savunan edebiyatçılar da vardır.
Bayatı halk edebiyatından yazılı edebiyata da geçmiştir. XVI. yy. Azerbaycan klasik şiirinin tanınmış temsilcilerinden birisi olan Şah İsmayıl Hatai aynı zamanda güzel, düşündürücü bayatılar şairidir. XVII. yy. Azerbaycan şairlerinden Mehemmed Emani’nin de kendi yaratıcılığında bayatıya önem verdiği bilinmektedir. Azerbaycan halk edebiyatında müellifli bayatıların en olgun ustası ise, XVII. yy. da yaşamış Sarı Aşık olmuştur. Şiirlerinin birinde “Külli Qarabağın abiheyatı, Nermü nazit bayatıdır, bayatı” diyen XVIII. yy. büyük Azerbaycan şairi Molla Penah Vaqif, bayatıdan bir güzellik, incelik ve olgunluk simgesi gibi söz ediyordu. 
Bayatılar da diğer halk edebiyatı örnekleri, özellikle de atalar sözleri gibi halkın tarihini, bu tarihin önemli olaylarını yaşatmakdadır. Mesela, 
 
Apardı tatar meni,
Qul edib satar meni,
Yarım vefalı olsa, Axtarıb tapar meni
bayatısı hiç şübhesiz ki, Azerbaycan’ın Mogoltaralarm yönetimi altına geçtiği XIIXIV yy. eseridir.
Azerbaycan folklorunun başka bir şiir türü halk mahnıları, musiki ile bedii sözün birleşmesinden türemiştir. Onlar sevgi ve kahramanlık mahnıları olarak iki kısma ayrılmaktadırlar. Sevgi mahnıları derin ve ince lirizmi, hislerin samimiliği ve kıvraklığı ile seçilir. Kahramanlık mahnılarında ise adından da anlaşıldığı gibi, mücadele, savaş, haksızlıklara karşı barışmazlık ahvaliruhiyyesi öne çıkarılmaktadır. Sevgi konulu halk mahnılarının bazıları diyalogdeyişme şeklindedir. Halk mahnıları popülerlik açısından atalar sözleri ve bayatılarla aynı seviyededir. Buraya kadar üzerinde durduklarımız Azerbaycan halk edebiyatının lirik türleridir. Şiirle birlikte epik tür, yahut nesir de, bu edebiyatta yaygındır. Nağıllar, destanlar, qaravelliler, rivayetler, efsaneler, esatirler, latifeler vs. millî folklordaki nesir türlerini oluşturmaktadırlar. 
Her Azerbaycan Türkü, çocuk yaşlarından başlayarak Azerbaycan nağıllarmın çekici ve sihirli dünyasının içine girer, bu dünya ile büyür. Azerbaycan nağıllarında onu yaratan ve yaşatan halkın millî özellikleri, gelenek ve görenekleri, örf ve âdetleri, geçimi dünya görüşü, insanlarla münasebeti, manevî özgürlük uğrunda mücadelesi ön plana çıkar. Azerbaycan nağılları, zaman zaman yazılı edebiyatın faydalandığı zengin kaynaklardan biri olmuştur. XII. asrın büyük Azerbaycan şairi Nizami Gencevi’den başlayarak Azerbaycan Edebiyatının bütün büyük simaları kendi yaratıcılıklarında nağıllara sık sık müracaat etmiş, nağıllardan aldıkları konularda, yeni devirle, yeni meselelerle sesleşen eserler yazmışlardır. Bu açıdan millî folklorun diğer türleri ile mukayesede nağılla daha büyük bir çapta yazılı edebiyatın malzemesini oluşturmuşlardır. 
Nağıl toplayıcıları ve araştırıcıları, dünya folklorunun da tecrübesine dayanarak Azerbaycan nağıllarını muhtelif, yönlerden tasnif etmişlerdir. Mesela, bu sahanın ilk araştırıcılarından biri olan yazar Yusuf Vezir Çemenzeminli nağıllarımızı üç gruba ayırmıştır: eski tasavvur ve ayinlerle ilgili nağıllar; tarihî nağıllar ve çocuk nağılları. Çağdaş folklorcular ise derlenmiş ve araştırılmış daha fazla nağıl örneklerini göz önünde tutarak Azerbaycan nağıllarının konu açısından daha geniş tasnifini vermişlerdir. Buraya hayvanlar hakkında nağülar, sihirli nağıllar, tarihî nağıllar, ailegeçimle ilgili nağıllar ve satirik (mizahi) nağıllar dahildirler. 
Hayvanlar hakkındaki nağıllar mana açısından daha evvelce sözü edilen sayacı sözlerine benzer. Bu nağıllarda halkın tarihî gelişme merhalelerinde totem olarak kabul ettiği, bu veya başka açıdan kutsallaştırdığı hayvanlarla ilgilidirler. Mesela, Azerbaycan’da yılanın bir totem olarak alındığı çok sayıda nağıllar vardır. Diğer taraftan, Azerbaycan’da yılan pirlerinin, yılan tapmaklarının varlığı da bilinmektedir. Tarihçiler bunu Azerbaycan’ın en eski nüfusunun, özellikle de Midiyalılarm yılana tapınması ile ilişkili göstermekdedirler. Diğer taraftan, yılan dünya folklorunda idrak, zekâ simgesi olarak alınmıştır. Bu, yılanla ilgili Azerbaycan nağıllarında da gözükmektedir. Mesela, “Ovçu Pirim” nağılmda yılan Ovçu Pirim’in ağzına tükürür ve bundan sonra Pirim tüm hayvanların dilini anlar. Azerbaycan nağıllarında yılanla birlikte canavar, horoz, it, öküz, inek vb. hayvanlar da totem olarak geçmişlerdir. 
Sihirli nağıllar da ortaya çıkış açısından eski nağıllardandır. Bu nağıllarda insanın mitolojik varlıklara, doğanın dağıtıcı kuvvetlerine karşı mücadelesi yer alır. Adından da anlaşıldığı gibi, Azerbaycan sihirli nağıllarında kahramanlar sihir, cadı, efsun ve mitolojik yardımcılarının sayesinde devler, ejderhalar, periler, cadıkarılar, tılsımlar vs. ile mücadele ediyorlar. Bu nağıllardaki hadiseler, ekser hallerde, zulmet dünyasında, yerin altında, periler ve devler ülkesinde ve diğer fantastik mekânlarda geçer. Sihirli nağıllar tüm fantastik süsüne rağmen aslında halkın sevmediği, barışmadığı kuvvetlere karşı mücadele ruhundan ve isteğinden kaynaklanırlar. 
Tarihî nağıllar ise, adından da anlaşıldığı gibi, Azerbaycan tarihinin ayrı ayrı olayları, şahsiyetleri yahut da faaliyetleri, bu ülke ile ilgili olmuş insanların hayatı ile ilgilidir. Azerbaycanda İskender, Dara Şah Abbas ve başka tarihî şehsiyetler hakkında nağıllarm varlığı bu folklor türünün yalnız halk fantazisine değil, aynı zamanda tarihî gerçekliklere dayandığını göstermektedir. Maişeti nağıllar konusu nağıllarm daha büyük bir bölümünü oluşturur. Bu nağıllarm konusu, gündelik hayattan gerçek mücadeleden alınmıştır. Maişet nağıllarının esas kahramanları halkın arasından çıkmış adamlardır. Çoban, nöker, işçi, köylü vb. meslek adamlarından oluşan bu kahramanlar maişet nağıllarında bir kural olarak, nağılın başlangıcında zayıf, kuvvetsiz, zavallı adamlar gibi tasvir olunurlar. Ama içerisine girdikleri hayat şartları, farklı olaylar onları sanki yeniden yetiştirir. Onlar hem aklî, hem de fizikî açıdan kuvvetlenir, karşılarına çıkan zorlukları başarı ile geçerek nağılın sonunda ülke yöneten bir padişah, akıllı bir vekil, adaleti ile tanınan yönetici seviyesine yükselirler. 
Esas kahramanlar Keçel, Koşa vb. olan satirik (mizahî) nağıllarda ise, halk gülüş yolu ile kendi düşmanlarına karşı mücadele verir. Bu nağıllarm kahramanları en zor durumlardan, akılları, hazırcevaplılıkları ile kurtulabilirler; özlerinden kat kat kuvvetli düşmanı akim, sözün kudreti ile yenerler. Yüzyıllar boyu, halkın yediden yetmişe her temsilcisi için hayat mektebi olmuş nağıllarm, Azerbaycan folklorunda kendi gelenekleri, üslûp özellikleri meydana gelmiştir. Her bir nağıl peşrev yahut nağılbaşı ile başlayıp, nağılsonu ile biter. Nağılbaşılar diğer dünya halklarının nağıllarının da esas üslubî özelliklerindendir. Ama Türk nağıllarının (Azerbaycan, Özbek, Türkmen vs.) başlangıcındaki nağübaşlarm özelliği ve farkı, onların kural olarak humoristik karakterde olmasındadır. Diğer taraftan, nağılbaşı nağılın mazmunu, konusu ile bağlı kalmaz. Mesela, “Hamam hamam içinde, xelbir saman içinde, deve delleklik eyler, köhne hamam içinde. Hamamcının tası yox, baltacının bal tası yox, Orda bir tazı gördüm, onon da xaltası yox. Qarışqa şıllaq atdı devenin budu batdı, milçek mindim çay keçdim, yabaynan dovğa içdim, heç bele yalan görmemişdim” vs. 
Azerbaycan Halk Edebiyatında efsaneler, esatirler ve rivayetlerin de çok sayıda örnekleri vardır. Hayvanlar, kuşlar, yer adları, kaleler, boy halk, nesil, totem adları, sema cisimlerinin adları, tarihî olaylar ve şahsiyetler, dinî unsurlar yanında, Azerbaycan efsanelerinin her birisinde halkın fikir ve amaçları, onun geçmişini anlamak ve geleceği bilmekle ilgili istek ve çabaları esas yeri tutar. Azerbaycan efsane ve esatirlerinin halk arasında toplanmasına yirminci yüzyılın başlarmda başlanmıştır. Arif Acalov’un esatirler, Sednik Pirsultan’m ise efsanelerle ilgili toplama ve derlemeleri, tetkik ve değerlendirmeleri bu folklor türlerinin de Azerbaycan halk edebiyatındaki yaygınlığını, farklı örneklere malik olduğunu ortaya koymuştur. Azerbaycan epik folklorunun halk arasında popüler olan türlerinden biri de latifelerdir. Latifeler aynı zamanda Türk folklorunun konu ve kahraman açısından ortak türüdür. Türk halklarının ortak bir gülüş, mizah kahramanı var.  
O, farklı Türk boyları arasında Molla Nesreddin, Nasrettin Hoca, Nesreddin Efendi, Hoca Nasır Efendi vs. adlarıyla tanınan ve anılan büyük mizah ustasıdır. Azerbaycan folklorunda Molla Nesreddin gibi tanman bu idrakli insanla ilgili yüzlerle latife yazıya alınmıştır. Molla Nesreddin sevinç anlarında da, keder dakikalarındada, toyda da, yasta da her zaman halkın yanında olan, her zaman ona destek veren, maceraları ile onu güldürerek düşündüren ve düşündürerek güldüren büyük bir ustadır. Ama Molla Nesreddin Azerbaycan latifelerinin yegâne kahramanı değildir. Behlül Danende, Aptal Kasım gibi gülüş ustalarının da çok sayıda latifeleri yazıya alınmış ve halk arasında yayılmıştır. Ayrıca, Azerbaycan’da her bölgenin kendi mizah kahramanları olmuştur ve onların gelenekleri şimdi de yaşamaktadır. 
Diğer halkların sözlü edebiyatlarında olduğu gibi, Azerbaycan Halk Edebiyatında da bu edebiyatın zirvesini destanlar oluşturmaktadırlar. Destanlar Azerbaycan folklorunun halk arasında yaygın ve hacim açısından büyük türlerinden biridir. Destan kelimesi Azerbaycan Edebiyatında bin yıllar boyu kullanılmıştır. Bilindiği gibi, Nizami Gencevide “Hamseye” dâhil olan eserlerini “destanlar” olarak adlandırmıştır. Azerbaycan destanları hem şiir, hem de nesrin unsurlarını taşımaktadır. Başka sözle söyleyecek olursak, destanlarda nesr ve nazm parçalan birbirini takip eder; fikir ve mana açısından birbirini tamamlar. Destanm nesr parçaları olayları, durumları anlatırken, şiir parçaları daha fazla kahramanların lirik his ve düşüncelerinden, onların heyecan ve ıstıraplarından söz açarlar. 
Asırlardan beri malum olan, halk arasmda geniş alanlara yayılmış, derlenmiş Azerbaycan destanları halk edebiyatı ile ilgili tetkiklerde kahramanlık ve sevgi destanları olarak tasnif edilmiştir. Bu destanların arasındaki farklar da her şeyden önce onların adlarında kendini gösterir. Halkın farklı tarihî dönemlerde kendi bağımsızlığı, egemenliği, insan hakları, toprağının ve yurdunun, kadının ve akrabalarının hür yaşamı için verdiği mücadeleler esasen kahramanlık destanlarına yansımıştır. Bundan farklı olarak sevgi destanları daha fazla aşk romanlarını hatırlatmaktadırlar. Bu destanlarda sevgilisine kavuşmak için mücadeleye başlayan genç aşığın ıstırapları, sevgi yolunda karşılaştığı zorluklar, verdiği savaşlar vs. esas konuyu oluşturmaktadır. Ancak, kahramanlık destanlarında sevgi sahnelerinin, bunun aksine olarak sevgi destanlarında kahramanlık ve savaş sahnelerinin olması da doğaldır. Destan diğer halk edebiyatı türlerinden farklı olarak hayatı daha geniş boyutlarda, daha çeşitli ölçülerde aydınlattığından, tabii ki, burada insan hayatının daha farklı sahneleri göz önüne alınabilir. 
Azerbaycan Halk Edebiyatında “Kitabi Dede Korkut, Koroğlu, Molla Nur, Kaçak Nebi, Kaçak Kerem, Settarhan” vs. kahramanlık destanları yaygındır. Bu destanlar farklı tarihî dönemlerin eseri olduğu gibi, onlarda akseden olaylar, tarihî gerçekler de, Azerbaycan halkının hayatının farklı devirleri ile ilgilidir. Mesela, Kitabi Dede Korkut’ta Azerbaycanlıların, daha geniş anlamda ise Oğuz Türkleri’nin X.XI. yy. hayatı söz konusudur. Koroğlu destanı Kafkasya’da ve Azerbaycan’da XVI.XVII. yy.’da cereyan eden tarihî olayların edebî ürünü olarak meydana çıkmıştır. “Kaçak Nebi, Kaçak Kerem, Sattarhan” vb. kahramanlık romanları ise, Azerbaycan Türklerinin Rus ve İran zulmüne karşı teşkilatlanmış bir halde mücadele verdikleri XIX.XX. yy. edebî ürünleridir. 
Türk Halk Edebiyatının ve Türk lehçelerinin muhteşem abidesi olan Kitabi Dede Korkut tam olarak bin yıl önceki AzerbaycanTürk hayatının ansiklopedisi olarak adlandırılabilir. İlim alemine ilk kez, 1815'te Alman şarkiyatçısı Henrif fon Dits’in tetkikatıyla çıkan bu eser Azerbaycan’da ilk defa 1938'de yayınlanmıştır. Prof. Hemid Araslı’nm hazırladığı bu neşir bütünlükle Türkiye’de yayınlanan Orhan Saik Gökyay neşrine dayanmakta idi. Azerbaycan halk edebiyatı araştırıcılarının Kitabı Dede Korkut destanı ile ilgili tetkikleri ise 192030 yıllarına tesadüf etmektedir. Stalin’in eski Sovyetler Birliği’nde 1937'de başlattığı “Büyük terör” de zarar gören edebî eserlerden birisi de Kitabı Dede Korkut destanları olmuştur. Pantürkizm tebliği ve milletçiliği ileri sürülerek bu edebî abide yasaklanmış, onunla ilgili tetkikleri olan araştırmacıların bazıları da cezalandırılmıştır. Destanın 1950 ‘de Bakü’de, akademisyen V. V. Bartold’un çevirisinde Azerbaycan alimleri tarafından yayınlanması eski Soyvet yönetimi arasında gerçek bir hiddet fırtınası doğurmuştur Kitabı Dede Korkut destanları üzerindeki yasak, Stalin’in ölümünden sonra kaldırılmış, bu destanla ilgili yalnız Türkiye’de Azerbaycan’da değil diğer Türk Cumhuriyetlerinde (Türkmenistan, Kazakistan), yabancı ülkelerde (ABD, İngiltere, Hindistan vs.) bir sıra dikkati çeken araştırmalar ortaya çıkarılmıştır. Rus dilinin yanısıra destanın tam metni İngilizce, Almanca, İtalyanca, Hırvatça, Litva vs. dillere aktarılmıştır. 
Kuşkusuz, Kitabı Dede Korkut Oğuz Türkleri’nin ortak edebî abidesidir. Bu fikri kabul etmekle birlikte, destanın tetkikatçılarnın çoğu onun ortaya çıkış yeri olarak Azerbaycan üzerinde dururlar. Rusya’da bu destanın en tanınmış araştırıcılarından olan V. V. Bartold sonuçta şöyle bir neticeye gelmiştir: “Bu destan çok çetin ki, Kafkasya muhitinden dışarıya formalaşabilirdi”. Gerçekten de destandaki olayların büyük bir kısmı şimdiki Azerbaycan’ın sınırları içerisinde gelişir. Destanın farklı boylarında Gence, Berde, Nahçıvan, Şerur, Dereşam, Derbend, Göğce Gölü vs. gibi bugün de coğrafî açıdan Azerbaycan’a bağlı bölgelerin adı geçer. Destan kahramanları bü bölgelerin vatandaşlarıdır, onların yakın komşuları ise, Gürcü, Abhaz ve başkalarıdır. Destanların tanınmış Türk araştırıcılarından Muharrem Ergin de onların hem dil, hem de tarihî coğrafî açıdan Azerbaycan’la ilgisi fikrini kabul eder. Muharrem Ergin’in fikrince Türklüğün ortak edebî habidesi, ortak halk destanı olan Kitabı Dede Korkut Azerbaycan’la daha sıkı şekilde bağlıdır.
 
 
 
 

BU ÇALIŞMA TELİF ESERİDİR İZİN ALMADAN  KULLANMAYINIZ  corumlu2000@gmail.com

Önceki Sayfaya gitmek için tıklayınız

Bir sonraki sayfaya gitmek için tıklayınız

 09

Kitap içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

Önceki Sayfaya gitmek için tıklayınız

Bir sonraki sayfaya gitmek için tıklayınız

ANKARA
Ankara
Yabancı yüreğimin mahsun yarası
Esir alınmış duyguların yalnız hatırası
Karanlık gökyüzünü yırtan öksüz gülüş
Ve bitmeyen endişeli bekleyişin adı
Ankara
Sevdalar ülkesi memleketimin soğuk kenti
Soluğuma karışan bu yalnız ve ölü hava
Boğuyor beni ruhuma yapışan karbon monoksit kokusu
Ve kasıklarımda biriken endişeli ağrılar topluluğu
Ankara
Yaşamın içinde büyüyen bir rüya kenti
Islak ruhuma dar gelen yalnız sokaklar
Hapsolmuş düşüncelerin yalnız kadını
Ve kırmızı gecelerde terkedilmiş genç sevdalılar
Ankara
Yaşam gün yüzünü görmeden acı ile buluşur caddelerinde
Geçit vermez kurtuluşu olmayan keşmekeşlikler
Ruhumu acıtır oysaki kör olası sefil ayrılıklar
Ve sende esir kalmıştır seni yazan kalemler
Ankara
Bir katilin kaleminden kan kustum bu gece
Bu gece nezarete düştü sana haykıran yüreğim
Mor düşler kurdum gezinirken caddelerinde
Ve sana leylalandım bir yosmanın memesinde
Ankara
Gezindi gözlerim mülteci fahişenin bedeninde
Seni aradım sandım her köşe başında delice
Bilirim Ankara’da kar, Ankara’da yağmur
Ankara’da soğuk, Ankara’da ayaz var
Ve bilirim yüreğimde sen ellerimde kelepçe var
10.03.2008 / ANKARA
 
 
 
 

BU ÇALIŞMA TELİF ESERİDİR İZİN ALMADAN  KULLANMAYINIZ  corumlu2000@gmail.com

Önceki Sayfaya gitmek için tıklayınız

Bir sonraki sayfaya gitmek için tıklayınız

 10

Kitap içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

Önceki Sayfaya gitmek için tıklayınız

Bir sonraki sayfaya gitmek için tıklayınız

BEN İSTANBUL’UM
Seni özlemekten vazgeçmedim İstanbul
Buruk yalnızlıklara köle oldu bekleyişler
Frezya kokulu yağmurlar ıslattı düşlerimi
Ben sen oldum sen de ben İstanbul
Denizin kadar büyük yüreğim var bedenimde
Tarihin izlerini taşıyan haykırışlarım var sesimde
Ne varsa aşktan sevdadan yana sen de
Hepsi benim benim işte İstanbul
Sen de güneş doğmasa da ay yıldızlı yarınlara
Benim gözlerim güneş olur sana İstanbul
Hırçın ruhun ağlasa Ayasofya’dan Sultanahmet’e kadar
Benim yüreğim kanar Kızkalesi’nde İstanbul
Çamlıca’da özgürlük tadında bir yudum çayım olsan
Eyüp Sultan’da arş’a kalkan ellerim olsan
Yar diye sarıldığım deniz gözlü şehzadem olsan
Haliç diye bağrına bas beni asil İstanbul
Tebessümün ardındaki gizli çaresizliktir duruşun
Ne anılar bıraktım yerle gök arasında kucağına
Şubat’ı soludu dudaklarım son kez yanağında
Şairce ölüyorum işte
Ben İstanbul’um İstanbul benim aslında
23. 01. 2009 / GAZİANTEP
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 

BU ÇALIŞMA TELİF ESERİDİR İZİN ALMADAN  KULLANMAYINIZ  corumlu2000@gmail.com

Önceki Sayfaya gitmek için tıklayınız

Bir sonraki sayfaya gitmek için tıklayınız

11

Kitap içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

Önceki Sayfaya gitmek için tıklayınız

Bir sonraki sayfaya gitmek için tıklayınız

GAZZE AĞLAMASIN
Körpecik serçeler ki can veriyor feveran ederek
Kan kokulu idam sehpasında gül açıyor bedenler
Melekler bile dua ediyor arş-ı göğüsleyerek
Ölüm damıtan huzmelerinde dirilerek can bulsun
Susturun silahları da ne olur Gazze ağlamasın
Her fecir vakti umutlar karanfil koksa da Gazze de
Esrik şarkılar söylenirmiş dudaklarda çaresizce
Yetim kalıyor hayatlar geceyi korkutan gözlerde
Bu çığlıklar ki kâinatta yalan olarak kalmasın
Susturun silahları da ne olur Gazze ağlamasın
Peykanlarından süzülen güller yıldızlar kadar parlak
Düşlerin sükûtunda çocuklar bakıyor ağlayarak
Taş atan ellere ölüm busesi kondu haykırarak
Kor suretinde harabe olmuş hayatlar bir son bulsun
Susturun silahları da ne olur Gazze ağlamasın
Kıyamet günüdür yanağa dokunan ölüm busesi
Sulh’e sıkılan her kurşun sesi şehitlik mertebesi
Özgürlüğe hicret ediyor sevdalı minik yürekler
Bezgin çığlıklar gün ışığında süveydama yar olsun
Susturun silahları da ne olur Gazze ağlamasın
Kâğıdım mezar ve kalemim kefen oldu bana Gazze
Müsvette ağıtlar yakılır ölüm yağan gecelere
Yalvaran bakışlar var harabe olmuş şehla gözlerde
Şakaklara düğüm atmış ölüm çığlıkları olmasın
Susturun silahları da ne olur Gazze ağlamasın
Puslu korkular ukdelerinde gizlenir ya gecenin
Zişan zirvelerdedir çocukça kurulan tüm hayaller
Ki talan edilmiş hayatlar gibidir üryan yürekler
Ölüme gebeyim dostlar ıssız mezarım hazırlansın
Susturun silahları da ne olur Gazze ağlamasın
27. 01. 2009 / GAZİANTEP
 
 

BU ÇALIŞMA TELİF ESERİDİR İZİN ALMADAN  KULLANMAYINIZ  corumlu2000@gmail.com

Önceki Sayfaya gitmek için tıklayınız

Bir sonraki sayfaya gitmek için tıklayınız

 12

Kitap içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

Önceki Sayfaya gitmek için tıklayınız

Bir sonraki sayfaya gitmek için tıklayınız

HOŞÇA KAL CAN AZERBAYCAN
Bir sevda masalıydın yüreğimin en dipsiz köşesinde
Bir güz mevsimiydin yüzümün gölgesinde
Sahipsiz ve zamansız düşlerin durağıydın gönlümde
Can canımsın Azerbaycan’ımsın bedenimde
Umudun acımasız gecesinde ay gömülüyor sarıya
Ne de güzel yazılır şiirler Şairler diyarında
Kardeş ülkem özgürlüğüm sevdiğim vatanımsın
Sözün özü güneşimsin can canımsın Azerbaycan
Buğulu camlarda gözyaşlarımı siliyorken
Gözümdeki hüzün sana olan özlemimden
Anlamsızlıklar içinde düşlerim kaybolurken
Yarım kalmış şiirimsin can canımsın Azerbaycan
Kim bilir kaç yürekte kaç sevda da yer aldın
Kim bilir kaç fersah ötelerde özlenen yaşamlardın
Şimdi soğuk ellerim ya üşüyorum ya ölüyorum
Ki bakıyor yüzüm toprağa hoşça kal can Azerbaycan
 
 

 

 

 

 

BU ÇALIŞMA TELİF ESERİDİR İZİN ALMADAN  KULLANMAYINIZ  corumlu2000@gmail.com

Önceki Sayfaya gitmek için tıklayınız

Bir sonraki sayfaya gitmek için tıklayınız

 13

Kitap içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

Önceki Sayfaya gitmek için tıklayınız

Bir sonraki sayfaya gitmek için tıklayınız

GÖKYURT’UM KERKÜK’ÜM
Küçük bir çocuğun gözlerinde
Kanla yazılmış bir şiirdir bu
Kirpiklerinde sarhoş gözyaşları ve sen korkuyorsun
Hayatın acımasız kapısından bir yudum barut içiyorsun
Bilir misin küçüğüm
Bu şiiri binlerce yıl önce kan kokulu eller yazdı
Tarihin yanılmaz vicdanında
Kardeş kardeşi öldürmezdi oysaki
Kavganın sebebini unutmadık biz
Unutmadık kelimelerde öldürülen sevgileri
Kan kokulu ellerin yazdırdığı bu şiiri
Düşler sürgünüydü aslında hepsi
Vücudunda sigara söndürülen
Tüm kemikleri kırılıp, kafa derileri yüzülen
Sonrasında ağaçtan kazıklarla öldürülen
Kırık bir şiirin kahramanları kaldı gözlerimde
Avucumda minik bir menekşe büyüyor sessiz sedasız
Bir zamanlar çocuktuk, barıştık, mutluluktuk biz
Yorulmaz savaşçılardık büyük adamlar gibi
Bu şiiri kanla yazdıranlar utansın şimdi
Geleceği silahların gölgesinde saklı kalmış çocuklar
Şehitler, kadınlar, kardeşler ve analar
Sizin dünyanızda yer almasın zamansız ağlayışlar
Ve bu ağlayışları utansın yeni fark edenler
Gözyaşlarımı hapsediyorum Gök yurt’um Kerkük’üme
Sessizce yol alıyorum küçük bir çocuğun bedenine
Bayraklar kaldırıyorum barış adına, dostluk adına
Gök yurt’um Kerkük’üme selam olsun benden yana
06.11.2007 / ANKARA
 
 
 

 

 

 

BU ÇALIŞMA TELİF ESERİDİR İZİN ALMADAN  KULLANMAYINIZ  corumlu2000@gmail.com

Önceki Sayfaya gitmek için tıklayınız

Bir sonraki sayfaya gitmek için tıklayınız

 14

Kitap içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

Önceki Sayfaya gitmek için tıklayınız

Bir sonraki sayfaya gitmek için tıklayınız

OTUZBEŞİNCİ YAŞIM
“Yaş otuz beş! Yolun yarısı eder” demiş şair
Ömrüm gözyaşı olur eylül bulutuna dair
Bir kalem kırılır oysaki yolun yarısında
Adım yazar “taht misali o musalla taşında”
Bir mevsim-i hazan yaşadım şu fani dünyada
Avuçlarımdan çarmıha gerildim her rüyada
Lal-ü aşka adadığım yüreğim şimdi esir
Mesture nidalar ki ruhuma ediyor tesir
Sürüklendi düşlerim Kevser havuzuna doldu
Küskün yüreğim sana fecr vaktinde tutsak oldu
Nutfetimin özüne bir çift göz köleydi sanki
O gözler ki bana katre katre aşk sundu belki
Hicran mevsiminde ki otuz beşinci yaşım bu
Özgürlük muştusu şakağımdan akan soğuk su
Hezarenlerle yudumladım çileli yılları
Acziyet ufkunda dolaştım mecalsiz yolları
Mütebessim umutlar yeşeriyor yüreğimde
Kıyama durmuş eller ümitle açılır ben de
Tevekkülle tefekkürle dualar ediyorum
Hüzün fezasında kanatlanıp da uçuyorum
Kadim zamanlardan gelmiş iz düşümü dünümsün
Meftun zamanlarda tutsak ettiğim bu günümsün
Ruhumun sükûtunda gizli kalan yarınımsın
Rüveyda sulardaki otuz beşinci yaşımsın
Bir vaveyla kopardım ki dün gece düşlerimden
Darağacındaki gölgeme kor düştü ecelden
Sesim yankılanmaz oldu dilim tutuldu hemen
Ki ölüyorum gece vakti ellerim üşürken
“Yaş otuz beş! Yolun yarısı eder” demiş şair
Ömrüm gözyaşı olur eylül bulutuna dair
Bir kalem kırılır oysaki yolun yarısında
Adım yazar “taht misali o musalla taşında”
 
 

BU ÇALIŞMA TELİF ESERİDİR İZİN ALMADAN  KULLANMAYINIZ  corumlu2000@gmail.com

Önceki Sayfaya gitmek için tıklayınız

Bir sonraki sayfaya gitmek için tıklayınız

15

Kitap içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

Önceki Sayfaya gitmek için tıklayınız

Bir sonraki sayfaya gitmek için tıklayınız

ZAMANSIZ
Aykırı şiirin ilk satırındayım henüz
İsmin dilimde titriyor daha söylenmeden
Bedenimi örseleyen aşk tutmuş dilimi
Söyletmiyor söylenmesi gerekeni nedense
Ve sen susuyorsun böyle zamansız
Yaşanmamış hüzünler ısmarladım gözlerime
Uzaklardan bir sıla ezgisi doluyor yüreğime
Yüreğimin üşüdüğü zamanlarda geliyorsun düşlerime
Aşkın bütün iklimlerinde sevdim seni delice
Ve sen gülüyorsun böyle zamansız
Gözlerinden gözlerime taşıyor zamansızlığım
Uçarı bir kuş tadında çeviriyorum yönümü rüzgâra
Tatlı bir esinti eşliğinde yarım yamalak mırıldanıyorum
“Seni seviyorum seni seviyorum”
Ve sen gidiyorsun böyle zamansız
Çoban yıldızlarından yakamozlar yapıyorum senin için
Aynaya her baktığımda kendimle yüzleşiyorum
Mazimden ne kalmışsa düne dair bir kez daha anıyorum
Yavaş yavaş siliniyor siluetin gözlerimden
Ve ben ölüyorum böyle zamansız
19. 07. 2007 / ANKARA
 
 
 
 
 
 
 

BU ÇALIŞMA TELİF ESERİDİR İZİN ALMADAN  KULLANMAYINIZ  corumlu2000@gmail.com

Önceki Sayfaya gitmek için tıklayınız

Bir sonraki sayfaya gitmek için tıklayınız

 16

Kitap içindekiler bölümüne dönmek için tıklayınız

Önceki Sayfaya gitmek için tıklayınız

Bir sonraki sayfaya gitmek için tıklayınız

ÖLÜMÜN SOĞUK YÜZÜ
 (Sevgili Anneannem Emine Doğan’a)
Hayatın bir başı bir sonu olduğu gibi
Her şeyin ve herkesin bir sonu vardır
İşte gün kararmak üzere
Günün de sonuna geldik anneanne
Gün geceye gebe kaldıkça
Soğuk bir gölge düşüyor yüzüne
Işık yansımıyor artık düşlerine
Başka başka boyutlara yol alıyor ruhun
Gecenin karanlığıyla ruhun gidiyor bilinmez uzaklara
Ve o bilinmezlikte buluşacaksın annen ve babanla
Karanlıktasın ama kararsız değilsin
Ses bekliyor çığlıkların sessiz bir gemide
Her taraf boşluk hız alıyorsun dibe doğru
Tutunamıyor adımların gidiyorsun durmadan
Yaşamın boyunca hiç mutlu olamadın belki
Belki de içten bir gülümseyişe sancı çektin senelerce
O güzel gözlerin kör karanlık gecelere mahkûm kaldı
Sen güzel gülüyordun ama
Gözlerin karanlığa mahkûm etmişti seni bir kere
Yirmi yılın geçti karanlık puslu bakışlarda
Sen de bir gün görmedin
Sen de mutlu olamadın be anneanne
Hatırlıyorum da
Gözlerin aydınlık günler kadar güzel bakardı
Karanlık senden korkar ışık sana kucak açardı
Gençtin yiğittin dağlarla güreşirdin
Biz de çocuktuk o zamanlar
Koyunları otlamaya götürürdük birlikte
Biz ablamla papatya toplardık
Sen de o papatyalardan taç yapardın saçımıza
Son bir kez göremedim
Bir yaz güneşinden ödünç aldığın yüzünü
Öpüp koklayamadım bana taç yapan pamuk ellerini
Şimdi mahcup ay ışığı örtüyor o yorgun bedenini
Gözlerim kapanır kapanmaz gözlerin yaklaşıyor gözlerime
Gözlerin ne de güzel bakıyor anneanne
Sen yaşarken farkına varamadığım güzelliğimsin
Bakışında huzur bulduğum Atam
Canımın canı, anamın anasısın
Bizleri bırakıp gitmek istiyor yorgun bedenin
Buza dönmüş o gül yüzün pamuk ellerin
Sevgi dolu bir bakışla son nefesini verdin
Ve “ölümün soğuk yüzü” gelmiş yüzüne anneanne
13. 06. 2007 / ANKARA

BU ÇALIŞMA TELİF ESERİDİR İZİN ALMADAN  KULLANMAYINIZ  corumlu2000@gmail.com

Önceki Sayfaya gitmek için tıklayınız

Bir sonraki sayfaya gitmek için tıklayınız

corumlu2000@gmail.com
Mahmut Selim GÜRSEL
yazarlarımız yaptıkları paylaşımlardan sorumludur.
Sitemiz ve yazarlarımız;hukuka, yasalara, telif haklarına ve kişilik haklarına saygılı olmayı amaç edinmiştir.